15 Ağustos 2015 Cumartesi

Caron - Yatagan

     1805'te başladım. İlk kez deniyorum. Nota aralarında durdurabilirim kaydı. Aslında görüntülü de yapacaktık da şimdilik sesli yeter herhalde. Şimdi koluma süreyim biraz. Biraz kuruması lazım. Çok ağır turunçgiller, ayak kokusu gibi bu, çok kötü bi peynir kokusu var hani... Bunu yapan bi element vardı. Adını bulursam diğer notalarda vereyim. Ondan koymuşlar. Biraz bi şipre ama çok sert. Bir iki çiçek var, biraz da odunsuluk ama şu anda
çıkmadı. Mola... Evet. Tekrar koklamaya devam. Bütrik asit, yağlı peynir kokusu veren. Şimdi kopya çektim Vedat Abi'den de... Paçuli; çok kuru bi paçuli var böyle karanlık, laciverte yakın. Hep karıştırmışımdır da... Kekik gibi, ıtır gibi kokular... Belki nane ya da kakule. Açılış benden bu kadar.
     Orta notalarla devam ediyoruz. Sardunya. Hani eskiden pencere önlerinde, yağ kutularında yetiştirilen yeşil bitki. Erkeksiliği işte bu sardunya kuruluğunu Jagler'de de almıştım. Ancak Jagler'deki yağmur yemiş, ıslak menekşe tadı bunda yok. Bu biraz daha sert gidiyor. Menekşe yosunu bir de adaçayı gibi bi kuruluk var. Fazlasıyla kuru aslında. Ortalardaki o kötü ayak kokusu tadı gitti ama bu sefer yalnızca dümdüz bi kuruluk geldi. Keşke altlara biraz fazla baharat yerleştirselerdi. Ya da baharat var ama ben alamıyorum. Kişnişi andıran bi koku. Belki tekrar deneriz. Mola...
    Parfümün sonlarındayız. Güneşte yanmış saman. Onun dışında üst ve orta notalardaki elementler tütsü ile gizemli bi yapıya büründü. Sonları gene de en güzel yanı. Kalıcılık parfümde gene de orta sayılır. Şimdi aslında kokuya dört yıldız veriyorum. Yani koku çok kötü bir koku. Kimse bunu kullanamaz. Hani itici bi yanı fazla. Ama kadınlar böyle aşırı erkeksi, işte ayak kokan parfümleri seviyorlar, enteresan ama... Bu anlamda iyi bi seçim olabilir. Bergamotu hiç söylemedim ama o ekşilik hep vardı. Yılı çok eski, o yıllara uygun olduğunu unutmamak gerekir. Reformüle oldu mu bilmiyorum ama muhtemelen olmadı diye biliyorum.
     Benzerlikler... Şimdi ben Jagler'e benzettim ama aslında bu füjer ya da şipre dediğimiz tip parfümlerin neredeyse hepsine... (Bu ne len =) ...benziyo. Bu kutiğin var ya kuyruğunu sucuk yapçam en sonunda.) Şimdi Jagler; biraz daha yumuşak yanları vardı Jagler'in, söylemiştim daha önce de. O menekşeli ıslak yanları... Bu parfümde o yok, biraz daha kuru otlar ve samanla ilerliyor.
     Şimdi bu parfüme "Koku Kitabı"nı ekliyorum. "Koku Filmi" nin sonu saçma bitmişti. Yani en azından bana göre... Hani kızı öldürülen babanın buna "oğlum" demesi bana çok saçma gelmişti. Kitaba da önyargılı yaklaşmıştım; üstelik çok okuyanı vardı. Hani popülariteye karşıyız ya. İşte bi film çok izlendiyse, "Avatar" gibi ya da çok okunduysa, işte "Koku" gibi... Bana hep itici gelmiştir. Oysa okuduktan sonra alegorik yazım sanatını yazarın çok iyi kullandığını görüp şaşırdım. Yani gerçekten beğendim. Anlatım çok iyiydi. Dili çok iyiydi. Üstelik bu kitabın yabancı bir dilden çevirme olmasına karşın... Gene de alegorik yazım sanatını Sabahattin Ali, hayatımda gördüğüm en iyi icra edenlerdendir, belki de en iyisi... Pozitifi negatiflerini söylemeyim. Onları yazarak söyleyeceğim. Herhalde ilk denememiz bu kadar. Bundan sonra böyle benzer podcastler yapabilirim. Videolu düşünmüştüm ama sonra vazgeçtim. Herhalde görünmemek daha iyi... Teşekkürler. Sekiz dakika.
     Not: Podcast silinmiş ve inceleme yazılı hale dönüştürülmüştür. -ck-

Koku - Patrick Süskind
Sf: 29
     Ondan, insanın kendi eliyle ezmek istemeyeceği, kocaman bir örümcekten iğrenir gibi iğreniyorlardı.
Sf: 30
     Yarılmış odunlar, Bayan Gaillar’ın odunluğundan güney tarafındaki sundurmanın altında, bir kerevet gibi istiflenmişti. Yanık tatlı kokuyordu en üsttekiler. Yosunsu, güzel bir koku yükseliyordu yığının altlarından, odunluğun kızılçam duvarındansa, sıcağın etkisiyle ufak ufak reçine kokusu yayılıyordu.
Sf: 38
     Leş gibi kokan derilerin etinden temizliyor, ıslatıyor, kıllarından arındırıyor, kireçliyor, aside yatırıyor, dövüyor, palamut ezmesiyle ovuyor, odun yarıyor; huş ağacı, porsuk ağacı kabuğu soyuyor, yakıcı buğuların doldurduğu kuyulara iniyor, kalfaların söylediği gibi derilerle kabukları kat kat yığıyor, ezilmiş mazı serpiyor, sonra bu dehşet verici zehir zıkkım yığınını porsuk ağacı dalları ve toprakla örtüyordu.
