18 Ocak 2016 Pazartesi

Escentric Molecules - Molecule 02

     Bariz "İso E Süper" molekülüyle açıldı. Karpuz kabuğunu andıran kokular. Kaynak suyu tazeliği. 
     Orta notalara gelindiğinde tatlı beyaz odunsular... Koku o kadar hafif ki, var mı yok mu anlayamıyorsunuz. Tonka fasulyesi ve beyaz misk. Parfüm çok temiz kokuyor.
     Sonlara gelindiğinde koku harika; ancak o kadar zayıf ki not vermekte zorlanıyorum.
Daha kalıcı olmasını umardım. Sucul kokular genelde hafif seyrediyor. Çok sık değişiklik göstermemesi de büyük bir negatif. Orman kenarından akan, içinde rengarenk çakıl taşları bulunan, berrak, tatlısu gibi kokuyor...
     Aziz Nesin'in en güzel kitabı... Hayatımda okuduğum en güzel kitap...
Tek Yol - Aziz Nesin
Sf: 5
Giriş
     Bu romanın kahramanı 1951 yılında Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde tanımıştım. Elli yaşın üstünde sabıkalı bir sahteciydi. Romanda tastamam bu adamı anlattığımı söyleyecek değilim. Hatta anlattığım, hiç de bu adam değildir, denilebilir. Ama, romanda anlattığım Paşazade'yi bana esinleten canlı kaynak, cezaevinde tanımış olduğum o sabıkalı sahteci Paşazade olmuştur.
     Sabıkalıların pek çoğu gibi, Paşazade de çok usta bir anlatıcıydı. Uydurduğu yalanlarına en önce kendisi inanmış olduğu için de, anlattıkları inandırıcı ve etkili oluyor, dinleyicileri de inandırıyordu. Yazdığı yapıtta anlattıklarına gerçek diye inanmak, iyi yazarlığın da baş koşuludur.
Sf: 9
Şambaba Yüzünden Kayan Bir Yaşam
     En olmayacak şeyler, en önemsiz olaylar, insanın yaşamını en olmadık biçimde değiştiriyor. Birden yön değiştiren yaşamımız yolundan kayıyor. Diyelim, yolda giderken ayağımız bir taşa takılıp yada su dolu bir çukura basıp düşüyoruz. Düştüğümüz yerden kalkıp, acıyan bacağımızı ovalayana dek, bir iki dakika geçiyor.Sonra yavaş yavaş yürüyoruz. Karşımıza bir tanıdık çıkıyor. Bizi bir yere götürüyor. Götürdüğü yerde bir kızla tanışıyoruz. Ona tutuluyoruz. O kızla evleniyoruz. Ne dersiniz buna? Ayağımıza taş takılıp yada çukura basıp düşmeseydik, ordan geçip gitmiş olacak, onu görmeyecek, onun tanıştırdığı kızı sevmeyecek ve o kızla evlenmeyecektik. Ayağımızın taşa takılmasından, o kızla evleneceğimiz zamana dek daha pekçok olasılıklar sıralanabilir. Bu olasılıkların sayısı sonsuza dek çoğaltılabilir. Beş dakikalık yaşantımızın içine sığabilecek olasılıklar sonsuza dek uzatılabilirse, bütün bir yaşam boyu başımıza gelecekleri bir düzene koymaya çalışmanın ne boş bir çaba olduğu ortaya çıkar.
Sf: 11
     Nöbetçi efendi derslere girmez, sözde mutfak işleriyle, yemeğin dağıtımıyla uğraşırdı; yani dalgacılığın en iyi yolu mutfak nöbetçiliğiydi. Mutfak nöbetçişi olan, koyun böbreklerini, yüreklerini, pirzolaları kendisine ve arkadaşlarına ayırırdı.
     Öğrencilerin daha o yaşta, yemek ve yönetim işlerine alışmaları için düşünülmüş olan mutfak nöbetçiliği, bizim uyguladığımız biçimde, gerçek yaşamdaki hakyiyiciliğe daha uygun olarak yürütülüyordu.
Sf: 12
     Öğleden önceki son derslerde, kulağı hep yemek borusunda olduğu için, Boru lakabını taktığımız Burhan, bana,
     -Yarınki yemek listesinde şambabası var. Mutfak nöbetini sen al! dedi.
     -Nöbeçi subayı Balyoz Hakkı'ysa, ben mutfak nöbeti filan tutmam! dedim.
Sf: 13
     Yüzbaşı Balyoz Hakkı, bizim sınıf subayımızdı. Demir gibi sağlam bir adamdı. Yumruğu balyoz gücünde olduğundan ona Balyoz Hakkı derdik. Tüfeği namlusunun ucundan, arpacığın olduğu yerden tutar, dirseğini hiç bükmeden havaya kaldırır, yine dirseğini kıvırmadan tüfeği yere indirirdi. Bizden önceki sınıftan bir çocuk, bir akşam okuldan kaçmak için pencerenin demir parmaklıkları arasından geçmeye çalışırken oraya sıkışmış, ne öteye geçebiliyor, ne de gövdesini geri çekebiliyormuş. Acıdan bağırmaya başlamış. Yetişen arkadaşları, bitürlü demir parmaklığı açıp oğlanı çıkaramıyorlarmış. Onlar orda uğraşıp dururken, "Balyoz Hakkı geliyor, Balyoz Hakkı..." diye koridordan sesler duyunca, hepsi biyana kaçışmış, ama öbür oğlan iki çubuk arasında pencereye asılı kalmış, debelenip duruyormuş. Balyoz Hakkı gelmiş bunun başına, bir eliyle demir çubuğu, öbür eliyle öbür demir çubuğu tutup, iyi pişmiş tavuğun etini kemiğinden ayırır gibi, iki demir çubuğu aralamış, oğlanı dışarı çekmiş. Asıl önemlisi bundan sonrası... Balyoz Hakkı geliyor diye kaçışan oğlanlar, koridor köşelerine yığılmışlar, ne olacak diye ordan dikizliyorlar. Balyoz Hakkı, demir çubukların arasından kurtardığı çocuk düşüp yere yığılınca, ona ne bağırmış, ne bişey sormuş, ne vurmuş. Hiçbişey olmamış gibi dönüp arkasını gitmiş. Artık bundan sonra o çocuk okuldan kaçabilir mi hiç!.. İşte Balyoz Hakkı, böyle bir Balyoz Hakkı'ydı. Ondan korktuğum, çekindiğim kadar, hayatımda hiçkimseden korkup çekinmemişimdir. Yalnız ben değil, ondan bütün öğrenciler korkardı. Çok yakışıklı, aslan gibi bir yüzbaşı... Hem korkardık, hem de onu çok sever, sayardık. Çünkü, hiç belli etmez, açığa vurmazdı ama, onun da bizi çok sevdiğini bilirdik. Sınavlarda çakıp, sınıfta kalınca alaya çıkarırlardı. Alaya çıkmamamız için Balyoz Hakkı'nın nasıl canla başla çalıştığını, çırpındığını biliyorduk. İçimizden birini alaya çıkarılmaktan kurtaramazsa çok üzülürdü.
     Balyoz Hakkı bizim okulda lisenin ilk sınıfında okurken Birinci Dünya Savaşı patlamış. O savaşta çok subay kırımı olunca, subaylar azalmış. Lisenin son sınıfındaki öğrencilerden irikıyım olanlarını seçip, kısa bisüre talimgâhta eğittikten sonra subay olarak savaşa sokmuşlar. Onlar da kırılıp subay yine yetmez olunca, daha aşağı sınıftakilere sıra gelmiş. Bizim Balyoz Hakkı genç irisi olduğundan, daha liseyi bitirmeden, talimgâhta eğitilip, yetiştirilip savaşın ateş hattına sürülmüş. Daha çocuk denecek yaştayken savaş ateşi içinde kavrulup pişmiş. Birinci Dünya Savaşı bitmiş, arkasından Balyoz Hakkı Kurtuluş Savaşına koşmuş. Ancak Kurtuluş Savaşından sonra, Harp Okulunda okumamış subaylar için açılan kursta bişeyler öğrenmiş. Ne öğrenmiş olabilir o kursta? Olsa olsa, katıldığı her iki savaşta kendi yaptıklarının, uyguladıklarının neler olduğunu, sonradan o kursta öğrenmiştir. Kendisi, iyi bir öğretimden geçmemenin acısını duyduğu için, bizim iyi yetişmemizi, çalışmamızı isterdi. Bu konuda hiç şakası yoktu.
Sf: 14
     Çok sertti. Yüzünde tek yuvarlak çizgi yoktu. Güldüğünü değil, birazcık olsun gülümsediğini bile görmedik. Bir güleni, sırıtanı görse kızardı. Bize sık sık "askerin yüzü gölgeli olur" derdi. Onun deyişiyle "karı gibi gülmek" askere yakışmazdı. Erkek gülmezdi; hele mesleği erkeklik demek olan askerin yüzü hiç gülmezdi. Işıltılı, pırıl pırıl yüz askere göre değildi. Sol yanağındaki derin çizgi, bir şarapnel parçasının iziymiş. Vücudunda sekiz yarası olduğu söylenirdi. Vurdu mu, Tanrı yarattı demez, bir yumrukta nakavt ederdi. Ama pek seyrek dayak atardı, ancak yılda ya da iki... Oysa o zamanlar öğrencileri dövmek, bir olağan eğitim aracıydı. İçimizde haftada bir iki kez dayak yemeyenimiz pekazdı.
     Balyoz Hakkı seyrek döverdi ama, attığı dayak bir tarih olayı gibi, aylarca dillerde dolaşırdı. Hele birgün her nedense çok kızıp da koridorda dövdüğü Zil Kemal, yumruğu yedikçe lastik top gibi koridorun bu duvarından karşı duvarına birkaç kez çarpıp sonra pat diye düştüğü yerde kalakalmıştı. Balyoz Hakkı'nın bir iyi yanı vardı, hangi çocuğu döverse, ne yapar eder, zorla ders çalıştırır, öğretmenlere söyler, bir yolunu bulup o çocuğa sınıfını geçirtirdi. Balyoz Hakkı'dan dayağı yiyip bayılan Zil Kemal de, gözlerini açar açmaz, çevresindekilere, sırıtarak,
     -Oh, aman ne iyi, sınıfı geçtim... demişti.
Sf: 15
     Kandil Recep, onuncu sınıftan onbire geçme sınavlarında, bakmış ki, cebirden sınıfta kalacak, ne yapsın, sınıf geçebilmek için, Balyoz Hakkı'dan dayak yemenin yollarını aramaya başlamış. Kandil Recep her ne yapmışsa, Balyoz Hakkı görmezden gelip dövmemiş. Biz harıl harıl sınava hazırlanıyoruz; Kandil Recep de, ders çalışmaya boş vermiş, nasıl etsem de Balyoz Hakkı'dan dayak yesem diye planlar kuruyor. Kandil Recep'in çok şaşılası bir numarası vardı; sağ yanağını şişirir, elinin birini ağzına dayar, tıpkı trompet gibi "barrrt, barrrt..." diye sesler çıkarırdı. Kandil Recep o yıl kalırsa alaya çıkarılacaktı. O yüzden dayak yemek için herşeyi göze alıp, Balyoz Hakkı'nın arkasından yavaşça sokulmuş, "barrrt, barrrt..." diye sesler çıkarmış. Balyoz Hakkı, kulağının dibinde birden o sesi duyunca, ürkmüş mü, kızmış mı, her ne olmuşsa iki adım geriye sıçrayıp bir de bakmış ki, karşısında Kandil Recep süklümpüklüm duruyor. Balyoz Hakkı'ya dövmesi için kolaylık olsun diye de suratını uzatmış. Balyoz Hakkı yakalamış bunu kulağından, sürükleye sürükleye odasına tıkmış. Biz haberi duyunca, dersliklerden fırladık, koridora yığıldık. Balyoz Hakkı'nın odasının kapısını gözlüyoruz; bakalım Kandil Recep o kapıdan sağ mı çıkacak, yoksa leşini mi çıkaracaklar... Bir zaman bekledik, odadan ses çıkmadı, ne Kandil Recep'in ağlama sesi, ne Balyoz Hakkı'nın bağırması... Bunun üzerine Zil Kemal,
     -Tamam, dedi, mutlak oğlanı boğdu ki, gıkı bile çıkmadı.
     Neden sonra Kandil Recep odadan çıktı. İki gözü iki çeşme ağlıyor. Zil Kemal, Balyoz Hakkı'nın dayağının nasıl olduğunu bildiğinden, Kandil Recep'i ağlar görünce,
     -Dayak yememiş, dedi, Balyoz Hakkı buna bir vursaydı, baygın düşer, ağlayamazdı.
     Kandil Recep'e niçin ağladığını sorduk. Balyoz Hakkı dövmemiş de, sınıfta kalıp alaya çıkacak diye ağlıyormuş. Balyoz Hakkı, kulağından sürükleyerek bunu odaya sokunca,
     -Ulan it, ne bok yersen ye, seni dövmeyeceğim... demiş.
Sf: 16
     Kandil Recep,
     -Aman Yüzbaşım, ne olursanız beni dövün, eşek sudan gelinceye dövün de adam edin... diye yalvarmaya başlamışsa da, Balyoz Hakkı,
     -Karı gibi yalvarma, yıkıl! diye bunu kovmuş.
     Kandil Recep,
     -Ayağınızı öpeyim, bir iyilik edin de hiç değilse bir tokat atın! diye köpeklik edince, yalvarıp yakarmalardan hiç hoşlanmayan Balyoz Hakkı çok kızmış. O kızgınlıkla bunu pataklayacak ama, o zaman da sınıf geçirtmesi gerekiyor. İğrenir gibi suratını buruşturarak,
     -Ulan askerliği de pislediniz. Erkek gibi söyle bakayım, hangi dersten zayıfsın? diye sormuş.
     Kandil Recep de, bu sorunun sevinciyle, topuklarını birbirine vurup yeniden "esas vaziyet"e geçerek tekmil verir gibi makine hızıyla saymaya başlamış:
     -Cebir, geometri, trigonometri, kimya, fizik, kozmografya, jeoloji, tarih, coğrafya, edebiyat, ruhiyat...
     Balyoz Hakkı bakmış ki, zayıf dersleri saymakla bitecek gibi değil,
     -Ulan, Allah belanı versin, yeter, geriye ders kalmadı... demiş.
     Utanmazlığı iyice ele alan Kandil Recep de,
     -Cimnastikten durumum iyicedir yüzbaşım, eyvallah yardımınız olmadan da cimnastikten geçerim... diye şımarmış.
     Kandil Recep boşuna umutlanmış. Çünkü Balyoz Hakkı,
     -Hiç boşuna uğraşma oğlum, dövmeyeceğim seni... demiş.
     Kandil utanmadan,
     -Neden yüzbaşım? diye sorunca,
     -Dövmem oğlum, demiş.
     -Ama sınıfta kalır alaya çıkarım yüzbaşım...
     Balyoz Hakkı,
     -Kapıyı dışardan kapa! diye bağırmış.
     Balyoz Hakkı birine kızınca "defol git!" anlamına, onun daha kibarcası olarak "kapıyı dışardan kapa!" derdi.
Sf: 17
     Kandil Recep de çıkmış dışarı. Ağlayıp durması bundanmış. Sınavlar sona erdi. Kandil Recep fizikle cebirden bütünlemeye kaldı. Tatilde arkadaşları evlerine, sılaya gidiyorlar. Kandil Recep Ödemişliydi. Balyoz Hakkı, Kandil Recep'i tatilde sılaya göndertmedi, okulda alıkoydu. Aileleri yada gidecek kimseleri olmayan iki çalışkan öğrenciyi de başına vermiş Recep'in. Onları hergün bir odaya kapatıyor, ders çalıştırtıyormuş. Recep çalışmayacak, kaytaracak olursa, Balyoz Hakkı basıyormuş köteği. Ayrıca öğretmenlere de rica etmiş, aradabir Recep'e ders vermişler.
     Biz tatilden dönünce Recep,
     -Arkadaşlar, dedi, yediğim dayaklardan heryanım çürüdü, sonra nasır de tuttu, ama sınıfı da geçtim.
     O dayaklardan nasıl ölmediğini sorduk. Balyoz Hakkı, Recep'in canı çok yanmasın diye, eliyle değil, sopayla dövüyormuş.
     Kandil Recep,
     -Üç hafta dayaktan sonra, bir zihnim açılsın, bir zihnim açılsın... Cebiri, fiziği söktüm attım... diyordu.
Sf: 20
     -Hamz-ı kibritin istihracını anlatıyordum paşam, demişti.
     Siz şu olacağa bakın, paşa parmağını bana uzatıp da,
     -Kalk anlat bakalım hamz-ı kibrit nasıl ihraç edilirmiş? diye sormaz mı?
     Sorunun cevabını hiç bilmiyordum. Ama çok iyi bildiğim başka bir konuyu anlatmaya başladım. Susunca Paşa,
     -Sonra? diye sordu.
     -Bu kadar efendim, dedim.
     Paşa,
     -Aferin, daha çalış, dedi, iyice pişirmemişsin, anlatırken kemküm ediyorsun. İyice pişir dersi!
     -Başüstüne efendim, dedim.
Sf: 22
     Öyle sanıyorum ki Balyoz Hakkı özellikle böyle çok gıcırtılı çizmeler giyerdi ki bizi daha uzaktan etkilesin.
Sf: 23
     Korkmuyordum desem yalan, çok korkuyordum, ama duyduğum o korku beni daha çok heyecanlandırıyor, daha çok çekiyordu.
Sf: 24
     Sabahleyin, çocuklara, paşa elbisesiyle gece koğuşları teftiş ettiğimi söylesem hiçbiri inanmaz. Onun için öyle bişey yapayım ki, sabah anlatınca, paşa kılığına girip koğuşları benim dolaştığıma inansınlar.
     Şapkanın güneşliğini ta burnumun üstüne kadar indirdiğimden beni tanımaları olanağı yok. Hercai Recai'nin yatağının yanına kadar geldim. Ranzanın üstündeki yatakta Recai, altındakinde Sıçan Bedri yatıyor. Şeytan diyor ki: "Oğlum bu fırsat her zaman ele geçmez; hazır paşa bastonunu ele geçirmişken, şu Hercai Recai'ye, şu Boru Burhan'a, şu Zil Kemal'e, şu Kandil Recep'e vur bastonu, indir kafalarına kafalarına... Battaniyelerin altında tespih böceği gibi kıvrılıp kalsınlar. Vur bastonu, paşa dayağı yesinler de, belki akılları başlarına gelir. Dayağı yiyince neye uğradıklarını şaşırırlar. Seslerini de çıkaramazlar. Paşaya karşı ne diyebilirlermiş! Yedikleri dayak yanlarına kazanç kalır."
     Şeytan böyle diyor ya, nasıl olsa az sonra benim bu numaralarımı öğrenecekler. Çünkü açıklamazsam tadı çıkmaz. Dayanamam, söylerim. İşte o zaman yandım. Paşa diye benim sopaladığımı öğrenirlerse bunlar beni parçalarlar. İçimden "Uyma şeytana!" deyip yürüdüm.
Sf: 28
     Biyandan kaçıyorum, biyandan soyunuyorum. Paşa şapkasını da başımdan çıkarıp attım. Hem kaçıyorum, hem paşa ceketinin düğmelerini çözüyorum. Bir paşa ceketinde bu kadar düğme olabileceğini hiç düşünmemiştim. Oysa ceketi giyip iliklerken bu kadar düğme yoktu. Çözüyorum, çözüyorum, düğmeler bitmiyor. Kırk düğme mi, kırkbin düğme mi, artık ne kadarsa...
Sf: 29
     Koridorlarda o gece kat tur attığımızı bilemiyorum. Atlet fanelası, don ve postallar da bir yarım tur attıktan sonra bizim koğuşa daldım. Yatağıma girdim. Üstüme battaniyeyi çektim.  Göğüsüm körük gibi inip çıkıyor. Battaniyenin altından koğuşun kapısını gözlüyorum. Biraz sonra Balyoz Hakkı, soluyarak koğuşa girdi. Elleri, kolları paşanın elbisesiyle bastonu şapkasıyla doluydu.
     -Kim o? diye bağırdı.
     Kimsede ses yok. Sanki hiçbişey olmamış da koğuştaki bütün çocuklar mışıl mışıl uyuyorlar. Nasıl olsa, arkadaşlarımdan hiçbirinin beni ele vermeyeceğini biliyordum. O Balyoz Hakkı ki, ondan ödümüz patlardı, böyleyken, bütün koğuştakileri sıra dayağından geçirse, yine de hiçbir arkadaşım beni ihbar etmezdi. Böyle bir muhbir çıkmazdı ya, çıkacak olsa, buna ençok yine Balyoz Hakkı kızardı. Evet, böyle bir yiğit yüzbaşıydı. Biz ki silah arkadaşlarıydık, gerektiğinde birlikte ölüme gidecektik, nasıl birbirimizi ihbar ederdik. Böylesi davranışlara kancıklık denirdi. Balyoz Hakkı da kancıklığı hiç affetmezdi.
     Şimdi sırası geldi işte, Kandil Recep'in sınıf geçirtsin diye Balyoz Hakkı'dan dayak yemek için o kadar uğraştığı halde, Balyoz Hakkı ona dayak atmadı da sonradan neden sınıf geçmesine yerdim etti, biliyor musunuz? Size onu anlatayım. O zaman hafta tatili pazar değil, cuma günleriydi. Perşembe öğleden sonra, evci dediğimiz İstanbul'da evi olan öğrenciler izinli çıkar, cuma akşamı okula dönerlerdi. İstanbul'da evleri olmadığı için bekâr denilen bizler, cuma günü de okulda kalırdık. Bir cuma günü, Balyoz Hakkı nöbetçi... Kimse olmaz diye üç arkadaş koğuşa gitmişler, orda barbut atıp kumar oynuyorlarmış. Kandil Recep de yatağına oturmuş, ceketinin kopuk düğmelerini dikiyormuş. Balyoz Hakkı'nın çizme gıcırtılarını duymalarıyla barbut atanlar kaçmışlar. Ama Balyoz Hakkı, kaçanların kumar oynadıklarından kuşkulanmış. Koğuşa girip de düğme diken Kandil Recep'i görünce, ona,
Sf: 30
     -O kumar oynayanlar kimlerdi? diye sormuş.
     Recep,
     -Kumar oynamıyorlardı, demiş.
     Balyoz Hakkı,
     -Ya ne yapıyorlardı, esrar mı içiyorlardı yoksa? diye bağırmış.
     -Hayır efendim, esrar da içmiyorlardı.
     -Koğuşun penceresinden gördüm, paraları yerden toplayıp kaçtılar. Kimdi onlar? diye bir daha sormuş.
     Kandil Recep,
     -Tanımıyorum, demiş.
     -Ulan it, koğuş arkadaşlarını nasıl tanımazsın, hem de burda barbut oynarlarken?
     -Tanımıyorum efendim.
     Balyoz Hakkı,
     -Gel buraya, deyip Kandil Recep'i odasına götürmüş.
     -Onların kim olduklarını söyle yoksa seni bitiririm... demiş.
     Recep'te ses yok.
     -Söyle oğlum.
     -Tanımıyorum efendim.
     -Kimdi onlar?
     -Görmedim efendim.
     -Senin yanındaydılar, nasıl görmezsin?..
Sf: 31
     Kandil Recep'i o gün öyle dövüyor ki, dövmekten yorulup, karşısına geçip cıgarayla kahvesini içerek dinleniyor, dinlene dinlene üç posta dövüyor. Kandil Recep o kadar dayağı yiyor da, yine de, o kaçanlar şunlardı, evet zar atıp barbut oynuyorlardı, demiyor.
     Bunun üzerine Balyoz Hakkı,
     -Oğlum, diyor, bak bu yıl alaya çıkacaksın. O barbut oynayanların kimler olduklarını söyle, seni alaya çıkmaktan kurtarayım.
     O yaşta alaya çıkmak bizim için nasıl korkunç bişey, bilir misiniz, ölümden bin beter. Alaya çıkıyorum diye intihar edenler bile olurdu.
     Balyoz Hakkı böyle söyleyince, dayaktan ağzı burnu kan içinde, ama gözlerinde bir damla yaş olmayan Kandil Recep, öyle bir bakıyor ki yüzbaşıya, ondan sonra Balyoz Hakkı,
     -Peki ulan adlarını söyleme, ama biliyorsun kim dolduklarını değil mi, bildiğini söyle yeter... diyor.
     Kandil Recep,
     -Biliyorum ama söylemem, diyor, alaya çıkarın.
     Balyoz Hakkı,
     -Aferin ulan, diyor, arkadaşlarının adlarını vereceksin diye ödüm kopmuştu, aferin...
     Balyoz Hakkı, hem Kandil Recep'i döver, hem de ya arkadaşlarını ele verirse diye üzülürmüş.
     İşte bu olaydan sonra, Balyoz Hakkı, Kandil Recep'in sınıfı geçmesi için elinden geleni yapmıştı.
     Balyoz Hakkı koğuşun ortasında,
     -Kim o? diye bir daha sordu.
     Hepimiz çok iyi biliyoruz, hem böyle sorar, hem de kimsenin söylemesini istemez. Onun istediği, "Kim o?" diye doruca, suçlunun kendiliğinden ayağa kalkıp, "Benim efendim," demesi.
     Bikaç kez davrandım, battaniyenin altından çıkmayı istedim ama, yapamadım. Çünkü suçumun ağırlığını bitürlü ölçemiyordum ki, ortaya çıkıp, "Benim yüzbaşım," diyebileyim. Koca paşanın elbiseni giyip gece koğuşlarda gezmek, ne demek! Battaniyenin altına iyice sindim.
Sf: 32
     Yaklaşan çizme gıcırtılarından bana doğru geldiğini sezinleyince, tir tir titredim. Yanımdaki yatakta yatan Basri'ye,
     -Sen gördün mü? dedi.
     Ona sorduğuna göre Basri'nin başı battaniyenin dışında olmalıydı. İçimizden en kıytırık olan Basri bile,
     -Görmedim efendim, deyince tehlikeyi savuşturduğuma inanır gibi olmuştum ki, birisi ayağımın birini çekti. Postalları çıkarmaya vakit bulamadan yatağa dalmıştım. Postallı olduğundan ayaklarımın birinin battaniyenin dışında kaldığını hiç fark etmemiştim.
     Postallı ayağımı çekiştiren Balyoz Hakkı'ydı.
     -Kalk rezil, kalk!
     Don gömlek ayağa kalktım.
Sf: 36
     Kısa bisüre sustuktan sonra söze, "Yavrum," diye başladı. Onun ağzından "yavrum" sözünü ilk defa duyuyordum.
     -Yavrum, çok uğraştım, ama olmadı... Ne yazık ki okuldan çıkarılıyorsun. Alaya gönderileceksin.
Sf: 37
     Balyoz Hakkı elimden tutup beni masanın yanındaki sandalyeye oturttu. Balyoz Hakkı'nın birden bire verdiği haber karşısında kendimi tutamadım, ağlamaya başladım.
     -Çok uğraştım senin için, ama başaramadım. Çok severdim seni, bilemezsin. İyi bir subay olacaktın. Paşa şeker hastasıymış, onun için midesine düşkün... Gece uyanıp da bir karavana dolusu şambabasını görünce... Kendisi için özel olarak getirildiğini sanmış... Dayanamamış, yemiş, yemiş... Sabaha kadar hiçbirimiz uyuyamadık. Paşa ancak sabahleyin kendine geldi. Olup biteni sorup öğrenince, senin işinle kendisi uğraştı, kovulmanı istedi sonunda... Önleyemedim... Elimden bişey gelmedi oğlum.
     Baktım, gözleri buğulanmıştı. Oysa ben onun gözlerinin yalnız görmeye yaradığını, ağlamayı bilmediğini sanırdım.
Sf: 38
     Biz insanlar hiç akla gelmeyen rastlantıların elinde oyuncağız. Bir şambaba tatlısı yüzünden hayatım kaydı, yönüm değişti. Peki ama paşanın o kadar çok şambaba yemesi benim suçum muydu?
     Bilirsiniz, satrancı bulan adam, bu bulgusunu ülkesinin başına götürüp sunmuş. O baş kişi de satrancı o kadar çok beğenmiş ki, onu bulan adama,
     -Dile benden ne dilersen, demiş.
     Satrancın bulucusu,
     -Çok bişey istemem, demiş, iki buğday tanesinden başlayarak, satrancın her karesine bir önce kullanılanın karesi kadar buğday koyup buğday koyup bana verin, yeter.
     Ülkenin başı,
     -Olur, demiş.
     İlk kareye iki buğday, ikinci kareye dört, üçüncü kareye onaltı, Dördüncü kareye ikiyüzellialtı buğday koymuşlar... Böyle böyle... Ama bir bakmışlar ki, ülkedeki bütün buğday ambarlarını boşaltsalar, yine satranç tahtasındaki karelere istenilen, söz verilen buğdayı yetiştiremeyecekler.
     İnsan hayatındaki kısa bir zaman süresinin içinde bulunan ihtimaller sayısı, satranç karelerine, bir öncekinin karesi kadar konulacak buğdaylardan daha çok tutar. Çünkü, satranç tahtası iki boyutludur ve ihtimaller bir öncekinin karesi kadar artarak çoğalır. Oysa insan hayatı, üç boyutlu olduğundan ihtimaller küp olarak artar. Hayatımızın beş dakikası içine girebilecek ihtimalleri düşünelim, ne korkunç, ne sonsuz sayılara yükselebilir.
     Ben bu yaşımda şimdi niçin cezaevindeyim? Niçin sabıkalı bir sahteciyim de neden arkadaşlarım gibi bir general, bir politikacı, bir tüccar ya da bir albay emeklisi değilim? Ben o uğursuz gün, mutfak nöbetini bir arkadaşımdan satın almayabilirdim. O gün şambaba tatlısı verilmeye bilirdi. Nöbetçi subayı Güğüm Beşir'in bir işi çıkıp da nöbeti Balyoz Hakkı'ya devretmeye bilirdi. Hiç olmazsa o akşam Balyoz Hakkı, gıcırdamayan bir ayakkabı giyebilirdi ve ben onun korkusundan paşanın yattığı daireye girmezdim. Şambaba dolu karavanayla, öğrencilerin geçmeleri yasak olan o merdivenden geçmeyebilirdim. Yani pekçok ihtimaller...
Sf: 39
     Yok yok, iyice anlatamadım sanıyorum; sakın sabıkalı sahteci Paşazade'nin kaderci olduğunu sanmayın... Mapusluk, anlatmakla, dinlemekle geçer... Anlatacak, birbirimizi dinleyecek daha çok zamanımız var efendim.
Sf: 40
Paşazade'nin Gelişi
     Cezaevine girişimin haftasında, kimi milletvekillerinden, saygın kişilerden, ünlülerden telgraflar gelmeye başladı. Bu telgraflar geldikten sonra, artık cezaevindeki hükümlülerden herhangi biri değil, bu hükümlüler arasında bulunan belli biriydim.
     Müdür, oturmam için yer gösterdi. Ne içeceğimi sordu. Çay rica ettiğimi söyledim. Onlar da gardiyandan çay getirmesini istediler.
     Edebiyattan konuştuk. Oysa hiç de edebiyattan konuşulacak yer değildi orası.
Sf: 45
     Gazetelerde suçüstü yakalandığı haberlerinin çıkışının ikinci günü de Paşazade gelmemişti. Hükümlülerin konuşmalarından, Paşazade'nin sabıkalılar çevresinde sevilen biri olmadığını anlıyordum. Paşazade'nin daha önce sahte subaylıktan tutuklandığını bilen biri, teğmen elbisesiyle Galata Köprüsünden geçerken, karşıdan gelen bir binbaşıya, birden şaşırıp sol eliyle selam verdiğini, binbaşının da bundan kuşkulanıp Paşazade'nin kimliğini sorunca, sahte subay olduğunun oraya çıktığını anlattı.
Sf: 47
     Başka bir hükümlü de araya girdi:
     -İkinizin anlattı da doğrudur. Paşazade'nin sahte subaylıktan yakalanışı bir değil, beş değil, on değil... Benim bildiğim de daha başka. Bu enayi eskiden, yani gençliğinde hep teğmen elbisesi giyermiş. Teğmen elbisesine alıştığından olacak, daha yüksek rütbeli bir elbise giyemiyor. Ama herifin yaşı, paşa yaşı... Hatta onun yaşındaki paşalar emekli bile olmuşlar. Ulan, terfi et de, hiç olmazsa yüzbaşı ol, köpoğlu... Nasıl olsa terfin genelkurmaydan çıkacak değil ye... Al iki yıldız daha, tak omzuna, olsun bitsin. Ha sahte teğmen, ha sahte albay... Rütben küçük diye cezanı azaltmıyorlar ki... Emekli paşa yaşındaki kart herifi, teğmen elbisesiyle görenler şaşıp kalıyor. İşte yakalanışı bu yüzdendir.
Sf: 48
Çok çirkin suratlı biblolar vardır ya hani, Paşazade'nin suratı da o çirkin suratlı biblolara döndü.
Sf: 49
     Paşazade, hamamcılık yapan ve hamamda çalışan öbür tutuklulara da bol bahşişler vermişti.
     Hamamda sözde yıkanan, gerçekteyse sıcak su altında yumuşayan kirlerini heryanlarına sıvaştıran tutuklular, etüvden çıktığı için yanık bir kokulu buğular tüten, buruş buruş olmuş giysilerini giyerlerken, Paşazade, hamamın girişinde oturmuş, kahvesini içiyordu. Hamamcı, oraya gerçekten yıkanmaya geldiklerini sananları zorla hamamdan çıkarmak için bağırıyordu. Hamamın kapısından ıslak, yıvış yıvış, buğulu bir kir kokusu yayılıyordu. İyice aydınlatmayan yetersiz ışıklı lambalar, görünümün iğrençliğini daha da arttırıyordu.
Sf: 50
     Hiç durmadan başka yere sıçrayan bakışlarına karşılık sessizliği, konuşanı saygıyla dinlemesi, seyrek konuşurken de hecelerin hakkını vere vere, tane tane ve tok sesle konuşması, ağırbaşlı davranışları da insan da saygınlık uyandırıyor.
     Başgardiyana, yalnız beşyüz lirası olduğunu söylemişti. Ama kapıaltından buraya gelene dek, berbere, hamamcıya, çocuklara, burda da çaycıya en çok para veren oydu. Gerçekten beşyüz liradan başka parası yoksa, beşyüz lira bitmiş yada pekaz kalmış olmalıydı.
     Paşazade'yi locama götürdüm. O denli saygılı konuşuyordu ki benimle, beni de kendisiyle aynı saygıyla konuşmak zorunda bırakıyordu. Karşıdaki ranzanın altında yatmak istedi. Ranzanın üstüne çıkmanın zor olacağını söyledi, yaşlılığı yüzünden... Yatağı yoktu. Ama az sonra, Dandini Fikret ona bir döşekle bir yorgan, bir de yastık getirdi.
     Dandini Fikret'le fısıldayarak konuşuyorlardı. Konuşmalarını benim duymamı istemediklerini anlayınca koridora çıktım. Az sonra Paşazade de locadan çıktı. Koridorda itişip kakışmakta olan hükümlü çocuklardan birini çağırıp para verdi, duyulmaması için alçak sesle, dört paket köylü cıgarası, bir paket de Serkıldoryan almasını söyledi. Alçak sesle söylemişti ama, ben duymuştum. Serkıldoryan, o zamanın en pahalı cıgaralarından biriydi.
Sf: 51
     Ben koridorda volta atıyordum. O da, locanın kapı ağzında oturmuş, çocuğu bekliyordu. Çocuk cıgaraları getirdi. Cıgaraları, gizli bişey alırmış gibi, başkalarına göstermemeye çalışarak almıştı.
     Yoklamadan sonra yemek yiyecektim. Onu da yemeğe çağırdım.
     -O işi ben az önce yaptım efendim... dedi.
     Oysa onun yemek yediğini görmemiştim.
     Yemeğimi yedikten sonra,
     -Buyrun, birer çay içelim... dedi.
     Ranzadan inip, onun alttaki yatağına gittim. Bana, yatağı üstünde oturacak yer gösterdi. Az önce aldığı Serkıldoryan paketini çıkardı. Başparmağının tırnağıyla bağlacı olan kâğıdı çizip paketi açtı, bana uzattı:
     -Buyrun efendim.
     Paketten cıgara aldım. Çakmağını çakıp cıgaramı yaktı. Sarı çakmak, galiba altın kaplamaydı. Çakmağından cıgaramı yakarken, öbür eliyle cebinden başka bir cıgara çıkardı. Kendisi, bana göstermemeye çalışarak cebinden çıkardığı cıgarayı yaktı. Bana Serkıldoryan cıgarası ikram edip, kendisinin de en ucuz cıgara olan köylü cıgarası içtiğini anladım. Oysa o bunu benden gizlemeye çalışmıştı. Bu küçük olay bana çok dokundu. Çünkü, yaşamının biçok yılı cezaevinde geçmiş olan bu yaşlı sabıkalının, kan kusup kızılcık hoşafı içtim, diyenlerin türünden soylu bir kişiliği olduğunu gösteriyordu bu küçük olay. Sevimsiz bakışlı, ama çok ağırbaşlı görünümlü Paşazade'ye, tanık olduğum bu küçük olaydan sonra, içimden sıcak bir yakınlık duydum. Onun bu yaptığının bir gösteriş olmadığını sonraları daha iyi anladım. Yatağına konuk olarak kim gelirse, ona Serkıldoryan cıgarası sunar, kendisi de sanki aynı cıgaradan içiyormuş gibi yaparak, köylü cıgarası içerdi.
Sf: 53
     Dolandırılanlar yüzüme bakıp, kendilerini dolandıranın ben olmadığımı söylüyorlardı. Beni karakoldan karakola götüren polis, "Dikkatle bakın, herhalde bu olacak... İyi bakın, budur!" diye ille beni suçlamalarını istiyordu. Sonunda bir kadın, kendisini dolandıranın ben olmam gerektiği çok üstelenince, "Siz mi dolandırıldınız, ben mi? Kimin beni dolandırdığını bilemez miyim ben?" diye bağırdı. Karakolun komiseri, kadının bu sözünden bayağı alınıp, "Vatandaşa da suçlu beğendiremiyoruz yahu..." diye söylendi.
Sf: 54
     Yaşamını anlatmaya, bir şambaba tatlısı yüzünden, yaşamının yönünü değiştirmiş olan o olayla başladı. Anlattıklarının gerçek mi, uydurma mı, gerçekse ne oranla gerçek olduğunu, bilemiyorum. Benim için önemli olan, anlattıklarının bende gerçeklik duygusunu yaratmış olmasıydı.
Sf: 55

