19 Ekim 2015 Pazartesi

L'Artisan Parfumeur - Fou d'Absinthe

     İlk açılış absinthe'e gerçekten çok benziyor; ancak ikinci dakikada vetiver ve küflü çam reçinesi baskı kuruyor. Yeşil açıldığını görüyorsunuz fakat kesinlikle hani o basit ezilmiş çimenleri alamazsınız. Hem yeşil, hem karmaşık yapıda.
     Orta notalara gelindiğinde temiz bir naneli sabun. Paçuli etkisi. Acı karanfil. Adaçayı buharı. Erkeksi ayak kokusu ve eski peynirle sertleşti.
     Sonlara gelindiğinde hafifleşti. Açılışı öyle agresifti ki... genelde saldırgan açılan parfümler sonlara kendilerini saklamasını bilirler. Fou d'Absinthe bunu yapamayanlardan. Deri ve paçuli güzel akıyor. Sedir ağacı ile son buluyor.
     Temiz, ferah bir erkek parfümü. Ben sevdim ve öneriyorum.
Darağacında Üç Fidan - Nihat Behram
Sf: 1
Uğrunda Ölüme Gidilen Şey Kendini Karanlıkta Bir Işık Gibi Hissettirir...
     Tarih böyle oluşagelmiştir. Bir bakıma, yaşama arzusuyla ölümün çarpıştığı yerdir. dünya.
Sf: 3
     Doğduğunda savaş vardı; ülkesi yağmalanıyordu. Ve yağmacılarla yerli çeteleri dört bir yanı tutmuştu. Halkı yıllardır direnmekteydi emperyalizme ve uşaklarına karşı. Nguyen dünyaya baktıkça kendine geldi. Halkın saflarına katıldı. Amerika Savunma Bakanı McNamara'nın öldürülmesi görevini verdi ona mücadelesi. Fakat girişimi başarısızlığa uğradı. Vietnam'daki azgın sömürgeci güçleri denetlemeye gelen McNamara, ölümden kıl payı kurtuldu. Nguyen yakalanmıştı. İşkencelerden geçirildi. Troi devrimci bilincinden, yurtsever duyarlılığı ve kararlılığından bir an bile geri adım atmadı. Üstelik halk düşmanlarının elinden kaçmak, mücadeleye katılmak için her fırsatı değerlendirdi. İki kez kaçma girişimi oldu. Fakat ayağı kırılmış, başaramamıştı. Yeni bir fırsatta yine kaçacağını söylemekten çekinmedi; bir de eylemlerin suç değil, halkına borcu olduğunu söylüyordu. Bu iki sözden başka tek şey alamadılar ağzından. Kurşuna dizileceği günü beklemeye başladı. 
     Yakalandığında yirmi günlük karısı, pamuk işçisi Quyen, umut ışığının sönmemesini dileyerek, acı içinde Saygon sokaklarında dolaşırken, gazete satan çocukların çığlıklarıyla irkilmişti: "Son baskı, yazıyor... Bir telefon konuşması bir hayatı kurtarıyor..."
     Telefon Venezuelalı gerillalardan geliyordu. Yani dünyanın bir başka ucundan. Gerillalar, kaçırdıkları bir Amerikalı albayın hayatına karşılık, Nguyen'in hayatını istiyorlardı. Yani Nguyen'in kişiliğinde umudu...
     Quyen, ne Venezuela'yı duymuştu ne de kocasını kurtarmaya çalışanları tanıyordu. Şaşkınlık ve sevinç içinde, yaşlı ve bilgili, tanıdık bir işçiye koşarken, Saygon sokakları da bir anda hareketlenmişti. Karanlık altında bir şenlik fısıltısı esiyordu.
     Quyen değiş tokuş sırasında giysin diye, kocasının tek giysisini fırçalayıp bohçalarken, kocasından gelen bir mektup, onun her şeyden habersiz olduğunu gösteriyordu. Quyen daha da heyecanlanmıştı. Nguyen mektubunda, "İdamımdan sonra karıma iyi bakın," diyordu. Quyen sevinçli haberi kocasına iletmek için zindana seğirtmiş, orada olağanüstü güvenlik önlemleriyle karşılaşmıştı.
     Satılık, kukla Saygon yönetimi, Venezuelalı gerillaları aldatmıştı. Nguyen'i saldık deyip kurşuna dizmişlerdi.
Sf: 5
     Üçü de inançlarının yolunu kendi görüşleri doğrultusunda belirginleştirdikleri ve bir araya geldikleri zaman, bir gün ölebileceklerini biliyorlar ve bunu hiç sorun etmiyorlardı. Birlikte birçok kez ölüme gidip geldiler. Baştan beri aileleri ve yakınlarını, bir gün başlarına gelebilecek olana karşı hazırlamaya çalışıyorlardı.
     Köyüne geldiği bir gün üstüne örttüğü yorganın kısa gelmesi karşısında, anasının eğilip Hüseyin'i öperek, "Üzülme oğlum, yarın yorganını uzatırım," dediğini anlatıyor babası. Hüseyin, "Benim için öyle bir zahmete girmeyin, belki bu, eve son gelişimidir." demişti...
     Yusuf, daha dışarıda olduğu günlerde, babasına yazdığı bir mektupta kendisini unutmaya çalışmalarını istiyordu.
Sf: 15
     Hüseyin, kendisini ihbar ettikleri halde, hiçbir zaman dedesine ve dayısına intikam duygusu gütmedi. Hatta onlara acıdı da. Ve arkadaşlarına onları hain saymamalarını, bir gün onların da her şeyi anlayacağını söyledi. İçerlediği tek şey, çok az sayıda, üç-dört kişinin kendini teslim almasıydı. "Kurtulabilirim," diyordu. Yakalanmasında onu inciten tek şey buydu.
Sf: 20
     Nihayet saat 10'a doğru, çok uzaklardan, nasıl bir radyonun sesi kulağın duyabileceği en düşük düzeyde açılırsa, ancak o kadar duyabilecek bir ses tonunda, devrimci marşlar duymaya başladı. "hazır" lar.
     Giderek sesler yakınlaştı, gürleşti, netleşti; sözcükleri bile açık ve kesin olarak seçebiliyoruz artık... Beklenenlerin geldiğinden hiç kimsenin şüphesi yok; şüphe, yalnızca duruşma salonuna nasıl gireceklerinde.
     Girişi anlatamam. Böyle bir olayı anlatmakta, "duygusal bir kişi olmamak" için ne kadar çaba harcasam, içtenlikle belirtmek isterim ki gerçekten anlatamam.
Sf: 22
     Ve Hüseyin sorgusunda, mahkeme ve dava konusundaki düşüncelerini açıklamaya devam ediyor:
     "...Elli yılın bütün hesabını yirmi gençten soruyorlar. Bununla da kalmayarak, daha ileri gidiyorlar; üç ayda eşi görülmemiş zamların, vergilerin, hayat pahalılığının ve reformları engelleyen parti ve bakanların üstüne örtü çekilerek, dikkatler bizim üzerimize toplanıp, biz, bu yirmi genç topun ağzına sürülüyoruz. İddianameyi okuduğum zaman, cezanın suça değil, suçun cezaya uydurulmaya çalışıldığını gördüm. Cezamızı, biraz önce bahsettiğim pazarlık tayin edecektir. Böyle bir pazarlığın bize reva göreceği cezayı bağımsız yargı organlarından çıkarmak zor olduğu için Sıkıyönetim Mahkemeleri'ne çıkartılıyoruz.
     Haklı olarak belirtiyorum; iddia makamını muhatap almıyorum ve mahkemeyi bağımsız yargı organı olarak kabul etmiyorum. Karanlık günler yaşadığımız Erim iktidarı döneminde sözlerimizin halktan gizleneceğini biliyorum. Fakat, hürriyetlerimizin alındığı bu ortamda, konuşma fırsatı bulmak dahi önemlidir. Cezamızın başka organlar tarafından verileceğini de çok iyi biliyorum:
     Cumhuriyet tarihinde ilk defa yirmi genç adam idam talebiyle yargılanıyor.
     ...Erim iktidarı üç aylık politikasıyla, sanayiciler ve büyük tüccarlar hariç, Türkiye halkın açlığın ve sefaletin eşiğine getirmiştir. Bu tehlikeli uygulamayı örtbas etmek için yirmi genci topun ağzına sürmek yetmeyecektir!
     Tarih, asıl suçluları affetmeyecektir!
     Asıl suçlular kurtulsa dahi, onları koruyanlar tarih önünde er ya da geç hesap vereceklerdir.
