21 Şubat 2016 Pazar

Etat Libre d'Orange - Putain des Palaces

     Çok kısa süreli şekerli meyve açılışından sonra Amouage - Opus VII'yi andıran ağır baharatlı hayvanlık beni karşıladı. Adeta çikolatalı portakal çiçeğinin altına kimyonlu güherçile dökmüşler. 
     Orta notalara gelindiğinde karabiberimsi sedir ve hafif çam reçinesi.
     Sonlara gelindiğinde bir dişinin bacak arasında üç gün geçiren iç çamaşırı gibi kokuyor.
Terli, baharatlı ve derili...
     Benzerlikler üzerine;
     Amouage - Opus VII hayvansı derili baharatlar benzeşir. Opus çok koyu ve kirli akarken, Putain des Palaces zaman zaman yukarı çıkan tatlılıkla yumuşak ve seksi kayar.
     Aşk Hikayesi II: Ertesi gün sabah odama sızan güneş ışınlarına karışan minik kuş cıvıltılarıyla uyandım. Ondan gelen bir mesaj umuduyla yatakta tek gözüm açık telefonuma baktım. Hiçbir şey yoktu. Ancak bu sabah ilk kez içimde giderek büyüyen bir umutla uyandım. Yanımda olmasa bile ne olursa olsun bir yerlerdeydi ve hep olacaktı. Şu koca dünyada onun da nefes alıyor oluşu beynimi hazla uyuşturuyordu.
     Kafamı kaldırarak ayaklarıma baktım. Parmaklarımı kımıldatıp esneyerek tatlı tatlı gerindim. Yorgan üzerimden hafifçe kayıp yataktan düştü. Hazırlanmaya başladım.
     Banyodan çıktıktan sonra ne giyeceğime bir türlü karar veremedim. Artık hayatımdaydı ve sanki her gün beni görme olasılığı vardı. Sürprizlere öyle teşneydi ki ne zaman görüşeceğimizi kestiremiyordum. Bu durumda her zaman görüşebilirdik ve ben her an hazır olmak zorundaydım. Fakat en güzel giysilerimle onu günlerce beklemem de olasıydı. Tüm bunların beni şimdiden yormaya başladığını fark ettim.
     Siyah, dar bir kot pantolon ve beyaz üzeri siyah puantiyeli bir gömlekle çıkmaya karar verdim. Ayaklarımda parlak siyah babetlerim vardı.
     İş yerinde gün boyu gözüm hem kapıda, hem telefonumdaydı. Öğleden sonra iş yeri telefonu çaldı. Açtığımda, ismimi sorarak benimle görüşmek istediğini söyleyen bir erkek sesiyle karşılaştım; oydu biliyorum. Neden böyle bir yol denemişti. "Benim." dedim. Akşam çıkışta beni alacağını söyleyerek gönlüme giden arnavut taşlar serili o yolun tüm ışıklarını bir bir yaktı...
     Akşam çıkış saatimde telefonuma mesaj düştü. "Aşağıdayım." Tek sözcükten oluşan bir cümle, yalnızca bir yüklem. Bunu bilerek mi yapıyordu? Yani güçlü görünmek için öfkeye mi gereksiniyordu? Hani bazı insanların doğal halleri pek çekilmez olur; onun da doğal hali böyle zor muydu?
     Aşağı indim. Elleri cebinde, sırtı bir mağazanın duvarında, tek ayağı duvara bükük beni bekliyordu. Salaş giysileriyle çişli bir sokak çocuğunu andırıyordu. Bazen sert erkek kocaman adam, bazen sümüklü sokak çocuğu... Bunlar için çaba harcamadığı sugötürmezdi. Ben kabul edeyim ya da etmeyeyim o gerçekten olduğu gibiydi...
     Birlikte çarşıda yürümeye başladık. Öyle soğuktuk ki çarşıda aramızdan yabancı insanlar geçip gidiyordu. Bense ona yanaşmaya çekiniyordum. Yanımızdan son geçen erkekten sonra bana çok dik bir bakış fırlattı. Kahverengi gözlerinden parlak şimşekler haykırdı. Hemen heyecanla ona yaklaştım; aynı zamanda bana karşı soğuk olmadığını anlayıp rahatladım.