Kim Zarar Ediyor?
Sf: 56
     Çalışacaktım. Ne iş olsa yapardım. Kafamda, gazetelerde, dergilerde okuduğum sıfırdan milyoner olmuş insanların serüvenleri belirsiz bir biçimde canlanıyordu. Amerika'yı, Amerikalı zenginleri düşünüyordum. Bana göre, çöpçülükten bile milyoner olunabilirdi. Günün birinde, hem de çok kısa bir zamanda milyoner olacağıma inancım vardı. Paşa olmak umudu, yerini milyoner olmaya bırakmıştı. Zengin olunca ailemi yoksulluktan kurtaracaktım.
Sf: 57
     O söylerken ben de listedeki yemek fiyatlarına bakıyordum.
     -Çorba! dedim.
    Çorba getirilene dek yiyeceğim yemeğe paramın yetip yetmeyeceğini belki on kez hesapladım. Durmadan elimle cebimdeki bozuk paraları saydım.
Sf: 58
     -İşin yok mu senin?.. Nerede çalışıyorsun sen?..
     Sustum. Oradaki adamlara sordu:
     -Kim bu?..
     Hiç görülmemiş, duyulmamış bir yaratıkmışım gibi hepsi de bana şaşkınlıkla bakakaldılar. Yüzümün kıpkırmızı olduğunu yanaklarıma basan ateşten anlıyorum. 
     Her nasılsa,
     -Efendim, ben iş arıyorum... dedim.
Sf: 59
     Üstü camlı masaya elini dayayıp beni süzdü:
     -Ne iş yaparsın sen?
     -Ne olursa yaparım efendim...
     -Hımmm... demek ne iş olursa yaparsın; yani bir boka yaramayan takımdan... Hı? Öyle mi?
     Başımı eğdim, ses çıkarmadım.
Sf: 61
     Dolaptan çıkardığı dört defteri uzattı:
     -Bu işçi defteri, bu gündelik defteri, bu ambar defteri, bu malzeme defteri... Biliyorsun değil mi?
     Neyi bilmem gerektiğini anlayamamıştım. Ama bilmiyorum desem işe almazlar korkusuyla,
     -Biliyorum! dedim.
Sf: 65
     -Kereste geldi, keresteeee!.. diye bağırdı.
     Kereste yüklü kamyon, ambarın kapısına dayanmıştı. Kereste müteahhidin de ordaydı. Hemen ambara koştum, malzeme giriş-çıkış defterini aldım.
     Kereste getiren müteahhidin adamı,
     -Hepsi 24 metreküp, dedi,  bir makbuz ver de biz gidelim.
     Hiçbir kusurumu görüp de kovmasınlar diye işimi çok dikkatli yapıyordum.
     -Müsaade edin de ölçelim! dedim.
     Müteahhit,
     -Ne ölçmesi oğlum, dedi, sen eski köye yeni âdet mi çıkarıyorsun? Ver şurdan teslim makbuzunu...
     -Müsaade edin, ben şimdi ölçerim, diye keresteleri şöyle bir kabataslak, yığılı oldukları yerde ölçmeye başladım. Ben ölçerken adam,
     -Yani bize güvenin yok mu senin? dedi.
     -Estağfurullah, dedim, neden güvenim olmasın... Ölçsem daha iyi değil mi? Size güvenim var ama bakalım başkalarının bana güveni var mı? Ben de bunları ambarcı arkadaşa teslim edeceğim.
     Müteahhit,
     -Şuna bak yahu, dedi, başımıza bela be!.. Ulan bu zırtapozu kim koydu buraya?..
     Kabataslak bir ölçüşte keresteler bana eksik geldi, 18 metreküp ancak vardı... Daha dikkatli ölçmeye koyuldum.
     Müteahhit, ambarcıya,
     Şuna bir şey söyle yahu! dedi.
     Ambarcı da bana,
     -Sen al kardeşimi al! dedi.
     -Nasıl alayım, ya eksikse? Hem de bana eksik gibi geliyor. Durun, beş dakikada ölçüveririm.
     Ambarcı başıma dikildi:
     -Nene gerek senin yahu!.. Al sen!..
     Beni sıkboğaz etmelerinden büsbütün işkillendim. Ambarcıya,
     -İyi ama, dedim, eksik malı sen benden alır mısın?
Sf: 67
     -Yani sen benden 24 metreküp kereste aldın diye makbuz verir misin?
     -Herzaman vermiyor muyuz... Ben senden aldığım malzemeleri ölçüp biçiyor muyum?
     Gerçekten de ambarcı benden aldıklarını sayıp ölçmeden alıp teslim makbuzunu veriyordu. Ölçüp biçmeye kalksa da beceremezdi, çünkü okur yazar bile değildi.
     Müteahhit bütün bir on liralığı uzattı:
     -Hadi bakalım, al şunu da bir yemek ye benden... İşi uzatma artık... Maşallah, sen iyi yetişeceksin...
     Ambarcı da pis pis sırıtarak,
     -Kabak çiçeği gibi çabucak açıldı... dedi.
     Müteahhit,
     -Gözlerinden belli, zeki çocuk, dedi.
     Ambarcı,
     -On liralı az buldu! dedi.
     Müteahhit,
     -Bu delikanlı, dedi, umduğumuzdan da açıkgözmüş... -Bana döndü- Oğlum o kadar çabuk zengin olmaya kalkma... Biz bugüne gelesiye neler çektik...
     Bu kez iki tane on liralık uzattı.
     -Al şunu hele, al...
     -Ben sizden para istemiyorum, paramı alıyorum burdan. İzin verin de ölçeyim...
     -Ama senin için iyi olmaz...
     Hiç sesimi çıkarmadan keresteleri ölçmekte olduğumu görünce,
     -Pekiy, sen bilirsin, dedi, benden günah gitti... -Seslendi- Hasan Kalfaaa!.. Hasan Kalfa, biraz gel buraya Allahaşkına...
Sf: 68
     Kereste müteahhidinin senini duyan kalfa, işi de, işçileri de bırakıp koştu, geldi. Müteahhit,
     -Yahu Hasan Kalfa, dedi, bu ukala dümbeleklerini nereden buluyorsunuz kuzum?.. Memlekette adam kıtlığına kıran mı girdi de çalıştıracak, ekmek yedirecek bundan başkasını bulamadınız...
     Hasan Kalfa bana arkası dönük,
     -Ne oldu, hayrola, yoksa bir halt mı yedi? diye müteahhide sordu.
     İşin içyüzünü öğrenince kalfanın benden yana olacağından güvenliydim. Göz göre göre, beni işe alan inşaat müteahhidini kazıklayacaklardı. Benim doğruluğumu görünce, belki de gündeliğimi arttırırlardı. İnsan işte böyle böyle ilerler, hangi işte olursa olsun...
     Müteahhit,
     -Bre Allasen, dedi, tutturmuş ,ille de keresteleri ölçeceğim diye... Ölçmeye ölçsün. Sen bilirsin, verdiğimiz malda eksik çıkmaz... Ama kamyon burda bekletilmez ki... Ne desek dinlemiyor... Şuna bişey söyle yahu...
     Kalfa, büsbütün bana arkasını dönüp, havaya konuşur gibi, 
     -Nedir ulan, dedi, niye teslim almıyorsun keresteleri?
     -Eksik de ondan, dedim, ben teslim alırım ama, ne kadarsa o kadarlık teslim makbuzu veririm...
     Hemen kalfanın önüne geçtim, karşısında müteahhit olduğu için ona arkasını dönemedi, yalnızca başını çevirdi.
     -Ama Hasan Kalfa, dedim, ben bu malzemeyi ambarcıya teslim edeceğim...
     Ambarcı,
     -Senin nene gerek, biz sana tam aldık diye makbuzu veriyoruz ya... dedi.
     -İyi ama, dedim, ben ambardan çıkan malzemeyi Hasan Kalfaya teslim edeceğim. Kalfa benden 18 metreküp kereste alır da, 24 metreküp aldım diye imzalar mı?
Sf: 69
     Kalfa,
     -Hadi hadi, uzun etme, dedi, ambara kaç metreküp girmiş diye gösterilirse, ben o kadar teslim aldım diye imza veririm. 
     Bu işte bir orospuluk vardı ama ne olduğunu kavrayamıyordum.
     -Ama benim sorumluluğum var... dedim.
     -Neymiş senin sorumluluğun?.. Şuna bak... Sen bir kâtip parçasısın oğlum... Senin görevin, gireni çıkanı yazmak... Ambara ne kadar girerse, o kadar da çıkıyor... Sana ne bundan?
     Gerçekten de öyleydi. Ben ne kadar malzeme teslim alırsam, o kadar da teslim edecektim. Ama yine de bana, işin içinde bir bozukluk varmış gibi geliyordu. Ambara 18 metreküp kereste giriyor, yine 18 metreküp kereste çıkıyor. Ama defterde 24 metreküp girip 24 metreküp çıkmış görünüyor.
     -Aradaki 6 metreküp ne olacak? dedim.
     Kalfa bağırdı:
     -Sana ne ulan? Bu deli, adamı çatlatır be... Çabuk kes şu makbuzu.
     -Kesemem...
     -Oğlum sana ne? Bundan kimsenin zarar ettiği yok ki... 24 Metreküp girmiş, 24 metreküp çıkmış. Zarar bunun neresinde?
     Herhalde bunlar elbirliğiyle, beni işe alan inşaat müteahhidine kazık atacaklardı.
     -Yapamam... dedim.
     -Seni burdan kovarım ulan...
     -Ben de Beyefendi'ye söylerim...
     İnşaat müteahhidine burda herkes "Beyefendi" diyordu.
     -Asıl ben seni Beyefendi'ye söyler, burdan dehletirim.
     Keresteyi getiren müteahhitle kalfa yan yana gittiler. Ambarcı,
     -Hiç iyi yapmadın, dedi, senin için iyi olmaz... Yirmi kâğıdı kaçırdığın gibi burdan da kovulacaksın... Baştan iyi yaptın, aferin, akıllı oğlanmış, dedim. Ama sen yirmi liraya kanaat etmedin. Az tamah çok ziyan getirirmiş derler. Adam akşama kadar daha çok kişiye para dağıtıyor. Bana versin, sana versin, kalfaya versin... Eee, alt yanı 6 metreküp bir fark... Yine iyi adamdır eli açıktır...
Sf: 70
     Sesimi çıkarmadım. Ambarcı,
     -Senin bunda bir zararın yok ki... dedi, 24 alıyorsun, 24 veriyorsun...
     -Ama Beyefendi zarar ediyor... dedim.
     -Beyefendi neden zarar etsin ki kardeşim, ne kadar giriyorsa, o kadar çıkıyor. Arada fark yok ki... 24 metreküp girip 18 metreküp çıksa, o zaman Beyefendi zarar eder.
     -Peki, bundan kim zarar ediyor?
     -Hiçkimse...
     -Allah Allah... Yahu arada 6 metreküp kereste göz göre göre yok oluyor da, kimse zarar etmiyor, olur mu?
     -Sen söyle bakalım, kim zarar ediyor?
     Birisi zarar ediyor ama, kimin zarar ettiğini bitürlü çıkaramıyorum. Aklım büsbütün karıştı. Ambarcı,
     -Bu işte zarar eden birisi var, o da sensin, dedi, yirmi papeli kaçırdın... Bize göre hava hoş... Nasıl olsa sen teslim almazsan da, birisi bunları teslim alacak... Bizim işimiz bozulmaz...
     Gidip herşeyi Beyefendi'ye anlatmak vardı ama, bana bu, ispiyonluk gibi geliyordu. Okulda, şikâyet edenlere biz iyi gözle bakmazdık. Nasıl olsa işin doğrusunun ortaya çıkacağına inanıyordum.
     Bir işçi geldi,
     -Seni Beyefendi istiyor... dedi.
     Hah, tamam, şimdi sorun anlaşılır. Herşeyi olduğu gibi Beyefendi'ye anlatacaktım.
     Şantiyedeki oda kapısını vurup Beyefendi'nin yanına girdim. Müteahhitle kalfa de ordaydı.
     Beyefendi,
     -Sen misin o? dedi.
     Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bu kez,
     -Niye teslim makbuzu vermiyorsun? diye sordu.
     Hah, işte anlatmanın tam sırası; üstelik müteahhitle kalfanın da yüzlerine karşı...
Sf: 71
     -Efendim, diye başladım, bana 18 metreküp işlenmiş kereste veriyorlar, benden 24 metreküp teslim makbuzu istiyorlar.
     -Eee... N'olmuş yani... Sen de ver makbuzu!..
     Herhalde anlatamamıştım.
     -Efendim anlatamadım; 18 metreküp kereste verip benden 6 metreküp fazladan makbuz istiyorlar.
     -Olsun, ne çıkar?
     Allah Allah... Bitürlü anlatamıyordum.
     -Arada altı metreküp açık var efendim.
     -Ulan, hiç kereste gelmese de, senden yirmi değil, yüz metreküp makbuz isteseler ne gerekir?
     Bu kes onun dediklerini ben anlayamamıştım.
     -Ver makbuzu! diye bağırdı.
     -İzin verirseniz açıklayayım... derken,
     -Uzun ettin ama, kes makbuzu çabuk! diye sözü ağzıma tıkadı. O şaşkınlıkla az kalsın "başüstüne efendim" diyecektim, iyi ki aklımı başıma toplayıp durumu yeniden açıkladım. Patron canının sıkıntısından benim anlayışsızlığıma gülerek.
     -Bre oğlum, dedi, sen yirmidört metreküp aldın diye makbuzu verince, nah bu kalfa da senden 24 metreküp aldım diye sana imza veriyor mu?
     -Veriyor...
     -Tamam... Demek ki depoya girenle, depodan çıkan birbirine eşit...
     -Ama aradaki altı metreküp?..
     -Ulan hangi altı metreküp sayıklıyorsun?
     -Zarar var efendim.
     Patron, kızgınlıktan pancar gibi kızarıp,
     -Ne zararı be? diye bağırdı.
     Ben yine,
     -Tabii zarar var, dedim.
     Herif hırsından patlayacak. Sesini yumuşatarak,
     -Pekiy söyle, kim zarar ediyor, dedi, müteahhit mi?
     -Hayır.
Sf: 72
     -Ambar mı?
     -Hayır.
     -Kalfa mı?
     -Hayır.
     -Sen mi?
     -Hayır.
     -Sen zarar etmiyorsun da ne karışıyorsun öyleyse... Sana giren çıkan var mı be?
     -Ama efendim, altı metreküp zarar...
     -Ne zararı ulaaaan!.. Delirtecek be... Kim zarar ediyor?
     -Herhalde siz zarar ediyorsunuzdur.
     Alaylı alaylı güldü:
     -Vaaay... Demek ben zarar ediyorum ha? Ulan, beni korumak, benim zararımı düşünmek sana mı kaldı? Hem söyle bakayım, ben neden zarar ediyormuşum? ambara ne kadar giriyorsa, o kadar da harcanıyor. Zarar neresinde bunun? Kim zarar ediyor?
     Kafam allak bullak olmuştu.
     -Bir zarar var efendim ama, dedim, siz de olmadığınıza göre kimin zarar ettiğini ben de anlayamadım. Ama bir zarar eden var kesinlikle...
     Patron, müteahhide benim için,
     -Amma katırmış be, dedi, böyle inatçı görmedim.
     Kalfaya döndü:
     -Nerden buldunuz bunu?
     -Biz bulmadık, siz gönderdiniz...
     -Ben mi? Ne zaman?
     -Eski puvantör çok iyiydi, uysaldı.
     Müteahhit,
     -Şimdiye kadar, bu da hiç terslik yapmamıştı, dedi, kumda, çimentoda, demirde hiç böyle yapmadı.
     O zaman, daha önce beni kazıklamış olduklarını anladım. Demek kumu, çimentoyu, demiri teslim alırken ölçmemiştim.
     Patron,
     -Senin adın ne? dedi.
Sf: 73
     O kadar zaman çalıştığım halde daha adımı yeni öğrenecekti. Adımı söyledim.
     -Okula gittin mi hiç?
     -Evet, lise son sınıfta ayrıldım.
     -Neee? diye bağırdı, liseden ha? Boşuna değil bu bilgiçliğin? Pekiy niye bitirmedin liseyi?
     Ben oldum bittim hiç yalan söylemem; askerî liseden çıkarıldığımı söyleyince, patron,
     -Hımmm, dedi, şimdi anlaşıldı. Kimbilir ne namussuzluk yaptın ki okuldan kovdular.
     Kalfaya döndü:
     -Hırsız mı uğursuz mu, kimbilir ne boktur. Ne diye geçmişini sorup soruşturmadan işe alırsınız böylesini? Bize güvenli adam gerek...
     -Ama... diye konuşacak oldum.
     -Yıkıl! Defol!.. Kovdum seni! diye bağırdı.
     Neye uğradığımı anlamadan oradan çıktım. Kendime bir kat çamaşır almıştım. Onları yattığım yerden almak için giderken ambarcı,
     -Ne oldu? diye sordu.
     -Kovuldum! dedim.
     -Sen bu kafayla daha çok yerden kovulursun! dedi.
     Ambarcıya,
     -Sana bişey soracağım, dedim, madem ambara giren malzeme ölçülüp tartılmayacak, ne diye buraya beni aldılar?
     -Usul böyle... Puvantör diye biri bulunacak ki, hesaplar sağlam olsun. Ha sen olmuşsun, ha başkası... Şimdi hemen birisini senin yerine alırlar...
     -Anlamadığım bişey daha var, dedim, Beyefendi "güvenli bir adam bulun" dedi. Ölçüp biçmeden malzemeyi alıp verene nasıl güvenilir?
     Ambarcı,
     -Sen benimle alay mı ediyorsun, yoksa gerçekten aptal mısın? dedi.
     -Bilmem! dedim.
Sf: 74
     Ambarcı,
     -Güvenilir adam demek, dedi, buradan habersiz bir çöp alınmayacak, dışarıya bir çivi satmayacak. Bu inşaat başladı başlayalı, dokuz puvantör değişti, hepsi de hırsızlığı yakalanıp kovuldu. Çalmayan bir sensin, sen de enayilik ettin...
     -Çok afedersin, bişey daha soracağım, dedim.
     -Sor, dedi.
     -Bak, şimdi 18 metreküp kereste giriyor yirmidört metreküp diye makbuz veriliyor. Burdan da yirmidört metreküp alındı diye kalfa makbuz veriyor, tamam mı?
      -Tamam.
      -Ben zarar etmiyorum, sen zarar etmiyorsun, müteahhit zarar etmiyor.
     -Evet?
     -Kalfa zarar etmiyor, patron zarar etmiyor... Peki kim zarar ediyor yahu?
     -Hiçkimsenin zarar ettiği yok.
     -Deli olacağım yahu, oradaki altı metreküp kereste ne oldu, uçtu mu be!..
     O sırada kalfanın sesini duydum. Bana bağırıyordu:
     -Sen daha burada mısın? Hadi pılını pırtını topla da çek arabanı!..
     Bunları söylerken ambarcıyla bana kıçını dönmüştü. Ambarcıya seslendi. Kalfa elleri arkasında yürüyerek bişeyler söylüyor, arkasından giden ambarcı da onu pek dinleyerek, aradabir,
     -Peki, peki, olur... diyordu.
     Uzaklaşmakta olan kalfanın ambarcıya benim için,
     -Bu iti buralara sokmayın! dediğini duyabildim.
     Gazete kâğıdına sarılı çamaşırlarım koltuğumun altında, nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm sokaklarda... Ağlıyordum. Biyandan da düşünüp duruyordum: Altı metreküp kereste ne olmuştu? Bir zarar eden vardı ama, kimdi?
     Zarar edenin kim olduğunu ancak yıllar sonra öğrenebildim. Zarar eden devletti. Müteahhidin yaptığı devlet inşaatıydı, devlet hesabına malzeme giriyor, devlet inşaatı yapılıyordu. Müteahhit adına verilen teslim makbuzuna göre malzemenin parasını ödeyen devletti. Ne kadar malzeme girerse, inşaatta o kadar malzeme harcanıyor, yani harcanıyormuş gibi gösteriliyordu.
Sf: 75
     Müteahhit, yanında çalıştırdığı adamların gerçekten hırsız olmamalarını istiyordu. Yıllar sonra şunu da öğrenmiştim: Hırsız kendi çaldıklarını yerden, başkalarının da çalmasını istemezler. Hele haberleri olamadan çalınmasına hiç katlanamazlar. Büyük hırsızlar, korudukları küçük hırsızların ne kadar çalabileceklerini kendileri belirleyecekler ki, onlar da kendilerine "Allah ömürler versin efendim" desinler.
Sf: 76

Korkulu Rüya
Sf: 81

Her Yalanın İçindeki Gerçek
     Beni inandırıyordu. İnanmasam, ne diye deftere yazacaktım anlattıklarını? Beni inandıran neydi? Öyle ince ayrıntılara dek anlatıyordu ki, inanmamak elde değil. Öyle ayrıntılar vardır ki, onlar, yaşanmadıkça uydurulup atılamaz.
Sf: 82
     Bu konuda düşünürken, yıllar önce okuduğum bir kitaptaki bir bölümü anımsadım. Kitabın adını da, yazarını da, hatta konusunu da unutmuşum. Ama o kitabın içinde bir bölüm vardı ki, belleğime saplanmıştı, hiç unutamıyorum. Bu olay, Bir Çin komünistiyle, yine Çinli bir siyasi polis ajanı arasında geçiyordu. Çin'de Komünist Partisinin yeraltında çalıştığı dönemde, bir ajan, bir komünisti izlemekle görevliydi. Siyasi polis ajanı, o komünisti adım adım izliyordu. Öyle ki, Çinli Komünist, yıllarca bu denli yakın izlenmekten bıkıp usanmış, iyice bunalmıştı. Bigün ajan, ona şöyle bir öneride bulundu:
     -İzlenmekten çok bunaldığını biliyorum. Benim de bundan memnun olduğumu sanma! Ben de senin kadar bunalıyorum, bıktım bu işten. Ama ne yapayım ki, bu benim görevim. Bunu yapmam için bana aylık veriyorlar. Her akşam, üstlerime, senin için ayrıntılı rapor vermem gerekiyor. Seni izlemek kolay değil. Bana çok zorluklar çıkarıyorsun. İki kapılı yapıların bir kapısından girip, beni atlatmak için öteki kapıdan çıkacağını sanarak oraya koşunca, sen yine girdiğin kapıdan çıkıp beni kandırıyorsun. Biliyorum, salt bana işkence olsun diye genel kitaplıklara girip saatlerce kitap okuyorsun. Yani beni canımdan bezdirdin. Yıllardır ben de bıktım bu kovalamacadan, sen de bıktın. Gel, seninle bir anlaşma yapalım.
Sf: 83     
     Çinli Komünist, bir siyasi polis ajanına hiçbir zaman güvenmeyeceğini, onunla anlaşmanın doğru olmayacağını bilir.
     -Nasıl anlaşma? diye sorar.
     -Önerim şu: Bundan sonra seni hiç izlemeyeceğim artık. Ama her akşam seninle falanca çayevinde buluşalım. Sen bana o gün ne yaptığını bütün ayrıntılarıyla anlat. Ben de senin anlattıklarına göre düzenleyeceğim raporu üstlerime vereyim. Nasıl, anlaştık mı?
     Çinli komünist kuşkulanarak sorar:
     -Anlattıklarımın doğru olduğuna nasıl inanacaksın? Ya uydurursam?
     -Sana güvenim var.
     Çinli komünist güler.
     -Ben yasadışı bir gizli partinin üyesiyim. Benim bir polis ajanına doğru söylemeyeceğimi bilirsin.
     -Önemli olan, senin doğru yada yalan söylemen değil. Ben üstlerime vereceğim rapora bişeyler doldurayım, bana yeter. Sen istersen uydur, yalan söyle. Ne anlatırsan anlat...
     Polis ajanıyla komünist böylece anlaşırlar. Çin komünisti, ajana elbet yalan söyleyecektir. Bu anlaşmaya varmasa, nasıl olsa o ajan kendisini adım adım izleyip, bütün gün ne yaptığını öğrenecek.
     Çinli komünist bir oyuna gelmemek için, izlenip izlenmediğini kolluyor, ayrıca arkadaşlarına da gözletiyordu. Sonunda, o ajanın kendisini gerçekten izlemediği anlaşıldı.
     Her akşam, belli bir zamanda, sözleştikleri çayevinde buluşuyorlardı. Çinli komünist o gün neler yaptığını ajana anlatıyordu. Anlattıklarının hiçbiri doğru değildi, hepsini uyduruyordu. Ajan da yalan olduğunu bile bile, komünistin anlattıklarını not ediyordu. Sonra bu yalanları, üstlerine rapor olarak sunuyordu.
Sf: 84
     Bu anlaşmanın uygulanmasından sonra en çok şaşılası şeyler olmaya başlamıştı. Artık polis ajanının kesinlikle izlemediği Çin komünistinin gizli ilişkileri, birer birer ortaya çıkıyordu. İzlenmediği kesindi. Öyleyse nasıl oluyordu bu? Gerçek şöyleydi. Çinli polis ajanı, komünistin uydurduklarını olduğu gibi yazıp raporu veriyordu. Çinli komünistin karakteri polisçe çok iyi saptanmıştı. Onun uydurduğu yalanlar içinde gizli bulunan doğruları bulup çıkarmasını bilen uzmanlar vardı. Çünkü hiçbir insanın, içinde kendi gerçeğinin de gizli olmadığı bir yalan uydurması olanaksızdı. İnsan, ne denli uydurursa uydursun, bu uydurduklarının içinde yine kendi gerçeği gizliydi. Önemli olan, uydurmanın içindeki bu gizli gerçeği bulup çıkarmaktı. Her yalan içinde bir gizli gerçek taşıyor, her uydurma da doğruyu gizliyordu. İnsanoğlu, nice yalan uydursa yine kendi gerçeğinden kurtulamazdı; tıpkı insanın, içinde bulunduğu zaman ve mekândan sıyrılıp kurtulamaması gibi.
     Örneğin, en kalın çizgisiyle o Çinli komünist, o gün kentin doğusuna gitmişse, gittiği yer anlaşılmasın diye, kentin batısına gittiği yalanını söyleyince, gerçek, doğrunun tam karşıtı olan yalanın içine gizlenmiş oluyordu. Bu yüzden de, Çinli komünistin hergün ne yaptığı, onun uydurduğu yalanlardan, adım adım izlenmesinden çok daha iyi anlaşılıyordu.
     Çok yıllar önce okuduğum bir kitaptan belleğimde iz bırakmış bu olayı anımsayınca, Paşazade, bana gerçekmiş gibi yalanlar söylese bile, bu yalanların içinde yine de onun kendi gerçeğinin gizli olacağını düşündüm.
     Hiçkimse, içinde kendi gerçeği bulunmayan yalanı uyduramaz.
     Bu kanıya vardım ama, yine de Paşazade'nin beni yalanlarıyla kandırmış olması olasılığı canımı sıkıyordu.
Sf: 91

