23 Eylül 2014 Salı

Serge Lutens - Jeux de Peau

     Buzdolabından yeni çıkmış, donmuş soğuk tereyağını minik meyve bıçağını yamulta yamulta taze sıcak ekmeğe sürme çabası. Acı kayısı çekirdeği. Kayısı kıvamındaki yumurtanın sarısının yağlı kokusu. Henüz az giyilmiş, ayak terini hafif emmiş, ekşi değil de hafif mısırımsı kokan merserize çorabı soba tellerine asarak kuruttuğunuzda o sertleşmiş burun ve taban kısmından yayılan çıtır koku. Beyaz çikolatanın iki üç misli yoğun hali.
Mantıya dökülmek üzere ısıtılmış, bir kısmı yanmaktan kararmış, eritilmiş kalitesiz margarin yanığı. İyi tütsülenmemiş tavuğun yağlı derisinden ağzınıza dolan o proteinli yanık tüy tadı.
     Orta notalara gelindiğinde kırık fındık gibi kokuyor. Yağlı hindistan cevizine bulanmış, kakao katılmamış fındık kremasını andırıyor. Kıyılmış ceviz içi kokusu. Bunun dışında şu an ortalar genelde üst notalara yakın seyrediyor. Parfümün ekmek teması üzerine tasarlandığını düşündükçe benim sevmediğim değişmezlik durumu yerini, eseri tüm kusurlarıyla kabullenen bir boyun eğmeye bırakıyor. Fazla yağlı yiyecekler tüketen beyaz tenli şişman bir insanın ıslak teri gibi kokuyor. 
     Sonlara gelindiğinde tekdüze devam eden bir parfüm sonucuna varıyorum. Koku yazılan elementlerin çoğunu hissettirmiyor. Fazla karmaşık da değil. Ekmek kokmak istiyorsanız biraz ekmek kokan bir yapısı var. Ama tam anlamıyla ekmek kokusu için satın alırsanız hataya düşersiniz. Koku hem erkek hem kadın kullanımına uygun. Tatbilir bir yapısı var. Bir laboratuvarda yapay elementlerden elde edilmiş olmasına rağmen vakit öğle yemeğine yaklaştıkça bunu her kokladığımda midemde kazınmalar başladı. Çok aç iken ağzınıza ilk lokmayı atıp çiğnemeye başladığınızda, midenizden gelen bir kazıntı hissedersiniz. Aslında bu açlık hissi burun almaçlarınızın aldığı besin kokusunu beyne elektrik sinyalleri halinde göndermesi nedeniyle oluşur. İşte parfüm bana tam da bunu yaşattı. O gerçek bir yiyecek gibi...

