15 Haziran 2015 Pazartesi

Givenchy - Pi

     Yağlı amberin üstüne sentetik mür reçinesi. Egzozdan dağılan mavi-beyaz duman.
     Orta notalara gelindiğinde tütsü diyebileceğimiz dumansılık devam ediyor. Ancak böylesi rahatsız edici ve düşük kalite tütsüyü kullanmaları enteresan.
     Sonlara gelindiğinde karamel ve vanilyalı tatlar ortaya çıktı.
Gizli Anların Yolcusu - Ayşe Kulin
Sf: 9
     Nihayet asla yaşlanmayan, dünya durdukça genç kalmakla cezalandırılmış efsanevi süper starımız sahne aldı. Göz ucuyla kadınlara bakıyordum. Hepsi de dikkat kesilmiş, boşuna bir gayretle kusur aramakla meşguldüler sahnedeki fenomenin üzerinde. Görülmemiş bir enerjiyle hoplayıp sıçrayan ''mucizede'' hiç kusur yoktu! O bir sahne canavarıydı, sadece sahnede yaşamak için dünyaya gelmiş, sahneye yakışan, sahneyle bütünleşen, ete kemiğe sadece sahnedeyken bürünen, sahnede can bulan bir varlıktı. Sahnedeyken insanüstüydü.
     ''Sen bunu bir de gündüz gözüyle gör, korkarsın,'' diyordu. masada karşı tarafımda oturan hanım, yanındaki hanıma.
     Siz de o zaman gündüz gözüyle görmeyin, sahnede seyredin sadece çünkü o, bu sahnede kalmak ve gözlerimizi kamaştırmak için yıllardır olağanüstü bir çaba harcıyor. O herhangi biri değil ki, herkes gibi olsun!'' diye söylenirken buldum kendimi.
Sf: 39
      Ölmek istiyordum ama istemekle ölünmeyeceğini bildiğimden doğruldum.
Sf: 42
     Kontrolsüz içtiğim için bir kabus mu görmüş tüm yoksa? Niye olmasın? Buna inanmaya çalışıyordum ama için için biliyordum dün gecenin bir kabus değil, gerçek olduğunu.
Sf: 71
     ''Benim de dizim vardı zaten.'' 
       Seansım vardı demediğine şükrederek, kendime bir bardak şarap almak için mutfağa yürüdüm.
Sf: 74
     Ama üç yıl boyunca insan yatağını paylaştığı kadına kardeş gibi davranırsa, arzu, tutku, aşk kuş olup uçuyor, geriye sadece bir kardeşe duyabilecek derin bir sevgi, merhamet ve koruma duygusu kalıyordu.
Sf: 75
     ''Erkekler güzel kadın gördüler mi hiç kaçırmazlar.''
Sf: 82
     Seni gidi çöpçatan! Hayalet seansları bitti, koca ayarlama seansları mı başladı?
Sf: 82
     Karşımda konuşup duran genç adama nasıl boş bakmış olmalıyım ki, ‘’İlhami bey… İlhami bey… Siz iyi misiniz?’’ dedi Bora. 
     ''Şey… Şarap çarptı galiba.
     ''Ben size bir kahve yapıp getireyim.''
     Kalktı Bora, mutfağa geçti. Bu p*ç kurusu nereden biliyor kahvenin,  cezvenin yerini? ben kaç kere geldim bu eve, mutfağa adım atmışlığım yok! Yoksa Handan’ın vurkaçlarından biri de Bora mı? Benim yedeğim mesela! Odasındaki cam bölmenin ardında kızlar çalıştığı için kucağına oturmayacağından, yanına gidip göz mü kırpıyor Bora’ya canı sevişmek istediğinde? Az önce karıma imalarda bulunacak diye ödüm koparken, şimdi boynuzlu sevgili ihtimalinin kızgınlığı içindeyim. Sersem ben! Hem suçlu hem güçlü, kafası karmakarışık koca sersem!
Sf: 90
     ''Keşke sizinle gitseydim, nereden buldunuz bu kalem efendisini?'' diye fısıldadı kızım kulağıma.
     ''Sen bu ‘kalem efendisi’ lafını nereden biliyorsun, bakayım,'' diye geri fısıldadım.
     ''Ananemin lafıdır.''
Sf: 94 
     Ben onu sadece yayınevindeki haliyle tanıyordum. İşini çok iyi yapan, yetenekli, terbiyeli, dakik, sorumlu, herkesin yardımına koşan, kıkırdak kızlarla daha iyi geçinen, kendi halinde bir gençti. Yayınevinin dışında onu sadece bir akşam yemeğinde, Handan’ın evinde görmüştüm, evin kahyası gibi koşuşturuyordu. Ne biliyordum ki Bora’nın hakkında? Onu arabası, fiyakası ve şımarıklıkları yok diye, elimde büyüyen arkadaş çocuklarına tercih etmiştim. Özel yaşamını hiç bilmediğim adama emanet etmiştim kızımı!
Sf: 95
     ''Ne yaptınız bu saate kadar, kuzum?'' Sakin olmaya çalışıyor, bir taraftan da Derya'yı inceliyordum. Sarhoş muydu, sallanıyor muydu, üstü başı didiklenmiş miydi?
     ''Baba, inanamayacaksın ama burada süper caz yapılıyormuş! Konserden sonra Beyoğlu'nun arka sokaklarında bir caz kulübüne gittik. Müthişti! Bu çocuklar Londra'da çalsalar, ohoohoo, yıkarlardı ortalığı!''
     ''Bu saate kadar caz mı dinlediniz?''
     ''Yok. Cazdan sonra acıktık, bir çorbacıya gittik Arnavutköy'de. Bora'nın arkadaşlarından biri götürdü.''
     ''Kaç kişiydiniz hepiniz?''
     ''Konserde üç kişiydik, Bora, Memo, ben. Caza başkaları da geldi... Ay neydi isimleri? Serdar, Hilmi, Hakan galiba... Baba isimlerini karıştırıyorum.''
     ''Hepsi erkek miydi Bora'nın arkadaşlarının?'' diye sordum.
     ''Olur mu! Kızlar da vardı. Hah, hatırladım: Duru ve Melis... Melis de grafikermiş... Cumartesi akşamı davet ettiler beni, bu sefer bir başka kulübe gideceğiz müzik dinlemeye. Hayal Kahvesi mi, Rüya Kahvesi mi her neyse...''
     ''Cumartesi anneannene yemeğe davetliyiz.''
     ''Bu yerlere on birden sonra gidiliyor.''
     Karşımda mavi saçlarıyla dikilen kızıma, ''Sonra konuşuruz, sabah oluyor git yat!'' dedim. Yanağıma bir öpücük kondurdu, ''Teşekkür ederim babişko, bu gece için.''
Sf: 96
     Odasına gitti. Yay gibi gerilmiş sinirlerimle yapayalnız kaldım salonda. Bunca stresten sonra odama kadar yürüyecek halimin kalmayacağını zannediyordum, oysa birdenbire cin çarpmış gibiydim. Eve sabahın beşinde dönen kızımı azarlayamamış, Bora'ya kızı geç getirdiği için çatamamıştım. Derya'nın eve sağ salim dönüşüne sevinememiştim bile!
     Nasıl sakinleşecektim ben? Bir sigara yaktım, biraz dolandım salonda, sonra ani bir kararla sigara paketimi, çakmağımı ve anahtarımı aldım, portmantoda asılı gocuğumu kapıp yavaşça çıktım evden.Sokağın köşesindeki taksi durağında eğer taksi yoksa, caddeye çıkar bir tane bulurdum nasıl olsa. Duraktaki taksiye bindim, Handan’ın adresini verdim. Sabahın bu saatinde telefonumu veya kapı zilini duyabilecek miydi bakalım? Uyanacak mıydı? Kapıda beni görünce ne yapacaktı? Bir aydan beri uğramamıştım evine. Kim bilir belki de biri vardı evinde, yatağında? Bütün bunları düşünmek için geç kalmıştım, bomboş sokaklardan uçarak geçen taksi, verdiğim adresin kapısında durdu. 
