31 Temmuz 2014 Perşembe

Tom Ford - Noir de Noir

     Kadife yapraklı, siyaha kaçan bordo bir gülle gelen açılış gülle gibi suratıma çarptı. Bu gülü kaynatarak ortaya çıkan renkli sıvısını acı siyah bir derinin üzerine baklavaya şerbet döker gibi kepçeyi gezdirerek dökün. Paçuli yapraklarından yapılmış limonsuz soğuk bir salataya yasemin yapraklarının beyazıyla buluşan o masum sarılığından serpin. Afiyet olsun.
     Orta notalara gelindiğinde gül, Amouage - Lyric Man'deki beyaz gülleri andırıyor. Ezilmiş beyaz gül suyu. Bergamotlu, dört şekerli, soğuk siyah çay gibi kokuyor. Koku yapısı itibariyle çok karmaşık. Açılışta aldığım yaseminin dışında çiçek anlatacak olursak: üzerine vanilyalı sıvı damlatılmış yanık bir karanfili andırıyor. Üst ve kalp notaları feminen bir yapıda. Parfüme gizemli bir hava hakim. Yalnız karanlık ve gizemli hissini Nasomatto - Black Afgano kadar verebilen bir parfüm çıkmadı henüz.
     Sonlara gelindiğinde ağırlıklı olarak vanilyayı alıyorum. Diğer parfümlerde kullanılan yapay, bayağı, tekdüze vanilya ile karıştırmayın. O parfümler vanilya adı altında ver ediyor karameli, ver ediyor şekeri. Siz de yanık bir karamel kokusuyla gün boyu geziyorsunuz. Bu arada öd ağacı çok hoş kullanılmış. Genelde Arap parfümlerinde bu kadar yumuşak öd'e rastlayamazsınız. Ama bunda hafif kıvamda. Öd ağacı aslında o kadar da güzel kokulu bir ağaç değildir. Gövdesini  hastalandıran bir mantardan enfekte olan ağaç o eşsiz güzellikteki kokusuna kavuşur. Hatta ağaç bu yara ile ne kadar uzun süre mücadele ederse o denli güzel kokar. Gerçek hoş kokulu öd ağacının uzun yıllar elde edilebildiğini ve çok pahalı olduğunu biliyorum. Burada elbette ki yapay öd ağacı kullanılmış. Nasıl koktuğunu anlatmam gerekirse: İlk ya da ortaokuldaki içi sünger dışı bezden yapılan fermuarlı kalem kutularımızın içinde kalemtıraş, silgi, kurşun kalem, kırmızı kalem bulunurdu. Onların içi zamanla bu ürünlerden dolayı boyanır ve kirli parlak bir grafit tonuna bürünürdü. Onun içi nasıl kokuyorsa işte bu parfüm de şu an öyle kokuyor!
     Kayıp Hikaye: Islak, iliklerine işleyen rutubetli odanın kuytu karanlığında hırıltılı bir öksürükle uyandı. Küf kokan, eski kokan duvarların yıpranıp parçalanarak toza dönüştüğü, kimi zaman da taştan yapılma zemine yukarıdan küçük beton kütleler halinde düştüğü bu metruk yerde bilmediği bir güne, güneşsiz bir sabaha daha başladı.
     Kalın, tül perdeyi andıran kirpikleriyle örttüğü kara boncuk gözleri bir Japon çizgi film karakteri sempatikliğinde olan kız, altın sarısı saçlarını kendi kendine örerek zaman öldürmekten sıkılmıştı. 
