15 Aralık 2015 Salı

Imaginary Authors - Falling Into the Sea

     Kavunlu deniz suyuyla açıldık bakalım. Deniz temalı tüm parfümlerden daha tuzlu daha baskın. Çok keskin, ekşilikle de sürekli bastırıyor.
     Orta notalara gelindiğinde şeftalili çay. Tüylü şeftali suyu gibi kokuyor. Parfüm su ve ozon notalarını yeterince net hissettiriyor.
     Sonlara gelindiğinde denize düşen kavun kabukları gibi kokuyor. Açılış ve ortaları iticiydi.
Ancak sonlarda yumuşadı ve güzelleşti. Çok iyi harman olduğunu söyleyemem. Yani yalnız deniz kokmak için bu parfümü satın alamazsınız. İtici kokular da barındırıyor.
     Bunun yerine yeşil deniz kokmak için: Nishane - Boszporusz; mavi-tatlı deniz kokmak için de Davidoff - Cool Water iş görecektir.
Birinci Kitap - Bütün Şiirlerim - Özdemir İnce
Sf: 16
Düşlerle Utanmak
Bir şeyi sevmek unutmamak demekti
biz sevmeyi değil unutmayı öğrendik
yalanların en korkuncu en namussuzu
can buldu dudaklarımızda
ya yarım bir suratta
ya da boş evrende sattık 
düşlerimizi
düşlerimiz mutlu halinden
tuhaf değil mi
Mersin, 1954
(Yeni Ufuklar)
Sf: 17
Garipsi Şehirde Üç Yağmur Damlası
Öz Demirsar'a
Kilisenin çanı bir'i vuruyordu
Her ne varsa susuyordu,
Ve birden bir yağmur başladı uzaklarda
Ve bütün şiirler
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Parka gölgeler uzanmış yatıyordu
Yağmurlar kumlara vuruyordu
Kaderiniz ayak sesleriyle haykırdı birden
Görünmez kahkahalara karşı...
Ve gürr... diye saatler boşanıverdi
Önünüzde; deniz ve ay yerli yerinde duruyordu
olmuş-olacak şeyleri kestiremediniz,
Vitrin ışıkları, karanlık pencereler
Kaderiniz saatlerin ardınca gidiyordu
İçinize vuran geleceği bilmiyordunuz.
Kaldırımlar kördüğüm
Sisli bir liman akşamını yaşıyordu
Üç yağmur damlası kumsalda durmuş
Üç yağmur damlası kaderinizi biliyordu.
Mersin, 1954
(Yücel)
Sf: 21
Karanlık Kapılara Çıkartma
İnmesin düşlerimize bıçak verin öfkenizi bana
sonbaharı alın-yüreğimi ekmeğimi
kulağını açmış toprak bizi dinliyor
gözlerimizin yıllardır kırık aydınlığı
ılık odalara terli yataklara hasret
uyku güzelliği gitmiş  iyimser yüzlerinizin
gece bir yarılarında başkaldırıyor bilinçaltları
durup ayak sesleri bekliyor damarlarında kadınlar
karanlık bir şehvet ölüyor dudaklarında
Mersin, 1955
(Pazar Postası)
Sf: 30
Cambaz İp Cambazı
Yumuşakçalar getirdiler karıncalı gecelerden geçerek;
Ankara, 28.9.1957
(Dost)
Sf: 57
Gürlevik
Bir şeye benzetirim kendimi durmadan
tüyleri uzamış solgun kendimi
bütün kapıları açarım belki de korkumdan
o incecik kelimeler içindir bu yalnızca
kaybolur kurtarmasam uzay karanlığımda
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
resimler yaparım kırmızıdır sokaksızlıktan
çünkü hep ellerimi yaparım yüzümü yaparım
teraziler kurulur işler tatlı vücudumda
renklerini yaparım mavisi değişken seslisi kara
kum gölgeli yeni balıklar geçer altından
kralın ölümünü bir onlardan alırım
bir onları anlarım kadınlardan
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
bir şeye benzetirim kendimi durmadan
kervanlar geçer uzanırım ayaklarımdan
bir yerde dururum güneyde dış kapılarda
bilmem her keresinde böyle olur anlamam
bir o yüzden anarım öperim fantomayı
yeryüzünde işte kadınlar ve erkekler için
ve bir derinlik içindir yemyeşil saçları
Ankara 13.9.1959
(Türk Dili)
Sf: 67
Çil
Bir kadın. Gebe. Bırakılmış boğulmak için balkonda. "Neden?" denir de, anlatmaz. Muslin giysiler giyer, çivitler beyazları, naftalinler. O kıpırtılı ot yığınında gizli bir saat kulesi var anlaşılan. İkide bir irkilmesinin... Kocamışları göçer kentin, uğurlar uray başkanı dış kapıdan, mühürlenir dükkânlar ve gider icracı.
                                                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Gelir bir oğlan kapıya tavus perçemli. İs ve tarçın kokar. Saklar yüzünü, geçer bir elinde kapı tokmağı. Penceresi eskimiş, yusufçuk yuva yapmış, yitmiş kiremitleri. Ev gibi.
                                                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Sırası mıdır artık bilmem düşünmenin inciçiçeklerini, rahat rahat yetmiş dördünü aşmış büyükanneyi?
İzmir, 9.9.1962
Sf: 116
Sanal Sayılar
Bitkiler, hayvanlar, alacakaranlıklar,
Eğreltiler, dev ağaçlar, sarmaşıklar,
Amipler, kümestekiler, evcil hayvanlar,
Kutsal soyumuz hayvanat bahçesindeki,
Çıraklar, kalfalar, terli orospular,
Evrenin gülleri, ey yoldan çıkmışlar,
Tuzlu yüzeyinde soğuk toprağın.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bitkiler en işlek yatırımdır doğaya,
Pazartesi, perşembe konuk alırlar.
Portakal, kayısı, güz elması, muşmula.
Konuşurlar, çekişirler, burun kıvırırlar,
Pek sokulmaya gelmez, on beş dakika yeter.
Eğreltiler, baklagiller ve kestaneler.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑          
Hayvanlar evcil olur, olmayanı da vardır,
Siz ikincilere güvenin bana kalırsa,
Dünyayı dengede bir onlar tutar,
Bir de birkaç bilim adamı insan soyundan.
Yoktur fiziği, kimyası, dürbünü onların,
Dikiş makinesi, ekmek, Yeni Harman kullanmazlar,
Hiçbir yere gitmezler gece dokuzdan sonra
Amipler, terliksiler, sümüklü salyangozlar.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑    
Bir, üç, beş ve altı büyük kentlerin yetkilisi;
Ellerin konuştuğu ellerin dirilttiği.
Sana sayılar, asal sayılar, uzat geometrisi,
Beyin hücresinden dokunan ipekli kumaş,
Yukarıdan kar olup yağan köhne karanlık,
Ölülerin üst üste yığıldığı çıkmaz sokak,
Ertelenmeyen, alıkonmayan ezik yaşama
Bir sel yatağında, sönmüş bir yanardağa,
Palyaçolar, karmanyolacılar, harman olanlar,
İrili ufaklı sarışın esmer tüm orospular,
Seni, beni, bizi ve onları gözleriyle savunanlar.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑    
Gövdenin dış yüzünde direnen gövde,
Çepeçevre kuşatan, irdeleyen bakış,
Bitkiler, hayvanlar, alacakaranlıklar, kırışıklık;
Evren bir yalın otlaktır aramızda.
Aydın, 31.10.1964
Sf: 129
Sessiz ve Derin
Ben ki varım, diyen, bir yaz sığnağında
çıplak otların çoğalan kayaların arasında
ve bir tomurcuk ucunda balıkçı parmakların.
