28 Ekim 2015 Çarşamba

Guerlain - Habit Rouge

     Kaliteli yeşil limon kabuğu. Kabe samanı. Acı yeşil limonlu dondurma buharı. Altta amberi andıran yağlı bir yapı var. İleride karşımıza çıkacaktır.
     Orta notalara gelindiğinde öyle güzel bir tatlılık kullanılmış ki şapka çıkarmamak elde değil. Benim burnuma gelen limonlu sorbe ve beyaz bal oldu. Mandalina suyu. Hafif çınar ağacı kokusu.
     Sonlara gelindiğinde paçuli ve begamotumsu deri esintisi. Sert, siyah ve köseleli deriden ya da yağlı kurban derisinden farklı elit ve yumuşak bir deridir kendileri. Herod'daki kadar olmasa da güzel bir soğuk vanilya.
     Guerlain - Vetiver'deki temiz, pürüzsüz etkiler bu parfümde de var. Koku olarak benzemiyorlar ancak net ve temiz kokan yanları benzer.
     Sayfanın altında Notalar: bölümünü okursanız fark edersiniz; bu parfümdeki neredeyse her notayı hiç okumadan burnumla bildim. Üstelik bugün çok da iyi koku aldığım günümde değilim. İşte çok iyi kalite pürüzsüz parfümlerde nota tutturma oranım yükseliyor. Bu koku da onlardan.
     Bugün yeni formülünü denediğin Habit Rouge'u sizlerle paylaştım. İleride vintage olan eski, reformüle olmamış sürümünü de koklamak istiyorum. Takip edenler onu da okurlar. 25 yaş üzeri erkeklere uygun bir koku. Net ve pürüzsüz, akıyor adeta. 5* alamama nedeni abartılan limon acılığı. Ancak o bile ekşi ve rahatsız edici değil. Kadın kullanımına pek uygun değil. Çok sevdim ve hikayeme uygun sağlam bir parfüm denk getirebildiğim için de ayrıca mutlu oldum.
     Tipo / BNG 25: Gitsinler bakalım. Kaldık mı sana yalnız? Büyük ustanın söylediği gibi...
     "Yalnız geldiğim dünyada nasıl yaşadımsa bir başıma, gün gelip ölünce, ölüme de alışırım." - Aziz Nesin
     Bilgisayarcıdan çıkıp dükkana döndüğümde annem çoktan gitmişti. Dükkanı mühürlü gördüğümde hem üzüldüm, hem de çok utandım. Hemen kırmızı Fiat Tipo'ma atlayıp bir reklamcıya gittim. Brandaya "Tadilat Nedeniyle Kapalıyız" yazısı yazdırdım ve dükkana döndüm. Bir de baktım ki kapının önünde çocuklar, "Abi ne zaman açacaksınız kafeyi, neden mühürlediler?" diye sorular yağdırıyorlar. Brandayı asmaya elim varmadı, arabadan indiremedim bile...
     Eve vardığımda annem oturmuş kara kara düşünüyordu. Ben de ona eşlik ettim. Dükkan kirası geldi, ödeyemedik. Kafe için ruhsat vermiyor, işi yokuşa sürüyorlar. Paramız bitmek üzere, başka da gelirimiz yok. Anne, ben iş bulacağım dedim. "Ne işi, hangi işte çalışacaksın?" Bildiğim işi yaparım, tamircilik; dedim. "Sen bilirsin," dedi umutsuzca. Anne bana yalnızca şunu söyle. Ben bir işe gireceğim, günler geçecek, avans alamazsam ve maaş gününe değin beklerken ruhsat bir sürpriz yapıp da erken çıkarsa, iş yerimden ayrılana kadar kafeye tek başına bakabilir misin? "Bakarım oğlum," dedi. Tamam, o zaman sorun yok. Bakamazdı belki ama baktığı kadar...
     İş yerine gittim, dükkan sahibine ruhsat gecikme sorununu anlattım ve dedim ki: "Abi, içerideki 150 Euro depozito parasını kira olarak bu ay kullanır mısın? Ben kafeyi açınca sana vereyim. Kiramız gecikti ve ben mahcup oldum." Çok şaşırdı, gözleri doldu. "Hayır, harcamayacağım. Sen ne zaman ki dükkanını açtın ben kiramı o zaman alırım. Boş duvarlara kira almamın anlamı yok!" İşte böyle adamlarla ticaret yapmak istiyordum. Fikret abiyi mahalleli hiç sevmezdi. İş yerinin kirada olmasını ve para kazanmasını da. Mahalleli sonralardan bunun sıkıntısını bize de çok çektirdi... Peki önceki hikayelerimi okumayanlara bir soru: Bu kadar koşa koşa, dünyanın işiymiş gibi davranarak, dağ fare doğurdu özdeyişine gönderme yaparcasına mühürlenen dükkanda kaç tane bilgisayar vardı? Kendim çalıp kendim oynayayım, kendim sorup kendim söyleyeyim: 2, evet sadece iki!..
