10 Kasım 2015 Salı

Diptyque - 34 Boulevard Saint Germain (10 Kasım 2015)

     İnceleme bitene kadar bakmam yasak olduğu için parfümün çıkış tarihini henüz bilmiyorum. Ancak küçüklüğümde bayramlarda ya da Almanya'dan bir gurbetçi mahallemize geldiğinde hissettiğimiz kokular kadar güzel; tadı onlara da çok yakın. Paçulinin içinde ezilmiş siyah ve kırmızı erikler. Açılış tatlılığında pek denenmese de ve üst notalarda kullanımına az rastlansa da tonka fasulyesi yazmadan geçemeyeceğim. Kara ve kırmızı
biber tanecikleri.
     Orta notalara gelindiğinde beyaz tütsü dumanı. İdrar kıvamında ekşi-tuzlu kokular. Ağır eksi puan aldırır, uyandırayım.
     Sonlara gelindiğinde tarçınla gelen harika tatlılık sevindirici. Kızıl bal ve vanilya harika kullanılmış. Beyaz ahşapla gelen odunsular ve çam kuruları. Limon marmelatı.
     Salih Bozok (1881, Selanik - 25 Nisan 1941, İstanbul), Türk asker ve siyasetçi. Mustafa Kemal Atatürk'ün yaveri ve arkadaşı.
     Mustafa Kemal'in mahalle ve okuldan arkadaşı, yaşça da akranıydı. Harp Okulunu aynı yıl bitirdiler.
Atatürk'le dostlukları eskiye dayanmaktadır. O da Atatürk gibi, Selanik doğumlu. Yaşları da yakın. Selanik'ten mahalle komşulukları, hatta uzaktan akrabalıkları var. İlk subaylık yıllarında beraberler. 1908'de hürriyetin ilanından sonra yolları yine Selanik'te kesişiyor. Atatürk'ün onu daha o yıllardan "ömür boyu yoldaş" olarak seçtiğini gösteren ilginç bir sahne vardır :
     Selanik'te meşhur Olimpos Gazinosu'nda oturdukları bir akşam, Mustafa Kemal sofradaki dostlarına ileride nasıl iktidara geleceğini anlatır. Sonra da orada bulunanlara gelecekteki görevlerini açıklar. Masadakiler; Fuat Bulca, Nuri Conker, Fethi Okyar ve Salih Bozok hayretle izler onu. Herkese görev bölümü yapıldıktan sonra, sıra Bozok'a gelince, Salih der seninle hiç ayrılmayacağız. "Seni kendime yaver yapacağım." Masadakiler sorar:
     "Peki sen ne olacaksın?"
     Yanıt kısadır:
     "Ben, size bu görevleri verecek adam olacağım!"
Atatürk ve Berberi - Yaşar Gürsoy
Sf: 10
     Bugüne değin yaptığım tüm okuma ve araştırmalarda; Atatürk'ün yanında çalıştırdığı hizmetlilerine çok önem verdiği dikkatimden kaçmadı (kimsenin kaçırdığını da düşünmüyorum). Yaverlerine, kimi zaman onlardan bile fazla önem verdiği aşikârdır (hizmetlerine tevazu gösterir, şakalaşır, yanından hiç ayırmaz).
Sf: 14
Amiral Bristol'ün günlüğü
Amerikan Elçiliği, 26 Temmuz 1924;
Lozan Antlaşması'ndan iki gün sonra...
     İstanbul'daki ABD Yüksek Komiseri Amiral Mark Lambert Bristol ülkesinin dışişleri bakanına göndereceği gizli raporun son satırlarını yazıyordu:
               ... Bu örgütün nihai amacı iktidardaki Cumhuriyet hükümetini
          devirip yerine bir meşruti monarşi kurmak. Bu hareketin asıl ilgilendiği
          şey ise din konularını Ankara'daki rejime karşı siyası bir silah olarak
          kullanarak gelecekte kurulması planlanan meşruti monarşinin
          başına ya Abdülmecid ya da II. Abdülhamid'in oğlu Selim Efendi'yi
          geçirmek.
Sf: 18
     Halk zafer sarhoşuydu. Meclis kaynıyordu. Kumpaslar almış başını gidiyor, hemen herkes çıkarlarını düşünerek hareket ediyordu.
     Gazi, Çankaya Köşkü'nün penceresinden uzaklara bakarken düşüncelere dalmıştı.
     İstihbarat şart! Kendi istihbarat teşkilatımızı kurmalıyız.
Sf: 26
     Karakol Örgütü ile Ankara arasında yaşanan sorunlar, Mustafa Kemal'i yeni arayışlara sürükledi. Günün şartlarına uygun bir istihbarat örgütü kurmakta kararlıydı, zira karakol örgütü ve ardından diğer mahallî istihbarat servisleri de kendisine güvenmiyordu.
     Cumhuriyeti kurma planını kimselerle paylaşmamaya gayret eden Mustafa Kemal, sofrada bulunan yakın dostlarına sohbet sırasında, "Büyük dinimiz, çalışmanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Kimileri çağdaş olmayı dinsiz olmak sanıyor. Böyle sananların amacı Müslümanların dinsizlere tutsak olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak, sarıkla değil, beyinledir..." dedi.
Sf: 44
Şeyh Said İsyanı
     Şeyh Said'e bağlı kişiler 13 Şubat 1925 günü Genç (Bingöl) vilayetindeki Piran köyünde arama yapan jandarma müfrezesiyle çatışmaya girdi. Olay kısa sürede büyüdü, isyana dönüştü. Eşkıyalar üç gün sonra da Darahini'yi basarak valiyi ve bazı görevlileri esir aldı.
     23 Şubat'ta ayaklanmacıların üzerine gönderilen ordu birlikleri Kış Ovası'nda Şeyh Said kuvvetleri karşısında tutunamayarak Diyarbakır'a çekilmek zorunda kaldı. Ertesi gün Elazığ'a giren Gökdereli Şeyh Şerif yönetimindeki başka bir ayaklanma kolu kenti kısa süre için de olsa denetim altına aldı. Sid'in emrindeki 5000 kişilik kuvvet Diyarbakır'a saldırdı. Mustafa Kemal durumun ciddiyetini anlayıp, Heybeliada'da rahatsızlığı nedeniyle dinlenen İsmet Bey'i acilen Ankara'ya çağırdı. İnönü ve ailesini bizzat Ankara Garı'nda karşılayan Gazi, olayları anlatmak için köşkün yolunu tuttu.
Sf: 47
"Yıprandım Nuri!"
     Fikriye Hanım'ın ölümü, Gazi'yi derinden sarsmış, uzun süre etkisinden kurtulamamıştı. Hatta bir gün eşi Latife Hanım'a yanlışlıkla, "Fikriye," diye hitap etmiş, bu sebeple araları uzun süre bozulmuştu.
     Evlilikleri boyunca birçok yurt gezisinde Gazi'ye eşlik eden eşi Latife Hanım, modern ve medeni Türk kadının simgesi olma görevini üstlendi. İsteği üzerine meclisteki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, TBMM'ye giren ilk Türk kadını oldu. Her önemli toplantıda bulunmuş ve askerî manevralara katılmış olan Latife Hanım'a Gazi saygı duyuyordu, ancak evlendikten sonra hırçınlaşması hiç hoşuna gitmiyordu.
     En samimi arkadaşı Nuri (Conker) ile bir sabahı daha ederken dudaklarından, "Yıprandım Nuri!" sözleri döküldü. Fazla da yorum yapmadan sofrayı terk edip uyumaya çekildi.
     Evlendikten sonra Cumhuriyet henüz yeni kurulmuştu, Atatürk'ün sorumlulukları büyüktü, ancak Latife Hanım ona destek olmaktan çok sorun çıkarıyor, özellikle de çocukluk arkadaşlarından nefret ediyordu. Birçok şiddetli gerginlik yaşadıktan sonra Atatürk iki defa Latife Hanım'dan ayrılmak istemiş, ancak Latife Hanım, Salih (Bozok) Bey'den ara bulucu olmasını istemiş ve araları o şekilde yumuşamıştı.
     Fakat 1925 yazında, Doğu Anadolu gezisindeki tatsız tartışmadan sonra boşanma kararının artık önüne geçilemedi. Latife Hanım boşanmayı kabullenememiş, Gazi efendisiyle barışıp yeniden beraber olmayı ümit etmişti, bu arzusuna ulaşamadı.
Sf: 48
     Ayrılık haberi, 5 Ağustos 1925 günü radyoda yayımlanan bir hükümet bildirisi ile duyuruldu.
     Gazi, on binlerce vatan evladının kanıyla sulanarak düşmandan kurtarılan toprakların tartışmasız tek lideriydi. Dünyayı dize getirmiş ama evliliği koca bir hüsranla son bulmuştu. Sıkıntılı günler geçiriyordu.
Sf: 52
     "İyi çocuğa benziyor. Lakin gerekli istihbaratı tekrar yaptırınız, üzerine güzel kıyafetler alınız. Giyimine dikkat etmeyen insanın ne kendisine ne de topluma saygısı vardır. Hemen göreve hazır ediniz... Ha! Siz yine de Refet Paşa ile olan yakınlığını bir tetkik ediniz."
Sf: 55
"Anlat bakalım Memo!"
     Ellerinin titremesine izin vermiyor, hayatı boyunca yaptığı en dikkatli tıraşını yapmaya hazırlanırken, ocaktaki su ısınıyordu. Biraz sonra usturasının ucundaki kişi dünyayı dize getiren, yaşadığı vatanı düşmandan kurtarıp, atalarının ırzını kurtaran kişi olacaktı.
     Ustura yanaktaki köpüğü sıyırırken cesaretini toplayıp, işinin ehli olduğunu göstermeyi sürdürdü. İki Selanikliden biri berber, diğeri onurlu bir ulusun kurucu cumhurbaşkanıydı, ama o an ikisi de sıradan birer insan; iki faniydi.
Sf: 65
     Gazi'nin gözü bir ara Tevfik Bey'in küçük yaştaki kızı Emel'in saçlarına ilişti, "Bunun modası geçti," diyerek, berberi Sabri'yi çağırttı ve orada saçları modaya uyar şekilde kestirtti, sonrasında da, "Bak şimdi çok güzel oldun, modayı ihmal etmemeli," diyerek iltifat etti. Mehmet gördüklerine inanamadı.
Sf: 66
Misafirlerimin neşesi benim de neşemdir.
Sf: 70
     O an için canının çektiği rakısını mutfakta içmeyi doğru buldu. Mutfağa girdi, salata doğradı, rakısını kalınca koyup masaya bıraktı tekrar Emine Hanım'ın bulunduğu odaya gidip kısa bir sohbet etti.
     O ara Gazi canı sıkkın köşkün bahçesinde gezinirken müştemilatın yakınlarına kadar gelmişti ki, mutfak camından masa üzerindeki nevaleyi görerek usulca içeri girdi. Aynı anda Mehmet, annesinin yattığından emin olduktan sonra kısa süreli keyfini süreceği masanın başına çoktan kurulmuştu. Kapı açıldığında gördüğü karşısında irkildi ve içinden, İşte şimdi sonum geldi! diye geçirdi. Ama Gazi Paşa yüzünde beliren tebessümle, yüzü kızıla çalan, korkudan dizleri titreyen Berber Mehmet'in kurduğu mütevazi masaya konuverdi.
     "Memo, koy bakalım bana da bir kadeh. Var mı öyle yalnız içmek?"
Sf: 73
     "Paşam öğrendiğim kadarıyla İstanbul kadısının en mühim görevlerinden biri on beş günde bir berberleri kontrol etmesiymiş. Zatıaliniz daha iyi bilir. Berberlerin asabi ve hiddetli olup olmadıkları bir heyet huzurunda türlü denemelere tabi tutulurmuş.
     "Evet Memo doğru öğrenmişsin. Mesela ipsizin biri berber dükkânının ilk açılacağı günden itibaren kapı önünde bekletilir, berber dükkâna girerken çelme takar düşürür, sonra müşteri olarak girdiği orada leğeni de devirip kavga çıkartmaya çabalarmış. Bütün bu yaşananlar sonrasında berber kızmaz, sabır taşının kırılmasına izin vermezse imtihanı geçermiş. Anlayacağın, berberin o davranışı vatandaşların kellesinin rahatlıkla kendisine teslim edebileceğine dair fetva çıkarılmasına izin verilirmiş.
Sf: 78
     Suikasttan sonra da otomobil ve benim motorumla adalara kaçacaklardı.
     Kâzım Bey duyduklarının ardından hemen harekete geçti. Durumdan Mustafa Kemal Paşa haberdar edildi, bir anda tüm yurtta suikastı gerçekleştirecekler aranmaya, elebaşıları ise soruşturulmaya başlandı.
     O gece ve ertesi gün İstanbul ve İzmir'de yapılan tutuklamalarda Ziya Hurşit, Gürcü Yusuf, Laz İsmail ve Çopur Hilmi yakalandı. Soruşturma derinleştirildi, suikastın arkasında, kapatılmış Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın içindeki bir grup olduğu sonucuna varıldı. Gazi'nin aklı başından gitti. Olanlara şaşırıp kaldı: Yahu bunlar benim can dostlarım değil miydi? diye geçirdi içinden. Aldığı bilgiler yüreğinin daralmasına neden oldu. Suikastte partinin kurucuları olan Kâzım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ve Berber Mehmet'i Gazi'nin hizmetine gönderen Refet (Bele) Paşa ile Adnan (Adıvar) Bey'in de adları geçiyordu...
Sf: 86
     Karabekir Paşa Ankara'da tutuklandı ama İsmet Paşa yakın arkadaşını hemen serbest bıraktırdı. İçişleri bakanı Recep Peker durumu Cumhurbaşkanlığı'na ihbar etti. Gazi, İsmet Paşa'ya şifreli telgraf çekti:
     "İstiklâl Mahkemesi, tutuklananların ifadelerini aldıktan sonra, suikast kararının Terakkiperver önderleri tarafından alındığı hakkında sonuca varmıştır. Suikast girişiminin kişisel nitelikte olmayıp bir siyasal zümrenin siyasal amaçla öteden beri hazırladığı, Ankara'da son günlerde Bursa'da bu kararı uygulamaya çalıştığı tutuklananların açık ifadeleri ve bunların yaptıkları seyahatler ile belli olmuştur. İstiklâl Mahkemesi'nin bu kararını uygun bulurum. Aksi sonuçlar bunların tutuklanmalarına değil tersine serbest bırakılmalarınadır. Buna göre Kâzım Karabekir'in ayrı tutulması kesinlikle doğru olmaz."
     Gazi Paşa ile İsmet Paşa arasındaki çekilen gizli şifreler o gün ve ertesi gün de sürer. Ama nafile...
     Hepsi milletvekili olan paşaların, yasama dokunulmazlıkları Meclis tarafından kaldırılmadan tutuklanmaları anayasaya göre elverişli değildi. Ancak hiçbir makama karşı mesuliyeti bulunmayan müstesna bir mevki ve yetkisi olan İstiklâl Mahkemesi, bu kuvvete dayanarak Refet Paşa'nın da dahil olduğu 27 TCF durumunda dokunulmazlık aranmaz" hükmüne dayanarak sanık olarak tutuklatarak Gülcemal Vapuru'yla İzmir'e getirtildi.
Sf: 92
Gazi, insan sarrafı...
     "Cem Sultan'ı bilir misiniz?" 
     "Fatih Sultan Mehmed'in küçük oğludur. Fatih, Cem'i Karaman'a göndermiştir bir zaman. Sultan Mehmed hastalanıp ölünce yerine Cem'in kardeşi II. Bayezid çıkmıştır. Anlayacağınız Cem Sultan muhalefet olmuştur sonrasında. Peki, sonra ne olmuştur bilir misiniz?"