     ‘’Buyur beyim,’’ dedi şoför.
     Paramı ödeyip sabahın ayazına indim. Handan’ın telefonunu tuşladım. Beşinci çalışta açıldı, uykulu sesiyle ‘’Alo,’’ dedi Handan.
     ‘’Kapıdayım. Otomatiğe bas.’’
     ‘’Aman Allahım! Ne oldu?’’
     ‘’Aç kapıyı Handan. Anlatırım.’’
     Çok az bekledim. Kapı açılınca içeri girdim, merdivenleri koşarak çıktım. Handan geceliğiyle kapıyı aralamış bekliyordu.
     ‘’Ne oldu İlh…’’ Konuşturmadım Handan’ı, dudaklarına yapıştım, yatağın sıcaklığını taşıyan iri bedenine vahşi ve aç bir hayvan gibi saldırdım, geceliğini dahi çıkarmadan kapının önünde hırsla, aceleyle sahip oldum ona. Gecenin bütün eziyetini, gerginliğini, kızgınlığını, duvara yasladığım kadından böyle çıkardım. 
     Sonra, ‘’Haydi bir kahve yap bana,’’ dedim.
Sf: 97 
     Mutfakta karşılıklı oturmuş kahvelerimizi içerken ve Handan’ın çırptığı yumurtaları yerken, ‘’Allah aşkına söyle, neydi bu İlhami?’’ diye sordu Handan.
     ‘’Gecenin bir yerinde uyandım ve canım seni çekti. Hepsi bu.’’ handan masanın üzerinden uzandı, elimi tuttu, ‘’Farkında değilsin ama, sen bana aşıksın, İlhami,’’ dedi.
Sf: 103
     Ayrıca, ah o bir zamanlar Türk sinemalarının vazgeçilmez patron/patronun kızı/patronun çalışanı üçlüsü; bu üçgenin kalın çizgilerinden birini oluşturmaktan rahatsızdım. İçine düştüğüm durum hem benim artık yaşlanmaya yüz tuttuğumun bir göstergesiydi hem de yayınevinin garip bir ‘’aşk evi’’ne dönüşmekte olduğunun. Şikayete ise hiç hakkım yoktu, Handan’la ilişkiye giren de bendim, Bora’yı kızıma kavalye olarak seçen de!
Sf: 105
     Aklıma büyükbabam geldi, sigara keyfi için harcanan onca elektriği görecek olsa kim bilir nasıl kızardı, boş odalarda yanan lambalara bile söylenen rahmetli.
Sf: 107
     Sonra Eda çocuklarına, ben işe kaptırdım kendimi. Eve geç dönüyordum, hafta sonları bile çalışıyordum. Evet daha çok bile para kazanıyordum, daha çok, daha çok para! Araba markamız, evimiz, semtimiz, giysilerimizin kalitesi, tüm hayat standardımız yükselmişti.
Sf: 108
     Bundan böyle iş ağırlıklı, sıkıcı hayatımla yetinecektim, iş-metres-ev üçgenimde. Hiç teselli mükafatım yok muydu? Olmaz olur mu, hala güzel ama elimi sürmediğim bir karım, aşık olmadığım, neredeyse zorla seviştiğim bir metresim vardı. Benim ikramiyemde buydu işte!
Sf: 110
     Handan sanki yaşlı bir çapkın, masum bir genç kızı baştan çıkartıyormuş gibi usulca yanıma sokuluyor, avuçlarımın içine ipeksi dokunuşlarıyla helezonlar çiziyor, yüzünü yüzümün içine yakınlaştırıp gözlerimin içine istekle bakıyor, beni uyandırıyor, sonra da ellerimi kendi elleriyle bedeninin kıvrımlarına, kuytularına yönlendiriyordu. O mavi kanepede onunla ilk yakınlaştığımız gecedeki gibi iyice sarhoş, böyle davranmamam gerektiğinin bilincinde iyice gönülsüz fakat arzumu gemleyemeyerek, kırmızı sabahlığın içinde daha da beyaz görünen dolgun bedenini öpüyordum, okşuyordum, sevişmeye üşendiğim akşamlarda ise avuçlarına boşalıyordum. Sonra, suçluların vicdan azabıyla başım öne eğik, kapısından sessizce süzülüp evime dönüyordum, alçısının çıkacağı günü, onu ziyaret mecburiyetinden kurtulacağım için iple çekerek.
Sf: 113
     Hacı Bekir lokumu.
Sf: 115
     Handan topu karıma attıktan sonra geri çekilmiş, yüzünde hain bir gülümsemeyle, yaptığı işten memnun, kırmızılı bir şeytan gibi oturuyordu köşesinde.
     ‘’Baksana, Jülide de orada olacakmış, ne diye tek başıma kalayım…’’ diye sapladım hançerimi Handan’a.
Sf: 117
     Handan'ı öğrenecek olursa, hatta sezerse bir daha hiçbir terapi ya da doktor toparlayamazdı Eda'yı. Yerimden kalktım önce odanın içinde sinirli sinirli dolandım, sonra pencereyi aralayıp bir sigara yaktım. Ciğerime dolan nikotini boşaltırken karar verdim, ne pahasına olursa olsun, Handan'la ilişkimi bitirmeliydim! Bu gece eve gidince, karıma daha önce onların zaten tanıştığını, bizim aracılığımıza ihtiyaçları olmadığını söyleyen ben değilmişim gibi, Handan'ı ve Nihat'ı birlikte yemeğe çıkarmasını söyleyecektim. Herhalde hayrete düşecekti benden bunu duyunca.
Sf: 118
     ''Bu akşam çok erken yatacağım,'' dedim, ''malum, sabah sekizde yola çıkacağız, senin başına sardığın, benim de Eda'yı memnun etmek için kabullendiğim Bora'yla birlikte.''
Sf: 118
        Akşam evde huzursuz uyudum.
Sf: 121
        Hüzün, duman rengidir.
Sf: 128
     ''Anladım,'' dedim ama pek bir şey anlamamıştım.
Sf: 129
     ''Bisiklete binmek gibidir bu iş, yıllarca binmesen de bir bindin miydi az biraz bocalarsın, sonra becerin geri gelir,'' dedim.
Sf: 133
     Muhtemelen harika bir gece geçirirdim ama hayatım şu anda olduğundan daha fazla karışırdı. Ben iki kadın arasında bocalarken, üç kadını idare etmek zorunda kalırdım.
Sf: 135
     Hafızaya ilk nakşolanlar asla silinmiyor.
     Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder
     Dante gibi ortasındayız ömrün
     Delikanlılık çağımızdaki cevher
     Yalvarmak yakarmak nafile bugün
     Gözünün yaşına bakmadan gider.
Sf: 136
     Kendine gizemli bir hava mı vermeye çalışıyordu ne?
Sf: 137
     ''O halde ya evli bir kadına aşık oldun ya da sonu gelmeyecek bir ilişkiye girdin.''
Sf: 141
     Cebimdeki bozukları kafi bulmayınca bir yirmilik bıraktım bahşiş olarak. Yüzündeki bıkkın ve yorgun ifade o anda silindi. Ah para, ah!
Sf: 141
     Memnundu elbette, yükünü ben çekecektim odasına kadar.
Sf: 147
     Ezberim kuvvetliydi, söylediklerimin ne anlama geldiğini bilmesem de, gırtlağımı çatlata çatlata okurdum.