     Duvar diplerinde sanki elle delinmiş gibi belli aralıklı doğal delikler, belli ki bazı hayvanların zamanla açtığı türdendi. Tavandan aşağı sarkan tahta ve çıta parçalarının kiminin ucu kararmış ve nemini kaybettiği için buruşmuş vaziyetteydi. Bazılarının içinden yamulmuş çiviler fışkırır gibi boşluğa sarkan gözlerle bakıyordu. Kenarda duran bir tekerleği olmayan paslı bisiklet inmiş ön lastik ve arka çamurluğunun üzerinde yere tutunmaya çalışıyordu. Ufak tefek eşyalar yerlerde dağınık silüetin eksik parçalarını tamamlıyor gibiydi. Oda bir kare gibi görünse de bir köşesi, diğerlerine göre daha uçta ve sivriydi. Bileklerindeki kalın halkalar ve onların yere bir kazıkla bağlı olduğu zincirlerin yetişmesine engel olduğu kuytu köşedeki o sandığın üstünde tozlu bir kilim, gömülmek üzere indirilen ölünün yumuşak bedenini yavaş yavaş örten toprak garabetindeydi. 
     Yıllardır bir deney için kapalı yerlerde eğitilen maymunların ilk güneşe çıktıklarında sevinçten "bakıcılarına sarılmaları" gibi, ilk güneşe çıkacağı günün hayaliyle her gün yaşama tutunuyordu.
     Yedi yıldır buradaydı. Yedi koca yıl... Yedi yaşında kaçırıldığından beri her günü bu zindanda geçti. Tanımadığı bir adam onu buraya bırakmış, belirli aralıklarla ona yiyecek ve temiz giysiler, bazen de vitamin ve ilaçlar getiriyordu.
     Bir sürü olasılık beynini kemiriyordu. Neden buradaydı? Kime ne zararı dokunmuştu? Hayattayken kimleri üzmüştü? Onu kim, neden cezalandırıyordu? Bulmacanın kalan parçalarını tamamlamak için buraya düştüğünden beri düşünmediği tek bir gün, tek bir an bile olmamıştı.
     Yere batan bu zemin dairenin tavanının bittiği hiza bir yola bakıyordu. Tavanda yirmi santimetreyi geçmeyecek bir pencerenin siyaha boyalı eski camlarından yukarı kafasını kaldırdığında boynu bir çanak gibi gerilip, çenesi yere paralel olduğunda ancak görebildiği eğreti bir duruşla dışarıyı seyretmeye çalışır, gelip geçenlerin ayakkabılarından, paça tarzlarından ve bacaklarının yapısından nasıl tipler olduklarını hayal etmeye bayılırdı.
     Boyalı pencerelerin iki karış uzağında yılan gibi desenler çizerek birbirini sarmalayan demir parmaklıklar örülüydü. Dışarıdan birisinin içeriyi görmesine olanak yokken penceredeki kurumuş boyadaki erozyondan dolayı serçe parmağı kalınlığında bir delik oluştuğu gün sevincinden ağlamıştı.
     Topuklu ayakkabıların sesi çok uzaktan bile ilgisini çeker, renginden ve tarzından giyenin nasıl biri olduğunu hissetmeye çalışırdı. Erkek ayakkabılarında sevdiği tipler kunduralardı. Babasının parlak gece renginde siyah ayakkabıları her zaman bakımlı ve capcanlıydı. Bunun dışında çok hoşuna giden ve sık gördüğü iki çift ayakkabı vardı. Bunlardan biri kırmızı bir spor ayakkabısı ve yanında yürüyen kişiye ait mat kahverengi kundura ayakkabılar. Kırmızı ayakkabının iriliğinden altı yaşlarında bir çocuğa ait olduğunu anlayabiliyor, yanındakinin de ortalama kırk dört numara olmasına dayanarak hem iriliğinden, hem leblebi tozu rengi kumaş pantolon paçasının ütü çizgilerinin soylu duruşundan torunuyla birlikte ufak bir gezintiye çıkan sevimli bir dedeyi hayal ediyordu. Yalnızca ayakkabılardan karakter tahlili yapmak zorunda olması ne acıydı. Bir ayakkabıcı ya da ayakkabı boyacısı bile onun kadar ayakkabılardan ve o ayakkabıların sahiplerinden anlayamazdı.