     Eski karımdan bir bilgisayar, don-gömlek, nikah yüzüğü ve beyaz altın künye ile ayrılmıştım. Evde kalan tüm eşyalar, köpeğim bile onun eline geçmişti. Kendimi mazlum anlatıyorum değil mi? Tabii ki hatalarım olmuştur.
     Ruhsat geciktikçe parasal olarak daha zor duruma düşüyorduk. Arabayla Karşıyaka sahilde bir simitçiye yanaştım. Camdan seslenerek çocuktan bir simit aldım. "Abi peynir de vereyim mi?" dedi. "Yok güzelim dokunuyor," dedim. Başka param yok denir mi? Arabanın içinde evden koyduğum pet su ile onu yedim. Baktım böyle olmayacak. Düğünde takılan beyaz altın künye elimde, hiç tanımadığım bir kuyumcunun kapısından girdim ve fiyat istedim. 128 TL değer biçti. Birkaç dükkan ötede başka bir kuyumcuda çalışan mahalleden arkadaşım Burçin'in yanına gittim. 120 TL demez mi! O yoklukta utandım da diyemedim; "Başka kuyumcu daha fazla fiyat verdi," diye. 120 TL'ye bozdurdum. Birkaç gün yetecek kadar paramız olmuştu.
     O zamanlar tuttuğum günlüğü okuyorum da. 06:00 uyanış, 07:00 evden çık. 08:00 belediyede ol... Şimdi en son 06:00'da ne zaman uyandığımı hatırlayamam.
     Sabah erken kalktım, belediye işlerine koşturduktan sonra Yeni Asır gazetesi alıp eve döndüm. Akşamdan ilgilendiğim iş ilanlarını işaretledim ve sabah aramak üzere uykuya daldım.
     Sabah evin telefon ziliyle uyandık. Arayan, çok sevdiğimiz İktisat İşleri Müdürü Hüseyin abimizdi. "Ruhsatınız onaylandı!" dedi ve... Göğsümden kelebekler göğü yararak yükseldi. Belki kanat çırpışlarıyla pasifikte dev dalgalar yarattılar.
     O gün annemle birlikte dükkanımızı yeniden açtık. Eskisi gibi müşteriler bilgisayarlara oturmaya başladılar. İzdihama engel olmak ve onları sıraya sokmak çocuk oyuncağıydı. Bilgisayar zaten iki tane. :)
     Annemle her sabah dükkana giderek çalışıyor, akşam da beraber eve dönüyorduk. On beş gün boyunca her gün menemen yedik. Çünkü paramız ona yetiyordu. Buzdolabımız yoktu. Evden pet şişede getirdiğimiz buzların gün içinde çözülmesini bekliyorduk.
     Bir gün mahalleden tanımadığım iki tane kız başını kapıdan sokup
     "Burada yeni internet kafe açılmış," dedi.
     İçeri baktıklarında sahibi olduğumu anladılar elbet. O an yerin dibine geçtim.
     Kız erkek fark etmez. Herkes karşı cinsine karşı ezik ve yoksul görünmek istemez. Kız arkadaşınızla arabayla gezerken lambalarda yanınıza yanaşan lüks aracın içindeki öküzün sizin kızınıza bakması hoşunuza gitmez. Çünkü paranız yoktur ve onu alt edemezsiniz. Peki o aldığı lüks araç onun arabası mı? Kapital olarak "evet" ama rasyonel olarak "hayır" O yalnızca Mercedes'in arabası. O şirketin yıllarca emekler vererek yarattığı, ürettiği ve satışa sunduğu bir otomobil. Parası olan her y*vşak satın alabilir. Bu onu daha iyi bir adam yapmaz; daha zengin bir adam belki... O zaman sokaklardan çevirdiğimiz tüm insanların banka hesaplarına bakalım. Kimin çok parası varsa ona "iyi insan" diyelim. Güce tapan milletler gibi onun kölesi olalım. İstediğim böyle bir dünya değil...
