3 Ocak 2016 Pazar

Chanel - Coco Mademoiselle

     Çok güzel limon çiçekleri ve tatlı meyvelerle açıldı. Alttan hafif düşük kalite paçuli.
Kokusu sebze suyuna benziyor. 
     Orta notalara gelindiğinde güllü lokum kokuları. Islak zambak. Çok hafif sümbül. Tatlı, güllü, pembe pudrayı andırıyor.
     Sonlara gelindiğinde acı vanilyalı ruju andıran kokular. Tatlı kadınsı çiçekleri hiç rahatsız
etmeyen yapıda kullanmışlar. Sonlarda pudralı beyaz misk. 
     35-40 yaş arası kadınlar iki defa sıkarak kullanabilirler. Pahalı çantalarının onlarda yarattığı güven duygusunu bu parfüm de kendilerine verebilir.
     İnceleme sonunda baktığımda iki parfümün de yaratıcısının aynı olduğunu görüyorum. Bariz benzerlikler göze çarpıyordu.
     Benzerlikler üzerine;
     Chanel - Chance: Ayva suyunu andıran meyveli etkiler zaman zaman her iki parfümde de gözlendi.
     Aşk Hikayesi I: Ablamla ben iki yaramaz, fırlama kardeştik. Babam ve annem uzun yıllar önce Anadolu'nun bir taşra kasabasından bu büyük kente göç etmişler. Ablamla aramızda iki yaş fark vardı. Büyükşehirde olsak da küçüklüğümüz yoksul bir kenar mahallede geçti; hatırlarım. Aslında çok iyi hatırlıyorum... Sürekli mahallemizi daraltan inşaatlardan arta kalan arsalarda koşturur dururduk. İnşaatların o beton küfü, serin-sulu kokusunda soğuk taşlara oturarak salça ekmek kemirmek nefes almak gibi bir şeydi. Bazen de ekmeğe sürülmüş margarindeki beyaz şeker kristallerini yalamak...
     Ben, kalın tül kirpiklerimin altında, iri kahverengi tahta boncuk gözlere sahip minik bir peri kızıydım. Ablam benden daha iriydi. Doğum gününde giydiği laylon, pembe bol, fırfırlı elbisesiyle tombul bir civcivi andırıyordu.
     Babam bize her zaman kitap okumamızı salık veriyordu. Bu konuda takıntılıydı. Evde bizi ne zaman boş görse boyumuzdan büyük kitapları zorla önümüze koyar, okuyup ona özet çıkarmamızı isterdi. Kendisi de evde, tuvalette, işe gidip gelirken; aslında her zaman ve durmadan kitap okurdu.
     O gün kendi evimizde ablamın 15. yaş gününü kutlayacaktık. Uyduruk petibör pasta hazırlanmış ve kesilmeyi bekliyordu. Mahalleden davet ettiğimiz kızlı erkekli arkadaşlarımızdan dokuz tanesi ev partimize katılmıştı. Kasette Tarkan'ın "Kıl Oldum Abi" şarkısı çalıyordu. Birden kapı açıldı ve babam içeri girdi. Tıpkı futbol hakeminin maçı sonlandırması gibi bir etki yaratmıştı. Herkes çil yavrusu gibi bir mindere dağıldı. Babam:
     "Bu ne yaw, ne gerek var bu kadar gürültüye? Böylesi bi şarkının kime ne yararı var?" dedikten sonra kitaplıktan on beş kadar kitabı eline alıp büyük küçük herkese dağıtmaya başladı. Kitap uzatılan bazı çocuklar muz uzatılan maymunlar gibi babamın eline bakıyorlardı. Neyden sonra babam duraksadı ve hediyelere doğru yürümeye başladı. Arkadaşlarımızdan dördü ablama çeşitli hediyeler getirmişti. Ancak bu armağanlardan yalnızca bir tanesi kitaptı. Babam kitabı görünce delirdi; ne yapacağını şaşırdı. "Bu hediyeyi kim getirdi," diye sordu. Kız arkadaşlardan Eylem elini kaldırdı ve "Ben getirdim." dedi. Babam kızın yanına gitti ve "En iyi hediye kitaptır." dedikten sonra ablama dönüp: "İşte senin en iyi arkadaşın da bu kızdır." dedi. Kız şaşkınca teşekkür etti. Babam odadan çıktı. Beş dakika sonra da herkes dağıldı. İşte babamınki böylesi acımasız bir entelektüellikti...