     Bu mahkemenin sonucu adli bir skandal olabilir. Fakat, mahkemenin sonucu ne olursa olsun dediklerimiz gerçekleşecektir!
     ...Ta ki vatanı Amerika'ya satanların ve gericilerin sonu gelene kadar, bu kavga biz olmasak da devam edecektir!
     Yurtsever analar var oldukça devam edecektir! Kısaca; anaların rahmine el atılamayacağına göre, mutlaka devam edecek ve başarılacaktır!"
Sf: 29
     .............
     Ve Denizler uzun savunmalarını şu sözlerle tamamladılar:
     Sayın Savcı,
     1) Amerikan emperyalizmi gayri millidir.
     2) Ona ortaklık edenler ulusumuza ihanet etmişlerdir.
     3) Emperyalizme karşı mücadele suç değildir, silahlı mücadele ise anayasayı ihlal değildir.
     4) Gayri milli olan emperyalizm ve ortaklarının sömürüsü, anayasaya aykırıdır.
     Buna göre iki şey var:
     1) Eğer belli bir hata sonucu, iddianame ve mütalaayı hazırladınızsa, dikkatli olunuz; idamını istediğiniz kişiler kasaplık koyun değildir ve siz savcısınız...
     2) Yok eğer yaptığınızın bilincindeyseniz, yolunuz açık olsun.
Sf: 31
     Hüseyin de benim yanımda oturuyordu. Hüseyin bana:
     "Sence karar ne yönde çıkabilir? diye sordu. Ben şöyle dedim:
     "Her türlü olabilir. Bu sorunun en iyi cevabını duruşmanın başında sen kendin verdin; Sıkıyönetim Mahkemeleri yargı organı değildir, bu mahkemenin sonucu adli bir skandal olabilir, dedin. Bu sözünün doğruluğunu ben de aynen kabul ediyorum. Yargı olmayan yerden her şey çıkabilir."
Sf: 44
     Yapılabilecek her şey yapılmış, sonuç belli olmuştu. İnfazlarla ilgili üç maddelik yasayı meclis onaylamış, cumhurbaşkanı imzalamıştı. Her an infazların yapılması bekleniyordu. Her üçü de hücrelerindeydiler. 6 Mayıs'tan bir-iki gün önce (tam hatırlayamıyorum) tutukevinden avukat istendiği haberi geldi. Gittim. Tek tek üçüyle de görüştüm. (bu onları son görüşümdü). İnfazlarla, dışarıdaki politik ortamla ilgili bazı şeyler sordular. Tam ayrılacağım sırada Hüseyin, Toprak ve Tarım Reformu Ön Tedbirler Yasa Tasarısı'ndan bir tane elde edip kendisine getirmeye çalışmamı rica etti. Tasarının köylüye ne getirip götürdüğünü öğrenmek istiyordu. (O sırada basında ve kamuoyunda söz konusu tasarı tartışılıyordu.)
     Donup kalmıştım. Her an ölüme götürülmesini bekleyen bir insan, o zamana kadar hücresinde, adı reform olan bir toprak yasasını okumak istiyordu. Güçlükle toparlandığımı, hemen şehre döndüğümü, bir yerlerden aldığım teksir ya da gazete kupürü benzeri bir tomar kağıdı geri götürüp içeriye yolladığımı hatırlıyorum.
     Orhan İzzet, Hüseyin'in istediği şeyleri getirmiş fakat kendisi görüşememiş, elden içeriye yollamıştı. Kupürler içeride Hüseyin'e verilmişti. Hüseyin götürüleceği ana kadar Toprak ve Tarım Ön Tedbirler Tasarısı'nı inceledi. Notlar düştü kenarına, satırların altını çizdi...
     Ve Deniz'de ve Yusuf'da... Halkın hayatını düşünerek vardılar 6 Mayıs'a...
Sf: 50
     Deniz, son mektubunu önceden hazırlamamıştı. Son mektubunu darağacının karşısında yazdıracaktı. Bir zabıt katibi ve daktilo getirttiler.
     Sigara içeceğini söyledi. Bir görevli Deniz'in sigarasından bir tane ağzına koyup yaktı. Bir-iki nefes çektikten sonra geri aldı. Deniz istedikçe veriyordu.
     Darağacına bakarak son mektubunu yazdırmaya başladı:
     Merkez Cezaevi, 
     Baba
     Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle, ben erken gitmeyi normal karşılıyorum ki, ve kaldı ki, benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemiştir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu, seninle düşüncelerimiz ayrı, ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye'de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara'da 1969'da ölen arkadaşım Taylan Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul'a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum, kendisine özellikle tembih et, onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım. 
                                                                                                                Oğlun Deniz GEZMİŞ
Sf: 50
     Avukatlarının bir diyeceği olup olmadığını sormaları üzerine Yusuf, "Çok iyiyim!" dedi. Ve şu sözleri ekledi "Biz inanıyoruz ki, bu mücadele bizim ölmemizle son bulmayacak..." Kısa bir suskunluktan sonra Yusuf avukatlarına, "Son bir kez Deniz'i görmek istiyorum," dedi.
     İnfaz savcısı Yusuf'un bu sözü üzerine, "Buna ne lüzum var?" diye araya girdi. Avukatlar, "İdam hükümlülerinin son arzularının yerine getirilmesi bir gelenektir, bunda bir sakınca yoktur, her üçünün de  birbiriyle görüştürülmeleri gerekir," diye direttiler.
     Yusuf, odasından alınarak Deniz'in yanına getirildi.
     Sanki, günlerce süren ölüm orucundan çıkan onlar değildi. Sanki, az sonra darağacında can verecek olan onlar değildi. Uzun bir hasretlikten sonra buluşan iki kardeş gibi kucaklaştılar. Öpüştüler. Dizleri ayaklarındaki zincirleri zorladı bir an. Sessiz bakışlarla veda ediyorlardı birbirlerine. İkisi de birbirlerine, yapacakları şeylerden emin bir duyguyla bakıyorlardı.
     Ayları, yılları tutmuştu arkadaşlıkları, daha önce birçok kez birlikte ölüme gidip gelmişlerdir.
     Şimdi bu son yolculuklarından bakışları, saniyelerle sınırlıydı. Bakıştılar... Bir ömür boyu kadar uzun bir bakış... Ama bir kelebeğin ömrü kadar bile değil...
     Birlikte "Tamam" der gibi görevlilere baktılar. Yusuf döndü, görevlilerin arasında zincir şıkırtılarıyla odasına doğru yürüdü...
     Bu sırada avukatlar Hüseyin'in olduğu odaya yönelmişlerdi.  
Sf: 55
     Avukatlar Hüseyin'in olduğu odaya girerlerken, bir albayla karşılaştılar. Albay, "Dini telkin istemiyorlar," dedi. Bunu anlamlı bir sesle söylemişti. Müslüman olmadıklarını çağrıştırmak istiyordu.
     Avukatlar, "Bu sadece onların bileceği iş dedi," dedi. Albay, "Tabii siz de bilirsiniz," diye aynı sezdirmeyi bu defa avukatlara yöneltti.
Sf: 57
     Üçü de ilkin kendisinin asılmasını isteyen bir duygu taşıyordu. Onları darağacına çıkmak değil, darağacına çıkacak arkadaşlarını seslerden, kıpırtılardan dinlemek zorunluluğu incitiyordu. Fakat bu son deneylerinde de dik duruyorlardı.
Sf: 58
     On beş dakika kadar beklendi. Birisinin, "Zincirleri çözmeye lüzum yok, zincirleriyle çıkarılsın," dediği duyuldu. İnfaz savcısı Sami Uğur, "Bunlar efendi çocuk, prangayı çözelim," diye karşılık verdi ve "Kilidi kim kilitlediyse acele bulsun," komutunu verdi.