     "Cem ağabeyiyle anlaşamayınca Rodos şövalyelerine sığındı. Şövalyelerin başı Pierre d'Aubusson şehzadeyi elinde bulundurmakla Sultan Bayezid Han'a istediklerini kabul ettireceğini sanıyordu. Ama Cem Sultan uzun uğraşlardan sonra maiyetiyle birlikte Roma'ya kaçtı, burada törenle Vatikan Sarayı'na yerleştirildi. O aralar Mustafa adından bir İtalyan dönmesi olan berberbaşı Sultan Bayezid'e, "Şevketmeab Efendimiz, bu işi bana bırakmak lütfunda bulunursa, kardeşiniz konusunda sizi rahata kavuşturabilirim; isterse İtalya'nın en ücra bir köşesine gizlenmiş olsun, onu bulur ve canını alırım," dedi ve duraladı.
     Böylece Mustafa, Cem'in erkek oda hizmetçileri arasına girdi ve Türk geleneklerine uygun olarak haftanın belirli günlerinde şehzadeyi tıraş etmekle görevlendirildi. Mustafa bir süre görevi sadakatle yerine getirdi, fakat bir gün şehzade tıraş olurken uykuya daldı ve odada başka kimsenin bulunmamasından yararlanan berber şehzadenin gırtlağını kesti ve fazla kan kaybetmesini önlemek için yarasını bir mendille sıkıca sardı.
     "Mustafa daireden çıkarken diğer hizmetçilere prensin uyuduğunu söyledi ve uyandırmamalarını tembih etti. Sonra hemen limanda bekleyen bir gemiye binerek kaçtı ve İstanbul'a döndü. Gelir gelmez Sultan'ın huzuruna çıkıp kardeşinin ölümünü kendisine haber verdi. Bayezid önce inanmak istemedi, fakat kamuoyunda Cem'in Hıristiyanlar tarafından haince öldürüldüğü söylentileri yayılınca kuşkusu kalmadı."
Sf: 99
     Orada da başına buyruk hareket etti. Cesareti ve fedailiğiyle disiplinsizliğini örtmeye çalışıyordu.
Sf: 102
29 Ekim 1926, Cumhuriyet Balosu
     Cumhuriyetin ilanının üçüncü yılıydı. Ankara'da bir balo veriliyordu. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal katıldığı baloda bir milletvekilinin eşiyle hiç ilgilenmediğini ve başka kadınlarla dans ettiğini gördü. Kadın çok şişmandı. Milletvekilinin eşinin yanına gitti ve dansa çağırdı. Kadın sevinçle kalktı ve dansa başladılar.
     "Çok güzel dans ediyorsunuz, üstelik de çok hafifsiniz, sorulmaz ama kaç yaşındasınız?"
     "Ben henüz üç yaşımdayım," dedi. "Türk ulusuna sunduğunuz Cumhuriyet sayesinde yaşıyoruz. Bu yüzden gerçek yaşım kaç olursa olsun, ben kendimi üç yaşımda farz ediyorum Sayın Paşam"
     Geceydi, Çankaya Köşkü'nün ışığı yanan tek odası Gazi'ninkiydi. Not ettiği savaşları, siyasi gelişmeleri, devrimleri belgelerle anlatıyor; yazıya döktürüyordu. Yorgunluktan gözlerini açamaz hale gelmişti. Söylediklerini kaleme alanlar sekiz saatte bir değişiyor ama o aç susuz saatlerce masadan kalkmıyordu.
     Gazi, ekim ayında meclis kürsüsünden halkına okuyacağı büyük söylevini yazıyordu. Yoruluyor ama en yakın arkadaşlarının tüm uyarılarına rağmen saatlerce çalışmayı sürdürüyordu. Bir ara kapı çalınınca dikkati dağıldı. Kapıyı çalan Mengenli aşçı Mehmet Usta'ydı.
     "Gazi Paşam acıkmış olabileceğinizi düşünüp yemeğinizi buraya getirdim."
     Usta'ya çıkıştı:
     "Görüyorsun çalışıyorum! Bana bir ayranla, bir dilim ekmek ver! Bol da kahve yap! Şimdilik bunlar yeter. Daha öbürlerini yemeyi hak etmedim!"
     Mehmet Usta kapıyı kapatıp mutfağa geri döndü. Birkaç saat sonra Gazi mutfağa indi:
     "Mehmet Usta! Ben yol yapan amele ile beraber yemek yedim! Adamların soğanlarını bitirdim. Sen onlara bir şeyler hazırlayıver de götür," dedi.
     Mehmet Usta sordu:
     "Paşam. Siz, belki doymamışsınızdır?"
     "Amma da yaptın be Mehmet Usta! Soğan, ekmek ve zeytinden daha güzel yemek mi olur?"
     Aç susuz saatlerce çalışıyor, söylenenlere hiç aldırış etmiyordu. Çok yorgundu...
Sf: 106
     Nuri Bey, bu konuşmayı çocukluk arkadaşı ve can yoldaşı Mustafa Kemal'e hemen ertesi gün söyledi. O da kararlı bir ses tonuyla görüşünü dile getirdi: "Ali bizim arkadaşımız... Severiz de söveriz de... Ama Falih Rıfkı bir kalem! Bize hizmet ettiği ölçüde çevremizde olacak. Ali'den başka türlü yararlanırız... Falih Rıfkı'dan başka türlü...
Sf: 108
     Atatürk bir yandan Kel Ali'yi odaya sokmaya çalışıyor, bir yandan öfkesini burnundan bağırıyordu:
     "Ne demek sarhoşum? Buraya sarhoş gelmekten utanmıyor musun?"
     "Haklısını Paşam. Hoş görün. Öğle yemeğinde fazla kaçırmışım. Bu sırada emrettiğinizi söylediler; gelmemek haddim değildi. Size olan saygım beni hataya sürükledi. Bana daha fazla hakareti reva görmeyin, sizden bu muameleyi hak edeceğime, ölsem daha iyiydi."
     Gazi'yi ilk kez öylesine öfkeli görenler suspus olmuştu. Köşkün havasına bir anda karabasan çöktü.
     Ali Bey yalvar yakar olurken, Gazi fırtınayı çok dindirdi. Devrim arkadaşını daha fazla rencide etmek istemedi, "Geç edebinle otur!" diye bağırdı. Sonra da, "Yemek gelsin!" diye seslendi. O sözler, sofranın dağıldığı anlamına geliyordu.
Sf: 109
22 Mayıs 1927, Çankaya Köşkü
     Kafası sürekli olarak yazmayı sürdürdüğü Nutuk ile meşguldü. Büyük eseri için saatlerce çalışıyor, bazen 30 saat aralıksız yazdığı oluyordu. Akşamüstü, yaverleri köşkteki Kuleli Salon'dan gelen bir çığlıkla irkildi. Bağıran Gazi'ydi.
     Göğsüne ve sol koluna, yine şiddetli bir ağrı saplanmıştı...
     "Bu ağrıyı buradan çekin!"
     Doktorlar çağrıldı. Ağrısı dinsin diye morfin şırınga edildi. Acısı dindikten sonra her türlü çalışma, alkol ve sigara yasaklandı. Bol bol süt içip, sebze yemesi ve istirahat etmesi tavsiye edildi. Profesör Neşet Ömer (İrdelp) Bey'in teşhisi yine aynı idi.
Sf: 111
     İki Alman doktor, uzun muayenelerden sonra Mustafa Kemal'in, çok sigara içmekten dolayı bir göğüs anjini geçirmiş olduğu sonucuna vardılar. Teşhis Profesör Neşet Ömer'in teşhisinin aynıydı.
     Ankara'da dört gün kalan Alman uzmanlar ayrılırken son bir kez köşke çıktılar. Mustafa Kemal ikisine de iltifat etti. Öğütlerini tutacağına söz verdi ama yanındakiler, Mustafa Kemal'in gözlerindeki o alaylı ifadeyi hemen fark etti. Doktorlar çıkınca Gazi vakit kaybetmeden kahve söyledi, bir de sigara yaktı.
     Genel Sekreteri Hasan Rıza, "Ama doktorların raporu..." diyecek oldu ama alaycı bir eda ile güldü ve: "Aman efendim. Ben o bunakların raporuyla mı hareket edeceğim..." dedi.
     Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu eski yaşamına geri döndü. Kalbinin sapasağlam olduğunu artık biliyordu. Zaten hastalık yanlış yerde aranıyordu. İçki kalbini değil, karaciğerini ezmeye başlamıştı.
Sf: 113
     Yemeğini bitirdi, sofradan kalkarken gözlerini Mehmet, İbrahim ve Nuri'nin üzerinde gezdirip konuştu:
     "Ne o öyle, üzerine süt dökülmüş kediler gibi bakıp duruyorsunuz, Nesimi'ye beni bırakırsanız işte böyle olur, adamın da suçu yok ki, içi geçivermiş; neyse doktor vardı da bana yardım etti, üzülmeyin siz de kaç gündür yorgundunuz. Nasıl, dinlendiniz mi? Hadi bakalım, hepiniz gelin de odama götürün beni..."
     Hepsinin aynı anda gönlünü almış yüreklerine su serpmiş, bir kez daha, "Ne iyi adam," dedirtmişti...
Sf: 114
     Naci Paşa da, "Efendim, ben nazariyatın meftunuyum, fiiliyatın masumuyum," diye yanıt verdi. Hoşuna gitti, gülümsedi.
     Gazi yine Naci Paşa ile sohbetteydi. Önündeki haritada bir yeri göstererek, "Bak Paşam, buradan geçen nehrin adı nedir?" diye sordu. Naci Paşa, haritaya baktı, "Siz Nehri," dedi. Bunun üzerine Gazi, "Yahu bu kadar kibarlık olmaz," dedi. "Sen Nehri'nin adı ne zamandır Siz oldu?"
Sf: 121
     "Selam arkadaş," dedi her ikisi de.
     Cemal selama selamla karşılık verirken, hemen aklında sarayın kapısında ayrıldığı amiri Muzaffer'in son söylediklerini geçirdi:
     Orada ne görürsen, duyarsan, gördüğünü görmezlikten, işittiğini işitmezlikten geleceksin. Senin için çok iyi olur.
     Sofracıbaşı İbrahim, Uşak Cemal'i (Granda) Gazi ile birlikte 11 yıl paylaşacağı zorlu yolculuğa çıkardı.
Sf: 123
     Polislerle birlikte Mehmet'in de dikkatini çekti İğneciyan. Hemen gidip, "Hayırdır? Ne bekliyorsun burada?" diye sordu. İğneciyan'ın kızı tam o sırada ok gibi fırlayarak Gazi'nin yanına ulaşmayı başardı.
     "Kim bu kız?"
     Kız cevap verdi:
     "Ben İğneciyan'ın kızıyım."
     Gazi'nin gözleri parladı.
     "Nerede baban?"
     "Orada bekliyor, sokmuyorlar! Bakın..."
     Gazi, Mehmet'e eliyle işaret etti: "Salıver gelsin Memo!" diye de sesini duyurdu.
     İğneciyan'ı eski dostunun yanına getirirken, Mehmet tetikteydi.
     İki eski dost sarmaş dolaş oldu. İğneciyan başından geçenleri anlattı.
     Mustafa Kemal bu hazin serüveni gözleri yaşararak dinledi. Emir verdi:
     "Gerekli soruşturmaları yapın. Doğru söylediğine inancım tamdır."
     Günler sonra İğneciyan'ın haklı olduğu anlaşıldı, malları iade edildi. Mustafa Kemal kendisine ayrıca 500 lira aylık maaş bağladı. Böylece İğneciyan, Gazi'nin aracılığıyla eski günlerinin huzuruna kavuştu (ta ki 1938 yılının Kasım ayının 12'sine kadar. Atatürk'ü kaybetmiş olan İğneciyan, o acıya dayanamayarak üzüntüsünden yaşama veda edecekti).
Sf: 126
     Afgan kralının Türkiye Cumhuriyeti'ni resmî olarak ziyaret eden devlet adamı olmasıydı. O tarihte aslında Türkiye Batı dünyasından bakıldığında büyük bir yalnızlık içindeydi. Avrupalı ülkelerde, "Türkiye, Batı dünyasında yerini alamıyor," diye yorumlar yapılıyordu.
Sf: 129
     Kral ve kraliçe 1 Haziran günü yine İzmir vapuru ile Batum'a hareket ederlerken o güne kadar Ankara'yı başkent olarak kabullenmekte direnen ülkeler arasında da bir çözülme yaşandı. Bir süre sonra İtalyan Büyükelçiliği Ankara'ya taşınacağını açıkladı.
Sf: 130
     Bu sırada Mehmet ve Nuri silah seslerini duymuş Gazi'nin etrafında etten duvar örerek en güvenli gördükleri tenha bir köşede bekletmeye başlamışlardı. Silah sesleri dindiğinde ise vakit kaybetmeden Gazi hemen Saray'a götürüldü.
     Yapılan soruşturmada öldürülen teröristlerin ve yandaşlarının Sovyet hükümeti destekli oldukları anlaşıldı.
Sf: 134
     Mustafa Kemal Paşa, üç ayda yazdığı büyük Nutuk'u 15 Ekim 1927'de Ankara'da, Büyük Millet Meclisi binasında toplanan CHP kurultayında, 20 Ekim 1927 günü akşamına kadar otuz altı saat müddetle okudu.
Sf: 136
Gazi'nin istediği düzeltme
     Fransızların Larousse Ansiklopedisi dünyanın tanıdığı bir eserdi.
     Ama ansiklopedide 'empaler' (kazığa oturtarak idam) maddesi açıklanırken "Türkler hâlâ idam mahkûmlarını kazığa oturturlar..." gibi bir cümle vardı.
     Okudu, kızgınlığı bir kaç daha arttı. Hiç vakit kaybetmeden Fransız büyükelçisinin huzuruna çağırılmasını istedi. Elçi geldiğinde sert dille kendisini uyarıp kesin uyarı nitelikli sözlü notayı verdi: "Bu büyük hatayı düzeltmez, buna benzer iftiralarınıza son vermezseniz, ülkemize tek bir Fransız yayını girmeyecektir. Fransız hocalar da gelmeyecektir."
     Bunun üzerine Fransız hükümeti Larousse'u yayımlayan yayınevine gerekli direktifi verdi ve Gazi'nin istediği düzeltme yapıldı.
Sf: 143
     Dördüncü kez Amasya'ya geliyordu. Uzaktan trenin düdük sesini duyanlar istasyona koştu.
     Halk açıldı, Abdurrahman Kâmil Efendi'ye yol verildi. Müftü, torunu Nafiz'in desteğiyle Gazi'nin yanına gelip iki elini sıktı.
     Gözü müftünün köstekli saatinin anahtarına ilişti. Anahtarı okşarcasına tutarak müftüye, "Bu nedir, bu cennetin anahtarı mı yoksa? Ver de cennete girelim..." dedi gülümseyerek. Abdurrahman Kâmil Efendi de gülümseyerek, "Asıl cennetin anahtarı sende Paşam!" diye yanıt verdi.
     Gazi aldığı yanıta karşılık hayretle, "Cennetin anahtarı nasıl bende olur?" diye tekrar sordu. Müftü bu kez şu cevabı verdi:
     "Nasıl olur da anahtar sende olmaz? Sen ki cahil halka okumak üzere kitap getirdin, bundan âlâ cennetin anahtarı olur mu?"
     Kâmil Efendi'nin koltuğuna girdi. İstasyonda hazır bulunan otomobile binip adalet binasına gittiler. Sonraki durakları halkevinde hazırlanan kara tahta önüydü. Amasyalıların yeni harflerden imtihanı belediye reisinden sonra Müftü Kâmil Efendi'ye geldi. Gazi, "Baba, sen de öğrenebildin mi?" diye sorunca, Abdurrahman Kâmil Efendi, "İmzamı atabiliyorum," diyerek gülümsedi.
Sf: 145
     Gazi o gün Kırşehir'de Özel İdare'den maaş alan öğretmenlerden, birkaç aydır maaş alamadıklarından dolayı şikâyet mektubu almış ve o gece sofrasında bulunan ilgili bakandan, öğretmenlerin niçin aylardır maaş alamadıklarını sormuş. Bakan da, "Havalar kış... Belki de onun için postalar işleyememiştir," diye yanıtlamıştı.