     Ablam ilişkilerinde benim kadar seçici değildi. Aslında "Ben seçilmem, seçerim." mantrasını ne kadar benimsese de gerçek öyle değildi.
     On sekizli yaşları yeni geçmişti. Artık güzel bir kızdı ve erkekleri peşinden koşturuyordu. Onunla beraber olmak isteyen bir sürü pipili arkadaşı vardı. Nasıl bir beraberlik olduğunu anladınız. Ara-sıra anneme dert yanarak bu durumu anlatıyor; annem de doğulu serzenişiyle buna karşı çıkınca, dayanamayan ablam tek eliyle kavunun ağırlığını tartar gibi hareketlerle havayı okşayarak"AŞ BUNLARI ARTIK GÜLDÖNDÜ HANIM AŞŞŞ!" diye bağırıyordu. Beraber olduktan iki ay sonra çocuk bunu bıraktı. Sıra anneme gelmişti. Bir ay boyunca ablamın başının etini yedi:
     Annem ablamın ağzını yaslayarak "Aşş punları aşş Gülg*ttü hanım aşşş! Al işte eloğlunun çükünün peşine düşersez a beyle t*şşağa sarılırsız."     
     Ablam yirmi beş yaşına geldiğinde artık erkekleri parmağında oynatmak konusunda ustalaşmıştı. Üç tane sevgilisi vardı. Hani ideal kızlar için söylenen meşhur deyim vardır:
     "Sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta oro*pu."
     Ablam da ondan ilham almış olacak ki aynısının erkek versiyonu için arayıştaydı:
     "Sokakta kabadayı, evde centilmen, yatakta s*kilatör."
     Bu üç ideal yetenek tek bir vücutta hayat bulamadığından, o, üç ayrı koca adayıyla aynı anda flörtteydi.
     Ablamın 1 Numaralı Sevgilisi: Saf-Sapuk Kövlü
     Ablamdan en az on beş yaş büyük olan bu adamın ismi Ekrem'di. Çok eski model kapriyo altıaçık arabası vardı. Arabada Latif Doğan kaseti önlü arkalı sürekli döner dururdu. Bu arabayı aynı zamanda inşaatlarda da kullanırlardı. Çünkü kendisi inşaat kalfasıydı. Arabanın içinde bazı noktalarda yer yer donmuş beton parçaları olurdu. Bazı günler de gezerken diğer koltuklarda beton çivisi, tuğla ve piriket göze çarpardı. Ekrem abi köydeyken de yıllarca aynı mesleği yapmıştı. Ablama sorduğumda, "komik olduğu için onunla beraber olduğunu" söylerdi. Oysa ben ablamı güldürdüğüne hiç tanık olmadım.
     Ekrem abi akşamları çok içer; içip içip sürekli ablamı arardı. O da evde kimi boş bulursa telefonu onun kucağına atar, ardından mutfağa giderek işlerine devam ederdi. Çünkü Ekrem abi kafası uçan dayre olunca kimseyi dinlemez, karşı tarafta insan var mı yok muyla ilgilenmez, soru sorulup cevap beklenen konuşmalar yapmaz, aksine boyuna anlatır da anlatırdı. İyi ki de ablam telefonu bana vermiş. Yoksa bunca güzel hikaye şimdi silinip gidecekti. O kadar çok macerasını anlatmıştı ki; yalnızca aklımda iki tanesi kalmış. İşte bu gecelerden birinde şu hikayeyi dinlemiştim:
     Ekrem abi ergenlik zamanlarını köyde geçirdiği için haliyle tüm maceraları da o ortamda gerçekleşmişti. E tam hormonların tavan yaptığı, arzuların şelale olduğu o yaşlarda azmanlar durur mu. Briket, traktör egzoz ne delik bulsalar yapıştıracaklar...
