17 Haziran 2015 Çarşamba

Le Cherche Midi - No 06.

     Eczaneye girdiğinizde burnunuza havada kayarak çarpan, hastalığın genel kokusuymuşçasına bilinçaltına yerleşen sentetik koku. (Bu parfümün sentetik olduğu anlamına gelmez elbet.) Vanilya ve yıldız anasonun tatlı-serin birleşimi. Tatlılığın altı kivi-acur kokuyor.
     Orta notalara gelindiğinde tende beyaz bal kokuları.
     Sonlara gelindiğinde paçuli ve sandal ağacı ile biraz değişikliğe gidildi. Hafif laden.
     Çoğu parfümün baz notası güzel olurken No 06'nın en kötü yanı dip notası oldu.
     Açılışındaki soğuk eter kokusu, yeşil önlüklü cerrahların yanınızdan hızla geçtiği, buzlu camlı kapısında "GİRİLMEZ" yazan ameliyathanenin hijyenik koridorlarında volta attırır...
     Zalim Emeller IV Final: Olanca hızımla koşarak mahalleden uzaklaştım. Kalbim, kuş kanatlarını kaburga kafesime çarpıyordu. Sokağımıza paralel ormanlık araziye girdiğimde manzara bir kez daha fark etmediğim şekle bürünmüştü. Patika yolun kenarındaki ağaçlardan önüme süzülen güneş ışınlarına basarak, bir yürüyüp, bir koşuyordum. Çiy buharı ışık vurdukça ormanın içinde bulanık bulutlar dolaşıyordu. Ben koşmaya başladıkça ağırlaşan yanaklarımın kutik dudağı gibi sallanmasına mani olamıyordum. Her iki yandan uzanan ağaçların yeşil dalları yolun ortasında birbirine kavuşmuştu. Hızlanmaya başladım. Koştum, koştum... Ben koştukça güneş ağaç gövdelerini daha hızlı kesiyordu.
     Ormanda bir süre dolaştıktan sonra mahalleye geri döndüm. Evin önünde kalabalık grup kendi arasında konuşuyordu. Yarık sıvasından yer yer iskeleti görünen o dikdörtgen bacalı ev dışarıdan gözüme daha bir eski göründü. Evin merdivenlerini koşarak çıkmaya başladım. Haberim yokmuş gibi öldür beni, ne güzel ama...
     Salona girdiğimde kahroldum.. Evin oda ve duvarlarının aslında insanlarla yaşıyor olduğu gerçeği beni yerle bir etti; kalbime bir kıymık battı. Bir evden taşınıldığında, hani odaları boşaltıldığında yerinden kaldırılmış bir vitrin ya da tablonun ardında yıllarca bekleyen bir iz, çizgi veya toz birikintisi, altındaki eşyanın şeklini alır ya, işte öyle... Kalkık duvar kağıtlarının altında kalan kat kat boyalar, her yıl ev sahibinin zevkine göre boyanmış. Kimse sevmese de onun beğenisine göre... Bu evden taşındıklarını, mahalleden ayrıldıklarını düşündüm, herhangi bir başka sokağa yerleşecekler, burada kalan hatıralarına başka ailelerin muhtemel anıları biçim verecekti. Eski ailenin bıraktığı yerden yeni ailenin kokusu devam edecekti. Kokuları ve duygu durumları değişmiş kimsesiz bir metruk ev...
     Teyzemizin hastaneye kaldırıldığını duydum. O sırada hastaneye gitmek üzere hazırlanan bir minibüse çöktüm. Yola koyulduğumuzda elinde baston, kucağında çantasıyla otobüste tıngır-mıngır seyahat eden ihtiyar yorgunluğundaydım. Ayakkabılarıma baktım, ormanda koşmaktan çamur içindelerdi...