     Adamı bulup getirdiler. Ve zincirler çözülebildi. Deniz zincirlerini çözen adama, "Postallarımın bağını bile bağlamaya vakit bırakmadan beni apar topar buraya getirdiler. Sehpada bu haliyle postallarım ayaklarımdan düşecek. Onları bağla," dedi. Görevli, Deniz'in postallarını bağladı.
     İdam gömleğinin dar olması ve ellerinin bağlı olması nedeniyle sehpaya destekle çıktı. Sehpada üç ayaklı bir tabure vardı. Deniz ona da çıkıp ilmiği boynuna kendisi geçirmeye çalıştı.
     İlmiği boynuna geçirdiğinde, seyredenlerden bazıları, cellada başlarıyla tabureyi çek işareti veriyordu. Deniz birden, şafağı şafağı daha sökmemiş bu bahar sabahının, serin sessizliğine doğru yankı veren bir sesle bağırmaya başladı: 
     "YAŞASIN TÜRKİYE HALKININ BAĞIMSIZLIĞI, YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZMİN YÜCE İDEOLOJİSİ, YAŞASIN TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ, KAHROLSUN EMPERYALİZM!"
     Çevredeki görevliler telaşlandılar. Deniz'in son sözcüğü bitmemişti ki, cellat aceleyle tabureyi altından çekti. Ciğerinden yükselen son sözcüğü taşıyan nefes, dudağına varamadan, gırtlağında tıkandı.
     Taburenin çekilmesiyle Deniz boşluğa yığılmıştı. Fakat onun uzun boyunu cellat hesap edememişti. Deniz'in ayakları taburenin altındaki masaya çarptı. Hemen masayı da çektiler.
     Saat 01.25'i gösteriyordu.
     Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek gereği saygı duruşuna geçmişti. Avukatların yüzlerini derin bir hüzün doldurmuştu. Denizgil'i ölüme mahkum eden 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, elleri arkasında, ağzında sigara, Deniz'i seyrediyordu. Ankara savcısı Fazıl Alp, Tevfik Türüng, Sami Uğur, yüksek rütbeli birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar, doktor, infazda hazır bulunmuştu. Özellikle imamın aşırı duygulandığı görülüyordu. İnfaz savcısı Sami Uğur, kendince espriler yapıp yine kendi gülüyordu.
     Deniz'in göğsüne, karar özetini içeren bir beyaz karton astılar. On dakika sonra, görevli doktor gömleğini sıyırıp nabzına baktı. Deniz'in nabzı çarpıyordu. Beklediler....
     On-on beş dakika sonra nabza tekrar bakıldı. Deniz'in nabzı durmamıştı. Bekliyorlardı. Deniz ipin ucunda bir dal gibi, alaca havada ağır ağır dönüyordu. Sadece başı ve postalları, uzun ince beyazlığın iki ucunda, iki gri noktaydı.
     Gemerek'te yakalandığı gün kalbi ve beyni arasında dolaştırdığı ölüm duygusu, onu darağacında, boynunda bulmuştu.
     Elli dakika öylece kaldı.
     02.15'de ipi kestiler.
Sf: 64
     Mektupları infaz savcısı aldı. Yusuf "Mektuplarımı yerlerine verecek misiniz?" diye sordu. İnfaz savcısı, "Elbette vereceğiz, bize güvenin yok mu?" diye yanıtladı. Yusuf gülümseyerek, "Niye güvenim olsun?" diye karşılık verdi...
     Yusuf'un babasına yazdığı son mektubu şöyleydi:
     Salı
     2 Mayıs 1972
     Sevgili Babacığım,
     Bu mektubu aldığın zaman ben ebediyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. Bir buçuk seneden beri benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz malum. Bu son olayı da metanetle karşılamanızı sadece dileyebiliyorum.
     Babacığım, bu olayda da annemin ve Yücel'in senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçları çok. Bunun için ne kadar metin olursan, hem senin sağlığın için, hem de onlar için o kadar iyi olur. Elbette ki, yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğulun, bir günde öldürülmesi kolay göğüslenecek bir olay değildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. Sizlerin de bu bakımdan rahat ve huzur içinde olduğunuzu ve olacağınızı biliyorum.
     Babacığım, annemin ve Yücel'in senin desteklerine muhtaç olduklarını yukarıda söylemiştim. Onları rahat ettirmek için bütün gücünü kullanacağından zaten eminim. Babacığım burada şunu ilave edeyim ki, Yücel'in hastalığından kendimi sorumlu hissediyorum. Yücel için her şeyinizi ortaya koyacağınız konusunda da kuşkum yok. Ablamlar için söyleyeceğim, fazla üzülmesinler. Olayın sarsıntıları geçtikten sonra normal hayatlarını devam ettirsinler. Mehtap'a ne diyeyim... Benim için her zaman bol bol öpün.
     Babacığım cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her biri oğlun sayılır. Dışarıda bizler için uğraşan dostlarımı ve dostlarını hiçbir zaman unutmayacağını biliyorum.
     Mektubum burada biterken sizi, annemi, Yücel'i, ablamı, Aziz ağabeyi, Mehtap'ı hasretle kucaklarım babacığım... Sağlıcakla kalın.
                                                                                                                           HOŞÇAKALIN
                                                                                                                           T. Yusuf Aslan
     Yusuf'un babasına yazdığı bu son mektubu yerine verilmişti, fakat köyüne ve akrabalarına yazdığı mektup yerine verilmedi.
     Yusuf'un infaz savcısına, "Niye güvenim olsun?" karşılığı daha sonra haklılık kazanmıştı.
     Savcıyla bu konuşması sırasında Yusuf'un beyaz idam gömleğini getirdiler. Yusuf "Beyaz gömleği giymesem asamaz mısınız?" diye sordu. "Usul böyle" diye karşılık verdiler.
     Bu ara Yusuf, karşısında oturan ve çevresindekilerin kendisine "Müdür Bey" dediği birine (Birinci Şube Müdürü'ne), "Yine işkencelere devam ediyor musunuz?" diye sordu. Müdür birden irkilip, "Biz öyle şey yapmayız," diye yanıtladı. Yusuf gülümseyip başını hafifçe bükerek, "Peki, elektrik işkencesi nasıl gidiyor?" dedi. Müdür yine, "Bizde böyle bir şey yoktur," diye yanıtlayınca, Yusuf, müdüre, "Sizin çocuğunuz var mı?" diye sordu. "Bir kızım var," diye karşılık verdi müdür. "Nerede okuyor?" diye sorusunu sürdürdü Yusuf, müdür de, "Okula gitmiyor, daha küçük bir kız," dedi. Daha sonra müdür, Yusuf'a ODTÜ'de hangi bölümde okuduğunu sordu. Yusuf, "Fizik bölümü ikinci sınıfta idim," diye yanıtladı. Yusuf'un konuşmasındaki rahatlıktan onun idam edilecek biri olduğunu unutmuştu sanki müdür. "İkinci sınıfta idim," deyişi birden havayı etkiledi.
     Daha sonra Yusuf'a avukatları, "Sigara içer misin?" diye sordular. "Son bir defa içeyim," diye yanıtladı.
     O ara tuvalete gitmek istediğini söyledi. İnfaz savcısının izniyle tuvalete götürdüler. O tuvaletteyken savcı, "Dikkat etsinler, orada pencere vardır," diye seslendi.
Sf: 66
     Yusuf tuvaletten döndüğünde, infaz savcısı, "Yusuf'u bekletmeyelim," dedi. Beyaz gömleği giydirdiler.