Sf: 40
     İnsan kokuları, hayvan kokuları, yemek, hastalık, su ve taş, kül ve deri, sabun ve taze pişmiş ekmek ve sirkede haşlanan yumurta, makarna ve yeni ovulup parlatılan pirinç, ada çayı ve bira ve gözyaşı, yağ, yaş ve kuru ot buğuları birbirine karışıyordu.
     Keskin burnu, buğu ve pis kokular yumağını çözüp tek tek, artık daha fazla ayrıştırılamayacak olan temel koku iplerini buluyordu. Bu ipleri sarıp yeniden örmekten anlatılmaz bir zevk alıyordu.
Sf: 41
     Örneğin; ütülenmiş ipeğin kokusu, yaban kekiği çayının kokusu, gümüş işlemeli bir parça brokarın kokusu, ender bir şarabın şişesinden çıkan mantarın kokusu, bir bağa tarağın kokusu.
     Oradan oraya koşturuyormuş, tıka basa sebze, yumurta dolu sepetler; baharat, patates, un dolu çuvallar; çivi sandıkları, vida sandıkları, balık tezgâhları, kumaş, kap kaçak, ayakkabı pençesi yığılı tezgâhlar ve orada gündüz satılan daha yüzlerce şey orada duruyormuşçasına canlı biçimde kokularda yaşayadurduğu, hallerin önündeki meydan gibi. Bütün hayhuy, ardında bıraktığı havanın içinde, en küçük ayrıntısıyla varlığını sürdürüyordu.
Sf: 42
     Rouen ya da Caen gibi uzak şehirlerin, hatta bazen denizin kokularını. Deniz, içinde suyu, tuzu ve soğuk bir güneşi zapt etmiş, şişkin bir yelken gibi kokuyordu. Yalın bir kokusu vardı bu denizin, ama aynı zamanda büyük ve kendine özgü bir koku.
     Grenouille, çözümleyip bağımlısı, tuzumsu, suyumsu, taze olan diye ayırmaktan kaçındı. Denizin kokusunu bütün olarak bıraktı, bütün olarak belleğine saklayıp tadını bütün olarak duyumsadı. Denizin kokusu öyle hoşuna gitti ki, onu günün birinde saf ve katışıksız olarak içinde boğulabileceği kadar çok ele geçirmeyi diledi.
     Mahalleyi öylesine koklayıp bitirmişti ki, gecenin zifiri karanlığında bile yolunu bulurdu.
Sf: 43
     Araba girişlerinin demir parmaklıklarından araba derisinin, hizmetkârların, perukalardaki pudranın kokusu geliyor, yüksek duvarların üzerinden bahçelerdeki katırtırnaklarını, gülleri, yeni budanmış kına ağaçlarını kokluyordu.
     En yalın cinsinden, eğlencelerde bahçelerde fıskiyelere katılan lavanta ya da gülsuları, ama yanı sıra akşamları lüks arabaların ardından bir kumaş gibi esintisi sürüklenen, daha karmaşık, çiçek yağı, teber, jonoquille nergisi, yasemin ya da tarçın yağıyla karışık misk ruhu kokuları.
     Bu temel maddelerin birçoğu, pazaryerinin çiçekçi, baharatçı tezgâhlarından bildiği şeylerdi, ama kimisi de yeniydi; bu yenileri koku karışımlarının içinden çekip çıkarıyor, belleğinde adsız olarak yerleştiriyordu: amber, misk yağı, tefarik (paçuli), sandal ağacı, bergamot, vetiver, opoponax, aselbent, şerbetçiotu çiçeği, kunduz hayası…
Sf: 45
     Önüne savurganca bir çeşitlilik içinde kıvılcımlar, fıskiyeler, patırtılar, ıslıklar çıkarıp duran şey, ardında kükürt, yağ ve güherçileden oluşan, alabildiğine örnek bir koku bırakıyordu.
Sf: 46
     İkide bir ellerindeki meşaleleri fişeklerin fitiline tutan havai fişekçiler kalabalığını yara yara ilerliyor, barutun geniz yakan dumanı içinde kokusunu kaybediyor, paniğe kapılıyor, itiştire kakıştıra yığının içinden kendine yol açıyordu.
     Bu kokuda bir tazelik vardı, ama limon ya da turunç tazeliği değil, mür ağacı, tarçın yaprağı, kıvırcık nane, huş ağacı, kâfuru, çam iğnesi, mayıs yağmuru, ayaz ya da kaynak suyu tazeliği… de değil, hem de bir sıcaklık vardı, ama bergamot, selvi, misk gibi değil, yasemin, nergis, gibi değil, gül ağacı gibi değil, süsen… gibi de değil. Bu koku hem uçucu hem ağır öğeleri olan bir karışımdı, karışım değil, bunların bileşimiydi, üstelik az, zayıf, yine de sağlam, taşıyıcılığı olan, ince, tiril tiril bir parça ipek gibi… yine ipekli gibi de değil, içinde bisküvi eritilmiş ballı süt gibi.
Sf: 47
     Gariptir ki koku pek artmadı. Yalnız daha bir arılaştı.
Sf: 48
     Şimdi, gördüğü şeyin bir insan olduğunu kokluyordu; kızın koltuk altlarındaki ter, saçlarındaki yağ, cinsel organındaki balık kokusunu, üstelik tatların en büyüğünü alarak duyuyordu. Kızın teri deniz rüzgârı kadar taze kokuyor, saçlarının yağı fıstık yağı gibi, organı bir buket nilüfer, derisi kayısı çiçeği gibi öyle dengeli, öyle büyülü bir parfüm oluşturuyordu ki, Grenouille’un şimdiye kadar parfüm adına kokladığı her ne varsa, bu koku karşısında bir çırpıda anlamsızlaşıyor, hiçleşiyordu. Bu koku karşısında yüz bin kokunun hiçbir değeri kalmıyor gibiydi. Bu, öbür kokuların örnek alıp yerlerini belirlemelerini sağlayan üst ilkeydi. Salt güzellikti.