     Hastaneye vardığımızda heyecanım yükselmeye başladı. Hani hızla koşmaya başladığınızda sıçrar gibi yaparak uçacakmışçasına süzülürsünüz, her zıplamada yere ayaklarınız daha sert çarpar, gene koşarsınız. Her hızlanmada nabzınız artar, artar... Aynı hızla attığım her adımda beynime pompalanan kanın şakaklarımdan akışını hissedebiliyordum.
     Hastane kapısından girerek kalabalıktan ayrıldım. Hangi odada olduklarını bilmiyorum. Bilsem de tüm odalara erişimim yok. Soyunma kabinini bulmam zor olmadı. Güzel bir cerrah önlüğü aldım askıdan, yeşil. Küçükken "Ben doktor olacağım!" diyen tüm acar veletlerin vekiliyim. Güzel de bir yaka kartım var. İsimleri öyle silik ki, sanki çıktı hatırımdan...

     Rüyada gibiyim... Hani uyanamadığın rüyalar vardır, o an bilirsin gerçek olmadığını, gene de zihnine söz geçiremezsin. Bağırınca sesinin çıkmadığı, ölüme yavaş yavaş seni hazırlayan rüyalardır onlar; unutamazsın...
     Koridorlarda dizili yorgun hastalar, hasta yakınları. Solumdaki taburelerde bohça kokan iki çingene kadın bekliyor. Onların karşısında yaşlı bir adam çorapsız iki ayağını birbirini üstüne atmış ve uzatmış, upuzun; kirli-sarı, kavisli tırnağına dokunuyor. Garip olan kimsenin beni fark etmemesi. Baktığım herhangi birinin benimle göz göze gelmemesi.
     Koridordaki insanların ne kadar zamandır hastalarını beklediğini bilemiyorum. Bir anlık yalnızlık bir ömür gibi gelir, bir ömür de bir anda geçer aslında. Bu düşüncelerle bekledikleri süre de benim için anlamını yitirir gider...
     Kantine doğru yol aldım. Canım bir şey içmek istemiyordu gene de masalardan birine oturdum. Televizyonda gündemi tartışan iki beyhude kukla, satılık kanallarda martaval okuyordu. Politika kansız savaşsa, bunların yaptığı neydi?..
     Masada oturan kız kahvesini içerken bir yandan gazetenin bulmaca ekini dolduruyordu. Derin bilgisi olmadığından kutucuklar boşluklarla doluydu. Aslında dolu değildi, boşluklarla boştu. Bense küçüklüğümde, tamamlayamadığım bulmacalarda, o takıntılı olduğum boşlukları A'dan Z'ye tüm alfabeyi sırayla girip anlamsız sözcüklerle tamamladığımı anımsadım.
     O kadar güzeldi ki: Tül kirpiklerinin arkasından menevişlerle gözleri kah renkleniyor kah kararıyordu. İki elinin arasına başını koyarak düşündüğü o an yok mu, dağınık saçlarının her biri masayı gıdıklıyordu. Dar ve küçük suratı, sivri bir çeneyle çiziliyor, beyaz boynu pürüzsüz bir ay gibi parlıyordu. Bazı kadınlar vardır yaşlarını asla bilemezsiniz. Onlar için 18 de 38 de doğru tahmindir. İki tahmin arasındaki 20 yıla bir ömür sığdırıp, çeyrek asır arasında bir gider, bir gelirler.
     Masasına yaklaştım:
     "Birini mi bekliyorsunuz?"
     "Yooo... Buyurun oturabilirsiniz."
     "Teşekkürler. Çizgi filmlerde her şey ne kadar da güzel. Üç kural hiç değişmiyor!"
     Bulmacadan gözlerini kaldırmadan sordu: "Ne kuralı?"
     Sert cevabı gülümsememi gölgeledi.
     "1. Hiç kimse asla ölmüyor. 2. Filmin sonunda mutlaka iyiler kazanıyor. 3. Süper kahramanlar asla kaka yapmıyor."
     "Peki, sizce nasıl olmalıydı?"