     Yusuf avukatlarıyla vedalaşıp, güler bir yüzle idam sehpasına doğru yürüdü. Masaya ve tabureye çıktı. İlmiği boynuna geçirmişti ki gür bir sesle bağırarak şöyle söyledi:
     "BEN HALKIMIN BAĞIMSIZLIĞI VE MUTLULUĞU İÇİN ŞEREFİMLE BİR DEFA ÖLÜYORUM. SİZLER, BİZİ ASANLAR, ŞEREFSİZLİĞİNİZLE HER GÜN ÖLECEKSİNİZ. BİZ HALKIMIZIN HİZMETİNDEYİZ. SİZLER AMERİKA'NIN HİZMETİNDESİNİZ.. YAŞASIN DEVRİMCİLER, KAHROLSUN FAŞİZM..!     
     Yusuf bağırırken, seyredenler arasından biri aceleci bir sesle, "Sehpaya vur, sehpaya vur, sehpaya vur," diyordu. Celladın hareketleri çabuklaştı. Yusuf ayağıyla tabureye vurmaya çalışırken cellat onu altından çekti, sonra masayı da aldı. Yusuf'un da son sözcüğü ağzında kalmıştı. Boşluğa çakılmasıyla birlikte dişleri kenetlenmiş, adeta son sözcüğü ısırarak söylemişti...
     Saat 02.25'i gösteriyordu. Aynı kişiler onu da aynı şekilde seyrettiler... Ağır ağır dönüyordu ipin ucunda. Sonra bir külçe halinde durdu. Sadece esintiyle idam gömleğinin uçları uçuşuyordu.
     02.50'de ipi kestiler...
     Az sonra Hüseyin, Merkez Cezaevi'ndeki avukatlarla mahkumların görüşme odasından alınıp, başgardiyan odasına getirildi. Deniz ve Yusuf'un daha önce oturtulduğu sandalyeye oturtulup, ayaklarındaki zincir çözüldü.
     O sırada avukatları, Hüseyin'e sigara vermek istediler. Hüseyin içmeyeceğini söyleyip teşekkür etti.
     Bir ara , infaz savcısı Hüseyin'e, "Sarız'ın içinden misiniz, köyünden mi?" diye sordu. Hüseyin, "Sarız'ın içindenim, siz Kayseri'nin neresindensiniz?" dedi. İnfaz Savcısı, "Kayseri'nin içindenim," karşılık verdi.
Sf: 67
     Ve savcı bu konuşmadan sonra, hakkındaki idam kararını Hüseyin'e okuyup, sordu: Hüseyin, "Karar bana aittir, bir diyeceğim yoktur," dedi. Bu ara Hüseyin daha önce hücresinde babasına yazdığı kısa mektubunu çıkarıp, babasına vermelerin, söyledi... bu son mektubunda Hüseyin şunları yazmıştı:
     Babama, Anneme, Kardeşlerime ve yakın arkadaşlarıma,
     Söyleyecek fazla söz bulamıyorum.
     Bir insanın sonunda karşılaşacağı tabii sonuç bildiğiniz sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı.
     Üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum.
     İleride durumu çok daha yakından anlayacağınız inancındayım.
     Metin olunuz.
     Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız.
     Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler!...
     Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil...
     Candan selamlar...
                                                                                                                             Hüseyin İnan
     Hüseyin son mektubunda da yaşadığı sürece ağırbaşlı, az konuşan kişiliğini sürdürmüş, kısa bir mektup bırakmıştı.
     İnfaz savcısının mektubu almasından sonra Hüseyin, avukatlarına dönerek, "Ayağımda bu beyaz lastik pabuçlar var, ayakkabılarımı giymeme fırsat vermediler, çullanırcasına, adeta havalandırarak apar topar getirdiler, babama söyleyin, bu lastikleri gördüğü zaman, ayakkabısı yokmuş diye üzülmesin. Hücrede kalan ayakkabılarım, Askeri Cezaevi'ne hediyem olsun," dedi...
     O sırada infaz savcısının, "Hüseyin'i bekletmeyelim," dediği duyuldu. Hüseyin'e beyaz idam gömleği giydirildi.
Sf: 68
     Hüseyin avukatlarına veda etti ve çevresine dönerek, "Bu mücadele bizimle bitecek mi?" dedi...
     Daha sonra beyaz gömleği içinde sehpaya doğru dik ve metin adımlarla yürüdü. Sehpaya çıktı, tabureye çıkmadı. Son sözlerini tabureye çıkmadan, ilmiği boynuna takmadan bağıracaktı... Aceleci sesin sahibine adeta, sessizce oyunbozanlık etmişti...
     Hüseyin saat sabahın 03.00'ünde, şafağın sökmeye sabırsızlandığı bir sırada, son karanlığında gecenin, sehpanın üstünde bağırarak karanlığa karşı şunları söyledi:
     "BEN ŞAHSİ HİÇBİR ÇIKAR GÖZETMEDEN, HALKIMIN MUTLULUĞU VE BAĞIMSIZLIĞI İÇİN SAVAŞTIM. BU BAYRAĞI BU ANA KADAR ŞEREFLE TAŞIDIM. BUNDAN SONRA BU BAYRAĞI TÜRK HALKINA EMANET EDİYORUM. YAŞASIN İŞÇİLER, KÖYLÜLER VE YAŞASIN DEVRİMCİLER, KAHROLSUN FAŞİZM...!
     Bu son sözlerinden sonra Hüseyin, boynunu ilmiğe geçirdi ve ayağının altındaki tabureyi bir-iki tekmeyle devirip, kendi infazını yaptı.
     İnce dal bedeni boşluğa düştü... İleri geri sallanıp döndü... Deniz ve Yusuf'la bir kez daha buluştu...
Sf: 72
     6 Mayıs sabahı gök sancılanırken, saat 04.00 sıralarında görevliler Deniz'in babasını almaya geldiler. Onların gelişleri, o ana kadar, Deniz'in babasının yüreğindeki soyut titreyişleri; soyut titreyişler halindeki düşleri bir anda donuklaştırdı. Ondan sağ olarak aldıklarını, ona cansız olarak vereceklerdi. O ana kadar onun saymadıkları şey, artık onundur.
Sf: 73
     Hıdır İnan oğlunu görmek istediğini söyledi. "Müdür Bey'in" izniyle, yanına üç-beş polis verilerek oğlunun olduğu bölüme gönderildi.
     Deniz, Yusuf ve Hüseyin yıkanmak üzere yan yana uzatılmışlardı. Üzerleri örtülüydü, fakat Deniz uzun boyuyla belliydi.
     Hıdır İnan sırayla üçünün de yüzünü açtı ve birer birer alınlarından öptü. Çelik gibi sertleşen alınlarının altındaki çizgiler, ince bir gülümseme halinde şakaklarından yanaklarına doğru uzanıyordu. Yaşayan insan kokuları, daha gövdelerinden uzaklaşmamıştı. Yine de Hıdır İnan'ın dudakları, alınlarında ince bir iz bırakmıştı. Bu onları son gören göz, onlara son yaklaşan dudak ve insani soluk oldu.
     Hıdır İnan ilkin Deniz'i, sonra Yusuf'u ve sonra oğlu Hüseyin'in alınlarından öpmüş, onlara doğru bakarak, "Vatan ve bağımsız Türkiye sağ olsun," demiş ve örtülerini bir daha açılmamak üzere yüzlerine örtmüştü.
Sf: 75
     İnfaz savcısı Hıdır İnan'la görüşmüş, ona "Başın sağ olsun, bu kadar infazda bulundum, bunca mert adam görmedim," demişti. Bu arada Hüseyin'in üstünden çıkan 21 lira 95 kuruşu babasına veriyordu. Ayrıca Hüseyin'in ölmeden kendisine bir mektup bıraktığını söyleyip onu da verdi. Hıdır İnan, "Savcı Bey," demişti, "Hüseyin'in  bugüne gelmesi onun mertliği sonucudur; mert yaşadı, mert öldü... Bu vereceğiniz parayı almazdım ama, onu ölene kadar saklayacağım için alıyorum.
Sf: 77
     ... ... ... ... ... ... 
     Ah ardı ardına kenetlenen ölüm
     ah, hıncı sabırla bezeyen sır
     yazmadaki sırması ağlayışın tırnaklara oturan kan
     ... ... ... ... ... ...
     Ey yangınlarda patlamaya hazırlanan merak
     ey içimi ekşi sularla çalkalayan baş dönmesi
     ıssız ıpıssız boşluğu aysız gecenin
     ölümle yaşamak arasındaki şerit
     naneler, kekikler, ebegümeçleri
     ve şifalı bulutu kaynar kükürt deresinin
     çekiyor altımdan nemli döşeğimi 