Sf: 147
     Yaşı kaçtı hiç bilmezdik, yirmilerinde de olabilirdi, otuzlarında da. Zaten bizler o yaştayken, bizden büyüklerin hepsi yaş kavramı olmaksızın 'büyük'tü. Bir de çok ihtiyarlar vardı, babam gibi, amcalarım, muhtar ya da Kör Hoca gibi. Şimdi düşünüyorum da, babamı ihtiyar sandığım günlerde, meğer o kırkına yeni basmışmış. Ne tuhaftır çocuk gözü, yaşı katiyen tayin edemez.
Sf: 159
     Sordum kendime, bu hale gelmek için bir ilişkiye zaman tanımak gerekmez miydi? Birçok sevişme, birlikte geçirilecek zamanlar, paylaşılacak güzellikler, aşılacak engeller gerekmez miydi?
Sf: 164
     Yeni ben'e baktım.
Sf: 167
     Handan ayrıca sanırım Jülide'yle veya başka bir kadınla ilişkiye girdiğimin kuşkusu içinde telefonlarıma da kulak kabartmaya başlamıştı son günlerde. Telefonumun çalmasıyla birlikte, biliyordum ki odasından çıkıp bir bahaneyle kapıma yaklaşıyordu. Bazen kapımın önünde dikiliyor, bazen de içeri giriyordu. İçeri girmişse, telefonu kapatınca ona dönüyor, ''Bir şey mi istedin Handan?'' diye soruyordum. Odama gelmek için her zaman geçerli bir bahanesi oluyordu. Bir keresinde cesaretle, ''Sen ne istediğini bilmiyorsun,'' demişti.
Sf: 168
     ''Burada olmaz, Handan,'' demiştim, ''çok tehlikeli. Çalışanlarımıza rezil oluruz.''
     ''Böyle düşünüyordum eskiden.''
     ''O zaman eve gel.''
     ''Eda kuşkulanıyor. Gelemem.''
     ''Eskiden geliyordun!''
     ''Eskiden kuşkulanmıyordu!''
     ''Bir daha buluşmayacak mıyız yani?''
     Ellerimizi çaresizlikle yanlara açmış, boynumu bükerek Handan'a bakmıştım. Tam o sırada bir anlaşma metnini imzaya getiren Nadide imdadıma yetişmiş, kurtarmıştı beni.
     Ben ayrıca o günlerde kapımın anahtarını, depo bekçileri gibi cebimde taşır olmuştum, Handan odama girdiğinde içerden kilitleyip üstüme gelmesin, Bora odama geldiğindeyse kapıyı ben içerden kitleyeyim, kimse odama girmesin diye. Kilitli kapımın ardında Bora'nın güzel dudaklı ağzını öpeyim, parmaklarımı saçlarına daldırayım, ona dokunayım hatta gözüm çok dönmüşse, sonun kadar gideyim diye.
     Bazen de benim Bora'nın camlı bölümüne gittiğim oluyordu. Bir çalışmasını görmek, kapak üzerinde fikir yürütmek bahanesiyle küçük odaya giriyor, arkasında durup eğiliyordum bilgisayara doğru, ona değerek, elimi sırtına dayayarak, omuzunu tutup hafifçe sıkarak. O da arkaya yaslanarak başını göğsüme dayıyordu. Ortaokul öğrencileri gibi, bu küçük temaslarla heyecanlanıyor, mutlu oluyorduk. Başkalarının da bulunduğu ortamlarda, birbirimize kağıt, kalem, vesaire geçirirken parmaklarımızın, toplantı masasında otururken bacaklarımızın birbirine değmesi, bakışlarımızın bir anlık buluşması, her ikimizin de kalbini çarpıştırıyordu. Kendimizi duygularımıza öyle kaptırmıştık ki, etrafımızdakilere açık verip vermediğimizin farkında değildik. Sanırım onlarda bizden böyle bir şey beklemedikleri için farkına varmıyorlar ya da varıyor ama kondurmuyorlardı.
Sf: 169
     ''İlişkileri bitirmek başlatmaktan daha zordur, İlhami bey,'' dedi.
Sf: 170
     ''Birden aynı şeyleri tekrar etmekten, kendime savunmaya çalışmaktan usanıverdim.
     Handan gözlerinde çok tuhaf bir ifadeyle bakıyordu. Elleri hafifçe titriyordu. Belki de, vahşi hayvan gibi koklayarak iz süren ve avını parçalamaya hazırlanan Handan'ı başka ava yönlendirmenin yararı olacaktı, üstelik bu kapıyı kendisi açmışken. Kapıyı kendi açmıştı ama Jülide'den şüphelenmesine, hiç farkında olmadan ben sebep olmuştum.
Sf: 171
     Ayrıca akşamüstleri işten erkence ayrılıp fizyoterapiye gidiyor, evine sekizden, dokuzdan önce varamıyordu. Benim Handan'a ev ziyaretlerimi kesmem için iyi bir bahaneydi bu, çünkü ben de evli barklı bir adam olarak kendi evime makul bir saatte dönmek zorundaydım. Böylece ona gidişlerim, onda fazla şüphe uyandırmadan bıçak gibi kesilmişti. Zaman içinde fizyoterapiler her günden gün aşırıya, haftada ikiye ve bire düşünce Handan yine bekledi beni. Gitmedim. Birkaç kez odama gelip ısrarla çağırdı evine, her seferinde bir bahane buldum. Bahanelere sığınmanın yetmeyeceğini, artık yüz yüze gelerek bu ilişkinin bittiğini söylemem gerektiğini biliyor ama Handan'ın tepkisinden çekiniyor, konuşmayı erteliyordum.
     Bugün, o an kendiliğinden gelmişti işte!
     ''O yüzdenmiş Eda kuşkulanıyor bahaneleri filan. Keşke açıkça söyleseydin, beni peşinden koşturmadan. Ben de aptallar gibi seninle buluşabilmek için fırsat yaratmaya çalışıyordum.''
     ''Bu ilişki aslında hiç başlamamalıydı. Sen benim ortağımsın, dostumsun, karımın da arkadaşısın üstelik...''
     Sözümü kesti: ''Senin hatırına arkadaş oldum karınla. Seni daha sık görebilmek, seninle daha çok vakit geçirebilmek için...''
     Bu kez ben onun sözünü kestim: ''Ben de bunu kastediyordum zaten, sürekli yanlış yaptık hep birbirimize hem Eda'ya. Doğru olan, bu yanlışın sona ermesidir.''
Sf:172 
      ''Ben sana aşık oldum İlhami. Birkaç seferlik bir macera değilsin benim için.''
     ''Handan, bundan sonra çok dikkatli ol, evli adamlarla ilişkiye girme. Sonuç genellikle hüsran oluyor çünkü.''
     ''Çık odamdan İlhami!'' Elleri gibi dudakları da titremeye başlamıştı Handan'ın. 
     ''Seni üzmek hiç istemedim... İnan bana...''
     Yavaşça doğruldum, kapıya yürüdüm, ''Her şey bitti zannediyorsan, yanılıyorsun,'' diye tısladı Handan, ''bunu yanına bırakmayacağım bil! Beni karın için değil, o esmer karı için kırdığını hiç unutmayacağım, hiç affetmeyeceğim!''
     Çıktım odadan.
     Karmakarışık duygular içindeydim. Yüreğimde hem Handan'dan kurtulmuş olmanın ferahlığı, onu üzmüş olmanın burukluğu vardı hem de onunla ilişkiye girmiş olduğum için derin bir pişmanlık.
     Pişmanlık mı?
     Bana çok daha büyük pişmanlıklar yaşatacak bir duygu denizinde kulaç atmıyor muydum, aklımı, mantığımı tamamen perdelemiş olarak?