     Yanımıza kağıt mendil satıcısı çocuk yanaştı. Yavaş yürümeye başladığımızdan sürekli yüzünü bize çevirmiş, ara sıra yola bakarak yanımızdan gelmeye devam ediyordu. Onun böyle zamanlarda ne yapacağını merak ediyordum. Her insanın kendine göre ilkeleri vardır. Tinerci çocuğa, ayakkabı boyacısına, sigara isteyen bir kağıt toplayıcısına, falcı kadına, ispirto parası isteyen bir şarapçıya veya bir otelin satın alma müdürüne... Acaba nasıl davranacaktı? Aklıma şu söz gelmişti:
     "Her şey için önceden plan yapılmaz. Bazı planlar akışın içerisinde kendiliğinden olur. O anın içinde olay başınıza geldiği an hızlıca yapmalısınız." -ck-
     Zor durumlarda kaldığımızda, doğru karar verememekten korktuğumuzda büyüklerimizi, kendimizden bilgili insanları düşünürüz:
     'Acaba o olsa bu durumda ne yapardı?' diye düşünür, sonra onun vereceğini varsaydığımız tepkiyi gösterir ve sonucunu bekleriz. Ondan bir farkımız vardır. Bunun sonucu yalnızca bizi bağlar...
     Onunla hiç konuşmadı. Bana döndü ve dedi ki:
     "Kaderlerini değiştirmek için hiçbir şey yapmazlar, sonra da o kadere isyan ederler. Yoksullara yardım ederseniz, yoksulluklarını kendilerine sunulmuş bir lütuf sayarlar ve durumu değiştirmek için samimi bir çabaya girişmezler. Uzun süre aç kalarak sınanmalı ve bir gün kaderini değiştirip varsıl olduktan sonra şöyle demeliler:
     'Bugüne kadar çektiğim tüm sıkıntılar beni bugüne hazırladı.'"
     Çocuk peşimizi çoktan bırakmıştı. Sorun olmaması durumu, problemi absorbe edebilmek. Mantıklı açıklamalarla çözüm aramak... Gözlerine baktım, şaka mı yapıyordu. En ufak titreme yoktu. Acımasız mıydı, yoksa rasyonalist mi?..
     Etkilenmiştim, ben de deneyebilirdim. Farkında olmadan etkilendiğimiz insanların yerini alıyorduk. Bu koca evrende o insanlardan daha fazla olmaya başlıyordu. Tornadan çıkmışçasına aynı kalıba girmiş milyonlarla dolu bir dünya. Belki de bayat dizilerdeki gibi; bir düzinelik sayıyı geçmeyen karakter sayısıyla her dizide hep aynı tipler. Ama o, onlardan değildi. Onu gözümde çok mu büyütüyordum? Kendimi çok mu hızlı kaptırdım? Bazı insanlar nasıl kısa sürede böylesi ağır etkiler bırakabiliyor? Başkalarında olmayıp onlarda olan belagatları mı var?..
     Deniz kıyısında salaş bir çay bahçesine oturduk. Hem hayatı lüks yaşayarak havas görünüyor, hem de avam insanlara kucak açarak kendi kendiyle çelişiyordu. Tahta sandalyenin paslı çivisi kıçımı acıtırken aklımdan bunlar geçiyordu. Zihnimi okumuş gibi:
     "Neden bu köhne yerde olduğumuzu mu düşünüyorsun?"
     Evet. Düşündüğüm tam da buydu... Ancak o bana fırsat vermeden devam etti.
     "Sorunlu bir çocukluk dönemi geçirdim. Bu hem erken olgunlaşmamı, hem de sorunlarla baş edebilmemi sağladı. Rudyard Kipling’in dediği gibi;"
      "Hiçbirisi fazla olmamak şartıyla tüm insanları sevebilirsen," bunu söylediğimde babam bana çok kızardı ve şöyle derdi:
     "Herkesi eşit bir düzeyde seversek; gerçek sevgiyi hak edenlere haksızlık ettiğimiz gibi, asıl kötüsü sevmesini ve sevginin ne olduğunu bilmiyoruz demektir. Bir soykırımcı ile evrensel düşünen bir insan nasıl aynı olabilir?"