     Akşamüstü güneşin batışıyla odası sanki görünmez bir el boyuyormuş gibi kızıl bir karanlığa bürünüyor, adamın yetiştirmesine tek izin verdiği bitkiden, bordoya kaçan ve her dokunduğunda şeftaliyi kabuğundaki irkilmeyi andıran o kadife dokusuyla içini ürperten koyu kırmızı gülü koklarken gözlerini yumup, kimi zaman kendini kırlarda uçurtmanın o hoş gergisini elindeki kınnapta hissedip yükseltmeye çalışıyor; kiminde de deniz kıyısında sevdiği kutiği Tobi'nin dalgaları ısırmasındaki şapşallığına güldüğünü tahayyül ediyordu. Aslında bedeninin nerede olduğunun bir önemi yoktu. Beyni ona oyun ediyor, hayatı istediği yerden yakalamasını sağlıyordu. "Vücudunun nerede olduğunun hiçbir önemi yok. Eğer bunu gerçekten istersen, beynin nerede olmak isterse orada olursun."*
     Adam içeri girdiğinde çok şiddetli esen rüzgara benzer bir ışık huzmesi odanın her köşesine  aynı anda kavuşurdu. İlginç olan şey karanlığa giren adamın gözlerinin anında alışarak uyum sağlayabilmesiydi. Ya adamın evde kaldığı odalara da loş ışık hakimdi; ya da adam odaya girmeden önce gözlerini karanlığa alıştırmak için karanlık bir yerde dinlendiriyordu. Bir gün adam, kız tuvaletini yapmak üzereyken onu izlemeye geldiğinde gözleri karanlığa alışana kadar geçen evrede hayalarına yediği tekmeden sonra bu önlemi almaya başlamıştı. 
     Onu kaçıran belli ki hasta ruhlu birisiydi. Tuvalet ihtiyacını gidermek istediği sırada sanki o anları önceden biliyormuş gibi aniden içeri giriyor ve gözlerini bir aslanın ceylana baktığı gibi ona dikiyordu. Sırf bu yüzden onun yanında ilk kez tuvaletini yapacağı sırada tam bir buçuk gün kendini tutarak şiddetli sancılara dayandığını anımsıyordu. İnsanın bu en masum, en savunmasız anında izlenmesi, izlenilmek istenmesi onu şaşırtıyor, ona "Ömür boyunca kargışlı kalacağım." diyerek söyleniyordu.
     Buradaki hapis hayatı biraz da kıskanmaydı aslında. O içerideyken dışarıda onca insanın eğlenmesini kaldıramıyordu. Aslında kendisi ile birlikte dünyadaki tüm insanların özgürlüğü elinden alınsa hayat o kadar da çekilmez olmayacaktı. Aslında o burada acılar çekerken sivil hayattaki insanların mutluluğunu kıskanıyordu. Yoksa tek başına bir odada bulunmaktan kimi zaman canını yakan bir haz alırdı. "İnsanlığın bütün sorunları kişinin tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır."**
     Bazı anlar adamın onu beslemesi, ona bakması, kaderinin onun ellerinde olması durumu değiştiriyor, bu engelleyemediği hisler zihninde karmaşık duygularla içinden çıkılamaz bir şekle bürünüyordu. Aynısı Stockholm Sendromu'nda da geçer. Rehine, kendisini rehin alan kişiye bir süre sonra sempati ve ilgi duymaya başlar, bu ilgi zamanla kurulan empati ile sevgiye dönüşerek anlam kazanır. Bir insan hem nefret edip hem nasıl sevebilir. Aslında "Sevgi ile nefret arasındaki uzaklık şaşılacak kadar kısadır."***