     Şu anda içinde bulunduğum durum, daha mı az karmaşıktı bir öncekinden? Bir gün gizli aşkım ortaya dökülecek olursa, ne yapardım, kime anlatırdım halimi? Asıl pişmanlığı o zaman yaşardım. Pişmanlığın ne olduğunu o zaman anlardım.
     Odama giderken sonra kapıyı kilitledim, masamın başına çöktüm ve ileride bir gün başıma gelebilecekleri düşündüm. Handan'la olan yarım yamalak ilişki bile bu kadar zorladıysa beni, yol yakınken son vermeliydim aklımı, ruhumu, kalbimi, bedenimi esir almaya başlayan bu sevdaya! Handan, keskin gözleriyle, iyi koku alan burnuyla vaziyeti kavramadan önce!  
Sf: 174
     Mutlaka, buluşabileceğimiz bir evimiz olmalıydı. Oysa evli erkeklerin bir garsoniyer tutmaları hayat boyu ne kadar da itici gelmişti bana. Ne haltlar karıştırdığımı bildiğini belli eden bakışlarla yüzüme bakan daire sahibinin karşısında kira kontratı imzalamak! Ne küçük düşürücü, ne utanç vericiydi. Oysa şimdi tam da bunu yapmak üzereydim. Acınacak haldeydim, ikiyüzlülük ancak bu kadar olabilirdi. Sevgilim vardı, üstelik erkekti ama ben bundan gocunmazken, garsoniyer tutmaya utanıyordum! Nasıl bir çelişki çıkmazındaydım, gizli anların yolcusu ben!
Sf: 175
     Allah içimde kopan fırtınalardan dolayı bana acımış olacak ki bir başka yol bulundu. Bora'nın Cihangir'deki evini paylaştığı arkadaşı yurt dışına gitme kararı aldı. Evin kirasının tamamını üstlenerek mekan sorununu halletmiş oldum. İş çıkışlarında, eskiden Handan'a uğradığım gibi, bu sefer de Bora'ya gitmeye başladım. O taraflarda sıkça görünmemem bahane bulmak için Taksim'de bir spor kulübüne üye de olmuştum. Haftanın birkaç günü yayınevinden Bora'yla birlikte çıkmaya başlamıştık. Hazır Taksim istikametine gidiyorken, o taraflarda oturan bir elemanımı arabama almamdan daha doğal ne olabilirdi?
     Doğal olmayan, evim Etiler'de, iş yerim Levent'teyken ve o civarda onlarca spor salonu varken, spor yapmaya Taksim'e kadar gitmeye kalkmamdı. Spor tesisini bir çocukluk arkadaşımın açtığını ve bana indirim yaptığını söylememe rağmen, Eda hiç de olağan karşılamamıştı bu durumu. Suratı asıktı. O da için için Handan'la aramızda bir şey olduğundan şüpheleniyordu herhalde. Ben buna çoktan razıydım, çünkü gönlüm rahattı, artık Handan'la hiçbir alakam kalmamıştı. Beni korkutan Handan'ın karımın aklına Jülide'yi sokmasıydı.
     Benim için zor geçmekte olan o günlerin birinde, Derya'nın ara tatil için geleceğini bildiren mektubunu aldık. Bir akşam, yemek masasındayken Eda, ''İlhami, bu spor işlerini kız buradayken askıya al,'' dedi, ''zaten on günlüğüne geliyor çocuk, akşam yemeklerinde birlikte olalım.''
     ''Elbette alırım da, zaten yemeklerimizi birlikte yemiyor muyuz, Eda?''
     ''Sen onlarla birlikte yemeğe oturmak diyorsan, evet. Yorgun argın, geç saatte geliyorsun, sofrada tek laf edecek halin kalmamış olarak. Yemek yer yemez de, televizyona yapışıyorsun önünde uyuklamış için.''
     ''Abartma Edoş. Haftada bir veya iki kere gidiyorum spora.'' 
     ''Geçen hafta üç kere gittin! Cumartesi veya pazar da gidiyorsun bazen.''
Sf: 177
     Sanırım yer tezgahından alınmış Çin işi bir kol saatinden başka kol saati olmamıştı ve hayatının ilk değerli saatini koluna geçirirken bir çocuk gibi seviniyordu. Ben de onun gözlerinde mutluluğu yakalayınca, çocuğunun gönlünü hoş etmiş bir baba gibi huzurlu hissediyordum kendimi. Yaptığım her şeye değiyordu; nefes almaya, sabaha başlamaya, günü yaşamaya değiyordu onun gözlerinde yakaladığım sevinç.
     Bunları yeni öğreniyor, öğrendiklerinden memnun kalıyor, iyi şeylere çabuk alışıyordu. Ruhu asildi çünkü Bora'nın. İyi şeyler yapmak, iyi şeylerle çevrelenerek yaşamak için yaratılmış gibiydi. Bora'ya tüm iyi şeyleri ben vermek istiyordum onun bana yaşattığı tarifsiz mutluluğa bir parça olsun karşılık verebilmek için.
Sf: 178
     Demen ben de şartlarımı zorlamalıydım bundan böyle! Yeni iş imkanları yaratmalıydım, daha çok çalışmalı, daha çok para kazanmalıydım!
     Hublot'un son modeline bakıyordu hayranlıkla.
Sf: 179
     ''Yoo, babalar kızlarına iyi başlık vereni bulunca yaşına bakmadan yollarlar kocaya, yeter ki adet görmüş olsun. Zaten resmi nikah da kıyılmaz ki, nüfus kağıdı gereksin.''
Sf: 181
     Eda bir süredir hem giyimine hem makyajına özen gösteriyor hem de tıpkı Handan gibi buram buram yasemin kokuyordu.
Sf: 181
     ''Senin için, sen bu kokuyu sevdiğin için... Ne zamandır düşünüyorum İlhami, seni çok ihmal ettim, istemeden seni kendimden uzaklaştırdım. Pişmanım. Çok geç olmadan geri dön.'' Hayretle karıma baktım.
     ''Kabuğuma çekilmem, hayata küsmem için çok geçerli bir nedenim vardı ama hayatın devam ettiğini gözden kaçırdım bir ara. Kaybolan zamanımızı geri getiremem ama...'' Sesi titredi, ''seni kaybetmeyi de göze alamam. Eski hayatımıza geri dönelim İlhami... Kaza öncesine.''
     ''Eda, beni kaybetmen söz konusu değil. Ben senin kocanım.''
     ''Sen iyi bir kocasın, beni şikayet etmeden çektin, bana sabır gösterdin...'' Bir yaş süzüldü yanağına doğru karımın.
     ''Kaybettiğimiz çocuk, benim de çocuğumdu. Biz birlikte acı çektik.''
     ''Ama sen toparlanmasını bildin. Kızımız için, benim için yaptın bunu. Ben matemimi sürdükçe, acının içinde boğuldum... Arada neleri kaybettiğimi, bizi yıprattığımı fark edemeden. İlhami, karar verdim, bitti artık. Bir daha üst kata çıkmayacağım. Seanslara da son verdim. Hayatımı geri istiyorum. Kocamı geri istiyorum.''
Sf: 182
     ''Haydi gel, içeri geçip yemeğimizi yiyelim,'' dedim ayağa kalkarken. Kollarından çektim karımı, onu da ayağa kaldırdım, beline sarılmış, onu yemek odasına doğru yürütürken ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyordum. Allak bullak olmuştum. Birden sehpanın üzerinde duran sigara paketi ilişti gözüme,
     ''Eda, kim geldi buraya bugün?'' diye sordum.
     ''Handan mı geldi?''
     ''Nereden çıkartıyorsun?''
     ''Sigara paketinden! Ondan başka kim içiyor bu zor bulunan ince sigaraları? Kim ha?''