     "Düşün; onları seyredecek birileri olmasaydı, kaç kişi Mercedes otomobil satın alırdı?" - Aldous Huxley
     Şu an anlattıklarıma tezat ama o an utandım. Olmayan param kadar çok utandım. Ekmek kasası ve tv kutusu üstündeki o iki bilgisayar ve gerisi boş 104 metrekarelik bir dükkan. Sonra çekildiler, oynamaya tenezzül bile etmeden gittiler.
     Bir ay sonra iki bilgisayar ve iki oyun konsolu ile bu işin olmayacağını anladım ve arabamı satmaya karar verdim. Kırmızı Tipo'mu bir haftada satmıştım. O benim ilk spor arabamdı. En sevdiğimdi. O ana kadar 4 arabam olmuştu. İlk dördünü ticari amaçla satmak için almıştım. Ama Tipo benim makam arabamdı.
     1) 1976 model beyaz Anadol kamyonet.
     2) 1981 model narçiçeği kırmızı Murat 131
     3) 1986 model narçiçeği kırmızı Murat 131
     4) 1981 model siyah Renault TX
ve bunlardan ayrı tuttuğum 1991 model kırmızı Tipo. Peki bu kadar sevdiğim, hayran olduğum arabamı iş için satmadan önce kaç gün binebilmiştim? 111 gün, yalnızca yüz on bir...
     Tipo'yu yedi milyara okuttuktan sonra tüm parayla sekiz tane bilgisayar aldık. İş yerimizde 10 bilgisayarımız olmuştu. Bir gece blendırla sabaha kadar bilgisayarları kurduk. Sabah müşteriler çok şaşırdı ve sevindi. İşlerimiz artmaya başladı.
     Bir gün parlak fikirlerin ülkemizdeki yegane yaratıcısı Özbey amcam bize elden düşme bir buzdolabı getirdi. Öğrenci evlerindeki orta boy dolaplar ayarında, kirli beyaz renkli, kapı yapışkanları hafif kabarmış, boyasının altında pütürler bulunan bir dolap. Sevinerek kapağını açtık. Tüm bunlara karşın içi oldukça temizdi. Amcam dolabın çok temiz olduğunu (çünkü içi boyalı idi) diri durduğunu, harika göründüğünü söyledi. Dışında ufak tefek çizikleri hariç ideal bir dolaptı. Şöyle dedim:
     "İyi de amca o zaman bu dolabın problemi ne?"
     "Tek kusuru dolap çalışmıyor yegen!" dedi. Doğru tabii; çalışmadığı için bu bir dolaptı, çalışsaydı adı buzdolabı olurdu.
     "Sevinesiniz diye önce size göstermek için hemen sırtlanıp getirdim. İsterseniz hemen götüreyim." dedi.
     Yahu bu kutik yavrusu mudur, sevip eylenek. Alt tarafı buzdolabı değil mi? Dolabı kucağımıza oturtup tüy yatımı seveceğimizi düşündü herhal. Ama bu ne ki, bir buzdolabı için nice dellenenler var!..
     Götürdü, ufak(!) bir tamir parasına yaptırıp geri getirdi. Anladığım kadarıyla buzdolabı parasızdı. Ama tamir parası iki buzdolabı kadardı. Bu yüzden dört elle sarıldık dolabımıza.
     Günler geçtikçe işlerimiz artmaya başlamıştı. Yavaş yavaş para da biriktiriyorduk.
     Kafede oturduğum bir gün kapıdan biri girdi. Hayatımda bu kadar şaşırdığımı anımsamıyorum. Devamı... Bng 26...
     Merak ettiniz değil mi? Diziler de bir sonraki bölüme geçerken hep böyle bitiyor ya. Holdingde odasında bekliyor kirli sakallı patron şopar. Sekreter arıyor: "Efendim kapıda sizi tanıdığını söyleyen birisi var ama isim vermek istemedi." "Öyle miiii... Çağırın derhal gelsin." Dizi tam burada bitiyor.
     Bir hafta bekledikten sonra 85 dk.lık özet ve 98 dk.lık reklamdan sonra yeni bölüm başlıyor. Beyaz bir ışık ve ardından kapı açılıyor. O da ne, kim olsa beyenirsin. Yıllar önce elma şeker ile kandırdığı çocuğu inşaata götürüp arkadan deydiren mahallenin sapuk amcası Cenabettin ağbi. Yaaa...
Pozitif:
1) Çok pürüzsüz, çok net; kullandıkça kendinizi temiz ve ferah hissedeceksiniz.
2) Notalarda ne yazıyorsa size koklatır. Ben buna çok değer veriyorum.