     Ekmek: On iki yaşıma yeni basmıştım. Okulun tatile girmesiyle birlikte erkek kardeşimle babamın Örnekköy'deki bakkal dükkanında çalışarak ona yardım ediyorduk. Tam olarak yardım denemez buna; ölesiye çalışıyorduk!
     Bakkalın karşısında metruk bir arsada çocuklar ara sıra top oynardı. Arsa, yatay kısmından bir tarafa yokuş olduğundan, top oynarken yokuş kısmından diğer tarafa akışında kullananın oyunda avantaj sağladığı ilginç bir yapısı vardı. Elbetteki bu bilerek tasarlanmış bir şey değildi. 
     Bakkalımızın her iki yanında başlamış ama bir türlü bitememiş inşaatların arka odalarının kuytu kısımlarını çocuklar tuvalet olarak kullanarak hunharca bağırsaklarını boşaltırlar, işeyerek duvara isimlerini yetiştirmeye çalışırlardı. Ettiklerini buluyorlarmış gibi, içinde kil bulmak ümidiyle kollarını sokarak karıştırdıkları inşaat artığı kum yığınlarından kedi kakası bularak ayrılmaları olağan bir durumdu.
     Kodaman bir semtte yapımına başlanan dev bir inşaatın durması nasıl ki yasal prosedür gereği ise; bu gecekondu sakinlerinin yasal prosedürü de keselerindeki hesaplayamadıkları paraydı. Matematik bilgileri çok iyi olan bu insanlar, kerat cetvelinde altılar'a kadar ezbere bilir, yediler, sekizler ve dokuzları mütemadiyen karıştırırlardı. Karıncaların Naleti filmi ayarında bozuk gösteren televizyon görüntüsünü düzeltmek için çatıya çıktıklarında kabaran fizik bilgileri, telden yapılma anteni kıbleye döndürerek dua etmekten ibaret olan bu insanların; mimarlık becerileri de kapanmayan tuvalet kapısını çivili telle tutturmak seviyesindeydi. Mühendislik becerileri sevilen dizi MacGyver etkisinden kurtulamamıştı. Ataştan yaptığı manivelayla uçak onaran bu adam, gergedan g*tünden tasarladığı natürel deriden paraşütle aynı uçaktan Empire States Pinası'na atlayabiliyordu. Ama hiç kimsenin sormak aklına gelmiyordu: Kötü adamlar neden MacGyver'ı hep de en lüks Amerikan Garaj malzemeleriyle tıka basa dolu olan odalara kapatırdı!
     Gece bir ya da ikide yatar sabah beş veya beş buçukta kalkardık. İlk işimiz dükkanı açmadan fırına uğramak, aldığımız bir kasa sıcak ekmekle dükkana dönerek kepenkleri kaldırmaktı. Dıştan bakıldığında suyu çekilmiş görünen, elimizi bastırdığımızda içine çökecek kadar yumuşak, açık turuncu ekmekler bazen dolabına yerleştirirken elimizde ezilirdi. En sevdiğimiz şey işlerimizi bitirdikten sonra en beyazlarından seçtiğimiz ekmeği ikiye kırarak arasından yükselen hafif mayalı buhar ve dumanı koklamaktı. İşte bu koku!
     Bir gün, altı yedi sokak arkamızdaki mahallenin büyükleri babamla konuşmaya geldiler:
"Mahallemize açılan bakkalı bir türlü sevemedik. Çok saygısız ve kişiliksiz bir adam. Sizinle alışveriş yapmak istiyoruz. Ama bize uzaksınız. En azından önemli gereksinimlerimizi siz getirir misiniz?" Babam durdu; düşündü... Ticarette fırsat kaçırdığını tarih yazmış değildi. Yalnızca sabah bir defa motosiklet ve arkasına takılan küçük arabayla mahalleye gidilecek, ekmek ve sigara gibi önemli ürünler satılacak ve yarım saat dolmadan da dönülecekti. Anlaşıldı. Söz verdi. Bunu yapacağına dair tüm mahalleye söz verdi
     Ertesi sabah sekizde her birinde yirmi beş ekmek bulunan dört kasayı motosiklet arkasındaki römorka yükledim. Aynı zamanda pembe bir beslenme çantasına da para bozacak kadar bir bozuk para yerleştirdim. Boş bir mukavva kutuya bir karton Kısa Samsun, biraz peynir, iki kilo çizik zeytin ve biraz da helva. Hazırdım!
     Römorku taşıyabileceğimden emin değildim. Motosikleti çalıştırdım. Biraz ilerliyorum, arkasından beyaz dumanlar atan motosiklet güçlükle yerinden kıpırdıyordu. Babamın itmesiyle aldığım gücü kaybetmeden ve hiç durmadan sürmeye başladım; eğer dursaydım bir daha kalkamayabilirdim.
     Yolda römork girdiği her çukurda bir yukarı bir aşağı sıçrıyor, bu esnada dört kırmızı kasa ve içindeki ekmekler denize dalan balıklar gibi hop oturup hop kalkıyordu. Durmaktan korktuğum için oldukça hızlanmıştım. Güneşin asfaltı yakarak erittiği o sıcak günde kafamı kaldırdığımda yolun üstünden bir ışık hüzmesinin ufuk çizgisinden havaya süzülerek titrek bir görüntü meydana getirdiğini anımsıyorum.