     O cevap üzerine, "Ya? Demek şimdi muhasaradayız öyle mi? O halde şimdi biz de sofradan kalkar, gider, hem yolu açarız hemde Kırşehir'de öğretmenlerin dertlerini yakından dinleriz," diye yanıtlamıştı.
     Hava o kadar pusluydu ki bir ara konvoy yolu kaybetti. Araçlar kara saplanınca tipiye rağmen yürüyerek bir köyün kahvesine sığındılar.
Sf: 146     
      Soba soğuktu. Sahibi tedariksiz davranmış odun stoklamamıştı.
     "Çabuk ol Memo! Donduracaksın çocukları. Gören de hiç ayazda kalmamış bunlar sanacak. Anlaşılan yaş ilerleyince rahata alışmış bunlar," diye gülümsedi.
     Gazi ellerini saç sobanın üzerinde gezdirerek ısıtmaya çalışırken, eskileri hatırladı:
     "Biz Harbiye'de okurken bir kış gene böyle çok şiddetli geçiyordu, okulun sobaları yanmıyordu. Derdimizi idareye anlatamadık. Arkadaşlar müdüre çıkmak için beni seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa... Kendisini görmek için izinler aldım. Huzura çıktık. Soba meselesini açtık. Paşa birden bire gürledi: "Soğuk mu? Ne soğuğu? Padişah efendimizin nimetleri gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz sobalar cayır cayır yanıyor. Çıkın, nankörler!"
     Boş bir sandalyeyi altına çekip oturdu, bacak bacak üzerine attı, sigarasını yaktı, meraklı bakışlar altında konuşmasını sürdürdü:
     "Baktık müdürün sobası gerçekten gürül gürül yanıyor. Paşa da buram buram terliyordu. Sıcaktan yakasını açmıştı. Ve sanıyordu ki mektebin tüm sobaları böyle yanmakta..."
     Bir müddet sustu. Sonrasında yanındakilerden her birinin gözlerinin içinden geçen keskin bakışlarını Kılıç Ali'de odaklayarak, "Çocuklar biz Çankaya Köşkü'nde bazen, Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi kandırmış olmayalım?" dedi.
Sf: 147
     "Hadi şimdi gitme vaktidir! Öğretmenler bizi bekler..."
     Öğle saatlerinden çok sonra Kırşehir sınırına geldiler. Protokol gereği vali, başında şapka arkasında frak olduğu halde sınıra gelmişti. Gazi'nin içinde bulunduğu otomobili bir kez daha tarlaya saplandı. Etraftan yetişen köylüler otomobili kurtarmaya çalıştı. Vali de resmi kıyafetin içinde, çamur içindeki köylülere emir veriyordu. Gazi, "Vali Bey, bu kıyafet neden gerekli?" diye sordu.
     Vali, "Efendim yol erkân bunu gerektiriyor," deyince Gazi:
     "İşte masa başında yapılan talimatnameler, hatta kanunlar, günün birinde böyle gülünç de olurlar! Bilmek lazım olan yol, bu yol değildir; bizim geldiğimiz yoldur. Bu memleketin beklediği yol, şu karda kışta üzerinden emniyetle geçilebilecek yoldur..."
     Gideceği yere vardı. Öğretmenlerin dertlerini dinledi. İstirahat edildi. Gazi ve beraberindekiler Kırşehir'den Yozgat'a hareket etti.
     Kent sınırında vali kazma kürek yolu açmaya çalışırken Gazi'yi karşısında buldu. Yanındaki İçişleri Bakanı Şükrü (Kaya) Bey'e dönerek, "İşte yol bilen vali böyle olur. Her ile böyle yol ve erkân bilen vali yok mu?" dedi ve ilave etti:
     "Dilediğin zaman gidemediğin yere nasıl vatanım diyebilirsin?"
Sf: 148
     Mutluydu. Kollarındaki genç kadın ile dans ederken adeta havada süzülen bir kuş gibiydi. Gelin Hanım, manevi kızı Nebile idi.
Sf: 149
     Gazi sıkı bir sorgudan sonra Nebile'nin sarayda kalabileceğini söyledi. Ama genç kız rahat durmuyordu. İleriki yıllarda Gazi'ye âşık olduğunu dahi gönül rahatlığıyla söyleyebilecekti.
     Çiftliğinde ağırladığı dostlarıyla yaptığı sohbetler uzun zamanlarını alır, bundan keyif duyardı.
     Dört yıl önce, "Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki kör bir insan dahi yeşillikler arasında olduğunu fark etsin," dediği çiftliği o aralar baharı yaşıyordu.
Sf: 153
     Gazi, Ali Rıza'yı severdi. İlk tanıştıklarında adını sormuş, babası Ali Rıza Bey'i küçük yaşta kaybettiği için, hiç kimseye Ali Rıza diye hitap edemediğinden yüzü asılmış, yüreği burkulmuştu. O günden sonra da ona ismiyle hitap etmemiş, saçlarının renginden ötürü "Sarı" demişti.
     Yoğun bir çalışma gününde Ali Rıza görevinin başındaydı. Tam fotoğraf çekilirken Gazi, arkadaşlarına dönerek, "Bütün orduları karşımıza diziyoruz, Sarı da bizi karşısına diziyor," diye şaka yapmıştı.
Sf: 154
     Mustafa Kemal, Cumhuriyet Bayramı kutlama töreni sonrası TBMM'den çıkacakken, bu önemli anı görüntülemek ve tarihe mal etmek için fotoğrafçılar meclis kapısının tam karşısında Ankara Palas'ın önünde yerini çoktan almışlardı.
Sf: 155
     Gazi bir kaç adım attıktan sonra Ali Rıza'nın ağladığını fark etti. Durdu, yanına çağırtarak ne olduğunu sordu:
     "Neden ağlıyorsun çucuk?"
     Üzüntü içinde olanları anlattı.
     Hoşgörülü, sevimli haliyle yanındakilere, "Arkadaşlar tekrar içeri girip, aynı şekilde poz vereceğiz," dedi.
     Öyle de yapıldı, fotoğrafçı Rıza da resmi çekme şansını yakalamış oldu.
Sf: 161
     Akşam çağrılı bulunan herkes sofradaydı. Meraklıydılar. Gecenin konusunu Gazi belirledi:
     "Bundan böyle yerli malı kullanacağız sevgili dostlarım. Bu kararımda katiyimdir."
     "Bundan sonra önder olarak benim de yerli malı kullanmam gerek. Gardıroptaki elbiselerimi getirin. Köşkün önünde yakın!"
     Herkes sustu. Derin bir sessizlik oldu. Biraz önceki gürültülü ama bilgelik yüklü sofra bir anda kıpırtısız kaldı. Herkes birbirine bakıyor, Gazi'nin emrinin yerine getirilip getirilmeyeceğini merakla bekliyordu.
     Sessizliği bozmaya cesaret eden Ulus gazetesi Başyazarı Falih Rıfkı (Atay) oldu:
     "Paşacığım, elbiseleri yakmayın, birer tanesini bize verin. Biz de hatıra olarak saklayalım," deyince, minik bir gülümsemeyle karşılık verdi: "Peki."
Sf: 162
12 Mayıs 1930
Marmara Köşkü, gece yarısı
     Gazi neşeli sohbetlerin ardından konuklarını uğurlamak için ayağa kalktı. Tam o sırda Dr. Reşit Galip yanına yaklaşıp kulağına eğilerek, "Paşam," dedi. "Müsaade ederseniz sanatkâr arkadaşlar ayrılmadan önce elinizi öpmek istiyorlar..."
     Masmavi gözler birden karardı, yüzünün yumuşak ifadesi gidiverdi, kaşları çatıldı, hiddetlenerek, "Hayır!" diye gürledi.
     Vasfi Rıza'nın (Zobu) içine korku düştü, suç işlediklerini sandı. Gazi sözlerini sürdürdü: "Hayır!" diye tekrarladı. "Çünkü sanatkârlar el öpmez. Biz hepimiz mebus oluruz, vekil (bakan) oluruz, reisicumhur oluruz ama sanatkâr olamayız... İşte bunun içindir ki, sanatkâr el öpmez, ama onu eli öpülür."
     Herkesin şaşkınlıktan dili tutuldu. Vasfi Rıza'nın iki damla yaş yanaklarından süzüldü. O sırada Dr. Reşit Galip imdatlarına yetişti ve, "Evet Paşam," dedi. "Hepimiz mebus oluruz, vekil oluruz, hatta reisicumhur oluruz ama hiçbirimiz Mustafa Kemal olamayız... Bunun için müsaade edin de elinizi öpelim şimdi..."
Sf: 163
     Söylenenler Gazi'yi memnun etmişti, herkese sırayla elini öptürdü. El öpenler duydukları mutluluğu birbirlerine sarılarak gösterdi.
Sf: 167
     Bir ara Berber Mehmet'e takıldı:
     "Mehmet, bugün Venizelos'un ayağına gideceğiz. Kendisiyle görüşeceğiz ne dersin?"
     Nuri Conker de erkenden köşke gelmişti. Gazi'nin şakalarını kaldırabilen tek dostu Nuri Bey'di. Gazi zaman zaman Mehmet'e de takılırdı. Mehmet bir ara düşündükten sonra:
     "Paşam, ben sizin yerinizde olsam ne gider ne de görüşürüm, çünkü o millet, bizim Selaniğimizi, toprağımızı, yerimizi aldı. Bu yetmiyormuş gibi, bir de Ankaramızı almaya kalktı. Bütün bunlardan sonra siz onlarla dost gibi konuşacaksınız. Ben olsam yapmam."
     "Bu memleket işidir. Bu yüzden dost olmaya, dost görünmeye mecburuz. Hem bunu yapmazsak tarih bizi affetmez." dedi.
Sf: 168
     Kıyafetinin son rötuşlarını ayna karşısında tamamlarken Mehmet ile göz göze geldi:
     "Çocuk, şimdi buradan çıkacak ve konuğumuzu ağırlayacağız. Yanı başımdan bir an olsun ayrılmayacak, uçuşan saçımı, kıyafetimi takip edecek, beni uyaracaksın."
     Mehmet, "Emredersiniz Paşam!" dedikten sonra odadan ayrılırken, Nuri Conker arkadaşına sordu: "Kemal sanki ihtiyacınız varmış gibi herkesin bu kadar gayretle sorup anlamanızdaki amaç nedir? Size ne yararı olabilir?"
     Gazi gülümseyerek yanıt verdi, çocukluk arkadaşının samimiyetine inanarak:
     "Ne düşündüğünü anlamaya çalıştığım kimselerin düşünceleri benimkilerin aynısı ise âlâ! Düşüncelerim daha güç kazanmış olur. Yok, eğer benimkilerin aynı değil de farklı ise gene mükemmel, fena mı? Ben de çeşitli fikirler elde etmiş olurum. Aynı zamanda kendimi her iki durumda da kazançlı kabul ediyorum. Dikkat ettim. Bazen hiç olmadık adamlardan çok şeyler öğrenmişimdir. Hiçbir kanıyı küçük görmemek gerekir. En sonunda kendi düşüncemi uygulasam bile, herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım..."
Sf: 170
     Gazi, lafın bir yerinde cesaretli adamları sevdiğini ama körü körüne cesaretin bir fayda getirmeyeceğini, zeki olmanın daha faydalı olacağını vurguluyordu.
Sf: 171
     "Emredersiniz Paşam!"
     "Seni bu saatte neden çağırdım biliyor musun Mehmet?"
     "Bilemedim Paşam! Emredin, ne buyurursunuz?"
     "Bu sofradaki efendilere atıcılıkta ne kadar iyi olduğunu anlattım ama kimse bana inanıp da tabancamın önüne kendini koyamadı. Sen geç bakalım çocuk! Göster yiğitliğini..."
     Hiç tereddüt etmeden ileri atıldı. Sırtı yüksek bir sandalyenin yanına gitti, üzerindeki ceketi hızla çıkartarak sandalyeye sarıp düğmelerini de ilikleyip yüksek sesle, "Buyurun Paşam, salın mermiyi namlunuzdan!" diye sesini yükseltti. Sofradakiler şaşkınlık yaşarken gördükleri karşısında Gazi'nin ne diyeceğini merakla beklerken, Gazi keyifle kahkaha atmaya başladı.
Sf: 173
Hoca Kâmil Efendi, "Gözlerinin ışığı beni götürür Paşam..." yanıtını verdi. Mustafa Kemal Paşa ise biraz düşünceli, biraz da gelecek endişesini taşıdığını ifade ederek, "Baba bu işte muvaffak olmak da var, olmamak da... İnşallah muvaffak olacağız. Eğer olmazsak bizi asarlar, kelle gider, ne dersin?" diye sordu.
     Ayakta, gitmek üzere olan Hoca Kâmil Efendi, "Oğul, sen ki genç yaşta başını vatan millet uğruna feda etmişsin, benim bu ihtiyar kelleyi de koy senin uğruna feda olsun," dedi.
     Hiç beklemediği cevap karşısında hayretler içinde kalan Mustafa Kemal, memnuniyetini gizleyemedi. "İşte aradığım hocalar bunlar," dedi.
Sf: 175
     Gazi, Abdurrahman Kâmil Efendi ile sohbetinin ardından yörenin ileri gelenleri ile bir toplantı yapmak istedi. O sırada çok uzun sakallı biri dikkatini çekti ve Amasya valisine sordu:
     "Vali bu adam kimdir?"
     Vali, Paşam kendisi Amasya'nın ileri gelenlerindendir. Hatırlısı çoktur. Şıhtır," diye cevap verdi.
     Gazi, şıha eliyle işret ederek sakalını en azından Peygamber Efendimizin ölçülerinde kısaltmasını istedi. Şıh, "Emredersiniz Paşam," diyerek geri çekildi.
     Aradan zaman geçmişti.
     Gazi ver beraberindekiler Samsun'a gelmişti. Amasya valisine telgraf çekerek şıhın sakalını kesip kesmediğini sordu. Aldığı cevap, "Hayır Paşam sakalını kesmemiştir," oldu. Bunun üzerine Gazi valiye, "Yazısını gönderiyorum, şıh efendi Afyon valisi olmuştur," dedi.
     Bir gün sonra şıhın sakalını kestiği haberi geldi. Şıh vali olduğu yazısını alınca apar topar sinekkaydı tıraşını olmuş, iki gün sonra soluğu Samsun'da, Gazi'nin karşısında almıştı.
     "Sakalını kesmene sevindim, ancak Afyon valiliği mevzuna gelince, koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen, yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkûm bırakmayalım. Kal sağlıcakla..." diyerek odadan çıkmasını istedi.
Sf: 176
     Sapı sedef kakmalı bir tabancayı çıkarıp masanın üstüne koyu seslendi:
     "Haydi bakalım... Benim için ölün..."
     Herkes şaşkın ve suskundu. Hiç kimsede en ufak bir kımıldama yoktu. Sessizlik içinde gene O'nun sesi duyuldu. Kapıdaki nöbetçiyi çağırdı, sordu:
     "Mehmet, benim için sen ne yaparsın?"
     Mehmetçik bu soruya hiç cevap vermeden, masanın üzerinde duran tabancayı alıp, şakağına dayayarak tetiği çekti. Mermi sesi yerine, sadece tetiğin sesi duyuldu. Orada bulunanlar şaşkınlıktan küçük dillerini yutacak olurken, Gazi yerinden kalkarak Mehmetçiği alnından öptü, sonra da yanında bulunanlara dönerek, "Efendiler... Ben sizi bir sözümle öldürecek kadar bilgisiz ve akılsız değilim. Bu hareketi ben, sizleri ve kahraman askerin bana ne derece bağlı olduğunuzu anlamak için yaptım. Görünüz, tabanca boştu..." dedi.
Sf: 180
Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşu
     Çok partili hayata geçmeyi tekrar denemiş, bu amaçla eski başbakanlardan Paris büyükelçisi ve kendi yakın arkadaşı Fethi (Okyar) Bey'e muhalefet partisi kurmasını telkin etmiş, vakit kaybetmeden (23 Temmuz'da) Mustafa Kemal'le görüşmek üzere Yalova'ya geçmişti.