     Çoktan kurtulduğu, eski bir korkuyu yeniden duyduğu cinsten, garip bir titreme gelmişti. Arkasından soğuk bir hava akımı esmiş, sanki biri alabildiğine büyük, soğuk bir bodruma inen merdivenin kapısını açmış gibi geldi.
Sf: 50
     Parfümüyle altına aldı Grenouille’u. Yüzünü kızın derisine yapıştırıp sonuna kadar şişirdiği burun deliklerini karnından göğsüne, boynuna, yüzüne gezdirdi, saçlarından çekip yine karnına, aşağıya, organına, kalçalarına, beyaz bacaklarına indi. Başından ayak parmaklarına kadar koklayıp bitirdi kızı.
Sf: 51
     Şimdi anlıyordu neden bu kadar büyük inat ve dirençle hayatta kaldığını: Bir koku yaratıcısı olması gerekiyordu da ondan. Herhangi bir koku yaratıcısı da değil; bütün zamanların en büyük parfümcüsü olacaktı.
Sf: 53
     Sunduğu mallar içinde bir yanda mutlak esanslar, çiçek yağları, tentürler, özler, salgılar, merhemler, reçineler ve kuru, sıvı ya da mumsu biçimde başka ıtriyat, bir yanda çeşitli pomatlar, macunlar, pudralar, sabunlar, kremler, keseler, briyantinler, tıraş sabunları, siğil ilaçları ve yapıştırmalık benler, öte yanda banyo sıvıları, losyonlar, amonyaklar, tuvalet sirkeleri ve sayısız gerçek parfüm bulunurdu.
     Bunun için tütsü yuvarcıkları, tütsü çubukları, tütsü şeritleri de, anason tohumundan tarçın kabuğuna kadar tekmil baharat da, Kıbrıs’tan, Malaga’dan, Korint’ten gelme şuruplar, likörler, meyve rakıları, şaraplar da, ballar, kahveler, çaylar da, kurutulmuş, şekerlenmiş yemişler, incirler, şekerlemeler, çikolatalar, kestaneler de, evet hatta kapari, hıyar, soğan turşuları ve tonbalığı salamurası da vardı. Sonra bir de güzel kokan mühür mumları, parfümlü mektup kâğıtları, gülyağı kokulu aşk mektubu mürekkepleri, İspanyol derisinden yazı takımları, beyaz sandal ağacından kalemler, sedir odunundan kutular, sandıklar, kuru çiçek, tütsü koymak için pirinçten potpuriler, çanaklar, buhurdanlar, kehribar tıpaları, tornadan geçmiş kristal flakonlar, kâsecikler, kokulu eldivenler, mendiller, muskat çiçeğiyle doldurulmuş iğnelikler ve bir odayı yüz yıldan bile fazla bir zaman kokularıyla doldurabilen, misk buharına tutulmuş duvar kâğıtları.
Sf: 56
     BALDINI: Bana neymiş o Pêlissier çaylağının parfümüne neler karıştırdığından. İlham almak için bile olsa koklayacak değilim ki!
     CHÊNIER: Çok haklısınız, bayım.
     BALDINI: Bildiğiniz gibi ilham aramam ben. Ben parfümlerimi, sizin de bildiğiniz gibi, çalışa çalışa elde ederim.
     CHÊNIER: Bilirim, bayım.
     BALDINI: Yalnızca benim için doğmalıdır benim eserim.
     CHÊNIER: Bilirim.
Sf: 57
     Baldini mavi, frangipani suyu sinmiş kaftanını çıkaracak, yazı masasına oturup bir esin bekleyecekti. Esin gelmeyecekti. Bunun üzerine içi yüzlerce deneme şişeciğiyle dolu dolaba koşacak, rasgele bir şeyler karıştıracaktı. Karışım bir şeye benzemeyecekti. Baldini küfredecek, pencereyi açıp karışımı ırmağa atacaktı. Bir deneme daha yapacak, bu da bir şeye benzemeyecekti.
     Ama şimdi, yaşlanmış, tükenmiş, zamanın modasından, insanların değişen zevklerinden haberi yoktu artık, arada bir kendi ürünü olan bir koku karıştırmayı başarıyorsa da, hepten modası geçmiş, satılması olanaksız bir şey oluyordu yaptığı.
Sf: 60
     Çok sürmüyor, Pêlissier ‘’Türk Geceleri’’ ya da ‘’Lizbon Meltemi’’ ya da ‘’Bouquet de la Cour’’ ya da şeytan bilir neyle çıkageliyordu. Bu adam, o sınır tanımaz yaratıcılığıyla, bütün meslek için kesinlikle bir tehlikeydi.
Sf: 62
     Günçiçeğinin ne zaman toplanacağını, ıtırın ne zaman açtığını, yasemin çiçeklerinin güneş doğunca kokularını kaybettiğini bilmeliydi.
     İki yüz yıl önce dâhi Mauritius Frangipani’nin –ayrıca o da İtalyan’dı- yaptığı bir keşfe, koku maddelerinin alkolde eriyebildiği keşfine borçluydu. Frangipani, koku tozlarını alkole katarak içlerindeki kokuyu uçucu bir sıvıya aktarmakla, kokuyu maddenin kalıbından kurtarmış, onu ruha dönüştürmüş, gerçek koku olan kokuyu bulmuş, kısacası, parfümü yaratmış oluyordu! Ne büyük bir başarıydı bu! Çığır açan bir gelişme! Gerçekten de insanlık tarihinde ancak, Asurluların yazıyı bulması, Eukleides geometrisinin doğuşu, Platon’un ideaları ve Yunanlıların üzümü şaraba dönüştürmesi çapındaki en büyük zenginleşmelerle karşılaştırılabilecek bir şey. Prometheus’unki gibi bir eylem!