     ''Bir ara uğradı,'' diye kekeledi Eda.
     ''Ve zehrini akıttı değil mi? Seni kuşkulara saldı, sen de bir aptal gibi inandın ona! Bu kimsenin yar olmadığı, yalnızlıktan bunalmış, kafasında sürekli kötülük üreten kadına, bu kinci deveye inandın! O yüzden bütün bu sözler, öyle değil mi?
     ''Neler söylüyorsun İlhami?''
     ''Doğruyu söylüyorum! Kim bilir neler soktu aklına, ne fesatlar?''
     ''Niye bu kadar nefret ediyorsun Handan'dan? Ne yaptı sana?''
     Karımı kollarından tutup sarsaladım: ''Bana değil sana yapıyor yapacağını. Mutsuzluğunun, yalnızlığının acısını senden çıkarıyor. farkında değil misin sahip olduğun her şeyi kıskandığına?''
Sf: 183
     ''Sen aklını kaçırmışsın,'' dedi Eda, ''iş yerinde ortağınla bir sorunun varsa, orada hallet! Beni karıştırma. Zavallı Handan aramızın düzelmesi için elinden geleni yapıyor. Bana kendimi toparlamamı, kendime bakmamı, berbere gitmemi, makyaj yapmamı hatta seanslara gitmememi tavsiye eden, hep o. Seni yeniden eve, kendime bağlamam için yol gösteriyor bana... Bizim iyiliğimiz için. Kötülük asıl senin içinde!''
     Eda, kendini benden koparıp odasına yürüdü hızla ve kapıyı küt diye çarparak kapattı. Yemek odasıyla oturma odasının arasında kalakaldım. Handan'ın büyük bir ihtimalle ben göreyim diye sehpada bıraktığı sigara paketinin benimle alay edercesine bana göz kırptığına o an emindim.
     Deliriyor muydum acaba?
Sf: 185 
     ''Yıktın perdeyi eyledin viran''
Sf: 186
     ''Seni de düşünüyorum. Sen benim ortağımsın. Yakın arkadaşımsın. Asla sevgilim olmamalıydın. Bu sana büyük haksızlık oldu, çünkü ben evliyim. Şu andan itibaren Handan, ne olur eski günlerimize dönelim. Yine dost, arkadaş, anlaşan iki ortak olalım, çok sarhoş olduğum o gecenin öncesindeki gibi. Lütfen!''
Sf: 190
     ''Ben on sekiz yaşındayım. Evlenmek için dahi izne ihtiyacım yok. Ben re-şi-tim!''
     ''Reşit olmanın paranı kazanana kadar sana bir faydası yok. Şu kapıdan çıktın mıydı, bineceğin taksiyi R harfiyle ödeyemezsin.''
Sf: 192
     ''Söz vermiyorum, bazen aletler boş olmuyor, sıra beklemem gerekiyor...''
Sf: 193
     ''Bazen insanlar konuşmaya gerek duymadan da anlarlar birbirlerini,''
     Sevgilimin benden başka biriyle içsel bir bağ kurabilmesi karşısında, o kişi kendi kızım da olsa, tuhaf bir kıskançlık duydum.
Sf: 193
     ''İnanamayacaksınız ama o kişiler başkalarıyla ele verdiler kendilerini. Gözlerinden anladım hep, özel olduklarını. Derya da onlardan biri işte... Duygularını o kadar derinde ve uzun zaman saklamış ki, şimdi biraz hırçın olması o yüzden.''
Sf: 195
     Ana karnındaki fetus pozisyonu aldı adeta.
Sf: 196
     İyilikler de kötülüklerde çifter çifter gelir derler ya, o günlerde mucize diyebileceğim bir olay daha oldu.
Sf: 199
     ''Biz seninle o kadar yakınız ki, kendi dünyamızın içindeyken bu yakınlığı 'bey'lerle 'siz'lerle zedelemeyelim. Hiç olmazsa senin evindeyken...''
     ''Bizim evimizdeyken,'' diye düzeltti beni.
Sf: 200
     Bir an elim cüzdanıma gitti, Bora'ya akşam harcaması için para vermekle vermemek arasında tereddüt ettim, sonra vermenin hoş durmayacağını düşünüp vazgeçtim.
Sf: 200
     Hayatında sıkıntı, acı nedir bilmediklerini düşündüğüm çekirdek ailemle buluşmak üzere.
Sf: 207
     Bora'nın telefonuna Derya'yı yemeğe götürdüğümü bildiren bir mesaj çekmeye başladım. Yarı yolda, kızımla yiyeceğim öğle yemeğinin hesabını vermeyi aşırı bulup mesajı sildim. Ona attığım her adımın hesabını vermek doğru değildi ama ben böyle davranırsam, o da beni yapıp ettiklerinden haberdar edecekti diye düşünüyordum. Benimle olduğu zamanların dışında Bora'nın ne yaptığını, kiminle olduğunu merak ediyordum çünkü.
Ne karıma ne de hayatıma girmiş diğer kadınlara karşı hiç beslememiş olduğum bir kıskançlıktı bu. Aşırı, hastalıklı, fena bir kıskançlıktı.
Sf: 209
     ''Bu cool tam olarak nedir kızım? Benim bildiğim kadarıyla bir zamanlar İngilizcede serin demekti.''
     ''O halde sınava ben de orada girer, bir yıl sonra yatay geçiş yaparım.''
     Bana zaman kazandıracak bu çözüme hemen onay verdim.
Sf: 217
     Odama girdiğimde telefonumla Bora'dan bir mesaj düştü: Bugün iş çıkışı gel. Hemen yanıtladım: Emrin olur!
Sf: 219
     Bora hızla yatak odasına gitti, kapıyı çarparak kapattı. Bir alık gibi ne yapacağını bilmeden oturdum bir süre. Neye kızmış olduğunu bir türlü anlamıyordum. hak etmediğim muamele karşısında ben de giderek kızmaya başlıyordum. İlişkimizin başlarında, kadın kaprisleriyle, şımarıklıklarıyla, yok doğum günümde hediye mi, yok bilmem ne günümde çiçeğimi unuttun saçmalıklarıyla uğraşmayacağımı zanneder, sevinirken, şu anda sevdiğimin neye kızdığını dahi bilmiyordum.
Sf: 220
     ''Bora, ben çıkıyorum. Yarın ofiste görüşürüz,'' dedim. Belki arkamdan gelir diye çok ağır adımlarla kapıya yürüdüm, gelmeyince çıktım evden. Merdivenleri de bir küçük ümitle yavaş yavaş indim. Kapının önünde duran arabama binmeden önce başımı kaldırıp Bora'nın penceresine baktım. Oturma odasının perdesi hafifçe sallandı mı, bana mı öyle geldi? Arabama binip gazladım.
Sf: 221
     Aşk hiç yaramadı buna İlhami, ben gençken aşık oldum mu mutlu, neşeli olurdum, oysa...''
     ''Başım ağrıyor, Eda. Ben erken yatacağım,'' dedim karıma.
Sf: 221
     Telefonum çaldı, zar zor çıkardım arka cebimden: Bora! tamamen kapattım telefonumu. İçim kırıktı, yüreğim daralıyordu. 
Sf: 221
     Ertesi güne huzursuz uyandım. Karımla kızım kalkmadan mutfakta aceleyle kahvaltımı edip çıktım. Odamda Nadide'nin getirdiği zehir zıkkım kahvemi içerken bir yandan da e-postalarıma bakıyordum, Bora'dan gelmiş postayı görünce hemen açtım. Gülen bir ayıcık, elinde neredeyse kendi kadar büyük bir kalp tutuyordu. Başka not yoktu. Kapım vurulunca ekranı kararttım hemen. Handan kafasını içeri uzattı, ''İzin var mı?'' diye sordu.