     Ah, yürekleri toprağa saplanan arkadaşlarım
     ah, oğlakların, tayların, buzağların
     acı otlarla kararan damakları
     (akşamları barut kokusuyla dönsem de odama)
     sancısı: çaresiz seyrettiğim ölümün

     Ah, bir kere daha kederliyim
     ah, çılgın bir aşkın kollarında incelen bıçak
     seni öperek bilemeliyim
                                                   N. Behram (1972)
Sf: 79
     Ve o gün Ankara'da ki ölüm, ağlamayı dahi yasaklayan cinstendi. Haberi ilk veren spiker, sesinin titremesi nedeniyle huzurundan edildi. Mezarlığa ilk giden genç tutuklandı. Sokakta ilk bağıran kadın, alınıp götürüldü.
Sf: 82
     2 Mayıs 1972
     Mamak - Askeri Cezaevi

     Bütün Akrabalara,
     Bu mektubumu okuduğunuz zaman, artık aranızda olamayacağım. Mektubumu, senatonun idamlarımızı onayladığını öğrendiğim anda yazıyorum. Şundan emin olmalısınız ki; bu güne kadar davama olan inancım sarsılmamıştır. Sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsılma olmayacaktır.
     Ben, halkımın kurtuluşu, Türkiye'nin tam bağımsızlığı için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri, bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler, ellerindeki bütün imkanlarla, bizi dışarıdan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışarıdan emir alan, bölücü, anarşist diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, NATO'yu, Amerika'yı savunmak, 6'ıncı Filoyu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, Amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir.
     Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar vatansever oldular.
     Bizi, bu mücadelemizden dolayı, güya adil mahkemelerinde yargılayan ve yine adil kurumların eliyle asacak olanlar bilmelidir ki; biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesi uğruna, şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar ve astıranlar ise her gün defa öleceklerdir.
     Son sözüm: Yaşasın işçiler, köylüler! Yaşasın Devrimciler! Yaşasın halkımın kurtuluşu ve bağımsızlığı için savaşanlar! Yaşasın tam demokratik Türkiye'nin kurulmasından yana olanlar!
     Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun Sunay, Erim, Tağmaç, faşist koalisyonu.
                                                                                                                     T. Yusuf Aslan 
Sf: 87
     En yakın arkadaşlarından üçünün öldürülüşü, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i alabildiğine üzmüştü. Bu üzüntü yerini giderek öfkeye bıraktı.
     Deniz sorgusunda, öfke ve üzüntüyle harmanlanan bir duyguyla şöyle diyordu:
     "Biz Amerikalılara acımış, serbest bırakmıştık. Sinan da aramızdaydı, sonradan dağıldık. Sinan Cemgil Nurhak Dağları'nda yaralandı. Silah kullanamaz haldeyken kasti olarak öldürüldü. Alpaslan ve Kadir de aynı şekilde öldürüldü... Biz Şarkışla'da teşhis edildik, ancak burada isteseydik bizi teşhis edenleri silah kullanamaz hale getirirdik, fakat bunu asla yapmadık, bu yola başvurmadık. Arkamızı döndüğümüz sırada, bu yola başvurmadığımız kimseler tarafından ateş açıldı..."
Sf: 87
     YAŞAMAK ADINA
                                           Sinan Cemgil için     

     Doldurdu gırtlağını kalbinden esen rüzgar
     Dağıldı sessizce yaralarına
     Kalbin ki susarak neler söyledi
     En güzel şiirler bile uzaktı ona

     Şimdi uykusunda kıpırdayan çocuklar
     Rüzgarlarınla uçuşan kar gibidir
     Ve dalgın gözlerin şefkatle aralanıp
     Kelebekler döküyor onların titreyen kanatlarına
     Uzanıp gidiyorsun belli belirsiz
     Bir tutam kan sıcak nefesiyle dostların
     Kakül gibi kıvrılıyor alnında
     Süngülenmiş bahar kadar dokunaklısın
     Süngülenmiş bahar kadar incelen hayal
     Tanımsız duygularla katıldı sana
     Gülümsedin papatyadan örülmüş bayırlar gibi
     Kuşlar doldu koynuna gülümserken
     Hasretin derinleştiği anda
     Kapıştılar kabaran bağrındaki dehşeti
     İşte derelerin kıyısında sevişen serçelerin
     Arılar toplayıp sevinçlerini
     Oynarken gölgesinden ürküyor sincap
     Sabahın boşluğuna serpildi kırlangıçlar

     İşte yayla serin boylu boyunca
     Kan sıcak
     Ses yankı veriyor mağara önünde