İniyorum şöyle soğuk kaynağından
bulanık hayvan sıcaklığına
ölü bir gövdeyi tekrar yaşıyordun
birtakım anılar yadsınmayan borçlarla
yavaş ve karanlık oluşumu gibi tinin
gizemli ve yakan değişimi gibi etin
hayırlamalar başkaldırmalar ve bir aşkla
ölü bir gövdeyi tekrar yaşıyordun.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑              
Gün ağarıyordu kapılarda
doru bir tayın alnında
ve ben
işte bir ses gibi
tozlu tan eşiğinde durup:
๑۞๑*-._.-*๑۞๑                 
(Ey baş döndürücü konuk
ey devingen
gözün alabildiği kadar
ey beyaz ve sonsuz
ilk öpüşler kadar
ey kar suyundan da ince
geceyi aydınlatan boğan memelerin var!)
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Yorulmuştun o zaman
kendi bakışından kendi ürkek sesinden
uzaklardan son hayvanlar geçiyordu
su çekindi senden çünkü su vaktiydi
uykudan da saydam bir titreşimle değişiyordun
bıçağın ucunda serin bir yurt oluyordun
ve bakıyordun kendi uzun bakışınla
๑۞๑*-._.-*๑۞๑           

bodur göğe ağaçların öcüne ateş taşına
dönüyordun ırmak gibi ve bekliyordun
sert bir yataktaydın ve sırtın terliyordu
kurbanlar kesilen adaklar adanan evde
sabun ve kan pıhtısı kokan evde.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Gün ağarıyordu taşlarda
duru bir tayın alnında 
ve ben
işte bir ses gibi
tozlu eşiğinde durup:
๑۞๑*-._.-*๑۞๑          
(Ey sabahın öğleye
öğlenin akşama eriştiği yer
ey başladığım en ince kumaş
dudaklarım boynunda direnci öğreniyor!)
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ben ki varım, diyen, katkısız zeyrek günde
kesin yoksullukta suyun ince sabrında
Bir kocaman ülke var kuş kadar sonsuzunda
yüzünü kapıyorsun karayel çıkıyor
kumlar çekiyor seni bir siyah köle gibi
ağaç soyuyor seni dalların arasında
yüzün yüzlükten çıkıyor
köpürüyor ellerin
bakıyorsun o zaman ve gerçekten bakıyorsun
güneşin kızardığı deşilmiş göğüslere
güneşin büyüdüğü gonca güllere
kapanan kapılarına yazın
ve inen derin kepenklere
iki gözün bakıyor uyanan uzun gövdene
ağzın ağızlaşıyor unutmayan ağzın
sessizliğin sıcak demiri gibi.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
İniyordum soğuk kaynağından
bulanık hayvan sıcaklığına;
ölüm ilanları ve birtakım duyurular
bankalar tecimevleri kanaralar
bir ay sonun sivilceli serinliği
açık teşekkürler gazeteler hayvanlıklar
ve bir yazı duvarın ortasında:
"yalnızlığın iki odası yoktur!"
irinli bir yara...
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Gün ağarıyordu kapılarda sularda
sarıdan çok turuncuya
daha çok kırmızıya yakın ve ben
işte bir ses gibi
tozlu tan eşiğinde durup:
(Ey ağzı sıkı olan
ey yolunu gözlediğim
su seninle içilir
ot seninle güzeldir
ey kadın ey ülke ey aşk!)
Paris, Aralık 1965 - Haziran 1966
Sf: 136
Yunus
Bu sürgünü senin için yarattım
Hiçbir gölge aydınlatamaz seni
Bir gemi bul kendine
Bir gemi tez ayak, sedir ağacından.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Konuş artık söyle kendi dilinle
Önünden kaçtığın katran dolu yelde
Kendine sorduğun erkeksi soru
Bir denizdir göktaşı kaplamalı.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Üç gün üç gece kendini aradığın
Kendine durmadan tekrarladığın
Kara bir ürpertiyle diline doladığın
Bu upuzun karanlık
Bu nar gibi kızarmış yatak
Bu gözü pek genelev kokusu
Yanında iri bit kök gibi yatan kadın
Göze almaya değer bir kez olsun
Kurşuni siyah bir kış öğleden sonra.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bu sürgünü senin için yarattım
Ve denedim büyüyen şeylerin yorgunluğunu.
Sf: 141
Budak
II
Müthiş bir hızla uyanıyor Paris
kötü bir alışkanlıkla yüzünü değiştiriyor
metrolar otobüsler ilk seferini yapıyor
işyerleri bir yara gibi açılıyor
dükkânlar kollarını geriyor
duvarlarda
"Vietnam için 24 saat"in afişleri
"U.S.A. k a t i l l e r!"
İlgilenmiyor Seine
irin gibi akıyor
Notre-Dame'ın iki kıyısından
kendini haritaya uyguluyor
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Müthiş bir hızla
başlıyor saat 5 Yalvaç'ta
sivilceli bir kız Yalvaç'ta
Muazzez Tahsin'in en son romanını okuyor
kitabı kapatıyor
gözlerini kapatıyor
yüzünü görmediği nişanlısını düşünüyor
"kalbimin tek yıldızı" diye başlayan
mektuplar yazan nişanlısını
camiler beş kez dolup beş kez boşalıyor
kırk gün kırk gece kar yağıyor
çamurların frenginin cüzzamın
karakolun tahsildarın onbaşının muhtarın
ödenmeyen borçların eksik kredilerin
yarım kalan blum partisinin
üzerine
kırk gün kırk gece kar yağıyor
๑۞๑*-._.-*๑۞๑         
Saat beş
penceremden damlar kuleler pencereler geçiyor
ıslak suluboya bir resim
çan seslerini bastırıyor acım
birden sabahın tetiği çekiliyor
iyi uykular!
Paris, 3.6.1966
Aydın, 18.2.1967
Sf: 144
Bir Yüreğin Enlem ve Boylamı
Tam dokuz aydır şiir yazmadım
iki yüz yetmiş gün eder aşağı yukarı
sert akşamlar
bir yığın öğle
kurşun gibi sabahlar bunun içine
tam dokuz aydır şiir yazmadım
kitap açarcasına yapılara baktım
sakal bıraktım domuz eti yedim
anladım ki yemek yemek bir sanattır
çok ince sanattır
anladım ki
iyi yemek iyi içki şiirin ta kendisidir
yemek üstüne içilen sigara da şiirdir
ve sarı tütün gibisi yoktur tütünler içinde
yemeklerin en iyisi
en şiirlisi
salçalı tavşan yahnisidir
çünkü geniş bir tabakta
çıplak bir rahibeye benzer
salçalı tavşan yahnisi
şarapların en iyisi yani iyisi
içene
içilen yere ve saate
ve adamın keyfine göre değişir
lokantada yiyorsanız işi garsona bırakırsınız
çay mı
çayın en iyisi bizim burada
Van'da Bitlis'te Tatvan'da Bayburt'ta
imbikten geçirilmiş kaçak kırmızı
ince ve kadife dokunuşlu
Avrupa'da imkânı yok iyi çay içemezsiniz
adamlar bu zanaattan hiç anlamıyorlar
çünkü çayı üfleyerek içiyorlar
yani çay içmede kimse yok üstümüze.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Dokuz aydır şiir yazmadım
mektup yazdım Boris Vian okudum
"Pekin'de Sonbahar"ı, "Günlerin Köpüğü"nü
Boris Vian: (Doğumu:? Ölümü:?)
gündülzleri mühendis İstatistik Enstitüsünde 
geceleri trompet çalıyor Saint-Germain-des-Prés'de
kitaplarını Vernon Sullivan diye imzalıyor
bir ozan tanıdım Kübalı Nicolas Guillen adı
Nâzım Neruda Aragon Ritsos kadar has
cevher yürekli bir adam.