     Güldüm, aramızda teklif mi var, Handan?''
Sf: 222
     Handan masamın arkasına geçti, omuzumun üzerinden bilgisayara eğildi. Saçları yüzüme değiyordu. İçimden Bora'nın şu anlarda odama uğramamasını diledim
Sf: 222
     ''Fena değil ama birkaç eksik var,'' dedi. Bir şey bulmasa ölür! Ukala kadın!
Sf: 223
     Elim boş gitmek istemiyordum, bir erkeğe hasta ziyaretine de olsa, çiçek gider miydi acaba? Belki Bora'ya gidebilirdi ama yine de tuhafıma gitti, kapısında elinde çiçekle dikilmek... Hayır çiçek olmazdı! Bir kutu çikolata çok resmi, bir kutu pasta komik kaçacaktı. Bir hayvancık almayı düşündüm ama yumuk ayılar, maymunlar, köpekler Bora'nın bana sık verdiği armağanlardı ve ben onları evime götüremediğim için evi hayvancıklarla dolup taşmıştı. Hay Allah! Bir kadına hediye seçmek ne kadar kolaydı oysa, binlerce seçenek vardı!
Sf: 225
     ''Yanıma gel,'' dedim. Geldi, dizlerimin dibine oturdu. Saçlarının içine her zaman yaptığım gibi parmaklarımı geçirdim.
     ''İlhami, sen benim hayatımın odak noktasısın. Benim yaşamım senin etrafında dönüyor. Oysa ben senin indinde karından, kızından, kaybettiğin çocuğundan, ortağından, arkadaşlarından, yaşam biçiminden, herkesten ve her şeyden, bir öğle yemeğinden bile sonra geliyorum. Yeri geliyor, evinde çalışan Satı'dan bile -Satı mıydı adı?- bahsedebiliyorsun ama benden kimseye söz edemezsin.''
     Ağzını elimle kapattım, ''Sen benim canımsın,'' dedim. 
     Başka ne söyleyebilirdim ki? Neyin sözünü verebilirdim?
Sf: 230
     Sen ta en başında itiraz etmeseydin, bu yemeği çoktan ayarlamış olacaktım, belki de... Ah İlhami, ah!''
Sf: 230
     ''Şimdi evlenmiş mi olacaklardı yani?''
Sf: 230
     ''Girin, dedim. Ben odaya Handan'ın girmesini bekledim ama karşımda Bora vardı.
     ''Ah! Sen misin Bora?''
     ''İlhami Bey,'' dedi yapmacık bir ciddiyetle, ''bazı çalışmalar yaptım, vaktiniz varsa bakar mısınız?''
Sf: 234
     Sonra Handan lafı Derya'nın yayınevinde çalışma isteğine getirmişti. Ben konuyu değiştirmek istedikçe o dönüp dolaşıp aynı yere getiriyordu.
Sf: 236
     Kadın dayanışması mı yapıyorsunuz, dedim içimden, ben size bir erkek dayanışması göstereyim de görün!
Sf: 242
     ''Acaba niçin Handan? Holding sahibi bir milyarder değilim, basın patronu, cemaat başkanı, siyasi lider hiç değilim. Hocaefendi nefesim, sanatçı karizmam da yok! Bu kadın neden vaktini beni tavlamaya harcasın?''
     ''Bir bilsem?''
     ''Madem bilmiyorsun, ben sana söyleyeyim; sen kafayı yedin bu kadınla! Neredeyse diyeceğim ki Jülide'ye gizli bir aşk besliyorsun!''
     ''Bir aşk besliyorum ama Jülide'ye değil, terbiyesiz adam!''
     Kapıyı vurup çıktı.
     Nadide'ye çiçekçimize  mevsim çiçeklerinden bir buket ısmarlamasını ve çiçekler gelince üzerine kartımı iliştirip Handan'ın odasına götürmesini söyledim.
Sf: 245
     ''Sevgilisi varsa bir diyeceğim yok ama ya bir örgüt bağlantısı varsa?''
     Kendimi tutamadım, kahkahalarla gülmeye başladım. 
     Allahtan handan gülmekten katıldığım için bu sefer kızmadı bana.
Sf: 253
     Röportaj veremeyecekti, imza günleri yapamayacaktı, imzaladığı tek kitabı ancak bana verebilecekti ki, ben de onu kendi evime götüremeyecek, onun evinde rafları dolduran diğer armağanlarımın yanına bırakacaktım.
Sf: 253
     Satranç oynar gibi, özenle, dikkatle her adımımı önceden hesaplayarak, ayrıntılı bir strateji geliştirmeliydim.
Sf: 261
     Bora'ya olan aşkım bir yandan evliya sabrına sahip olmama neden olurken, öte yandan da beni giderek daha keskin bir Makyavelist, bir stratejist, bir usta yalancıya dönüştürüyordu.
Sf: 263
     Ama şimdi düşünüyordum da, Bora'yla aramıza bir gecelik mesafeyi istemeden olsa koymuş olmam, bana iyi gelmişti, öfkem yatışmıştı. Belki onun da, bana haksızlık ettiğini düşünecek zamanı olmuştu, tıpkı benim, hayatta hiçbir şeyi olmamış bir gencin bir kapalı balkon istemesini ertesi sabah uyandığımda hoş görmem gibi. Telefonum işaret verince mesajlarıma baktım. Gülen bir sarı güneş ve iki adet ''s'' harfi, ''ss'' (seni seviyorum) düşmüştü cebime.
Sf: 272
     ''İlk aşk sabun köpüğü gibi bir şeydir. Biraz da inattır, biliyor musun, takıntıdır, gençler yaşamaktan çok hayalini kurarlar ilk aşkın. Rüzgar gibi gelir, geçer. Aslında yirmi beşinden önce aşk nedir pek anlamaz insan, şarap gibidir çünkü aşk, tadına varmak için olgunlaşmak lazım. Ayrıca, esas aşk, has aşk, olgun çağda gelendir ki, vurgun yemiş gibi olur insan, feleğini şaşırır.''
Sf: 275
     ''İlk defa bir bankada, ihtiyaçlarım ödendikten sonra da kalan param olacak. Düşünsene İlhami, PARAM olacak!''
     Paranın kimin hesabına yatacağı, kimin adına vergileneceği henüz açıklığa kavuşmamıştı ama keyfini bozmak istemedim.
     ''O kadar önemli mi para?'' diye sordum.
     ''Çok önemli,'' dedi Bora. Gözleri laciverte çalıyordu o an, dibi karanlık kuyular gibi. Baktığı yerde, onun gördüğünü benim göremediğimi anladım. Ürperdim.
Sf: 275
     Uzun yıllardan sonra, tekrar hayata gülerek bakabilen bir aile olabilmiştik.
     Olabilmiş miydik acaba?
Sf: 276
     Sabahları kahvaltıda kızımla karımın sesleri bana kuş cıvıltıları gibi gelirken, akşam sussunlar istiyordum. Bora'yla aramda bir engel teşkil ediyorlar diye içimden kızıyordum onlara, sonra sabah sil baştan aynı vicdan azabı... Suçluluk duygusu... utanç , tekrardan! Bu yolculukta ben ruhu ortadan ikiye bölünmüş yaralı bir adamdım ama biliyordum ki mutsuzluğun Bora'ya dokunduğum anda geçecek.
Sf: 277
     ''Hatırlıyorum ama bir daha hiç lafını etmedin ki!''
     ''Bu işte, kadınla erkeğin arasındaki fark, karıcığım, siz kadınlar her lafı sekiz edersiniz, biz erkekler ancak gerektiği kadar konuşuruz.''