     "Yalnızca mucizelere inandırılan çocuklar büyüdüklerinde geçmişin travmasını asla atamıyor ve hasta ruhlarıyla aramızda dolaşıyorlar."
     "Bahsettiğinizi tam olarak anlayamadım. Ben küçüklüğümde hep normal bir kızdım."
     "Ama ben Örümcek Adam'ı izledikten sonra nerde bir örümcek görsem elimi uzatıp kendimi ısırtmaya çalışıyordum. Sonra da aylarca bileğimi büküp duvara ağ atmayı denedim."
     Güldü, gülünce gözlerinde kıvılcımlar parladı. İş üstündeyken kızı anlattıklarınla güldürebiliyorsan korkma!
     "Peki sonra ne oldu?"
     "Asla Örümcek Adam olamadım tabii. Ve uzun süre travmatik halde kabullenemediğim gerçeğe hayıflandım durdum."
     "İyi de sizce çizgi filmler nasıl olmalı?"
      "Hani küçükken bisiklet sürmeyi ilk kez öğrenirken, arka selesinde babanın ellerinin olduğunun bilinciyle kendine fazlaca güvenirsin ya... Sonra bir bakmışsın sürüyorsun!.. Giderek hızlanırsın, öyle ki; babanın koşarak sana yetişemeyeceği hıza gelirsin. Artık yalnız sürüyorsundur, ancak bunu bilmeden... Arkanı dönünce bir bakarsın ki o da ne, baban çok uzakta kalmış ve artık seni tutmuyor. O ana kadar sakin ve sorunsuz süren sen, babanın tutmadığını ve güvenli ellerinin selede olmadığını gördüğün an tüm cesaretini yitirir ve düşersin!.."
     "Evet!?"
     "İşte böylesi gerçekçi olmalı. Ancak o zaman haza çocuk yetiştirilir."
     "Tamam, ama nasıl doğduğunu bile çocuğa anlatmalı mıyız? Her şeyi söyleyemeyiz biliyorsunuz."
     "Aslında söyleyebiliriz: Mesela herkes ister ki babası annesinden başka kadına gitmesin. Baba aldatırsa çocuk asla bilmeyecek. Fakat yalnızca istemeyerek annesiyle yatıp arzuladığı başka birini hayal ederek, bence o olduğunu varsayarak sevişmesinden daha iyidir."
     "Çok sığ düşünüyorsunuz."

     Gözlerine baktığımda dumansız bir gemi gölgesi hızla uzaklaştı. Tavlama seansını kaybediyor gibiydim. Onunla neden konuşuyordum? Gerçekten sevgilim olması umurumda mıydı? Düşünceler aklımı başıma getirse de kendimi alıkoyamadım.
     "Bize hep çocuklarımıza iyi bakmamız salık verildi. Fakat bu tek başına yetmez. Ben erkeklerin sevgililerini tıpkı kendi kızları gibi sevmelerini öneriyorum ve her an her şeye hazır olmalılar. Aşkları, hem kızları, hem sevgilileridir artık. Siz kızlar erkek arkadaşlarınıza (ki o erkek arkadaş benim düşündüğüm gibi biriyse) baba diye sarılabilirsiniz."
     "Saçmalama! Senin bahsettiğin düpedüz ensest ilişki."
      Hicap duydum. İçimden bir ses yanlış yolda olduğumu söylüyordu. Herkes üstüne geliyorsa yanlış yoldasındır. Buradaysa bir kişi üstüme geliyordu, o da adını bile bilmediğim biri. Ben hep en başından kaybedeceğim maçlara girdim. İyi de bu ne cesaret?!..
     İkimiz de konuşmuyorduk. Karşısında utanarak oturdum, suç işlemişim gibi. Yememesi gereken ciğeri sahibinden izinsiz yiyen zavallı bir kutiğim sanki. Bazen kendime o kadar acıyordum ki... Dışarıdan birisinin bana acıyacağı denli esefle.