     Yıldız dökmek isteyene zorlu dağlar var.
                                                       N.Behram, 1971
Sf: 94
     Son günlerine kadar büyük bir ısrarla kitap istiyorlardı. En yeni haberleri, yayınları merak ediyorlardı.
     Özellikle de romanlara meraklı olan Deniz en son babasından Tolstoy'un "Savaş ve Barış" ını istemişti.
Sf: 96
     Ölüm oruçlarının 12. günü, aynı zamanda görüşme günüydü. Deniz'e babası ve kardeşi Hamdi gelmişti. Yusuf ve Hüseyin'in babaları da oğullarının ziyaretçisiydi...
     Deniz görüşme yerine, dal gibi geldi. Yorgun fakat neşeliydi. Babası kemerinin beş delik geride olduğunu söylüyordu. Ölümlerinden bir hafta önceydi bu son görüşmeleri. Ölümden hiç konuşmamış ve hatta canlı, esprili anılar anlatmıştı.
     Yusuf görüşme yerine geldiğinde çok soğukkanlıydı. Açlık grevi onu hiç etkilememişti. Babasına dayanıklı olduğunu, kendisi için üzülmemesi gerektiğini söylüyordu.
     Beşir Aslan, "Sen söyle oğlum, seni dinleyeyim, çıkmayan canda ümit vardır. Ama yine de hazırlıklı ol," demişti. Yusuf'sa, "Biz zaten hazırlıklıyız, tahminimizde yanılmıyoruz." diye yanıtlamıştı. Babasından herhangi bir af girişiminde bulunmamasını rica etmiş, "Sizin ümitlendiğiniz insanlar bize karşıdır, biz sadece kendimize ve arkadaşlarımıza, bizimle olanlara güveniriz," demişti.
     Hüseyin aynı gün görüşme yerine oldukça bitkin gelmişti. Rahatsızlığı iyice ilerlemişti. Uzun süredir midesinden rahatsızdı. Fakat Hüseyin bu rahatsızlığını hiçbir zaman sorun etmemişti.
     Öteden beri arkadaşları, midesi rahatsız olduğu için ona süt verilmesini istemiş, Hüseyin bir ayrıcalığı olmasın diye kabullenmemişti.
     Ölüm orucunun boşluğu midesini iyiden iyiye yaralamıştı. Babası, görüşme yerine "karnı sırtına yapışmış bir durumda gelen" oğluna, "Oğlum, ölüme git, ama böyle değil," demişti.
     Hüseyin'se babasına, "Sağlığı değilse de, moralinin ve neşesinin yerinde olduğunu, üzülmemesini," söylemiş, ölüm oruçlarının sebeplerini anlatmıştı.
     Hıdır İnan, oğluna "Senin ölümüne üzülmeyeceğiz; hırsız değilsin, katil değilsin; ama sevmeyenlerimizin gözleri üzerimizde, dik git..." demişti. Hüseyin'in babasına son sözü, "Dik gideceğime güvenin hiçbir zaman sarsılmasın," olmuştu.
Sf: 97
     Yakınlarından sonra, onlarla görüşmeye avukatları geldi. "Ölüm orucuyla ilgili haberlere sansür konduğunu" söylediler. Orucu bırakmalarını istediler.
     18 Nisan'da başlattıkları açlık grevini, infazlardan bir hafta önce bıraktılar...
Sf: 102
     Zaman, kimlerin ölümsüzleştirdiğini, kimlerin daha nefes alırken, havyar yiyip viski yudumlarken, ölü bulunduğunu elbette çok yakında saptayacaklardı.
Sf: 103
     Dr. Paruğ Erdilek, devrimci bir operatör arkadaşımdı. Çocuklar 6 Mayıs 1972 günü asıldılar. Hemen her gün muayenehanesinde uğrardım Paruğ Erdilek'in.
     "Bu yaşta fidan gibi çocuklar böylesine acımasızca asıldı da, ölü toprağı saçılmış gibi susuluyor," diyor ve hiç içine sindiremiyordu idamları.
     Birçok yaralı gencin kurşunlarını çıkarmış, yaralarını sarmış, devrimci gençlere daima bir baba şefkati göstermişti.
     Çocukların idamından beş gün sonra sokak ortasında düşüp öldü. Onlara çok yakın bir yere gömüldü. Eşi Sevinç Hanım, Denizler'in mezarının bir örneğini yiğit kocasına da yaptırdı.
Sf: 107
Hüseyin Filistin Dönüşünde Ağır İşkencelerden Geçmiş, Fakat Tek Kelime Konuşmamıştı.
Sf: 108
     Babası İstanbul'a mal almaya giderken, ona uğrar, görüşürdü. Ankara'ya geldikten sonra, artık memleketine uğramaz olmuştu. Bir seferinde babası onu, okulunda bulmuş, "Oğlum," demişti, "Bayramlar, kurbanlar geçiyor; anan, ablaların seni özlüyor, niye eve gelmiyorsun?"
     Hüseyin babasına uzun uzun bir şeyler anlatmış, sonunda "Eve gelemem," demişti. "Çünkü kendimi adadığım bir dava var, ilerde en ağır cezanın verileceğini biliyorum, gelemememin sebebi budur. Beni şimdiden unutmaya çalışın, kendinizi hazırlamış olursunuz."
Sf: 109
     Sonra cezaevinde, Hüseyin'le görüşebildi. Hüseyin, "Çok dövüldüklerini, kendisinde ve arkadaşlarında hayır bırakılmadığını," söylüyordu. Aynı olayda, Atilla Keskin ve Sinan'la birlikte Nurhaklar'la öldürülen Kadir Manga'da vardı.
     Hüseyin babasına, Vali Ali Rıza Yaradan'ın kendisine, "Gel bu işten vazgeç, ne istersen veririz, bize yardımcı ol..." diye ajanlık önerdiğini anlatıyor. "Vali'ye gerekli yanıtı onun sözlerini halka açıklayarak vereceğim," diyordu.
Sf: 110
     Bir görüşme öncesinde, bir görevli, cezaevi kapısında görüşmecilere, "Bizim sözümüzü dinlemiyorlar, onları ikna edin, bir af dilekçesi versinler; yaptıklarımızın yanlışlığını anladık, pişmanız desinler, o zaman idamdan kurtulabilirler..." demişti.
     Hıdır İnan bunları söyleyen görevliye, "Onlar böyle bir nedamet içine girerlerse, biz veli olarak hakkımızı helal etmeyiz," diye karşılık vermişti. Bunun üzerine aynı görevli, "Siz veliler, canavarca, çocuklarınızın sehpada sallanmasına af dilemeye razı olmuyorsunuz..." diye söylenmişti.
     Hıdır İnan af dileme önerisine karşı çıkarken, af da dilense onların yine asılacaklarını düşünmüştü. Fakat af dilenirse, ellerinde onları küçük düşürücü kozları olacaktı...
     Görüşmeye girdiğinde, dışarıda olanları Hüseyin'e anlatmış, Hüseyin babasını büyük bir mutluluk ve gülümseyişle dinlemişti. "Bize de geldiler, boş verin, üstünde durmayın," demiş, babasına en ufak bir af girişiminde bulunmaması dileğini tekrarlamıştı.
Sf: 111
     Duygulu, haşarı, sıcakkanlı, gözünü budaktan esirgemeyen, ince, naif bir çocuktu. Daha o yaşlarında, yediği her lokmada, bir lokma yiyeceği olmayanları düşünür, tıkanırdı.
     Beş-altı yaşlarındaydı ki, ilçenin en yoksullarından birçok arkadaş edinmiş, onlarla her şeyini paylaşıyordu... En ufak bir mal tutkusu yoktu.
     Babası mahallenin esnafına aydan aya ödeme yapar, anası ve kardeşleri ay boyunca erzağı veresiye alırlardı.
Sf: 112
     Yine bir gün evlerine gelen bir komşu kadın, "Deniz'in çöplükte millete maaş dağıttığını," söylemişti. Hemen evden çıkan anası baktı ki, Deniz bir taşın üstünde çevresindekilere para dağıtıyor. Ayaklarına da anneannesinin ayakkabılarını giymişti. Sonradan anlaşıldı ki, üç aydan üç aya emeklilik maaşı alan anneannesinin parasını almış ve onun ayakkabılarını giyerek, mahallenin yoksullarına maaş dağıtmaya gitmişti.
     Deniz annesinin geldiğini görünce ürkmüş, fakat yaptığı işin yanlış olduğunu söyleyenlere hiçbir zaman inanmamıştı...
     Yaşının biraz daha büyük olduğu ilkokul sıralarında, bilgisi ve zekasıyla yaşıtlarından çok üstündü.
Sf: 115
Yusuf'un Kararlılığı Ve Cesareti Polisi Şaşkına Çevirmişti...
     Günlük yaşamında, kendi halinde ve son derece uysaldı. Yeni tanıdığı insanları büyük bir dikkatle inceler ve ilk sezgileri onu çoğunlukla yanıltmazdı. Sevdiği insanlara karşı saygılı, efendi, kızdıklarına karşı hırçın ve huysuzdu.
Sf: 117
     Ortadoğu'da, Arap halklarının siyonizme ve emperyalizme karşı yürüttükleri mücadeleyi, sıcaklığı içinde değerlendirmek ve katılmak için gittiği Filistin'den dönüşünde yakalandığı zaman, Yusuf'a günler, geceler boyunca korkunç işkenceler yapılmış, üstünde Filistin gerilla giysileri olmasına karşın suçlamayı kabullenmemiş; ne istenilen ifadelerin altını imzalamış ne de arkadaşlarının adını vermişti.
Sf: 118
     Beşir Aslan oğlunun kendini ölümüne bir şeye adamış olduğunu somut olarak hissetmiş ve Yusuf'un geri dönmeyen kişiliğini bildiği için, acıyla burkulmuştu.
Sf: 119
     Beşir Aslan, Hüseyin'le oğlunun yakınlığından dayanak bulup ısrar ediyordu. Artık onun ağzından söz alamayacağını anlayınca, "Hüseyin, oğlum, bu nedir, Yusuf adam mı öldürdü?" diye sormuştu. Bu söz Hüseyin'i bir anda değiştirmiş, gözlerini ateşlendirmişti. Sert bir tonla, "Amca," demişti, "biz istasyon şefi vurmayız. Böyle bir şeyi aklından çıkar. Günahsız hiç kimseyi vurmayacağımıza andımız var. Biz halk düşmanlarına karşı dövüşüyoruz. Yusuf'u tanımıyor gibi konuşma."
Sf: 122
     Eken'i kaçırma girişimi, ardında Niyazi'nin hayatını bıraktı. Kimi ölüler vardır, gövdesinde kurşunlarla gömülür. Niyazi böyle girdi toprağa.
Sf: 123
     Gitme öncesinden Hüseyin, arkadaşlarına haber iletmiş ve ölümlerinden sonra kesin olarak, herhangi bir boykot, açlık grevi, isyan yapmamalarını; sonucu olgunlukla karşılamalarını istemişti.
     Görevliler o gün cezaevinde isyan olabileceği düşüncesiyle olağanüstü önlemler almışlardı. Onların içeride hırçınlaşacağını sanıyorlardı. Ve sık sık, gelip koğuşlara bakıyorlar, mahkumların her günkü olağanlıkları içinde oluşları ve metanetleri karşısında şaşkına dönüyorlardı. Bu görüntü, isyandan daha etkili olmuştu. Önlemini alamayacakları, hesap edemeyecekleri bir sonuçla karşı karşıya bırakmıştı görevlileri. Hüseyin'in vasiyeti, yeni bir eylem gibi yaşanmıştı Mamak'ta.
     Dışarıda aynı gün, aynı dünya, aynı insanlar. Ve ilk kez o gün anladım, bir odanın, bir evin, bir sokağın, bir şehrin bir insana düşmanca bir acı verebileceğini.
Sf: 124
     İbrahim ayıldığında, iki kolu ve bir bacağı gövdesinde yoktu. Üç organı eksilmişti gövdesinden. Çevresinde yığınla polis bekliyordu. Darağacında öldürülen üç arkadaşını düşündü... Polislere bir dumanın arkasındaymışlar gibi bakıp, olanca gücünü toplayarak, kesik kesik, "Kafam gövdemde, bu bana yeter," dedi... ve yine bayıldı...
Sf: 128
     Sanıklarının tamamı düzmece bir biçimde bir araya getirilmiş olan "Sabotajlar Davası" bunun tipik bir örneğiydi. Birbirleriyle ilgisiz birçok kişi (özellikle işçiler) toplanmış ve ağır işkenceler altında "yangınlar çıkarmış olmayı", gemi batırmış olmayı" kabul etmişlerdi.
Sf: 129
     Her hücrenin duvarında "kendi kendinle de olsa konuşmanın, şarkı söylemenin, gazete okumanın, radyo dinlemenin, yazı yazmanın, gündüzleri uyumanın, ziyaretçiyle görüşmenin... yasak" olduğuna ilişkin bir komut asılıydı. Serbest olan tek şey soluk almaktı. Oksijenleri azalmış bir akvaryumdaki balıklar gibi oda...
     Hazırlanan senaryo gereği bir nöbetçi yüksek sesle, söz gelimi, "Komutanım, 45 nolu esirin idam kararı geldi," diyor ve o hücre açılıp, tutuklu dışarı çıkarılıyordu. Denizler'in asılmış olduğu bir dönemdi Yani Türkiye'de üç insan darağacında can vermişti. Ve artık asılma konusu bir eğlence haline getirilmişti.
     Son sözleri sorulan bu masum insan, daha sonra, hazırlanan ilmiğin karşısına getiriliyor, ilmik boynuna geçiriliyordu. Ve yine senaryo gereği bir nöbetçi, "infazın yeni bir emirle ertelendiği" haberini getiriyordu.
     Sonunda bu acı eğlencenin kahramanı olan bir işçi, bir gece yarısı korkunç bir hıçkırıkla büyük bir moral çöküntüsüne yuvarlandı.
Sf: 130
     O günler, kendi karanlığı içinde geçti gitti.
     Geçen sadece günlerdi. Ölümse sadece biçim değiştirdi....
***
     Sen bağrımı amansızca zorlayan siyahlık
     unutma
     öldürmekten daha kuvvetlidir ölebilmek
                                                      N. Behram
***
     Adı: Deniz, Soyadı: Gezmiş. 1 THKO sanıklarından, İdama hüküm giymiş. Hüküm infaz edilecek. Yüzünde inceden bir gülümseyiş.
Sf: 143
     1 No'lu THKO davasında sanık 18 genç, eylemlerini saklayıp gizleme gereği duymaksızın ve amaçlarını da belirleyerek açıklamışlardır. Hatta ABD Büyükelçiliği'nin köşesindeki kulübede nöbet tutan polislerin kurşunlanmasının, aleyhlerine tek delil olmadığı halde bu fiili de kendilerinin işlediğini ifade edecek kadar açık yürekli davranmışlardır. Deniz Gezmiş ve arkadaşları ABD'nin Türkiye'yi sömürdüğü ve yarı bağımlı hale getirdiği, bu nedenle ABD emperyalizmine karşı savaşmak gerektiği inancındaydılar ve ne kadar zorlanırsa zorlansın bu hedefe varmak için koydukları eylemlerde anayasayı ihlal kasdının aranması olanaksızdı.
Sf: 144
     YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI kuvvetlerinin varlığını gerektiren devlet hakimiyetinin, topları, tankları, jetleri ve yüz binlerce eğitim görmüş askeri ve komutanlarıyla birlikte 18 gencin tabancaları ve belki de üç-dört tüfeğiyle, hem de Nurhak Dağları'ndan yok edilebileceği kabul edilerek adalet tarihimiz için pek de övünülemeyecek olan İDAM KARARI verilmiş oldu. 
Sf: 145
Siyasal Yargılamalarda Hüküm Veren Çoğu Kez Hem Davacı Hem De Yargıç Konumundadırlar.
                                                                                                                        Orhan APAYDIN