Paşazadeliği Nereden Geliyor?
Sf: 91
     Kimileri beni gerçekten Paşazade sanır. Paşazade olmamı isteyenler bile vardır. Çünkü, gecekondularda yetişmiş bir çocuğun hırsız yada dolandırıcı olması doğal sayılır, ama paşazadenin sabıkalı dolandırıcı olması şaşırtıcı, olağanüstü bişeydir. İnsanlar da şaşırtıcı, olağanüstü herşeye ilgi duyarlar. Paşazadelikle dolandırıcılık, birbirine çok karşıt olduğundandır belki de ilgi duyulması. Hercai Recai yılda bir-iki Avrupa'ya giderdi. Onun anlattığına göre, -sanırım Almanya demişti- orda bir büyük otel varmış. Otelin restoranında, barında, gece kulübünde hep rahibeler hizmet edermiş; bildiğimiz rahibe giyimli, rahibe kılığında kadınlar. Bunlar gerçekten rahibe değillermiş; oraya müşterileri çekmek için rahibe kılığına sokulmuş oynak kadınlarmış. Otel tıklım tıklımmış. O rahibe kadınlar aman aman güzel kadınlar da değilmiş. Hatta içlerinde çirkinleri, geçkinleri bile varmış, üstelik çok da pahalıymış otel. Nedir öyleyse insanların bu ilgisi? Rahibeyle orospuluk birbirine çok karşıt da ondan; birbirine çok ters düşüyor. Bir rahibeyle yatmış olmak -kaça patlarsa patlasın- erkeklere çekici geliyor.
     Belki de bu yüzden çokları, benim gibi eski bir dolandırıcının ille de Paşazade olmasını istiyordur.
Sf: 94
     O iriyarı herif,
     -Tükürürüm ulan! diye bağırdıktan sonra "Hak tuu!" diye, hem de bu kez yere değil, benim suratıma tükürdükten sonra,
     -Kaç paraysa al cezasını! deyip cebinden çıkardığı on liralığı fırlatıp otobüse koştu. Suratımın ortasında herifin balgamı yapıştığından ben artık keçileri kaçırmıştım. Parayı yerde bırakıp "Allah belanı versin!" diyerek dönüp gitmem gerekirken, artık şaşkınlıktan olacak, yerden on liralığı alıp adamın arkasından bağırdım:
     -Heeey, dur bakalım!..
     Adamın gerçekten yetişilecek acele bir işi olmalı ki, rüzgâr gibi gitti. Ben adamın arkasından koşarken kalabalık da benim arkama takılmıştı. Bir el bileğime yapıştı:
     -Sen ne müfettişisin arkadaş?
     -Sana ne?
Sf: 95
     -Poliiis, poliiiiis! diye bağıranlar oldu.
     Şuracıkta bağırta bağırta kör testereyle adam kesseler, bitek polis bulunmadıktan başka, bitek yurttaş da kurtarmaya gelmezken, üç yandan üç polis koşarak gelmedi mi!
     Polisler, arkamıza takılmış tanıklar kalabalığı önünde beni karakola götürürken kendi kendime, "Elin adamı yere tükürmüş sana ne? İsterse işesin, isterse şey yapsın! Sana ne?" diye söylenip duruyordum.
     İyi ki herif yere tükürdü de işemedi. İşeseydi de karışsaydım, suratıma tükürdüğü gibi, bu kez, suratıma işedikten sonra, parama hüküm geçer diye, yere bir elli liralık atıp savuşup gidecekti.
Sf: 96
     İkimiz de o gün mahkemede tutuklanmamanın sevinci içinde, güzelce bir içelim, dedik. İkimizde de para var. Aslında bizimki akılsızlık. Yahu, biyerde sıkıyönetim varsa, artık orda durulur mu? Aklı olan, sıkıyönetimi duyunca ordan kaçar... Demek bizim gözümüz bağlanmış. Olacak işte...
     Biz o sevinçle Boğaziçi'nde bir gazinoya gittik. Denize karşı hafiften demleniyoruz. Akşamüstü gitmiştik gazinoya, gece oldu. Tatlı bir yaz gecesi... Denizden gelen ılık bir esinti yalıyor bizi! Sesleniyorum:
     -Garsoooon!..
     Geliyor:
     -Buyrun...
     Niyazi'ye dönüyorum:
     -Paşam ne emredersiniz?
     Paşam Niyazi garsona buyuruyor:
     -Oğlum, bize karışık et getir...
     Az sonra sesleniyorum:
     -Garsoooon!
     -Buyur beyim...
     Niyazi'ye soruyorum:
Sf: 97
     -Bir şişe daha emreder misiniz Paşam?
     -Evet, getirsin...
     Ben dil alışkanlığıyla herkes gibi ona "Paşam, paşam" dedikçe, bu kez garson da ona "Paşam" demeye başladı:
     -Başüstüne Paşam... Şimdi Paşam... Emredersiniz Paşam... Buz ister misiniz Paşam?
Sf: 100
     Kulağına söylüyor ama, dediklerini duyuyorum. Masamızdaki kadınla az önce İspanyol dansı yapan delikanlıyı masaya çağırıyor. Patronda hüner çok... Oğlanı kapıp kolundan getirdi. Masada olduk dört kişi... Paşam Niyazi'nin keyfine diyecek yok... Şişenin biri gidip biri geliyor... Zilzurna sarhoş olduk... Paşam Niyazi, her dediği, her istediği yapıldığından, büsbütün şımarıp,
     -Susturun ulan şu dangırtıyı, vurun bir çifte telli... diye orkestraya seslendi.
     Mırın kırın eden olduysa da gazino sahibi onlara gidip,
     -Aman paşanın emridir... demiş.
     Sıkıyönetim zamanı, paşanın emrini dinlememek kimin haddine...
Sf: 101
     Buraya kadar olanlarda pek uygunsuzluk yoktu. Lakin Paşam Niyazi çalgıcılara,
     -Çiftetelli vurun ulan! Bahriye çiftetellisi olsun! diye bir nağra savurup da ceketi ora edince, iki binbaşının iyice tepesi atmış... Coşan Niyazi, bizim masa örtüsünü çekince, masada ne varsa şangır şungur yere dökülüp kırıldı. Niyazi de örtüyü beline dolayıp, göbek atmaya başladı. İşte bu sırada, rezilliğimize artık dayanamayan iki binbaşı, yahu bunlar neyin paşasıymış hele bir anlayalım, diyerek Merkez Komutanlığına ve Sıkıyönetim Komutanlığına telefon etmişler. Ordan da, "Şimdi gelip anlarız..." demişler.
     Patron, inzibat subaylarının geldiğini görüp de, bizim haybeden paşa olduğumuzu anlayınca, yanımızdakileri bir bir çekmiş... Müşteriler ne olacak diye merakla bizi uzaktan dikizliyorlarmış.
     Rakının ateşinden göğsünü bağrını açan Paşam Niyazi, kıllı göğsünü Boğaz'ın sert poyraz yeline verdi. Ayazdan aklı başına mı geldi, yoksa büsbütün aklı başından mı gitti, nedir, başladı bir hüngürtüye, hüngür hüngür ağlıyor... Ben biyandan,
     -Yapma paşam, etme paşam... diye susturmaya çalışıyor olsam da,
     -Benim huyumdur, içinde böyle ağlarım... Bırak biraz ağlayayım da açılayım... diyor
Sf: 102
     Gerçekten de bisüre hüngürdedikten sonra bunun üzerine bir mahzunluktur çöktü. Boğaz'dan, önümüzden şıkır şıkır ışıklar içinde bir gemi geçiyor.
     O iki binbaşıyla inzibat subayları bizi çevirmişler, ne konuştuğumuzu dinliyorlarmış.
     -Paşam üstüne mahzunluk çöktü... dedim.
     Dili dolanarak mırıldanıyor. Derken bu kez de şairliği tuttu... Önümüzden süzülüp akan gemiye elini sallayarak söylenmeye başladı:
     -Ey gemi, meçhul gemi!.. Beni de al götür gittiğin yerlere... Bilmediğim meçhul limanlara götür de beni kurtar ey meçhul gemi... Benim kurtuluşumsun sen... Al beni!.. Kurtar beni!.. 
     İyice zırvalıyor... Garsonu çağırıp,
     -Bir taksi çevirin... derken bir baktım yanımda iki subay.
     -Adınız?
     Söyledim. Paşam Niyazi hâlâ gemiye el sallıyor.
     -Şiişşştt... Ulan paşam, kendine gel!.. diye dürtükledim.
     Subaylardan biri,
     -Nerenin paşasıdır? diye sordu.
     Bu soruyu duymuş olacak ki, başını bu yana çevirmeden,
     -Mahmutpaşa, Haydarpaşa... diye mırıldanmaya başladı.
     Subayın biri bana,
     -Sen de yaverisin herhalde... dedi.
     Bende şafak atmış tir tir titriyorum. Bizi yakapaça dertop edip cibe attılar, göbekli patron yetişip,
     -Aman bizim esap... dedi.
     Herif bize yağlı bir kazık atmış... Geceden paşa olmadığımızı öğrenince herif bizden paraları aldı.
     Yediğimiz o kazık üzerine, o gece götürüldüğümüz yerde bir de dayak yedik ki, eh o kadar olur...
Sf: 103
     -Niçin Rus gemisine el salladın?
     -Ben el sallamadım, Niyazi salladı...
     -Niçin salladı?
     -Rus gemisi olduğunu bilmiyorduk ki... Bilsek, sallar mıyız hiç... Biz, Köprü'ye giden Boğaziçi vapuru sanmıştık...
     -Yalan bir de... "Meçhul limanlara beni de götür kaptan!" ne demek? Köprü iskelesi sizin için meçhul liman mı?
     -Efendim, ben el sallamadım... Arkadaşım sarhoştu, sarhoşluk yüzünden el salladı...
     -Sarhoş olunca kusulur, ama el sallanmaz... Arkadaşın sarhoş olunca el mi sallıyor?
     -Sallıyormuş efendim...
     -Başka ne salladı?
     -Başka bir şey sallamadı.
Sf: 105

Peygamber Sülalesinden Şeyh Said-i Uryani
Sf: 108
     Hapishanelerin bir yasası vardır: Hırsız hırsızdan çalmaz... Şu eşkıyalara ne desem ki: "Arkadaşlar, ben de sizdenim... Ben de bir sahteciyim, dolandırıcıyım..." Beni bırakırlar mı... Sırtıma tüfeğin namlusunu dayayınca dilim tutuldu, soluğum kesilecek nerdeyse... Önüme gelen kara peçeli adam ceplerimi boşalttı. Paralardan başka dolma kalemimi, saatimi, çakımı, çakmağımı, aynamı, herşeyimi aldı. Bunlarla yetinmedi,
     -Çıkart! dedi.
     Ayakkabılarımı gösteriyordu. İstanbul'dan yeni aldığım ayakkabılarımı da çıkarttım.
Sf: 112
     -Hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz Uryani Baba... dedi.
     Evet, sahtecilik etmedimse de, kurnazlık da etmedim diyemem. Dağbaşında eşkıyaya soyulup bilmediğim yaban yerlerde aç susuz, çırılçıplak kalmıştım, başka ne yapabilirdim ki... "Hayır, ben Uryani filan değilim," diyemedim. Hepsi kadın-erkek sırayla elimi, ayağımı öptüler. Beni rüyasında gören kadının dediği gibi ben de elimi öpenlere "berhudar olun" diyorum. Sonra karşıma sıralanıp diz çöktüler.
     Ünlü Şeyh Ahmet Said-i Uryani olmuştum. Dolaylardaki bütün köylerden hastalar, dertliler bana gelip hayır duamı alıp gidiyorlardı. Ünüm gün geçtikçe yayılıyordu. Ayağımın bastığı toprağı bile kutsal sayıp, avuçlarıyla alıp götürüyorlar, her hastalığa ilaç diye kullanıyorlardı. Oturduğum yarı mağaranın kapısında eşelenmekten toprak kalmamıştı. Bu topraktan merhem, macun, şurup, hap gibi hertürlü ilaç yapıyorlardı. Beni güzel köylerden birine yerleştirmek için çok üsteledilerse de, saltanatımın biraz daha uzun sürmesi için, evliyalık numarasına vurup, buradan ayrılmayacağımı, böyle buyruk verildiğini söyledim. Buyruk elbet göksel ve Tanrısaldı. Kimse nerden geldiğimi sormuyor, ama onlar kendiliklerinden benim üstüme söylentiler uyduruyorlardı.
Sf: 113
     Kapımın eşiğinden bir avuç toprak almak için, koyun, kuzu, tulumla peynir, çömlekle yağ, bal getiriyorlardı. Kısa zamanda bir koyun sürüm olmuştu.
     Günlerden bigün,
     -Bey, ziyaretinize gelmek için izin ister, ne diyelim? diye sordular.
     Herşeyi bilir ve gaipten haber alır geçindiğim için, "Bey de kimdir?" diye sormadım.
     -Buyursun, gelsin... dedim.
     Evdekilerle ve yanıma gelenlerle çokaz konuştuğum için canım sıkılmaya da başlamıştı. Yani rahat batıyordu artık... Yüzgöz olmamak için onlarla pek az ve seyrek konuşuyordum. Bu durum, çok daha saygı görmemi sağlıyordu.
Sf: 114
     Namaz zamanları "namaz niyaz vaktidir" deyip odama çekilip, perdeleri örter uyurdum. Bigün yine tıka basa yediğim öğle yemeğinden sonra iyice uyku bastırıp gözlerim kapanmaya başladığı için "namaz niyaz vaktidir" deyip odama çekilip yatmıştım. Ne kadar zaman uyuduğumu bilemiyorum. Çünkü kimi günler öğleyin girdiğim yataktan, ikindi ve akşam namazlarını da kılmış olarak çıkar, akşam yemeğine otururdum.
     Ben yumuşacık üç şilte üstünde horul horul uyurken, kendi horlamamdan ürküp uyandım. Dışarda bitakım sesler duydum. Kulağımı kapıya verdim. Benim kapı nöbetçim olan delikanlı,
     -Şeyh Said-i Uryani Hazretleri zikirdedirler, zikreyliyorlar... diyordu.
     Başka biri de ona,
     -Ulan bu ne biçim zikir, çekil kapıdan... Herifin horultusundan camlar zangırdayıp duvarlar sarsılmakta... Bu şıh hazretleri, herbir deliğinden çıkan seda ile evi yıkacak... Uyandır şıh hazretlerini! diye bağırıyordu.
     Nöbetçi delikanlı,
     -Olmaz, diyordu, Şeyh Uryani zikirdeyken hacete varılmaz!..
     -Zikir değil dedik!
     -Zikirdir... Sedasının gayretle yüksek oluşu, derun-u dilden ah eylediğindendir. Bizim şeyhimiz zikrederken, beş bölük asker kadar ses çıkarır göğüsünden, kurban olduğum... Allah dedikçe gök gürler gibidir...
     -Öyleyse zikir bitti ki şeyhin horultusu da dindi... Uyandır şunu.
     Ben nöbetçi delikanlılara iyice öğrettiğim için o da,
     -Zikir bitince tesbih çekip istihareye yatar daim... Az sonra kendi çıkar... dedi.
Sf: 115
     Dışardaki adamın nöbetçiye kafa tutuşuna bakarak, hükümet kuvvetlerince basıldığımı sanıp kapı arkasında titrerken, o adam her kimse,
     -Ulan Bey at üstünde bekletilir mi? deyince, ben o zaman Bey'in geldiğini anladım.
     -Bey gelmiştir, buyursun. Alın içeri! diye kapının arkasından bağırınca nöbetçi delikanlı o adama,
     -Gördün mü işte, dedi, şeyh hazretleri keramet sahibi olduğundan Bey'in geldiğini bildi. Kale duvarının arkasından dünyanın öte başında olan biten işleri görür ve duyar bizim şıhımız.
     -Kimdir orda? diye gürledim.
     Nöbetçi,
     -Bey'in kâhyasıdır... dedi.
     Ben de,
     -Evet bildik,kâhyadır... deyince kâhyanın,
     -Evet bizi bildi, nerden bildi, nasıl bildi... dediğini duydum.
     -Beklesin, gelmekteyiz... deyip odamın öbür kapısından kadınlara seslendim:
     -Misafir kabul olunacak!..
Sf: 116
     Birkaç gün sonra, konağına geleceğim diye Bey'e haber saldım. Ama konak nerdedir, nasıl gidilir, neyle gidilir, hiçbişey bilmiyordum. Herşeyi bilir geçindiğim için de kimseye bişey soramıyordum. Sorsam büyü bozulacak. Sözleştiğimiz günün sabahında on atlı, yedeğinde on atla geldi. Bunları Bey göndermiş. Adamlarımla birlikte atlara bindik. Ama ben binmesini bilmediğimden atın üstünde duramıyorum. Bir de attan düşersem, iki paralık olacağım. Hiç Şeyh Uryani attan düşer mi? Uçsam şaşmazlar da, attan düşersem şaşarlar.
     Biyanımdan Bey'in kâhyası, biyanımda da beni otobüs yolculuğumda soyanların başı Meko gidiyordu. Meko'ya,
     -Meko oğul, ata merhametimiz geldi, yayan gitmemiz gerek. Ama senden başka kimse istemem yanımda... dedim.
     Meko bu sözümden kendine bir övünme payı da çıkarmıştı; demek yalnız ona güveniyor, onu seviyordum.
     Meko'yla atlarımızdan indik. Atlılar bizden uzaklaştı.
     Meko,
     -Keseden gidersek evelallah biz onlardan er varırız... dedi.
     Dağların kurdu Meko, buralarda candarma önünde çok oyunlar oynadığından, buraların bütün kese yollarını biliyordu. Yanında beş-altı adamı olmadan yola çıkmayan Meko, bana, yani şıh hazretlerine güvendiği için benimle yalnız gelmekteydi. Çünkü ben bir candarma taburuna bedeldim. Oyda ben de Meko'ya güveniyordum. O yanımdayken, yedi dağın eşkıyası olsa beni soyamazdı.
Sf: 117
     -Buyrun sofraya Şeyh'im... dedi.
     Yemek odasına geçtik, sofraya oturduk. O zamana kadar ben hayatımda böyle lüks bir sofra görmemiştim. Bey'in iki adamı karşımızda elpençe duruyor, bir kadın da soframıza hizmet ediyordu. Beni en çok şaşırtan sofrada rakı şişesinin olmasıydı. Bey kendi eliyle kadehleri doldurmaz mı? Aman bu ne iş... Ben hemen sofuluğa vurup,
     -Bize haramdır, içmek gerekmez, siz buyrun Bey, afiyet olsun... dedim.
     Keşke demez olaymışım da, yalnız kadehtekini değil, şişedeki bütün rakıyı içseymişim. Ben böyle söyler söylemez, o zamana kadar bana büyük saygı gösteren Bey, birdenbire yılışarak,
     -İç ulan şeyoğluşey, bize de mi lolo! demez mi...
Sf: 118
     -Şerefine koca Şeyh Hazretleri... dedi.
     Ben de kadehi kaldırıp, hiç ses çıkarmadan içtim. Bey'in birden değişen bu davranışının ne demek olduğunu da anlayamadım. Ben şeyhliği iyice benimsemiş olduğumdan, herkesten saygı görmeye alışmıştım. Bey de herkes gibi saygılı davranırken, şimdi birdenbire bu herifin sövüp sayması neyin nesi? Hani iki kadeh rakı içse, sarhoş oldu da, ondan diyeceğim... Ama içmedi de daha... Ben ilk kadehi kafama dikince,
     -Ulan aferin koca deyyus, dedi, içmeseydin ensene yumruğu indiriyordum ki, asıl o zaman aptesin bozulacaktı, hem de altına pisliğinden...
     Herif birden bire sululanmıştı. İkinci kadehi de içtik.
     Bey,
     -Ben inandım, sen bu şeyhliği becereceksin, beğendim seni... dedi.
Sf: 119
     Ben bu sözlerin üzerine kasılıp,
     -Bizim şeyhliğimiz ocaktandır... deyince Bey,
     -Ulan zibidi, dedi, bizim haberimiz olmadan buralardan kuş uçabilir mi ki, sen bu şeyhliği kendi kerametin biliyorsun... Seni kaya kovuğunda anadan doğma çıplak buldukları zaman bize haber geldi. "Soyunuk bir heri bulduk. Soyulacak üstünde başka bişey olmadığından, kurda kuşa bırakıp geldik, ne yapalım Bey?" diye sordular. Bize de o sıralar çok acele bir şeyh lazım olduğundan, "Ulan siz ne halt ettiniz... Bizim beklemekte ve aramakta olduğumuz şeyh hazretleri odur... Namussuz şeyhi gökte ararken yerde bulduk. Aman herif anadan doğma soyunuk mu? Öyleyse Şeyh Uryani Hazretleridir. El üstünde tutun, yağla balla besleyin!" diye emir verdik. Adamlarım da bana, "Bey, bunun adı Uryani değil, biz sorduk adının Ahmet olduğunu söyledi," dediler. "Yahu, herif çıplak olduğundan tebdil kılık gezemiyor, tebdil isim geziyor. Ahmet dediğine bakmayın. Adını sizden gizlemiştir. Şeyh Uryani Hazretleri diyerek eline ayağına varın siz..." dedim. Sen işte böylece şeyh oldun sayemizde...
     Baktım ki Bey'e şeyhlik meyhlik yutturacak gibi değil, ben de,
     -Sayenizde... dedim.
     -Habercilerim gelip de, "Şeyh Uryani köye inmek istemiyor, dağda kalacakmış," dedikleri zaman, "Ulan bu bizim şeyh umduğumdan da akıllı bir pezevenkmiş..." deyip senin aklını çok beğendim. Aferin koca dürzü... Köye inseydin köylüyle yüz-göz olurdun. Bey kısmı, şeyh kısmı halktan uzak duracak ki, gözlerinde büyüsün, kendilerinden biri olmadığı anlaşılsın... "Şeyh Uryani Hazretleri, köye inmek istemiyor," dedikleri zaman, ulan bu namussuz mapus damlarında iyi staj görmüş olmalı ki, bu akılları biliyor diye düşündüm. Mapusta yatmamış adam da böylesi akıllar ne arasın... Sana, "Mapusta yattın mı?" diye soruşumun sebebi bu... Şimdi doğru söyle bakalım, mapusta yattın mı hiç?
Sf: 120
     Yalan söylesem olmayacak. Onun için sırıtarak,
     -Eh, azbuçuk yattık Bey... dedim.
     -Hangi suçtan?
     Yahu, dolandırıcılıktan denir mi!
     -Adam vurmaktan... dedim.
     "Adam öldürmekten" diyecektim ya, yalanın o kadar büyüğüne dilim varmadı. Bey yüzüme alıcı gözüyle bakıp,
     -Ulan sende adam vuracak surat yok, dedi, doğru söyle namussuz, hırsızlıktan mırsızlıktan mı? Sen gece işi yapacak yürekliye de benzemezsin, kapkaççı olsan gere. Pazaryerinde bir koca karının çantasını kapıp kaçarken mi enselendin?
     -Dolandırıcılıktan düştüm bikaç kez, aslı yok, hepsi iftira...
     -Hah, şimdi oldu... Daha çok beğendim. Sen bu şeyhliği iyi becereceksin... Ulan senin gibisi aramakla bulunmaz, meğer ki rastgeline... Seni Allah gönderdi demek. Ismarlama gibi şeyhlik uygun düştü sana...
     Artık birbirimize kaynaştığımızdan,
     -Afedersiniz Bey, dedim, sizin şeyh aramanızın sebebi nedir?
     -Şeyhsiz olur mu bura halkı, bir şeyh lazım... Eskiden iyi kötü bir şeyhimiz vardı; iyi de bir pezevenkti, senden iyi olmasın, vardı lakin kanunları bozduğundan, başı belaya girdi, sürgün edildi. Bizim bura insanı şeyhsiz kaldı. Burda ekmeksiz yaşanır, şeyhsiz yaşanmaz... Çoktanberi bir şeyh arayıp duruyorduk. O yana bu yana, tanıdıklara, arkadaşlara, "Aman bize uygun bir şeyh bulup gönderin!" diye haberler saldıksa da, bir uygunu düşmediydi. Sonunda seni Allah gönderdi işte... Bizim buranın köylülerinden, yerlilerinden it sürüsü kadar şeyh olacak herif var ya... "Aman Bey, beni şeyh yap!" diye ayağımıza kapandılarsa da hiçbirini tayin etmedim.
Sf: 121
     -Tayin mi?
     -Tayin ya... Ne sandın?
     -Çok merak ettiğimden soruyorum; afedersiniz Bey, neden buralılardan birini şeyh tayin etmediniz?
     Kadehini kaldırıp benimkiyle tokuşturduktan sonra,
     -Edilmez, dedi, yerli olunca ocaktan şeyh olacak, yani babadan oğula sülaleden geçecek şeyhlik... Anadan doğma değil de, böyle böyle senin gibi sonradan şeyh olunca yabancı gerek. Çünkü, yerli oldu mu, ağzıyla kuş tutsa, herkes birbirinin ne bok olduğunu bildiğinden o şeyhe iki paralık saygı duyulmaz. Onun için yabancı olsun da, isterse eşek sürüsü olsun. Neden demişler, "Hiçkimse kendi köyünden peygamber çıkmaz!" diye... Senin köye inmeyip dağ başında tünemeni işte bunun için beğendim. Büyük adam, halka karışmayacak ki, büyük adam olsun.
Sf: 122
     Ben demin dışarı çıkmıştım ya, ne diyorlardır senin için, biliyor musun? Sen attan inip de bizim koca eşkıya ile kese yoldan buraya gelmedin mi?
Sf: 123
     -Evet...
     -Ve siz yayan olaraktan keseden geldiğinizden atlılardan önce buraya ulaştınız ya...
     -Evet...
     -Şimdi seni keseden getiren eşkıya ne diyor dışarda? Diyor ki: Atlılar yola çıkıp da siz orada kalınca, sen eşkıyaya, "Namaza durmamız gerekir," demişsin sözde...
     -Demedim öyle şey...
     -Elbet demedin canım, lafın gerisini dinle... Namaza durmuşsunuz, sen önce imam olmuşsun, bu namlı soyguncu da, işlediği sayısız cinayet ve soygunlardan ötürü bir cami cemaate bedel saydığından kendini, o da ardında cemaat olmuş. İki rekât namaz kılmışsınız. Son rekâtta, "Esselâmüaleyküm ve rahmetullah," deyip de selama durup başınızı sağa çevirmişsiniz ki, eşkıya ne görsün...
     -Ne görmüş?
     -Ulan hâlâ sorarsın... Bir de bakmış ki burdasınız.
Sf: 124
     Sende bu akılsızlık varken, ben senin mapusta yattığına da inanmayacağım. Çünkü mapusta yatmış adamın senin kadar akılsızı bulunamaz. Mapus damının taşları, tuğlaları bile, anlatılanları dinleye dinleye azbuçuk akıllanıp insana yakın olmuştur. Söyle bakalım: Mapus kişi neden çok dalga geçer? Çünkü, umarı, kurtuluşu yok oğlum. Duvarlar arasına gömülmüş herif, mecburdur yalan uydurup kendi yalanına inanamaya. Aslında buna yalan demek bile doğru değil. Çünkü yalan, bir çıkar düşünerek karşısındakini kandırmak için uydurulmuşsa yalandır. Mapustaki adam sıkıştırılmış ve kıstırılmış ve umarsız kaldığından kendisi için hayal kurar.
Sf: 126
     Bizi, kendi adamlarıyla yolcu ederken, yine beni şaşırtan bişey oldu. Avluda ata binerken Bey bana bir saygı, bir saygı gösteriyordu ki, tıpkı beni ilk gördüğü günkü gibi... Dün bütün akşam ve gece gayet sululaşıp sövüp sayan herifin bu aşırı saygılılığı beni şaşırtmıştı. Kır atımı binek taşına çekmişlerdi. O koca Bey binek taşına çıkmama yardım ettikten başka, kendi eliyle ayağımı üzengiye yerleştirdi. Bütün bu köpekleşmesi yetmezmiş gibi, bir de tutup elimi öpünce büsbütün şaşırdım. Gizli bişey söylermiş gibi kulağına eğilip,
Sf: 127
     -Akşamdanberi sövüp sayar dururken, şimdi bu saygınlık gösterileri de ne demek oluyor ulan bey oğlu bey... diye fısıldadım...
     -Bey, içki sofrasında bana o kadar sövüp saymıştı ki, ben de haysiyetimi korumak, ondan aşağı kalmamak için aşağılama olsun diye ona "bey oğlu bey" demeye başlamıştım. At üstünde olduğumdan Bey de ayakları üstünde yükselerek kulağıma uzanıp,
     -Bu işin raconu böyle ister, ben saygı göstereceğim ki, bu köylü insanı da seni bir adam belleyip saysınlar. Ulan ırzı kırık, düzmece şeyh, atalarımız ne buyurmuş: "Keskin zekâ keramete kıç arttırır!" buyurmuş. Göreyim seni keramete kıç arttır ki, ermişliğinden hiç kuşku kalmasın... deyip bir daha ellerime sarılıp sarılıp, iki elimi öperek, köylülerin duyması için yüksek sesle,
     -Aman Şeyh'im, biz günahkârları duadan eksik etme!.. dedi.
Sf: 129
     Bigün Bedri Kaymakam, bu bizim eşkıyabaşını çağırtmış. Korkudan gidemiyormuş; yakalarda hapse attırır diye... Çünkü o zamana kadar çok canlar yakmış bir adam. O zaman Bey, bu bizim eşkıyabaşına,
     -Halt etme ulan, git, Bedri Kaymakam yiğit bir adamdır, kapısına amana geleni bastırmaz... deyince gitmek zorunda kalmış.
Sf: 131
     Anladığıma göre çok akıllı, çok kurnaz olan Bedri Kaymakam, bunların nasıl olsa eşkıyasız kalmayacağını bildiğinden, emrinde bir eşkıya çetesi tutarak, hem başka eşkıyaların türemesini önlüyor, hem de buraların eşkıya ihtiyacını sağlamış oluyor. Nasıl olsa eşkıya türeyecek, hiç olmazsa tek olsun ve candarmanın buyruğunda bulunsun... İstese bunu da ortadan kaldırır ama, o zaman bilmediği yerlerde, başka başka eşkıyalar türeyecek.
Sf: 132
     O gün bizim eşkıyamız Meko soluk soluğa geldi,
     -Aman Şeyh'im, Bedri Kaymakam gelmektedir... dedi.
     -Gelirse gelir, ne olacak, hoşgeldi, safageldi... diye Meko ve adamlarının yanında caka satmaya kalktımsa da, Bedri Kaymakam için öyle olaylar anlatmışlardı ki, geleceğini duyunca beni bir korkudur aldı. Biz sabıkalılar zaten her an korku içinde yaşarız. Bizim gibi boynubükükler, toplumdışı edilmişler, şeyh olmak değil ya şeyhülislam olsak oldum olası polisten, candarmadan korkarız. Benim rüyalarıma ençok giren onlardır.
Sf: 133
     Şeyhliğin gereğince protokolün nasıl olacağını bilmediğimden, karşılama da ve uğurlama da zorluk çekiyordum. Bey, candarma komutanı, bir hükümet adamı, filan gibi insanların arasında şeyhin yeri neresiydi, en başta mı, en geride mi? Bey'le olan durumumu öğrendim. İkimiz yalnız kalınca bana ikidebir "Ulan koca dürzü!" diye sövüp duran Bey'den, herkesin içinde olunca ben önde geliyordum. Başkalarının yanında saygı gösterip, elimi öpüyordu. Ya bu Bedri Kaymakamla durumumuz nasıl olacaktı? Herif gelince koşarak kapıda mı karşılasam, yoksa yolunun üstüne mi çıksam?.. Yoksa keramet ehli ve gaipten haberi olan bir şeyh olarak, postuma oturmuş tesbih çeker numarasıyla mı karşılasam?
     Bilmezliğimi çaktırmadan adamlardan öğrendiğime göre, benden önceki şeyhe de candarma komutanı ziyarete gelmiş, ama şeyh "istiharedeyim" diyerek, gelenleri yarım saat kapısında bekletmeden içeri almazmış...
     Şimdi ben bu numaralara girsem, dağbaşlarındaki kudurmuş kurtların yüreğine korku salmış olan eşkıya kırımcısı bu Bedri Kaymakam, "Ulan biz hükümet kuvveti olarak gelmiş olalım da, sen kıçını yay otur, öyle mi?" diyerek beni bir sopaya yatırsa...
     Tarih öğretmenimizin bir derste anlattıklarını hiç unutmamam. Elçiler huzuruna gelecekleri zaman sadrazam, onlara ayağa kalkmamak için ayakta durur beklermiş. Çünkü, elçiyi görür ayağa kalkarsa, padişahtan başka kendinden üstün bir insan bulunmayan koskoca bir sadrazamın, iki paralık bir elçi parçasına ayağa kalkması uygun düşmez. Ayağa kalkmasa nezakete aykırı... Buyüzden, sanki elçi için değil de, kendiliğinden ayaktaymış gibi dururmuş. Ben de bunların bir sadrazamı sayılmaz mıyım? Öyleyse sadrazam numarası yapmam gerekir. Odamın içinde dolanıp, pencereyi dikizlemekteyim.
Sf: 135
     Önce kendisi, sonra çizmesi girdi... Allah Allah!.. O sis düdüğü sesli Bedri Kaymakam bu mu? Yahu bu, altı karış beberuhi... Elbisesiyle, çizmesini çamuruyla tartsan, elli kilo ya gelir ya gelmez... Bu ses, bu adamın neresinden ve nasıl çıkar... Ağzından desen, o sese ağız dayanmaz, yırtılır. Karnından desen, öyle bir gürültü bu avuçluk karına, sığmaz patlatır. Yani, adamın tüm gövdesi ses olsa, yine bu kadar ses olmamak gerekir... Korkudan zangır zangır titriyorum. Bikaç kez önüne varıp "Hoşgeldiniz!" demek istedimse de, dudaklarım kıpır kıpır kıpırdanıyor, ama ağzımdan ses çıkmıyor. Artık beni nasıl bir korku salmış, anlayın ki, candarma yarbayı dudaklarımın kıpırdayışını görünce, arkasını dönüp, elpençe divan duran kendi adamlarından birine,
     -Ulan baksana eşşekoğlueşşek... Şeyh Efendi hazretleri dua ediyorlarmış... Ben sana izin var mı diye sor, demedim mi? diye gürleyip bir sille çaldı ki, adam bikaç kez topaç gibi dönüp duvara çarptı.
     Ama ben de candarma yarbayının numarasını çaktım... Çünkü bu numara aynen hapishane ağasının numarasıdır. Ee, biz eski hapishaneciyiz. Hapishaneye yeni gelen bir acemiden ağa çok haraç almak isterse, adama gözdağı vermek için, yanında bu iş için tuttuğu birine, tıpkı bu candarma yarbayı gibi, bir bahane uydurup söver, sonra da adamını şamarlar... Çoğu zaman bu numara, yeni mahûm koğuşa girer girmez daha çay ocağındayken yapılır. Salt şamarı yemek için ağanın beslediği adamlar vardır. Adamına sövüp şamarı patlatır, şamarın sesi duvarlarda yankılanırken de, hapishaneye yeni gelen adamın önüne çay tepsisini uzatıp "Allah kurtarsın" derler. Adam da dayak korkusundan elliliği, yüzlüğü tepsiye bastırır.
Sf: 136
     Bedri Kaymakamın numarasını çaktım. Elpençe duran adama sövüp tokat atarak, beni korkutmaya çalışıyordu. Oysa benim artık korkacak halim mi kalmış... Hâlâ korkudan titremekteyim, dudaklarımda kıpır kıpır oynamakta. "Hoşgeldiniz!" diyecek oluyorum, ama sanki köpek kovalıyormuşum gibi ağzımdan,
     -Hoş hoş hoş hoş... diye sesler çıkarıyor, sözün gerisini bitürlü getiremiyorum.
     -Ayağınızın türabı olayım, oturunuz Şeyh Efendi hazretleri... dedi.
     -Es... essss! -Bu es'ler ağzımdan "hast..." der gibi çıkıyordu- es-estağfurullah...
     -Şimdiye kadar gelemedik, ziyaretinizde kusur ettik, bağışlayın. Af büyüklerin şanından...
Sf: 137
     Sustu, yüzüme bisüre dikkatle baktı. Öyle bir bakış ki: "Ulan hergele ben seni tanıyorum!" deme istiyordu. En sonunda ben de onu tanımıştım. Bu benim lisedeki iyi arkadaşlarımdan "Sıçan Bedri"ydi. Demek aradan bunca yıl geçtikten sonra candarma olmuştu. İçimden, "Bedri, kardeşim!" diye boynuna atlamak isteği geçti. Ama güvenemiyordum. Acaba beni gerçekten tanımış mıydı, yoksa benzettiğini mi sanıyordu?  Tanımıştı da, tanımazdan gelir gibi davranışı vardı.
     Beni gerçekten tanıyıp tanımadığını anlamak için, ürke ürke,
     -Ne oldu sonra? dedim.
Sf: 138
     -Kim? diye sordu.
     -Arkadaşınız?
     -Hangi arkadaşım?
     -O dediğiniz...
     Dudaklarımın titreyişinden kendimi ele vermiştim. Gözlerini gözlerime dikip,
     -Kovuldu okuldan, dedi, askerî liseler müfettişi bir general gelmişti. Gece, generalin elbisesini giymiş, bizi korkutmak için. Sınıf subayı Balyoz Hakkı enseledi...
     Birden sözünü kesip...
     -Çok ilgilendiniz... dedi.
     Artık ikimiz de birbirimize oyun oynuyorduk. Kim olduğumu biliyor, ben de onun Sıçan Bedri olduğunu biliyorum. Ama ikimiz de birbirimizi tanımaz görünüyorduk. O Bedri Kaymakamdı, ben de Şeyh Said-i Uryani...
     Ben onun "çok ilgilendiniz" demesine cevap vermeyince, yine anlamlı anlamlı yüzüme gülümseyerek bakıp,
     -Yoksa siz de tanıyor musunuz onu Şeyh'im... dedi.
     -Hayır, tanımıyorum... dedim.
     -Evet... Sonradan duyduk ki azılı bir sahteci, dolandırıcı olmuş... Gazetelerde sık sık resimleri çıkar. Ama çoktanberi, gazetelerde görünmediğine göre, yine kimbilir nerede, ne zavallıları kandırıyordu...
     -Belki cezaevindedir...
     -Sanmam!..
     Oynadığımız oyunu sonuna kadar götürmek için sordum:
     -Okuldan sonra hiç karşılaştınız mı?
     -Hayır...
     -Görseniz ne yapardınız?
     -Şimdi onu elime geçirsem, elbet görevimi yapmak zorundayım; hemen savcılığa teslim ederim.
     -Suçsuzken mi?
     -Alışmış, kudurmuştan beterdir, o suç işlemeden duramaz artık...
     İkimiz de uzun süre sustuk. Bir cıgara yaktı,
Sf: 139
     -Benim buraya asıl gelişim başka, dedi, Ankara'dan telefon aldım: Burhan Bey geliyormuş. Burhan Beyi tanısanız gerek.
     Birden Şeyh Uryani olduğumu unutup,
     -Hangi Burhan Bey? diye sorunca o da dalgınlığa gelip,
     -Yahu bizim Boru Burhan... dedi.
     Sonra birden kendini toplayıp ciddileşerek dedi ki:
     -Bizim sınıf arkadaşlarımızdan bir Boru Burhan vardı. Kulağı hep yemek borusunda olduğu içim Boru Burhan derdik... İşte o geliyor. Oğlan akıllı çıktı. Okuldayken, onun da aklı benim gibi kıttı ama, oğlanın zekâsı sonradan açıldı. Teğmenken, bir yolunu bulup askerlikten ayrıldı. Şimdi de milletvekili. Biz hâlâ dağ-bayır sürüp duruyoruz.
Sf: 140
     -Bir de Selahattin Bey var, otuz köy sahibi... Buraya uzaktır oturduğu yer. Gittim ona geçenlerde, "Sizden bir ricam var!" dedim. Herif cin gibi. Hemen ne isteyeceğimi anladı ama, anlamazdan gelip, "Buyur Komutan Bey!" dedi. "Emrin baş üstüne..." "Sen istersen Burhan Bey seçilir... Senden ricam budur," dedim. Dedi ki: "De ki bana, üçyüz atlı çıkar, başüstüne çıkarayım... De ki bana, oğullarını ver, askere alacağım, başüstüne dört oğlum var, al götür... De ki bana, benim candarma alayını bir ay besle... Bir ay değil, bir yıl yağla balla, etle sütle besleyeyim... De ki bana, falan filan ve falan adamlar düşmanımdırlar, vurdur... Başüstüne hemen vurdurayım... Ama... Ola ki benden Resul Hamido'ya oy verilmemesini isteyesin... Yapamam... Kusura kalma..."
     Benim rica bu, arık gerisini siz bilirsiniz...
     Bu "gerisini siz bilirsiniz"i, "dediğimi yapmazsan ananı bellerim sonra" der gibi söylüyordu.
Sf: 141
     -Yarbayımın selamları var efendim. Bugün öğleden sonra Ankara'dan misafirimiz gelecekmiş. Yarbayım dedi ki; yani rica etti ki: Gelecek misafiri ne kadar çok kalabalık önünde karşılarsanız o kadar iyi olurmuş...
     -Peki, dedim, ben de Yarbaya selamlar ederim...
     Benim köylülere haber salıp onları toplamama hiç gerek kalmadı. Çünkü Yarbay biyandan, Bey biyandan daha önceden köylülere haber göndermişler. Köylülerin muhtarları, ileri gelenleri, yaşlıları geldiler. Benim büyük oda doldu, taştı. Gelenlerin hiçbiri de hediyesiz gelmiyor. Bunca şey yenilip içilmekle tüketilemeyeceği için, toplanan öteberiyi  arada yoksul köylülere dağıttıkça, sanki bu dağıttıklarım bana gökten geliyormuş gibi, kerametime büsbütün şaşıyorlar yada Bey'in düşüncesine göre şaşırmış gibi görünüyorlar.
     İkindiye doğru, yanında iki kişiyle Boru Burhan geldi. Ben artık işi iyice şeyhliğe vurup, oturduğum post üstünden kımıldamıyorum. Boru Burhan odaya girmesiyle birden hızlanıp bana koştu. Önce postu, sonra abamın eteğini, sonra da mesli ayağımı öprü.
     -Berhudar ol evlat!.. Geç otur! dedim,
     Ama gülesim de geldi... Yahu, bu bizim Boru Burhan...
Sf: 142
     Acaba bizim Sıçan Bedri, benim gerçek kimliğimi Boru Burhan'a söylemiş miydi? Yoksa Boru Burhan beni tanımadı da gerçekten şeyh mi sanıyor?
     -Hoşgeldiniz Burhan Bey! dedim.
     -Aman Şeyh'im, keramet buyurdunuz. Adımı söylemeye cüret edemedim. Ama size herşey malum olduğundan, adımı bildiniz...
     Öyle köpekleniyor, öyle köpekleniyor ki, dille anlatılır gibi değil. Ben bunu iyice bozmak için,
     -Sebeb-i ziyaretiniz nedir? dedim.
     -Efendim, size malumdur, dedi, taa Ankara'dan kalkıp buralara gelmemin tek sebebi sizi görüp, elinizi öpmek, hayırduanızı almak... Mübarek adınızı çoktanberi duymaktayız. Bendeniz çok seyahat ederim. Her gittiğim yerde adınız ve kerametiniz dillerde dolanıyor. Bendeniz çoktanberi ziyaretinize gelmek istiyordum. Ama dünya derdinden vakit bulamıyordum. Nihayet rüyamda ayan olunca, her işi bırakıp mübarek elinizi öpmek için koşup geldim. Demek kısmet bugünmüş.
     Vay köpoğluköpek!.. Sözlerinin etkisini anlamak için, her kelimesinde köylülerin yüzüne bakarak, şeyhlerine ne büyük saygı duyduğunu anlatmak istiyordu. Söylediğine göre, yalnız benim duamı almak için gelmişti. Başka hiçbir niyeti yoktu. Çünkü, bana olan bağlılığını, köylülerin ileri gelenlerine göstermişti. Ne diye köy köy dolaşıp da, o sözden anlamaz insanlarla konuşacağım diye yorulmayacaktı! Benim uygunluğumu kazanması, seçilmesi için yeterdi.
     Kahvelerimizi içtikten sonra,
     -Şeyh'im, ben ikindiyi eda etmedim, müsaade buyurulursa, bir kenarda ikindi namazımı kılayım... dedi.
     Bak şu hergele şimdi. Ulan bunlar nasıl numaralar? İkindi namazını kim kıldı ki, sen kılacaksın?..
     -Biz kıldık Allah kabul etsin. Siz yan odaya geçip namazınızı kılın! dedim.
     Yan odaya geçti. Namaz kılmayacağını bildiğim gibi, nasıl namaz kılınacağını da bildiğini sanmıyorum.
Sf: 143
     Namazdan sonra "Şeyh'im, Bey size söylemiştir", "Size komutan söylemiştir" diye yalvar yalvar yalvarıyor. Sözünü kesip,
     -Bize malum... diyorum.
     Kim olduğumu tanıyıp tanımadığımı. Sıçan Bedri'nin ona kim olduğumu söyleyip söylemediğini anlamak için, okuldaki günlerimizden, anılarımızdan anlatmaya başladım. Büyük bir şaşkınlık içinde dinlemesinden beni tanımadığını anlayıp rahatladım. Onun okuldaki bazı sahnelerini anlattıkça, şaşarak,
     -Peki ama nereden biliyorsunuz? diye soruyor, ben de,
     -Bize malum!.. diyordum.
     Yüzbaşı Balyoz Hakkı'dan yediği dayağı da anlatınca, Şeyh Said-i Uryani Hazretlerinin huzurunda olduğunu unutup, elini ağzına götürerek sanki kendi kendine konuşur gibi,
     -Yahu, galibe sahiden malum... dediğini duydum.
     Çok iyi biliyordum ki, buradan gidince, Yarbay Bedri'ye soracak, kim olduğumu öğrenecek. Ama o zamana kadar da merakından çatlayacak...
Sf: 152
     Evet... Boru Burhan adına seçim propagandası yapmak için, köylere, kasabalara inmem, halk arasına girmem gerekiyordu. Ama Bey'in dediklerini de unutmuyordum. Kış ayazında denize dalmak neyse, halkın içine girmek de öyle olacak, bir girip bir çıkacaksın... Yoook, öyle yapmaz da, halkın içinde kalakalırsan, halk bakar ki, Şeyh'te de, kendisinde de iki göz var, Şeyh'te de, kendisinde de ağız var, Şeyh'te de... Hiçbir farkı yok... Şeyh'in kendisi gibi bir insan olduğunu anlayınca, gözünde değeri kalmaz... Bey'den daha çok akıllar öğrendim ki, yazılsa, her insanın her yaşta öğrenmesi gereken bilgiler olur.
Sf: 153
     Siz şu tersliğe bakın, benim kasabaya indiğim gün, milletvekillerinden biri de seçim propagandası için oraya gelmiş. Ama adamı karşılayan olmamış.. Kendi partisinden bir-iki karşılayıcı çıkmış, o kadar... Oysa, başka zamanlar kasabaya geldi mi, yediden yetmişe yoluna dökülürlermiş... Bütün kasaba halkı bana karşılayıcı çıktıklarından, milletvekili öksüz olan gibi ortalarda kalakalmış. Ama gayretle zihni açık ve de gayretle usta politikacı olduğundan, benim kasabaya geldiğimi duyunca,
     -Aman... Beni aman kadir gecesi mi doğurdu... Bu ne kısmet! Beni Şeyh Efendi Hazretlerinin huzuruna götürün!.. demiş.
     Ben caminin kapısındayken, bir de baktım, beni çevirmiş olan kalabalığı yara yara, ortalığı dalgalandırarak bir adam üstüme doğru atılmakta... Herif geldi, gelmesiyle ayağıma kapanıp,
    -Bastığın yere kurban olayım, Şeyh Uryani Hazretleri... Ben seni gökte ararken yerde buldum... Her gece rüyama girmektesin... Niyaza geldim... diye dilenci dualarına başladı.
Sf: 158
     Ben nasıl o tuzağa düştüm yahu... Yakın köyden hizmetime gelen kadınlar içinde Fadik derler biri vardı... Ben bu yaşa gelesiye çok oynak karı görmüşümdür hamdolsun, ama böylesini görmedim ve görülmüş bir afet değildi... Ben bir keramet sahibi Şeyh Uryani olup da hangi kadın benim isteğime boyun eğmeye gönüllü olmaz. Sevabı var ki, bütün günahlarını karşılar. Böyle olunca, hizmetime girmek için yarışan kadınlar, sevaba girmek için de kollarıma atılıyorlardı. Benim için bu şeyhlik, ilk başta ekmek derdi olduğundan kadın madın gözüm görmüyordu. İyi ama beyim, yersin içersin, yan gelip yatarsın, besiye çekilmiş boğaya dönmüştüm...
Sf: 159
     Hey Fadik... Bindallının sırma kuşağını sıkmış da, göğüsü bir fırlamış ki... Bana öyle gelirdi ki, bindallının üstünden göğüsüne bir fiske vursam, Çin fağfuruna değmiş gibi bir zaman çın çın çınlayacak ve göğsü titreşerek ses verecek... Kadın teninde böyle yanık, yağız esmer tatlısı görülmemiş... Bu Fadik beni deli edecek... Ne zaman üzerine varası olsam, kıbleye dönmesiyle "Allahüekber" der namaza durur. Ulan etme, bitirdin beni... Namaz kılamayacağı dar yerde kıstırası olsam,
     -Orucum Şeyh'im... der.
     -Kız, oruç ayı değil...
     -Üç ayları tutmaktayım...
     -Kız üç aylar değiş şimdi...
     -Üç ayları karşılamaktayım...
     Ben karının halis Müslümanına çattım. Bir punduna getirip de, elimi şöyle bir kabasına çarpsam, yahu yere düşmüş lastik top gibi, elim bikaç kez sıçrar.
     Yangısına dayanamam, Fadik'i savarım başımdan, köyüne gönderirim. Ama duramam... Yalandan, hastayım diye döşeklere serilirim.
     -Fadik gelsin, baksın bana...
     Gelir Fadik...
Sf: 162
     -Aman bittim... diye bir çığlık atıp yere serildim.
     Candarma erlerinin başındaki astsubay,
     -Durun ulan, geberteceksiniz pezevengi... diye bağırdı.
     Ben yattığım yerde, içimden, "Aman ne iyi adam, Allah razı olsun..." diye geçirirken o,
     -Bedri Kaymakam, leşini istemem, canlı getireceksiniz kasabaya kadar dedi... deyince ben iyice bittim.
     Sonradan bu olayı çok düşündüm. Neden bu adamlar bana saldırıyor, beni öldürmek istiyorlar? Beni tanımazlar, etmezler... Ben kendime de bişey yapmış değilim. Böyleyken nedir benden istedikleri? Kana susamış gibi saldırıyorlar, canıma susamışlar... Bana öyle geliyor ki, bütün hayatları boyunca ezilmişliklerinin, yoksulluklarının acısını benden, benim gibilerden çıkarmak, boşalıp rahatlamak istiyorlar.
Sf: 164
     Çok zorlu kış günlerinde kurt sürüsü bir av bulmak için, o yana dolanır, bu yana dolanır, bişey bulamazsa, kasabalara, köylere dalar... Açlık bu... Ahırlara, ağıllara saldırır. Oralarda da yiyecek bişey bulamazsa, o zaman aç kurtlar uzak bir dağda çepeçevre otururlar. Hepsi gözlerini, birbirinin gözüne diker. Aç kurt gözleri... Gözlerini hiç kırpmadan bakışırlar. İçlerinden biri yorulup yada yanılıp gözünü kırpacak olsa, öbüleri hep birden stüne saldırcaklar, parçalayacaklar.
Sf: 166
     Tanıklar geldi, tanıklık etti... Sorgular yapıldı, tutanaklar düzenlendi... Odadan herkes çıktı. Sıçan Bedri'yle yine yalnız kalmıştık... Artık yanaşmaktan bıktığım için, ne olursa olsun diyerek,
     -Bana bak Bedri!.. dedim.
     Benim birden bu senli benli konuşmama şaşıran Bedri,
     -Hött!.. beni korkutacak olduysa da, ben yine soğukkanlılıkla, sandalyeye oturup,
     - Boş ver, dedim, ne yapsan umrumda değil... Sen benim kim olduğumu biliyorsun, ben de senin Sıçan Bedri olduğunu biliyorum. Artık birbirimize numara yapmayalım... Senin ne mal olduğunu daha okuldayken biliyordum... Bunca yıl okulda arkadaşlık ettik... Olan oldu, bana yapacaklarını yaptın... Yalnız benim merak ettiğim bişey var, onu öğrenmek istiyorum. Ben kime ne yaptım da, ne kötülük ettim de başıma bunca belayı getirdin?
     Belki bu sözleri çok dokunaklı söylemiş olduğum için, Bedri'nin gözleri doldu:
     -Benim seni ne kadar sevdiğimi bilemezsin...
     Nerdeyse ağlayacak gibiydi.
     -Seviyorsun da peki, bu yaptığın nedir? dedim, sen benim halife gelsin dediğime inanıyor musun?
     -İnanmıyorum.
     -Kadının göbeğine dua yazdığıma inanıyor musun?
     -İnanmıyorum... Ne yapayım... Sana çok acıyorum... Sen böyle olacak insan değilsin... Ama arkadaşlık başka, görev başka... Ben şimdi görev başındayım... Senin sabıka kayıtların çoktan karakola gelmişti. Senin sınıf arkadaşım olduğunu daha Künt dağına gelip seni görmeden de biliyordum.
     -Peki bu oyunu bana neden oynadınız? Ben şeyh mi olmak istedim de beni dağbaşında çırılçıplak yakalayıp zorla şeyh yaptılar?
Sf: 167
     -Bunlar hep memleket meselesi... Memleketin âli menfaatleri böyle icap ediyordu. Sana buları söylemem de doğru değil... Bunlar esrar-ı devlettir. Ama, ben senin namusuna, yurtseverliğine güvendiğim için bunları söylüyorum. Biliyorum ki kimseye, Yarbay Bedri bana bunları söyledi demezsin... Bize o sırada bir şeyh gerekliydi. Bey, bize seni salık verdi. Arakadaşım olduğunu anlayınca, ben de peki dedim. Sonra Burhan Bey de seni uygun buldu... Ama senin bu potları kıracağını biz nerden bilirdik kardeşim?
Sf: 171