Sf: 160
Uzun Hava
Türk şiirinde kendine kıymış ozan yoktur
bir kitap var okuyun öğrenirsiniz
kendine kıymak
en yalancı
en soylusu
en yufka yüreklisi çağdaş sanatların
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ben
ben ki yufka yürekliyimdir
ah ben yufka yürekliyimdir
sevmem oyunda kâğıt düzenleri
tavlada zar tutanları
sevmem döneklik edenleri gözü yılanları
sevmem kolalı yakaları kakavanları
sevmem Ticaret Odalarını Bankaları Borsaları
sevmem yaşamın dile gelmez ağırlığını duymayanları
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Benim
çok sigara içtiğim doğrudur
günde üç Bara paketi
işte bu yüzden sararıyor dişlerim
işte bu yüzden günlerden en çok pazarları seviyorum
çünkü pazarlar benim yaşamımı doğruluyorlar
çünkü pazarlar benim yaşamımı çoğaltıyorlar
alıp başımı çıkıyorum evden gidiyorum
çarşılar kapalı oluyor bütün kepenkler inmiş
dükkânları sevmiyorum tecimenleri sevmiyorum
Bankaları Gümrük Komisyoncularını Toto kulübelerini
sevmiyorum sevmiyorum
yüreğim yaralı yüreğim paramparça
midem bulanıyor
bir mezbaha kokusu yapışıyor burnuma
Milli Piyango satan sakatları sevmiyorum
küçük kentsoyluları altın dişleri iri kıçlı kadınları
sevmiyorum sevmiyorum
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Dişlerimi zonklatıyor
"Sayın Büyüğümüz Sevgili Koruyucumuz
Yönetim Kurulu Başkanımız"lı ölüm ilanları
çünkü sevmiyorum Yönetim Kurulu Başkanlarını
sevmiyorum
Yardım Sevenler Derneği Başkanlarını
sevmiyorum
"Dün gece falanca balo çok neşeli geçti" diye yazan
gazeteleri ve onların takma adlı züttürük dedikodu yazarlarını
sevmiyorum sevmiyorum.
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Çünkü kimse bilmiyor ne işe yaradıklarını
çünkü çocuklara güzeli
gençlere gerçeği
yaşlılara doğruyu söylemiyorlar
güzel nedir gerçek nedir doğru nedir
nedir soluk almak nedir doğaya bakmak
nedir sokakların sokak kokusu
nedir kapı tokmaklarındaki el izleri
Vilayet Konaklarının aşınmış taş merdivenleri
nedir 12'ye 5 kala
nedir taze kâğıt kalem kokusu
ügüzelliği gülerek şarkı söylemenin
geceleri ateş yakıp birlikte eğlenmenin 
ama onlar coğrafya kitaplarını sevmiyorlar
kent adlarını nehirlerin korkunç esrikliğini
şubatın 29 çektiği gerçek yılları
özentisiz kadınları özentisiz erkekleri
ve umudun titrek koyu öfkesini
ve ufkun yansıyan sustalısını
sevmiyorlar sevmiyorlar.
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ülke
kendilerini en az
başkalarını en çok öldürenlerin ülkesi
bir boğum bir çıkmaz sokak gibi yaşayanların
utancın mayalandığı çöplerin üst üste yığıldığı
aktarılmamış damların
unutulmuş saçakların ülkesi aynanın içindeki ülke
rüzgâra tırmanan yetim sözcüklerin
katı soğukların örümcek kuraklıklarının
erken yatıp erken kalkanların
bir günü büyütenlerin ülkesi
en yiğit en gerçek en soylu ozanların
koğulduğu horlandığı ülke!
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
İnsanoğlundan söz etmeliyiz
bak dönüyorlar işte toprağın altından
dumanlı kaygan ışıkların yansıdığı akşamüzeri
sağır ve dilsiz darağacı saatlerinde
sabahçı kahveleri boşalmadan
ağır bıyıklı bekçiler uyanmadan
çamurlu sokaklardan geçiyorlar
elleri ceplerinde sırtlarında değirmen taşı
sırtlarında çiçeksiz yorgunluk
korkuyla ve yarı uyanıkçasına
sıkıntılı ağır ve yorgun ayaklarla
bir tarih kitabı gibi yatan
kaldırım taşlarının altına basa basa
ve izlerini koklayarak havanın
bak işte dönüyorlar
bak işte
bak.
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
İnsanoğlundan söz etmeliyiz
güneş ısıtmıyor gece dinlendirmiyor
mektuplar postadan geri dönüyor
beynimizin ortasında mavi çizgili bir dölyatağı
saatinin kışkırtan tiktaklarını duyuyorum
bitkisel deniz yosunu ve sarmaşık karanlık
yükleniyorum yükleniyorum bana mısın demiyor
yerinden kımıldamıyor varsın kımıldamasın
yerinden kımıldamıyor kımıldamasa da olur
insanlar var sonsuz bir ilkyaz gibi belirmede
caddelerde bulvarlarda omuz omuza yürüyorlar
tozlu yollarda yürüyorlar sığmıyorlar
ağaçlar yürüyor kaldırım taşları yürüyor
insanlar yürüyor
yorgun değiller inançsız değiller korkak hiç değiller
"yeter!" diyen sesleri var
"Go Home!" diyen sesleri var
işte benim en çok sevdiklerim bunlar
işte benim en çok sevdiğim delikanlılar
işte benim en çok sevdiğim genç kızlar
işte çağdaş şiirin yaratıcıları
işte gerçek şiirin sanatçıları.
Üç gündür yağmur yağıyor
bir duruyor bir başlıyor
yağmur yağıyor ve geceler uzun mu uzun
on gün sonra en uzun gece olacak
ve sonra eklene eklene uzayacak günler
oturup bütün geceleri kitap okuyorum
kemirgenler üzerine yazılmış kitaplar
kötü başlayıp sonu iyi gelen kitaplar
anasını görmeye giderken bir çukurda can veren adamı
tarlaları ormanların içini anlatan kitabı okuyorum
dünyanın dört yanında yaşayan benzersiz dostlarımı
denize kavuşan ırmakların gümbürtüsünü
karlı dağ doruklarının gerekliliğini
bellerine kadar pirinçli çamurda nöbet tutanları
renkleri için horlananları
başlarından aşağı benzini devirip kibriti çakanları
tetiği çekenleri vurulup düşenleri
çamurlu çarpık tırnakları
doğudaki mağara evleri
mayın tarlasında soğuyan tek bacağı
"Hudutların Kanunu"nu düşünüyorum
"Ancak ölü Vietnamlılar iyidir" diyen askeradamı
500.000'i mahpuslarda
üçte biri "Yeni Hayat Köyleri"nde yaşayan ulusu
toprağı öldürenleri
düşünüyorum
yağmur yağıyor
oturduğum açık kahve rengi gürgen koltuğu
yatağına oturup kitap okuyanları düşünüyorum
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ölüp gideceğim bir gün
kendime kıyacağım belki de
gördüğüm şeylerin beni aşmasına dayanamıyorum
havanın suyun toprağın beni aşmasına dayanamıyorum
yaşamın hızının beni aşmasına dayanamıyorum
kendimi ve benzeyen kim varsa aşağsıyorum
yürekli delikanlılardan
yiğit genç kızlardan utanıyorum
biliyorum ölüp gideceğim bir gün
kendimi öldüreceğim belki de
ama Türk şiirinde kendine kıymış ozan yok!
Muğla, 12.12.1967
Sf: 170
Alır Kız: -
Ay oğlan ocağı yıkılası
Gel gecelerden bir gece
Göğsümün kumsalına yaslan
Memelerin diri ve beyazdır
Ağzım hoş kokulu bir elma
Kalçalarım hırçın bir taydır
Ay oğlan ay ocağı yıkılası
Gel gecelerden bir gece
Benden gecenin öcünü al!