Sf: 182
     Bu sırada, İzmir'de yayımlanan, Cumhuriyet Halk Fırkası yanlısı Anadolu gazetesinde Denizli Milletvekili Haydar Rüştü Bey'in Serbest Fırka aleyhine çok ağır suçlamalarla dolu bir yazısı çıktı. Bu yazı yüzünden CHF il idare binasının ve Anadolu matbaasının önünde yapılan gösteriler karşısında polisler silahla önlem almaya çalıştı. Halka ateş açılması sonucu on iki yaşındaki bir çocuk vurularak öldü.
     Olaylar arttı ve partinin kapanma süreci başladı.
Sf: 186
     "Dediğim gibi isabet olmuştur. Kazanın kapağı biraz kaldırılınca, içinden neler çıkabileceğini görmüş olduk. Bereket versin, vaktinde görmüş olduk. Bütün tarihimizde uğradığımız felaketlerin hemen hepsi, daima bu yobazların başının altından çıkmıştır fakat çok iyi oldu, çünkü bu sefer başlarını bir daha kaldıramayacakları şekilde ezeceğim!"
Sf: 187
     Menemen'de gerçekleşen bu isyan, Mustafa Kemal'i ve Türk milletini bir hayli üzmüştü.
Sf: 188
     Sarayda Gazi'nin başkanlığında dil meselesi hakkında özel bir toplantı vardı. Dil uzmanları, profesörler, gazete başyazarları büyük masanın etrafında oturmuşlar; Besim (Atalay) Bey ve arkadaşlarının -eski kelimeleri bir yana bırakıp yeni türetilen kelimeleri acilen devreye sokma- tezi tartışılıyordu.
     Gazi o fikri benimsemişti. Herkese sordu: "Bu olabilir mi?"
     Hemen herkes, "Hay, hay!" diye yanıtladı. Gazi, Yunus Nadi Bey'e dönerek, "Siz ne dersiniz?" dedi.
Sf: 189
     Yunus Nadi Bey, "Bendeniz olmaz derim!" diye yanıtladı.
     "Öyle ise, siz bu masanın başından kalkınız Nadi Bey," diyince, Nadi Bey masadan kalktı. Bu kez, Falih Rıfkı Bey'e sorudu:
     "Sen ne dersin Falih?"
     "Bendeniz de olmaz derim, efendim."
     "Öyle ise sen de masadan kalk Falih!" dedi.
     Falih Rıfkı Bey de masada kalktıktan sonra Gazi, Necmeddin (Sadak) Bey'e döndü, "Sizin fikriniz nedir, Necmeddin Bey?" diye sordu. Necmeddin Bey doğruldu, "Müsaade buyurursanız bendeniz de masadan kalkayım efendim," diyerek salondan uzaklaştı.
     Akdeniz insanının sıcak kanlılığını taşımasının yanı sıra, olgun, merhametli ve hoşgörülüydü. Özel yaşantısında sevdiklerinin nazını çeker, fakat görev esnasında laubaliliğe yer vermezdi.
     İki Selanikli berber; Mehmet ve Rıdvan'la antrede oturmuş konuşuyordu. İkisi de Gazi'nin hemşehrisi olduklarından kendilerini imtiyazlı sayarlar, yüksekten konuşurlardı. Uşak Cemal (Granda) iki arkadaşının şaka da olsa böbürlenerek dolaşmalarına çok içerler ama renk vermemeye çalışırlardı.
     O gün yine zayıf tarafını bulup takıldılar: "Biz Selanikliler olmasaydık, siz kurtulamazdınız."
     Cemal hemen karşılığını verdi:
     "Biz kendi kendimizi kurtardık. Selaniklilere ihtiyacımız yok. Hem Selanik'ten çıksa çıksa Yahudi çıkar," dedi.
     O sırada merdivenlerden yavaş yavaş inen Gazi'yi görmemişleri. Konuşmalarına istemeyerek de olsa kulak misafiri olmuştu.
     Akşam olup da sofraya oturulduğunda Selanikli olan Nuri (Conker) Bey'e damdan düşer gibi sordu: "Nuri Bey Selanikten ne çıkar?"
     Uşak Cemal beyninden vurulmuşa döndü. Korktuğu başına gelmişti.
     Nuri Bey, sanki bütün konuştuklarını biliyormuş da, Cemal'i korumak istercesine; "Bol Yahudi çıkar Kemal," dedi.
     Bunun üzerine Gazi yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi: "Benim içinde bazı kimseler -Selanik'te doğduğumdan- Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki, Napolyon da Korsikalı bir İtalyandı ama Fransız olarak öldü ve tarife Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır."
     Uşak Cemal utandığından ezilip büzüldü, başını öne eğip af diler gibi yaptı.
     "Keşke bu sözleri hiç sarf etmeseydim. Bir daha da Selanik kelimesini ağzıma alırsam iki olsun!"
Sf: 193
     Milletvekili demek o ülkenin en yetişkin insanı demektir! Onun için hareketlerinde sınırlanmamıştır; onun için dokunulmazlığı vardır, serbestçe fikrini söyleyebilsin, serbestçe hareket etsin diye... Milletvekili demek 'beyaz eldivenli adam' demektir. Gerekmedikçe, gerekmeyen şeylere dokunamaz, çünkü parmakları kirlenebilir.
Sf: 209
     Anne, Allah'ın yeryüzündeki timsalidir. Allah, anneyi insan yaratmak için vasıta eder. Ona kendi kudretlerinden bir değil birçok şey verir. Şu halde insan anasına nasıl anadiliyle hitap ederse, Allah da yine anadiliyle hitap eder.
Sf: 214
     Yakup Kadri Bey, Nuri Bey ile Kılıç Ali'nin yüzlerine bakarak, "Bunlar Gazi'nin barometresidir, çehreleri çatıksa, var bir hikmeti. Sert bir rüzgâr esecek sofrada," diye içinden geçirdi ama düşündüğü gibi olmadı.
Sf: 229
     Birden saza, "Dur!" diye haykırdı.
     Karşısında bir heykel heybetiyle duran seğmen Bahri'nin alnına tabancasını dayadı:
     "Efe! Seni vuracağım!" diye haykırdı.
     Salonda nefesler tutuldu. Seğmenin gür sesi, sessizliği bozdu.
     "Vur! Paşam vur! Sana on yedi milyon kurban olsun! Senin kurşunun insanı öldürmez!"
     Gazi, aldığı cevaptan son derece memnun olmuştu, seğmeni kendine çekerek alnından öptü. Masada bulunanlara dönerek, "Ben her şey değilim, ben hiçim, ben hiç olurdum, eğer bu millet bana böyle inanmasaydı. Bu millet kılı kıpırdamadan benim uğruma canını vermeye hazır olmasaydı, ben hiçbir şey yapamazdım," dedi ve kadehini bir kere daha dibine kadar boşalttı.
Sf: 234
     Gazi aslan sütünün son yudumunu alıyordu. Sofradaki kısa süren sessizliği doktoru Mim Kemal (Öke) bozdu:
     "Gazi Paşam artık içmeseniz?"
     Bir anda başını sesin geldiği yöne çevirdi. Loş ışıkta parıldayan gözleri Mim Kemal'in yüzünde şimşek gibi çarptı:
     "Bir daha söyleme Kemal! Sen benim ne kadar yalnız olduğumu biliyor musun?"
     Hasan Rıza Bey, Mim Kemal Bey'e nereden çıktı şimdi bu söz dercesine baktı. Gazi söylediklerini sürdürdü:
     "İçiyorum, çünkü bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum."
Sf: 236
     Yalnızlığa tanıklık eden köşkünün söndürülmeyen ışıklarına doğru yol alırken hüzünlüydü. Latife Hanım'ı aklından geçirdi.
     Ayrılığın üzerinden sekiz yıl geçmişti. Ama canı gönülden bağlandığı Türkiye'sinin varoluşunun üzerinden sadece 10 yıl geçmiş, cumhuriyetin doğum sancıları, yerleştirilmeye çalışan büyük reformlar, çok partili demokrasi hareketleri daha taptazeydi. Yorulmuştu. Artık 55 yaşındaydı ve güçsüz bedeni tüm bu savruluşlarla iyiden iyiye yıpranmıştı. O şimdi dünya çapında bir lider ve yepyeni bir ülkenin tek hâkimiydi ama her şeye rağmen yalnızdı.
Sf: 249
     Gazi o güne değin epey mal varlığı edinmişti ama 12 Haziran günü hazineye devredeceği mallarında mirasçıların mahfuz hisselerini önleme amacıyla 3207 sayılı kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabulünü sağladı: "Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin, Medeni Kanun'un 452. maddesi dairesindeki tasarrufları, mahfuz hisseler hakkındaki hükümden müstesna olup bütün mallarında muteberdir.
Sf: 262
     Kıymet heyecanlandı. Kalem tutan parmakları titriyordu.
     "Yaz bakalım bu dört bilinmeyenli denklemi ve çöz."
     Verdiği denklemin verileri yoktu. Çözülmesi imkânsızdı. Ancak ayıp olmasın diye, "Biz bunları görmedik efendim," dedi Kıymet.
     Gazi, "Hikmet (Bayur) Bey'i çağırın," dedi Mehmet'e.
     Genel Sekreterlik görevinde bulunan Hikmet Bey alelacele geldi, "Emredin Paşam," dedi.
     "Bak bakalım, bu kızımız ne diyor?"
     Hikmet Bey matematik eğitimini yurt dışında almıştı. Durumu hemen fark etti, "Paşam izniniz olursa ben bir iki soru sorayım Kıymet Hanım'a," diye izin istedi.
     İzin aldı, soruları sordu. Kıymet bütün soruları cevapladı.
Hikmet Bey için bu sürpriz olmuştu. Oysa Gazi Hikmet Bey'i Milli  Eğitim Bakanı yapmayı önceden düşünmüş ve fırsat kollamıştı. O fırsatı bu şekilde yakaladı ve Hikmet Bey 27 Ekim 1933 günü bakanlık koltuğuna oturdu.
Sf: 263
     52 yaşındaydı. Kurduğu devleti hızla gelişmiş dünya ülkelerinin arasına koymaya çabalarken yorgun düşmüştü. Canı sıkkındı. Ne Çankaya Köşkü'nde ne de Dolmabahçe'de gönlünce vakit geçiremiyordu. Attığı her adımda her saniye korunmak canına tak etmişti. Epey zamandır içkiyle arası da yoktu.
     İstanbul Valisi Muhittin (Üstündağ) Bey, o gece Dolmabahçe Sarayı'nda sofrada bulunanların arasındaydı. Vakit gece yarısını epey geçmişti. Gazi dostlarını uğurladı, uyumak için odasına çekilince Muhittin Bey de rahat bir soluk aldı.
     Vali Bey, Gazi İstanbul'a geldiğinde yorgunluktan bitap düşüyordu. O yorucu geceden sonra uykusunu alma niyetindeydi. Güvenliği gözden geçirdi, hassas noktalara polislerini koydu, saraydan ayrıldı. Saraydan ayrılırken Berber Mehmet kendisine hissettirmeden, arkasından bakıp gidip gitmediğine baktı.
Sf: 264
     Gazi odasında yalnız kalmıştı. Bir başına, denize karşı son kadehini içmeyi tercih etmişti ki, aklına kaçıp halkın arasına karışmak geldi. Ama cebinde parasının olmadığını fark etti. Telefona sarıldı, Başyaver Rusuhi (Soyak) Avrupa'daydı. Yaver Celâl'i (Üner) buldu ve, "Bana biraz bozuk para bırakın. Hizmet eden çocukları sevindirmek istiyorum," dedi.
     Az sonra Yaver Celâl; 1 liralık, 2,5 liralık, 5 liralık ve 10 liralık bir sürü para bıraktı masaya.
     Yaver çıkınca Gazi, paraları cebine doldurdu. Üstüne ince bir ceket aldı ve ağaçlı yola doğru açılan kapıya doğru yürüdü. Çocuklar gibi neşelenmişti.
     Kapının önünde nöbetçi polis vardı. Dolaşıyormuş gibi yaparak caddeye çıktı. Sonra geçen bir taksiyi çevirmesiyle atlaması ve gözden kaybolması bir oldu.
     Mehmet, Rıdvan, Nuri, İbrahim, Cemal sarayda alarm zillerini duyunca nefes nefese birbirlerini buldular. Her biri birbirine ne olup bittiğini sordu ama kimse ne olduğunu anlayamadı. Mehmet, "Arkadaşları, koşun Gazi'nin odasına!" diye haykırırken, Vali Muhittin Bey de çoktan saraya gelmiş, Gazi'nin bulunması için herkese talimatlar yağdırıyordu.
Sf: 265
     "Koşun, arayın, bulun! Balıkadamları denize atın, düşmüş olmasın! Allah muhafaza; oraya da bakın..."
     Mehmet ve arkadaşları Gazi'yi odasında bulamayınca paniklemişlerdi. Birbirlerine nereye gitmiş olabileceği konusunda görüş belirtirken, Kütüphaneci Nuri, "Dağılalım! Her birimiz farklı yöne koşalım, ağaç altı, hatta çalı çırpı altına bile bakalım..." diyince her biri çil yavrusu gibi bir köşeye dağıldı.
     Sarayda telaş sürerken Muhittin Bey'in telaşı geçen süre içinde hızla artıyordu.
     Gazi güvende mi acaba? Ya başına bir iş geldiyse? Ya! Ya!
     Gerisini düşünemedi. "Allah korusun!" diye sesli düşünerek, sarayın bahçesinde ordan oraya koşturmayı sürdürdü.
     Gazi, kendisini içinde bir tutsak gibi gördüğü Dolmabahçe Sarayı'nın yüksek duvarlarının çoktan dışına çıkmıştı. Özgürdü. Şaşkınlıktan dili tutulan taksiciye, "Sür çucuk! Beşiktaş'taki sabahçı kahvelerinden birine götür beni," diye seslendi.
     Vardıklarında kahveci, Gazi'yi tanıdı. Kaş göz işaretiyle öteki müşterilerinin dikkatini çekti. Bir kaç Rum ve Türk kafa kafaya vermiş, çaylarını yudumluyordu. Balıkçıların içinden birkaçı ürkek adımlarla yaklaşarak, "Merhaba," dedi.
     "Bu ne onurdur Cumhurreisimiz? Hangi rüzgâr savurdu sizi buraya?"
     "Eğer sizlerle birlikte olduğumu kimseye haber vermezseniz birlikte gezeriz, eğleniriz!" diye cevapladı.
     Hep birlikte ayaklandılar, Kireçburnu Gazino'sunun yolunu tuttular. Gazinoyu kapalı görünce sahibi uyandırıldı. Masa kuruldu.
     Çok geçmeden Muhittin Bey, polis kuvvetleri, Mehmet ve arkadaşları gazinoda bitiverdi. Gazi, Türk ve Rum balıkçılarla birlikte kasap oyunu oynuyordu. Gelen kalabalığın çıkardığı patırtıyı fark edince bütün neşesi kaçtı.
     "Ankara'da dağ başında yaşıyorum. İstanbul'da saraya hapsoluyorum. Şöyle halkın arasında içmek, sonra aklıma esince bastonumu alıp Avrupa'ya gitmek ne iyi olurdu. Bıktım bu resmî hayattan."
     Suç işlemiş yaramaz çocuk gibi bindi getirilen arabasına.
     Mehmet ve arkadaşları birbirlerine bakarak, hem derin bir oh çektiler hem de Paşalarının elinden alınan özgürlüğüne üzüldüler.
Sf: 267
     Kral Alexander ve eşi Kraliçe Mari motorla rıhtıma yanaştı. Gazi her ikisini de nazikçe ellerinden tutarak karaya çıkardı ve, "Hoş geldiniz," diyerek saraya buyur etti.