Bizimkilerden Bir Ben
Sf: 172
     Öbürleriyse, sahteciliğin raconu olarak, Paşazade'nin bol keseden para savurması gerektiğini ve böyle de yapmış olduğunu söylüyorlardı. Onlara göre, "Bir sahteci, cebinde elli lirayla bir lokantaya gitse, bütün yediği yemek de diyelim otuz lira tutsa, cebindeki elli lirayı garsona bahşiş diye verip, yemeğin parasını da vermeden savuşmaya bakar"dı.
     O günlerde Dandini Fikret, Paşazade'yle burun buruna verip fısıl fısıl konuşur, Karantina Koğuşunda da mal satmak için yüksek sesle çığırtkanlık yapmazdı. Çünkü, Paşazade'nin bavulunda satışa çıkacak daha epeyce mal olduğunu sandığı için, onu kızdırmak istemiyordu. Böyle olduğunu elbet kesinlikle bilmiyorum, ama böyle olduğunu kestiriyordum.
     Ne zaman Dandini Fikret'e bavulunu da sattırdı, artık ondan sonra Dandini'nin Paşazade'ye, yalancıktan bile olsa, en küçük saygı kalmadı. Önceleri onunla konuşurken "Paşazadem" derken, bavulunun satışından sonra "Moruk" yada "Ulan Moruk!" demeye başladı. Üstelik, Dandini bizim hücreye girer, eskisi gibi fısıldaşma gereği duymaz, yüksek sesle Paşazade'ye satışın hesabını vermeye kalkardı. O zaman Paşazade telaşlanır, ama Dandini Fikret anlamazdan gelip, Paşazade'yi rezil etmek için daha da yüksek sesle konuşurdu. Paşazade, hücreden koridora çıkmak zorunda kalırdı. Dandini, ezilmişliğinin hırsını Paşazade'den çıkarıyordu.
Sf: 173
     Paşazade, ilk eşyasını, Dandini Fikret'in kendisine getirdiği yatak-yorganın parasını ödemek için satmış olmalıydı.
Sf: 175
     Ne derler ona hani, tiren kalkmadan önce, bir iki metre geri gider de, sonra ilerler... Atlamak isteyen de hız almak için, önce geri geri gider, hız alıp öyle atlar ileri... İşte ben de öyle, başıma gelen bu belalarla, hız almak için geri gidiyordum, ama sıçrayıp en ileriye atlayacaktım...
     "Karınımı doyuracak paramın olmadığı kimi günler, elim boş cebimde, büyük yapıların altlarındaki lüks mağazaların önünde durur, ilerde burasını satın almalı mıyım, almamalı mıyım, diye yapıya bakarak ciddi ciddi düşünürdüm," demişti bigün.
     Bunca tutuklu insanın, başarı olasılığıda bulunmalıydı. Oysa Paşazade, bana anlattıklarına göre, hiçbir zaman, kısa süreli bile olsa, zenginliğe kavuşamamıştı. Bunun nedenini sorduğumda şöyle demişti:
     "Bir dolandırıcıyla, başarıp zengin olmuş insanın arasındaki fark, dolandırıcının tam başarı sırasında yakalanmış olması, başarmış olanın da dolandırdığı sırada yakalanmamış olmasıdır."
Sf: 176
     Kendisine, sürekli haksızlıklara uğramış bir adam süsü vererek beni kandırmaya mı çalışıyordu? Ama niçin kandırsın? Benden hiçbir çıkarı yoktu ki... Yaşamını kitaplaştıracağım da kesin değildi. Kendisine böyle birşey de söylememiştim. Beni kandırıp karlığında benden ne alabilirdi? Çok düşündüm bunu, sonunda buldum yada bulduğumu sandım. Beni kandırması karşılığında benden değer alıyordu! Ona değer veriyordum. Ona herhangibir sahteciymiş gibi bakmıyor, düzensiz toplumun kötü rastlantıları yüzünden başı belalara bulaşmış bir zavallı diye kendisine hak vererek bakıyordum; yani kendisine böyle bakmamı istiyordu. Beni buyüzden bir başka türlü dolandırıyor... muydu? Kesin olarak bilemiyordum.
Sf: 177
     Ben arkadaydım. Paşazade, beni görmüyor, benim orda olduğumu bilmiyordu. Merdivende bir hükümlü, bağırarak, ziyaretçileri gelenlerin listesini okuyordu. Listeyi okuyan adam içeri girmişti. Ordakilerden biri Paşazade'ye,
     -Sizinkilerden kimse gelmedi mi Paşazade? diye sordu.
     Paşazade, bir kibrit çöpüyle önündeki tozlu toprağın üstüne çizgiler çizerken, başını kaldırmadan, bikaç kez,
     -Bizimkilerden mi? Bizimkilerden mi? diye kendi kendine sorduktan sonra, başını soruyu sorana kaldırıp,
     -Bizimkilerden bir ben... bir ben varım! demişti.
     Önemli bulunmayabilir ama, Paşazade'nin bu yalın sözü, beni çok duygulandırmıştı. Korkunç bir acının duygusuna kapıldım. O zaman, daha önce kendisi için söylemiş olduğu şu sözlerini anımsadım:
     "Çok zaman, daha doğrusu herzaman, kendime acımışımdır. Hem de, başka birisine acırmışım gibi kendime acırım. Sanki iki kişi olurum, biri bence olmam gereken, ama bitürlü olamadığım, öbürü de olmak istemezken olduğum şimdiki insan... O olmayı özledim, olmam gerektiğine inandığım insan olarak, bu olduğum insana hep acırım."
Sf: 178

Kendine Teğmen Süsü Veren Sahte Subay
     Arkamdan adımın seslendiğini duydum. Dönüp baktım. Bakmamla ne yapacağımı şaşırıp kaldım. Bana seslenen sınıf arkadaşım Hercai Recai idi.
Sf: 179
     İyi giyimli olduğuna göre, işleri yolunda demekti.
     Benimse, ayakkabılarımın içine kar suyu dolduğundan, yete her basışımda, ayağımın altından, cırık cırık diye sesler çıkıyordu. Üstüm başım bitikti. Utanılacak durumda olduğumdan, ondan çabuk ayrılmak istiyordum. Acele işim olduğunu bahane ederek ayrılabildim. İşte böyle... Ne diyeyim, Hercai Recai'den ayrılabilseydim, bütün hayatımın biçimi değişebilirdi. Ama kim bir arkadaşıyla beş dakikalık bir karşılaşma yüzünden, bütün geleceğinin değişeceğini bilebilir? Koluma girmişti. Kolundan çıkıp ayrılamıyordum. Onun gösterdiği içtenliğe karşı kabalık olacaktı. O da bana ne iş yaptığımı sorar diye, onun ne iş yaptığını soramıyordum. Daha çok o konuşuyordu.
     -Hadi eve gidelim... dedi.
     Sesimi çıkarmayınca,
     -Ama önce sana ayakkabı alalım da öyle gideriz eve... dedi.
     Ne olur, ne de olmaz diyebildim. Ama yüzüme ateş bastığını duydum. Mağazaların önünden geçiyorduk. Büyük bir ayakkabıcının önünde durduk.
Sf: 180
     -Şu vitrindekilerden beğendiğin var mı? diye sordu.
     Bişey söylemiş olmak için,
     -Sağol, ama boşver... dedim.
     -Ne boş veri ulan, beğen birini... diye eski arkadaşlık havasında üsteledi.
     -Bilmem ki... Şu iyi sanırım, diye bir ayakkabı gösterdim.
     Bunun üzerine yine koluma girdi, yürüdük. İçimden, benimle dalga geçiyor, diye geçirdim. Her ayakkabı mağazasının önünden geçtikçe vitrine bakıyordu. Beş-on vitrin önünde durup, içerdeki ayakkabıları seyrettik. Sonunda, bir vitrindeki ayakkabıyı gösterip,
     -Bak, dedi, bu senin beğendiğin ayakkabının aynı değil mi?
     Tıpkısıydı.
     -Aynı model olacak... dedim.
     Kaç numara giydiğimi sordu.
     -Kırkiki... dedim.
     -Şimdi, dedi, bu mağazaya gireceğiz. Sen arkamda durursun. Ben ne dersem, başüstüne, dersin.
     Girdik mağazaya. Tezgâhtar atılıp,
     -Buyrun... dedi.
     Hercai Recai bana sertçe,
     -Sen orda bekle! dedi.
     -Başüstüne! deyip kapının içerdeki girişte durdum.
     Tezgâhtara vitrinde beğendiğim ayakkabıyı gösterip,
     -Şunu çıkarın... dedi.
     Tezgâhtar, raftaki kutulardan birinden, beğendiğim o ayakkabının bir benzerini çıkardı.
     -Kaç numara?
     -Kırk.
     -Kırkikisi var mı?
     -Var beyim.
     Tezgâhtar kırkikisini çıkardı.
     -Bunun kahverengisi olsun.
     Tezgâhtar kahverengisini çıkardı.
Sf: 181
     -Biraz daha açık renklisi...
     Tezgâhtar, epeyce kutu karıştırdıktan sonra daha açık kahverenklisini çıkardı.
     Eliyle yokladı ayakkabıyı, sonra,
     -Derisi daha yumuşak olanı yok mu?
     -Bu yumuşaktır, ama daha yumuşağı da var.
     Daha yumuşağını çıkardı.
     Tezgâhtara verdiği zahmet için ben utanıyordum. İçimden, "Hay Allah, şu paranın gözü kör olsun... Bana bir iyilik yapacak, burnumdan getiriyor," diye geçiriyordum. Bu kez,
     -Daha taraklısı var mı? diye sordu.
     Tezgâhtar,
     -Var beyim... dedi ama, sanırım bir zorbeğenirlik daha gösterirse, ya ayakkabıyı kafasına atacak, ya ikimize de kapıyı gösterecekti.
     Raftaki kutulara bakıp, daha taraklısını çıkardı. Recai aldı ayakkabıyı, evirdi çevirdi, altına sütüne baktı bir zaman, sonra fiyatını sordu. Ondan sonra da çekişe çekişe pazarlığa girişti. Öyle pazarlık ettik ki, pazarlığı hiç sevmediğim için, bayılacak gibi oluyordum. Sonunda uyuştu.
     -Bu ayakkabıyı babam için alacağım... deyince ben şaşıp kaldım. Hani ayakkabıyı bana alacaktı!..
     Arkadan da,
     -Babam hastadır, evde yatıyor... Sokağa çıkamaz. Bu ayakkabının tekini alayım. -Beni göstererek- Bizim adam götürsün eve. Babam giyip baksın. Ayağına olursa, bizim adam gelir, ayakkabının öbür tekini de alır... dedi.
     Tezgâhtarın cevap vermesine fırsat bırakmadan bana,
     -Al ayakkabının tekini. Atla bir taksiye, çabuk babama götür! dedi.
     -Başüstüne! dedim.
     Tezgâhtara,
     -Sarın bu teki! dedi.
     Tezgâhtar tıpkı benim gibi,
     -Başüstüne... dedi.
Sf: 182
     -Kaç para bırakayım? diye cüzdanını çıkararak soru.
     -Öteki teki alınca da ödersiniz... dedi tezgâhtar.
     Bana,
     -Al paketi! dedi.
     -Başüstüne... deyip paketçi kızdan sarılı ayakkabıyı aldım.
     -Bir saate kalmaz, gelir bizim adam... dedi.
     Tezgâhtar,
     -Ne acelesi var beyim, akşama da gelse olur... dedi.
     O önde, ben arkada, çıktık mağazadan.
     Bisüre konuşmadan gittikten sonra,
     -Ne olacak bu tek ayakkabı? diye sordum.
     -Öbür tekini verecek bir enayi daha bulunur elbet... dedi.
     Gazeteciden aldığı gazeteyle ayakkabı paketini iyice sardı.
     Vitrinine ilk baktığımız ayakkabıcıya geldik. İçeri girdik. Önceki mağazada yaptıklarının tıpkısını burda da yaptı. Bisürü zorbeğenirlik gösterisinde bulundu. Tezgâhtarı canından bezdirdi. Belki de bu adam, tezgâhtar değil, dükkânın sahibiydi. Sonra çok sıkı pazarlığa girişti. Pazarlıkta uyuşup da yine evde hasta yatan babasının denemesi için ayakkabının tekini isteyince, adam, sağ teki paketçiye verdi. O zaman,
     -Sol teki veriniz, çünkü babamın sol ayağında nasır var. Solu olursa, sağı nasıl olsa olur... dedi.
     Bana yine,
     -Al paketi! diye buyurdu.
     -Başüstüne... deyip tek ayakkabının sarılı olduğu paketi aldım.
     Aynı sözleri tekrarladı:
     -Çabuk dön, taksiyle... Beyler merak eder.
     Adam,
     -Aman efendim, hiç acelesi yok... Akşama getirsin... dedi.
     Recai, yine cüzdanına davrandıysa da adam parayı öbür tekini de verince alacağını söyledi.
     Teşekkür etti. Çıktık mağazadan.
     Bir çorapçıdan da bir çift çorap aldı.
Sf: 183
     Bir ara sokağa saptık. Bir apartmana girdik. Apartmanın girişinde,
     -Çıkar ayağındakileri de, giy şunları... dedi.
     Tabanı delik eski ayakkabılarla ıslak çorapları çıkardım. Yeni çorapla, yeni ayakkabıları giydim. Sağ, sol ayakkabı birbirine uymuştu. Tam o sırada, dairesinden çıkan kapıcıya, adını söylediği doktorun muayenehanesinin bu apartmanda mı olduğunu sordu. Kapıcı, elini uzatarak, karşıdaki apartmana asılı tabelayı gösterdi. Recai'nin daha önce bu tabeladaki adı okuyarak, kapıcının bizden kuşkulanmaması için, doktorun muayenehanesini sorduğunu anladım.
     İşte Hercai Recai'nin bana iyiliği budur. Buna, ilk kötülüğü de denilebilir. Şu olay bile Recai'nin nasıl bir insan olduğunu anlatmaya yeter sanırım.
     Üstüm başım dökülüyordu ama, ayaklarım rahattı, yeni ayakkabılarım içinde ısınmıştı.
     -Acıktık yahu... dedi.
     Lüks bir restorana girdik. Pahalı yemekler ısmarladı. Şarap da içtik.
     Yemekte konuşurken, ayakkabıcı, tek ayakkabı için para isteseydi, ne yapacağını sordum.
     -Verecektim... İki saat sonra da sen o tek ayakkabıyı geri götürüp, "Beyefendinin babasının ayağına uymadı, başka da istemiyor." deyip parayı geri alacaktın... dedi.
     Recai'ye göre, elbet bizden para almadan, ayakkabının tekini verecek bir tokgözlü ayakkabıcı nasıl olsa bulunacaktı. Bir değil, iki tane tokgözlü ayakkabıcı.
     Nasıl olsa parasını vermeyeceğine göre, neden o kadar zorbeğenirlik gösterdiğini, neden o kadar sıkı pazarlık ettiğini sordum. Bunu, gerçek müşteri olduğumuza adamı iyice inandırmak için yapmış, yoksa dolandırıcılığından kuşkulanırmış adam...
     Garsondan hesabı istedi. Garson hesap kâğıdını masaya bıraktı. Garsona,
     -Patronunu çağır! dedi.
Sf: 184
     Ama o patronu beklemden kalktı. Bana da arkasından gelmemi işaret etti. Restoranın mutfağına daldı. Mutfağa girer girmez, ortalığı karıştırdı, tencereleri açıp baktı.
     -Bu ne pislik! diye bağırmaya başladı.
     Beyaz külahlı aşçıbaşı Recai'nin çevresinde dolaşarak anlaşılmaz bişeyler mırıldanıyordu. Ama Recai, durmadan,
     -Bu ne pislik!.. diye bağırmaktaydı.
     Restoranın patronu olacak adam telaşla geldi. Recai'nin bağırmasını salondaki müşterileri duymasın diye mutfağın kapısını kapadı. Recai, patronu görmemişçesine,
     -Burasını bizim belediyedekiler hiç mi kontrol etmiyor? diye bağırdı.
     Recai'nin arkasına sinen patron,
     -Mutfağımız herzaman temizdir, pırıl pırıldır beyfendi... dedi.
     Recai,
     -Bu mu, bu mu temizlik! diyerek, biri rafta, biri de ak fayansın üstünde yürüyen iki hamamböceği gösterdi.
     Patronla aşçıbaşı, ağızlarını da, gözlerini de açmışlar, sanki hamamböceği değil de, mutfakta fil görmüşler gibi şaşkınlık içinde bakıyorlardı.
     Recai,
     -Şimdi bir tutanak düzenleyeceğiz... dedi.
     -Aman beyfendi... diye patron eline yapıştı Recai'nin.
     -Hem para cezası, hem de kapanacak burası... Kapıya da belediye kararı asılacak.
     Patron yalvarıyordu. Burası eski bir restorandı. Para cezasını vermeye hazırdı, ama duyulursa ki mutfağında hamamböceği var, rezil olacaktı. Recai, hem de, gazetelerin yazacağını söylüyordu.
     -Telefon nerde? diye bağırarak sordu.
     Önceden telefonun yerini biliyordu ki, kendisine gösterilmeden gitti, alıcıyı kaldırıp bir numara çevirdi:
     -Allo... Belediye... Belediye mi? Kim var orda...
     Patronun yüzü ter içinde kalmıştı. Recai'nin yanına gidip kulağına bişeyler fısıldadı. Recai telefonu kapadı. Patron, Recai'nin koluna girdi. Birlikte, yana geçtiler. Az sonra çıktılar ordan. Patron elini sıktığı Recai'ye,
     -Gülegüle müfettiş Bey... dedi.
     Recai,
     -Ne müfettişi, dedi, ben müfettiş filan değilim... Herhangi bir yurttaşım, lokantanızın bir müşterisiyim...
     Patron çok bozulmuştu, ama bozuntuya vermeden,
     -Bekleriz, yine buyrun beyfendi... dedi.
     Sokağa çıktık.
     Şu olup bitenlerin şaşkınlığından dilim tutulmuş gibiydi.
     -Hadi, eve gidiyoruz... dedi.
     Evi oldukça yakınmış. Evine gidinceye kadar ya hiç konuşmadık yada konuştuklarımızda hiçbişey hatırlamıyorum. Bir apartmanın büyük bir dairesinde pansiyoner olarak kalıyormuş. Dairenin sahibi yaşlıca bir Rum kadındı. Recai'ye,
     -Az önce telefon ettiniz, sizdiniz? Sesinizi benzettim... Nedir, belediye belediye belediye diye bağırdınız? diye sordu.
     Recai,
     -Madam, bize birer kahve yapar mısın? dedi.
     Güzel eşyalı bir odadaydık.
     -Lokantacı, seni belediye müfettişi sandı galiba... dedim.
     -Öyle sandı da, beşyüz lira verdi... dedi.
     O zamanki beşyüz lira...
     -Ama sen müfettiş olmadığını söyledin...
     -Elbette söylerim... Bu alçaklar, hem rüşvet verir, hem de kodomanlardan tanıdıkları vardır, sonradan sahte müfettiş diye yakalatırlar... dedi.
     -Bu yaptığın dolandırıcılık... dedim.
     -Dolandırıcı olsam, kendime müfettiş süsü verirdim... dedi.
     -Şansın varmış ki, mutfakta hamamböceği bulundu... Ya hamamböceği bulunmasaydı, yemek parasını ödeyecektin... dedim.
     Alaylı gülümseyerek cebinden bir kibrit kutusu çıkardı,
     -İşi hiçbir zaman şansa bırakmamalı... diyerek kibrit kutusunu açtı, kutudan üç tane hamamböceği fırladı. Onları yeniden kutuya soktu.
Sf: 186
     Ayakkabılarım yepyeniydi ama, elbisem dökülüyordu. Bu kılıkta sınava girsem, kazanma şansım olamazdı. Hercai Recai, her zaman bir ihtiyacım olursa kendisine gitmemi içtenlikle söylemişti. Açıkça söyleyeyim ki, arada geçen üç yıl içinde ondaki o korkunç değişikliği gördükten sonra, Recai'ye çekine çekine gittim. İlk gittiğimde evde yoktu. Gece uğradım. Yine yoktu. Bekledim kapısında. Gecenin geç saatinde arabayla geldi. Sarhoştu. Anlattım durumu. Bana, salt sınava girebilmem için bir günlüğüne eski bir elbisesini verebilir miydi? Odasına çıktık. Gardrobunu açtı.
     -Beğendiğini al, giy... Senin olsun... dedi.
     Elbiselerin hepsi de yeni sayılırdı. Bir takım çıkarıp giydim. Gömlekle boyunbağı da aldım. Hava soğuktu ama, artık palto yada pardesü istemeye utandım. Palto da vermek onun aklına gelmediyse, sanırım, sarhoşluğundandı.
     Ayrılırken,
     -Sonucu bana bildir... dedi.
     On kadar müstahdem alınacaktı. Oysa sınava girmeye gelen ikiyüzden çoktuk. Kendileriyle sınava gireceklerime bakınca, kendimden utandım. Bunların çoğu, ya ilkokulu ancak bitirmiş yada yarıda bırakmıştı. Ben, bunlarla yarışma sınavına girmek zorunda kalıyordum. İlkin bir sözlü sınavdan geçiyorduk. Ne sorulduğunu unuttum, ama elbet çok kolay bir soruydu. Bu sözlü sınav elemesinden sonra, elli kişi kalmıştık. Yazılı sınavda da kazandığıma kesinlikle inanıyordum. Nasıl olur da, bu adamlar arasında sınavı kazanamazdım.
     On-onbeş gün sonra sonucu öğrenecektik.
     Sonucu öğrenmeye Recai'yle birlikte gitmiştik. Hademelik sınavına girdiğim için Recai bana hem kızıyor, hem de benimle alay ediyordu. Sonuçları öğrenmeye boşuna gittiğimizi, çünkü, nasıl olsa benim sınavı kazanamayacağımı söylüyordu. Sonunda kızdım,
     -Yahu, diye bağırdım, nasıl kazanamam, dangıl dungul zavallılar, içlerinde ilkokulu bitirmişler bile azdı. Bütün sonuçları da bildim...
     Recai kahkahalar atarak,
     -Tamam, dedi, işte o zaman hiç kazanamamışsın demektir... Yandın, kazanamadığın besbelli... Var mısın bahse. Kazandınsa, benden sana istediğin gibi bir ziyafet... Kazanamadınsa, ilerde, paran olunca, sen bana bir ziyafet çekeceksin.
     Sınav olduğumuz yere gittik. Daha önce de gördüğüm oradaki bir kadın memura, sınav sonuçlarını nerden öğrenebileceğimi sordum. Kadın, düzgün giyinişime bakıp,
     -Müfettişlik sınavı için miydi? dedi.
Sf: 188
     -Hayır... dedim.
     Ama hademelik için olduğunu söylemedim.
     -Memurluk sınavı mıydı? diye yine sordu.
     -Müstahdemlik için... dedim.
     Kadın,
     -Maalesef... Kazanamadınız... dedi.
     Bankadan çıktık. Sanki kanım donmuştu. Kesseler kanım akmazdı.
     Benimle sınava giren o insanlar içinde ben nasıl olur da sınavı kazanamamış olurdum! Recai,
     -Şimdi anladın mı? dedi.
     -Anladım, kazanamamışım işte... dedim.
     -Sana onu sormuyorum, dedi, neden kazanamadığını anladın mı? Oğlum, sen adam olmazsın... İşlet şu kafanı be... Kadın senin adını bilmiyor, sanını bilmiyor, kim olduğunu bilmiyor, daha müfettişlik için mi hademelik için mi sınava girdiğini bile bilmiyor, hem de kimliğini bile sormadan, sınavı kazanamadığını nasıl biliyor da sana "maalesef" diyor?
     -Gerçek yahu... Nerden biliyor?
     -Oğlum, ben o kadından bile önce bildim, sanın kazanamayacağını... Çünkü, kimlerin kazanacağı, sınav yapılmadan önce bellidir.
     -Öyleyse o sınavı ne diye yapıyorlar, alay mı ediyorlar bizimle?..
     -Yok canım, niçin alay etsinler senin gibi gariplerle? Onlar görevlerini yapıyorlar. Bankasının yasası, tüzüğü filan, sınav yapın diyor, onlar da sınav yapıyorlar işte... Sen böyle bir bankanın müdürü olacak adamken, hademe olmaya kalkarsan, elbet yarışma sınavını kazanamazsın...
     Doğrusu, bu Recai bana çok dersler vermiştir.
     O gün çok üzüldüm. Recai beni bırakmadı.
     -Ben seni, dedi, hademe olamadığın bu bankaya memur yaptırayım.
     Sesimi çıkarmadım.
Sf: 190
     O İzmit yolu, bitip tükenmek bilmiyordu sanki... Bana bir yıl yolculuk etmişim gibi geldi. Oysa hemen bankaya gidip işe başlamak istiyordum. Sanki, banka batmak üzereydi de, ben hemen gidip bankayı kurtarıverecektim. Bir saat işe geç başlamam bile, bankaya büyük zarar demekti.
Sf: 191
     -Elbette... Olursa, al giy... dedim.
     Soyunup verdim. Bu elbise, Hercai Recai'nin bana verdiği elbiseydi. Ama oldukça yeni ve iyiydi. Subay elbiseni çıkarıp benimkini giydi. Tıpatıp oldu. O zaman, sırtımdaki elbisenin ne kadar güzel olduğunu, onun sırtında görünce anladım. İkimizin de yalnız bir kat elbisemiz vardı, benimki sivil, onunki asker elbisesi...
Sf: 193
     Anlatılmaz bir acelelikle taşıyordum, içim içime sığmıyordu. İstasyonda daha tam durmadan tirene atladım, sanki tireni daha çabuk gitmeye zorlayabilirmişim gibi... Kompartımanda genç bir kadınla yaşlı bir adam vardı. Genç kadın, yaşıtım mıydı, yoksa benden biriki yaş daha mı büyüktü? Yirmi, yirmibeş yaş arasındaki kadınların yaşlarını kestirmek zordur. Onlara onsekiz de, otuz da denilebilir.
     Kadınla ilk nasıl, sonra da neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama, kadının kolaycacık sevinmesini bilen, kolayca gülen, gülünce yalnız ağzıyla değil, ayaklarından saçlarına kadar herşeyiyle gülen güzel bir kadın olduğunu hiç unutamıyorum. O kısa tiren yolculuğunda kaynaşmamız da sanırım bu yüzden oldu. Ne söylesem gülüyordu ama ben de her ne söylesem onu güldürmek için söylüyordum. Sözlerime gülmesi beni mutlu ediyordu. Hayatımda ilk kez böyle bir mutluluk tadıyordum. O güne kadar, hiçbir kız arkadaşım, hatta kadın yakınım bile olmamıştı. Hele bir dişi olarak kadını hiç tanımamıştım. Küçük yaşımdanberi yatılı okulda okumuştum.
Sf: 194
     Bilirsiniz, hani bitkilerin gelişimini anlatan öğretici filmler vardır; o filmlerde bikaç saniyenin içinde bir goncanın büyüdüğü, çiçeklerin yaprak yaprak renklenip açıldığı, koca bir gülün ortaya çıktığı görülür. İşte o genç kadın, karşımda her sözüme gülerken, sanki dediğim o filmlerdeki gibi yaprak yaprak açılıyor, açılan yaprakları da her kahkahasıyla yere düşüyordu. Ama hiç bitmiyordu, durmadan yaprak yaprak açıyordu. Hiç unutamadım o günü...
Sf: 195
     Hastanede kendime gelince, kimliğimi, hangi askeri birlikten olduğumu sordular. Kadın da sorgulanmasında, benim subay olduğumu söylediği için, sahte subay olduğum hemen ortaya çıkmıştı. Zina ve sahte subaylık suçlarından yargılanırken, iki sahteciliğim daha ortaya çıkmıştı: Sahte lise diploması düzenlemek, ileri gelen kişilerin kartvizitlerini kullanmak ve imzalarını taklit ederek kendime çıkar sağlamak, böylece sahte banka memurluğu elde etmek...
     Bütün bunları, Hercai Recai'nin, bana iyilik olsun diye yaptığını anlamıştım. Yargılanırken onun adını vermedim. Yiğitliğimden filan değil, onun adını söylemem, nasıl olsa benim cezamı azaltmayacaktı da ondan...
Sf: 197
Sabıkalı Kadın Avcısı Paşazade
     Sakat doğmuş insanlar gibiydi Hercai Recai. Onun bedeninde değil, ruhunda bir sakatlık vardı. Onca yıl yatılı okulda onunla birlikte bulunmuştuk da, ondaki bu ruh bozukluğunu anlayamamıştım. Çünkü, çok sinsiydi. Buyüzden de sınıfımızda bitek candan arkadaşı yoktu. Yine de hafta izninden okula dönüşümüzde çoğumuz onun kız arkadaşlarıyla olan serüvenlerini dinlemeye can atardık.
     Ruh hastasıydı. Çünkü o, bir çıkarı için, bir işi için değil, kötülüğü, kötülük olsun diye yapardı. Kötülüğün, kötülük yapmaktan baka hiçbir amacı yoktu. Kimileri böylelerine zeki der... Belki de öyle, olağanüstü, ama kötü bir zekâ.
     Cezaevindeyken beni hiç sorup aramamıştı. Onda zaten bağlılık, arkadaşlık, dostluk gibi duygular yoktu. Beni, sanki az önce yanından ayrılmışım gibi karşıladı. 
Sf: 198
     İstese çok zengin olabilirdi; elbet çalışarak, hak ederek değil... Zengin değildi ama, herzaman çok zenginmiş gibi yapabiliyordu. Parasını son kuruşuna kadar harcar, hiç parası kalmayınca yeni bir vurgun düşünürdü. Niçin böyle yaptığını soruduğumda, ancak parası kalmayınca kafasının çalıştığını söylemişti.
     Bütün yer yüzünde kötülük diye hiçbişey kalmasa, bu Recai, tarihteki bütün kötülükleri tek başına yeniden dünyaya dağıtabilirdi. onun yapamayacağı hiçbir melanet düşünülemez. Çok düşünmüşümdür: Bir insan niçin bu kadar kötü olabilir? Bana öyle geliyor ki, herkesi kandırabilecek, herkese kazık atabilecek bir zekâsı olduğunu, başkalarından çok kendisine ispat etmeye çalışıyordu. Bütün insanlara üstün olduğuna inandırmak istiyordu.
     Bigün taksim alanındaydık, bisüre olduğu yerde durdu,
     -Şu insanları görüyor musun? diye kalabalığı gösterdi.
     Sesimi çıkarmadan yüzüne baktım.
     -Bütün bu ahmaklar ve daha da başkaları ve bu kenti dolduranlar ve bütün bu memlekette yaşayanların hepsi, bütün bunlar, hep benim için çalışıyorlar.
     -Bunca enayi varken, biraz akıllı olan nasıl parasız kalır... diye ekledi.
Sf: 200
     Sonra basımevine gittik. Basımevi sahibi, işi yetiştiremediğini, basımın bittiğini ama ciltlemenin ertesi günü tamamlanacağını söyledi. Recai buna o kadar kızdı ki, şaştım buna... Çünkü, ortada bu kadar kızılacak bişey yoktu. Sonra basımevi sahibine, ters ters,
     -Peki, peki, dedi, öyleyse bize, basılmış makbuz yapraklarından on-onbeş tane ver... Zararı yok, ciltsiz olsun. Yarın gelir, cilt makbuzlarını alırız.
     Basımevi sahabi, bir tomar makbuz yaprağı verdi.
     Otele döndüğümüzde,
     -Nasıl olsa bugün yetiştiremeyeceğini biliyordum... Ciltler hazır olsaydı, bende verecek para da yoktu ya... dedi.
     Para ödemeden basımevinden ciltsiz makbuz yaprakları alabilmek için o sert çıkışı yapmış olduğunu anladım.
Sf: 214
     Kendisini iğfal ettiğimi söyleyen bir kadını tanımadığımı söyleyince, sorgulama yapan polis,
     -Ulan şimdi tanıştırdık ya seni... Hâlâ utanmadan tanıyorum diye yalan söylüyorsun... diyerek benimle alay etmişti.
Sf: 219
     Sonunda gazeteciyle şöyle bir anlaşmaya vardık. Ben ona gerçek hayatımdan kimi şeyler anlatacaktım, o da benim kadın avcılığım üzerine kendiliğinden serüvenler yazacaktı, yani düpedüz uyduracaktı.
     Ben bu olaydan, insanların yalana ne çok düşkün olduklarını öğrendim. Genç gazeteci uyduruyor, u uydurmaları gazetede çıkıyor ve gazete kapışılıyordu. Benim de ünüm gittikçe yayılıyordu. Evet, biz insanlar, gerçekten çok, gerçek dışına, gerçek olmayana ilgi duyuyoruz. Hatta gerçekten hoşlanmıyoruz bile... Yalan, ne çekici!
Sf: 220
     Bunların hiçbirini ben anlatmamıştım, ben uydurmamıştım. İstesem de uyduramazdım. Herşeyden önce, gazetecinin yazdığı bu anılar, tarih bakımından uymaz, benim yaşımı tutmazdı. Herkes yalana inanmaya gönüllü olduğundan, bu anlatılanlara bu adamın yaşı tutuyor mu diye düşünen yoktu.
Sf: 221
     Bu konuşmalara hemen kulak kabarttım. Yalnız buna değil, dolandırıcılık mesleğimiz gereği, biz bütün konuşmalara kulak kabartmalıyız. Usta bir dolandırıcı, isterse, başkalarının her konuşmasına kulak kabartarak, konuşmasını dinlediği herkesi dolandırabilir.
Sf: 225
     Hatta o gazeteci bana;
     -Aman Paşazade, demişti, iyi ki sen gazeteci olmamışsın. Hepimize taş çıkartırdın...
     Ben de ona şu karşılığı vermiştim:
     -Ben sabıkalı bir dolandırıcıyım. Buyüzden de dolandırdığım zaman, bitek kişiyi dolandırırım. Ama gazeteci olarak, yazdığın gazetenin bütün okurlarını, binlerce, onbinlerce kişiyi birden dolandırıyorsun. Onun için, ikimizde aynı meslekteniz, bu meslekte, sen, benden daha baskınsın.
Sf: 226