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Alır Oğlan: -
Ey kız ey hoş kokulu elma
Ateş gibi susarım suyun başında
Yemen çöllerinde yanarım
güneş parlar boynunda nar gibi
Tutayım derim tutamam
Ey kız sonsuz kiraz zamanı
Göğün avlusunun ak güvercini
Olsun hele gecelerden bir gece
Gelirim ben bir tohum gibi
Ey kız ey hoş kokulu elma!
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Sevdiğim sözcüklerim benim aldanmazlar:
-Umut Tansık Atardamar Yazgı Kalabalık ve Dirim-
yavaş yavaş öğrenirim sanattır hayat
ve dayanamadığım bir dikendir sırtımı dağlayan
belleğin haylaz kurşunu hatırlamam
bazen yuvasını unutur - unutsun da
konacağı dalı yitirse de bazen
dayanamam ben buna kaçarım onurumla
etin yalnızlığını çoğaltan kadınlardan;
kendilerini kapı gıcırtısıyla açarlar
bulamazlar madenini öpüşlerin okşamaların
tahıl tanesinin yüce gönlüne yabancı
bir tabut taşırlar karınlarında
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Sonuç
(Sunu yerine)
Eski aşklar kalmadıysa ne çıkar
Nedimgiller ve Orhan Seyfi ne işe yarar
ateşbazlar kuşbazlar cambazlar bizi haylamaz
gecenin kara memelerinden günü sağabiliriz
tekneler yapabiliriz gürgen ağaçlarından
kil karıp çanak çömlek fırınlarız
damıtabiliriz acı yağmur suyunu da
yeter ki damlarımız saçaklarımız olsun
eylül gölgesinde oturacak ceviz ağaçlarımız
yeter ki avlularımız balkonlarımız olsun
binlerce güvercin iner binlerce güvercin kalkar
trenler tam saatlerinde çıkar istasyonlardan
tam zamanında zarar verir Kurtalan'a 225 numaralı katar
karacalar tam saatinde inerler suya
ekinler kaldırılır hasat olur zamanında
üzümler güneş dolu şaraplarımız olur
o zaman uzayıp geçebilir tüm evreni insan
o zaman omuzlar geçerim tüm kapıları
çünkü yürek çığlıktır su gibi donmaz
çünkü yürek türküdür kâğıt gibi yırtılmaz.
Muğla, 26.8.1968
Sf: 173
Tansık
Bir deniz mavisi sürmüş ki memelerinin arasına
insanın azı tuz ve yosun kokusuna bulanıyor
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir muz soyarmış gibi soyuyorum onu kabuklarından
bir güneş duruyor orda göbeğinin altında sislerin arasında
ve aşağı doğru nefis bir uçurum
çok yükseklerden düşen çavlanın susuzluğu.
Muğla, 11.11.1968
Sf: 174
Bir Sürekli İlkyaz
Hiç balkonum olmadı benim
ah bir balkonum olsaydı benim
geniş kapısından geceleri
portakal limon ve yasemin kokuları giren
ve bembeyaz hışırtılı yatak çarşaflarım
hiç olmadı benim... bir gün bile...
ah neden balkonum olmadı benim.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir hançer gibiyim kendi etime!
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Hiç balkonum olmadı benim
yaz sonlarında bir akşam
kaçak gövdeme bir sığınak olan
zeytin dalları ve yüksek otlara bakan
saksılar ve sarmaşıklarla çevrili
boynumun terlediği küçük bir yer.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir hançer gibiyim kendi etime!
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Çocuklar türküsünü söylüyorlar şimdi
bey oğluna varan mutsuz gelinin
doğduğum kentin esmer çocukları
kadınlar güvercin bileklerini sokuyorlar suya
doğduğum kentin güneş kokulu kadınları
temmuzun en tozlu bir saatinde
genzimde bir şarap tortusu. Hatırlıyorum!
Hiç balkonum olmadı benim.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir hançer gibiyim kendi etime!
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ellerimde soylu köklerin titreşimi var
uyumak istiyorum bembeyaz hışırtılı bir çarşafta
çamların zeytin ağaçlarının sabırlı uykusunu
portakal ve limonların alkol uykusunu
gemilerin gemicilerin yorgun uykusunu
köylülerin acı buruk uykusunu
uyanıklığın sonsuz uykusunu uyumak istiyorum
ve kendi uyanıklığımı yaşamak
önü küçük bir balkonda.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ama hiç balkonum olmadı benim. Hatırlıyorum!
Ah neden bir balkonum yok benim!
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Sevgilim var, yorgun... Ben yorgunum...
Bir hançer gibiyim kendi etime.
Muğla, 1.12.1968
Sf: 225
Marmaris
Arı kovanının kırmızı yarası
dalından kopartılmış elmanın kıpırtısı
uykusuz bir ressamın boyadığı deniz
bir erkek çocuğun bilyasındaki mavı
bir kız çocuğunun saçlarının şaşmaz yeşili
bir kadın uyanışının turuncu pırıltısı
su gibi akıp giden yüreğim
yani ürkütülmüş geyik sürüsü.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Gölgesine egemen olamayan dağ
doldurur denizin mavi beynini
ve ıslak gövdesinin tuzu çizgilerini.
Güneşin silahları yanıtlar onu
eleştirir ve över usta diliyle.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Otelin arkasında (Karaaslan Oteli)
bir çınar vardır yapraklarını dökmez
karayeli imbatı ve lodosu biriktirir
ilkbahar yaz sonbahar kış
bazen salıverir dar sokaklarına denizin
karayeli imbatı ve lodosu
ilkbahar yaz sonbahar kış
otelin arkasında (Karaaslan Oteli)
sıralanmış dört masa yirmi sandalye
saat yedide durdurur günü saatini.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Balıklar!
Orfoz Vlahoz (beyaz ve siyah) Trança
İnsanlar!
Türk Fransız İngiliz bazen Jamaikalı
Arkadaşlar
İşsiz Mesut Antikacı Ömer Halıcı Salih
Yale mezunu Mustafa Kazanova İlhan
ve ben!
erken sokakların kuyumcusu.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Deniz camgöbeği mavisini getirir
ama unutmaz lodos yosunlarını
Dağ koylarını getirir
dorukların serin bulutlara değdiği yeri
ama unutmaz kılıcını tozu yolların
ama unutmaz puslu tan boğasını
Mavi unutmaz pullu denizini
Kadırga Fener'inden Akdeniz'e açılan
Yeşil unutmaz Günnük Ormanı'nı
sarkar cuma günlerine
ve loş kiliselere
ben de unutmam
ve her sabah beşte uyanırım
ertelenmiş bir çocuklukla.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Her sabah Marmaris
karşısında dile gelmez denizin
vazgeçilmez bir aşk
önlemez bir öfke gibi
bu yorumlanmayan
değiştirilen dünyada.
Muğla, 23.8.1969
Sf: 231
Karşıyazgı
Böyle yazılır işte karşıyazgı
koparıp atacaksın o büyüyü güzel boynundan
yerine yıldız ve çiçeklerden bir kolye takacaksın.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
İşte böyle yazılır karşıyazgı
paydos düdükleri çalarken işyerlerinde
rıhtımda tütün ve pamukla boğuşurken işçiler
gün pörsür gece yıkılır gece kırışırken
sarkarken etli gergedanları kadınların
gökteki güzel ayı
menekşeleri gülleri ve ardıçkuşunu
içtiğin ilk sigarayı ilk yudum rakıyı
ilk tuttuğun sıcak kız elini
ilk öptüğün nemli dudağı
insanın yenilmez güzelliğini
ve insanın yenilmezliğini düşüneceksin.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Böyle yazılır işte karşıyazgı
ekmek sadece ekmek değildir
su da sadece su değildir
şarap bardağının dibindeki tortu
dilde bıraktığı doyumsuz burukluk
ufkun ucundaki ikinci tan vakti
sarının pembeye dönüşmesi
pembenin taze kan rengine bürünmesi
bir gün yirmi dört saat ettiğinden değildir
kavakların yaprak dökümünden  de değildir.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Böyle yazılır işte karşıyazgı
omuzunda güneş toz ve ter yüklü
açlık tükrük ve acılık ağızında
içinde bir şeyler kımıldıyorsa
iç suların derinden derine kararıyorsa
lodosun bir tokat gibi patlıyorsa tedirgin kıyılarda
içinde bir şeyler konuşuyorsa bir başka dilde
dudakların bir şarkı ıslıklıyorsa
bil ki karılmaz insanın hamuru artık
katı acılardan, acı sudan ve killi topraktan.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Böyle yazılır işte karşıyazgı
yalnızlığı umutla adlandırarak.