       Yokuş aşağı hızlandıkça hızlandım. Römork sol tekerleği küçük ama keskin bir çukura girdi-çıktı, ardından sağ tekerlek daha büyük bir çukura... Araç sarsılmaya başladı. Muvazenesini kaybeden bitkin bir sarhoşun yürüyememesi veya ıslak bisiklet tekerleğinin kuru yüzeylere bıraktığı "S" izleri gibi yalpalamaya başladım. Bilinmeyen bir gücün beni yolun dışına çekmesi hissiydi duyduğum... Tekerleklerin yarısı toprak zeminde, yarısı asfaltta, römork yan dönerek sol yanıma kadar geldi, düştüm!.. Kışın buzlu havada uç noktaların ilk üşümesi gibi, ilk önce uç noktalar, eklem ve kemik çıkıntılarım asfaltta kaymaya başladı. Dirseklerim, diz kapağım, alnım, yanaklarım ve sırtım zift kokan yanık asfaltta eridi. Gözlerim kapandı...
     Açtığımda mahallenin kadınları su vermeye çalışıyordu. İçlerinde başına sardığı uçları boncuklu bir tülbentle örtülü olan otuz yaşlarında ama belki kapalı olduğu için kırk yaşlarında gösteren bir kadın vardı. Desenli, cam işleme sanatının konuşturulduğu bir sürahiden bardağa doldurduğu ılık suyu bana zorla içirdi. Belli ki yalnızca misafirlere çıkarılan bu eşya, panik anında vitrinden hızla alınarak benim için temin edilmişti. Olayın vahameti buradan bile belli oluyordu. Ekmekler yerlere saçıldı. Çoğu ezilmiş ve tozlanmıştı. Bir adam beni arabayla dükkana oradan da üvey annemle babamın yaşadığı eve bıraktı. Eve geldiğim, kimse yok. Derin uykuya daldım...
     İlk zamanlar açık pembe et altından görünen kemik rengi yüzey bir hafta sonra daha kalın ve koyu renkli kabuklarla kapanmaya başladı. Yağmurlu bir günde evde yatarken çalan telefonu açan üvey annem kafasını sallayarak kısaca konuştuktan sonra telefonu kapattı ve bana dönerek "Baban dükkana çağırıyor!" dedi. Şaşırdım. Yürüyemezdim ki... "Motosikletle gelsin." dediğini de ekledi. Üstümde tişört, altımda şortla aşağıya indiğimde yağmurdan ıslanan motosikleti bir türlü çalıştıramadım. Belli ki ıslanan buji ateşlemeye engel oluyordu. Bir yokuş aşağı bir yokuş yukarı yağmur suları arasında motosikleti çalıştırmak için koşmaya başladım. Çalışmadı! Üvey annem babamı aradı. Babamın dediğini iletti: "Gani Abi'nin motorunu alsın!" Hayhay da nasıl olacak o? Biz yürümekten aciziz. Yukarı mahalleye çıktım. Gani abimizin motosikleti de çalışmadı. Yağan yağmurda önce ıslak asfaltta yürümeye başladım. Serin yağmur damlaları kurumuş yaralarımı ıslattıkça tatlı bir kaşıntı vücudumu sarıyordu. Duraklardaki insanların tuhaf bakışları arasında patika yola daldım. Humuslu topraktaki derin çukurları dolduran yağmur suları sütlü kahve kadar tatlı görünüyordu.
     Bakkala geldiğimde kardeşim çalışırken babam ve tanımadığım bir erkek arkadaşı soğutucu dolabın arkasındaki mermer masada bira içerek demleniyorlardı. Saf saf ayakta dikilmeye başladım. Neden çağrıldım? Babam: "Biz arkada içki içeceğiz sen de kasaya otur müşterilere bak!" dedi. Öyle de oldu.
     Dükkana, yanında yaşıtım olan Leyla isminde kızıyla birlikte alışverişe gelen bu kadın beni görünce hemen tanıdı. Leyla'yı tanıyordum. Ama annesinin o olduğunu bilmiyordum. Leyla sabah bizden aldığı ekmeği eve götürür, ardından öğlen olduğunda elinde aynı ekmeğin üzerine biber ve çeşni kokan annesinin yaptığı harika salçayla sokağa çıkardı. Domatesli, biberli salçanın parlak ıslak görüntüsü, ekmeğin kokusuna karışır aç arkadaşlar ısırmamak için büyük çaba sarf ederdi."Sen o gün kaza yapan çocuk değil misin? Geçmiş olsun, Allah korudu evladım mukadderat, kıl, tüy, yün, firkete, falan, fıstık, nevresim takımı..." Ben konuşamadan babam sözü alıp "Artistlik yaparken düşmüş motordan ne olacak!" dedi. O an beyin *mcıklaması geçirdim. Morelim sinirlendi. Ama bişey yapamadan tilki kimin yerime pıstım.
     Bir süre sonra babam arka taraftaki yatağın altından bir kot pantolon ve kazak vererek, "Bunları yan taraftaki depoda giy-gel" dedi. Şaka mıydı? Bu bir şaka olmalıydı. Dükkandan çıktım. Deponun yalnızca iki basamağı olan taş merdivenini bile çıkamıyordum. Dizlerimi her büktüğümde acıyla pisik gibi inliyor, fare gibi vikliyor, dana gibi böğürüyordum. Ayaklarım tek parça demirden oluşuyormuş gibi bir sağa bir sola yalpalanarak onları hiç kırmadan ağır ağır basamakları çıktım. Depoda ıslak vücuduma dar pantolonu ve gıcırdayan nemli kazağı acılar içinde giydim.
     Dükkana geri girdiğimde babam ve arkadaşı piize devam ediyordu. Bir süre sonra babam: "Sen eve git artık." dedi. Kardeşim beni motosikletle eve bıraktı. Sanırım babam bizi çok seviyordu!..
Pozitif:
1) Ekmek kokusunu sıvı halde şişelemeyi başarmış yaratıcılara sahip.
2) Sıcak ekmek gibi kokma hissini (tam olarak olmasa bile) daha iyi yaşatacak bir alternatifi şu anki piyasada yok.