Sahte Alman Müslümanı
Sf: 234
     Kapı gıcırtısıyla uyandım, doğruldum. Baktım bir köy delikanlısı yere sofra kuruyor. Ben tedirgin olmayayım diye ayaklarının ucuna basarak yürüyor... Örtüyü yaydı, yer sofrasını kurdu, üstüne yemekleri koydu, çıktı.
     Rüyada mı yaşıyordum, nedir? Bunca Müslüman yoksulluktan, açlıktan kıvranırken, bitek Hıristiyan Müslüman oldu diye ona gösterilen bu itibarın nedenini bitürlü anlayamıyordum.
Sf: 235
     Şu adamlar Müslüman olacak Alman diye bana bu kadar itibar edeceklerine, işsiz güçsüz kalmış, namusuyla çalışıp hayatını kazanmak isteyen bir Türk olarak beni kabul etselerdi de şu güzel kasabada bana da küçücük bir iş verselerdi ya... Bir an düşündüm: Ben bunlara Alman değilim, Türküm desem ne olur? Herhalde iyi bir şey olmayacaktı. Belki de beni döve döve kovalarlardı yada candarmaya teslim ederlerdi. Oysa ben kendimi onlara Almanım diye tanıtmış değilim ki...
Sf: 236
     Konuklardan biri,
     -Önce Türkçeyi öğretmeli, dedi, bu Alman milletinin zihni evveldir, hemen öğreniverir.
     -Ondan sonra da burada bir iş bulmalı...
     -Elbet... Görevimiz... Din kardeşimiz...
     -Bir din kardeşi daha kazandık...
     İçimden "sanki çok eksikti de..." diye geçirdim. Bu adamlar sürünen bunca din kardeşlerini hiç görmüyorlar mıydı, bilmem ki...
Sf: 237
     Bana tahta bir kaşık uzatıp -anlarmışım gibi-,
     -Buyurun, buyurun!.. dediler.
     Daldık çorbaya. Arkadan et... Onlar gibi, hiç yadırgamadan ortadaki yemeğe kaşık çalmama memnun oluyorlardı.
Sf: 238
     İster misin evinden bişey aşırıp kaçtığımı sansın da, bütün kasabalı arkamdan kovalasın...
     Dursam bitürlü, kaçsam bitürlü... Dursam, belki de Türkçe bildiğimi anlayacaklar... Yokuşu inip pazaryerine gelince camiyi görür görmez, aklıma bir kurnazlık geldi. Daldım cami avlusuna, dün yaptığım gibi, musluklara gittim. Ömer Efendi de yetişti. Gülerek, sanki anlarmışım gibi,
     -Yahu söylesene bre din kardeşi, camiye gideceğim diye... Bizi korkuttun kardeşlik... Hey Allah, sen bu Almanın kalbine bir hidayet eriştirmişsin ki, herif bizden Müslüman, sabahtan camiye koşuyor.
Sf: 241
     (Paşazade başından geçmiş olan bu olayı anlatırken, orda bulunanların hepsinin de Fransızca öğretmeninin attığını bildiklerini söyledi. Öğretmenin uydurduğunu biliyorlarmış. Ama bu uydurmalarına inanmamak istiyorlarmış. Çünkü içlerinden Fransızca öğretmeninin uydurduğu gibi olmasını diliyorlarmış. Böyle bir yalana inanmamayı gereksiniyorlarmış. Nedenini sordum Paşazade'ye. Aşağı yukarı şöyle demeye getirdi: Hepsi de, herhangi bir Almanın kendilerine üstün olduğunu kabul etmişti. Kendilerine üstün olan Alman, kendi dinlerini kabul ederse, kendilerine üstün olan Almana bile üstün gelecekler. Açığa vurulmamış böyle bir duyguları varmış.)
Sf: 242
     Eskisi gibi olacağımı düşündüğüm pek yoktu; ne olursa olsun diyordum. İşte o günlerde doğuştan Müslüman olmanın ne kadar makbule geçtiğini iyice anladım. Avrupa'da, Amerika'da, her nerde olursa olsun, geçim sıkıntısı çeken yoksul Hıristiyanlar memleketimize gelip de, "İslam dinini kabul ettik!" deseler, bizim yamalar içinde tek şalvarı olan yoksullarımız bile, yamalı tek şalvarını ayağından çıkartıp ona verir, yemez yedirirler. Nasıl olup da Hıristiyanların bizi büsbütün donsuz, pabuçsuz bırakmak için bunu düşünmediklerine şaşarım.
Sf: 243
     Ben onlara kendimi yavaş yavaş Türkçe öğreniyormuşum gibi gösteriyordum. Hatta çok çabuk Türkçe öğrenişime şaşarak,
     -Maşallah, maşallah... Ne aklı evvel... deyip duruyorlardı.
     Bu numaramı yutmayan yalnız Asiye olmuştu. Bigün yine onunla sofrada karşılaşmış, fısır fısır konuşuyorduk. Ben Alman taklidi yapmaktaydım. Cümleleri kırarak, kelimeleri bozarak konuşuyordum. Asiye de durmadan gülüyordu. Ben onu acemice Türkçe konuşmamdan hoşlandı da ona gülüyor sanmıştım. Asiye birden,
     -Sayıklarken tıpkı Türk gibi konuşuyorsunuz... deyip kaçıverdi.
     İşte o zaman ben uyurken Asiye'nin sayıklamalarımı dinlediğini anladım. Allah kahretsin, sayıklarken de Alman taklidi yapamazdım ya... Acaba neler sayıklamıştım?
Sf: 247
     -Bilmiyor ben... dedi, ama siz öğrenmiş iyi türkçe...
     -Az az... Yavaş yavaş... dedim.
     -İyi, iyi, dedi, bizim gazetede yazdık haberi... İstanbul gazetecilerine de bildirdim telefonla... Gir röportaj yap, dediler. Siz bişey keşfetmişsiniz, ne keşfettiniz?
     Bunun doğru cevabının şöyle olması gerekirdi:
     "Yüz kuşaktanberi Müslüman aileden olanlara hiç aldırış etmeyen insanlarımızın, yeni Müslüman olanlara verdiği değeri, yani enayiliğimizi keşfettim."
     -Hiçbişey keşfetmedim de diyemezdim. Çünkü büyük bir Alman mucidi ve genç bir Alman kaşifi olarak bikez adım yayılmıştı.
Sf: 255