     Üç genç adamın boyunlarına ipi geçiren cellat, yargı organı içinde yer alan bir mahkemenin, yasama organınca onaylanan kararını yerine getirmiştir. Biçimsel açıdan celladın boğarak öldürme eylemi hukuka uygundur. Sokrates'in baldıran zehiriyle öldürülmesi de hukuka uygundu. Her şafak Şah'ın kurşuna dizdirdiği İranlı devrimcilerin, geçen yıl İspanya'da Franco'nun öldürttüğü gençlerin biçimsel bakımdan hukuka uygun mahkeme kararlarıyla yaşamlarına son verilmiştir. Vietnamlı yurtsever Nguyen Van Troi de, vatan haini bir iktidarın kurdurduğu mahkemenin kararıyla ölüme mahkum edilmişti.
     Demek istediğimiz şu:
     Siyasal yargılamalarda verilen kararların biçimsel hukuka uygunluğu, kamu vicdanını tatmin etmeye yetmemektedir. Halkın ve tarihin hükmü çoğu kez mahkeme kararlarını geçersiz kılmakta, mahkum edilenlerin değil, mahkum edenlerin suçlanmasına yol açmaktadır.
     Deniz Gezmiş ve iki arkadaşının idam edilmelerinde de aynı kural geçerlidir.
Sf: 146
     Tarihin akışı içinde, verilen hükümler gene de haksız ve adaletsiz kalabilir, "suçlu" görülenler "kahraman" mertebesine çıkabilirdi.
Sf: 150
     Suç ve suçlu belli olduktan sonra, sırf o suçun niteliğini tayin ve suçluları yargılamak için kurulmuş olan mahkemeler tabii mahkeme, bu mercilerde görev alan kişilerde tabii hakim değildir. Bu gibi mercilere "olağanüstü merciler" denir. İşte, anayasanın "Hakların Korunmasıyla İlgili Hükümler" i içinde yer alan 32. maddesi, suç ve suçlu belli olduktan sonra, o suçun suçlularını yargılamak için kurulacak olağanüstü mercileri kesinlikle yasaklamıştır.
Sf: 151
     Belirtmek gerekir ki, Deniz, Yusuf, Hüseyin ve arkadaşları bu durumu hemen anlamışlardı. Duruşmanın daha ilk gününde, Hüseyin bu konuda şöyle diyordu:
     "İddianameyi okuduğum zaman cezanın suça değil, suçun cezaya uydurulmaya çalışıldığını gördüm. Cezamızı biraz önce bahsettiğim pazarlık tayin edecektir. Böyle bir pazarlığın bize reva göreceği cezayı bağımsız yargı organlarında uygulamak zor olduğu için Sıkıyönetim Mahkemeleri'ne çıkartılıyoruz. Haklı olarak belirtiyorum; iddia makamını muhatap olarak almıyorum ve mahkemeyi bağımsız yargı organı olarak kabul etmiyorum.
Sf: 153
     Aslında hakimlik gerçekten zor ve zor olduğu kadar da kutsal bir uğraştır. Anadolu'da halen geçerliliğini koruyan "Hakim, peygamber postunda oturan kişidir," sözü bu niteliği en güzel biçimde anlatan bir halk deyişidir.
Sf: 155
     Beş-on genç adamla, birkaç silah, bir miktar dinamit lokumu, konserve kutusu ve karpit ile anayasayı ihlal, Millet Meclisi'ni iskat olanaklı mıdır? Banka soymanın ve adam kaçırmanın anayasayı ihlalle ilgisi nasıl kurulabilir? Ve nasıl, nasıl, suç ile ceza arasındaki oran bu denli temelinden yıkılarak, yaşamlarının en coşkulu çağında üç körpe insan ipe gönderilir?
     Kuşkusuz suçlu idiler, ama ölüm cezasını gerektirecek kadar değil.
     Beş-on genç anlaşmış, belki gizli ve silahlı bir çete ya da cemiyet kurmuşlardı ve bu kuruluş 146. maddedeki anayasayı ihlal suçuna müteallik olabilirdi. Ama bu davranışları, tıpatıp ve kesinlikle 168. maddenin kapsamına girer ve ona göre cezalandırılırdı. O zaman ölüm yerine en çok verilecek cezanın, 24 yıl ağır hapis olması gerekirdi.
     Suçlu idiler. 146. maddedeki suçu işlemek üzere, yani anayasayı ihlal için, özel araçlarla donatılmış, birkaç kişi anlaşarak gizli birlik kurmuş olabilirdi. Ama o zaman bu eylemlerinin cezası ölüm değil, 171. maddeye göre en çok 12 yıl ağır hapis olması gerekirdi.
Sf: 156
     Bu ceza sosyal ve insancıl açıdan da hukuk kurallarına aykırıdır, hatalıdır. Şundan ki, ceza yasamızda cezayı azaltıcı takdiri nedenler kabul eden biri 59. madde vardır. Hakimler bu maddeyi dilediği nedenlerle uygulamak suretiyle cezadan indirme yapabilirler. Bu indirme ölüm cezalarında, süresiz ağır hapse çevrilmek biçiminde uygulanır. Bu madde, hakimlere tanınmış ve en son insancıl bir yetkidir. Hangi maddeyle ceza verilirse verilsin, hakimlere huzur, suçlulara teselli verecek bir olanaktır. Ne yazık ki, karada bu olanaktan da yararlanılmıştır.
Sf: 160
     Çünkü bir dava, hükmün verilmesine ve cezanın infaz edilmesine rağmen kamuoyunda kabul edilmiyor, tartışılıyorsa, o dava kapanmamıştır.
Sf: 166
     Durum bu iken, 12 Mart döneminde, suçsuz insanlardan işkenceyle suçluluk ikrar almak için, yargılama usulü yasasında gözaltı süresi, anayasaya aykırı olarak 24 saatten 30 güne çıkarılmış; bu 30 günlük sürenin büyük bir bölümü organlara elektrik vermek dahil her türlü işkenceye ayrılmış, geriye kalan kısmı da işkence izlerini yok etmekte kullanılmıştır. Yasada yapılan bu değişiklikten sonradır ki, gözaltı süresinin 24 saatten fazla olamayacağını bildiren anayasa hükmünü değiştirmek yoluna gidilmiş; böylece yasalar anayasaya uygun olarak çıkarılmak gerekirken, anayasa, yasa değişikliklerine uydurulmak istenmiştir. Yapılan anayasa değişikliğinde gözaltı süresi 15 gün olarak belirlendiği ve herkes öncelikle anayasa hükümlerine uymak zorunda olduğu halde, sıkıyönetim makamları 30 günlük gözaltı süresini uygulamaya ve işkenceleri uzatmaya devam etmişlerdir.
Sf: 175
22 Kişilik Adalet Komisyonunda İdama Karşı Gelen Tek Üye Bendim.
                                                                                                               Mevlüt OCAKÇIOĞLU
     Kim ne derse desin, çapı ne olursa olsun, son senelerde gençlik, talebe ve işçi hareketleri halka dönüklüğü nispetinde, her türlü usul ve vasıta kullanılarak- bu vasıtaların en etkeni din olmuştur-, iç ve dış sömürü talana karşı, başkaldırmayacak, hakkını soramayacak, "Bu benim kaderim, o'nun kısmeti" diyecek kadar zavallılaşmış, beyni uyuşturulmuş, gecekonduların, köy-kentlerinin sakinleri, yoksul çilekeş, amma bu vatanın öz ve bağlı halk kitlelerini uyandırmak, hakkını sorar ve arar, kıpırdanır, konuşur hale getirmek gibi çok kutsal, çok insancıl çok yurtsever davranışlardır.
Sf: 184
     Deniz, her şeyin ötesinde bir eylem adamıydı. Kavradığını mükemmel kavrar ve derhal uygulamaya geçerdi. Ve derdi ki, "En iyi lider en iyi militan olandır." O dönemin bütün ilerici, yurtsever, anti-emperyalist ve anti-faşist eylemlerinde o ve arkadaşları yer almıştır. Her demokratik ve haklı eylemin sonunda Deniz Gezmiş haksız şekilde kovuşturmaya uğruyor ve tutuklanıyordu. (12 Haziran 1968 işgal eylemi dolayısıyla cumhurbaşkanı, başbakan, muhalefet lideri ve tüm üniversite rektörleri, öğrencilerin isteklerinde haklı olduklarını belirtmişlerdi.)
Sf: 185
     Deniz Gezmiş'in sayısız tutuklamalarında bütün hukukçuları şaşırtan bir özellik vardır; bütün tutuklanmaların sonucu mahkemelerde beraattır.
     Biz yazımızı onun içeride ve dışarıda dilinden düşürmediği dizelerle bitirmek istiyoruz:
     "Delikanlım,
     iyi bak yıldızlara.
     Onları belki bir daha göremezsin.
     Belki bir daha
     yıldızların ışığında kollarını
     ufuklar gibi açıp geremezsin.
     ......
     Delikanlım,
     sen ki, ya bir köşe başında
     Kaşından kan sızarak gebereceksin.
     Ya da bir devrimci gibi darağacında 
     can vereceksin."
Sf: 193
     b) Anayasamızdaki kusur: Ölüm cezalarının yerine getirilip getirilmemesi kararı diğer bütün devletlerde "Devlet Başkanı" na verilmiş bir yetkidir. Zira Devlet Başkanı tarafsızdır. Tarihi bazı nedenlerle bu yetki memleketimizde Meclis'e verilmiştir. Çok partili döneme geçince, çoğunluk partisinin oy fazlalığı ile tarafsız tasdik makamı olma niteliği de kalmamıştır.
Sf: 196
     Ölüm cezasının hemen infazında bir gelenek mevcut ise de belli bir infaz süresi yoktur. Böylesine önemli bir konuda, Adalet Bakanlığı'nın müracaatların neticesini beklemeden infaz emretmesi veya böyle bir emir olsa dahi, Savcılığın ilerde kanunsuz sayılması mümkün böyle bir emri yerine getirmesi sorumluluğu gerektirmiş olabilir. "İnsan hakları"nı (Anayasa 2) ve bunlar arasında başta gelen "yaşama hakkı" nı (Anayasa 14) önemsiz saymak mümkün değildir.
     Saygı ile mütalaa olarak arz olunur.
                                                                                                                                  22.3.1972
                                                                                                                                Saat: 22.00