     Mahallelerinde Nermin adında, açık gri tenli, hafif kısa tüylü, manken yavrusu gibi bir eşek! Eşeğin sahibi Nuri adında bir çocuk. Meğer ahırın kapısında oturuyor, gelene geçene ufak bir miktar paraya bilet kesiyormuş. Eşeği parayla satıyor yani. Şark pez*venkliği... Ekrem abinin anlattığına göre arkasına geçen çocukların tümüne eşek karşı geliyor, ayak diretiyor, bazen de çifte atıyormuş. Ama eşek Ekrem abiye gelince asla karşılık vermiyor, hatta tatlı tatlı kuyruk sallıyormuş. Bu yüzden Nuri, Ekrem abiden para almıyormuş. Aman ne büyük övüntü...
     Ekrem abinin neden inşaatlarda güçlü kuvvetli onca işin üstesinden geldiği anlaşıldı. Nedeni: Eşek Power!
     Başka bir gece de ablama anlattığını sanarak şu müthiş hikayeyi benimle paylaşmıştı:
     "Köydeyken mahallemizdeki komşulardan biri bizim köy evindeki horozun sesinden fena halde rahatsız olmuş. Horoz gece gündüz ötüyor; kimseye de rahat vermiyormuş. Aslında bizi pek rahatsız etmiyordu; ancak komşumuz hassas olacak ki bu işe fena halde kafayı takmış ve sürekli şikayete geliyor. Öyle de besili bir horoz ki... Kına rengi tüyleri, iri kaslı kanatlarıyla, kemikli ayaklarıyla güçlü kuvvetli bir mahluk. Mahalledeki otuz sekiz tavuğa tek başına hükmedebiliyor. İsmi de Coşkun! Neyse sorduk soruşturduk da öğrendik:
     Bu horozlar öterken kendilerini sıkarlarmış. Bizim hapşırırken gözlerimizi açamamamız gibi bunlar da büzüklerini sıkmadan ötmeyi beceremezlermiş. Mahallemizin ileri gelenlerinden 157 yaşında, yaşlı ama genç gösteren (en fazla yüz elli gösterir) bir teyze, olmayan dişleri, cadaloz sesi, eğik boynu ve kısık gözleriyle:
     "Onun kıç deliğine zeytinyağı sürün! Öterken büzüğünü sıkmaya çalıştığında tutamayacak, o zaman da ötmez, ötemez ya zaar." dedi...
     Yahu iyi de teyzecik, zeytinyağının etkisi geçince neydecez?
     "O zaman bi daha sürersiniz oğul." dedi.
     E tamam da her dakka biz elimizde zeytinyağlı pamukla Coşkun beyi mi kovalayalım?
     "O zaman siz de pambığı muhkem dıkayın." dedi.
     Ertesi gün kasabaya gidenlerden birinin sersem oğlu Nüksettin'e para vererek yarım litre zeytinyağı sipariş ettim. Akşam beklediğimiz sipariş gelince komşunun oğlu Nüksettin'le birlikte hışımla yakaladığımız Coşkun'un kıçına yağı güzelce tatbik ettik.
     Ertesi sabah komşu kapıyı depikleyerek evi bastı. Nedeni de horoz normalinin üç misli daha fazla ötmüş. Hatta o kadar içten ötüyormuş ki hicaz makamından girip hüzzamdan çıkıyormuş. Dedim teyze doğru söylüyor iyice süremedik. Akşam gene yakaladık horozu ve bu sefer Nüksettin bi yandan kıçını avuçluyor, ben beri yandan ucuna zeytinyağlı bez sardığım ince zopayı horozun g*tüne tepmeye başladım. İyice yağladıktan sonra kendi haline bıraktık. Gece uyumaya başladık.