     Yaşlı bir teyze sinirli cüzdanından çıkardığı, geçmeyen bozuk paraları, zorla kantinciye kakalamaya çalışıyordu. İki masa arkamızdaki orta yaşlı bir kadın hiç konuşmadan neredeyse on dakikadır beşikteki bebeği izliyordu. Bağırış sesleri, sedye gıcırtıları, sürekli açılıp kapanan hastane kapısına çarpan sert omuzlar. Sabaha karşı evine giren içkili adamın ağzına rahmet okutacak kadar keskin hasta kokuları; kükürtlü ağız kokuları.
     Konuyu dağıtmak istedim.
     "Siz burada birini mi bekliyorsunuz?"
     "Evet. Babaannem ameliyata alındı."
     Şu son cümleyi, gözlerini gözlerime dikerek söyledi. Yıllarca içine girilmemiş soğuk bir mağaranın kapısı aralandı.
     "Durumu iyi sanırım, yoksa üzülmüş olmanızı beklerdim."
     Gerçekten o olabilir miydi? O olma ihtimalini düşündükçe, burada doğmuş, tüm ömrümü hastanede geçirerek büyümüş ve bugün ölecekmişim gibi bir his tüm bedenimi kaplıyor, felçli bir çocuğu tekmelemiş de yere düşürmüşler gibi bir acı şişirerek içimi dolduruyordu.
     "Peki nesi var babaannenizin?"
      "Yatalaktı zaten, son günleri olduğunu biliyorduk. Şimdi de ölmek üzere."
     Kahvede okey oynarken küfür ettiğin adam, akşam kız istemeye gittiğin evdeki baba çıkabilir. Böylesi milyonda bir denk gelen şans (şanssızlık) şimdi benimleydi.
     "Peki bir de şöyle düşün:
     Doktor yanlış teşhis koysa ve '1 haftalık ömrünüz kaldı!' dese; hastanın son bir haftası sürekli ölüm korkusu ile geçecekti. Bir hafta sonra doktor: 'Müjde! Yanlış hesaplamışız, 1 hafta daha ömrünüz var.' deseydi bile bu aslında adam için "müjde" değil "kara haber"dir. "Madem ölmeyecektim, o zaman neden 1 hafta her gün öldüm ben?.. Şimdi bir hafta daha sürem var. Demek 1 hafta daha fazla yaşamayacak, tersine 1 hafta daha fazla öleceğim."
     "Babam öldüğünde bana da kaskafalının birisi 'Canım kızma ama, kalp krizi en temiz ölüm şeklidir.' demişti."
     "Özür dilerim, babanın öldüğünü bilmiyordum. Elektra kompleksin var mı?"
     "Bilmiyorum, tam olarak nedir?"
     "Çocukluğunda 1-5 yaş arasında kız çocuğunun babaya olan aşırı düşkünlüğü; üstelik annesiyle olan ilişkisini kıskanacak kadar. Bilinci tam oturana dek bu aşkı devam eder. Bilinç sahibi olduğu an babasının asıl sevgilisinin annesi olduğunu görür ve kahrolur. Bunu yavaş yavaş kabul eder bir yandan, diğer yandan ise ömür boyu bitmeyen bir aşkla tutuşur. Hayatı boyunca babasına koku, karakter, fizik ve seks olarak yakın olan erkek arkadaşta, yani başka bedende o ilk aşkını, sevgilisini yeniden bulacaktır. Tabii yeterince ararsa..."
     "Evet. Bende sanırım bu var."
     İşte istediğim gibi bir kız. Aşıktım ve içim içime sığmıyordu. Avuçlarım gergin, kollarımı alabildiğine açsam, göğsümden dışarı yüzlerce kuş uçacak sanıyordum.
     Gözlerim babetlerine ilişti. Tokalı iki küçük babet içinde bir çift minik ayak.
     "Enkazdan çıkan bir kol rüyana girer suratına dokunuverir adeta... Ve kopuk bir bacak dürter seni, hoplarsın!" dedi.