Sahte Merhamet Tüccarı
     İlk günlerde ona "Paşam" yada "Paşazadem" diyen Dandini Fikret, Paşazade kendisine eşyasını sattırdıkça, "Paşa", "Ulan Paşa", hatta "Ulan inek Paşa" demeye başlamıştı. paşazade bavulunu da Dandini'ye sattırdıktan sonra, onda artık satılacak çokaz şey kaldığını anlayan Dandini, Paşazade'ye "Moruk!", "Ulan Moruk!" diye sesleniyordu. Son günlerdeyse, Moruk'luğu bile ona çok görmüştü; "İnek!" yada "Kart İnek!" demeye başlamıştı. 
     Bigün koridorda volta atıyordum. Dandini Fikret, ayağındaki şıptırıkları, koridorun taşlarında uyumlu sesler çıkarttırarak, sürüte sürüte geldi, Bizim locaya girdi. Paşazade içerdeydi. Konuşmalarını duymak için kapı ağzına yanaşıp durdum.
Sf: 256
     -Yirmi kâğıttan fazla vermiyorlar ulan Kart İnek... diyordu Dandini.
     Paşazade'nin sesini duydum:
     -İki gündür bütün koğuşları dolaştırıyorum, aman ağladı... Fazla veren yok. Yirmi papele okutayım mı? Sonradan su koyverme haa, iki tekliği de benim hakkım... dedi.
     Paşazade'nin sesini duydum:
     -Vazgeçtim satmaktan. Getir paltoyu...
     Dandini Fikret söylendi:
     -Ulan, sen öyle bir kart ineksin ki, on çuval saman yersin, ikiyüz gram süt verirsin, onu da art ayağınla devirirsin...
     Birden locaya girdim. Niçin o sırada birden girmiştim locaya? Dandini Fikret alçağının, Paşazade'yi daha da aşağılamasını önlemek istemiştim. Benim yanımda böyle ağır sözler söyleyemezdi. Ama birden girişim, niyetimin tam tersi sonuç vermişti. Paşazade, yıllardan beri cezaevinde her parasız kalışında böyle aşağılamarla karşılaşmış, artık buna da alışmıştı. Ama o, benim yanımda aşağılanmak istemiyordu. Dandini'nin aşağılamalarını duyduğumu anladığı için onuru kırılmıştı.
     Yoksa başka bir nedenle mi, birden locaya girivermiştim? Belki Paşazade'ye bilinçaltımda bir kızgınlığım vardı. Yoksa, özellikle bana karşı takındığı o saygın kişilikli davranışlarının da sahtecilik olduğunu yüzlemek mi istiyordum?
     Ben locaya girince bozuldu.
     -Sonra konuşuruz, sonra... diye, elinin tersiyle de havayı iterek, Dandini'ye çıkmasını işaret etti.
     Dandini Fikret hiç oralı olmadı, gidip kapı ağzına dayandı.
     Paşazade, sanki daha yeni yemek yemiş gibi -Oysa yemek yemediğini kesin olarak biliyordum- kibrit çöpünü kürdan gibi kullanarak dişlerini temizlerken şöyle dedi:
     -Nasıl olsa Karantina Koğuşunda tutmazlar artık beni. Başka bir kısma verirler. İyi bir koğuşa vermeleri için para ister de...
Sf: 257
     Bu sözünün arkasında, sözcükleriyle söylemeden bana anlattığı şuydu: Burdan iyi bir koğuşa gidebilmesi için para vermesi rüşvet vermesi gerekirdi. Rüşvet verebilmek için de paltosunu sattırmak zorundaydı.
     Bu sabıkalı dolandırıcının bende saygınlık uyandıran yanı işte buydu; yaşamının uzun yıllarını cezaevlerinin bu aşağılık ortamında geçirmişken, yine de utanma duygusunu yitirmemişti kişiliğine saygısı vardı. Polislerin, yüzünü elleriyle itip zorlayarak gazete fotoğrafçılarına çevirmelerinden bikaç kez yakınmış olması da, utanma duygusunu, kişiliğine saygısını yitirmemiş olduğunu gösteriyordu.
     -Buyrun, birer çay içelim... dedi.
     Bu önerisini reddetsem kırılabilirdi. Hele çay parasını ödemeye kalksam büsbütün gücenirdi.
     Yatağının biyanına oturdum.
     Gitmesini söylemesine halde kapı ağzında siftinen Dandini'ye, bir genel müdürün odacısına söylediği biçimde,
     -Bize, iki çay söyle! dedi.
     Locadan çıkan Dandini'nin arkasından seslendi:
     -Sen de bir çay iç benden. Ocakçıya söyle, demli olsun; Paşazade için dersin...
Sf: 260
     Paşazade'yi, "Âdembaba Koğuşu" denilen, yoksulların, kimsesizlerin, hapisaneci ağzıyla "yolu kesik" olanların koğuşuna göndermişlerdi. Âdembaba Koğuşundan başka onun barınabileceği cezaevinde başka bir yer yoktu.
     Giderken, onurunu kırmamak için görmemiştim. Ama onun da bana görünmeden, bir allasmaladık bile demeden gidişine bayağı kırılmıştım. Sonradan, düşkün durumunu görmemem için beni görmeden gitmiş olabileceğini düşündüm. Çünkü, Paşazade, Karantina Koğuşunun kapısından çıkarken, ellerini ağzına koyup şaşılası sesler çıkartarak onunla alay edenler, bağıranlar, yuh çekenler, sövenler, aşağılayanlar, "Kart inek!" diye seslenenler vardı. Belki de benim kendisini bir daha hiç görmeyeceğimi, hiç karşılaşamayacağımızı, cezaevi dışında görsem de çokları gibi onu görmezden geleceğimi, tanımış olsam bile şöyle bir selamlayıp geçeceğimi sanmıştı. Oysa, cezaevi müdürü, bana bütün koğuşları gezip dolaşma özgürlüğü vermişti. Âdembaba koğuşuna gidip Paşazade'yi görebilirdim. Böyleyken, Paşazade'yi görmeye Âdembaba koğuşuna gitmedim. Çünkü, başından geçmiş gibi, gerçekmiş gibi anlattığı uydurma olaylarla, yalanlarıyla beni de kandırdığı, bir anlama dolandırıldığım duygusu vardı içimde. Bibakıma, onun bu yalanlarını geceleri yazarak, ben de onun yalanlarına ister istemez katılmış oluyordum. Onun anlattıkları, tümüyle doğru olsaydı bile, ben sonradan anlattılarını yazarken, onun ağzından çıkanların tıpkısını yazamıyordum ki... Sözcükleri de, tümceleri d ister istemez değiştirerek yazıyordum. Yani, onun anlattıklarını yazamıyorum diye, kendi sözlerimi, dolayısıyla da bir oranda kendimi yazmış oluyor muydum? Herşeyden önce, onun anlattıklarını, onun sözcükleriyle, onun anlatı biçimiyle değil, kendi sözcüklerim ve anlatı biçimimle yazıyordum. Böylece yazdıklarım, onun bana anlattıkları mı oluyordu, yoksa onun bana anlattıkları benim yazdığım biçimde mi anlatılmış oluyordu? Gerçek olan hangisiydi? Yoksa hepsi mi uydurmaydı? Kaç yalan, kaç kez birbirine karışıyordu?..
Sf: 261
     Şu eroinci, firengili Dandini Fikret bile, başkalarının anlattığına göre, Paşazade'nin zengin turistler gibi bavullar dolusu eşyayla cezaevine geldiği zamanlar, onun eşyasını satarak çok para kazandığı halde, Paşazade'ye düşmandı. Son olarak da, Paşazade'nin kehribar tesbihini, ağızlığını, saatini, bavulundaki bütün eşyasını, bavulunu, paltosunu, üstündeki elbise ve ayakkabısını sattığına ben tanık olmuştum. Paşazade'nin, insanı şaşırtan eliaçıklığını, kendi karnı açken bile kendisine düşman olan bu insanlara çay ısmarladığını, cıgara verdiğini de görmüştüm. Böyleyken, niçin Paşazade'ye düşmandılar? Çok düşündüm bunu. Sonunda, Paşazade'nin hem kendilerinden olduğunu, hem de olmadığını sezinledikleri, Paşazade'nin hepsine üstün biyanı buluğu için, ona karşı gizli bir düşmanlık besledikleri, Paşazade'nin parasal durumu iyiyken düşmanlıklarını açığa vurmadıkları, ama yoksullaşınca gizli düşmanlıkları yüze çıkıp, ondan intikam aldıkları sonucuna vardım.
Sf: 262
     Çok daha şaşılası bişey oldu. Paşazade, bulunduğumuz koğuştan gittikten sonra ona duyulan düşmanlık iyice alevlenip arttı, ama bir zaman sonra bu düşmanlık gittikçe söndü. Daha sonra da bir acıma başladı herkeste Paşazade'ye. Bir zaman sonra da, cezaevine gelmeden önceki gibi, Paşazade yine yüceltilmeye başlandı. Olağanüstü serüvenleri anlatılıyordu. Paşazade gittikçe destanlaştırılmaktaydı.
Sf: 265
     Karlar erimiş. Cezaevinin orta bahçesinde eriyen karlar, yıvış yıvış kahverengi çamur olmuş. Bahçede kimseler yok. Aradabir, kapıaltından kısımlara gidip gelenler oluyor.
     Rutubetten yoğunlaşmış hava, kadınlar bölümündeki tutukluların aradabir yükselen dişi çığlıklarını, koğuşların demir parmaklıklı pencerelerinden içeri iteliyor.
     Cezaevinde sabah uykusu yeni yeni çözülüyor. Maltızlar, teneke mangallar yıkanıyor, sular kaynatılıyor, çaylar demleniyor.
     Cezaevi meydancısının, camları zangırdatan, ortalığı çınlatan sesi duyuluyor:
     -Listeeee! Tahliyeciler, tahliyeciler, tahliyecileeeer!
     Kapıaltı merdiveninin üst basamağındaki meydancı, elindeki listeden tahliye edileceklerin adlarını okuyordu. Tahliye edilecek onbeş-yirmi kadar tutuklunun adı okundu.
     Daha geceden yataklarını, eşyalarını denk yapmış bekleşen tahliyeciler, sırtlarında denkleri, ellerinde bohçaları, paketleri, çantaları, bahçeden geçip kapıaltına yöneldiler. Paralılar, denklerini başkalarına taşıtıyorlardı. Âdembabalar sıralanmışlar, tahliyecilerden bahşiş koparıyorlardı.
     Tahliyeciler uğurlandıktan sonra, böyle zamanlarda hep olduğu gibi, duyulan küskün sessizliğin ağırlığı geride kalanların üstüne çöktü.
Sf: 268
     Bir zaman sonra, Paşazade'ye alışmış olduğumu, hatta onu özlemiş bile olduğumu anladım. Cezaevinde, onun yerine koyabileceğim başka birisi olsa, belki de onu hiç aramazdım. Ama konuşup söyleşebileceğim, anlattıklarını -hatta yalan bile olsa- dinleyebileceğim tek insan oydu. Âdembaba Koğuşunda ne yaptığını, nasıl yaşadığını merak ediyordum.
Sf: 269
     Âdemababa Koğuşuna girdim. Havası pis, kokusu pis, rengi pis, biçimi pis, mide bulandırıcı, bütün görünümüyle iğrenç pislikte biyer. Koğuş soğuktu. Koğuştakilerin üstlerinde giysi diye en göze batan şey, çuval yada çuvala benzer şeylerdi.
     Paşazade, koğuşun sol dibindeki ranzanın alt yatağındaydı. Sırtına, kullanım süresini beş-altı kez doldurmuş, eski, yırtık, pırtık, kirli bir battaniye almıştı, sarınmıştı battaniyeye. Kuru ot dolu şilte üzerinde bağdaş kurmuş, ikibüklüm duruyordu. Başını eğmiş, kitap okuyordu. Gözlüğünü takmış olması beni şaşırttı. Çünkü gözlüğü, satmadığı ve sahibi olduğu tek malı olarak kendine kalmıştı. Sarındığı battaniyenin arasından, kirden rengi belirsizleşmiş fanelayla, donunun diz kapağı bölümü görünüyordu. İpekli pijamasını da çıkarınca, sanki pijamayla birlikte bütün saygınlığı da üstünden akıp gitmişti. Sanki karşımda başka bir insan varmış gibiydi.
Sf: 270
     Selam verdim. Başını kaldırdı. Gözlük camlarının üstünden baktı. Beni görünce, ilkin ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırdı. Sanki, utanılası bir durumda suçüstü yakalanmış gibiydi.
     -Merhaba efendim... dedi.
     Bir "efendim" sözcüğüyle yeniden saygınlık kazanmasını bildi. O "efendim" sözcüğü, sanki onun bu Âdembaba Koğuşuna yanlışlıkla düştüğü izlemini veriyordu.
     Doğrulmak istedi. Ama sırtındaki battaniye kayarsa kirli fanela ve donun yırtıklarından çıplak teni görüneceği için, kıpırdamakla yetindi.
     -Buyrun... diye yer gösterdi yatağının üstünde, oturmam için.
     Yatağı çarşafsızdı. Oturunca, şilteye doldurulmuş kuru otun varlığını elimde duydum.
     Gözlüğünü çıkardı. Kitabı da biyana koydu.
     -Nasılsınız? dedim.
     Bu sabıkalı dolandırıcı, işte bu en düşkün konumuyla bile, sanki bana "Nasılsın?" demek senli-benliliğine izin vermiyordu.
     Sorumun üzerine, o herzamanki ağlamak mı gülmek mi olduğu kestirilemeyen çizgiler yüzünü kırıştırdı. Sanki, nasıl olduğunu bütün ayrıntılarıyla anlatmak istercesine,
     -Görüyorsunuz işte! dedi.
     Söz olsun diye,
     -Ne okuyordunuz? diye sordum.
     -Başı, sonu kopmuş çok kötü bir roman... Ortasında da yaprakları kopmuş ya... Dördüncü kez okuyorum.
Sf: 271
     -Dördüncü kez mi?
     -Şimdilik dördüncü kez... Kimbilir daha kaç kez okuyacağım bu rezil romanı... Okudukça, romanın başından, sonundan, ortasından kopuk sayfalarda neler yazılı olduğunu, yani yazılı olması gerektiğini düşünüyorum. Her okuyuşumda, biraz daha içine giriyorum anlatılanların, sanki kopuk sayfaları da okuyormuşum yada okumuşum gibi oluyorum. Daha bikaç kez okursam, kitapta bulunmayan sayfaları yazabilirim, aşağı yukarı yazarının yazdığı gibi... İyi bir eğlence değil mi?
     Kendini eğlendirebilmek, avunacak bişey bulmak daha iyi bir hapisaneciliğin gereklerindenmiş.
     -Bu yine bişey değil, hiç olmazsa bu roman parçası kırk-elli sayfa var... diye anlatmaya başladı.
     Yıllar önce, bir polis karakolunun nezarethanesine atmışlar. O zamanki yasalara göre sanığı istedikleri sürece gözetim altında kapalı tutabilirlermiş. Günlerce kalmış orda. O yer, karakolun bodrumundaymış. Pencere sayılan avuç kadarlık bir delikten girip yapının içinden dolana dolana gelen ışık orasını iyice aydınlatmıyormuş. Bakkaldan zeytin aldırtmış. Zeytinin sarılı olduğu gazete parçası orda en büyük avuntusu olmuş. O gazete parçasıyla orda günlerini keçileri kaçırmadan geçirmeyi başarabilmiş. Gazete parçasında, bir roman tefrikası varmış. O tefrika parçasını günde onbeş-yirmi kez okur, romanın başının nasıl olduğunu, sonunda nasıl olması gerektiğini düşünürmüş. Bu günlerce böyle sürmüş. Sonunda, hiç ayrımsamadan o tefrika parçasını ezberlemiş olduğunu görmüş.
     Aradan yıllar geçti, hâlâ o tefrika parçası bugün de ezberimdedir... dedi ve o koskoca adam, öğretmeninin verdiği bir ezber ödevini okuyan küçük bir öğrenci gibi, çabuk çabuk okumaya başladı. Roman parçasını ezbere okurken içime fenalık geldi, bayılacak gibi olmuştum. Sanki, anlattığı o bodrumda ben vardım ve o roman parçasını gazeteden ben okuyordum. Bir kitap sayfasından daha çoğunu ezbere okumuştu ki, bitmeyince,
     -Yeter, fena oluyorum... dedim.
Sf: 272
     Ortasından gelişigüzel biyerinden koparılmış bir roman parçasını günlerce okuyarak, o romanın başını ve sonunu tasarlayarak, düşünerek, yüzlerce olasılıklar bulup romanı yeniden kurmaya çalışmak bana çok olağanüstü bir çaba göründü.
     Arayıp sormadığım, yanına gitmediğim günlerde onu niçin bu denli özlemiş olduğumu o zaman anladım; bu konuşmasıyla da belliydi ki, Paşazade, cezaevlerinde bulunamayacak, rastlanamayacak kişilikte bir adamdı. Yalnız cezaevlerinde değil, yüksek düzeyde insanlar arasında bile onun gibisini bulmak kolay değildi.
     -Siz nasılsınız, neler yapıyorsunuz? diye sordu.
     Ben de kitap okuduğumu söyledim. Yeni verildiğim koğuş kalabalık ve gürültülü olduğundan, cezaevinin kitaplığında okuduğumu söyledim. Kitaplıktan biçok kitabın çalındığını, ama değerli kitapların kaldığını anlattım.
     -Niçin beğenmediğiniz, başı sonu olmayan bir romanı tekrar tekrar okuyacaksınız? Ben size isterseniz kitaplıktan okumanız için kitap getireyim.
     O gülme mi, ağlama mı olduğu belirsiz acılı çizgiler yine yüzünde tortulandı.
Sf: 273
     -Niçin güldünüz? diye sordum.
     -Gülmedim, dedi, ben ordaki kitapların hepsini okudum da... Hem de kimisini iki kez... Kolay değil, bu cezaevine çok girip çıktım, yıllarımı geçirdim burda...
     -Öyleyse, ben size evden kitap getirteyim, dedim, nasıl kitaplar istersiniz?
     Bu soruyu sorduktan sonra, onun yanıtını beklemeden, şu uygunsuz sözümle pot kırdım:
     -Dostoyevski'nin romanlarından ister misiniz? "Suç ve Ceza"yı yada "Ölüler Evinden Anılar"ı?
     Söylerken, bu iki romanın Paşazade'nin kişiliğiyle olan ilişkisini hiç düşünememiştim, belki de bilinçaltı duyguyla birden bu iki eseri söyleyivermiştim.
     Görünmez bir maske gibi yine o acılı çizgilerle yüzü değişti.
     -Teşekkür ederim, dedi, ama okudum ikisini de... Olsun, yine getirsinler söyleyinde... Daha başka romanlarda rica ederim.
     Paşazade öyle bir davranışta bulundu ki, onun izi bende yaşamım boyunca sürecek. Elini, kuru ot dolu şiltenin altına attı. Ordan Serkıldoryan paketini çıkardı. Paket, yatağın da baskıyla iyice ezilmiş, orda dura dura zamanla da çok yıpranmıştı; öyle ki, Paşazade kapağını bile zor açtı.
     Paketi uzattı.
     Gözlerim buğulandı. Bisüre konuşamadım.
     Parmaklarımla paketin içinde cıgara arandım. Bir cıgara buldum. Belki de başka cıgara kalmamıştı pakette. Aldığım cıgara yassılaşmıştı, tütünü de epey dökülüp boşalmıştı.
     Belki bu olay, başkaları için bu denli etkili değildir. Ama cezaevinin insanı aşırı duyarlı yapan, hatta her bakımdan güçsüzleştiren başka bir havası vardır; işte ben o hava içinde olduğumdan belki; çok duygulandım ve üzüldüm.
     Yine yarım cıgara koydu kâğıttan ağzına. O yarım cıgarayı, hangi paketten aldığının ayırdına varamadım. Cıgaralarımızı yakmak için kibrit arandı. Öyle bir arandı ki, kibriti olmadığını bile bile arandığı, benim çakmağımı çıkarmamı beklediği belli oluyordu. Çakmağımla cıgaralarımızı yaktım.
Sf: 275
     Paşazade'yle o güne dek olan konuşmalarımızın en ciddisi bu olmuştu. Hem de ben, yaşamının büyük bölümünü cezaevlerinde geçen bu sabıkalı dolandırıcının, nasıl olup da bu kadar bilgili, hatta kültürlü olduğunun gizini, o günkü konuşmasından anlamıştım. Paşazade, sahte hâkimlik, sahte hekimlik, sahte öğretmenlik, sahte subaylıklar yapmış, yani aydın bir kişi olarak pekçok görevlerde bulunmuştu. Elbette bilgili olacaktı. Ama ben, onun kadar kültürlü olmayan çok öğretmen, çok subay, çok hekim görmüştüm. Demek, bu özgün görüşleri, salt sahteci olarak yaptığı işlerden gelmiyordu. Çok, pekçok kitap okumuştu. Çok roman okumuştu. Sanırım, kültürünün kaynağı bunlardı. Paşazade, cezaevinin dışında insana ilginç gelmeyebilirdi. Ama cezaevinde, cezaevinin ortamıyla çelişik bir kişiliği olduğundan bana ilginç ve çekici geliyordu.
Sf: 276
     Yani, büsbütün çaresiz kalmışsanız, başka ne yapabilirsiniz? Ne yapabiliriz? Ne yapabilirim?
     Bütün konuşmalarında Tek Yol, onun haklılığına uydurduğu bir gerekçeydi; hatta sahteciliğinin gerekçesiydi.
     -Siz, kendinize bir gerekçe uyduruyorsunuz... dedim.
     Âdembaba Koğuşundakiler o denli çok gürültü ediyorlardı ki, dediğimi anlamadı.
     -Efendim? diye sordu.
     -Gerekçe uyduruyorsunuz, gerekçe... diye bağırdım.
     -Baştanberi inanmadığınızı biliyordum... dedi.
     -Hiç de değil... Neden inanmayayım, anlattıklarınıza inanıyorum... diye yalan söyledim.
     -Nezaket gösteriyorsunuz, dedi, inanmadığınızı bakışlarınızdan anlıyorum. Ama size, bir insanın nasıl o tek yola zorlanarak itildiğini burda tıpkı bir laboratuvardaymışız gibi bir deneme yaparak göstereceğim.
     Paşazade, cezaevindeki hükümlülerin, benim de yakından bildiğim yaşayışlarını şöyle anlatıyordu. Cezaevine giren bir insanın, çoluğu çocuğu aç ve bakımsız kalıyordu. Hadi hapsedilen suçlu cezaevinde cezasını çekiyor. Ama evinde kalan çocuklarının suçu ne? Niçin onlar aç ve bakımsız kalsın? Var mı geride kalan çocuklara, kadına, yaşlıya bakacak olan? Bu, tek yol dediği de neydi? Bir işi de olmayan eş için yalnız tek yol açık bırakılmıştı: kendini satıp çocuklarına bakabilmek... Evin kızı için de, yalnız tek yol açıktı: Orospu olmak... Küçük çocuklar için açık olan tek yol, hırsızlıktı. Yaşlı anne için de tek yol açık bırakılmıştı: Dilencilik...
     Kendisine, geride bıraktığı ailesi olmadığını söyledim.
Sf: 277
     Başka çarem yok... Size de burda, sanki bir cambazlık gösterisi yapıyormuşum gibi, para kazanılacağını, hatta zengin bile olunabileceğini göstereceğim.
     Paşazade övünüyordu, atıyordu. Bütün bunları yapabilseydi, Âdembaba Koğuşuna düşmeden önce yapardı. Öyle sanıyorum ki, Âdembaba Koğuşundaki ezikliğine karşı bir kişilik savunması olarak övünüyordu. Demek istiyordu ki, isterse sahtecilik yapıp dolandırıcılıkla para kazanabilirdi. Ama o, bunu istememişti. Oysa şimdi, onu dolandırıcılık yapmaya zorluyorlardı.
Sf: 278
     İnanmadığımı söyledim. Ama o anlamış gibi,
     -Göreceksiniz! dedi.
     Elimde olmadan alaylı bir biçimde,
     -Görelim bakalım... dedim.
     -Hem de, dedi, bir gözbağcının yaptığı şaşırtıcı gösteriyi, sonradan seyircisine açıklaması gibi, ben de size yaptığım işin gizini sonradan açıklayacağım. Bir gözbağcının bir numarası bize sanki bir mucizeymiş gibi gelir. Ama o mucize sanılan numaranın gizi anlaşılınca, ne kadar basit olduğu ortaya çıkar. Dolandırıcılık da böyledir işte...
     Bu gereksiz övünmeleriyle Paşazade yine gözümden düşmüştü. Konuşmak bile içimden gelmedi. O da konuşmadı. Epiy süren sıkıcı bir suskunluktan sonra, ayrıldım yanından. Konuğa saygı göstermek için kalkar gibi yaptı, ama kalkmadı. Kalksa, o kirli ve yırtık iç çamaşırıyla kalacaktı.
     Havanın iyice olduğu bigün Dandini Fikret, bahçede yine satış çığırtkanlığı yapıyordu:
     -Hırsız uğursuz kardeşlerim! Kapkaççı arkadaşlarım! Gecekuşu yoldaşlarım!.. Dandini Fikret geldi, gidiyor... Duyduk duymadık demeyin sonra. Haniya, var mı böyle bir uzun paçalı don... Hem de daha yeni yıkanmıştır kardeşler. Haniya, var mı böyle bir gözlük isteyen... Bu gözlüğü takanın, devlet dairesinde müdürden hiç farkı kalmaz. Gözlük dedikse, yalnız gösteriş için takılacak sanma! Gözün görmediği mikrobu, deve kadar gösterir bu gözlük... Bu gözlüğün yanında mikroskop kaç para eder... Kardeşler! "Girmedi tarz-ı hayatım biçime/Sıçayım böyle hayatın içine!" demek istemiyorsan, ille böyle bir gözlük takacaksın. Çünkü, bu gözlük bu bombok dünyayı bile cennet gibi gösteriyor. İstersen burnunun ucundaki mikrobu seyret, istersen gökyüzünde yıldızları... Teleskop neye yarar böyle bir gözlüğün yanında... Gözüne tak, denize dal, denizin içinden dışarısını seyret, işte periskop dedikleri şey bu alet! İnsanın yalnız dışını değil, içini de gösteriyor, ciğerini yüreğini gösteriyor... Gözlük değil, röntgen...
Sf: 280
     Dandini Fikret bile, rüşvet alanları, zimmetine devlet parası geçirenleri, ihtilas suçlularını adam yerine koymazmış da, bu yüzden onların adlarını anmazmış. Cezaevinde, Beyler Koğuşu denilen en iyi koğuşta en rahat yaşayan onlardı, ama cezaevinde hiçkimse onları adam yerine koymazdı.
     Her ne söylese, içimden onu bozmak geliyordu. Buyüzden,
     -Ya kaatiller? dedim.
     Dandini, çığırtkanlık ederken, kaatilleri de saymıyordu.
Sf: 281
     Paşazade'nin söylediğine göre, kaatiller cezaevinin en saygın kişileriydi. Onlardan söz etmek kolay değildi, hatta tehlikeliydi. Dandini Fikret bigün yine çığırtkanlık ederken, hırsız kardeşleri, zarfçı ağbiyleri, kapkaççı dostları, otel faresi arkadaşları arasında "Kaatil ağalarım" demiş, buyüzden de eşek sudan gelene dek dayak yemişti kaatillerden birinden.
     Ötekilere, yani Dandini'nin saydıklarına gelince, işte onlar cezaevinin en asıl gediklileriydi. Bunların hepsi de büyük hayalcilerdi. Ama onların en hayalcileri, dolandırıcılardı. Buyüzden dolandırıcılar şair sayılmalıydılar. Şiir yazmazlar, şiir söylemezlerdi ama onlar şiiri yaşarlardı.
     Bir öğle sonrası, ben bahçede kalabalık içinde gezinirken Paşazade'yi gördüm, ama gözlerime inanamadım. Çünkü, görüntü inanılacak gibi değildi. Daha bir ay önce yatağına sırtüstü uzanmış olarak görüp de ölü sandığım Paşazade, dipdiri, dinçti, on yaş gençleşmiş gibiydi. Üstelik, üstünde takım elbise vardı. Ayakkabıları pırıl pırıldı. Yanındaki iki-üç kişiye bişeyler anlatmaktaydı. Nedense, yanına gitmek istemedim. Yanına gitsem, bu değişikliğin nedenini sormam gerekecekti. Paşazade'nin mahkemesi olabilir de ondan böyle giyinmiştir, diye düşündüm. Çünkü, cezaevinin en Âdembabası bile, mahkemesi var da duruşmaya gidecekse, biyerden bulur buluşturur, bir iyice elbise giyerdi sırtına. Hükümlülerin aralarında böyle bir dayanışma vardı. Sabıkalılar, arkadaşlarının hâkim önüne düşkün kılıkta çıkmasını istemezler, kimisi ayakkabısını, kimisi gömleğini, kimisi paltosunu, ceketini verir, onu iyice donatıp öyle gönderirlerdi mahkemeye. Paşazade de mahkemesi için böyle giyinmiş olmalıydı. Ama bildiğime göre duruşma yoktu, hem de onun bulunduğu Âdembaba Koğuşunda kimsede böyle güzel bir elbise olamazdı ki ona versin...
Sf: 282
     Ertesi gün, öğleden önce, Paşazade'yi yine bahçede gördüm. Hem de üstünde bu kez başka bir takım elbise vardı. Üstelik, dün giydiği siyah ayakkabıyken, bugünküler kahverengiydi.
     Yine yanına gidemedim. Ama çok meraklanmıştım. Cezaevinin idare bölümüne geçtim. Niyetim gardiyanlara sorup, Paşazade'deki değişikliğin nedenini öğrenmekti. Bunca meraklanışımın nedeni, bana kimsesi olmadığını söylemiş olmasıydı. Kimsesi yoktu da, hergün değiştire değiştire giydiği bu elbiseleri ona kim getirmişti? Kimsem yok diye beni kandırmışsa, bana öbür anlattıkları da yalan demekti. Beni kandırmış olduğunu anlayacaktım.
Sf: 284
     Kâtip, soyadının başharfi "N" olan birisine telefon etmek istemiş. Telefon numarasını öğrenmek için rehberi karıştırmış, ama "N" bölümü yok...
Sf: 285
     Kardeşim ziyaret yerinden ayrıldıktan sonra, iyice kuşkulandığım için, Paşazade'yi göreyim diye Âdembaba Koğuşuna gittim. Koğuşa girip bakındım. Tıklım Tıklımdı herzamanki gibi, ama o köşedeki ranzanın alt yatağında başka birisi vardı. Paşazade'nin nerde olduğunu sordum. O yatakta oturanlardan biri,
     -Ohooo, dedi, Paşazade çoktaaaaan gitti.
     -Nereye?
     -Haberin yok mu beyim, Beyler Koğuşuna geçti artık... Kuyruğu, kulağı düzeltti ya artık burda durur mu.
     Beyler Koğuşuna gittim. Paşazade, koğuşun ortasındaki uzun masanın biyanında, bikaç kişiyle birlikte oturmuş, kahve içiyordu. Beyler Koğuşu, bir paralı yatılı okul yatakhanesi kadar temizdi, derli-topluydu. Paşazade'yle birlikte oturmuş kahvelerini içerek söyleşen dört kişiden üçü, giyimli ve çalıştıkları işyerindeki masalarında oturdukları gibi boyunbağlıydılar. Öbür ikisi, pijamalıydı ve üstlerinde ropdöşambr denilen uzun hırka vardı. Paşazade'nin de arkasında hırka vardı; hırkanın yakası ve cep kapakları kadifeydi. Altında yine ipekli pijama, ayaklarında da "mabeyn terliği" denilen yüksek konçlu rugan terlikler vardı.
     Beni görünce,
     -Buyurun efendim, diyerek ayağa kalktı.
     El sıkıştık.
     -Çok uzaktaymışsınız gibi çoktandır görüşemiyoruz. Hiç gelmiyorsunuz... dedi.
     -Siz de gelmiyorsunuz ama... dedim.
     -Biliyorsunuz ki, ben Karantina Koğuşuna gelemem. Ama siz heryere gidebilirsiniz.
     Karantina Koğuşundan başka koğuşa verildiğimi söyledim. Sanki haber yokmuşçasına,
     -Yaa! diye şaşkınlık belirtisi gösterdi.
     Masadakilerden izin alıp yatağına yöneldi. Koluma girip beni de götürdü. Yatağına oturttu. Yatağı pufla gibi şişkindi. Mavi satan yüzlü yorganının üstünde uzun tüylü bir battaniye örtülüydü.
     Hırkasının cebinden Serkıldoryan paketini çıkardı. Bir cıgara aldım. Çakmağını çaktı. Koyu renk deri kaplı güzel bir çakmaktı.
     Beyler Koğuşunun işlerine bakan delikanlıya,
     -Oğlum, bize iki çay getir. Sonra da git bana Dandini'yi çağır! dedi.
     -Paşazade, dedim, siz bana bigün, Beyler Koğuşundaki ihtilas, zimmet, rüşvet suçlarından yatanları, cezaevinde adam yerine koymadıklarını söylemiştiniz...
     -Evet, ne olmuş? Öyledir... dedi.
     -Siz de bu koğuşa gelmişsiniz de...
     Onu tedirgin etmek için, o eski sözünü yüzüne vurmuştum.
     -Doğrudur, dedi, Beyler Koğuşunda yatanları burda kimse adam yerine koymaz. Bildiğimiz bayağı yankesici, kapkaççı hırsız bile, burdakilerden daha değerlidir. Benim neden, nasıl bu koğuşa geldiğimi merak ettiniz de, bana laf dokunduruyorsunuz demek... Unuttunuz mu, size mucize gibi gelecek bir dolandırıcılık gösterisinde bulunacağımı söylememiş miydim? Siz de inanmamıştınız. İnanmadığınızı söylemeniz inceliğinizden ama, pek belliydi yüzünüzden. Gördünüz işte, önümde bütün yollar kapanmıştı. Yalnız tek yol açık bırakılmıştı. O tek yola sapmamak için nasıl direndiğime siz tanıksınız. Başka bir yol açılır diye önümde, çok bekledim. Sonunda itildiğim o tek yola saptım. Bakın, durumum iyi işte... Hiçbir sıkıntım da yok çok şükür... Neden, kimsenin değer vermediği Beyler Koğuşuna geldiğime gelince... Benim değer verilmez dediğim şu: İçtenlikle gerçek değer verilmez. Ama bu koğuştakilerin paraları çok olduğu için, herkes burdakilere sanki çok değer veriyormuş gibi yapar. Bana da gerekli olan bu... Yüzüme karşı değer versinler, işlerimi görsünler, saygılı davransınlar, arkamdan da ne söylerse söylesinler, hiç umrumda değil... Bir sabıkalı dolandırıcı için, başka ne söylenir, ona ne değer verilir ki... Bu rüşvetçilere, zimmetçilere, idaredekiler bile saygılı davranır, ama gerçekten değer vermezler. Benimse gerçek değerim zaten yok...
Sf: 287
     Çaylarımızı içmiştik. Dandini Fikret de koğuşa girmişti. Öbür koğuşların koridorlarında bağırdığı gibi, Beyler Koğuşuna girerken tabanı, tavanı inleterek çığırtkanlık yapamıyordu. Kollarında, biriki palto, bikaç takım elbise, birki çift de ayakkabı vardı, iyice yüklenmişti. Paşazade'nin önüne gelip ciddi ve saygılı,
     -Buyu Paşazadem... dedi.
     Sanki, bikaç hafta önce Paşazade'ye "Moruk!", "Ulan kart inek!" diye seslenen kendisi değildi.
     Paşazade, sert,
     -Hesap getirmedin, hiç satmadın mı? diye sordu.
     Dandini,
     -Sattım kahverengi takımla, yün atkıyı... Haa, bir de mavi kazağı sattım. Hesabı göreli mi, yoksa akşam mı istersin hesabı Paşazadem? dedi.
     -Kaça sattın elbiseyi? diye sordu Paşazade.
     -Yetmişbeş papele... Kazağı kırk papele, atkıyı da yirmi papele okuttum.
Sf: 288
     -Peki, akşama gel... dedi.
     Bana gösteriş yapmak için Dandini Fikret'i çağırttığını anlamıştım.
     -Şöyle yaslanın rica ederim... diyerek, arkama koymak için yastığı kaldırınca, yastığın altında telefon rehberinden koparılmış sayfaları gördüm. Alıp baktım: Rehberdeki "Ne" harfiyle başlayan sayfalar... Kâtibin odasındaki telefon rehberinden koparılan "Ne"li sayfaların nereye gittiğini anlamıştım.
     O sayfaları elime alıp, Paşazade'yi utandırmak için,
     -Yoksa bu da, başı sonu kopmuş bir roman mı? Kimbilir kaç kez okumuşsunuzdur bu kopuk parçayı... Başını sonunu düşünerek bütün telefon rehberindeki numaraları bulabildiniz mi? dedim.
     Utanmak şöyle durdun, üstten alıp gülümseyerek,
     -Size söylemiştim, dedi, gözbağcının olamaz sanılan bir numarası, nasıl yapıldığı öğrenildikten sonra, ne kadar kolay gelir insana... Rehberinden koparılan bu sayfalar da benim olağanüstü gösterimin çok basit gereçlerinden biridir işte...
     Bunları söylerken, sanki gelişigüzel bir davranışlaymış gibi, yatağın altında duran bavulun üstündeki, astarlı yanı dışa çevrilmiş pardösüyü alıp, yatağın üstüne atıverdi. Pardösünün dış yüzü ortaya çıktı. Bu benim olduğunu sandığım pardösüydü. Elimle, pardösü astarının sağ eteğini kaldırdım. Çünkü, pardösünün sağ cebine koyduğum dolmakalemimin kapağı açılmış, akan mürekkepten pardösümün astarı boyanmıştı. Pardösü astarında o mürekkep lekesini de görünce, pardösünün benim olduğuna hiç kuşkum kalmadı. Sanırım biraz da sinirlenerek,
     -Bu, benim pardösüm... diye bağırdım.
     O soğukkanlılıkla,
     -Sizin pardösünüz idi. Şimdi benim. Daha sonra satınca kimin olacağı belli değil... dedi.
     -Nasıl oluyor da, pardösüm sizde şimdi?
     -Demek hâlâ öğrenemediniz... Ben size, bir mucizenin gizini açıklayacağıma söz vermiştim... Peki, açıklayayım...
Sf: 289
     Eğildi. Yerdeki bavulunu açıp, içinden zarflı bikaç mektup çıkardı. Bana verdi. Zarfların üstlerine baktım ilkin. Hepsinde de, soyadları "N" harfiyle başlayana adlar ve kimselerin adresleri yazılıydı. Telefon rehberinden "N" harfli bölümün neden aşırıldığı anlaşılıyordu. Zarfların kimisi yapıştırılmış, kimsi yıpratılmıştı. Açıp zarflardaki mektuplardan birini okudum:
     İyiliksever çok değerli ve sayın büyüğüm bayan...
     Bu mektubumda sizleri adil vicdanlarınıza ve kalbinizin yüceliklerine sığınıyorum. Elimde olmayan sebepler dolayısıyla 36 yıla hüküm giydim. Ailem ve iki yaşındaki çocuğum perişan bir durumda kaldılar. Hayatta hiçbir güvencem kalmadığı gibi, ne elbisem, ne ayakkabım ve ne de çamaşırım kaldı. Sırtımdaki eski yamalı pijamadan başka giyecek şeyim kalmamış bulunmaktadır. Çok değerli iyiliksever insan, giymediğiniz elbiselerinize muhtacım. Tanrı şahidim olsun ki, yapacağınız bu iyiliği hiçbir zaman, ölsem bile hatta, hiç unutmayacağım.
     Sağlık ve mutluluk içinde yaşamanızı diler, hoşça kalınız derim.
     Mektubun altında Paşazade'nin gerçek adı yazılıydı.
     İkinci mektubu okudum. O daha da bozuk bir türkçeyle yazılmıştı.
     -Altında adınız yazılı ama, bu mektupları siz yazmadını sanırım... dedim.
     Çünkü, hem türkçesi çok bocuk, hem de el yazısı çok çirkindi.
     Kendisini çok yakından tanımayanların, ağlamak mı gülmek mi olduğunu kestiremeyecekleri acılı çizgiler yüzünde belirginleşti.
     -Ben yazdım, dedi, benim adıma başka kim yazabilir ki?.. Niçin mi o kadar çirkin ve yanlış yazdım? Çünkü, bu bilgisizlik yazanın saflığını gösterir. Hem de inandırıcı olur. İnsanlar, saflara daha çok acırlar. Burda benim işim, insanların merhametini çekmek; yani sahte merhamet tüccarlığı yapıyorum. İyi bir işadamı gibi çalışsaydım, bu mektupların müsveddeleri de bende olurdu. O zaman, evinize yolladığım mektubun kopyasını size gösterebilirdim. Sizin evinizden, iki kat kışlık yeni iç çamaşırıyla işte bu pardösü gönderildi.
Sf: 290
     -Giydiğiniz elbiseler de mi dışardan gönderiliyor? diye sordum.
     Çünkü bu elbiseler, yeniydi.
     -Hayır, dedi, merhamet dolandırıcılığı yapınca, artık eski elbise giymem doğru olmaz, değil mi? Bana acıdıkları için gönderdikleri kullanılmış elbiseleri, çamaşırları sattırıyorum. Bu mektuplarla istesemi bütün bu cezaevini koskocaman bir eski elbise ve çamaşır deposuna geçirebilirim. Ama ben insaflı bir merhamet tüccarıyım. Ancak kimseye gereksinmeden burda iyi bir biçimde geçinebileceğim kadarlık dolandırıcılık yapıyorum. Bu da benim iyi yürekliliğimi göstermez mi?
     Yatağın üstünde duran zarflardan bikaçını daha açıp mektupları okudum. Mektuplarda adını doğru yazıyor, ama her mektubunda kendini ayrı bir insanmış gibi tanıtıyordu. Kimisinde yaşlı ve hastalıklı olduğunu yazıyor, kimisinde başlık parası yüzünden evlenmek niyetiyle kız kaçırmak zorunda kalmış bir köy delikanlısı olarak kendini tanıtıyordu. Kimi mektuplarda da ağır bir ameliyat geçirdiğini yazıyordu.
     Her mektubundaki bu değişikliğin nedenini sordum.
     Mektup yazacağı kişileri, adlarına, adreslerine yada rehberde yazılı işlerine göre, nasıl bir karakterde olduklarını tasarlar, gözünün önüne getirirmiş. Hangi karakterde insanın, ne durumda insana daha çok acıyacağını düşünürmüş. Öyle ya, kimi insan, kaatillerden nefret eder. Ama kimi insan da, namus uğruna elini kana boyamış insana kahraman gözüyle bakar ve öylelerine çok acır. Kimisi için, başlık parası yüzünden evleneceği kızı kaçırdığı için cezaevine düşen insana yardım bir borçtur.
     Çay bardaklarını almaya gelen çaycıya, ikibuçuk lira bahşiş verdi. O zaman bir bardak çay cezaevinde yirmibeş kuruştu. İkibuçuk lira bahşiş olacak şey değil...
     Gözlüğünü takmış, bana okuttuğu mektupları, büyük bir sarı zarfa yerleştiriyordu. Gözlük, Dandini Fikret'e sattırdığı yine o eski gözlüğüydü. Demek, Dandini, Paşazade'nin gözlüğünü satamamıştı. Oysa "Rüyalarınızı bile, müşteri bulur, satarım!" diye satıcı çığırtkanlığıyla övünürdü. Kendisine satıcı demez, reklamcı derdi. Kendisine göre o öyle büyük bir reklamcıydı ki, satılacak hiçbişey bulamasa, rüya satar, umut satar, yalan satardı.
Sf: 291
     Paşazade çok kez bakışlarımdan ne sormak istediğimi sezer, daha ben sormadan yanıtını verirdi. Gözlük için de öyle olmuştu.
     -Bu eski gözlüğümden vazgeçemiyorum. Çok alıştım. Dandini^ye sattırmıştım. İyi ki satın alan adam tahliye olmadan yeniden ele geçirdim gözlüğümü. Ama altın pahasına... Sattırdığım fiyatın yirmi katını ödeyerek geri aldım kendi gözlüğümü.
     Merhamet ticaretine başlayınca, ilk yazacağı mektupların adreslerini, gazetelerden bulmuş. İlk sermayesini böyle yapmış. Daha sonra, kâtibin odasındaki rehberin "N" bölümünü getirtmiş, oradaki adreslere mektuplar yazmış.
     Kendisine postayla bu denli çok elbise gelmesinin, cezaevi yönetiminin nasıl dikkatini çekmediğini sordum. Hiç çekmez olur muymuş! Elbet dikkatlerini çekmiş... Ama onun yaptığı eroincilik, kaçakçılık, kalpazanlık filan değilmiş ki... Yasadışı bişey yapmıyormuş. Üstelik bu işten, yani yasal olan merhamet tüccarlığından o denli çok para kazanıyormuş ki, aylıklarıyla zor geçinebilen kimilerine de yardım ediyormuş.
     -Bize başkaları acıyacak da, biz başkalarına acımayacak mıyız! dedi.
     Demek cezaevi yönetimindekilere para dağıtıyordu.
     -Biz sahteciler, dolandırıcılar, dünyanın en eliaçık insanlarıyızdır... dedi.
     Paşazade'nin gerçekten çok eliaçık olduğunu biliyordum. Az önce, çay getiren adama ikibuçuk lira vermesinden de belliydi. Cezaevine girdiği akşam da, öyle bol bahşiş dağıtmıştı ki, iki-üç güne kalmadan cebindeki beşyüz lirayı tüketmişti.
     -Niçin cömert olamayacağız, kimin parasını kimden esirgemeyeceğiz?.. Başkalarının paralarını harcıyoruz nasıl olsa... dedi.
Sf: 292
     Sonra da şöyle ekledi:
     -Cömertliğimiz, salt başkalarının paralarını harcağımız için değil. Tanrı katında suçlu olduğumuzu biliriz. Bu yüzden de Tanrı günahlarımızı bağışlasın diye iyilik ederiz. Ama ben böylelerinden değilim... Hiç suçum yokken bana bunca kötülüğü reva gören, beni elimde olmadan suçlu düşüren Tanrı uğruna iyilik etmek istemem... Doğrusunu isterseniz, bunca cömert oluşumun gerçek nedeni bunlar da değil... Biz dolandırıcılar, cömert olmak zorundayız. Çünkü cömert olmazsak işlerimizi yürütemeyiz. Kasa hırsızının maymuncuğu neyse, bizim cömertliğimiz de odur. Bibakıma, bahşişlerimiz, bizim iş giderlerimizdir. Bende bu cömertlik olamasa, diyelim, kâtibin odasındaki telefon rehberinden bir bölümü söktürüp alabilir miydim?..
     Merhamet tüccarlığı üzerine bana çok bilgi verdi. Bu sahte mektupların, İstabul'un değişik semtlerinde oturan insanların üzerindeki etkisi de başka başka oluyormuş. Bu mektuplara kananlar, yoksul semt insanlarından çok, zengin semt insanlarıymış.
     -Çünkü, dedi, zenginler, eski elbiselerini, giyilemeyecek çamaşırlarını bir yoksul ve namuslu olduğunu sandığı cezaevindeki bir zavallıya bağışlayarak sosyal adaleti sağlamış olduklarına inanıyor, içleri rahatlıyor. Görüyorsunuz ya, benim yaptığım dolandırıcılık değil...
     -Ye nedir Paşazade? diye sordum.
     -Ben onlara iyilik yapma, sosyal adaleti yerine getirme olanağı satıyorum, karşılığında da eski çamaşırlarını, artık giymedikleri kullanılmış ayakkabılarını, elbiselerini aldığım için, gerçekte kazık yiyen benim... Öyle değil mi? Vicdanlarını rahatlatıyorum. Bu kadar ucuza vicdan rahatlığı nerede görülmüş... Bir kat eski çamaşıra vicdan rahatlığı...
     Gerçekten de Paşazade bana bir dolandırıcılık mucizesi, bir sahtecilik akrobasisi göstermişti; tıpkı bir ip cambazının yüreğimizi ağzımıza getiren olağanüstü bir gösterisini seyreder gibi, Paşazade de bu gösterisiyle beni çok şaşırtmıştı.
Sf: 295