     Alexander bir ara Gazi'nin kulağına eğilerek, "Size bir sırrımı söyleyeceğim," dedi.
Sf: 268
     "Buyurun Kral Hazretleri!"
     "Eğer, bazı Avrupa devletlerinin vaatlerine inanmış olsaydık, Yunanlıların yerine Anadolu'ya biz çıkacaktık..."
     Gazi gülümsedi, aniden ışıldayan mavi gözleriyle gözlerinin içine bakarak, "Geçmiş olsun Kral Hazretleri!" dedi.
Sf: 284
     İran Şahı Pehlevi, Gazi, Adalet Bakanı Şükrü (Saracoğlu) Bey ve Ankara'daki İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine poker oynuyordu. Saat epey ilerlemişti. Salonda bulunanlar heyecanla oyunu izliyordu.
     Sat 04.30'u gösterdiğinde Gazi ile büyükelçi Loraine'in ellerine iyi kartlar geldi. Kartlar açıldı, Gazi'nin elinin büyükelçinin elinden daha iyi olduğu ortaya çıktı. Salondakiler gürültüsüz biçimde oyuncuları alkışlarken Gazi masaya hafifçe eğildi, büyükelçiye uzanıp anlamlı bakarak, "Birbirimize karşı oynadığımızda ne kadar güçlü olduğumuzu görüyorsun; birleşirsek nasıl olacağını bir düşünsene," dedi.
Sf : 285
     Bu bir dostluk çağrısıydı. Gazi 20 yıl önce Gelibolu'da savaştığı, 15 yıl önce İstanbul'u işgal eden düşmanına barış elini uzatıyordu.
Sf: 288
"Müşterilerin bunlar mıydı?"
Temmuz 1934
     Gazi'nin içinde bulunduğu otomobil Dolmabahçe'den boğaz sahilini takip ettiği sanıldığından güvenlik yetkililerinin tümü daha çok Sarıyer'e doğru gidebileceğini hesaplıyordu. Oysa Gazi otomobili Akaretler'den yukarı çevirmiş, yaz tenhalığından yararlanıp Tepebaşı'nı tutmuştu. Tepebaşı'nda Mazerik adlı bir kokteyl ve yemek salonu vardı.
     Harbiye öğrencisi olduğu yıllarda oraya gider, bir masada ya tek başına ya da arkadaşlarıyla leblebi yer, rakı içerdi. O akşam da bunu yapacaktı. Şoföre, "Kimseye buraya geldiğimi söylemeyeceksin!" diye tembihledi, parasını ödeyerek gönderdi.
     Mazerik'e girdiği zaman, ancak üç masada müşteri vardı ve öteki masalar tümüyle boştu. Eskiden geldiği oturduğu, barın dibindeki masaya yerleşti. Garsona bir kadeh rakı ısmarladı, leblebi istedi.
     Önündeki masada oturan bir kadınla bir erkeğin birbirine sokuluşlarına ve konyaklarını birbirlerinin gözlerine bakarak yudumlamalarına dalmış, eski günlerini parça parça zihninden geçiriyordu.
     Tam o esnada beyaz elbiseli bir adam salona girdi. Önce köşede bir masada bir süre oturduktan sonra kapıya yakın masada oturanların yanına gitti, biraz konuştu. Sonra birlikte salondan çıktılar.
Sf: 289
     Az sonra geri dönmüştü ama beraber çıktıkları kişiler yanında yoktu. Bu kez başka bir masaya gidip oturdu. O masadakiler de kalkıp çıkıp gittiler.
     Gazi dikkat kesilmişti. Siyah elbiseli adam, yeniden salona geldi, fakat Gazi'nin önünde oturan masaya yaklaşmaya cesaret edemedi, bir kenarda gazete okumaya başladı. Gazi olanları iyice merak etmişti. Yüksek sesle adama seslendi:
     "Çucuk! Gel beri."
     Adam masadan ok gibi fırladı, selam durumuna geçti ve, "Buyurun, Gazi Paşam!" dedi.
     "Sen kimsin?"
     "Birinci Şube'den polis memuruyum."
     "Ne yapıyorsun?"
     "Rahat edesiniz diye, lüzumsuz müşterileri çıkarıyordum."
     "Lüzumsuz olduklarını sen nereden biliyorsun?"
     "Vali Bey'den öyle emir aldım Paşam!"
     "Eee! O da mı burda?"
     "Evet. kapının önünde!"
     "Tüh, Allah cezanızı versin!"
     Bu sırada Vali Muhittin Bey de içeri girdi. Gazi'nin öfkelendiğini gördüğü için tedirgindi.
     "Bir emriniz var mı Sayın Paşam?"
     "Siz benim yakamı bırakmaz mısınız yahu? Hadi benim peşimden koşturuyorsunuz, şurada kendi halinde içki içen insanları niye tedirgin ettiniz?"
     "Emir buyurursanız, bundan sonra gelenleri çevirmez, salonu yine doldururuz!"
     Gazi kızmıştı.
     "Ne yapacağını ben biliyorum. Ne kadar polis varsa masaları dolduracak, sonra da beni atlatmış olacaksın, değil mi? Bırak efendim, bırak! Hadi git işine!"
     Keyfi kaçmıştı. Kalktı kapıya doğru yürüdü. Peşinden Vali Muhittin (Üstündağ) Bey, özürler dileyerek geliyordu.
Sf: 290
     Gazi bir baktı ki; kapının önü otomobiller, resmi, sivil polisler, saray muhafızları ile dolmuştu. Döndü Muhittin Bey'e sordu:
     "Müşterilerin bunlar mıydı?"
     Sonrasında otomobillerin birine atlayıp Dolmabahçe Sarayı'nın yolunu tuttu. Oysa tüm uğraşı ve kaçışı sıradan bir insan gibi halkın arasında olmak ve bir kadeh rakısını yudumlamaktı.
Sf: 296
     Gazi o yılın Cumhuriyet Bayramı gecesi, âdet edindikleri üzere, Ankara Palas salonlarında davetlisi bulunan, bir geçit törenine katılmış pilotlarla sohbet sırasında birden havacılara : "Düşman donanması en hassas bölgemize yaklaşmaktadır. Bombamız, mermimiz bitti, ne yaparsınız?" diye sordu. Bütün pilotlar, "Hayatımız bedeli de olsa gemilere uçağımız ile çarparız," cevabını verdiler. Gazi bu cesur cevap üzerine, herkesin duyacağı biçimde: "Benim havacılarım hayatları pahasına da olsa vatanını böyle savunur," diye sesini yükseltti.
Gazi, intihar pilotunun çaresizlik içinde, ideal bir saldırı biçimi olacağını pilotlarına benimseten ilk lider oldu. Fevzi Uçantürk
Sf: 297
     Gazi, "Arkadaşlar lütfen hocamızı dinleyelim," diye sözü kendisine bıraktı.
     Türkçe ve Osmanlıca'yı çok iyi bilen Naim Hazım Bey söz aldı:
     "Türkata ya da Türkatası gerek yazılışta, gerek söylenişte bana biraz tuhaf geliyor. Arkadaşlar biliyorsunuz, tarihimizde bir "Atabey" sözü unvanı vardır. Anlamı da yine biliyorsunuz, beyin, emirin, şehzadenin hatta hükümdarın ilminde, idarede, askerlikte mürebbisi, müşaviri, hocası demektir. Atabey, kullanılmış tarihe geçmiş bir unvan-ı resmidir. Bu unvanı taşıyan bir çok Türk büyüğü vardır. Binaenaleyh biz de Türkler her alanda atalık etmiş Türklüğü kurtarmış istiklaline kavuşturmuş olan Büyük Gazi'mize "Atatürk" diyelim, bu soyadını verelim. Bu bana, şivemize de daha munis, daha uygun gibi geliyor..."
Sf: 300
     Gazi Mustafa Kemal Paşa, Naim Hazım Hoca'nın açıklamasını yerinde buldu ve kendisine teşekkür etti.
     "Atatürk adını alacağım," dedi.
Sf: 301
     Atatürk'ün 1930 yılının başlarında ileri sürdüğü Türk Tarih Tezi'ne göre doğal nedenlerle Orta Asya'dan dünyanın değişik yerlerinde yayılan Türkler, gittikleri yerlere, ileri uygarlıklarını da götürmüşlerdi. Dolayısıyla Hititler, Sümerler, Akadlar, Etrüksler, Mısırlılar gibi ileri antik uygarlıklar Türk kökenliydi.
     Atatürk, Türk Tarih Tezi'ni daha da güçlendirmek için bütün dillerin Türkçe'den doğduğunu ileri sürerek bu teze de "Güneş Dil Teorisi" adını vermişti.
Sf: 302
     Atatürk, General Fahrettin Altay'a Türk generalleri arasında en uzun boylu olduğu için Altay Dağı'na benzetmek isteği ile bu soyadını vermişti.
Sf: 303
     "Hamdullah'ın tercümesi 'Tanrıöver'dir," dedi ve bu ismi kendi el yazısıyla bir kağıda yazdı. Kağıdı sofranın üstünde duran geniş tasın içine koydu, "Yadigâr olarak sakla," dedi.
Sf: 306
Pilotlar: "Evet çarpmaya hazırız!"
     Mussolini havacılıktaki gücüne dayanarak Roma İmparatorluğu'nu yeniden kurma yolunda, Anadolu'yu da kaplayan bir saldırı politikası izliyor, "Ekmeğimizi şarkta aramalıyız," diyordu.
    Konuşmalarıyla Atatürk'ü sinirlendirmişti. Özellikle havacılığa büyük önem vermekte olan Atatürk, İtalyanların hava harekâtını incelerken, bir yandan Ankara büyükelçisinin aracılığı ile Mussolini'nin bu sözlerini açıklığa kavuşturmasını istedi.
     13 Şubat 1935 tarihinde İstanbul'da Ege Vapuru ile yola çıktı, İzmir'e vardı.
     Ege Denizi'nde gezerken düşünceliydi. Bir ara güverteye geminin komodoru Sait Halman'ı çağırdı, "Telgrafları çekiniz 19 Şubat'ta Alanya'da olacağız!" emrini verdi. Telgraflar gidecekleri makama yol alırken, 1930 yılında Aspendos'ta verilen verdiği sözü yerine getiriyordu.
     Atatürk torpidoya geçtikten sonra vapurun süvarisi Albay Sait Bey'e emir verdi:
     "Alanya'ya gideceğim, fakat bu fırsattan yararlanıp Rodos'un, bu civardaki İtalyan deniz üssünün mümkün olduğu kadar yakınından geçerek durumlarını incelemek isterim."
     Torpido bütün gece savaş durumunda kaldı. Işıklar söndürülmüştü.
     Atatürk, Mussolini'nin delice tertiplerine karşı Ege Vapuru ile 17 Şubat günü Antalya'ya vardı. Ertesi günü bir muhribe binerek, gemi komutanına Akdeniz'e doğru açılmasını emretti. Kendisi de köprü üstündeydi. Gemi komutanına bir soru yöneltti:
Sf: 307
     "Kaptan, şimdi İtalyan Donanması'na rastlarsak ne yapacaksın?"
     Komutan cevabını hemen verdi:
     "Rotamızı derhal değiştiririz Paşam!"
     Cevabı beğenmedi, kızdı:
     "Hayır efendim, öyle şey olmaz. Tam yolla İtalyanların en büyük harp gemisinin bordasına çarpacaksın!"
     Gemi komutanı duyduklarını askerce tekrarladı:
     "En büyük İtalyan harp gemisinin bordasına tam yolla çarpacağım efendim..."
     Akşam oldu sofraya geçildi. Sohbet konusu İtalya, Akdeniz, Mussolini ve gemi komutanına verdiği emirdi. Sofradakiler heyecanlıydı.
     Atatürk, gemi ile gemiye karşı yapmayı planladığı çarpma hareketini, havadan da gemiye karşı aynen yapmayı planladığını anlatırken, aynı esnada Türk harp pilotuna, "Zata Mahsus" bir zarf geldi:
     "Mussolini'nin uçak ve harp gemilerine çarpıp batırmayı ve ölmeyi kabul eder misin?"
     Pilotların tümü, "Evet çarpmaya hazırım," yanıtı verdi.
     Dünyanın ve Mussolini'nin bu çok ilginç ve sert olayı duymasına olanak verildi.
     Mussolini o günlerden sonra Türkiye sevdasından vazgeçip rotasını Habeşistan'a çevirdi.
Sf: 315
     Daha sonra paraşütle atlayışlar başladı.
     Bir paraşütçünün atlamasını bekliyordu. Uçak alan üzerine geldi, kanadın üzerinden atlamaya hazırlanmış olan Türk paraşütçü görüldü. Gayret etti fakat atlayamadı. Uçak uzaklaşıp gitti. Bir dakika sonra tekrar alan üzerine geldi. Atlayacak sanıldı, gene atlayamadı. Bu sıkıntı veren durum, üç dört defa devam etti. Ne yazık ki her defasında, kanat bağlarına sımsıkı yapışan genç, atlamaya cesaret edemiyordu. Turların adedi çoğaldıkça ümitsizlik artıyor, sağdan soldan, "Atlayamayacak," sözleri duyuluyordu. Uçak belki de son turunu yapmak için alan üzerine geldiğinde hareketsiz duran Atatürk, sağ elini kaldırdı ve bağırdı:
     "Atla be yahu!"
Sf: 616
     O anda bir cisim boşluğa yuvarlandı, beyaz bir paraşüt açıldı. Paraşütçü genç atlamıştı. Atatürk, paraşütçü yere inmeden tören alanını terk etti.
     Planör öğretmenleri Anohin ve Romanof idi. Henüz okulda yetişmiş Türk gençleri mevcut değildi. Bunun için de törende yalnız yetişmiş yabancı öğretmenler gösteri uçuşu yapmıştı. Atatürk'ün canının sıkılmasına neden olan Türk paraşütçüsü genç okuldan yeni gelen bir gönüllüydü. Yeterli eğitim görmemiş veya yeterli bilgiye sahip olmadığından atlayışını geciktirmişti.
Sf: 318
     Atatürk yazlık açık renk bir elbise içinde neşeli ve sağlıklı görünüyor, sabırsızlıkla bir şey bekler gibi bir hali vardı.
     Kısa süre sonra elindeki tepside dondurma bardağı ile bir garson belirdi. Garson bardağı uzattı fakat Atatürk almadı.
     "Görmüyor musun misafirlerimiz var. Bu sıcak günde önce onlara, sonra bana getirirsin," dedi.
Sf: 319
     Sonra, masada bulunan Nuri Conker ile Çanakkale Savaşları'ndaki anılarından söz açtı.
     "Düşman olduğu yerde durdurulmuş, bir adım ilerlemiyor, fakat sürekli surette yeni kuvvetler çıkarıyor. Arkadan düşman gemileri durmadan siperlerimizi dövüyordu. Ben bir ileri hareketi düşünüyor, bu maksatla cepheyi dolaşıyor, durumu inceliyordum. Zabitlerden aldığım bilgiye göre askerler bombardımanlardan yılmış, ileri hareketi için bir istek yoktu. Taarruz emri verildiyse de yerinden kımıldayan olmadı. İleri siperleri tekrar dolaştım. Askere dedim ki, 'Biliyorsunuz taarruz edeceğiz. Fakat ben işaret vermeyince ileri atılmayınız,' diye sıkı sıkı emir verdim. Ertesi gün taarruz vakti sabah saatleri sakin geçti. Düşman siperlerinde semaverler kuruldu. Her zamanki hayat başladı. Bizim siperlerde ise emir bekleyen bir durum vardı. Öğleye doğru siperlerin başına geçerek taarruz işaretini verince bütün asker süngü hücumuna geçti; ön siperlerde İngiliz askerleri ile bizim asker birbirine karışmıştı. Donanma bombardıman yapamıyordu. Top ateşleri bizim askerlerden ziyade kendi askerlerini öldürüyordu. Taarruz muvaffak olmuş, askerlerde düşman askeriyle yuvarlana yuvarlana sahili bulmuştu. Son Anafartalar Harpleri böyle geçti. Düşman da artık Gelibolu Yarımadası'nı boşaltmaya, donanmayı Çanakkale'den çekmeye karar verdi."