Muğla, 5.10.1969
Sf: 238
Dönüşüm
Türkiye'nin dağları, diyorum,
eşkıyalar ve geyik sürüleri.
Sonbaharın batışına bakıyorum.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye'nin ovaları, diyorum,
yitik düş, samanyolu, göksel patika.
Günün doğuşunu kokluyorum.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye'nin gölleri, diyorum,
bir step kentinin sokaklarından.
Ölü suları düşünüyorum.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye'nin ırmakları, diyorum,
yirmi dört mart, saat beş, sabahın beşiğinde.
Çaydanlıkta fokurdayan su.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye'nin denizleri, diyorum,
boğa kılığında Marmara, yazıcı Ege,
Akdeniz! bengi limonluğu ilk yazın.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye'nin gökleri, diyorum,
gül karanfil oluyor, karanfil elma,
huşlar yuva yapıyor saçlarıma.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye'nin kadınları, diyorum,
beyaz odamın duvarlarından.
Gövdem ne güzel alışmıştı kanamaya.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye'nin erkekleri, diyorum,
kar kuyusunun katı hüznü,
kanamaya alışmış gövde.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye'nin çocukları, diyorum,
portakal kokan ağız, ıslak duvar,
büyüyüp anne ve asker olacaklar.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye! Anacığım, diyorum,
sevgili kiraz zamanı!
Çıt yok, yollar tozlu, kavaklar sarı.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye! Babam Türkiye, diyorum,
kesik el, parçalanmış diz, kanayan omuz,
biriken ses alanlarda, bulvarlarda.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Türkiye! Sevgilim, bir tanem, diyorum,
binlerce kuş havalanıyor yüreğimde,
ayaklarım yürüyor binlerce ayakla.
Ankara, 24.3.1970
Sf: 224
"Ama dost bir el de mi yok! Nereye tutunmalı?"
Arthur Rimbaud
Sf: 258
İnsan Hoşnut Değildir Yeryüzünden Onu, Eylemiyle Değiştirmeye Karar Verir-
Ama Onu Değiştirirken
Kendisi de Değişir
İnsanın geleceğidir tarih coğrafya kitapları
sevgilimin geleceği yüze çarpan yaz sıcaklığıdır
işte, çiçektozları içinde yürüyorum tek başıma
işte, çiçektozları içinde üstümüz başımız
bana "sakın yeli kavramaya çalışma" diyorlar
işte ben yeli kavramaya çalışıyorum.
                   ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
İki güvercin göğü geçiyor çarpışmadan
ter ve tebeşir kokan iki öğrenci
bir aşk ve bir çocuk yeter, diyorum, kendime ve sana
gölge ekip kiraz toplayamazsın
ezen bir sessizlik var, orası doğru,
ama hayatımız mutsuzluğun öte yakasında.
Ankara, 19.1.1977
Sf: 260
Şubat Ayında Ankara'da Yazılan Bir Şiir
Bu yıl erken bastırdı kış;
Yağmur yağıyor, yağmur yağdıkça seviyorum seni,
kar yağıyor, kar yağdıkça seviyorum seni,
karaya vurdukça, sular dondukça
üşüdükçe, birşeyler yitirdikçe, umudum kırıldıkça
çıkmaza girdikçe yaşam, yüreğim sıkıştıkça,
sen değiştikçe daha çok seviyorum seni;
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Donmuş suda çelik tadı var
ağzımda eski tütün ve buruk çay tadı
her sabah yaya geçiyorum bütün Ankara'yı
kömür ve kükürt kokuları arasında
her akşam yaya geçiyorum bütün Ankara'yı
okuyarak bildirilerini direnen öğrencilerin
bakarak yırtık afişlere, şarkıcı resimlerine,
nereye gitsem içimde bir geç kalmışlık duygusu gideceğim yere
ne zaman, nerede ve nasıl bilmiyorum, ama birden
yaşamın korkunç bir hızla değişimini düşünüyorum
ve ikimizin aynı kişiler olamayacağımızı yarın;
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bu yıl erken bastıran kışı yaşıyoruz
sanki olumlu kahramanlarıyız kötü bir romanın
yeni bir dilin sözdizimine çalışıyoruz
gökyüzünü verip yüzünü alıyorum
görüntünü verip acıları siliyorum
yüzünü koyuyorum umutsuzluğun yerine:
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Usumda sesinin ve gövdenin
usumda sesinin ve gövdenin görkemli atlası!
Ankara, 11.2.1977
Sf: 773
"Başka diyarlara, başka denizlere giderim,"  dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
-Konstantinos Kavafis
Sf: 275
Ben Mersin'e Gittiğim Zaman
Dönersem Mersin'e kışın giderim
yanımda kitaplar sevdiğim ozanlardan.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Dönersem Mersin'e yazın giderim
buğday tanesi yere düştüğü zaman
yanımda "istersen burada kal" diyen biri
arkamda kumru ve havuz sesleri.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ben Mersin'e gittiğim zaman
kış sen de gel benimle
bir yol aç bana geniş ve uzun
kara servilerden portakal çiçeklerinden.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ben Mersin'e gittiğim zaman
sen de gel yaz benimle
denizin pencerelerini göster
balıkların adını yazdır bana.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ben Mersin'e gittiğim zaman
bir portakal fidanım olacak
üzerinden kuşlar uçacak her sabah
bazan bulutlar geçecek dağlara
bir de bir badem ağacım olacak.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ben Mersin'e gittiğim zaman
yüreğimden geçecek samanyolu.
Ankara, 9.2.1977
Sf: 289
Nadejda Mandelstam'ın Ossip Mandelstan'a Son Mektubu
Yerine varamayan bir mektup
iki yaprak samanlı kâğıda yazılmış
belki de bir rüzgâra, uykunun sınırlarında
milyonlarca kadının Türk, Fransız, Rus, Alman,
kocalarına oğullarına kardeşlerine babalarına
yazdıkları milyonlarca mektuplardan.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Gönderilemedi ama bu mektup
iki yaprak samanlı kâğıda yazılan
tam otuz yıl bekledi
bir sandık köşesinde
arasında öteki kâğıtların
şimdi yer alıyor son sayfalarında
Nadejda imzalı bir kitabın:
(22 Ekim 1938)
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
("Ossia, sevgilim, uzak dostum benim!
sözcükler uçup gidiyor, sevgilim,
yazarken belki de hiç okumayacağın bu mektubu,
ama ben boşluğa postalayacağım gene de onu.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Hatırlıyor musun Ossia çocuk hayatımızı
nasıl da mutluyduk, sen ve ben!
Kavgalarımız, oyunlarımız ve aşkımızla!
Şimdi gökyüzüne bakmıyorum artık,
bir bulut görsem gösterecek kimim var?
Hatırlıyor musun Ossia, o kara ekmeği,
katıksız yediğimiz,
nasıl da güzeldi, bir mucize;
Ve son kışımız Voronej'de,
mutlu yoksulluğumuzu ve şiirimizi?
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Hayat uzun Ossia, sevgilim!