Sf: 67
     O zaman birkaç saniyeliğine, yaşamın gidişinin tersine döndüğü, işlerinin geliştiği, ailesinin büyüdüğü, kadınların ona koştuğu ve benliğinin eriyip gitmek yerine habire güçlendiği düşlerine dalardı.
Sf: 68
     Parfüm havalandıktan, kokusunu geliştirdikten sonra koklanmalıydı, yoğun biçimiyle asla.
     Kısacık, sert üç solukta kokluyordu, bir tozmuşçasına içine çekti, sonra yine hemen dışarı üfledi, yelpazelenerek aldığı havayı tazeledi, üç vuruşlu koklamayı yineledi, en sonunda da derin mi derin bir soluk alıp havayı yavaş yavaş, tutarak, sanki uzun, yayvan bir merdivenden aşağı kaydırıyormuş gibi bıraktı.
Sf: 69
     ‘’Amor ve Psyche’’ pürüzü olmayan bir parfüm. Pekâlâ başarılı sayılabilecek bir ürün.
Sf: 70
     Parfüm zaman içinde yaşar; gençliği, olgunluğu, yaşlılığı vardır. Ve ancak hayatının üç çağında da aynı hoş biçimde koku veriyorsa başarılı olmuş denebilir.
Sf: 71
     Şöyle çalışıyordu: Taze parfümle ıslattı mendili çabucak burnunun az ilerisinden geçiriyor, bıraktığı koku bulutunun içinden, aklını parfümü oluşturan öğelerin aralarındaki karmaşık oran ilişkilerine çok takılmadan uzak tutarken, bulduğu öğenin adını çabucak yazıyor, sonra mendili yeniden burnunun ucundan uçurup bir koku parçası daha yakalıyordu, sonra yine…
Sf: 72
     Havadan içine bir ölçü çekiyor, sonra sanatın kurallarına uygun biçimde kesik kesik bırakıyordu.
Sf: 73
     Bir de rüzgâr çıkmış olacaktı, çünkü suyun yüzeyine pul pul esintiler düşüyor, sanki dev bir el şurada burada suya milyonlarca Louis d’or serpiyormuşçasına pırıltılar beliriyor, bu pırıltılar gittikçe yaklaşıyor, bir an için ırmağın akış yönü tersine dönmüş gibi oluyordu: Baldini’ye doğru akıyordu su, som altından, ışıl ışıl bir sel.
Sf: 80
     ‘’Evet, öyle’’ dedi Baldini.
     ‘’Pêlissier’nin ‘Amor ve Psyche’siyle mi?’’ diye sordu. Grenouille ve daha bir büzüştü olduğu yerde.
     O anda sessiz bir dehşetle sarsıldı Baldini’nin büsbütün bedeni. Kendi kendine, oğlan bunu nereden bilebilir diye sorduğu için değil, sırf bugün o sırrını çözmeyi başaramadığı o nefretlik parfümün adı geçtiğinden.
     İyi değil o ‘Amor ve Psyche’, kötü bir parfüm, içindeki bergamotu çok fazla, biberiyesi de fazla, gülyağı az gelmiş.’’
     ‘’Ya,’’ dedi konuşmanın böyle kesin bir gidiş almasına iyice şaşıran Baldini, ‘’daha başka?’’
     ‘’Portakal çiçeği, lim, karanfil, misk, yasemin, alkol, bir de, adını bilmediğim bir şey, şurada, bakın! Şu şişede!’’ diye parmağıyla karanlığın içinde bir noktayı gösterdi. Baldini şamdanı söylenen yere tuttu, bakışları çocuğun işaret parmağını izledi, rafta duran, kirli sarı bir balsamla dolu bir şişeye ulaştı.
     ‘’Aselbent mi?’’ diye sordu.
    Grenouille başını salladı. ‘’Evet, o var içinde. Aselbent.’’ Sonra bir kasılma geçiriyormuş gibi büzüştü, kendi kendine en azından bir on, on beş kez ‘’aselbent’’ sözcüğünü tekrarladı: ‘’Aselbent, aselbent, aselbent, aselbent…’’
Sf: 84
     Sen öyle, yemek yerken içindeki maydanoz mu, dereotu mu onu fark eden birisin. Tamam –bu da az şey değil. Ama bu, aşçı oldun demek değildir ki.
     ‘’Formül, her parfümün a’sı ve z’sidir.
     ‘’İstenen o belli, özel kokunun, ötekilerden apayrı bir kokunun meydana gelmesi için tek tek hangi maddelerin hangi oranda karıştırılacağını titizlikle belirten yol göstericidir. Reçetedir –senin anlayacağın.’’
Sf: 88
     Portakal çiçeği esansı, lim yağı, karanfil yağı, gülyağı, yasemin özü, bergamot özü, biberiye özü, misk tentürü ve aselbent balsamı.
Sf: 90
     Pipet, tüp, ölçü bardağı, kaşık, karmaç –parfümcünün, çetrefil bir iş olan karışım hazırlama işinin üstesinden gelebilmesi için gereken bütün bu gereçlere bile bir kez dokunmadı. Sanki sadece oyun oynuyor; suyla, otla, çamurla iğrenç bir bulamaç pişirdikten sonra çorba yaptığını ileri süren bir çocuk gibi döküyor, aktarıyordu.