Sf: 323
     Atatürk, Falih Rıfkı Atay'ın Caddebostan Sahili'ndeki küçük ama şirin köşküne gitmek istedi.
     Atatürk ani olarak dostlarına, arkadaşlarına baskın ziyaretler yapmayı çok severdi. Sürpriz, Atay ailesini çok mutlu etti.
Sf: 327
     Buzdolabını açtı. Ziyafet için hazırlanmış en nadide yemeklere elini bile sürmeden, pilav ve fasulye tabaklarını aldı. Enver hemen Atatürk'ün ellerindekileri alıp, "Isıtayım sayın Paşam!" diye söze girdi. Ama Gazi itiraz etti:
     "Bırak Enver, ben kendim ısıtıp yiyeyim. Öyle daha zevkli oluyor," dedi. Sonra pilavı ve fasulyeyi bir sahanda karıştırıp ısıttı. Yerdeki kavunları yoklayarak, "Şunlardan tatlı bir tanesini seç," dedi ve oturdu, yemeğini yedi.
Sf: 328
     Atatürk sofrada konuşulan konular hakkında, misafirlerinin ayrı ayrı düşünce ve görüşlerini dinlemekten zevk alır, bunun için herkese fırsat verir, gerçeğe ulaşmak isterdi. Gizli kapaklı işlerden, dedikodudan hoşlanmazdı.
     Hele gammazlığa hiç tahammülü yoktu. Kendisine gizli bir telkin yapılmak istenmiş ise, ne yapar eder bir gün sofrada ilginin önünde bu meseleyi açığa vurur, işin doğrusunu meydana çıkarttıktan sonra da hükmünü verirdi.
Sf: 333
27 Ekim 1935, Cumhuriyet Bayramı
     Cumhuriyet'in on ikinci yıl dönümü için bir sıra dövizler hazırlanmıştı. Bunlar içinde şöyleleri vardı:
     "Atatürk bu milletin yücesidir."
     "Türk milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı."
     Listeyi dikkatle gözden geçirdi, bunlar ve bunlara benzeyenleri çizdi. Hepsinin yerine şunu yazdı: "Atatürk bizden biridir."
Sf: 351
     Atatürk'ün en çok kızdığı, hiç sevmediği, hiç istemediği şey, bulunduğu yerde şahsı etrafında inzibati tedbirler alınması idi. Milletine çok itimat ettiği için: "Bu millet bana ne kurşun atar ne da attırır!" diye bir emir vererek bütün tedbirleri kaldırtır, zabıtanın vazifesini de hayli zorluğa uğratırdı.
     Cumhurbaşkanlığı makamına ait bazı protokol kuralları Atatürk'ü sıkardı. En büyük arzusu bastonunu eline ve yakın arkadaşlarını da yanına alarak Beyoğlu Caddesi'nden, köprü üstünden herhangi bir vatandaş gibi serbest geçebilmek ve yürümekti. Tramvaya binsin, şimendiferde halk arasında otursun, vatandaşlarına hususi ziyaretler yapsın, bütün bunlar sevdiği şeylerdi.
     Gezinti yaparken otomobilini bırakıp tramvaya atladığı, şimendifere bindiği, birdenbire Lebon Şekercisi'ne girip herkesin arasında oturduğu, Vefa'ya giderek oranın meşhur bozasını içtiği de olurdu.
     Beraberindekilerle Florya'dan Dolmabahçe Sarayı'na dönmeye karar verdi. Yeşilköy İstasyonu'nun önünden geçerken birden bire otomobili durdurdu ve başyavere, "Sorunuz tren var mı?" diye emir verdi.
     O sırada tren hemen hareket etmek üzereydi. Hep birlikte otomobilden inip emrindekilerle birlikte trene binildi. Karar ani verildiği ve uygulandığı için, trene biniş hemen hemen kimsenin dikkatini çekmedi. Bir süre sonra, herşeyden habersiz olan kondüktör, Atatürk'ün bulunduğu kompartımana geldiğinde, kafileyi görünce geri çekilmek istedi. Atatürk'ün sesi duyuldu. Emrindekileri göstererek, "Görevini yap! Bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?" dedi. Emrindekiler cevap verdi:
Sf: 352
     "Paşam biz milletvekiliyiz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz!"
     Atatürk hayretle, "Bu ayrıcalığı hiç beğenmedim," dedi. "Çok ayıp ve acayip bir usul. Çok güzel halkçılık!"
Sf: 354
     Festivalde Artvin halkoyunları ekibi birinci oldu. Artvin barı oynanırken Atatürk'ün bar başı olarak oyuna katılmasından sonra bu oyun "Atabarı" olarak anılmaya başladı.
Sf: 356
     Burhan Göksel şaşırdı. Yanındaki koltuk değneklerine baktı. Daha sonra da durumunu aktardı:
     "Henüz yürüyemiyorum, emirlerinizi yerine getiremeyeceğim için çok üzgünüm Sayın Cumhurbaşkanım."
     Bu sözleri sanki duymamış gibi, "Nişanlını dansa kaldırmanı istiyorum," diye tekrarladı. Bu sözler karşısında ağzından tek söz çıkmayan Burhan Göksel aylardır yanında taşıdığı ve kim bilir daha yıllarca taşıyacağı koltuk değneklerine el sürmeden yerinden kalktı. Nişanlısını yanına alıp salonun ortasına gidip dans etti.
Sf: 357
     Dans bitiminde bir arkadaşı yanına yaklaşıp, "Ne kuvvetli emir değil mi?" diye sordu. Genç subayın yanıtı, "Hayır. O bir emir değil, Atatürk'ün büyüleme kuvvetiydi," oldu.
Sf: 360
     Masaya geçildi. Edward kendini sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek, "Sizi tebrik ederim ve teşekkür ederim, kendimi İngiltere'de zannettim," diyerek memnuniyetini bildirdi.
     Sofrada sadece Türk garsonları hizmet etmekteydi. Onlardan biri heyecanlanarak, elindeki büyük kayık tabakla birden bire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildi, fakat Atatürk krala eğilerek:
     "Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim," diye fısıldadı.
Sf: 361
     Sohbet keyifle sürüyordu.
     İki devlet adamının aralarına Dışişleri Bakanı da katılmıştı. Sohbetleri sırasında Atatürk, krala sigara takdim etti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras hemen kibriti yaktı ve alışkanlık haline gelmiş bir hareketle önce Atatürk'e sonra krala uzattı.
Atatürk, misafirinin yanında bakanı düştüğü zor durumdan kurtardı: "Majeste," dedi "bilirsiniz ki kibritler ilk yandığı sırada zehirli gaz çıkarırlar. Türk misafirperverliği, bu zehirli gazı misafirinin teneffüs etmesine manidir. Biz misafirimizin sigarasını saf alevle yakarız."
     Gece keyifli sona erdi.
Sf: 362
Atatürk, Stalin, Kalinin...
Kasım 1936, Rus Büyükelçiliği, Saat 01.30
     Atatürk mutâd zevat ve zeybek çaldırmak üzere yanında getirdiği müzisyenlerle resepsiyondaydı. Bir ara Rus Elçi Karahan'a sordu:
     "Cumhuriyet Bayramımız dolayısıyla sizin lideriniz beni niçin kutlamadı?"
     Karahan, Cumhurbaşkanları Kalinin'in kendilerini kutladığını söyledi. Atatürk'ün cevabı ilginç oldu:
     "Sizin Cumhurbaşkanınız, aynı zamanda önderiniz midir?"
     "Hayır."
     "Önderiniz kim?"
     "Stalin."
     "Öyleyse, o beni kutlayacak. Ben ülkemin hem cumhurbaşkanı, hem önderiyim. Kalinin değil, bana kutlama mesajını Stalin göndersin."
     Büyükelçi Karahan, Atatürk'ün Stalin'i doğrudan aramasını isteyerek, bu işe karışmak istemediğini söyledi. Atatürk de bunun üzerine, "Niçin ben ilk adımı atayım," dedikten sonra sözlerinin devamını getirdi: "Ben bunu ancak eşit şartlarda yapabilirim. Eğer beni kabul ettiklerini hissediyorsam, yapabilirim. Başka türlü işlerine evet diyemem. Sizin biliyorum, güçlü ve mekanize edilmiş büyük ordunuz var ve ondan korkmuyorum, sizlerden korkmuyorum. Benim arkamda 18 milyon halkım var. Benim emretmem yeterlidir. Halkım arkamdan nereye istersem gelir. Ben çok zarar verebilirim, elbette bunu hiçbir zaman yapmam, çünkü benim sözüm, benim dostluğum gibi kutsaldır." Atatürk ile büyükelçinin bu diyaloğu "çok gizli" damgası ve "Stalin ve Molotov tarafından okunması" notu eklenerek Stalin'e gönderildi.
     Stalin, Atatürk'ün sözlerini okuduktan sonra yardımcısına, "Dostumuz, Atatürk'ün sözleri ilgiyle, dikkatle okunsun," dedi.
Sf: 366
     Gece boyunca kasvet çökmüştü. Uyuyamamış, yatağında dönüp durmuştu. Sabah olup da bedenini berber koltuğuna bıraktığında huzursuzluğu sürüyordu.
     Can yoldaşı, arkadaşı Nuri Conker hayatını kaybetmişti. O acı haberi kendisine kimse vermek istemiyordu. Görev Berber Mehmet'e düştü.
Sf: 367
     Mehmet'in konuşup konuşmamak arasındaki gidip gelmeleri dikkatini çekince sordu:
     "Hayırlar olsun Memo? Nedir evladım, bir sorun mu var çucuk?" dedi.
     Mehmet sustu, yutkundu, tıraşı durdurup ustayı arkasına döndürdü, başını önüne eğdikten sonra, "Paşam, Nuri Conker Bey Hakk'ın rahmetine kavuşmuş," diyebildi kısık sesle.
     Atatürk duydukları karşısında gözyaşlarına mani olamadı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Yüreğine okkalarca ağırlık çöktü.
     Bir köşeye çekilip uzun süre Atatürk'ü anılarıyla baş başa bıraktı. Atatürk bir zaman sonra Mehmet'e dönüp baktı, "Ah Nuri! Bizi nasıl bırakıp gidersin!" diyerek tekrar hıçkırıklara boğuldu.
Atatürk ve kendisine "Kemal" diye hitap edebilen en samimi arkadaşı Nuri Conker.
Sf: 370
     Almanya ve İtalya'nın İsmet İnönü'yü cumhur başkanı yapmak istedikleri kulaktan kulağa yayılmıştı. 4 Şubat 1937 tarihli bir İngiliz istihbarat belgesine göre Almanya ve İtalya'nın amacı kontrol edilebilir bir hükümet kurmaktı.
Mart 1937
Sf: 373
     Atatürk söylediği gibi Trabzon gezisine o ay içinde gidemedi. Üçüncü ve son gidişi 11 Haziran 1937 tarihine rastladı.
     "Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bunları asil milletime geri vermekle büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar. İnsanın serveti kendi manevi şahsiyetinde olmalıdır," dedi Hasan Rıza Soyak'a.
     Atatürk'e ait arazilerin toplam büyüklüğü 154.729 dönümdü. Kendisine ait çok büyük çiftlikler ve tesisler vardı. Yaşadığı dönemin en büyük gayrimenkul zenginiydi, bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesine sahipti. Aynı zamanda kendine ait süt, bira, şarap ve deri fabrikaları da vardı.
     CHP'ye bıraktığı nakit miras tam 1.664.000 liraydı.
     Ege Vapuru ile İstanbul'dan Trabzon'a gelen Atatürk, iki gecesini kendine ait köşkte geçirdi ve, "Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bunları milletime bağışlamakla ferahlık duyacağım. İnsanın serveti kendi manevi kişiliğinde olmalıdır. Ben büyük milletime daha çok şeyler vermek istiyorum," diyerek, bütün mal ve mülk varlığını hazineye bağışladığını noter huzurunda tescil ettirdi.
Sf: 375
     Atatürk çiftliklerini hazineye bağışlaması nedeniyle millet ve Meclis adına kendisine teşekkür telgrafı çeken Başbakan İsmet İnönü'ye cevap verdi:
                              ...Söz konusu olan hediye, yüksek Türk milletine
                             benim asıl vermeyi düşündüğüm hediye karşısında
                             hiçbir kıymete sahip değildir. Ben, gerektiği zaman
                             en büyük hediyem olmak üzere Türk Milletine canımı
                             vereceğim!
Sf: 376
     1937 ılık bir Eylül akşamı. Florya'da halk biten bir ilk günün yorgunluğunu çıkarıyordu. Sandal gezintisi yapan gençlerin şarkıları, şakalaşmaları, birbirlerine seslenişleri denizde tuhaf yankılar yapıyordu.
     O akşam Atatürk de sandalına binmiş ağır ağır kürek çekiyor, sandal gezintisi yapan sevimli kalabalığı seyrediyordu. Birden bu kalabalığın arasına girmek, onlarla birlikte olmak, konuşmak istedi.
     "Çocuklar! Neşeniz, eğlentiniz çok hoşuma gitti," dedi, "aranızda bulunmak istedim."
     Günler bu beklenmedik durumdan son derece kıvanç duymuşlardı. Hepsi O'nu yakından görmenin derin heyecanı içindeydi.
Sf: 377
     Atatürk'ün sandalı ortada, kulağa çok hoş gelen kürek hışırtıları arasında durgun denizde yavaş yavaş ilerlemeye başladılar.
     Atatürk bir ara kürekleri bırakarak kendisinin de çok sevdiği bir şarkıyı söylemeye çalışan gençlere "Aferin çocuklar!" dedi, "Türk gençleri hem çalışmasını hem de eğlenmesini bilmelidir. Ülke sizindir, çalışın eğlenin."
     Gençler Atatürk'ün bu sözlerinden cesaret alarak birer birer konuşmaya başladılar, O'na karşı duydukları sevgiyi ve bağlılığı belirttiler. Her şeyi, hatta bu güzel akşamda böyle dinlenip eğlenmeyi bile kendisine borçlu olduklarını söylediler. Söylenenlerden çok memnun olduğu belliydi:
     "Çocuklar! Ben Kurtuluş Savaşı'nı da, devrimleri de sizlerin anası, babası, dayısı, kısacası tüm yurttaşlarla birlikte yaptım. Ama görüyorum ki bana güveniniz çok kuvvetli. Şimdi size soruyorum, yeteneksiz bir ulusun başında bulunsaydım, bu savaşı bu devrimleri yapabilir miydim?"
     Gençlerden biri atladı:
     "Atam! Siz yeteneksiz bir ulusun başına gelemezdiniz, çünkü yeteneksiz bir ulustan sizin gibi bir önder çıkmaz."
     Atatürk sandalını bu sözleri söyleyen gencin sandalına yanaştırdı. Kürekleri bırakarak içtenlikle elini sıktı ve, "Bunu söylemenizi bekliyordum," dedi.
Sf: 380
     Atatürk'e ait Orman Çiftliği'nin hazineye bağlanması ve talep önerisinin İnönü'den geçmesine karşılık, Atatürk'ün isteksiz davranması; çiftlikte bulunan bira fabrikasının genişletilmesini istemesine karşılıki İnönü'nün bu öneriyi reddetmesi; Atatürk'ün İnönü'nün gerekçelerini yakınlarına soruşturması ve bunun gibi günlük pek çok ayrıntı sayılabilecek gelişmelerin yarattığı tartışmalar, çekişmeler, çatışmalar nihayet iki can dostun arasını bozmuştu.
Sf: 381
     Atatürk, 20 Eylül 1937 tarihinde İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nın Medhal Salonu'nda II. Türk Silahlı Kuvvetleri Kongresi'ni düzenledi. Kongreye yurtdışından yabancı tarihçiler de davet edildi. Uygarlık kollarının her tarafa Orta Asya'dan yayıldığını ve göçlerin yine oradan başladığını iddia eden Türk Tarih Tezi onların incelemesine sunuldu. 20-25 Eylül tarihinde tertiplenen ve uluslararası bir kongre niteliği taşıyan bu toplantılarda yapılan açıklamalarla Türk Tarih Tezi'nin evrensel bir tarih gerçeği olduğu savunuldu.