Sonsuz uzun ve güç, engebeli,
tek başına ölmek,
yalnız ölmek.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Her gece düşüme giriyorsun,
ne olduğunu soruyorum sana,
cevap vermiyorsun.
Son düşüm de şu:
Yiyecek alıyormuşum kirli bir dükkândan,
çevremde karanlık yüzler, yabancılar,
parayı verip yiyecekleri alıyorum
ama birden anlıyorum ki
dayanılmaz bir acıyla,
götürecek bir yerim yok bunları
çünkü sen yoksun
ve bilemiyorum artık nerede olduğunu.
Neredesin Ossia?
Uyanınca,
"Ossia öldü," dedim, Şura'ya,
bilemiyorum hayatta mısın hâlâ
ama o günden sonra yitirdim izini
bilmem ki duyacak mısın beni?
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir bilsen seni ne çok sevdiğimi,
yeteri kadar vaktim olmadı, biliyorum,
seni nasıl sevdiğimi söylemeye
sadece 'sen' diyorum,
hep yanımdasın, bir gömlek gibi,
hep yabanıl ve katı olan benim yanımda
doğru dürüst ağlayamayan benim yanımda
şimdi bak, ağlıyorum, ağlıyorum ,ağlıyorum...
Benim, Nadia, sen neredesin? Elveda Nadia."
1943 yılında öldü Ossip Mandelstam
sürgünde, Sibirya'da
okuyamadan Nadia'nın bu mektubunu.
Çoktan silinmişti zaten
telefon rehberinden
adı, adresi ve numarası
ve yeri yoktu hiçbir kitapta.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Seviyorsanız eğer geç kalmayın sakın
aşkınızı söylemeye!..
Telgraf çekin, telefon edin, mektup yazın,
uçaklara, trenlere, tüm taşıtlara binin,
koşun, arayın, bulun, haber gönderin, birine anlatın,
duvara yazın, ağaçlara kazıyın,
yani deneyin bütün olanakları,
hiç olmazsa iki yaprak samanlı kâğıda yazın,
yaptığı gibi Nadejda Mandelstam'ın
ama sakın geç kalmayın aşkınızı söylemeye!...
Ankara, 25.1.1978
Sf: 292
Jorge Semprun'un "Ölüme Yolculuk" Adlı Romanından Bir Alıntı
Federico Sanchez'e
Nedim Gürsel'e
Issızdı bomboştu
ilkyaz güneşinde
yoklama alanı,
durup
kalbinin atışını
dinledin
kaç yıldır
hiç böyle
bomboş görmemiştin,
gerçekten
görmek denilemezdi
daha önce baktıklarına.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir ezgi duyuluyordu
karşı barakalardan birinden
incecik bir ezgi
ve rüzgâr
dikenli tellerin ötesinde,
uzakta
gürgenlerin arasından
geçip gelen
işte o rüzgâr
ve yüksek ağaçlar
ne nisan güneşi.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Karşında duruyordu işte dünya
ve o sürekli görüntü
yaşamın bir parçası olan
yıllar boyunca,
işte sen
ilk kez
gerçekten görüyordun
daha
düne kadar
bütün yaşamının
indirgendiği manzarayı,
ama şimdi
sanki
öte yanındaydın aynanın
ve dışarıdan bakıyordun
zulmüne cellâtların.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bu ezgidir
düne kadar süren yaşamını
bugüne bağlayan,
çünkü
bir akordeondan
bu ince ezgiyi,
uçsuz bucaksız
bir ovadan sallanan
buğday başaklarının,
karlar arasında boy veren
sarı sünbülün,
kayın ağaçlarının
içinden geçen
rüzgârın
bu içli ürpertisini
ve buruk kederini
katı günlerin,
bir tutsak
çıkarabilir
ancak.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Seni okuyorum Jorge Semprun
Ankara'daydım,
seni okuyorum
Federico Sanchez
satırların arasında,
Ankara yalnız ve buz gibi
tıpkı senin yoklama alanın
ülkemde
otuzların İspanya sıkıntısı
bildiğin sesler, kokular
yine boğazlanmış anılar
tarih kitaplarında,
kanayan bir gülün vasiyeti
umudumuzda.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Kar yağıyor camlara kaç gündür
parklar ve geceler bembeyaz,
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
kalbimin atışlarını dinliyorum.
Ankara, 5.3.1978
Sf: 320
Kuşadası'na Ağıt
Hiçbir anısı yok
yaşadığına tanıklık edecek
yalnayak yürüseydi keşke
bugüne gelseydi.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Kim sürmüş bunca rengi
birbirini kirleten,
kim boyamış gözlerini,
kim taramış saçlarını böyle?
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Şirin bir kasabaydı, kızıydı
basma, pazen ve kına severdi,
ah! demir ve beton şimdi,
kaşarlanmış bir yosma.
Tavşanburnu, 15.9.1978
Sf: 328
Evren Yorumcusu
Atlayarak çiz dünyayı,
gerçekler söylenmeyen alanlarda kalsın,
yani gerçekleri söyle, sadece onları;
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bana sorarsan -ki sormasan da olur-,
yüreğindedir yaşamın bütün ipuçları.
Bodrum, 19.6.1979
1940'larda Bir Doğum Günü
Firketeyle tahta kurusu arıyor
duvarda annem,
babam evde yok, cibinlik altında bir gölge,
cebimde kuş üzümü, simit kırıntıları, susamlar,
yıkanmış saçlarım rüzgârlar dolu;
yıkık bir çocukluğun tortuları bunlar.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Böyle bir yaz işte, böyle bir ağustos
bir şeyin bitip bir şeyin yeniden başladığı.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Başka şeyler de var, küçük ayrıntılar:
gaz tenekesinde büyütülmüş karanfiller, fullar,
küçük bir turunç fidanı bir de.
Dişim ağrıyor, kulaklarım zonkluyor,
gece kuşları uçuyor göç ateşlerinin üzerinde.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir savaş alanındayım,
ne yapacağını bilmiyor küçük gövdem.
Ankara, 23.7.1979
Sf: 330
Yeni Bir Öğrencilik
Şarkı söylüyor çalışırken duvarcılar
ama sesleri yankılanmıyor duvarlarında
ama bilmiyorlar ne işe yarayacak
ördükleri odalar.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Sabah. Sabahın onu. Giderek
bir dolap beygiri donuna giriyor güneş.
Sırtım denize dönük,
balık pulları ayıklıyorum sakallı yüzümde.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Birşeyler öğreniyorum ben de
baktıkça taş duvarlarına duvarcıların
baktıkça yelesine suskun denizin
birşeyler öğreniyorum ben de:
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Sadece
su ve topraktan yaratılmıştır insan,
ve yaşlı insanlar var
çocuklarımızın gözlerinde.
Bodrum, 10.8.1979
Sf: 335
Bir Anırmanın Anatomisi
Nasıl sokmalı bir eşek anırmasını bir şiire,
neyi simgeler bu ölçü tanımaz, bu kalıpsız ses,
mutluluğu mu, acıyı mı, neyi?
                 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Arıcıllar döner havada, yaklaşan güzdür;
leylek gölgeleriyle ısınır ayaklarımız, sırtımız.
Bülbül ve kanaryayı dizelerde bırakıp
bir martı sesi gezdiriyorum denizin yüzeyinde,
su gölgesinde bir üç direkli teknenin.
                 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Nedir bu eşeğin anırması, neyi simgeler?
Bir incir ağacının gübre kokan sıcak gövdesidir,
bozkırda tek başına bir ağacın kederli sözleridir,
insanca bir şeydir: eve dönüştür: Akdenizdir.
Sakızlıkoy, 20.8.1979
Sf: 336
Boğaza Düğümlenen
Akşamsefaları açıyor yavaşça,
balkonda rakı içiyor baba;
rakı mı yoksa başka bir şey mi rakıdan?