Negatif:
1) Koku notalardaki elementlerin çoğunu hissettirmiyor.
2) Çok değişiklik göstermeyen yapıya sahip. Sırf ekmek temalı bir parfümde "bu pozitif mi? negatif mi?" diye çok düşündüm ama gene de bu durumu "işin kolayına kaçmak" kabul ederek negatif saydım.
3) Tam anlamıyla ekmek kokusunu çok net verdiğini söyleyemem. Koku daha çok, beyaz çikolata yağı kıvamında...

Notalar:
Üst: Narenciye notaları, Süt notaları, Buğday, Arpa.
Kalp: Hindistan cevizi, Meyan, Ölmezotu çiçekleri, Kayısı, Tarçın, Karanfil.
Baz: Osmanthus çiçeği, Kayısı, Baharatlar, Sandal ağacı, Odunsu notalar, Amber.
Tip: Gurme, Baharatlı, Tatlı, Odunsu.
Cinsi: Unisex
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2011

Koku rengi: Ekmek
Referans: Yağlı Ekmek
Konsantrasyon: Eau de Parfum
Parfümör: Christopher Sheldrake
Doktrin: "Kötü hüküm vermeye alışkın insanlar genellikle iyinin farkında olmazlar. O iyi ki, onlar kaybedinceye kadar avuçlarının içindeydi." - Sofokles
Brother Like You

1 yorum:

  1. bu ekmek daha çok ununa şeker ve maya katılmış, hamuru sütle yoğrulmuş bir ekmek. yüzeyine incecik yumurta tabakası sürülmüş ve çok kızarmadan fırından çıkarılmış. her mayalı gibi sıcak hali güzel kokan cinsten. keşke kıstaslarımız bu kadar keskin ve acımasız olmasaydı. keşke bizi seven birinin de canımızı yakabileceği gerçeğini anlayabilseydik. belki de bizi kaybetmeyeceğinden emin oldukları için insani kusurlarını bizim yanımızda açık etmekten çekinmiyorlardır. çoğu zaman acımasız bir elbu ekmek daha çok ununa şeker ve maya katılmış, hamuru sütle yoğrulmuş bir ekmek. yüzeyine incecik yumurta tabakası sürülmüş ve çok kızarmadan fırından çıkarılmış. her mayalı gibi sıcak hali güzel kokan cinsten. keşke kıstaslarımız bu kadar keskin ve acımasız olmasaydı. keşke bizi seven birinin de canımızı yakabileceği gerçeğini anlayabilseydik. belki de bizi kaybetmeyeceğinden emin oldukları için insani kusurlarını bizim yanımızda açık etmekten çekinmiyorlardır. sonraları pişman olmamak için acımasız bir eleştiri, sahte bir sevgiye tercih edilebilir.

    YanıtlaSil