Sf: 382
     Orta Asya'dan göçerek yeryüzünün dört yanına akın eden Türklerin, neolitik ve maden kültürlerini dünyaya yaydıkları tezinin kabul edilmesiyle milli tarihimiz, gerçek karakterini dünyaya kabul ettirmiş sayıyordu. Milletimizi uygar milletler birliğinden ayrı olarak düşünen ve ikinci sınıf bir ırk sayan kin edebiyatı sonunda çürütülmüş oluyordu. Atatürk'ün bu konuda söylediği sözler şunlardı:
     "Tarih tezi olgunlaştı. Onun üzerinde yürümek, durmadan çalışmak lazımdır. Bazı imansızlar olabilir, bunlar yol kesenlere benzer. Aldırmayınız."
Sf: 387
     "Gözün aydın! Yine kızın olmuş Mehmet..."
     Atatürk sözlerinin gerisini getirmeye çalışırken Mehmet iki adım geri giderek sırtını duvara yasladı.
     "Yine mi yahu!" Sözleri döküldü dilinden gayri ihtiyari.
     Atatürk kahkahayı patlatarak, "Olsun varsın Memo, kız çocukları iyidir. Yararlı olurlar. Büyüdüklerinde ana-babasına bakarlar..." dedi.
Sf: 395
     Mersinlilerin coşkun sevgi gösterileriyle karşılandı. Resmi ziyaretler istemediği için Atatürk ve yanındakiler Yakup Ersoy'un portakal bahçesine götürüldüler. Ağaçlar arasında gezinirken Sabiha Gökçen, soymuş olduğu bir mandalinayı Atatürk'e ikram etti. Bir çakı isteyen ve dalından bir portakal koparan Atatürk, "İlk defa kendi elimle ağacından portakal kopardım, ne kadar zevkli şey," diyerek portakalı soyup yedi. Portakalı soymak için uzatılan çakılar içinden belediye başkanının çakısını almıştı.
Sf: 407
     Koca bir dev olarak bildiği Atatürk günden güne eriyordu. Kimse Atatürk'e hasta olduğunu söylemiyor; söyleyemiyordu, çünkü onlara göre Atatürk ölümsüzdü ya da Atatürk hasta olduğunun gerçeğiyle yüzleşmek istemiyordu. Musallat olan siroz, konulan sirozdan mı, yoksa daha önceki yıllarda; savaş meydanlarında bulaşan sıtma belasından mıydı? Üstelik Atatürk sadece bunlarla değil, küçüklüğünde geçirdiği difteri, kulak egzaması, iki kez geçirdiği kalp krizi, diş, böbrek ve karaciğer rahatsızlıklarından mı o hallere düşmüştü.
     Etrafındaki hemen herkes Atatürk'ün 1936 yılında başlayan rahatsızlığının farkına varmıştı. Teşhis edilen sirozun gerçek nedeni alkol mü, yoksa sıtma mıydı? Yıllarca savaş meydanlarında içtiği kalitesiz su, dengesiz beslenmeleri karaciğerine saplanan sirozun nedeni olamaz mıydı?
Sf: 409
     Atatürk, Başbakan Celâl Bayar'ı köşküne kabul etti. Bayar'ın yurtdışından yabancı hekim getirilmesi isteğini tekrarlaması üzerine: "Çocuk ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım!" diye karşılık verdi. Bayar biraz olsun rahat nefes aldı, umutlandı.
     Prof. Dr. Fissinger İstanbul'a geldi. Fransa'nın Monpelye Hastanesi dahiliye mütehassısı Atatürk'ü muayene etti, müdavi hekimin günlük sıhhat grafiklerini tetkik ederek Türk hekimlerinin teşhisini doğruladı. Atatürk'e perhiz ve mutlak istirahat tavsiyesinde bulunuyor, fakat Atatürk'ün çok zeki sualleriyle karşılaştıkça bu enerjik insanı günlerce bir yatakta zapt edebilmenin müşkülatını hissediyordu.
Sf: 410
     Prof. Dr. Fissinger ısrarlara rağmen Türkiye'de fazla kalamayacağını söyleyerek meslekdaşlarına, "Atatürk o kadar cazip bir kudret ve kuvvete sahip ki, bir gün daha kalacak olursam, derhal O'nun iradesi altına girivereceğim, hâlbuki bir doktor olarak benim O'na hâkim olmam lazım, üç ay sonra gelirim..." dedi.
Sf: 411
     Fissinger umut ile umutsuzluğun eşiğinde, bir bilen ancak söylemek istediği gerçekleri gizlercesine, habercilerin ruhunu okşayan bir yanıt verdi:
     "Bu kadar dinamizmin, bu kadar zekâ ve canlılığın bir arada toplanması pek enderdir. Zamanımızın bir çok büyük adamıyla temas ettim, fakat Büyük Şef'iniz Atatürk bunlardan hiçbiriyle bir tutulmaz."
Sf: 415
     Florya Köşkü hizmete girdiğinden o yana Atatürk hiç böyle keyifsiz olmamıştı. Istırabı yüzüne yansıyordu. Kahvesini yudumlarken engin denize dalıp gitti. Yanında bulunan herkes hiç gürültü yapmıyor, kendisinden gelecek emirleri bekliyor, hatta bir şeyler istese de yapsak ve mutlu etsek diye sabırsızlanıyordu. Berber Mehmet de öyle düşünenlerdendi.
Sf: 417
     Saat 15.30'u gösterdiğinde Atatürk ve beraberindekiler Savarona'nın güvertesindeydiler. Hayli çökmüş olmasına karşın her zamanki gibi çok şık ve çok yakışıklıydı. Ne var ki ilaçlarını aksatmasa bile, doktorlarının verdiği perhize pek uymadığı görülüyordu. Atatürk giderek ağırlaşan hastalığına karşın Savanora'da mutlu olmaya çalışacaktı.
Sf: 424
     Atatürk, Savarona'yla vatan topraklarından bir tek Erdek'i ziyaret edebilecekti. O ziyarette de yattan inmeyecek, Erdek halkı kendisini görmese bile, büyük önderin, Cumhuriyet kuşaklarına hitaben, "Beni tanımak, yüzümü görmek, sesimi işitmek değildir," demesini bir kez daha akıllarına kazıyacaktı.
"Bu yatı bir çocuk oyuncağını bekler gibi beklemiştim, bana hastane mi olacaktı?" dediği zamanın en pahalı ve en lüks yatı Savanora.
Sf: 428
     Hasta olduğu baştan beri halktan gizlenmişti, fakat nasıl olduysa o günlerde hastalığı İstanbul halkı arasında yayılıverdi. Bu yetkili bir tebliğe değil de, belki yattakilerden birinin izni esnasında ağızından kaçırması neticesiydi. Atatürk 9 Temmuz Cumartesi günü bunu öğrendi fakat fazlaca üzerinde durmadı.
     Ancak Tan gazetesinde Ahmet Emin Yalman'ın, "Büyük Şef Atatürk'ün rahatsızlığı bugün kamuoyunda ve her ağızda dolaşan bir şâyia halinde sürüp gitmektedir. Milletin endişesi haklı ve yerindedir. Atatürk eğer hasta ise, milletin çok sevdiği Büyük Önder'in sıhhi vaziyeti hakkında kamuoyu aydınlatılmalıdır," yazısı sinirlerini bozdu.
     Tan gazetesine hemen üç ay kapama cezası verildi. Aynı haberi aktaran Haber gazetesiyle iki Rumca gazete de aynı akıbete uğradı. Ancak Haber gazetesi bu fikri Tan gazetesinden aldığı için 15 günlük kapatmadan sonra tekrar yayımlanmaya başladı.
Sf: 437
     Sabaha karşıydı. Saat 06.30'a geliyordu. Yatak odasındaki zili acı acı çaldı. Yan odada bulunan Salih Bozok ses yapmasın diye kunduralarını ayağından çıkardı, odanın kapısına geldiğinde Atatürk'ü yatağı içinde oturmuş sigara içerken buldu. Salih Bozuk'un kapıdan baktığını görünce, "Vealeykümselam," dedi, "nöbetçi sen misin?" Sonra gülümsemeye çalışarak ilave etti:
     "Salih gördün mü şu başıma gelenleri?"
     Salih Bozok kendini zor tuttu, "Hepsi geçecek Paşam," dedi. "İnşallah tamamen iyileşeceksiniz."
     O sırada çocuklar kendisine "borşç" denilen çorbadan getirmişlerdi.
     "Şimdi bir çorba içip yatacağım. Su alındıktan sonra epey rahat ettim. Doktorlar almak istemiyordu, fakat ben dayanamadım, suyu aldırdım," dedi.
     Çocukların yürekleri biraz olsun ferahlamıştı.
Sf: 444
     Mütemadiyen kızartma ve dondurma istiyor, Aşçı Mehmet Usta da olduğu halde vermiyordu.
     Mehmet mutfağa indi, ustaya, "Paşa çağırıyor," dedi.
     Koşarak odaya vardı. Atatürk yüzünün ifadesini sertleştirerek, "Gel gel, daha yakına gel!" diyerek yanına sokulmasını istedi. Sonra sesini yumuşatarak, "Mehmet Usta, neye bana canımın istediklerini vermiyorsun?" diye sordu.
     Mehmet usta sıkıntılı vaziyette, "Doktorlar yasak etti Sayın Efendim," diye cevapladı.
     Minik bir iç çekişin ardından gözlerini çocuklarında gezdirdi, kısık sesle konuştu:
     "Ha! Doğru söylüyorsun aşçıbaşı. Hakkın var amma, ne yapayım, canım çekiyor. Nasıl olsa bunları bir daha yiyemeyeceğim ki!"
Sf: 445
     Atatürk doğrulup yatağın içine oturdu, önüne ayaklı yemek tablasını aldı ve yazmaya başladı. Çok sakindi. Arada bir yazdıklarına da göz attı. Hem yazıyor hem de bazı kelimeleri değiştiriyor, cümleleri manalarına zarar vermeden kısaltıyor ve sadeleştiriyordu.
Sf: 454
     Her seferinde Cumhuriyet'in ilanı yıl dönümlerinde Ankara'da gerçekleştirilen resmigeçitlerde Atatürk hep hazır bulunurdu. Bu yıl da Cumhuriyet'in 15. yıldönümü münasebetiyle yapılacak olan geçit resminde bulunarak bir kez daha halka ve orduya doğrudan hitap etmeyi çok istiyordu. Bu maksatla ölçüleri çok değişmiş olan bedenine uygun frakını ısmarlamış, diğer taraftan da törenlerin yapılacağı hipodromdaki şeref tribününe çıkabilmesi için bir asansör ilavesi yapılmıştı. Lakin hastalığın nasıl seyrettiğini gören kendisi de, vaziyeti kavramış ve Ankara'ya gitmekten ümit kesince, "Bu zayıf halimde Ankara'ya gitmekte bir fayda görmüyorum. Gidersem hiç kimsenin yardımı olmadan hiç olmazsa otomobile kadar yürüyebilmeli, arkadaşlarımla selamlaşabilmeliyim, bunları yapamayacağım, anlıyorum," dedi.
Sf: 455
     Bir gün sonrasında Ülkü'yü severken mutluluğu yüzünden okunuyordu. Hasan Rıza Soyak'ı yanına çağırdı ve memnuniyetini dile getirdi:
     "Gel bakalım, ne dersin; biz gittik geldik! Bu doktorlar adeta insana can veriyorlar!"
Sf: 456
     29 Ekim 1938 Cumartesi günü Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yapılacak geçit resmine katılacak.
     Talebeleri Çengelköy'den alan vapurlar, köprüye doğru hareket ettiler. O günlerde Liman İdaresi tarafından gerek yerli gerek yabancı vapur işletmecilerine, Boğaz'dan inecek ya da Boğaz'a çıkacak gemilerin, Dolmabahçe Sarayı yakınlarında kıyıya sokulmadan uzaktan seyretmeleri, belirtilen bölge vapurların yol keserek düdük çalmayarak seyretmeleri, Atatürk'ü rahatsız etmemeleri bildirilmişti.
     Vapurlar prova nizamında Beşiktaş'a yaklaşırken, subaylardan birkaçı kaptan köşküne çıkarak, her iki vapurun süvarisine, Dolmabahçe Sarayı'na iyice sokulmalarını istedi. Bu arada İhsan Ilgaz ve Hulusi Kızıltan kaptanlar, onlara Liman Başkanlığı'nın yasağını hatırlatsalar da subaylar, öğrencilerin Atatürk'ü selamlamak ve İstiklal Marşı söylemek istediklerinde ısrar etti.
Sf: 457     
     Süvariler ister istemez kıyıya sokuldular. Yine burada, gemilerin yol keserek saray önünde durabilmeleri için makineleri stop etmeleri bildirildi. İnşirah ve İnbisat, Dolmabahçe Sarayı önünde durdu. 54 numaralı vapurda bulunan Kuleli Askeri Lisesi Bandosu İstiklal Marşı'nı çalmaya başlayınca, her iki vapurdaki talebeler de yüksek sesle marşa katıldı.
     Bando eşliğinde yüzlerce öğrencinin yürekten söylediği İstiklal Marşı'nın ilk bölümü okunurken, Dolmabahçe Sarayı'nın balkonunda yüksek rütbeli bir subay göründü. Kollarını öne doğru uzatarak ve başını da hafifçe öne eğerek bu sevgi gösterisinin saygıyla karşılandığını, marşın kesilmesinin uygun düşeceğini anlatmak istedi. Bunun üzerine Kuleli öğrencileri hep bir ağızdan, "Atamızı görmek isteriz!" diye yüksek sesle bağırdı.
     O sesler bir gök gürültüsü gibi sarayın duvarlarına çarpıyor, Atatürk'ün kaldığı odanın cam ve duvarlarını sarsıyordu. Öğrencilerin hepsinin güvertede aynı yerde bulunması vapurların devrilip batma tehlikesi geçirmesine neden oldu. Vapurlardaki herkesin gözü sarayın penceresindeydi.
     Atatürk doktora, "Dışarıda ne var," diye sordu. Kendisine, "Askeri talebe resmigeçide giderken sizi görmek istiyorlar efendim," denilince, duygulanan Atatürk balkona çıkmak istedi fakat Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker, "Fakat bu imkânsız, hareket etmemelisiniz," diye itiraz etti. Ama Atatürk bu kez de, "Hayır, ben bu güne kadar bu bando ve asker sesinden kuvvet ve ilham aldım, yaşadım ve gene onunla yaşayabilirim. Onları yakından bir daha görmeli ve doya doya bir kere daha seyretmeliyim," cevabını verdi.
     Mehmet, İbrahim, Rıdvan ve Nuri kollarına girdi, Atatürk'ü pencere kenarına götürdü. Atatürk'ü açılan pencerede gören Kuleli talebesi çılgınca, "Sağ ol, Var ol!" diyerek, "Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar" marşını okumaya başladı. Talebelerden bir kısmı cesarete gelerek suya atladı ve süratle saraya doğru yüzdü.
Sf: 460
     Saray penceresinden onları nemli gözlerle seyreden Atatürk çok duygulandı ve onlara doğru bir elini kaldırarak, "Bu bayramlar sizlerin ve istikbal sizlerin olacak! Hoşçakalın gençler," dedi.
     Gözleri nemli, ağır ağır yatağına dönerken karşısında hazır ol vaziyette duran Mehmet, Nuri, İbrahim ve Rıdvan'ı karşısında buldu. Her biri başlarını öne eğip ağlamamak için dudaklarını ısırırken, yüzlerine baktı, başını ufak hareketlerle aşağı yukarı salladı, az önce gençlere söylediğini tekrarladı: "Hoşçakalın çocuklar..."