     "Babamdan bahsediyordum, ama ölmeseydi onu bu kadar sevemezdim. Bazen gerçekten birilerinin ölmesi gerekiyor. Kimilerinin doğması için, birilerini içimizde öldürüyoruz. Norman Cousins'in dediği gibi:
     "Ölüm hayatta büyük bir kayıp değildir. Asıl büyük kayıp, yaşarken içimizde ölen şeylerdir."
     "Acını anlıyorum." dedim. Garip birisiydi. Entelektüel birikimine yetişememekten korkuyordum.
     "Bazen sevdiklerimizi terk etmek zorunda kalırız. Hem de onları en sevdiğimiz, onlardan en vazgeçemediğimiz anlarda bile..." dedim. Ardından "Aslında biz çoğu zaman insanları, onların bizi düşündüğünden daha fazla düşünüyoruz. Bence sorunun kaynağı bu..." deyiverdim.
     Araya giren garson çocuk "Ne alırsınız?" diye sordu. "Gördün mü bak!" dedi. "Garson çocuk bizi bizden fazla düşünüyor."
     Garsona dönüp "İki çay getir güzelim, biri açık." dedi. "Hem belki sonra bu anları Cemal Süreya ile anarız."
     İki çay söylemiştik orda, biri açık,
     Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
     diye heyecanla bir çırpıda haykırdım!..
     Yüzüme baktı; gene o ukala tavrıyla "Beni şaşırtıyorsunuz küçük hanım. Konumuza dönelim." dedikten sonra:
     "Hepimizin zaafları vardır. Arkamızı dönüp gideriz. Geride bıraktıklarımız zaaflarımızı iyi bilirler. İçimiz yanarak, tutamadığımız sözlere kızarak gitmek zorunda kalırız." dedi. Ardından sinirli yanak titremesiyle ekledi:
     "Nereye gidiyorsun be adam! Giden sensen kalana, kalan sensen gidene özenirsin!.."
      Düşündüm. Ne biçim konuları konuşuyorduk. Hangi kız sevgilisiyle bu denli yakınlaşabilirdi. Hem onunla her konuyu tartışacak kadar yakındım; hem de onu hiç tanımayacak kadar uzak. Öylesine mistikti ki...
     Felsefe mi yapıyordu. Amiyane tabirle 'beni tavlamaya' mı çalışıyordu? İyi de bunu neden yapsın? Sonra, yalnızca entelektüel birikimini empoze edebileceği birilerini gereksindiğini düşündüm. O yalnızca hava atabileceği birini arıyordu. Bu herhangi birisi olamazdı. Bu kişi en az kendisine yakın derecede bilgi birikimine sahip olmalıydı. Resimden anlamayan birisinin ressamın yeteneklerini kavrayamaması gibi. Bu tıpkı operadan anlamayan birisinin klasik müziğin tınılarını hissedememesi gibi. Bu tıpkı Yunan mitolojisini hiç okumamış birisine felsefeden, yani düşünceyi sevmekten söz etmenin zorluğu gibi. Oysa bunlardan kaçınıyordu. Anlattıklarının eksiksiz kavranmasını istiyordu. Şizofren miydi? Kendi kendisiyle sürekli konuşan, durmadan tatmin eden birisi olmasından korkuyordum.
     Ama bir de böyle bir şey var:
     "En çok dinlediğin adam sen daha iyilerine layıksın deyip gider, ertesi gün de pişman olduğu için ağlar." dedim.
     "Ağlar doğru; haksız da sayılmaz. Ama kaybetmeyeceğin aşkın tadından nasıl söz edebilirsin ki. Sana az önce de söyledim. En değerli eşyamız kaybettiklerimizdir. Ben insanları eşya olarak görmüyorum elbet; fakat onların zihnimize kazınmaları için hayatımızdan çıkmaları gerekli..."
     Sazları ellerinde, kilimde bağdaş kurmuş, kapalı gözleri ve titreyen boyun damarlarıyla sürekli kapışan iki aşık gibiydik. Ona yetişemiyordum. Belki bir sözlüğe, bir kitaba, bilgili birisine ya da internete ihtiyacım vardı. Beni köşeye sıkıştırmak hoşuna gidiyordu.