     Sonraki sabah komşu evi çift fişek pompalı av tüfeğiyle basmasın mı. Yahu dedik gene ne oldu. Horoz sabaha kadar hiç susmamış. Kümeste ahırda mahallede ne kadar tavuk varsa da s*ke s*ke öldürmüş. Hatta iki komşunun horozu da nasibini almış. Yahu ne oluyor bu horoza böyle. Derken ben araştırıyorum işin aslını. Meğer bizim akıllı oğlan kasabadan yağı alırken "yemeklik" diye söyleyince satıcı da buna acılı zeytinyağı vermiş. Hayvanın da feryat figan koparması bundan. Biz sürdükçe g*tü tutuşan hayvan köyü ayağa kaldırır dururmuş. Tevekkeli değil daha sürmeden hayvan bağırıyor, ara sıra da kıçını toprağa sürtüyordu. Ben de yağ vazelin vazifesi gördü, hoşuna gitti sanıyordum, bundanmış demek.
     Bunu anlatıyor ve basıyor yaygarayı ama ne gülmek. Tükürük saçan kahkahaları adeta ahizeden suratıma sıçrıyor.
     Ben kulak misafiri olduğum "eşek hikayesi"ni ablama anlattıktan sonra onunla ilişkisini derhal bitiriyor...
     Ablamın 2 Numaralı Sevgilisi: 1 Kalorilik Layt İsmet
     İsmet zengindi, lüks arabası vardı. Ablam onunla özel olarak ilgilenirdi. Pek yakışıklı olduğu söylenemezdi; kısa boylu, hatta çirkindi de. Vejetaryendi; yani etyemezdi. Ama onun yerine günde sekiz-on tane yumurta yerdi. Ablam, ben ve İsmet üçümüz dışarı yemek yemeye çıktığımızda asla et yemeği yemezdi. Biz kuzu çevirmeleri lavaşa sararken "O hayvanın canını alırsam ben nasıl yaşarım," der, ardından yarım saat boyunca Bülent Arınç gibi ağlardı. Bazen ağlamaktan arabayı kullanamaz o zamanlarda da ablama kullandırırdı.
     Gene bir akşam üçümüz yemeğe çıkmıştık. Yemekte ben İsmet'e şöyle dedim:
     "Hani bir hayvanın canını almaya kıyamıyorsun ya. Peki o hayvanın canını sen almasan, yani eceliyle ölmüş bir hayvan olsa gene yemez misin? Yani bi bakmışsın ezrail uzun tırpanıyla hayvanın canını almaya gelmiş." İsmet baktı gözlerimin içine, şaşırmıştı. "Bak senin hemencecik aklını karıştırırım." dedim. Hiçbir şey söylemeden enginar yapraklarını kemirmeye koyuldu. Biz ablamla birbirimize bakıp tavukların kemiklerini sıyırıyorduk. Bir ara iyice şımarıp ladese tutuşarak kemiği orta yerinden kırıverdik. O ana kadar gözleri dolan İsmet, hıçkırarak ağlamaya başladı...
     Dönüş yolunda ağlamaktan süremeyeceği için ablamı direksiyona geçirdi. Ablam biraz acemi... Hani yolda şerit değiştirmeden önce tek yapması gerekenin sinyal vermek olduğunu zanneden, sinyalin ardından da aynaya bile bakmadan o şeride dalan kadınlardan. Derken acı bir korna, ardından fren sesiyle irkildik. Bize çarpmamak için son anda manevra yapıp direğe toslayan adam levyeyle arabadan indi. Ardından ablam ve ben de indik. İsmet ise arabada mendille gözlerini siliyordu. Adam bize bağırıp çağırmaya başladı. İsmet dayanamadı ve arabadan indi. İkimiz de merak içindeydik. Acaba ne yapacaktı? Korkusundan önce bize ardından kendisinden iki kat iri yarı adama baktı ve elinden levyeyi kaptığı gibi kendini dövmeye başladı. Adama da "Abi sizin eliniz acımasın ben kendi kendimi dövebilirim" diyordu. Arada bir iki defa da kendi kafasını direğe vurdu. Hatta biraz sonra iyice coştu ve kendisine küfürler etmeye başladı. Adam da ne yapacağını bilemedi. Ardından arabaya binerek hızla uzaklaştık. Bu olaydan sonra ablam İsmet'ten ayrıldı.