     Önce olduğundan büyük sandım, şimdi de daha küçülmüş gibi geliyor; şu küçük, söz almaz, anlaşılmaz, dediğim dedik, insan taslakları gibi, sözümona masum, yalnızca kendilerini düşünen, dünyada ne varsa despot gibi emirleri altına almak isteyen; nitekim kişi onları, en sertinden eğitim önlemlerine başvurarak yavaş yavaş disipline sokmak ve böylece kendine hükmedebilen, olgun insan olmaya yöneltmek yerine megalomanilerine yüz verecek olsa o ön insanlar gibi.
Sf: 92
     Böyle konuştu Baldini. Ve o daha da konuşurken sindi çevresindeki havaya ‘’Amor ve Psyche’’nin kokusu. Kokuların öyle inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi, hepten ele geçirir, çaresi yoktur.
     Haksız çıktığını sezinliyordu, bu yüzden de konuşması sonunda koflaşmış, boş bir heyecan gösterisine dönüşmek zorunda kalmıştı.
Sf: 95
     Şahaneydi parfüm. ‘’Amor ve Psyche’’ ile karşılaştırıldığında, tek başına bir kemanın gıcırtısına karşı bütün bir senfoniydi. Daha da öte bir şeydi. Baldini gözlerini kapadı, en has anılarının depreştiğini görüyordu ta içinde. Kendisini, genç adam olarak Napoli’nin karanlık basmış bahçelerinden geçerken görüyordu, siyah lüle saçlı bir kadının kollarında yattığını görüyordu, pencerenin arkasında, gecenin esintisiyle salınan bir gül ağacının karaltısını görüyor, ötede beride kuşların cıvıldayışını, bir liman meyhanesinden gelen bir müziği duyuyordu kulağının yanı başında, hazdan saçlarının dikleştiğini hissediyordu, şimdi! Şimdi, şu anda! Gözlerini açtı, zevkle inledi. Bu parfüm, şimdiye kadar bilinen parfümlerden değildi. Güzel kokmak için kullanılacak bir mal değil, sentbon değil, tuvalet malzemesi değildi. İçinden bütün bir dünya, büyü dolu, zengin bir dünya yaratabilen, yepyeni bir nesneydi, insan bir çırpıda çevresindeki bütün ilginçlikleri unutuyor, kendini öyle zengin, öyle rahat, öyle serbest, öyle iyi… hissediyordu ki…
Sf: 103
     Bu alanda dünyada ona bir şey öğretebilecek kimse yoktu; hem büyük parfüm olarak tasarladığı şeyleri yapmaya Baldini’nin dükkânındaki maddeler yeter miydi hiç? Baldini’nin yanında koku adına duyabildiği, içinde ne zamandır taşıyıp günün birinde gerçekleştirmeyi düşündüğü kokularla karıştırılınca çocuk oyuncağı kalıyordu.
Sf: 104
     Böylece, gönüllü olarak öğrenmeye başladığı domuz yağından sabun yapma, güderiden eldiven dikme, buğday unu, badem kepeği, dövülmüş menekşe köküyle pudra hazırlama sanatını. Odun kömürü, güherçile, sandal ağacı talaşını yoğurup kokulu mumlar yaptı. Mür ağacı, karagünnük, kehribar tozunu sıkıştırıp doğu işi şekerlemeler hazırladı. Buhur, şellak, vetiver ve tarçını hamur edip tütsü misketleri haline getirdi. Gül taçyapraklarını, lavanta çiçeklerini, kaskarilla kabuğunu öğütüp, eleyip spatulayla ezip Poudre Impêrial’e dönüştürdü. Beyazından damar mavisinden düzgünler karıştırdı, dudaklar için karmen kırmızısı kalemler kesti. En incesinden tırnak tozunun, nane kokulu diş çubuklarının tadını aldı. Peruklar için kıvırcık edici sıvılar; siğillere, nasırlara ilaç, çil giderici cilt merhemleri, gözler için güzelavratotu özü, baylara kuduzböceği kremi, bayanlara hijyen losyonu… Bilumum suları, pudraları, tuvalet ve güzellik ilaçlarını hazırlamayı, ama bunların yanı sıra çay ve baharat harmanlamayı, likör, salamura vesaire yapmayı, kısacası, Baldini’nin geniş geleneksel bilgisi içinde öğretebileceği ne varsa hepsini öğrendi.
     Yorulmak bilmeden acıbadem çekirdeklerini burgulu cenderede eziyor, misk tanelerini havada dövüyor, yağlı amber yumrularını eğri bıçakla kıyıyor ya da menekşe köklerini rendeden geçiriyor, sonra bunları en halisinden alkole yatırıyordu.
Sf: 105
     Ama ara sıra, pazarda taze biberiye, adaçayı, nane ya da anason tohumu ucuzsa veya büyük bir parti iris yumrusu ya da baldıran kökü, kimyon, muskat cevizi, kuru karanfil geçmişse ellerine, Baldini’nin simyacı damarı kabarırdı.
Sf: 107
     Hatta bu parfümcülerden kimisi beyler gibi yaşayacak kadar zengin olduğunu, bahçeleri gölgeli, taraçalı, görkemli evlerde oturup yemeklerini duvarları ahşap kaplamalı odalarda, porselen tabaklardan altın kaşıklarla yediklerini… anlatırdı.
Sf: 109
     Isırgan çiçeğiyle tere tohumundan bir yağ, mürver çalısının taze soyulmuş kabuğuyla porsuk ağacının küçük dallarından bir su çıkarmayı başardı.
Sf: 117
     Üstün koku ürünleri ta Petersburg’a, Palermo’ya, Kopenhag’a kadar satılır oldu. Hatta misk yüklü bir çeşidi, Tanrı bilir koku bakımından hiç de yoksul olmayan İstanbul’da bile tutuldu.