Negatif:
1) Limonsu etkiler kabul edilenin biraz üstünde.
Notalar:
Üst: Yeşil limon, Turunç. (ck: yeşil limon, kabe samanı)
Kalp: Paçuli. (ck: limonlu sorbe, beyaz bal, mandalina suyu, çınar)
Baz: Deri, Benzoin, Vanilya. (ck: bergamot, paçuli, deri, vanilya)
Tip: Turunçlu, Fresh, Oryantal, Baharatlı, Pudralı, Tatlı, Odunsu.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 1965

Koku rengi: Kırmızı
Referans: Ballı Limon
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Jean-Paul Guerlain
Doktrin: "Eğer içinizden 'Sen resim çizemezsin' diyen bir ses duyarsanız, her şeye rağmen çizin ve o ses susacaktır." - Vincent Van Gogh
The Butterfly Effect

4 yorum:

  1. Yaşanılan gerçeklik o kadar net betimlenmiş ki hikâyede... Azmi, yılmamayı, o körpe karanlık dünyasında verdiği mücadeleyi, bir küçük çıkış yol için tek başına verilen savaşı öyle çok şey kamçılamaya yetiyor ki en ufak firede hayata küsenlere inat bir silkelenme ve ders olsun dedim okurken... Sonlarına doğru belli ki yaşanılanları küçük bir sorundan kabul ederek eğlenceli hâle bağlanması da yine erdemin bir örneği aslında...  İçimdeki burukluğun seviyesi had safhadaydı fakat bitime yakın bir o kadar da gülme aldı beni... Klasik dizi seremonisi trajikomikliğini o kadar güzel tiye almışsınız ki hayran kalmamak mümkün değil.
    Bu derinden etkileyen, bir şeyler öğretirken aynı zamanda da eğlendiren hikâye için sonsuz teşekkürler. Bng serisi kesinlikle tamamını okumayı hak eden, ders alınması gereken harika bir hikâye demeti... Emeğine sağlık anosmi.

    YanıtlaSil
  2. 'Abi, içerideki 150 Euro depozito parasını kira olarak bu ay kullanır mısın? Ben kafeyi açınca sana vereyim. Kiramız gecikti ve ben mahcup oldum." Çok şaşırdı, gözleri doldu. "Hayır, harcamayacağım. Sen ne zamanki dükkanını açtın ben kiramı o zaman alırım. Boş duvarlara kira almamın anlamı yok!" İşte böyle adamlarla ticaret yapmak istiyordum.'

    "Göğsümden kelebekler göğü yararak yükseldi. Belki kanat çırpışlarıyla pasifikte dev dalgalar yarattılar."

    BNG26, "sakın geç kalma, erken gel."

    YanıtlaSil
  3. Sözlerin kiyafesiz kaldığı bir hikaye daha gerçek mi gerçek insanın kanı donuyor ne mahçup ne mütevazi en yücesi de ne şikayetsiz bir yaşanmışlık.

    İnsan hiç mi tıkanmaz hiç mi umutsuzluğa kapılmaz nasıl bir güç var içinizde onca şey varken hiç şikayet etmemek azme sevgiyle masumca tutunmak bakıp kalıyorum size.

    YanıtlaSil
  4. Kelebek etkisi film müziği, kırmızı renk, resimler, öykü ve parfümün kokusu… Her şey birbirini tamamlamış. Bir bütünü oluşturmuşlar, bu bütünün gerçek parçası hangisi merak uyandırıyor aslında… Yaşananlar sanırım bir adım öne geçiyor. Herkesin okuması gereken bir başarı öyküsü, bizlerle paylaştığınız için teşekkürler anosmi…

    YanıtlaSil