     Her biri, bir an olsun hüzünlerini üzerinden silkeleyip ellerine sarılıp öptü. Atatürk odada bulunan Hasan Rıza Soyak'a dönerek, "Lütfü Bey'e söyleyiverin çocuklarımın bayram bahşişlerini unutmayıversin," dedi.
Sf: 461
     Artan su, sıkıntı vermeye başlayınca Atatürk yeniden karnından su alınmasında ısrar etmeye başladı. Doktorlar önce karşı çıktılarsa da, oybirliği ile suyun ertesi günü alınmasına karar verdiler.
     "Efendimiz, Kemal Bey yok, yarın yapılacak; her şey hazırlanıyor."
     Atatürk asabileşti, "Bugünle yarın arasında ne fark var? Büyük ıstırap içindeyim. Çabuk olun," diye kızdı.
Sf: 462
     Ölümüne iki gün kalasıya kadar tıraşından hiç vazgeçmedi. Hastalığının ileri safhalarında, yani komalara girip çıktığı günlerde, doktorların ve çok yakın dostlarının dışında odasına sadece Berber Mehmet, Kütüphaneci Nuri, ve Sofracıbaşı İbrahim'in girmesine izin verildi. Atatürk bunu bizzat emir olarak vermiş, "Özel hemşire falan istemem bana benim çocuklarım herkesten iyi bakar," demişti.
Sf: 464
     Ve sonra odaya gelip elbirliğiyle Atatürk'ü yatakta doğrultmaya başladılar. Tam o sırada Atatürk, Mim Kemal'in gözlerinin içine anlamlı bakışlar göndererek, "Bana ne oluyor böyle?" dedi ve sonra tekrar, "beni yatırın," diye cılız bir sesle söylendi.
Sf: 467
     Saat 09.00... Nabız 130'du. Atatürk'ün gözleri kapalı, göğüsü sık sık inip çıkmaktaydı. Son yolculuğuna çıkmaya hazırlandığı oda ve koca saray derin bir sessizlik içindeydi.
     Yatağında sakince uyur gibi görünen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin reisi ulusuna vedaya hazırlanıyordu.
Sf: 468
     O ana kadar metanetini muhafaza eden Hasan Rıza Soyak da hıçkırıklara boğuldu. Atatürk'ün yüzü gittikçe rengini değiştiriyordu, hançeredeki hırıltı gittikçe artıyordu. Acımasız Azrail son darbeyi indirmeye hazırlanıyordu. Atatürk sert bir asker baş çevirisi gibi başını birdenbire kendisine bakanlara çevirdi, gözlerini açtı ve baktı.
     Dokuzu beş geçeyi gösteren saat kendisinden yirmi iki ay önce ölen can dostu Nuri Conker'in hediyesiydi. Sağlığının bozulması onun ölümüyle hız kazanmıştı.
     Dışarıda bütün bir ulus endişe içinde radyo başında bekliyordu. Savanora son bir saygı duruşu için sarayın önünde demirlenmişti. Atatürk'in tabiriyle ev halkı bedbahttı. Atatürk artık yoktu...
     Hasan Rıza Soyak, sağ elini avuçlarının içine alıp öptü. Ardından Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe de aynı eli öpüp yorganın içine koydu.
     Bu arada Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Nöbet defterine son olarak:"Saat 9'u 5 geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde terk-i hayat etmişlerdir," diye yazıldı.
Sf: 469
     Alçı ve malzeme hazırdı.
     Bu işi kim yapar diye sordular, Kütüphaneci Nuri, "Bu işi bizim şef yapar," dedi. "Çünkü Atatürk'ün resimleri, heykelleri yapılırken heykeltıraşlarla, ressamlarla daima beraberdi," diye ekledi.
Sf: 470
     Doktorlar Mehmet'e, Atatürk'ün yüzünün maskının alınması öncesinde tıraş etmesini söyledi. Mehmet üzüntüden bitap düşmüştü.
     "Atatürk'ü hayatında her gün tıraş ettim ama kalbim buna tahammül etmez, tıraş edemem," dedi.
     Mask alındığında sakal delikli çıktı.
     Atatürk'ün yaveri Salih Bozok şuursuzca sarayın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı kapattı. Az sonra içerden tek bir silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar onu kanlar içinde buldu; kalbine sıktığı tek bir kurşunla yere devrilmiş boylu boyunca yatıyordu.
Sf: 475
     Makbule Atadan sarayın merdivenlerinden telaşla inerek Celâl Bayar'ın yanına vardı, çığlığı bastı, sonra da:
     "Kardeşime namaz kıldırmak istemiyorlar. Kardeşim kâfir mi?"
     Celâl Bey titreyen ve metin bir sesle cevap verdi:
     "Kim söyledi onu. Elbette namazı kılınacaktır. Allah rahmet eylesin..."
     Atatürk'ün mumya yapılan vücudu tabuta kondu. Eski Türk hakanlarında olduğu gibi tabut gümüş bir tabutun içine konularak üzerine de kurşun döküldü. Sonrasında gümüş tabut gül ağacından hazırlanmış daha büyük bir tabutun içine yerleştirildi, üzerine atlas bir Türk Bayrağı sarılı olduğu halde 106. Salon'a (Pembe Salon) konuldu.
     Atatürk'ün ölümü dünyada yankı buldu:
     Fransız gazetesi: "Ölüm, mağlubiyet nedir bilmeyen adamı yendi."
     Berlin, Almanya Ajansı: "Almanya, Atatürk'ün eserine ve mücadelesine hayrandır. Onda, tarihi eseri, hürriyeti seven bütün milletler için bir sembol olarak kalacak kudretli bir kişilik görmektedir."
     Bulgar Metropoliti Kojohof'un imzasıyla Slowo gazetesi: "Dünya, bu derece müstesna bir adamın ölümünden sonra, artık eskisi kadar enteresan değildir!" diyordu.
Sf: 476
     Germina: "Mustafa Kemal, milletleri dahilen ve haricen değiştiren, savaş sonrası şefler arasında, daima hususi bir yer işgal edecektir."
     Sozial Demokraten. Stokholm 1938: "Başka başka nitelikte diktatörler vardır. Bunlardan bazıları özgürlüğü boğar. Bazıları da aksine olarak halka özgürlük ve kültür veririler. Atatürk Türkiye'si bu sonuncu tipin simgesidir."
     Beyrut 1938, Ennehar gazetesi: "Atatürk, dünyanın çok nadir yetiştirdiği dâhilerdendir. O, bütün tarihin seyrini değiştirmiştir. Dünyanın en şerefli diktatörü önünde saygı ile eğilir ve eşsiz bir acıya uğrayan Türk milletine başsağlığı dileklerimizi sunarız."
     Svenska Pressen, Finlandiya: "Bütün diktatörler arasında Atatürk, memlekette vücuda getirdiği inkilâp eserlerinin büyüklüğü bakımından çok mühim bir mevki işgal etmektedir."
     Times: "Kararı, cesareti ve şiddeti Türkiye'yi düşmandan kurtarmış ve sonra da yalnız Rusya'da Pier ve Lenin tarafından yapılan sosyal değişikliklerle kabili mukayese değişiklikler vücuda getirmiş olan hayret verici adam öldü."
     Politika gazetesi, Yugoslavya: "Tarih silinmez harflerle bu devlet adamının adını hak edecektir. Atatürk bir halk adamıdır. Kırılmaz azmi, kuvvetli zekâsı, ve kuvveti kendisini mağlup ettiği mukadderatın önüne getirmiş, bu suretle yeni Türkiye'nin mübdii olmuştur."
Sf: 480
     Atatürk'ün katafalkı önünden geçen birisi vardı. Atatürk'ten esinlenerek ülkesine yenilikler yapmaya kalkınca, 1928 yılında krallıktan indirilerek sürgüne gönderilmiş Amanullah Han vardı. Roma'dan başka bir adla uçağa binerek İstanbul'a gelmiş, "Onunla vedalaşmaya ve ağlamaya geldim," demişti.
     Atatürk'ün Muayede Salonu'ndaki heykelinin kaldırılarak bir hurdacıya teslim edildiği kaydedilir. Atatürk'ün henüz cenazesi vatandaşların gözyaşlarıyla ziyaret edilmekteyken, salonda bulunan heykelinin kaldırılması yönünde hazırlıklara girişilmesi ve ertesi gün, yani cenazesinin Ankara'ya yollandığı günün içerisinde derhal heykelin yerinden kaldırılıp saraydan çıkarılması düşündürücüdür.
     Sarayın kapısından çıkarken saat 9.30'u gösteriyordu. Chopin'in matem marşı çalıyor, on binlerce insanın gözyaşı sel oluyordu.
Sf: 483
     Sağlığında Atatürk'e sadr-ı a'zamlardan kimi sevildiği sorulduğunda, "Alemdar Mustafa Paşa ile Mustafa Reşid Paşa'yı severim, fakat Alemdar'ın biraz kültürü olsaydı cumhuriyet ilan ederdi. Mustafa Reşid Paşa'nın kültürü, Alemdar'ın kudreti birleşseydi, ben tarihe başka bir vazife ile girerdim," demişti.
Sf: 484
     Protokole son anda giren bir gemi de Atatürk'ün çok arzulayıp istifade edemediği, O'na hastane olan Savanora'ydı. Normalde cenaze programında yoktu, ancak kaptan Sait Özege zekice davranmış saraya gidip yatı protokole sokabilmek için tarihteki Türk hükümdarların cenazesinde uygulanan eski Türk geleneğini hatırlatarak, "Büyük adamların ölümünde atıyla yatı takip etmelidir," demişti.
Sf: 485
     "Sandukanın 1934'te hizmete açılan Etnografya Müzesi'ne muvakkat kabir adıyla konulmasının da ibretle hatırlanacak hikayesi vardı: Arkeolog Remzi Oğuz Arık, Alacahöyük'te Hititler devrine ait çok değerli kalıntılarla, Anadolu'daki Türk medeniyetinin Yunan'dan asgari bin yıl daha eski olduğunu, reddedilmesi imkansız ispatlarıyla ortaya koyup Etnografya Müzesi'nde teşhir edince, Atatürk büyük heyecan içinde kendisini kutlamış, kucaklamış, öpmüş, bulunanları bir bir incelemiş, daha sonra mermer sütunlara dayalı hole girince, loşluk, derin bir sükût ve cidarlardan sızan ışık huzmeleri içinde zaman dehlizini hatırlatan mimarinin etkisiyle olacak, yanındakilere yavaş sesle:
     "Burası bir kabri hatırlatıyor," deyivermişti.
Sf: 486
     I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'yi istila etme gayesiyle Gelibolu'ya yüklenerek en kanlı çarpışmalara sebebiyet veren müttefik kuvvetleri komutanlarından Mareşal Baron William Birdwood, Çanakkale'de aylarca inatla dövüştüğü hasmını, şimdi selamlamak için gelmiş fakat ayaklarından rahatsız olduğu için koltuk değnekleriyle cenazeyi ancak Türk Ocağı'nın balkonunda beklemişti.
     Çanakkale Muharebeleri'nde İngiliz-Fransız-Rus-Kanada-Yeni Zelanda müttefik kuvvetlerinin kumandanı olan bu büyük düşman, o gün tabut Etnografya Müzesi'ndeki kabre girinceye kadar elinde mareşal asası olduğu halde, ayakta yaverleriyle beraber resmi selamda durdu.
Pozitif:
1) Açılışı ve sonlarında harman asla rahatsız etmez.
2) Tatlı parfümleri nakış gibi işleyerek kimseyi rahatsız etmeyen parfümörlere dayanamıyorum.

Negatif:
1) Orta notada bir saat süren itici hava.
Notalar:
Üst: Siyah frenk üzümü, Yaprak yeşili, Pembe biber, Limonsu notlar, Karanfil, Tarçın, Kakule. (ck: paçuli, kırmızı erik, tonka fasulyesi, kırmızı biber)
Kalp: Gül, Sardunya, Sümbülteber, Iris, Menekşe. (ck: tütsü)
Baz: Odunsular, Kokulu reçineler, Okaliptüs. (ck: tarçın, beyaz ahşap, bal, vanilya çam, limon marmelatı)
Tip: Fresh, Baharatlı, Gurme, Meyveli, Tatlı, Odunsu.
Cinsi: Unisex
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2011
Koku rengi: Bal
Referans: Tatlı Marmelat
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Olivier Pescheux
Doktrin: "Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır.’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
     Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir.’ diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’ diyecek.
     Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.’
İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!" - Mustafa Kemal Atatürk - Bursa Nutku

5 yorum:

  1. Atam... Huzur içinde uyu demeyi çok isterdim.
    Affet bizi!.. Emanet bıraktığın bu vatanı senin gibi koruyamadık, zalimlerin ellerine geçiyor her geçen gün! Yine sana çok ihtiyacımız var.
    Ne olur kalk Atam, kalk ve kurtar bu vatanı!..

    YanıtlaSil
  2. Günün anlam ve önemini hiç kaçırmayıp, satılarınız da yer veriyorsunuz bu çok güzel bir şey, teşekkürler anosmi...

    Parfümü anlatımınızla oldukça merak ettirdiniz, en yakın zamanda ilk işim kokuyu denemek olacak sanırım...

    YanıtlaSil
  3. 10 Kasım günü dokuzu beş geçe yayımlanan bu özeti okuyup bitirdiğimde gözümde yaşlar ve kitabın tamamını okuma isteği vardı içimde...
    Okuma yazma oranlarından bahsediliyor ya toplumun eğitim düzeyinin göstergesi olarak. Saçma geliyor bana. Okuma yazma bilenlerin kaçta kaçı okuyor ki? "Diplomalı cahiller" sözünüz çok doğru...

    Meydan Larousse'daki hatanın düzeltilmesi için notası,
    Öğretmen maaşlarının ödenmesindeki gecikmeye kış koşullarının bahane edilmesi üzerine kalkıp Kırşehir'e gitmesi,
    Fotoğrafçı çocuğu sevindirmek için tekrar poz verdirmek üzere beraberindekilere talimatı,
    Zeytin ekmek soğanın en şahane yemek olduğunu düşünmesi,
    Mazerik gazinosuna gidişi,
    Daha fazla içmemesi için doktorunun uyarması üzerine "Bir daha söyleme Kemal! Sen benim ne kadar yalnız olduğumu biliyor musun?" deyişi...

    Aklımdan çıkmayacak sanırım.
    Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  4. Atamızın yüce gönlülüğünün ve merhametinin bir kez daha gözler önüne sergilennesini sağlayan bu değerli kitabın O'nu anma adına seçilebilecek en güzel eserlerden biri olduğu aşikâr, tabii sayenizde... Hele ki şu günlerde vatanını düşünen, kendisini yalnızca halkına adamış, dürüst, merhametli devlet adamları bulunmazken, bu sebepten ve O'nun yeri asla dolmayacağı için O'nu çok özlüyorken, yaşadığı anıları gözümüzde canlandırarak bile olsa bilmek-görmek en güzel anma arzusu olabilirdi. Kitap özeti içersinde; kıyısında yer alan cümlelere uygun seçilmiş fotoğraflar ve parfümün koku rengine uyarlanmış diğer fotoğraflar muntazam şekilde paylaşımın titizliğini ve mükemmelliğini ortaya koyan nüanslar... Parfüm yorumunuzla paralellik sağlayan bu muhteşem parfümü önemlilik gerektiren bu güne saklamış olmanız da gizli duran ve gösterişe mahal vermeden düşünülmüş ayrı bir ayrıntı, belirtmeden geçemeyeceğim. Çünkü her emek takdiri hak etmeli... Emeğinize, fikrinize sağlık...

    YanıtlaSil
  5. İyi ki varsın anosmi.

    Atam.,Ulu Önderimiz bir nefes gelsen imdadımıza yetişsen sana öyle muhtacız ki keşke bu mümkün olsa da canlarımız canına nefesine feda olsa ama ne mümkün Atam ne mümkün

    İyi ki varsın anosmi.

    YanıtlaSil