     Büyü bozuldu birden!..
     "Bir kızdan beklenenden daha vahşi, daha gaddarsın. Sanki az önce hayatımı ona adamakta beis görmeyeceğim o güzel insan gitti de, ömrüme kara bir perde çekmekten imtina etmeyecek bir canavar geldi."
     Gözleri gülerek baktı:
     "Sen bütün bir ömür beni beklemiş gibisin." diye ekledi.
     "Arkadan ya da yandan sana benzediğini düşündüğüm hiçbir yüz bugüne dek gözlerime baktığında sen kadar güzel değildi."
     Kafam karışmıştı. Babaannemizin oğlu bipolar bozukluk çekiyordu, evet. Psikotik epizod geçiren hastalarda düşünce ve duyu ağır oranda yavaşlar ve hasta halüsinasyonlar görmeye başlar. Manik depresif olan hastadaki yükselir alçalır duygu hali ailesindekilere görerek, çocuklarına ise kalıtımsal olarak sirayet eder. Babaannenin tek oğlu olduğuna göre bu kız aynı adamdan başka bir kadından idi. Yasak aşk konusundaki takıklığının nedeni de buydu...
     Birden ayağa kalktım ve haykırdım.
     "Sen hastasın!"
     "Ben mi?.. Saçmalama! Hasta olsaydım, hasta olduğumu bilirdim."
     "Bilemezsin!.. Sorun da bu ya zaten. Sen hiç akıl hastanesinin kapısından içeri girip 'Beni de aranıza alın, ben de sizlerden biriyim, deliyim.' diyen birini gördün mü? Hastasın ve profesyonel yardım almalısın..." dedim. Ve ekledim; bak,
     "Eğer antisosyal kişilik bozukluğun varsa, birisi senin lehine dahi bir şey söylese onu hemen şahsi olarak bir saldırı gibi algılaman mümkün. Bu durumda kişi senle uğraşmamak için kabul etmiş görünür ve sana haklı olduğunu söyler. Bu durumda sevinirsin. Fakat haklı olduğun falan yoktur. Yalnızca haklı görünüyorsundur. Oysa gerçekten istediğin (haklı olma durumu) gerçekleşmemiştir. Ruhsal olgunluğa erişirken hazla uyuşan kafanda yarattığın savını destekleyenlere kahkahalarla gülerken, görünenin aksine zorla kabul ettirdiğin yanlışlıklarına sarılarak ağlaman yakındır. Bir günlük ömrün kalsaydı ve bu son 24 saatte sadece bir kişiye son bir defa görünme fırsatın olsaydı... Kime görünürdün? Ona ne söylerdin?.. Ve daha ne bekliyorsun?..
     "Kendime. Çünkü kendimi dışardan birisinin bakış açısıyla asla izleyemeyeceğim.Kendimden bir tane daha olmasını isterdim ve görünmeden onu doya doya izlemek..."
     "Bu kadar narsist misin?" Caravaggio'nun ünlü tablosunu düşündüm...
     Minderden başını kaldıran masum kedi saflığıyla baktı bana; ama konuşmadı. İkimiz de konuşmadık.
     Etrafa bakındım:
     Kamburu çıkmış yaşlı bir adam çift çizgi ütülenmiş hastane elbisesinin altına sakladığı idrar torbası ile koridordan geçiyordu. Tepemizde yankılanan soğuk anonsta bir doktorun ismi söylendi. İsimliğime baktım, yazılar netti. Sersemliğimi fark etti. İsimliğime bakarak
     "Seni çağırıyorlar, gitsene!.."
     İçim titredi. Hani genelde uyumaya başlarken olur. Rüyanda dalarken hızla bir yere düşersin ya da ayağını bastığın yerler bir anda kayar ve yok olur. Bu hislerle boğuşarak ağlamak istedim. Ağlamak isteyip de ağlayamamak ne acıdır... Ve ne kadar acıtır.