Sf: 118
     Birincisi, şimdiye kadar Baldini’nin çatısı altında yapılmış olan hiçbir parfümü ne kendisi üretecek ne de bunların formülünü üçüncü kişilere verecekti; ikincisi, Paris’ten ayrılacak ve bu şehre Baldini yaşadıkça bir daha ayak basmayacaktı; üçüncüsü, bu ilk iki koşulu mutlak bir sır olarak saklayacaktı. Bütün bunlara uyacağına azizlerin tümü, annesinin zavallı ruhu ve kendi şerefi adına yemin etmeliydi.
     Ne şerefi olan ne azizlere ne de annesinin zavallı ruhuna inanan Grenouille yemin etti. Başka her yemini de ederdi.
Sf: 123
     Hiçbir şey bulunamadı, cesetler, kasa, altı yüz formüllü defter bulunamadı. Avrupa’nın en büyük parfümcüsü Giuseppe Baldini’den geriye kalan tek şey, daha haftalar boyunca Paris’ten Le Havre’a kadar Seine boyunu tutan, misk, tarçın, sirke, lavanta ve daha bin maddeden oluşmuş, karışık mı karışık bir rayiha oldu.
Sf: 130
     Akıl almaz bir sevinç kapladı içini. Deniz kazasına uğramış biri haftalarca suyun üstünde sürüklenip dururken sonra karşısına çıkan, üzerinde insan yaşayan ilk adayı nasıl kendinden geçerek selamlarsa Grenouille’da yalnızlık dağına varışını öyle kutluyordu. Bağırıyordu mutluluktan.
Sf: 138
     Ama sakin ol, Jean-Baptiste! Sakin ol, dostum! Gelecekler tabii, özlediğini getirecekler. Uşaklar yaklaşmaya başladılar bile uçarcasına. Görünmez bir tepsi üstünde kokular kitabını taşıyorlar, beyaz eldivenli, görünmez ellerinde değerli şişeleri; bırakıyorlar oraya usulca, eğilip selam veriyorlar ve savuşuyorlar.
Sf: 139
     1752 yılından, baharda koklanmış, Pont Royal’de, gün doğmadan önce, içinde deniz kokusun, orman kokusunun, biraz da kıyıda bağlı duran mavnaların katransı kokusunun karıştığı rüzgârın geldiği batı tarafına yönelik burunla. Grimal’ın izni olmadan Paris’te sürterek geçirdiği ilk gecenin bitiminin kokusu. Yaklaşan günün, özgür olarak yaşadığı ilk doğuşunun taze kokusu. Bu koku ona o zaman özgürlük vaat etmişti.
Sf: 141
     Grenouille, bir kene kadar, kabuğundan çıkıp denizde çıplak etiyle dolaşan bir yengeç kadar duyarlıydı şimdi.
Sf: 149
     Hayatın ancak topraklan belli bir uzaklıkta gelişebileceğine, çünkü toprağın sürekli olarak bir kokuşma gazı, canlılık güçlerini felce uğratan ve ama az ama çok, bir süre sonra hepten yere seren bir fluidum letale yaydığını savunuyordu. Bu yüzden bütün canlı varlıklar büyüme yoluyla topraktan uzaklaşma çabası içindeydiler, yani toprağın içine doğru değil de, ondan öteye doğru büyüyorlardı; bu yüzden en değerli kesimlerini göğe doğru uzatıyorlardı: Ekin başağını, çiçek çiçeğini, insan kafasını; bu yüzden insanlar, yaşlılık bellerini büküp yeniden toprağa doğru bastırdığında, kaçınılmaz olarak letal ortamın etkisi altına giriyorlar, sonunda kendileri de ölümden sonraki çözüşme sürecinden geçerek bu ortama dönüşüyorlardı.
Sf: 159
     Grenouille’un o gün yarattığı, garip bir parfüm oldu. O zamana kadar dünyada bundan daha garip bir parfüm yapılmamıştı: Bir güzel koku gibi değil, güzel koku yayan bir insan gibi kokuyordu. Bu parfüm karanlık bir odada koklansa, odada ikinci bir insan daha duruyor sanılırdı.
Sf: 160
     Avluya açılan kapının eşiğinin arkasında bir öbek kedi pisliği vardı, daha oldukça taze. Bundan yarım çay kaşığı kadar alıp birkaç damla sirke ve iyice dövülmüş tuzla harmanlama şişesine koydu. Tezgâhın altında, başparmak tırnağı büyüklüğünde, herhalde Runel’in sofrasından kalmış bir peynir parçası buldu. Epey bayattı, ayrışmaya başlamıştı, sert, keskin bir koku yayıyordu. Dükkânın arka tarafında duran bir sardalye fıçısının kapağından tırnağıyla, kurumuş balık kokulu bir şeyler kazıdı, bunları çürük yumurta, castoreum, amonyak, muskat, boynuz rendesi ve incecik doğranıp ateşe gösterilmiş domuz yağıyla karıştırdı. Üstüne oldukça büyük oranda misk yağı ekleyip bu korkunç harmanı alkole yatırdı, sinmesini bekledi, ikinci bir şişeye süzdü. Felaket bir kokusu vardı elde ettiği suyun. Lağım gibi, leş gibi kokuyordu, bu kokudan insanın soluğu havaya bir yelpaze vuruşu bir şey katılsa, insan kendini iyice sıcak bir yaz günü Paris’te Rue oux Fers’in Rue de la Lingerie’yle kesiştiği, jallerin, Cimetiêre des Innocents’ın ve tıka basa dolu evlerin yaydığı kokuların buluştuğu köşede sanırdı.