     Burada kaldığı süre içerisinde en yakın dostu hamamböcekleriydi. Küçüklüğünden beri onları yiyerek beslenen uzakdoğulu insanların onlardan iğrenmemesi beyinlerinin onu "tiksinilecek bir şey" olarak değil de "besin" olarak kendilerine kabul ettirmesindendi. Aynı şekilde o da bu hayvanlardan tiksinmiyordu. Beynine öyle bir bilgi verilmemişti ki, bu hayvanlar onun tek arkadaşıydı.
     Eritrosit içermediği için beyaz kana sahip olan bu canlılar radyasyona insandan on kata kadar daha dayanıklıdır. Havasız, suda yarım saat kalabilen; hiçbir şey yemeden bir ay yaşayabilen bu ilginç böcek, posta pulunun arkasındaki zamkla beslenerek hayatta kalabilir. Kafası koparılsa bile iki hafta yaşar, çünkü beyni ayaklarındadır. Bir saniyede bünyesinin altmış katı mesafeye hızla ulaşabilir. Beyninde, bakterilere karşı etkili olan en az dokuz molekül bulunan bu canlılar aslında birer antibiyotiktir. Başka bir besi hayvanı için harcanan aynı yem ile dört kat fazla protein elde edilebilen mucizevi bir canlıdır. Ev sahibi ve eve gelen misafirlerin kokularını birbirinden ayıran bu hayvanlar belli ki ondan hoşlanıyorlardı. Arkadaşı olan böcekler olmasa belki de yalnızlıktan delirecekti.
     Onlar kadar, hatta daha fazla onu yaşama bağlayan bir başka şey de yıkık bir duvar dibindeki eski bir çantanın içinde bulduğu tozlu kitaptı. Tamirci Çırağı. Acıklı, fakat kısa bir hikayenin anlatıldığı kitabın sayfaları saman kağıdındandı ve belli ki eski bir baskıydı.
     Kitap sekiz yıl önceki bir tarihte bitirilmişti. Yani o buraya düşmeden bir yıl önce.. Mutlaka bir kopyası ya da yedek bir baskısı kendisi içerideyken yayımlanmış olmalıydı. Yazarın isminden ve yayınevinin adresinden yola çıkabilirdi. Çıktığında ilk iş olarak o kitaptan satın alacak, bulamazsa yazarını bularak sonunu asla bilemediği yarım kalan hikayeyi tamamlamasını isteyecekti. Kitabın son sayfasının olmaması onu çıldırtıyor, bazen bir günde onlarca olasılığı düşünerek bu bitmeyen kitabın kalan o son sayfasını zihninde yazıyor, kimi zaman da bu hoş emeğe saygısızlık etmekten çekindiği için sonunu yeterince iyi bitiremediğini düşünerek kendi kendine tiksinç bir yemeği yerkenki surat ifadesiyle kızıyordu. Kitabın tamamını ezberlemişti. Yazarın dahi ezbere bilmediğine emindi.
     Bir tamircinin yaşlı annesi ve beyninde tümör bulunan küçük kızkardeşini geçindirmek için harcadığı çaba takdire şayandı. Son sayfası yoktu. Bir şeyler yazılı olduğuna emindi. Çünkü son sayfasının sağ kenarındaki harflerin soluk siyah mürekkepli parçaları elişi kağıdı desenleri gibi yukarıdan aşağıya hasbelkader iniyordu. Peki ne yazıyordu? 
     Kitapta: "Aylardan sonra iş bulan Hakan günde on dört saat çalışarak yağlı, paslı tamirhanede geçimini sağlamaya çalışıyordu; bir hafta çalıştıktan sonra haftalığını alıp eve koşuyor; tam kapıyı çaldığı sırada içeriden..." kitap burada son buluyordu!