Sf: 280
     Pazarlık yoktu, çünkü kazıklama, aldatmaca yoktu; dünyanın bütün tatlarını sunan lokantalarda yemekler enfes, içkiler binbir çeşit, satıcılar, garsonlar, taksi şoförleri, kısacası hizmet sektöründe çalışan insanların tümü son derece nazik ve terbiyeliydi.
Sf: 280
     Bir diktatör tarafından idare edilen, bireysel özgürlüğü diktatörün saptadığı çizgiyle sınırladığı cennet ada! Hapishaneler boştu çünkü suçlu yoktu. Suçlu yoktu çünkü suç affedilmiyordu. Bir gram kokain ile yakalanan idam ediliyordu. Müşterisini kazıklamaya kalkan taksi şoförü kırbaçlanıyor, ruhsatını kaybediyordu. Yere tükürürken yakalanan üzerindeki giysiyle tükürdüğünü temizlemek mecburiyetinde kalıyordu. Böylesine zoraki bir cennette yaşayan insanlar nazikti ama mutlu muydular, değil miydiler anlamak zordu.
Sf: 280
     Asansörün son düğmesine bastım, en üst katta, palmiyelerle çevrelenmiş, yemyeşil bir bahçeye çıktım. Yürümeye başlayınca ''kenarı sıfır havuz'' ne demekmiş, hayatımda ilk defa görmüş oldum. Önümde uzanan koskocaman havuzun bir kenarı ufuk çizgisine dayanmış gibiydi. Sanki havuza girip o uca doğru yüzersem, gökyüzüne akacaktım tıpkı bir yıldız gibi.
Sf: 280
     Uzaktan ufukla birleşiyor gibi duran havuza yaklaştıkça algım değişti. İçine girince sonsuzluğa dökülen bir şelale hissi veren havuzun o yönüne yüzmeye adeta korktum. Gökyüzüne bu kadar yakın, neredeyse bulutlara dokunacak gibi yüksekteyken, bir ucu sonsuzlukta kaybolan bir havuzda yüzmek... Bora ne hissedecekti acaba burayı görünce? Bir zamanlar gördüğüm her ilginç şeyi karımla paylaşmak, çocuğuma göstermek isterdim. Bora bende her ikisinin toplamı gibiydi, hem tüm güzellikleri sevdiğimle paylaşmak hem de çocuğuma yeni şeyler göstermek, öğretmek arzumu tatmin ediyordu! onun o anda yanımda olmasını çok isterdim!
Sf: 281
     Göğsümün üzerinde onun kalp atışlarını hissettim. Kokusunu içime çektim. Gözleri parlıyordu. 
     ''İyi misin? Uyuyabildin mi uçakta?'' diye sordum, ''inşallah yorgun değilsindir, sana göstermek, yedirmek, içirmek istediğim çok şey var.''
     Yanıtı benim soruma cevap değildi.
     ''İlhami, sen yokken iki baskı daha yaptı kitap,'' dedi.
Sf: 291
     Her iki saraydaki güçlü kadınların harem entrikalarını kıyaslamaya çalışmıştım.
Sf: 293
     ''Yarın Çin Seddi'nde de böyle hassas olursan, gerçekten inanacağım bir önceki hayatta Çinli olduğuna.''
     ''Beni o zaman da sevecek misin?''
     ''Daha da çok çünkü bir zamanlar tüysüz ve ipek gibi bir tenin olduğunu hayal edeceğim. Sakalları ve bıyıklarıyla yüzümü tahriş etmeyecek bir ırkın mensubu... Ne hoş!''
     ''Seni bir daha tıraş olmadan öpmeyeceğim,'' dedim gülerek ama içimde o anki duyarlılığımı anlayamadığı için tuhaf bir eksiklik vardı. Eda ile paylaşabileceğim pek çok anıyı, duyguyu, Bora'da yakalayamayacağımı biliyordum. Karımla az buz değil, tam yirmi yılı birlikte devirmiştik. Oysa Bora, üzerine henüz tek cümle yazılmamış, tertemiz bir günlük gibiydi. Geçmişim değil, geleceğimdi ve gençliği, şakacılığı, hayata karşı açlığıyla beni heyecanlandırıyor, yaşam sevinciyle dolduruyordu.
Sf: 294
     Olumlu ama sonuçsuz geçen temaslarım sonunda fuar işlerimi tamamlayıp saat üç buçuğa doğru otele döndüm.
Sf: 298
     ''Bir resim çekseydik,'' dedi Bora. Resim çekmek zorunda kalmamak için yanıma fotoğraf makinesini özellikle almamıştım.
Sf: 299
     ''Kitap fuarı var.''
     ''Öyle mi?''
     Konu kitap olunca pek ilgilenmediler.
Sf: 301
     ''Alışverişinizi büyük alışveriş merkezlerinde yapın, oralarda her şey daha hesaplıdır, o sokakta el sanatlarının satıldığı birkaç galeriyle birkaç butikten başka hiçbir şey yok,'' demişti rehber, çok övündüğü büyük mağazaları neden tercih etmediğimize şaşarak.
Sf: 303
     Sadece büyük şehirlerde değil, köylerde, kasabalarda bile bir yabancı gördüler mi, ne istediğini anlamaya çalışan, onu memnun etmek için çırpınan Türklerin aksine, yabancılardan hiç hoşlanmayan bir halktı Çinliler.
Sf: 305
     Kendime sorduğum sorunun yanıtı içimi acıttı. Ben çok yaşlı bir adam olduğumda, Bora tıpkı benim şu anda olduğum gibi, elinden kaymakta olan gençliğinin peşinde bir orta yaşlı olacaktı. Büyük bir ihtimalle, o günlere geldiğimizde, onu genç birine kaptırmış olarak, hayatımın muhasebesini ben, birlikte yaşlandığım karımla yapacaktım, eğer hala benim yaşımdaysa!
Sf: 307
     ''Aynı değil. Birbirine dolanmışlardı, sanırım biri yeşil, biri kırmızı, diğeri de mavi. Evde Eda ayırır onları, istediğini seçer, diğerlerini Derya ile Handan'a verir.''
     ''Handan'ın boynunda görürsem, onunkinin bedavaya geldiğini söylerim, bak!''
     ''Ben de senin o kitabın yazarı olduğunu söylerim!''
Sf: 313
     Dönüşümüzü birkaç gün erkene almaya çalışıyorum ve Yarın sabah beş buçukta İstanbul'dayız. Karşılamaya sakın gelme, taksiye atlayıp geleceğiz.
     İçimden önümde duran bira şişesini karşımdaki pencereye fırlatmak geçti bir an!
     Bekarlık sultanlıksa, benim sultanlığım yirmi dört saati doldurmadan sona eriyordu!
Sf: 315
     ''Saçmalama Allah aşkına, Eda! Bizimkine, giysi gözüne girsin diye uydurdum. Kızımı koyu renklerin içinde görmekten ruhum karardığı için. Ayrıca ben karıma hangi rengin yakıştığını bilmez miyim? Aşkolsun!''
     ''Sen yok musun sen! Şeytana pabucunu ters giydirirsin!''
Sf: 315
     ''Handi deyip durma dana gibi kadına,'' dedim, ''hiç yakışmıyor.''
Sf: 316
     ''Ben de senin yaşına gelince öyle yaparım ama anne BEN GENCİM!''
     ''Ben de genç oldum ama ne büyüklerime küstahlık ettim ne de gururumla oynattım.''
Sf: 317
     ''Bir mail atsaydın bari. Arkasından iş çevirdiğini zannedecek.''
     ''Ne alakası var? Arkasından iş çevirsem, hiç söylemem.''
Sf: 324
     Eda'yla Handan'ın insanları sevmek ve sevmemek üzere başlattıkları manasız konuşmayı konu Çin'den uzaklaştığı için elimden geldiği kadar körükledim.