     Sonra, insandan çok, kadavra kokan bu tüyler ürpertici temel kokunun üstüne yağlı taze kokulardan bir kat çekti: Nane, lavanta, terebentin, limon, okaliptüs, bunları da sardunya, gül, portakal çiçeği, yasemin gibi nadide çiçek yağlarıyla hem dizginledi hem gizledi. Alkole bir kere daha inceltip biraz sirke katınca, bütün karışımın dayandığı o temelden geriye kokusu duyulabilir hiçbir iğrençlik kalmadı. Taze bileşenler, altta yatan pis kokuyu yok etmiş, duyulmaz hale getirmişti; iğrenç koku çiçek kokularıyla güzelleşmiş, neredeyse ilginç bir şey olmuştu; bir de garip olanı, çürüme kokuşma diye bir şey kalmamıştı, izi bile kalmamıştı o kokunun. Tersine, parfümden güçlü, coşkulu bir hayat kokusu yayılıyordu sanki.
Sf: 166
     Mutlu olan herhangi bir insanın iyice masum görünüşü vardı üstünde.
     Ihlamur ağacı, tarçın tozu, güherçile karışımı bir sahtecilikti.
Sf: 189
     Yasemin macununun ya da bir Huile Antique de Tubêreuse’un* kalitesi, incelik ve aslında yakınlık bakımından parfümcülük sanatının bütün öbür ürünlerini kat kat geçiyordu. Yasemin söz konusuysa, çiçeğin tatlı, tutungan, erotik kokusu yağlı levhalara bir aynaya yansır gibi çıkıyor, oradan tıpkı doğadaki gibi yayılıyordu.
     *(Fr.) Eski sümbülteber esansı.(Ç.N.)
Sf: 192
     Önce bir dikkati çekmezlik kokusu her gün kullanmalık, peynirsi-ekşimsi insan kokusunu içinde gerçi hâlâ barındıran, ama dış dünyaya sanki, kurumuş ihtiyar adam derisini örten kalın bir keten ve yün tabakasını geçerek geliyormuş gibi yayılan bir koku hazırladı. Bu kokuyu sürünmüş olarak rahat rahat insan içine çıkabilirdi. Parfüm bir yandan, kişinin varlığını kokusal açıdan temellendirecek kadar güçlü, öte yandan kimseyi rahatsız etmeyecek kadar silikti.
Sf: 193
     Belli bir ölçüde dikkati çekmek istediği zamanlar başarısını gördüğü koku ise, yağlı bir çarşafı taze ördek yumurtalarıyla ekşimeye başlamış buğday hamurundan oluşan bir macunla çiçeklemeden geçirerek tıpatıp taklit etmeyi becerdiği, Druot’nun aura semialis’inin* kokusuydu.
     Sulu sütle temiz, yumuşak tahta kokusuydu bu.
     Çevresinde ihtiyar, bakımsız ağızların hohladığına benzeyen, hafif tiksindirici bir hava, bir kokuşma izlenimi yaratıyordu bu koku.
     *(Fr.)Sperma halesi. (Ç.N.)
Sf: 194
     Baldini’nin yanındayken gelip durduğu noktadan, cansız nesnelerin kokusunu elde etmekten yola koyuldu: taş, metal, cam, odun, tuz, su, hava.
Sf: 196
     Kokularını yakınmadan ya da çok sessiz bir iç çekmeyle veren çiçeklere hiç mi hiç benzemeyen bir hayvan takımı, mazeration uygulayacak olursa, dehşet içinde ölüme karşı durmaya çalışıyor, kesinlikle karışıp dibe gitmek istemiyor, çırpınıyor ve bu arada hiç beklenmeyecek miktarda korku teri çıkarıyordu; ter de asit düzeyini yükseltip bozuyordu sıcak yağı. Tabii doğru dürüst çalışılmıyordu böyle olunca. Nesnelerin debelenmesi önemliydi, hem de öyle birden bire olmalıydı ki bu iş, korkmaya ya da direnmeye fırsat bulamasınlardı. Öldürmesi gerekiyordu onları.
Sf: 197
     26 Aralık’ta, üzerinden en az yedi ayin geçtikten sonra topladığında kazandı: Kıç terinin, aybaşı kokusunun, serin diz oyuklarının, kasılmış ellerin, bir ağızdan ilahi söyleyen, Ave Maria inleyişli gırtlaklardan çıkan soluklarla, iç kaldıran günnük, mür dumanıyla karışmasından doğan, tüyler ürpertici bir koku çorbası resmolmuştu yağlı bezlere: bulanık, çizgileri belirsiz yoğunluğu mide bulandıran, ama yine de başka bir şeyle karıştırılmaz biçimde insan kokan bir koku.
Sf: 198
     Otuz yaşında, kısa boylu, sarışın, basık burunlu, kolları bacakları kısa, ayakları düztaban ve peynir kokulu, cinsel organı şişmiş, öfkesi burnunda, ağzı bayat bayat kokan bir adam - güzel bir adam değildi.
Sf: 199
     Zaten genel olarak insanın kokusu da umurunda değildi. İnsan kokusunu, yerine geçecek maddeler kullanarak da yeterince taklit edebiliyordu. Onun istediği, belirli insanların kokusuydu: o çok seyrek olan, aşk uyandıran insanların kokusu. Böyleleriydi onun kurbanları.
     Yıl sarı bir tarçın çiçekleri seliyle, sümbüller, menekşeler ve insanı uyuşturan nergislerle başladı.