Pozitif:
1) Tom Ford Özel Harman Serisi gerçekten beklendiği gibi davranıyor.
2) Sert bir gül kullanımı, orta sertlikte bir deri kullanımı. Çok güzel bir araya gelmişler.
3) Kalıcılığı ve agresifliği üst düzeyde.

Negatif:
1) Erkek parfümlerine göre biraz feminen mi ne?

Notalar:
Üst: Safran.
Kalp: Çiçek notaları, Siyah gül, Siyah trüf mantarı.
Baz: Yosun, Öd ağacı, Paçuli, Vanilya.
Tip: Baharatlı, Çiçeksi, Gurme, Oryantal, Tatlı, Odunsu.
Cinsi: Unisex
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2007
Koku rengi: Koyu Kızıl
Referans: Kadife Gül
Konsantrasyon: Eau de Parfum
Parfümör: Harry Frémont&Jacques Cavallier-Belletrud
Doktrin: "Uçurumun kenarında olsan bile, dünyaya gıcıklık olsun diye gülümse." - Bihter
*ck
**Blaise Pascal
***George Bernard Shaw
Kayıp Hikaye

2 yorum:

  1. Parfümün hikayeyi yazan aynı zihne çağrıştırdığı bordo gül elementinin tek taşla iki kuş vurmasını sağlamış olması çifte güzellik yaratmış. Hem kokusu hem hikayedeki anlamı... Hikayeyi okurken her okuyuşumda  farklı bir benliğe girdiğimi hissettim, nefes kesici haline tezat olarak ordaydım, o karanlık odada dış göz olarak her anı görebildiğim gibi, kızın aklından geçen her düşünceyi o an onunla birlikte yaşamış gibi hissettim. Bilinçaltına baskı uygulayan her düşünce, bilinçdışı unsurların bir katkısıymış gibi gerçekte de yaşanacak olabileceği kanısını bizzat yaşattı. Onu o hayatı yaşamasına sebep olan insanı bile bilinçdışı olarak sevebiliyor olması ona hak vermeme bile sebep oldu. En ufak ayrıntı, en akla gelmeyecek insan psikolojisinin küçücük bir kıza yaptırımları, şu anda etrafımda olan en akla gelmeyecek objelerin değeri, gerçeklik, hayal; bunların hepsi nasıl olur da tezatlaşmadan bir hikayede oturtulabilir? Ve okurken kendimde bulamadığım, tam anlamıyla aynen böyle yaşamadığım duyguları nasıl olur da hissederek hak verip buna keza tüylerim diken diken olabilir? Hikayenin içinde bir sonraki hikayenin çıtlatılmış olması, o ikinci hikayeyi şu an biliyor olmamın bir tebebbüsümünü yaratmış olması bile başlı başına bir başarı benim için. Bu ilhamı veren bu parfüm mü yoksa bununla birlikte hayal gücünün ve beynin kullanmadığımız diğer kısımlarının zorlandığı yeteneği mi diye ikilemde kaldım. En kısa zamanda bu parfümü tekrar koklamak istiyorum. Belki benim de bu hikayenin tek bir beyinden yazılabilirliğine gerçekten inanmış olmama vesile olabilir. Ayrıca küçük kızın kurtarılmış olduğunu gördüğüm bir hikaye olursa bu melankoliden ancak o zaman çıkarım ki bu anlamda öyle bir hikaye de istiyorum :) İçtenlikle tebrik ediyorum...

    YanıtlaSil
  2. ilk kez kendimi okuduğumu hissettim bu hikayede. kolumdan zincirli kaldığım ve içindekileri bilmediğim bir sandığın içinden her şeye rağmen güzel şeyler çıkacağını hayal edecek kadar temiz kalbim ve buna rağmen tek sahip olduğum şeyin kayıp bir hikaye olması. odada tutulduğum yıllarda hiç suçum olmamasına rağmen sebebi kendimde aramam. uzaktan bakıp iç geçirdiğim küçük kırmızı ayakkabılar. isyanım, nefretim, sevgim. her satırında varım. asıl kayıp hikaye de benim aslında

    YanıtlaSil