     Ablamın 3 Numaralı Sevgilisi: Pinti Pamir
     Ablamla aynı yaşta, zayıf, çelimsiz, mavi gözlü bir çocuktu. Pamir pizzacıda çalışıyordu. Bir gün ablamla evde oturuyoruz. Kapı çaldı. Açtığımızda ablama:
     "Sevgilim, hadi çok az vaktimiz var, gel seni gezdireyim." dedikten sonra ikisi beraber aşağıya indiler. Ablamı pizzacı motosikletinin arkasına attığı gibi gaza bastı.
     Bir saat içinde kapı çaldı. Açtığımızda ablam ağız dolusu küfürler savuruyordu:
     "Lan bu salak o kadar pinti ki b*kunu buzdolabına koyan tiplerden. Hatta acıkacağım korkusuyla yemek bile yemiyor. Çalıştığı iş yerine pizza siparişi gelmiş. Beni bu yüzden gezmeye çağırmış. Mahalle mahalle dolaştık. Ben motosiklette beklerken o apartmana çıkıp müşteriye pizzasını teslim etti. Ardından promosyon pizzayı yememiz için beni parka götürdü. Sana da menüden çıkan şu uyduruk oyuncağı yolladı."
     Şaşkınlıktan kafayı üşütmek üzereydim. Pinti Pamir anladığımız kadarıyla sipariş geldikçe ablamı gezmeye çıkarıyordu. Hem yakıt harcamıyor, hem de şirketin motosikletiyle bize hava atıyordu. Hem de ne hava atmak...
     Pinti Pamir aylar sonra krediyle Tüplü ve Öfkeli bir Şayin almıştı. Ablam da nihayet pizzacı motosikletiyle gezmekten kurtuldum diye seviniyordu. Ancak hayatlarında ilk kez araba sahibi olan görmemiş tiplerin süslerken rüküşlüğü abartması örneğindeki gibi Pinti Pamir de arabanın her yerini rengarenk morlu, sarılı, kırmızılı, yaldızlı ışıklarla donatmıştı. Ezik araç tabii gece kulübünü bozar. Diskoya gittikleri bir akşam valeye anahtarı teslim ederlerken çocuk:
     "Abi ne bu arabanın hali yauw, seyyar kerhane gibi." deyince ablam basmış kahkahayı... Onunla son görüşmesi o gece olmuş. Ablam ayrılırken Pamir'i, aklıma geldikçe hala güldüğüm şu atasözü ile aşağılamıştı:
     Yahu sen ne biçim insansın. "Hem fakir hem s*ki büyük."
     Her konuda ablamla huylarımız benzeşmezdi. Benim aşklarım da çok farklıydı. Onun gibi gönül eğlendiremezdim. Aynı anda birden fazla kişiyle çıkamazdım. Kendimi ve sevdiğim insanı aldatamazdım. Onun gibi durmadan erkek arayışında da olamazdım. Her şey kendiliğinden gelişmeliydi. Öyle de oldu...