Pozitif:
1) Üst ve kalp notası harika. Ferah, naneli, reçineli, erkeksi, topraksı.

Negatif:
1) Sonları çok hafif ve bu yüzden elementlerin belirginliği kayboluyor.
Notalar:
Üst: Absinth, Melekotu, Siyah Frenk Üzümü Tomurcuğu. (ck: absinthe, vetiver, çam reçinesi)
Kalp: Karanfil, Zencefil, Küçük Hindistan Cevizi, Paçuli, Biber(ck: nane, paçuli, adaçayı)
Baz: Çam iğnesi, Göknar reçinesi, Laden. (ck: deri, sedir ağacı)
Tip: Yeşil, Fresh, Füjer, Topraksı, Baharatlı, Tatlı, Odunsu.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2006

Koku rengi: Yeşil
Referans: Yeşil Lavanta
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Olivia Giacobetti
Doktrin: "En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi...
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!" - Can Yücel

1 yorum:

  1. Baba, sana her zaman için müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünce ile yetiştirdin beni... Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Baba, biz Türkiye'nin İkinci Kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da... Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı'n da olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları. Düşün baba; bugün hükümet işini, gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdalar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız. Baba, mektubuma son verirken seni, annemi, Bora'yı, Hamdi'yi devrimciliğin olanca ateşiyle kucaklarım.
    Deniz Gezmiş 28 Ocak 1971

    YanıtlaSil