Sf: 203
     Kokular vardır, yıllarca durur. Misk sürülmüş bir dolap, tarçın sapı içirilmiş bir deri, bir amber yumrusu, sedir ağacından bir kutu koku bakımından ölümsüze yakın şeylerdir. Başka kokularsa, lim yağı, bergamot, nergis özü, tutya özü ve daha birçok çiçek kokusu, saf biçimde, kendi başlarına açık hava çıkarılırsa birkaç saat içinde uçuverirler. Parfümcü bu yazgıya çok uçucu kokuları kalıcı olanlara bağlayarak, yani bir yerde onlara, özgürlük atılımlarını dizginleyen kelepçeler takarak engel olur, ki bu işin de hüneri kelepçeleri, bağlanan koku özgürmüş izlenimi verecek kadar gevşek tutmak, ama kaçıp gidemeyeceği kadar sıkmaktadır. Grenouille bir kere bu hüneri, tutya yağı hazırlarken en yetkin biçimde göstermiş, tutyanın ölümlü kokusunu azıcık miktarda misk yağı, vanilya, laden ve selviyle bağlamış, böylece layık olduğu üzere koklanabilir hale getirmişti. Buna benzer bir şeyi kızın kokusuna uygulamak niçin mümkün olmasındı?
Sf: 211
     Richis bile, kendi kızını seyrederken birden bire, belirsiz bir süredir, bir çeyrek, belki yarım saatten beri dünyayı, dünyayla birlikte –yoksa uykusunda bile unutmadığı– işlerini unuttuğunu, o harika kıza bakarken bütün bütün, ne yaptığını bilemeyecek kadar kendinden geçip eridiğini fark ederdi. Son zamanlarda ise –huzursuzluk içinde sapıtıyordu bu durumu– akşamları yatağa yatırırken, bazen de sabahları uyandırmaya gidip de kız henüz Tarın kendi elceğiziyle yatırmışçasına uyur bulduğunda –hele geceliğinin tülünden kalçalarının, memelerinin biçimi belirmez, göğsünün, koltuğunun, dirseğinin bir de yüzünü yasladığı ince düzgün bileğinin çizdiği dörtgenden sakin ve sıcak soluğu yükselmez miydi…– o zaman perişanlıktan karnına gelir bir şey oturur, gırtlağı daralırdı, yutkunurdu ve –Tanı biliyor ya! – kızın anası olacak kadının kocası olmak yerine yabancı biri, herhangi bir adam olmadığı için kendine lanet eder, herhangi biri olsaydı da bu kız önünde böyle şimdiki gibi uzanmış olsaydı hiç çekinmeden, bütün arzusuyla yanına, üstüne, içine girip yatacağını düşünürdü. Ter içinde kalır, elleri ayakları titremeye başlar, bu arada içindeki korkunç isteği boğar, kıza eğilir, onu masum bir baba öpücüğüyle uyandırırdı.
Sf: 255
     Birçoklarına bu karşılama o kadar korkunç, o kadar açıklanamaz, her zamanki ahlak anlayışına öyle bütünüyle aykırı geldi ki, daha karşılaşma anında belleklerinden sildiler, tabii sonradan da gerçekten bir daha anımsayamadılar.
Sf: 261
     Sonra birden bire içlerindeki son tutukluk da yok oldu. Meleğin üstüne atladılar, yere indirdiler onu. Herkes ona dokunmak istiyor, herkes ondan bir parçacık, bir tüy parçası, bir kanatçık, o harika ateşten bir kıvılcım almak istiyordu. Elbiselerini, saçlarını, derisini parça parça yolup aldılar üstünden, pençelerini, dişlerini etine geçirdiler, çakallar gibi üstüne saldırdılar.
Pozitif:
1) Parfüm "maskülen koku" kavramının eş anlamlısı sanki.
2) Çok sert ve hayvansı, tahrik edici.

Negatif:
1) Kalp notası beklenenden aşağı kalıyor.
2) Sonlarındaki element zenginliğini çok yansıtamadı.

Notalar:
Üst: Bergamot, Tarhun, Galbanum, Lavanta, Petitgrain. (ck: )
Kalp: Sardunya, Yasemin, Çam iğnesi, Paçuli, Vetiver(ck: )
Baz: Amber, Meşe yosunu, Hindistan cevizi, Laden, Deri, Misk, Storax. (ck: )
Tip: Topraksı, Baharatlı, Hayvansal, Derili, Odunsu, Dumansı.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 1976

Koku rengi: Lacivert
Referans: Paçulili Taban
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Vincent Marcello
Doktrin: "Sokakta yürüyen güzel bir kız gördüğünde ne düşünürsün? Bir tarafım onunla flört etmeyi, onunla iyi vakit geçirmeyi, diğer tarafım ise kazığa geçirilmiş kafasının nasıl duracağını düşünür." - Edmund Kemper

2 yorum:

  1. "Podcast I" değişimin doğduğu ilk başlangıç olarak çok güzel ve özel =) Hiç denenmemiş bir teknik olmasının yanı sıra okuyucusunu dinleyici rolüne çevirebilmiş, dolayısıyla daha da yakınına getirebilmiş ulaştırmak istediklerini... Bir parfümün nasıl ele alındığını duyarak öğrenmek keyif verici  bir avantaj ilgilenenler için... Bundan sonra kulaklığı takıp dinlemelik parfüm yorumları olacak sanırım =) Aklına, fikrine, emeklerine sağlık anosmi...

    YanıtlaSil
  2. "Podcast" farklı bir deneyim olsa da kaldırılması gayet iyi olmuş, Anosmi'yi yaşamak farklı bi duygu. En başından beri içinde yer alan bir gizem, insanları farklı duygu ve düşüncelere sevk eden bir cazibesi var. Sanki bu yapılanla büyü bozulmuş gibi oldu çünkü eminim ki insanlar düşüncelerinde sürekli değişiklik gösteren bir kişi belirliyor ve bunu çözümleyemiyorlar. bu da insanı her zaman meraka sevk eder. merak edilen takip edilir. böyle iyi Anosmi.

    YanıtlaSil