     Alsancak'ta bir mankenlik ajansında çalışıyordum. Model olma teklifini elimin tersiyle itip, kırıp dizimi ofisin sekreterlik işlerini yürütüyordum. Bana göre böylesi daha onurlu bir davranıştı. Derken bir gün ofise birisi girdi. İsminin Can olduğunu ve patronla görüşmek istediğini söyledi. Onu tanımıyordum. Kim olduğunu bilmiyordum. Yanımdan geçerken karanlık, yoğun paçuli içeren, sert ve erkeksi parfümüyle sarsıldım. Kısa saçlı, esmer, kirli sakallı, uzun boylu, kemikli yüz yapısına sahip, geniş omuzlu bir çocuktu. Sonradan patronun eski bir arkadaşı olduğunu öğrendim.
     Bir saat sonra odadan çıktı ve bana göz kırparak ayrıldı. Onu asla unutamadım. Gittiği günden beri onu düşünmeden tek bir gün, tek bir saat, tek bir dakika bile geçirmedim...
     Tam bir hafta sonra kapıdan girdi. Heyecandan kalbim ağzımdan çıkacakmış gibi atıyordu. Patronun onu beklediğini söyleyerek içeri girdi. On dakika sonra kahve götürme bahanesiyle odaya daldım ve iki elini birbirine kenetlemiş, çatık kaşlarıyla bir konu hakkında sertçe savunmasıyla yakaladım. Çok karizmatikti; ağır bir adamdı. Yanına yaklaştığımda aynı kokuyu sürmüştü. Ona baktığımda benle göz göze gelmedi. Ancak göz ucuyla beni izlediğine emindim. Arkamı dönüp boş tepsiyle çıkarken gözlerini kıçımda hissedebiliyordum...
     Bir saat sonra ayrılırken "Sana kahve ısmarlayayım mı?" dedi. Çıldırmak üzereydim. O an dünya yıkılsa umurumda olmazdı. Cilve, naz yapmaya fırsatım bile olmamıştı. Zaten o kadar klas bir adamdı ki buna izin bile vermezdi. Boş sünepeliklere tavizi yoktu... Heyecanla dilimi dişleyerek "Tamam," deyiverdim. Her şey bir anda olmuş gibiydi. Birkaç saniyede numaramı almış ve gözden kaybolmuştu.
     Akşam deniz kıyısında ikimizin bildiği bir kahvecide buluştuk. Gri bir tişört ve siyah kot pantolon giymişti. Ben klasik iş yerinde giyindiğim iş kadını tarzımla karşısına çıkmıştım. Köşelerden, denize yakın bir masaya karşılıklı oturduk. Batan güneşten gözlerine yansıyan menevişler göz alıcıydı. Bana bakarken gözleri parıl parıl parlıyordu. Bakışlarını üzerimden alamadığını söylüyordu. Bense ona bakmaya bile çekiniyordum.
     Ya birden utangaç olmuştum; ya da bu adam aklımı almıştı. Ablamı düşündüm, onun erkekleri ezme taktiklerini. Ben mi zayıf karakterdim, ablam mı çok acımasızdı. Belki de hiç böyle biriyle karşılaşmamıştı. Aşkın ne olduğunu bildiğinden kuşkuluydum. Aşkın ne olduğunu bildiğimden emindim. Ayaklarım yerden kesiliyordu, kalbim ağzımdan çıkacakmış gibiydi, karnımda kelebekler uçuşuyordu ve yine fena halde başım beladaydı.
     Bir ara tuvalete gitmek için kalktım. Lavaboda aynanın karşısında kendime tokat atmaya başladım. Heyecanımı bir türlü bastıramıyordum. Tekrar yanına dönmeyi hem çok istiyor hem korkuyordum. Hızla kendine güveni tam bir şekilde tuvaletten çıkarak rap rap adımlarla masasına yürümeye başladım. Ya birisiyle konuşuyor ya da konuşur gibi yapıyordu. Çünkü beni görünce telefonu aniden kapattı ve kalkması gerektiğini söyledi. O an yıkıldım!.. Yüzsüzce "Tekrar görüşeceğiz ama değil mi?" dedim...