(Yaşatsalardı bu yaz yirmisinde olacaktı.)
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Sabunlu elini önlüğüne sildi anne,
gizlice, suç işlemiş gibi,
yürüdü parmak uçlarına basa basa;
karanlık, nemli, kapatılmış, yasak oda.

(Yaşatsalardı bu yaz yirmisinde olacaktı.)
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
-Korkma aç!
oradadır patikleri, zıbınları, önlüğü,
oradadır ceviz sandıkta,
ter kokan kazağı ile kanlı gömleği.
Sakızlıkoy, 22.8.1979
Sf: 337
Bir Öğretmenin Ölümü
Ziya Arıkan'ın ardından
Nedir bir öğretmenin ölümü bir yetişkin insanın yaşamında?
Biraz da kendi ölümüdür; insanın bir yanı ölüp gider,
tanıksız kalmıştır çünkü, bir belge yok olmuştur.
Ağlarız, bir ölüme, o ölüm kadar ölümsüzlüğüne
inandığımız şeylere;
dağınık, düğümlü bir çocukluğa, bir çıkık omuza, bir parçalanmış dize;
sulanmış sokaklardan geçersin eski bir müzik çalınır;
saçları yıkanmış bir kadın başı uzanır pencereden;
tahta merdivenlerde mantarlının topukları yankılanır;
birinin gözü kör olur, ünlü bir satıra saygı göstermedi diye;
geçersin kapı önlerinden, artık adından başka bir şey kalmamış Zeytinlibahçe'den;
ağla ozan! bir çocukluk yaşamadın, yaşadın diye kim tanıklık edecek?
                                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ölmemeli öğretmenler, yazılmamalı, duyurulmamalı ölümleri;
o zaman inanabiliriz ancak ölüme ve ölümsüzlüğe.
Ankara, 8.9.1979
Sf: 347
Seni Beklerken
Bir yerlere gönderdim seni, gittin,
görmek için geri dönüşünü, kapıdan girişini,
Gittin: her şey eskidi, buruştu, kireçlendi;
erişilmez bir uzay boşluğu, bir buzul süre.
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Dışarıya bakıyorum çıktığın kapıdan:
bir şilep gövdesi, bir depo, birkaç vinç,
gelip geçen insanlar, uğultusu komşu denizin.
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Anladım birden, kendimi böyle kendimle denerken:
gitmemen geri gelmenden çok daha güzel,
ama seni beklemek de güzel, o da güzel.
Ermoupolis, 20.8.1978
Sf: 348
Gümülcine Çarşısında Kadınlar
Ermu sokağında çömelmiş kadınlar,
ayçiçeği yüzlerini saklıyorlar,-
mısır püskülü, süt mavisi ve yeşil-,
sürekli bir göçü, bir sılayı taşıyorlar.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Hiçbir kadın bunca acı vermemiştir bana;
çınar kadar Türk bu dağlı kadınlar kadar.
22.8.1978
Kiklades gemisi, Syros-Santorini arası
Bir Taşın Anısına
Bir taş alıp denize atıyorsun, budalalık,
deniz taşı yutuyor, fiziğin yasası bu,
sen gidip çıkarmadıkça orada kalacak; ama
denesen de bulamazsın yerini, çıkaramazsın.
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Öyleyse niçin şiir yazıyorsun, niçin yazıyorsun;
çıkaramadıktan sonra o tutsak taşı oradan,
kullanamadıkça sonra bir yapının harcında?
Santorini Adası, 23.8.1978
Sf: 349
Jonion Gemisinde
Durmadan konuşan bir adam, dinlemediğin halde,
belki sarhoş ama sıkıntılarını anlatan,
anlatacak birini arayan tekne üzerinde;
vergilerden, ülkesinden,karısından şikâyetleri.
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Dinliyorsun, dinlemek istemedin halde, inatla,
bir cümle yakalıyorsun kuyu kovasına takılmış,
yavaş yavaş beliren, karanlığı geçen yüzler gibi.
                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir cümle: " Her insan kendi özünü anlatır,
sabırla dinledikçe bir başkasını." Bir cümle,
kimsenin söylemediği, senin uydurduğun belki,
ama bir uçurtma kalıntısı bu, kuyruksuz-kulaksız,
geçen yıl elektrik tellerine takılıp orada kalmış.
Santorini-Paros arası, 25.8.1978
Sf: 350
Sallanan Bir Denizde
Sallanan bir denizde, yabancı sesler arasında,
sesler yabancı ama yüzlerin tanıdık hepsi;
bir ad bulabilirdin bunlara kendi dilinde, sıfatlar,benzetmeler;
dilini yüzlerinde denerdin, dillerinde denerdin;
hatırla bir, dün gece "bilmiyordum" diyen sesi Santorini'de,
Çeşme'den Sakız'a ana rahmine geçmişti,
bir başkası daha üçüncü bile değildi kırk bir soğuklarını Meriç'ten Edirne'ye taşırken;
ne söyledi sana "bilmiyorum" sesi Akdeniz'in başladığı yerde bu çorak adada.
                                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Çevren kayalardı, bir onlardı, seninle yaşıt lâvlardan oluşan,
ne dedi sana o göçmen ses dostça tınısıyla yüreğin burulurken,
yıkık damları düşünmedin mi ayçiçekleri arasında, Batı Trakya'nın şişmanlayan kadınlarını?
                                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑                                  
Çevrende yüzler daha belirgin çilelerle arayıp
bulduğun bu aynalı denizden,
ülkenden getirdiğin yüzler, acının yüzü, ölümün yüzü, bir yüzden çok daha fazlasına benzeyen şeyler, kurtulamadığın, kurtulmak istemediğin, adadan adaya, 
bir denizden ötekine taşıdıkların:
bir ses, bir bakış, bir soluk, bir duruş, ama barışsız!
                                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Yeni bir evren yok sana, ne bir ses, ne bir deniz, ne de bir kent,-
İskenderiyeli yaşlı ozanın yazdığı gibi benzersiz şiirinde,-
sırtında, yüreğinde taşıdıklarından başka, bu kâğıda koyduklarından başka,
ama neden açtın radyoyu bu yabancı sesler arasında, neden haberleri dinlemek istedin,
çarpıntılar içinde, hep senin olan, sana ait bir şeyi.
                                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bir gemidesin işte tartışmasız, Santorini'den Paros'a doğru,
nedir bu gemi senin beyin hücrelerinden başka?
sallanan, yalpalayan, dalga yiyen ama durulmak isteyen,
sallanan bir denizde yabancı sesler arasında;
sesler yabancı ama, yüzlerin tanıdık hepsi,
aralarından biri çıkıp "bilmiyorum" dese de sana.
İonion gemisi, 25.8.1978
Sf: 352
Bir Şiir Nasıl Başlar?
Güneşin doğuşu, ağustosböcekleri, horoz sesleri,
limanda demir atan bir gemi, gıcırtılar,
Ülker içini çekiyor uykusunda, düzensiz soluk alıyor,
balkon kepenklerini açıyorsun, alacakaranlık, kahverengi tepe,
kemerli beyaz evler, aşağılara doğru mısır tarlaları,
dikenli incirler, ılgınlar, tek bir ışık, tek bir defne,
bir kuş sesi, suya düşen su damlalarının tınısı,
ve en önemlisi ağustosun kendi sesi, uyutmayan.
                                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Betimlemeler bütün bunlar, gözlemler, belki bir şiir için notlar;
yarın gece tekrarlanacak şeyler bir dakika geç, bir dakika erken,
duymasan da, görmesen de, açmasan da balkon kapısını,
uyusan, uyanmasan, bir teknede olsan ya da başka adada,
bir başka yer de vardır kuşkusuz aynı görkemli uyanış,
tutabilirsen bir eş zamanda uykunu, kulağını, gözünü ve uykusuzluğunu.