     Ben seni bir ömür bekledim, demek istedim. "Şimdi neden kalkıp gideyim?"
     "İşte bunun için!" dedi ayağa kalkarak. Söylediklerimi duymuş gibiydi. Oysa içimden konuştuğumu sanmıştım.
     Elbisesini kaldırdı. Göbeğinde göz vardı, o kadar iyi boyutlandırılmıştı ki göz dövmesi mi gerçek göz mü emin olamadım.  Arkasını döndü, o da ne tılsım deseni. Yorgan iğnesiyle içimi içime dikiyorlardı. Bulmaca çözen kız bulmacanın parçalarını tamamlayandı aynı zamanda. Evde yerdeki kilimde fark ettiğim yıldız ve göz deseni, gördüğüm garip rüyalardaki akrep desenli kilimler ve şimdi de tılsım...
     "Ne istiyorsun?" dedim.
     "Sadece gitmeni. Git ve istediğini yap. Ancak böyle mutlu olacaksın. Kendine kendinle engel olduğun sürece yalnızca şu anın gerçeğini yakalayabilirsin."
     Adım ikinci kez anons edildi. Kalktım ve hoşçakal, diyerek ayrıldım.
     Dijital ekranından her yeri tarayan android robot gibi hastaneyi süzüyordum. Bakışlarıyla duvarların arkasını görerek her yeri yakan bir Terminatör gibi...
     Ameliyathanenin yarıdan yukarısı buzlu camlı çift açılır kapısına iki elimle vurdum. İçerdeydim artık. 6 ameliyathanenin de odaları boştu. Sırayla girip çıkmaya başladım. Son odaya girdiğimde buldum onu. Yatakta öyle masum yatıyordu. Eğilip dudaklarına buse kondurdum. O kızdı biliyorum.
     Asılı kan torbasını yırtarak başımdan aşağı boşaltmaya başladım. Üstümdeki tüm kirlerden arınma amacıyla banyoda başımdan aşağı dökülen sular gibi süzüleceğini umdum onun. Artık beni akan su bile paklayamazdı. Kanın üstümden akıp giden parlak siyah bir mürekkebe döndüğünü gördüm. Kan bu kadar koyu renkli miydi?
     Hiç görmediğim kadar saf... Yerler kan, her yer kan. Kan kokuyordu odanın içi. Böyle paslı, ıslak, bayat salça gibi kan. Demir tadında.
     Arkamdan "Nekrofil, nekrofil bu yakalayın!" sesleri yankılandı. Her adımlarında boğuklaşan sesi sanki birisi kısıyordu. Her adımda bir diş...
     Esmer bir güvenlik görevlisi doğulu bıyıklarıyla bana doğru gelmeye başladı. Son şansımdı bu...
     Masadaki neşteri boğazıma rastgele saplamaya başladım. Şah damarımı bulana kadar 3 darbe yetti.
     Birden geçmişe gittim... Babamı ilk kez Uğur Mumcu öldüğünde ağlarken gördüm. 24 Ocak 1993'te, Ankara'da... 13 yaşımdaydım. Daha sonra, önce babası, ardından annesi öldü; ama o hiç ağlamadı. O zaman inanamamıştım Uğur Mumcu'ya nasıl bir sevgi gösterdiğine ve kaybettiği değerin ne olduğuna. Şimdi inanıyorum.
     Benim ardımdan belki hiç kimse ağlamayacaktı. Ben dünyam karardığında çok şey kaybedecektim. Dünya ben olmayacağım için hiçbir şey kaybetmeyecekti. Gereksiz itin tekiydim.
     Geçmişte sanrılarla titrediğim geldi aklıma. Acı sular gibi gülümsedim. Geceyarısı koşarak karşıya geçmek isterken tırın altında kalan, çamurluk arasına sıkışarak metrelerce sürüklenen çocuğun tek parça bedeni kadar çaresiz... Bu ne anlama geliyor? Yeterli zamanım var demek.... Harap edilmiş bir ömrüm, saniye kısalığında...