     "Hesabı ben ödedim; akşam arayacağım telefonunu duy!" dedi ve gitti. Rüya gibiydi. On dakika oturduktan sonra sahilde tek başıma yürümeye başladım. Limana yanaşan büyük bir yolcu gemisine gözüm ilişti. Bir an o geminin içindeki insanlardan hiçbirisinin benim kadar şanslı olmadığını düşündüm. Belki hiçbirisi böyle bir aşk yaşamamıştı. Hatta hiç kimse. Beni kıskandıklarını düşündüm. En azından kıskanmaları gerektiğini...
     İki saat yürüdükten sonra eve döndüm. Kanepede uzanmış, gözlerimi tavana dikmiş, tavan noktalarını gözlerimle birleştirerek "noktaları birleştir" oyunu oynuyordum. Telefonun sesiyle irkildim. Numarasını bile bilmiyordum ki. Açtığımda sert, tok ve bas bariton bir erkek sesi "Alooou" diye seslendi. Sesi böyle seksi miydi? Sanki telefonda daha da değiştirmiş daha da güzelleştirmişti; Cohen'i andırıyordu.
     "Can" dedim kısık sesimle; "Evet güzelim, benim," dedi.
     "Yarın sana sarılmak için hem yoğun duygular besliyorum hem sana sabırsızlıklar biriktiriyorum." deyiverdim. Güldü. Ahhh p*ç... Öyle güzel gülüyordu ki. Daha önce hiç gülüşüne tanık olmamıştım. Ama esrarengiz ses tonu, parlak gülüşünü kafamda canlandırmaya yetmişti. Yıldırım aşkıyla çarpılmıştım...

Pozitif:
1) Hiç rahatsız etmeyen harika bir harmanı var.

Negatif:
1) Değişimler yavaş akıyor. Büyük sürprizler beklemeyin.
Notalar:
Üst:  Mandalina, Portakal çiçeği, Bergamot(ck: limon çiçekleri, tatlı meyveler, paçuli)
Kalp: Mimoza, Yasemin, Türk gülü, Ylang-ylang(ck: güllü lokum, zambak, sümbül)
Baz: Tonka fasulyesi, Paçuli, Opoponax reçinesi, Vanilya, Vetiver, Beyaz misk(ck: vanilya, kadınsı çiçekler, beyaz misk)
Tip: Güllü, Gurme, Çiçeksi, Meyveli, Pudralı, Tatlı.
Cinsi: Feminen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2001
Koku rengi: Pembe
Referans: Pembe Allık
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Jacques Polge
Doktrin: "Seven kişi her baktığında sevdiğini görür. Böylece dünya bir başka güzel görünür." - Hanri Benazus
Aşk Hikayesi

4 yorum:

  1. Aşkı görmüştüm gözlerinde, parlıyordu...
    Sevgi hüzmesi altında parlayan bir Ay o aşk şimdi, hâlâ ve daima...
    Aşkı aşktan daha derin duygularla anlatan, sevgisini temiz kalbinden besleyen birisinin hikâyesi... O, diğer insanlardan şanslı hissedeceği birisini kazanmış hayatına... Diğeri de tüm bilindikleri elinin tersiyle iterek tek bildiği yapmış O'nu...

    YanıtlaSil
  2. Hikayenin devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Parfümü anlatımızla hissettiğim şey sanki sürekli etrafımda dolaşam kokulardan biri.. İlginç bir şey hissettirdi şimdi satırlara aktaramadığım belki daha sonra.. Güzelce betimleyebilirim belki.. Teşekkürler!

    YanıtlaSil
  3. Çılgıncasına aşık olanlar, bir insanı sevmenin ne demek olduğunu bilir

    YanıtlaSil
  4. Bravo ve devam... Bir solukta okunuyor. Valide hanımın veciz sözlerine çok güldüm. :)) Horozceğize pek acıdım... Abla da aramış bulamamış, "3in1" erkeklerde de kadınlarda da yok galiba sanırsam...

    YanıtlaSil