Bu yüzden bir gezi notları bunlar, bir güne başlamanın notları,
küçük gözlemler, betimlemeler, yanıp sönen duyarlıklar,
sokamazsan eğer penceredeki dikdörtgen görüntüye, evet tam oraya,
sürekli zeytinlerle tozlu yapraklarını incir ağaçlarının.
                                  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Şiir denen şey incir sütünün soluk kesen kokusuyla başlayabilir;
yeni sana bağımlı bir şey, burnuna, o kokuyu almana, çoğaltmana,
ve doğduğun kenti bir horoz sesinde buraya taşımana:
birşeyler olur belki, belki bir şiir başlayabilir bu sırada.
Paros Adası, 27.8.1978
Sf: 353
Gözlem
Denize entariyle giriyor Messi'de kadınlar,
durmadan şişmanlıyor ve takıları seviyorlar.
                 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Gece yarısına kadar uyumadı bir sıcak boşlukta,
sonra kalktı, yavaş yavaş çıkardı giysilerini,
çırılçıplak yürüdü denize
kumsalda terli izler bırakarak.
Paros, 27.8.1978
Sf: 356
Uyuyorsun
Ülker'e
Dizlerin görünüyor, ağzın açık biraz,
kolların öyle ki, kucaklıyorsun dağları, denizi,
inip kalkıyor karnın soluk aldıkça: yaşıyorsun,
yetmiyor sevgim uyandırmaya seni.
                 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Uyanacaksın az sonra, birden ya da yavaşça,
anlayacağız bunu (nereden mi? sorma, bilemem)
ben, kabaran toprak ve göğün emdiği deniz.
Karrlovassi, Sisam, 1.9.1978
Syntagma Alanında
Evimde seviyorum pazarları, ne hapishanede, ne de sevilen bir kentte,
Önemden iri memeli kuzey kızları geçiyor güneşli bir alanda,
ısınmak isteyen yaşlılar, budala gezginler.
Böyle kimliksiz bir pazar günü terliyorum yalnızlıktan.
Yarın ilk kez bir kitabım yayınlanıyor yabancı bir dilde,
üstelik salı günü de 1 Mayıs. Ama ben
geberebilirim mutluluk ve yalnızlıktan.
Atina, 29.4.1979
Sf: 357
Çifte Kavrulmuş
Hiçbir kentte bir gezgin gibi yaşamadım,
bakmadım taş yapılara, düş kalıntılarına,
görmek istedim tarihini alınyazılarının,
bu yüzden gözlerim doldu ölümlerle, yangınlarla.
                 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Hiçbir kentte bir gezgin gibi yürümedim,
tepeden tırnağa bir imge delisi halinde,
bu yüzden tökezlendi her adımda ayaklarım,
her tümsekte toplu mezarlara düştüm,
birlikte yaşadım bir bilinmez tarihi,
bir öyküden başka öyküler yarattım kendime.
                 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Hiçbir kentte bir gezgin gibi yaşamadım,
baş kaldırdım kentlerin gizli yasasına,
işte böyle ödedim bedelini kılı kırk yarmanın.
Atina, 1.5.1979
Sf: 361
Karıma I
Gene bir adadayım sevgilim,
anlıyorum ki senin soluğun esiyor
Paros'tan bu taraflara.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Kınayacak beni yine usta ozanlar,
biliyorum, bu amansız bilge sarraflar,
böyle şeyler yazıyorum diye durmadan,
oysa ben seni ve ülkemi yazıyorum.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Uzakta;
seni damıtıyorum zakkum çiçeklerinden,
oğlum geçiyor tay adımlarıyla taş sokaklardan,
ülkemi seviyorum, bayrağımı seviyorum,
bir evren tutsağıyım,
ama kendi dilim var, onunla yazıyorum.
Sf: 362
Karıma II
Güzel bir dize için
bir kolunu verebilir, diyor,
senin de tanıdığın bir ozan,
insan artık sayıyorsa kırkını.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Ben:
senin ve oğlumun dışında
her şeyimi verebilirim tek bir dize için,
çünkü sizinle her şeye başlayabilirim tekrar.
Karıma III
Rüzgârı kokluyorum, senin kokun,
biraz önce o deniz de sendin,
bir kedi geçiyordu senin salınışınla.

Masamda boş yerin engin saçlarını tarıyor.
Hydra, 5.5.1979
Sf: 363
Gelgitler
Bir kuş yatıyor taş avluda,
kanadlarında kurumuş çamur.
Damarlar atıyor: kanın gelgitleri,
televizyondan maç sesi geliyor,
komşu bahçede çıtırtısı yanan otların.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Zamanın sesi bu:
renkli gözlüklerle bakışan iki insan.
Hydra, 6.5.1979
Düello
Bir sokağa karşı tek başıma,
karşımda yalnız bir kulağını gösteren deniz,
burada oturmuşum,
yüzümde yıkandıkça çıkmayan keder:
Ölüyorum.
Hydra, 6.5.1979
Sf: 366
İrdeleme
Her şey bana altmış yıl öncesini anımsatıyor:
-neden gelmişlerdi, nasıl gittiler?
-onlar neyi unutmamışlardı çağlar boyunca?-
unutmayanlar var bizde de burada da.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Çanlar çalıyor, güzel bir kız bakıyor bana,
bir acıyı, bir yanlışlığı yaşıyorum burada,
hele "iyi Türkler de vardır" dedikleri zaman.
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Sormak gerek onlara:
"nedir iyi Türk olmak" ya da,
"iyi bilmem ne olmak?"
๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Bence,
horozların sabah sesiyle uyanmak,
uzatılan dost eli sevgiyle sıkmak
ve düşünememek, dondurmamak geçmişi
bir saat kulesi halinde,
ama unutmak,
unutturmayan gölgesini bellek sarkıtlarının.
Hydra, 8.5.1979
Pozitif:
1) Su kokusunu ortalar, iyi meyveleri de sonlar hissettir.

Negatif:
1) Çok arada kalmış bir yanı var. Denize düşen meyvelerle yaratılmış ama deniz nerde; bu bir deniz kokusuysa yazılı olan meyveler nerde?
Notalar:
Üst: Bergamot, Greyfurt(ck: deniz suyu, ekşi notalar)
Kalp: Liçi meyvesi, Tropik çiçekler(ck: şeftali, ozon, su)
Baz: Sıcak kum, Limon. (ck: kavun)
Tip: Sucul, Fresh, Meyveli, Tatlı.
Cinsi: Unisex. %60 Maskülen - %40 Feminen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2012
Koku rengi: Mavi
Referans: Kavunsu Deniz
Konsantrasyon: Eau de Parfum
Parfümör: Josh Meyer
Doktrin: "Bir taş alıp denize atıyorsun, budalalık, 
deniz taşı yutuyor, fiziğin yasası bu, 
sen gidip çıkarmadıkça orada kalacak; ama 
denesen de bulamazsın yerini, çıkartamazsın." - Özdemir İnce

2 yorum:

  1. İnci bulmak çok zordur; anca milyonda birde,
    Bir tanesidir belki kocaman bir denizin,
    Fakat yine her deniz, bir inciyi verir de,
    Tarih dengini yazmaz senin gibi eşsizin,
    Çakıl taşıdır çakıl, ulaşılan her yerde,
    Çok zordur inci bulmak; milyonda anca birde...

    Önemli olan da milyonda anca bir olan bulduğun o inciyi kaybetmemektir.

    YanıtlaSil
  2. Çok şey değildi istediğim.
    Bir sahil memleketinde nargile içerdik mesela,
    Denizi karşımıza alıp.
    Kavunlu.
    Sonra, aşklarımız belirirdi gözlerimizin önünde.
    Bende sen,
    Sende ben...

    -Mert Durmazer-

    YanıtlaSil