Gerçek Adını Söyle
     Bu kadar çaresiz olmasaydım, hiç Hercai Recai'yi arar mıydım? Hercai Recai, sabıkalı olmadığı için, benim için tehlikeli değildi. Tersine, ben onun için tehlikeli olabilirdim. Gerçekteyse, benim suçlarım, onunkilerin yanında hiç kalır. Ama ben ünlü bir sabıkalıydım, Recai ise onurlu bir yurttaştı. Recai'yi, kendisinden para istemek için arıyordum. Ondan parayı alınca, İstanbul'dan savuşup, gözümün tuttuğu biyere kapağı atacaktım.
Sf: 303
     İtalyanlarla ortak iş yapıp yapmadığını, yaptıysa nasıl iş yaptığını bilmiyordum. Ama şunu biliyorum: Onun amacı iş yapmak değil, herkime olursa olsun kazık atarak zekâsının üstünlüğüne yine kendisini bikez daha inandırmaktı.
Sf: 307
     -Yazıhanedeki, evdeki kanaryaları görünce, kanarya mı yetiştiriyorsun, diye sordun sen bana... Ben de sana, bu benim amatör işim, dedim.
     -Evet...
     -Buna benzer işleri, para kazanmak için değil, amatör zevkim için yapıyorum. Adam memurdur. Ama ressam olmak içinde kalmıştır. Resim yapmaya zamanı da yok. Haftanın tek tatil günü evinde oturur, resim yapar. Bunlara pazar ressamı derler. İşte benimki de öyle bişey...
Sf: 308
     -Anlıyorum, dedi, demek istiyorsun ki, sen suç işliyorsun ama, isteyerek, elinde olarak değil... Oysa ben bile bile herkesi dolandırıyorum da, ama nasıl yakalanmıyorum. Bunu öğrenmek istiyorsun, değil mi? Anlatayım... Bunun nedenleri çok...
     Önce, değişiklikten hoşlandığı için, birbirine benzer işler yapmazmış. Her dolandırıcılığı ayrı biçimden işlermiş. Oysa sabıkalılar, hangi işten sabıkalı olmuşlarsa, hayatları boyunca hep aynı işi tekrarlamış. Böyle olunca da yakalanmaları kolay oluyormuş.
     Hercai Recai, aban bunu, sanki ders veriyormuş gibi anlatıyordu:
     -İnsanların çoğu, alışkanlıklarından kurtulamazlar. Dikkat et, bir insan herhangibir lokantaya gidip ordaki masalardan birine oturunca, oraya başka bir zaman gittiğinde, yine o ilk oturduğu masaya oturmak ister. Üç kez aynı masaya oturmuş biri, dördüncü gidişinde o masada başkasını görürse, bayağı tedirgin olur. Otellerde de böyledir.
     Recai, benim o güne dek hiç dikkat etmediğim bir gerçeği dile getiriyordu.
Sf: 309
     İki bira verdi bana. Sıkıyönetim bölgesinden hemen çıkmak isteyişimi haklı buluyordu. Hele, kırmızı kanaryaları satın alanların şikâyetleri, polise başvurmaları başladıktan sonra, benimle birlikte görünmek istemiyordu. Benim için değil, bunu kendisi için istemiyordu. Bir sabıkalı dolandırıcıyla görünmek, kuşkuları üzerine çekebilirdi.
     Çok içmiştik. İkimizin de dili dolanıyordu.
     -Biliyor musun, kendimi sana karşı hep suçlu bulurum... dedi.
     -Neden? diye sordum.
     -Çünkü, dedi, sen olmasaydın, sen bana yardım etmeseydin, ben çoktan okuldan atılmış olacaktım.
     Okuldayken ona yardım ettiğimi hiç hatırlamıyordum. Yazılı matematik sınavında kendisine iki kez kopya verip sınıf geçmesine yardımcı olduğumu söyledi.
     -Bu iyiliğe karşılık ben sana ne yaptım, biliyor musun? diye sordu.
     -Ne yaptın? dedim.
     -Alçaklık...
     Azkalsın "Senin herzaman herkese yaptığın bu..." diyecektim. Ama sustum.
     Anlattı:
     -Sen müfettiş paşanın elbisesiyle koğuşa girmiştin ya... Koğuştan çıkıp elindeki bastonu döşemelerde taklatarak koridoru dolandığın zaman, ben de fırladım yataktan, hemen giyinip nöbetçi subayına koştum. Paşa koğuşları geziyor diye haber vermek için... Sözde, nöbetçi subayının gözüne gireceğim. Ben koğuşa girenin, sen olduğunu anlamamıştım, seni gerçekten paşa sanmıştım. -Recai ağlamaya başlamıştı.- Biliyorum, inanmazsın şimdi bana, ama paşa elbisesiyle gezenin sen olduğunu bilseydim, öldürseler gidip haber vermezdim. Ben Güğüm Beşir'in o gece nöbetçi subayı olduğunu sanıyordum. Oysa, bir işi çıkmış. Güğüm Beşir, o gece nöbetini Balyoz Hakkı'ya devretmiş. Odasının kapısını vurup da, kapı açılınca karşımda Balyoz Hakkı'yı görmemle, bayılıyorum sandım. Balyoz Hakkı "Nedir?" deyince, dilim tutuldu korkudan. Ama artık geri dönemezdim. Kekelemeye başladım: "Paşa... Paşa! Efendim, Paşa..."
Sf: 310
     "Ne olmuş olan paşaya?" diye bağırdı.
     "Paşa, koğuşları geziyor yüzbaşım!" deyip koşarak çıktım merdiveni. İşte arkadan Balyoz Hakkı geldi. Seni yakaladı... Sana, bu kötülüğü ben yapmış oldum. Ama isteyerek, ama istemeyerek, herneyse... Sana kötülük yaptım ya... Gidip Balyoz Hakkı'ya paşa koğuşları geziyor, diye göze girmek için kendimi göstermeye kalkışmasaydım, sen okuldan kovulmayacaktın.
     Recai öyle ağlıyordu ki hem de hıçkıra hıçkıra, nedenini bilmeden, ben de ağlamaya başladım.
     -Sen bana imtihanlarda kopya verdin, ben de sana bu kötülüğü yaptım işte... Ben sınıf geçtim de ne oldu sanki... Nasıl olsa subay olamazdım ben, bunu iyi biliyorum. Ama sen... Yazık oldu sana... Benim yüzümden... Bağışla beni...
    İkimiz de ağlıyorduk. İkimiz de çok sarhoştuk.
     Recai'yi avutmaya çalışıyordum.
     -Başa gelecekmiş Recai... Boşuna üzülüyorsun... Sen bunu isteyerek yapmadın ki...
     Hiçkimseye iyilik ettiğini görmedim Recai'nin niçin bana yardım ettiğini, her başım sıkıştığında kendisine gelmememi üsteleyerek söylediğini, para verdiğini, bu itiraftan sonra anlamıştım.
     Bir çocuk gibi ağlıyordu. Oysa O bana ağlamasını bilmezmiş gibi gelirdi.
Sf: 311
     Bütün isteğim sabıkalı damgasından kurtulmaktı. Geçmişimle bağımı kesip atmak, sanki yaşamaya yeniden başlamak istiyordum. Bunu da yapabileceğime inancım vardı. (Paşazade'nin anlattığı olaylarda ençok dikkatimi çeken şey, başına bunca bela gelmişken, yine de kendine olan güvenini hiç yitirmemiş olmasıydı. Örneğin, bu kez anlatmaya başladığı olayın sonunda yine başının derde gireceğini, bu serüvenin de acı bir sonla biteceğini biliyordum; yani bitirmişim gibi kestirebiliyordum. İki nedenle tasarladığı ve özlediği yaşamı gerçekleştiremeyeceğini biliyordum. Birinci neden, bundan önce anlattığı denemelerinde sonuç hep başarısız olmuştu. İkincisi de, bu kez anlattığı serüveni başarıyla sonuçlanmış olsaydı, yaşam çizgisi değişmiş olacak, şimdi cezaevinde bulunmayacaktı.
     Başından geçenlerin bir dinleyicisi olarak, anlattığı bu serüvenin sonundan ben bile umutsuzken, o kendini, düştüğü bataklıktan kurtarabileceğine inanıyordu. Kendine güveni sonsuzdu.)
Sf: 317
     Müdürün anlattıklarından öğrenebildiğime göre, kasabada ortaokul o yıl yeni açılıyordu. Müdür de bu kasabaya benden onbeş gün önce gelmiş ve ne yapacağını şaşırmıştı. Çünkü kendisinden başka hiçbir öğretmen yoktu. Ortaokul olarak üç odalı, basık tavanlı, kerpiç duvarlı bir ev, bir kendisi, bir de elinde (T.C Maarif Vekâleti) yazılı resmî yuvarlak mühürden başka bişey yoktu. Müdür cebinden çıkardığı mühürü gösterip,
     -İşte okul bu, işte okul!... diye gülüp duruyordu.
Sf: 319
     Gece Belediye Başkanıyla eve döndük. Hayatımda ilk kez bir adam dolandırmayı o gece düşündüm. Evet, ben, sabıkaları dosyalardan taşan dolandırıcı Paşazade, ilk o gece, gerçekten bir adam dolandırmayı düşündüm. Belediye Başkanına, "Yazık ki param kalmadı, yolluğu da henüz almadım. Biz memurun hali belli. Bana elli lira verin, aylığımı alınca öderim..." diyecektim.
     Elbet parayı verecekti. Ben de hemen kimseye görünmeden otobüse atlayıp oradan kaçacaktım. Arasınlar da bulsunlar beni... Ne kadar kıvrandım durdum, ama bunu bitürlü Belediye Başkanına söyleyemedim.
Sf: 320
     -Müdür Bey, dedim, size bişey söyleyeceğim.
     -Ne söyleyeceğinizi biliyorum... deyince birden korktum. 
     Nereden biliyordu? Yoksa benim kirli geçmişimi hemen öğrenmişler miydi? Müdür elini omzuma koyarak,
     -Yılmak yok, dedi, bir memleketi ancak öğretmenler ordusu kalkındırabilir. Kim ne derse desin, gerisi laf... Bütün Avrupa'da böyle olmuştur.
     Büsbütün başka şeyler anlatıyordu.
Sf: 322
     -Allah Allah... dedi, nasıl oluyorda sizin gibi bir polisin parasını çalabiliyor yankesiciler?
     -Müdür Bey, ben polis molis değilim...
     -Anlıyorum, anlıyorum, elbet polisim diyecek değilsiniz... Çok tabii... Sizi anlıyorum... Ama benden sır çıkmaz, güveniniz bana. En iyisi ben de sizin emniyetten bir müfettiş olduğunuzu bilmemiş olayım... Evet evet... Duymadım böyle bişey... Hiç haberim yok...
     -Müdür Bey, rica ederim, çok rica ederim, ben kesinlikle polis filan değilim...
     -Değilsiniz efendim, değilsiniz...
     İnsanı çıldırtır bu Müdür.
Sf: 324
     Size bişey söyleceğim. Bir insan yalan söyler, söylediği yalanı da sürdürürse, zamanla kendi yalanına kendisi de inanıyor. Biz, hayatı hapisanelerde geçirmiş sabıkalılar bunu çok iyi biliriz. Arkadaşlarımızın arasında, yirmi-otuz yıl önce uydurduğu bir yalana, anlata anlata benimseyerek, içtenlikle inanlar pekçoktur. Bu psikoloji, ezilmiş ve bir kurtuluş yolu bulamamış olan insanlarda vardır.
     (Bu sözleri bana, Paşazade'yi ele veriyor gibi geldi. Çünkü o da, kendi deyişiyle, hep rastlantılarla o kötü yola itilmiş, umarsız kalmış, ezilmiş bir insandı. Paşazade bakımından burda yeni bir durum çıkıyordu ortaya. O, yalan söylediğini bilmeden yalan söylüyordu. Çünkü -yine kendi dediğine göre- uydurduğu yalanlara, önce kendisi içtenlikle inanmıştı. Demek, Paşazade kendi yalanına inanmış adamdı. Gerçekten böyle miydi? Ondan çok, kendime şaşıyordum; çünkü kimileyin aanlattıklarının hiçbirine inanmıyordum ama, yine de bir gerçek olayın anlatılışından daha büyük bir ilgiye ve beğeniyle onu dinliyordum.
Sf: 325
     Matematik öğrenmeni Orhan Bey, bu okula atanınca canı çok sıkılmış, Bakanlıkta tanıdığı ileri gelenlere başvurarak atanma yerinin değiştirilmesini istemiştir. Ama bir sonuç alamadığı için buraya gelme kararını vermek zorunda kalmıştır. Telgrafı çekip yola çıkacağı gün de, torpili patlamış, o ileri gelen onun büyük kentteki okullardan birine atanmasını sağlamıştır.
     Müdür, bu konuda başına gelen çok gülünçlü olaylar anlatıyordu. Bir zaman, kendisi, üç ayrı kentteki üç okula birden atanmıştı. Bunlardan biri İngilizce öğretmenliğiymiş.
     Müdür,
     -Oysa ben, İngilizce bilmem... diyordu.
     Bikez de aynı okulda aynı dersin öğretmenliğine iki kez atama buyruğu çıkmış. Ama en gülüncü, kadrosunda onbir öğretmenin eksik olduğu bir okulun beden eğitimi dersine üç öğretmen birden atanmış, bunlardan biri de kendisiymiş.
     -Olur böyle şeyler... diyordu.
Sf: 328
     Öğretmenler birliği kurulmadan önce, aramızda böyle parçalanmalar yoktu. Çünkü, parçalanabilmek için biaraya gelinemiyordu. Birliğin kurulması, bölünüp parçalanmamıza yaradı. Öğretmenler birliği kurulmadan önce, hiç böyle parça paça değildik. Bölünmelerin nedenleri çoktu.
Sf: 332
     Benim için aldıkları hediyeyi verdiler: O kasabada yapılan bir küçük kilim... Öğrencilerin çoğu yoksul aile çocuklarıydı. Buyüzden onların bu hediyesi benim için çok büyük bir değer taşıyordu.
Sf: 333
     O kasabada bulunduğum sürece, böyle dört beş ziyafette bulunmuştum. Doğrusu konuşulan sözler, hep birbirine benzeyen kalıplaşan sözlerdi. Ben artık bu sözleri ezberlemiştim. Ama aynı sözler benim için söylenince, o sözler gözümde birden değerlenmişti. Çok duygulanmıştım.
     -Kadehlerimizi, aramızda unutulmaz hatıralar bırakarak ayrılan Orhan Bey kardeşimizi şerefine kaldıralım! diye bitirmişti sözlerini kaymakam.
     Belediye başkanı,
     -Orhan Beyin büyük hizmetlerini unutmayacağız. Kadehimi şerefine kaldırıyorum... demişti.
     Bu sözlerden, yaşamımda ilk kez, toplum içinde gerekli ve başkalarına yararlı bir insan olmanın gururunu duyuyor ve çok duygulanıyordum. Çok içki içtiğimden olacak, içimden "Heeey, hepinizi kandırdım... Ben sahtecinin biriyim, sahte bir öğretmenim... Sizin iyi duygularınızı sömürdüm..." diye bağırarak suçumu açıklamak, günah çıkarmak, ağlamak geliyordu. Biara bu istek öylesine arttı ki, neredeyse bu deliliği yapacaktım.
Sf: 334
     Hep birlikte içtik yine. Alkışladılar. Suçluluğu açıklamak için anlatılmaz bir dürtü vardı içimde. Ağlıyordum da... Yanımdaki müdüre, kendimi tutamayıp,
     -Vicdan azabı çekiyorum, dedim.
     -Niçin? diye sordu.
     -Çünkü, dedim, ben gerçek bir öğretmen değilim.
     Ama o, bu sözümü, görevimi gönlüme ve istediğimce yapamadığım anlamına alıp,
     Keşke her öğretmen sizin kadar değerli ve çalışkan olsa... dedi.
     -Öyle değil Müdür Bey, öyle değil, ben bir sahteciyim! dedim.
     Yine ne demek istediğimi anlamadı.
     -Yalnız siz mi, hepimiz öyleyiz... Biz aydınların, bu halka ödenmez borçlarımız var. Hiçbirimiz gereğince görevimizi yapamadığımız için hepimiz sahteci sayılırız... Siz, hiç olmazsa bunun bilincindesiniz. Başkaları bilincinde bile değil bunun... Siz elinizden geleni yaptınız, ben buna tanığım...
     -Vicdan azabı çekiyorum yahu, beni anlamıyorsunuz... diye ağlayarak inledim.
     Ama ordakiler benden daha sarhoştu, kimsenin kimseyi anlayacak hali yoktu. Herkes birden konuşuyor, her kafadan bir ses çıkıyor, ama kimse kimseyi dinlemiyordu.
Sf: 335
     Masada oturan savcıya baktım. O tanıdık, herzaman benimle şakalaşan arkadaş değildi sanki; aramıza soğuk bir yabancılık girmişti. İşte o zaman, niçin benim için düzenlenen veda ziyafetine gelmemiş olduğunu sezinledim.
     -Senin asıl adın ne?
     Sanki ağzı bir namlu olmuştu ve bu sözün her hecesi ağızından bir mermi gibi çıkıyordu: "Se-nin a-sıl a-dın ne?"
Sf: 338

Suç Sayılmayan Tek Sahtecilik: Sahte Atatürkçülük
     Biz sabıkalı mahkûmlar, gerçek ve büyük suçluların yüksek dokunulmazlıkları olduğunu, buyüzden onların ellerini kollarını özgürce sallayarak dışarıda özgürce dolaştıklarını, en iyi yerlerde, en iyi biçimde yaşadıklarını çok iyi biliriz. Cezaevlerine doldurulan suçlular, gerçekte, küçük suçlar işledikleri, az para çaldıkları, küçük dolandırıcılıklar ve yankesicilikler yaptıkları için cezaevine tıkılmışlardı. Yani onlar suç işledikleri için değil, büyük suçlar işlemedikleri için cezalandırılmışlardır. Ama her insanın, cezalandırılamayacak kadar büyük suçlar işleme yeteneği, bilgisi, görgüsü, öğrenimi yoktur ki... Bu dünyada büyük adamlar varsa, küçük adamlar da var... Hani Ziya Paşa'nın dediği gibi:
Sf: 339
     "Milyonla çalan mesned-i izzete serefraz"
     "Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir."
     (Paşazade'nin beni şaşırtacak kadar eski kültürü vardı. Sözlerinin arasına anlamını bilmediğim Osmanlıca dizeler, ikilikler serpiştirirdi. Bunların çoğu aklımda kalmamıştır. Yukarıdaki ikiliği söyleyince, anlamını anlamasam da, ne anlatılmaz istediğini sezinlemiştim. Bu ikiliği, kendisine bikez daha söylemesini rica ederek yazmıştım. Onun bu kültürü, yada çok okuduğu kitaplardan yada öğretmenlik, yargıçlık, savcılık, avukatlık, subaylık filan gibi, sahte de olsa, uzun zaman yaptığı işlerden geliyordu. Cezaevindeki öbür sabıkalılara hiç benzemeyen, hatta onlara karşıt bir kişiliği vardı. Sanki Paşazade iki dil biliyor ve iki dille konuşuyor gibiydi. Kendisi gibi sabıkalılarla konuşurken onların anladığı dille ve onlardan biri olarak konuşuyordu. Benimle, aşağı yukarı anlattıklarını bu dille, hatta daha da yüksek düzeyde konuşuyordu.)
     Çalınca, milyonla, milyarlarca çalacaksın ki, büyüklüğün belli olsun. Öldürünce, bir kişiyi değil, iki kişiyi değil, savaş çıkarıp milyonlarca insanı öldürüceceksin ki, adın kaatile değil kahramana çıksan da alanlara heykellerin dikilsin... Efendim? Yani biz sabıkalı mahkûmlar, asıl gerçek ve çapları büyük suçluların dışarda rahat yaşarken, bizim gibilerinde onların yerine hapiste yattığımıza inanırız. Nasıl milletvekilleri halkın vekilleriyse, nasıl avukatlar sanıkların vekilleriyse, biz sabıkalılarda gerçek suçluların vekilleri olarak cezaevlerinde onların cezalarını çekeriz.
Sf: 342
     Bedel alanın, kimin yerine hapis yattığı çok büyük bir sır olduğundan hiçkimseye açıklanmaz, ancak çok güvenilen kişiye, ne kadar güvendiğini göstermek için açıklanırdı. Seydo, bana olan güvencini göstermek için bu sırrını açıklamıştı.
Sf: 344
     Bigün, eski bir gazete üstünde kalemle işte bu hesabı yaparak dalga mı geçer, oyalanırken, birden gazetede gördüğüm küçük bir haberle beynimden vurulmuşa döndüm. Neydi o gazetedeki küçük haber, biliyor musunuz? Hercai Recai'nin intiharı... Zavallı Recai. Ölmemiş olsaydı, onu bu kadar çok sevdiğimi anlamayacaktım. Ama hiçbir ölüm, beni Recai'nin ölümü kadar etkilememiştir.
     Neden intihar ettiği gazetede yazılı değildi, ama bunu anlamıştım. Çünkü o, kendini bütün dünyaya madik atacak kadar kusursuz sanıyordu. Yaptığı dolandırıcılıklar, kendi zekâsının üstünlüğünü yine kendine ispat içindi. Öyle kurnaz, öyle zeki sanıyordu ki kendini, bütün suçları işleyecek, ama hiç yakalanmayacaktı. Daha ilk yakalanışında, hem de bir karakolun bodrumunda, pantolon kayışıyla kendini asarak öldürmüştü. Küçük bir suçtan, üstünde dolar bulundurmak gibi çok küçük bir suçtan sanıktı. Buna bile dayanamamış, kendini öldürmüştü. Oysa, belki de bu suçtan kurtulabilirdi. Ama onun için önemli olan, suçlanmak, ceza görmek değil, yakalanmamaktı. Onurundan mı kendini öldürmüştü? Sanmıyorum. Kendine güvenini yitirmişti de ondan... Daha doğrusu, intiharından sonra anlıyorum ki, onun hiçbir zaman kendine güveni olmamış, buyüzden de abartarak kendine güveni olduğu gösterilerinde bulunmuştu. Üstelik bu gösteriyi başkalarına değil, kendine yapıyordu. Bir korkusuz cambazdı o, seyircisi yine kendisiydi.
Sf: 345
     Çok ağladım. Günlerce onu düşündüm. Okuldayken, ne kadar içine kapanık, içten pazarlıklı bir çocuktu. Buyüzden onu sevmezdik. Sonradan, üstünlüğünü yine kendisine ispat etmeye çalışması, belki okuldaki ezikliğinin bir tepkisiydi. İnsanları kandırmayı severdi. Hani elini gökyüzüne doğru uzatıp,
     -Aaaa, bak, bak! deyip de, orda bişey görmeyince,
     -Ne var? diye soranları,
     -Kandırdıııım... diyen çocuklar gibiydi.
     Hep böyle birilerini kandırarak, kendi üstünlüğüne yine kendisi inanmak istiyordu.
     Evine konuk olarak katıldığım bir gece, ceketimin cebindeki parayı çalmıştı. Oysa o parayı bana kendisi vermişti.
     Bir gece beni bara götürmüştü. Sabaha karşı bardan çıkmıştık. Gecenin serinliğinde yürüyorduk. Önümüzden geçe araba yavaşladı, durdu. Arabadan bir kadınla bir erkek indi. Recai, birden benden ayrılıp hızlandı. Arabadan inen adamın yanına gitti. Benden üç-dört adım ötede olduğu için neler söylediğini duyuyordum. Utangaç, titrek bir sesle adama şöyle demişti:
     -Beyfendi, çok affedersiniz, sizi rahatsız ediyorum... Müsade ederseniz, bişey arzedeceğim.
     Şaşıran adam,
     -Buyrun... dedi.
     -Biz iki üniversite öğrencisiyiz... Bende para vardı. Ama... Cüzdanımı ya düşürdüm, ya çaldırdım...
     İyice incelttiği sesi titriyordu.
     -Pendik'te oturuyoruz. Son vapur da çoktan gitti. Acaba bu gece otelde kalmamız için bize bir küçük yardımda bulunabilir misiniz?
Sf: 346
     Adam, cüzdanını çıkarıp para vermiş, Hercai Recai iti de teşekkür ederek parayı almıştı.
     Niçin yapmıştı bunu? Cebi para doluydu. Salt, gücünü, üstünlüğünü, başkalarını kandırabilme yeteneğini sınamak için... Gerçekte o kadar güçsüzdü ki, durmadan gücünü denemek ihtiyacını duyuyordu.
     Yanıma gelince,
     -Hiç utanmadın mı Recai? dedim.
     Ben böyle söyler söylemez, yanındaki kadınla birlikte bir apartmana girmek üzere olan o adamın yanına koşmuştu.
     -Beyfendi, biz size borcumuzu ödeyeceğiz. Lütfen kartınızı verir misiniz?
     Adam kartını da vermişti.
     Ordan uzaklaştık.
     -Ne ihtiyacın vardı da adamı dolandırdın? diye sordum.
     -Ben o herifi dolandırmadım ki... dedi.
     -Ya ne yaptın?
     -Ben o adama iyilik yapmanın zevkini tattırdım bir... Yanındaki kadına da, iyiliksever olduğunu gösterme fırsatını verdirdim, iki... Geceleyin sokakta kalmış iki üniversiteli gence yardım etmek, az iyilik mi? Bu gece, iyilik yapmış bir insan olarak vicdan huzuruyla uyuyacak. YArın da önüne gelene bu yardımını anlatacak... Doğrusunu istersen, o adam bize iyilik etmedi, kendisine yardım etme zevkini tattırarak ben ona iyilik ettim.
     -Peki, hepsi neyse de, neden sonra bir daha gidip, bir de adamın kartını istedin, borcumuzu ödeyeceğiz diye?
     -Çünkü, demişti, ben birisine iyilik yaptım mı, tam yapmalıyım. Adamın içine, yoksa beni kandırdılar mı, diye bir kuşku girmesin ki, vicdan rahatıyla uyusun. Bu kadar az paraya, bu kadar büyük bir zevk tattırılır mı? Daha o heriften benim alacağım var, ona verdiğim iyilik yapmak, yardım etmek zevkine karşılık. Herifin kartını aldım ki, bir punduna getirip, alacağım geri kalanını da koparayım.
     Nasıl olsa, adamdan aldığı kartı, paraya çevirmenin bir yolunu bulacaktı.
Sf: 347
     İşte böyle bir rezil... Hayır, kendine güveni olmadığı için, kendi üstünlüğünü yine kendine ispata çalışan biriydi. Karanlıkta, korkudan şarkı söyleyip kendi sesini duymak isteyenler gibiydi.
     Ölümüne bunca acımamın nedenini soranları anlayabildim. Hercai Recai, dünyada yakınım olan tek kişiydi. Her cezaevinden çıkışımda, ona giderdim. Her gidişimde de bana yardım etmişti. O benim güvencem, dayanağım filan gibi bişeyimdi. Hercai Recai de ölünce, bu dünyada yapayalnız kalmıştım. Anababamın öldüklerini duyalı çok olmuştu. Kardeşlerimin nerde olduklarını da bilmiyordum.
     Söylemiştim size, bizler çok hayal kurarız. Tıpkı şairler gibi... Ama biz, şiiri yazıp söylemeyiz de, şiiri yaşarız hayaller kurarak.
Sf: 351
     Yaralamada kullanılan tabancayı elime verdiler. Bu tabancayla, hiç tanımadığım o adamı vurmuş olacaktım. Yaralanmanın olduğu içkili lokantaya gittik. Bana nasıl ifade vermem gerektiği orda bütün ayrıntılarıyla öğretildi. Doğrusu ya, haklarını yememeliyim, polis de çok yardımcı oldu. Karakola gittik. Karakolda ifade verirken de, yanlış söylecek olursam yada eksik söylemişsem, nasıl söylemem gerekiyorsa polis düzeltiyor, eksiklerimi de tamamlıyordu.
Sf: 352
     Seydo'nun dediği kadar talihsiz bir adam olmadığım belli, oldu. Çünkü, yerine hapis yattığım delikanlıyı, bana bedeli verdiğinin ertesi günü, o tabancayla yaraladığı adam bıçaklayarak öldürülmüştü. Bigün önce öldürmüş olsaydı, be  hem bedel parasını alamayacaktım, hem de işlemediğim bir cinayetten pisipisine hapis yatacaktım. Düşünüyorum da, belki de katil, delikanlıyı bıçaklayıp öldürmek için benim bedeli almamı beklemişti. Çok namuslu insanlar olduklarından (Namuslu derken, Paşazade kendine özgü gülüşüyle gülüyordu. Öyle bir gülüşü vardı ki, tanımayan biri onun güldüğünü anlayamazdı. Sanki dişi ağrıyormuş filan gibi yüz çizgileri değişerek gülerdi.) buna bedeli ödemeden, yani hakkımı almadan, hasmını öldürmek istememişti. Bu kaatilin, beni hiç tanımadığı halde, mahkemede neden kendisini benim yaraladığımı söylemiş olduğunu da anlamıştım. Kendisini yaralayan delikanlının cezasını, kendi eliyle vermek istemişti. Bit yıllık hapis filan ona yeter bulmamıştı. Nasıl olsa, kendisini yaralayanı öldürmeyi göze almış, ne diye boşuna hapse attırsın... Hapisteyken hasmını öldürmesi zor olacaktı.
     Seydo'ya sordum bunu. Onun dediğine göre, intikam almak, salt düşmanın ölümüyle olmazmış. Düşmanını kendi eliyle öldürecekmişsin, onun kanının sıcaklığını parmaklarında duyacakmışsın ki, doyumlanabilesin. Kimisi, kendi eliyle öldürmekle de yetinmez, öldürdüğü düşmanının kanını avuç avuç içermiş, ki tam almış olsun intikamını. Düşman, eceliyle ölürse yada onu başkası öldürürse, hınç alınmazmış ki...
Sf: 355
     Davavekili, barın heryanını gezdi dolaştı, inceledi. Çok beğendi. Kutladı beni.
     -Olursa bu kadar olur, mükemmel... dedi.
     Sonra birden bişey hatırlamış gibi durup, bakındı, haryanı arandı, sonra bana sert,
     -Hayır, olamış, dedi, en önemli şeyi unutmuşsun! Eksik. Olamaz!
     Şaşırdım.
     -Neymiş önemli eksiğimiz? dedim.
     -Nerde Atatürk? diye bağırdı.
     Ne demek istediğini anlamadım. O üst üste bağırıyordu:
     -Hani Atatürk? Atatürk nerde?
     O kadar sertleşmişti ki, kendimi hâkim önünde suçlanıyorum sandım. Bu adam ne diyor? Atatürk öleli yıllar olmuş. Burda Atatürk'ün işi ne? Yoksa herif sarhoş da saçmalıyor mu?
     -Anlayamadım, dedim.
     -Bunda anlaşılmayacak ne var? Sen burda bir bar açmışsın...
     -Evet?
     -Sen Atatürkçü değil misin yoksa?
     Allah Allah... Ne diyor bu adam yahu?
     Eskisinden daha sert bir daha sordu:
     -Söyle Atatürkçü değil misin? Bilelim de ona göre...
     Şaşırıp birden,
     -Ne demek, cümlemiz Atatürkçüyüz elhamdülillah... Hamdolsun... Herkes gibi bende Atatürkçüyüm...
     -Atatürkçüsün de hani burda Atatürk'ün heykeli? Bu ne biçim Atatürkçülük?
     Heriften korkmaya başlamıştım. Yoksa rüşvet istemek için bana gözdağı mı veriyor? Alttan alarak,
     -Beyfendi, dedim, burası cumhuriyet alanı değil ki buraya Atatürk heykeli dikelim, burası bir bar...
Sf: 356
     -Daha iyi ya, daha iyi ya... Heykeli dedikse boy heykeli değil, şuraya yüksek biyere Atatürk'ün başını assan yeter, bir kesik baş, o kadar... Seni de, barını da korur. Atatürk, zamanında, nasıl bu memleketi kurtardı ve koruduysa, şimdi de burasını korur.
     Ben ertesi gün barı açmak zorundaydım. Ara tara, neyse, sonunda, bir küçük meyhanede, altın yaldıza bulanmış, yumruk kadar bir Atatürk büstü bulabildik. Meyhaneci, bu büstü, meyhanesindeki radyonun üstüne koymuştu. Altın yaldızla sıvanmış bu küçük büst, gerçekte Atatürk'e hiç benzemiyordu ama, Atatürk'ten başka hiçkimsenin büstün meyhanedeki radyonun üstüne konuşmayacağını bilindiğinden, herkes bunun, Atatürk'ün büstü olması gerektiğini ezbere biliyor ve o dışı yaldızlı alçıya Atatürk büstü diye bakıyordu.
Sf:363
     Barı iyice düzene sokmuştum. Artık eskisi gibi kavga çıkmıyordu. Kavgacıların gözleri yılmıştı. Sözde barı korusunlar diye parayla tuttuğum p kabadayıyla takımına da yolvermiştim. Kabadayı hık mık edecek olduysa da polislere, Atatürk büstüne onun saldırdığını söyleyerek, anasından emdiği sütü burnundan getirtmiş, herifin kabadayılık damarını polislere hacamat ettirmiştim.
Sf: 366
     Oysa sahte Atatürkçüler, öbür sahtecilerin hepsinden daha çoktur. Sahte Atatürkçü yakalanmaz. Çünkü sahte Atatürkçülük suç değildir bir, sahtesiyle gerçeği ayırt edilmez ki...
Sf: 367
     Anlattı:
     -Bak, Amerikan dolandırıcısı ne yapmış? Kara deriyi aka çeviren bir ilan keşfettim, demiş. Niçin? Amerika'da zenci çok, hem de zencilerin çoğu ak derili olmak istiyor. Sen bu numarayı Norveç'e götürsen sökmez... Eee, sen Türkiye'de ne yapacaksın? düşün bakalım? Zenci, deri renginin değişmesini ister, peki biz Türkler neyimizin değişmesini isteriz?
Sf: 386
     Bu Mahmut Saim, vallahi dolandırıcılığın profesörüydü. Öyle de çok şey bilirdi ki, değme profesör onun bildiğini bilmezdi.
Sf: 372
     Yani "lügat paralamak" dedikleri şey de dolandırıcılık yollarından biridir. İnsanlar, anlamını bilmedikleri sözleri söyleyenlere saygı duyar, bağlanırlar. Söz arasında, dinleyicilerin bilmedikleri sözcükler kullananlara saygı ve güveni duyulur. İmamların Türkçe dua okumamalarının bir nedeni de bu olsa gerek... Bunlar, benim düşüncelerim sanmayın... Mahmut Saim hocamızdan öğrendiklerim hep...
Sf: 373
     Daha önce bu tür mektuplar yazıp göndermiş. Ama kendi aptallıkları ortaya çıkacağından, sonra kimse boy uzatmak istediğini açıklayamadığından, dolandırıldık diye şikâyet eden olamış. Olmamış ama, hiç olmayacak demek değil bu...
Sf: 376
     Cezaevindeki arkadaşlığın cezaevinde kaldığını çok iyi bilirim. Ama ne yapayım, benimki umut dünyası: Benim gibiler, ebemkuşağını görse, ona sarılıp bulutlara çıkmayı umar...
     -Sana da bir iş kurarız, yağcılık yaparsın... diyordu.
     Yağcılık! Bilmediğim bir iş... Ama benim bildiğim bir iş var mı ki... Yapamam, desem, sanki ne olacak?
Sf: 378
     "İtimat Yağ Ticarethanesi"... Bu yazının altında da benim adım yazılıydı. Bodrumun demir kapısının anahtarı da bendeydi. İçerde hiçbişey olmadığından, o tabelayı astıktan sonra oraya bikez bile gitmemiştim. Ama yine de, bodrumun demir kapısının koca anahtarının cebimde ağırlığını duyuşum bana, o zamana kadar hiç tatmadığım bir duygu veriyor, bayağı böbürleniyordum.
Sf: 379
     İmzalarken, gözüme ilişti de baktım, yağın kilosunu ikiyüzon kuruştan verecekmişiz.
     Allah Allah! Nasıl olur! Biz bu yağı, aklımda kaldığına göre, mağazadan toptan olarak dörtbuçuk liraya satıyorduk. Bakkallarda filan da altı-yedi liraya satılıyor.
     -İkiyüzon kuruştan, öyle mi? Nasıl olacak? Yanlış mı yazıldı? diye sormaktan kendimi alamadım.
     "Çok bilgiçlik etme!" dermiş gibi,
     -Sen imzala! İmzala! dedi.
     İmzalarken,
     -Zarar etmeyelim de... dedim.
     Bu sorularımla bana iyilik eden Yağcı'yı uyarmak istiyordum.
     -Sen bas imzayı yahu, nene gerek? dedi.
Sf: 380
     Zamanla işin içyüzünü anladım elbet. Dışardan biraz yağ alıp içine patates ezmesi, ucuza alınmış içyağı, daha da bilmem neler katıp, sözde fabrikada yağ yapıyorlar. Muayene komisyonu da, yağı şartlara uygundur diye alıyor. Ama belki onların muayene ettiği bu yağ değil, başka yağ...
     Bu bizim Yağcı, yağa karıştırdığı katkıyı günden güne arttırıyormuş. İlk günlerde yüzdeon katkı korken, gitgide yüzdedoksan katkı karıştırmaya başlamış. Eskiden yağa patates katarken, sonraları patatese birazcık yağ katıyor. Yani alıştıra alıştıra... Belki sonra sonra, içine hiç yağ da koymadan patates ezmesini yağ diye verecek, halis yağ böyle olur diye...
Sf: 381
     Paraları almaya birlikte gidiyoruz. Ben basıyorum imzayı. O alıyor parayı. Parada hiç gözüm yok, elbette o alacak... Bişey dediğim yok. Çünkü bana da bol para veriyor. Doğrusu, hiçbiyerde o kadar para kazanmadım. Eğri oturup doğru konuşalım, işleri anlamazdan gelişim, belki de elime bol para geçişinden. Bütün namussuzluğu Yağcı'ya yüklemek doğru olmaz. Ben de gözü açılmamamış sığırcık yavrusu değildim ya...
     Bigün bu bizim Yağcı,
     -Bana yaptığın o iyiliği hiçbir zaman unutmayacağım... delip, elime üçbin lira tutuşturarak,
     -Al şu parayı, çabul İstanbul'dan savuş, biyerlere git... Ardına bile bakma ki, zaman kaybetmeyesin! dedi.
     -N'oldu ki? diye sordum.
     Anlattı. Bizim, o iki kışlaya verdiğimiz yağların içinde yağ bulunmadığı anlaşılmış. Elbet Yağcı bana böyle söylememişti. Yağlar bozuk çıkmış, demişti. Ortada yağ müteahhidi olarak ben görünüyorum, Yağcı'ya ne gerek var ki...
     Siz bendeki şu aptallığa bakın ki,
     -Ya benim mağazam n'olacak? diye sordum.
     Demek, o tabelayı iyice benimsemişim ki, ayrılması bana zor geliyor.
     Yağcı bir kahkaha atıp,
     -Ne mağazası sayıklıyorsun sen... İçinde tesbihböceklerinden başka ne var ki... Tabelayı, kaldır at denize, hemen savuş git! Seni nerden arayıp bulacaklar... dedi.
     Namussuz herif, bana, askerlere verdiğimiz yağlara, makine yağı karıştırdığını söylemiyor. İnan olsun, ben işte bunu bilmiyordum. Patates ezmesi neyse, içyağı bile neyse de, yahu makine yağı da katılır mı artık...
     "Yaptığın o iyiliği, yaşadıkça hiç unutmayacağım." diyen o Yağcı, bana işte böyle amansız bi kazık atmıştı.
Sf: 384