     İlk otuz saniye kaybedilen kanın ardından şoka girdim. Kesik kısımlarda bir şey hissetmiyordum. O kadar güzeldi ki...
     Dönerek yere yapıştım. Dudaklarımda tadını daha önce bilmediğim türden köpükleri yaladım. Kafamı kaldırdığımda önümden uzaklaşan kanlı bir ayak gördüm. Oysa kendimi öldürdüğüm sanrısıyla tüm kirlerden arınarak, vicdanım rahat ve hür şekilde gidecektim. Ama birisi buna izin vermedi. Oydu, tahmin ettiğim kişi... "Merdivenlerden inerken orada olmayan biriyle karşılaştım. Beni gördü! Umarım, umarım çok uzaklara gitmiştir...
     Omuzlarımı yukarı çeke çeke, ayaklarımı yere vura vura, salyaları aka aka ağlayan çocuk olmak istedim... Yüreğime jilet atıldı...
Pozitif:
1) Çok tatlı koku yaparlar ancak böylesi sıradışı; biraz zor.
2) Onu koklamak, buzlukta donmuş suyun üstündeki kırık jiletlere şeker döküp yalamaktı.

Negatif:
1) Dip notada kokuyu duymak yetenek işi.
2) Notalarda yazılı olan tüm molekülleri hissedemeyebilirsiniz.
Notalar:
Üst: Siyah çay, Pembe biber, Tütsü. (ck: vanilya, yıldız anason)
Kalp: Beyaz ebegümeci, Portakal çiçeği, Gül. (ck: beyaz bal)
Baz: Bal, Böğürtlen, Lokum. (ck: paçuli, sandal, laden)
Tip: Sucul, Hijyenik, Çiçeksi, Meyveli, Pudralı, Tatlı.
Cinsi: Unisex
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2013
Koku rengi: Hijyen
Referans: Steril Cerrah
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Cécile Hua
Doktrin: "Ölümden korkmamak ölümden kurtarmaz. Ölümden korkmamak ölümü ertelemez." -ck-
Zalim Emeller Final

3 yorum:

  1. Muhteşem bir final. Öykü, anlatım ve tarz muazzam. Hayal gücünün derinliği, yoğun duyguların böylesine çoşkulu aktarılması benim okuduklarıma ve yazarın kendisine olan hayranlığımı arttırmaya yetiyor.Her hikâyede aynı heyecanı hissetmeye sebep olan bu kahramanı sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Kalemine, yüreğine sağlık olsun. Sevgilerle...

    YanıtlaSil
  2. Bu final daha önce bilinen Z. E.'lerin en bilinmeyenlerini sergiledi şimdi... Hep içinden konuşan, hep kendisine bir şeyler öğreten çocuk olgunlaşıp bu kez bizlerle paylaştı bunları... Hiç bilmediğim duyguları, hiç bilmediğim terimleri öğrendim. Gördüklerinden çok hislerinden, ruh haritasından aktarılmış olması hikayeyi başka bir boyuttan okuttu. Merakla beklenilen sonu çok güzel şekilde mükafatlandırdı. Tekrar tekrar okuyacağım...

    YanıtlaSil
  3. Umarım birgün bu hikayeyi bir film yazarı okur ya da bir şekilde ona ulaşır ve bir film olur. Hani bir film gibi deriz ya işte bu hikayede ki anlatım da bir film gibiydi gercekten. Yazım ve anlatımdaki mükemmelllik tartışılmaz. Yazarken yaşatmak budur işte. Yolun açık olsun anosmi. Kalemin sağlam ilhamın bir deniz gibi engin olsun. İnsanın dünyadaki en büyük hazinesi bilgisi ve düşündükleri kadardır bence. Saygılar sunuyorum.

    YanıtlaSil