Sf: 325
     ''Evli sevgili seçenler, sonunda donakalır!
Sf: 326
     ''Ama bunların hepsi aynı!'' diye.
Sf: 330
     Son zamanlarda sürekli süründüğü kokusu sinmişti odaya... Karımdan beni tahrik ettiğini öğrendiğinden beri kullandığı ve bende ters etki yapmaya başlayan yasemin kokusu.
Sf: 340
     Sonra sırtımda bir çift göz hissedip arkama döndüm.
Sf: 343
     Elimde poşetlerle emekli aile reisleri gibi yürüdüm Beyoğlu'nda.
Sf: 345
     ''Sen nereden bileceksin! Sen doğmadan önceydi.''
Sf: 350
     Para kaçırmanın bu kadar zorlaştırıldığı bir sistemde, etrafımızdaki onca kara paranın nasıl kolayca aklanabildiğine aklım ermemişti ama ben vergisini her zaman eksiksiz ve zamanında ödeyen bir vatandaş olarak asla bu sularda yüzmeyeceğimi bildiğimden işin o tarafına boş verdim.
Sf: 353
     Bir insanı sonsuza kadar sevebilmek için ona yapışmak şart değildi.
Sf: 365
     ''Karakterleri hiç benzemeyen insanların birliktelikleri kolay değil.''
Sf: 372
     Az önceki ışığı sönmüştü ortağımın. Ruju silinmiş, rimelleri akmış gibi geldi. Epey kilo vermiş olduğunu farkettim. Masanın ardında, yüzünde anlamsız bir Madonna gülüşüyle bana bakıyordu. Ağlar gibi çarpık bir gülümseme dudağının ucunda... Ben ne yapmıştım bu kadına? Darmaduman etmiştim hayatını.
Sf: 375
     Çok sinsi, çok tehlikeli bir sesti bu. Bazen beni uykumdan uyandırıyordu. bazen araba kullanırken fısıldamaya başlıyordu kulağıma. Bu şüpheler Hüsam olayından sonra başlamıştı bende ve her geçen gün artıyordu.
Sf: 380
     Önce hızlı tramvay, sonra füniküler ve metro, beni bir buçuk saatte zor varacağım yere yirmi beş dakikada ulaştırıverdi, üstelik bir de hayat dersi vererek! İş yorgunu insanların eve dönüş yaptığı şu saatlerde araçların içi tıklım tıkıştı.
Sf: 393
     ''Olmaz! Ben erkeğim.''
     ''Bunu bana ispatlaman için yemek ısmarlamana gerek yok ki.'' O kıkırdadı, ben kızardım.
Sf: 394
     ''Bir itirafta bulunacağım,'' dedi Handan, ''haklıydın İlhami, biz yatak arkadaşı olmayı beceremedik. Ben beceremedim. Kadınlar erkekler gibi değiller ne yazık ki, aşık olunca dağılıyorlar.''
     ''Handan, bunların hepsi geride kaldı. Yaşandı, bitti.''
     ''Çok düşündüm son günlerde. Dostluğumuzun da ortaklığımızın da içine eden benim. Ben çekilmez bir kadınım.''
Sf: 396
     ''Bu Bora p*çini ben aldım işe. Bir sürü aday arasından, senin karşı çıkmana rağmen, ben ısrarcı oldum bizde çalışması için. Neden? Çünkü onda bir ışık görmüştüm. Tecrübesizdi ama hevesliydi, heyecanlıydı, gençti, ona bir fırsat vermek istemiştim. Aptal ben meğer yılan beslemişim koynumda.
Sf: 403
     Kapıdan sızlanarak çıktık, temiz havanın tokadını yiyince, ben Bora'yla Karadeniz'de sarhoş olduğumuz geceyi anımsadım, hemen telefonumu çıkarıp zar zor tuşladım ama ulaşılamıyordu Bora'ya. Canım sıkıldı, bir an önce eve dönmek istedim.
Sf: 403
     Acı patlıcanı kırağı çalmaz.
Sf: 412
     Bir insan iki kişiyi aynı anda sevemez mi?
Sf: 413
     Neden? İnsan ruhu doyumsuz olduğu için mi? Sürekli bir arayışta olduğu için mi?
Sf: 416
     Yoksa insan sigaraya, alkole, esrara alıştığı gibi kötülüklere de mi alışıyor, tiryakisi oluyor.
Sf: 417
     Bora'nın hayatını değiştirmeye çalışırken, aklım sıra ona önderlik ederken onu mahvetmiştim, şaşkına çevirmiştim, yapay bir yaşama zorlayıp deliliğin sınırına inmiştim. O Hande Yener dinlemek isterken, kulağının alışık olmadığı müzikler, belki de ona hiçbir şey ifade etmeyen şiirler, kitaplar, o rakı içmek isterken, midesini yakan şaraplar, şampanyalar... Ona kendi dünyamı dayatmaya hakkım var mıydı?
     Yok, hayır, yanılıyorum, beni ilk gördüğünde kendine idol seçmişse, onun rızasıyla oluyordu bu değişim...
Sf: 418
     İlahi Bora! Işığa mı benzetmişti beni? Boruya dönmüş bumburuşuk pantolon, ter kokmuş kazak, leş gibi içki kokan nefes, dünden beri tarak görmemiş saçlar, kan çanağı gözler... Işığın geliyor, heyy Bora! Bana sürekli yalanlar söyleyen, varımı yoğumu ayaklarının altına serdiğim halde, izbelerde kendini becerecek serseriler arayan aşkım.
Sf: 421
     Oturduğum yerde, başımı pencereye dayayıp gözlerimi yumdum. Uyumak istediğimi sandı, sustu. Bu saatte sokaklar bomboş olduğu için verdiğim adrese çabucak geldik. yolun başını bir çöp kamyonu tıkıyordu, beklemek istemedim, indim. Taksinin parasını öderken telaştan cüzdanımı düşürdüm. Kazağımın kolu araba kapısının sapına takıldı, yırtılıyordu az daha. Şoförden paranın üstünü almadım.
     ''Allah bereket versin,'' dedi. Çok uzun bir süre, bana edilmiş yegane iyi söz, bu sevecen dilek olacaktı.
Pozitif:
1) Üst ve orta notalardaki boğuk tütsü can sıkıcı.

Negatif:
1) 4. saatten sonra çok hafif.

Notalar:
Üst: Aromatik notalar, Fesleğen çiçeği, Tarhun otu, Mandalina, Biberiye, Limon. (ck: amber, mür reçinesi, )
Kalp: Anason, Sardunya, Vadideki zambak, Portakal çiçeği esansı(ck: tütsü)
Baz: Misk, Kahverengi şeker, Badem, Tonka fasulyesi, Vanilya, Sedir. (ck: karamel, vanilya)
Tip: Fresh, Baharatlı, Tatlı, Odunsu, Dumansı.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 1998
Koku rengi: Altın
Referans: Sentetik Amber
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Alberto Morillas
Doktrin: "Hayatın boyunca seveceğin bir hayale sahipsin. O tamamen seninken kaybettin onu." - Ayşe Kulin

2 yorum:

  1. aşk geri dönmez çıktı mı yola.
    bile bile herşeyi kabulleniştir; suskunluktur.
    kalbine düştü mü o kişi gerisi sadece palavradır.

    YanıtlaSil
  2. Asla sahip olamayacağın birine duyulan aşk, fıtratına yakışan tek gerçeğidir aşkın... Kimse istemez sonu böyle olsun; ya aşkını kaybedersin kişi yanında kalır ya da kişi asla yanıbaşında olamaz ama aşkın hep baki kalır.
    Soluksuz okuduğum bir kitaptı. Güzel şeyler umarken kitabın aşk temalı olduğunu unutmuştum o an...

    YanıtlaSil