Tek Yol
     Bigün bana şöyle demişti:
     -Önceden okuduğunuz bir romanın sonunun, ikinci okuduğunuz başka türlü çıkmasını hiç istemediğiniz oldu mu? Yada filmde? Önceden seyretmiş olduğunuz bir filmi, ikinci seyredişinizde, "Ah, bu kez sonu değişik oluverse!" diye içinizden geçirdiniz mi hiç? Bu, nedir, bilir misiniz: Bir umutsuz umut... Nasıl olsa bu değişikliğin olmayacağı bellidir, ama yine de isterim kesin olanın değişmesini... Bende çok olmuştur. Okuduğum bir romandan yapılmış bir film... Yada ikinci kez seyrettiğim bir film... Artık sonun değişme olanağı da, umudu da yok. Hamlet kaç bin kez oynanmış, daha kaç bin kez daha oynanacaksa, Hamlet canına kıymasa diye geçiririm içimden. Tarih okurken bile bu duyguya kapıldığım olur. Ne olurdu, sonu değişiverse de bikezlik, Genç Osman öldürülmese... Hep dilemişimdir bunu: Ne olur, o olmayacak şey oluverse de, olmuş olan başka türlü olsa...
     Paşazade'nin yüzüne bakakalmıştım. Çünkü aynı isteği bikaç kez ben de duymuştum.
Sf: 386
     Gözleri dolmuştu. Yine gülümsemeye çalıştı, yağışta güneş açar gibi...
Sf: 387
     Gecekuşu, sahteci, yolbağcı omuzdaşlarım! Kapkaççı, tavcı, söğüşçü yoldaşlarım! Namlı kasa hırsızlarım! Çarıkçılarım, cepçilerim, muslukçularım... Babamcı oğlanlarım... Sübyanlarım, sübyancılarım... Ellerinde türlü bin marifet, parmaklarında türlü bin hüner gösterenlerim... Dünyaya parmak ısırtan otel fareleri, kamyon fareleri... Dünyaya parmak atıp sonunda kazığı kendi yiyen kardeşlerim...
     Dandini Fikret o gün coşmuştu. Çok kazançlı iş bulup da eroine yumulup kafayı buldu mu coşardı böyle, taa ki bir köşede sızıp, yanan cıgara parmakları arasında, uyuklayana dek...
     -Nerdesiniz muhabbet tellalları... Cepten parayı, gözden sürmeyi çekenler... Karıncayı becerip de belini incitmeyenler... Karda yürüyüp de izini belli etmeyenler... Duyduk duymadık demeyin haaa, Dandini Fikret geldi ulan... Haniya var mı böyle bir battaniye isteyen... Halis İngiliz malıdır kardeşler... İngiliz kralında yalan var, bende yok... Paşazade ineğinin battaniyesi bu... Haniya var mı böyle bir battaniye isteyen?
     Dandini, sattığı şeyin kimin malı olduğunu açıklamazdı; çünkü hiçkimse malının sattırdığının ilan edilmesini istemezdi. Oysa şimdi, Paşazade'nin battaniyesi, diye bar bar bağırıyordu. 
     Kuşkulanıp,
     -Paşazade nerde? diye sordum.
     Dandini,
     -Hohooo, Paşazade uçtu gitti... Tahliye oldu... dedi.
     Demek ben ziyaret yerindeyken, o gürültülü uğultu arasında okunan tahliyeciler listesini duymamıştım. Oysa Paşazade'nin o gün tahliye edileceğini de biliyordum. Beni aramıştır vedalaşmak için... Bulamamıştır. Tahliyecileri cezaevinde hiç tutmazlar, hemen salıverirler.
     Üzüldüğümü gören Dandini,
     -Hiç boşuna üzülme uğurlayamadım diye, bak görürsün, sen burdan çıkmadan o kart inek yine döner gelir. Belki de daha kapıdan çıkar çıkmaz, numarasını yapmış, hemen enselenmiştir.
Sf: 388
     Cezaevinden çıktıktan bikaç ay sonra Paşazade'yi, Pendik'te, o deniz kıyısındaki restoranda şef garson olarak görmüştüm. Eski çorabını nasıl yemek biçimine sokup oteldeki müşterisine sunuşunu, bir de övünerek anlatırken midem bulanmıştı. Hem, anlattığı olaydan, hem Paşazade'den iğrenmiştim. Yozlaşmış biriydi Paşazade. Böyle bir adama cezaevinde bile olsa, zamanımı verdiğim için kendi kendime kızmıştım. Dışardayken, konuşmasına bile dayanamayacağım bu adama cezaevinde günlerimi vermiş, gündüzleri bana anlattıklarını, geceleri uykumdan kalarak yazmıştım. Ne diye sanki? Değer miydi?
     Özgür kişinin değer yargılarıyla, tutuklu olanın değer yargıları arasındaki ayrım buydu işte. Cezaevinde, dışardakinden başka bir dünya, o başka dünyanın da başka değer yargıları vardı. Ben böyle bir başka dünyanın değer yargılarıyla Paşazade'ye günlerimi vermiştim. Pendik kıyısındaki o restoranda rastlaşmamızda bana anlattığı o çoraptan yemek yapma olayı, beni Paşazade'den büsbütün soğutmuştu. Onun anlattıklarından tuttuğum notlara bir daha gözatmayışımda, belki o konuşmamızın etkisi vardı.
Sf: 397
     Ünlü politikacı şöyle yazmıştı önsözünde:
     ...ancak bütün bunlar geçmişle ilgili. Ya gelecek?
     En sonunda şu acı dersi yine emperyalistlerin kendileri verdiler; emperyalistler bir ülkeyi ellerine geçirmeyi akıllarına koydular mı, özgürlüğe kavuşmak için o ülkenin halkına tek bir yol bırakıyorlar. Bu tek yol da silahlı savaşım yoludur. Emperyalizmin bütün kurbanlarının çıkardıkları kaçınılmaz ve temek sonuçlar budur. Ülkesinden kaçmak zorunda kalan prens ve ülkesinin halkı gibi biz de aynı sonuca vardık: Tek yol, silahlı savaşım... Bizleri bu tek yola, emperyalistler itmişlerdir.
     Her ulusun kendi kaderini kendi belirlemesi, demokrasi ve halkın egemenliği için uzun ve pahalı mal olan güç savaşta, saldırgan emperyalizmin tuzağına düşmüş olan uluslar, bu çabalarını dünya ölçüsünde birleştirmelidirler. Çünkü saldırganın kendisi de dünya ölçüsünde çaba göstermektedir.
Sf: 398
     Çok kişiye sormuşumdur: Hiçbir ilişki yokken birden aklınıza geliveren birisiyle az sonra karşılaştığınız olur mu? Başkalarına da oluyor bu: En olmadık yerde, en olmadık zamanda, daha önce hiç aklınızda olmayan birini birden düşünüyorsunuz, az sonra da onunla karşılaşıyorsunuz. Bunu telepati olayı diye yorumlayanlarda var. Nedenini bilmem, ama bu şaşılası rastlanı oluyor sık sık.
Sf: 399
     Bu görünüş benzerliğinin ötesinde ya sesi? Tıpkı Paşazade'nin sesiydi, söyleyişiydi. Heceleri birbirinden ayırarak, tek tek heceleri belirterek uyumlu bir sesle konuşan Paşazade... Bana cezaevinde, bu sesinde dolandırıcılığına yardımcı olduğunu kendisi söylemişti. Sesi ve söyleyişi, karşısındakine güven veriyormuş çünkü... Yüzünün, bakışlarının verdiği güvensizliği, sesi ve söyleyişi örtüyordu gerçekten...
     Bu kez Paşazade sözcüğünü söylemeden, gerçek adını söyleyerek, onun kardeşi olup olmadığını sordum. Öyle bir,
     -Ne münasebet! dedi ki, heceler dişlerinin arasından dökülür gibi çıktı.
     Sorum karşısında, üstüne sanki pislik sıçrayacakmış gibi geri çekildi.
Sf: 400
     Bu korkusuyla kendisini gerçek kişiliğiyle ele vermişti. Paşazade olmasaydı, soruma umursamazlıkla "hayır" yada "benzetiyorsunuz" diyebilirdi. Ama o, "Ne münasebet!" diye bağırmıştı. Öyleyse, Paşazade'nin kim olduğunu biliyordu ki, Paşazade yada onun kardeşi sanılmak istemiyordu.
     Hâlâ karşısında dikilip durduğuma bir anlam veremediği için, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu, yüzüme dik dik baktı. Daha ne bekliyorsun, demek istiyordu. Ama o anda herşey açıklanmıştı benim için. Kanıt da gözlük... Hani cezaevinde Dandini Fikret'in hırsız uğursuz kardeşlerine, "Bu gözlüğü takanın devlet dairesindeki müdürden hiç farkı kalmaz. Gözün görmediği mikrobu deve kadar gösterir gözlük... Bu gözlük bu bombok dünyayı bile cennet gibi gösteriyor," diye çığırtkanlığını ettiği gözlük masanın üzerindeydi. Tanıdım o gözlüğü... Paşazade, çok alıştığı o gözlüğünden hiç vazgeçemediğini söylemişti. Buyüzden de, sattığı fiyatın yirmi katını ödeyip almıştı gözlüğünü. Demek hâlâ, alışık olduğu o güzlüğü kullanıyordu.
     Masada duran gözlüğü sapından iki parmağımla tutup bikaç kez masaya vurdum. Sonra da gözlüğü yüzüne doğru uzatıp,
     -Tanıdım sizi, dedim, Paşazade'siniz...
     Yine sertçe,
     -Hayır! dedi.
     Kendisini büsbütün ele vermişti.
     -Azkalsın, sizi kardeşlerinden biri sanacaktım...
     Çıktım odasından. Merdiveni iki üç basamak çıkmıştım ki, koşup geldi arkamdan, dirseğimi tuttu,
     -Konuşalım, dedi.
     -Ne zaman?
     Belli ki acele ediyor, hemen konuşmak istiyordu. Müdür'e sözüm olduğunu söyledim.
     -Söylemezsiniz, değil mi? dedi.
     -Sizi tanımıyorum ki... dedim.
     -Teşekkür ederim. Size güveniyorum... dedi.
Sf: 402
     Teşekkür edip odasına girdim. Sandalyeye oturdum. Yanındaki eskimiş dolaptan, ancak hapishanecilerde görülebilen düzenle, cezve, kahve fincanları, şeker ve kahve kalıplarıyla bir de küçük ispirto ocağı çıkardı. İspirto ocağında kahve pişirdi.
     Radyoda "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?" şarkısı söyleniyordu. Paşazade, garsonu çağırıp, rayoda başka bir istasyon çalmalarını söylemeseydi, ban o şarkının farkında bile olmayacaktım. Radyo istasyonu değiştirildi.
     -Bu şarkıyı duyunca çok sinirleniyorum... dedi.
     -Bir kötü anısı mı var sizde? dedim.
     -Hangibir anı? Bütün bir hayat... Hayatımı mahveden hep bu "bir ihtimal"...
Sf: 403
     Düşünsenize. Bitek hece: Ha... Ama bu tek hece bile kaç türlü, kaç değişik anlamda söylenebilir... Soru sormak için: Ha? Onaylamak için: Ha!.. Sonunda anladım anlamında: Haaa... Azarlamak anlamına: Haaa!..
     Tıpkı bir meddah gibi, sanki telefonda konuşuyormuşcasına türlü türlü biçimde, türlü anlamda "Ha" diyordu. Belki otuz değişik anlamda "Ha" dedi.
     -Düşününüz, ditek, "Ha" hecesinin bunca değişik anlama geldiği bu dünyada, siz bir de sekiz-on kelimeli bir cümlenin söyleniş biçimlerine göre alacağı değişik anlamları ve ihtimalleri hesaplayın bakalım... Her ihtimalin içinde de ayrıca yüzlerce, binlerce ihtimaller var. Bir ihtimal daha varmış, o da ölmek miymiş! Saçma! Tek olan, seçeneği olmayan, seçme hakkım bulunmayan herşeye düşmanım, tek onların en yücesi bile... Seçeneksiz teklerde hep kandırmaca, hep dolandırıcılık var...
     Sanki kendisi sabıkalı bir dolandırıcı değilmiş gibi konuşuyordu.
     -Mağazalarda, ucuzluk diye, indirim diye uygulanan tek fiyat nedir? Halkı ucuzluğa inandırıp mal sürümünü arttırmak, değil mi?
     Paşazade konuşmamıza egemen olmuştu. Bu anlattıkları bana boş gevezelik geliyordu. Oysa ben onun ölüm olayını, nasıl kendisini ölü gösterdiğini öğrenmek istiyordum. Ölümü üzerine gazetelere o haberi, yazanları nasıl yazdırdığını merak ediyordum. Ama konuşmayı kendi isteğince yönetiyordu.
     Boyuna içiyorduk. Hiçbir sarhoşluk belirtisi göstermeden konuşuyordu. İçkiye dayanıklı olduğu anlaşılıyordu.
Sf: 404
     -Bir rastlantı, dedi, hep anlatırdım ya size; rastlantıların yaşamımıza nasıl yön verdiğini... Ayağınızın bir taşa takılarak düşmemizin, bir yere iki dakika gecikmemizin...
     İki dakikalık bir yaşantımızın içine sığabilecek olasılıklardan söz ederdi hep.
     -Ya bütün yaşamın içine sığabilecek olasılıklar? Yine Hercai Recai aklıma geldi. Hercai, en çok çıkarlı sahteciliğin, sürümü ençok olan ağrı kesici ilaçların sahtelerini yapmak olduğunu söylerdi. İlkin bu ilaçların sahtelerini yaparak piyasaya sürmeye başladı. Dikkatle reklamları izlerdi. En büyük reklamı hangi mal için yapıyorlarsa, hemen o malın sahtesini çıkarır, piyasaya sürerdi. Bir tıraşbıçağı mı reklam ediliyor o sıra, hemen, hiç zaman kaybetmeden sahtesini yapar, o reklamdan yararlanarak piyasayı tutardı. Bir çamaşır suyu reklamı mı başladı, Hercai Recai de hemen çamaşır suyu yapar, reklamı yapılan çamaşır suyunun şişelerini, etiketlerini taklit ederdi. Recai'ye göre en tehlikesiz sahtecilik bu türlü olandı. Çünkü, bizde firmaların kurumlaşmamış olduğunu, hepsinin kapkaç olduğunu, kendilerine de Avrupada'kileri, Amerikada'kileri taklit eden daha büyük sahteciler olduklarını söylerdi. Kurumlaşmamış olduklarından çürüktüler, kendilerini savunamıyorlardı.
     Recai'nin  söyledikleri gerçekten de doğruydu. Ben hiç bu türlü sahtecilik yapmadım. Ama başka firmanın malını taklit ederek sahtecilik yapmanın cezası çokazdır bizde. Hatta cezası bile yoktur, denilebilir. O günlerde çok ünlü ve yaygın bir baş ağrısı ilacının taklitlerini piyasaya çıkarmıştı. Kimi toptancı tüccarlardan para toplamak için Ankara'ya gidiyordu. Birlikte havaalanına geldik. Ben onu uğurlayıp dönecektim. Uçağın kalkışına daha on dakika olduğu halde çıkış kapıları kapanmıştı. Recai'yi uçağa almadılar. Recai çok kızdı, kıyametleri kopardı. Hemen orda, uçağın kalkış saatinden on dakika önce geldiğini saptayan tutanak düzenletti, tanıklara da imzalattı. Havayollarını mahkemeye verip tazminat davası açacağını söylüyordu. Yapardı da... Uçak kalktı gitti. Havaalanındaki ilgililer, Recai'nin uçağın kalkışına on değil, iki dakika kala geldiğini iddia ediyorlardı. İster on, ister iki dakika... Recai uçağa binememişti. Arabayla döncük. Recai, tanıdığı bir avukatın yazıhanesine götürdü beni. Ateş püskürüyordu. Avukata başına geleni anlattı. Avukat tazminat davası açabileceğini söyledi. Hemen işlelere girişildi. Dava dilekçesi yazıldı. Noterden vekâletname çıkarıldı. Hercai Recai rahatlamıştı. Avukatla beni bir lokantaya götürdü. Lokantada radyodan öğle haberleri veriliyordu. Spikerin bir haberi üzerine Hercai Recai'nin elinden çatalı tabağına düştü. Avukat, ağızına götürmekte olduğu şarap bardağını masaya bıraktı. Ben donup kalmıştım. Bisüre, belki iki-üç dakika konuşamadık. Radyoda spiker, Recai'nin iki dakika geç kaldığı için yada Recai'nin iddiasına göre, uçağın iki dakika erken kalkması yüzünden, binemediği uçağın düştüğünü haber veriyordu. Recai, avukattan dava dilekçesini istedi. Avukat, çantasından çıkardığı dilekçeyi verdi. Recai, dilekçeyi parça parça yırttı. Evet, iki dakika... Gecikme yada erkenlik, Recai'nin hayatını kurtarmıştı. Ama yine o Recai, uçak kazasında ölümden kurtulmuş, sonradan da kendisini öldürmüştü. İşte bir rastlantı hayatı kurtarıyor yada yok ediyor...
Sf: 405
     Benim ölümüm de bir rastlantı... Bu rastlantı, benim çoktanberi tasarladığım bir planımın gerçekleşmesine yaradı. Önce tasarladığım planı anlatayım. Benim mesleğim ne?
     Sorusuna kendisi yanıt verdi:
     -Dolandırıcılık... Ne iyi oldu sizinle bu sınır kentinde karşılaşmamız. Beni tanıyıp "Siz Paşazadesiniz!" demeseydiniz, ben arkanızdan gelip size "Paşazade'yi tanımadınız mı?" diyecektim. Her ne olursam olayım, hangi kılığa girersem gireyim, hangi kimliğe bürünürsem bürüneyim, anladım ki değişemiyorum, ben yine hep o Paşazade'yim... Hatta ölsem bile, Paşazade'likten kurtulamıyorum. İki yıla yakın zamandanberi burda Cemal Altıntaş olarak yaşamaktan bıktım. Çoktanberi hiçkimseyle kendim olarak konuşamamaktan bunaldım. Şimdi ne kadar mutluyum sizinle konuşurken, bilemezsiniz... Haaa, mesleğim demiştim size... Mesleğim dolandırıcılık. Bilir misiniz, dolandırıcılık Türk Ceza Kanununda cezası en az olan suçtur. Birisinin diyelim onbin lirasını çalsanız yada yolunu kesip alsanız, cezası daha çoktur da, aynı adamı onbin lira dolandırırsanız, cezası daha azdır. Çünkü, dolandırıcılık karşılıklı olur, iki yanlı olur. Dolandıranla dolandırılan, ikisi de birbirini kandırmak ister. Dolandırılan da, dolandıran kadar suçludur gerçekte. Açıklayayım. Bir dolandırıcı, değeri bir milyon lira eden arsayı, yüzbin liraya satmaya kalkar. Ama dolandırılan da, değeri bir milyon lira ettiğini bile bile, o arsayı yüzbin liraya almak istemektedir. Öyle değil mi? Dolandırıcıların şahı olan kalpazan, altın suyuna batmış kurşundan heykeli, som altından antika diye yutturur. Bu heykeli çok ucuza satın alan, onu altın diye alıyor. Yani, satıcıyı kandırıyor, dolandırıyor. Bütün dolandırıcılıklar işte böyle karşılıklı işlenir. İki yanlı suç olmayan, karşılıklı işlenmeyen hiçbir dolandırıcılık yoktur. Gerçek dolandırıcı, kazık yiyormuş gibi davranıp karşısındakini dolandırır. Dolandırılan da, dolandırıcıyı kazıklamak isteği için dolandırılır. Dolandırılan da, dolandırıcıyı kazıklamak istediği için dolandırılır. Yani, dolandırıcıyla dolandırılan, gerçekte suç ortaklarıdır.
Sf: 406
     İnanıyordum bu tek yol yalanına... Uydurduğum yalana, kendi yalanıma... İnsanlar bu tek yol aldatmacasıyla kendilerini dolandırıyorlar. Kadın, orospu oluşuna gerekçe uyduruyor: "Ne yapayım, başka hiçbir çarem yoktu,kötü yola düştüm..." Ama gerçekten mi başka hiçbir umarı yoktu, yoksa başka umarım yoktu, diyerek kendini mi kandırdı? Bakıyorsunuz, başka bir kadın aynı duruma, hatta daha kötüsüne düşüyor, ama "Başka çarem kalmamıştı." demeyip, başka bir çare bulup orospu olmuyor. "Başka hiçbir yok yoktu, çalmak zorunda kaldım..." "Başka ne yapabilirdim, çocuğum aç, karım da hastaydı..."
Sf: 407
     "Başka hiçbir yol yoktu," dedi mi bir insan, yani hertürlü çözümü salt tek yol çözümüne bağladı mı, işte o zaman kendi kendini dolandırmaya başlamış demektir. İnsanlar buyüzden kaçakçı, buyüzden kaatil, buyüzden hırsız oluyorlar. "Bütün başka yollar tıkalıydı, benim için açık tek yol vardı," derken, önümüzdeki yollardan bizim için en kolay olanı yada en kolay olduğunu sandığımız yolu seçmiş oluyoruz. İlle de en kolay yoldan gitmek istediğimiz için bütün öbür yolları görmezden geliyor, yok sayıyoruz. Benim bu durumlara düşmemin nedeni hep bu işte... Yaşamım boyunca hep kendi kendimi dolandırmış olduğumu çok geç anladım, üstelik de başkalarını dolandırıyorum diye...
Sf: 409
     Ama o kendisini bu hayale kaptırmıştı.
     "Bütün gerçekler, gerçek olmadan önce birer hayaldir."
     Bu sözü kendisi, başka kelimelerle söylüyor, ama bunu anlatmak istiyordu.
Sf: 410

Gerçek Sahteci Kim?
Sf: 413
     İthalatçı, tüccar paraları sayıyor: Dörtyüzellibeşbin, altıbin, yedibin... Müfettişin gözünden de yaş damlıyor...
     Bu olayı bana anlatırken da zavallı müfettiş ağlamıştı.
     -Herif, nasıl olsa benim yenileceğimi biliyordu, dedi, çünkü onun parası, benim direncimden çoktu...
     -Paraları elime sayarken, öyle bir pis gülüşü vardı ki, rüşvet almamdan çok, onun bu gülüşü beni aşağılamıştı... dedi.
Sf: 415
     Ben de gerçekte, sahtecilik, dolandırıcılık yapmak istemiyordum, isteyerek yapmıyordum. Ama... Önümde yalnız tek yol vardı, başka çarem yoktu der demez, önce kendimi dolandırmış oluyorum.
Sf: 417
     -Yapayalnızım artık... Gidecek yerim de yok...
     Bir suç işleyip cezaevine girmek, kışı orda geçirmek istiyordu. Cezaevi, artık onun yuvasıydı. Üstelik eski bir sabıkalı olduğu için de, cezaevinde azbuçuk saygı da görüyordu genç hükümlülerden. Ama asıl neden, onun gibilerin cezaevinde eroin bulmalarının daha kolay oluşuydu, dışarda eroin bulmak zordu
     Ben o günlerde sürekli olarak kendimi değiştirmeyi, başka bir kimlikte yaşamımı sürdürmeyi düşünmekte olduğumdan, anlayabileceği biçimde, Avanta Cemal'e de bunu öğütledim. Ne yapabileceğini sordu.
     -İstersen eroincilikten vazgeçebilirsin. Seni hastaneye yatırayım... dedim.
     Bakırköy'deki hastanede altı ay kalsa, eroinden vazgeçebilirdi. Pek zor, ama hiç olmaz da değil... Birden,
     -Peki... dedi.
     Birden peki deyince, yalan söylediğini anladım. Çünkü, biraz olsun direnmesi gerekirdi kabul etmesi için. Nitekim,
     -Yarın beni götür hastaneye, ama bugün iyice eroini çekip kafamı bulayım... Son bikez... dedi.
     Numarasını hemen çaktım. Eroinsiz kalmıştı. Benden eroin parası istiyordu. Yarın hastaneye gideceğim diye beni kandıracaktı. Ama inanmış göründüm, çünkü, belki de doğruydu söylediği.
     -Yarın seni nerde bulayım? diye sordum.
     Yeri yakındı. Birlikte gittik. Sur duvarlarından geçip deniz kıyısına indik. Sur duvarlarının içinde bir kovuk gösterdi. Kovuğun ağzı, çuvaldan bir perdeyle örtülmüştü. Deniz dalgalarının sesleri, büyün lodos fırtınası içerdeydi. Burda bir insanın yaşaması olanaksızdı, ama Avanta Cemal orda yaşıyordu. Eroini çekince, Yaşayıp yaşamadığının farkında bile olmadan... Epeyce para verdim.
     -İyice yumulurum eroine... Bu benim son eroin içişim olur. Yarın yatır beni hastaneye... dedi.
     Yalan söylediğini biliyordum; bile bile ertesi günü gittim oraya. Belki, çok zayıf bir belki...
Sf: 418
     Çuvaldan perdeyi kaldırıp kavuğa baktım, kimse yok... Adını seslendim, yanıt yok. Oralara bakındım, kimseyi görmedim. Dönüp gidecektim ki, o sur duvarlarının kovuğuyla denizin arasında büyük bir kayanın dibinde Avanta Cemal'i gördüm. Kayaya dayanmıştı, denize, çevrene doğru bakıyordu. Seslendim, ayağımla dürttüm... Dürtünce yere yıkıldı. Nabzına baktım, nabzı atmıyor... Ölmüş... Çok eroin çekmiş olmalı. Eroin zehirlenmesinden ölmüş olacaktı... Evet, belki... Belki de hastaneye yatacaktı, kimbilir...
     Kendi cenazemde de bulunmak isterdim. Paşazade'nin toprağa gömüldüğünü görmek istiyordum. Ama olmadı. Ertesi gün morga gittiğimde, Paşazade'nin cenazesinin kaldırılmış olduğunu söylediler. Nasıl, nereye kaldırıldı cenazem, bilemiyorum.
Sf: 424
     Evime döndüm. O sınır kapısının içkili lokantasında anlattıklarından tuttuğum notları, öbür notların, yani cezaevinde yazıklarımın yanına koyarken, son olarak onun için ne yazmış olduğuma baktım. Bu, Paşazade'nin nedense yarıda kalmış yada benim yazarken yarıda bıraktığım şu sözleriydi:
     "Paşazade sorum üzerine şöyle demişti: Gerçek anılarımı yayınlayamam. Yayınlasam mı? Anılarımı yayınlarsam, bugün namuslu geçinen pekçok kişinin"
Sf: 424
     Burda bırakmışım sözü: Arkasını sonra yazarım diye düşünmüş olacağım. Belki o sırada acele bir işim çıkmıştır da yazıyı burda kesmişimdir. Belki de o gün Paşazade sözünü burda kesmişti. Nokta bile koymamışım. Sözünün sonu yok.
     Sanki bilerek cümleyi tamamlamamışım gibi. Paşazade'nin yaşamı da tamamlanmamıştı.
     Gerçekte her yaşam, bitirilmemiş bir işle, tamamlanmamış bir sözle son bulur. Ölüm, son sözün noktalanması değil, bir sözün yarıda kesilmesi olduğundan, Paşazade de herkes gibi son sözünü söyleyememişti.
     Paşazade'nin sonunu biliyorum. Ama bildiğim bişey var; o da kendinden sonraya, bitirilmemiş, noktalanmamış, yarım kalmış bir söz bırakacak. Belki de onun yarıda kalan sözü, notlarımın sonundaki noktalanmamış sözü olacak:
     "namuslu geçinen tanınmış pekçok kişinin"     Her insan, bitirilmemiş bir sözü bırakır kendinden sonraya...     Son...
Sf: 426
Aziz Nesin'e özgü başlıca yazım biçimleri
-beri
     bigün
 buyüzden
herhangibir     
kimbilir
-buçuk
     bikaç
candarma     
herhangibiri
nağra
aradabir
     bikez
cıgara
herneyse
pekaz
arasıra     
     birara
çokaz
herşey
pekçok
arayer
     birarada     
çukulata
hertürlü
sağol
ardarda
     birdenbire
enaz
heryan
Sıvas
azbiraz
     biriki
ençok
heryer
tiren
azçok
     bisüre
epiy
herzaman
varol
azkaldı
     bisürü
forograf
hiçbişey
yada
azkalsın
     bişey
gülegüle
hiçkimse
yazıyla gösterilen her sayı bitişik
başüstüne
     bitakım
hangibir
hoşgeldin

beribenzer
     bitane
heğbe
hoşbulduk

bibakıma
     bitek
Heğbeliada
Istanbul

bibaşına 
     bitürlü
herbir
ikidebir

biçok
     biyana
herbişey
işgören

bidolu
     biyer
hergün
kıravat
Pozitif:
1) Koku o kadar güzel ki... Kim tatlısu gibi tatlı, akan su gibi temiz kokmak istemez ki?..

Negatif:
1) Öyle hafif ki; varla yok arası.
2) Sonlar ortaların zayıflamış hali. 
3) Çok az değişim göstermek. Öyle olunca aklıma parfümden çok tekdüze kolonyalar geliyor.

Notalar:
Üst: Ambroxan. (ck: iso e süper, karpuz kabuğu, kaynak suyu)
Kalp: Ambroxan(ck: beyaz odunsular, tonka fasulyesi, beyaz misk)
Baz: Ambroxan(ck: -)
Tip: Sucul, Fresh, Miskli, Pudralı, Tatlı, Odunsu.
Cinsi: Unisex. %30 Maskülen - %70 Feminen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2008
Koku rengi: Açık Mavi
Referans: Tatlı Yağmur
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Geza Schoen
Doktrin: "Bir yanlışlık var; sen bu denli güzel, ben bu denli sevdalı olmayacaktık." - Aziz Nesin
Sevda

3 yorum:

  1. Tüm neması zeytin sarılı olduğu o gazete parçası...

    Benim için en özel bölümüydü kitabın.

    YanıtlaSil
  2. Tek yol kalmıştı: Sahtecilik...
    Başka hiçbir umarım yoktu, sahtecilik yapmak zorundaydım...
    Bütün yollar bana kapalıydı, önümde yalnız tek yol vardı.

    Tek yol aslında "çaresiz" kalanların değil. "çaresiz" kaldığını sananların kitabı. Küçük bir şaka yüzünden hayatı tek yol (sahtekârlık) üzerine sapan ve toplum tarafından bu yolda seyreden bir sabıkalının trajikomik yaşam hikâyesini de ele alıyor. Aslında bazı mesleklere göndermeler yapıyor. Sosyal eleştiri söz konusu. Şeyhliğin, polisliğin, hocalığın, subaylığın, müteahhitliğin, müdürlüğün… Birçok mesleğin aslında bizim bildiğimizin dışında görevlerini yapışını daha yapamayışını komik unsurlarla ince bir şekilde hicvederek yani buzdağının arkasındaki gerçekleri anlatır. Artık mesleklerin amaçlara, toplumlara değil; bireylere, bireylerin egolarına hizmet ettiğini belirtir. Sahte Atatürkçülük olayıyla somutlaştırır.
    Okunası bir kitap.

    YanıtlaSil
  3. ellerinde çakıl taşlarım var.
    sıcak kumların üzerinde yürüdüğüm kumlarım.
    kendimi vursam karadeniz sahillerine
    dinmez yine gönlümün yangınları.
    anlamsızca gittin ya,
    işte belki de beni mahveden bu gidişlerin ama herşeye rağmen yağmur da var.
    Çok sevdiğim rüzgar da
    daha uyanmadı martılar
    bugün pazar ve ben seni çok özledim

    YanıtlaSil