     "Yani sen her zaman ayrılmak için mi seversin?" dedim.
     "Bak; yeni bir kişiye bakış her zaman farklıdır. Bu, bir restoranda bakıştığın yabancı ya da merhaba dediğin yeni bir flört olabilir. Oysa o da diğerleri gibi hatalarla doludur; tek fark, onun henüz eksiklerini ortaya çıkaracak bir belirti göstermemiş olmasıdır." dedi ve ekledi:
     "Bak bir ilişki başta mükemmeldir. Pozitif gözlüklerimizle onu yücelttikçe yüceltiriz. Hatta o insanla ilk tanışınca ön yargılarımız öylesine güçlüdür ki ardından gösterdiği değişimlerde bile yargılarımızı kırmamız zordur. Fakat zaman ilerledikçe ilişki monotonlaşır ve çürük yumurtalar da bir bir dökülmeye başlar. Önce onun yeterince mükemmel olmadığını görürüz. Sonra bu gerçeği yavaş yavaş kendimize kabul ettiririz. Ardından ona sinir oluruz ve sonrasında bu bir nefrete dönüşür." diyerek konuşmasını sürdürdü.
     "Negatif bakış açımızla tüm olumsuz taraflarını görmeye başlarız. İlk sevdiğimiz zaman o, dünyada yüzlerce kötü arasında en iyi seçenektir. Oysa ayrılacağımız zaman anlarız ki; o, aslında yüzlerce seçenek arasından en kötüsüdür!"
     Sonra birden parmaklarıyla şakaklarımı ve avuç içleriyle çenemi kavradı ve gözlerime baktı. Güçlü kalp atışlarım nefesimi de kesik kesik almama neden oluyordu.
     "Bana bakarken baygınlaşan gözlerinin içindeyim..." dedi ve bıraktı.
     Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir dediği bir dediğini tutmuyordu. Biraz çay içti, kafasını gökyüzüne kaldırdı ve:
     "Sevgilim bana güven; ben galiba hiç yeterince sevmemişim bu güne kadar. Sadece sevgilim değil, aynı zamanda öğrencim olmanı da istiyorum." der demez ayağa kalktı; pantolonunun ön cebine bir tırnakçı ustalığıyla iki parmağını soktu ve küçük bir kağıt parayı çay tabağının altına koydu.
     "Gel benle! Seni büyüdüğüm mahalleye götüreceğim. Oradaki ezilmiş insanları da görmeni istiyorum. Unutma ki oralarda da bir hayat var; üstelik avm'lerde çakma çantayla gezen, sahte parfüm kokan insanlardan daha gerçek." dedi.
     Beni sürekli şaşırtıyordu. En yakın metro durağına hızlı adımlarla yürüyorduk. Kimi adımlarda omuzlarımız birbirine değiyor, kimisinde dirseği göğsüme çarpıyordu. İkimiz de bunu bilerek yapmıyorduk. İkimiz de bunu bilerek yapmalıydık.
     Bayraklı'da metrodan indik. Akşam karanlığında labirent gibi ara sokaklardan beni çekerek sürüklüyordu. Arkasından koşarak ona yetişmeye çalışırken savruluyordum. Beni sahiplenircesine tüm gücüyle iri göğüs kafesine doğru çekmesiyle çıldırıyordum. Merkezden uzaklaşarak varoş bir mahalleye geldik.
     "İşte buralar doğup büyüdüğüm yerler." dedi.
     Uzaktan eski bir apartmanı gösterdi. Dışı sarı boyalı, yer yer sıvaları dökülmüş, kirli bacaları, paslı balkonları, çatıdan suyu karaya taşıyan boruları çatlamış-çürümüş, çatısında iki eski antenin bağlı olduğu dört katlı yapıya baktım. Orta katlarda bir evin koyu yeşil perdesi pervaza kadar ulaşmamış kısa kalmıştı. Öyle ki camdan sokağa sızan sarı ışıktan içerisi belli belirsiz görülebiliyordu. Apartmanın önüne geldiğimizde zillerdeki çoğu silik isimlere göz attı. Elimi tuttu ve soğuk merdivenleri çıkmaya başladık.
     Bir asansörü bile yoktu. Apartmanda merdivenleri el ele çıktıkça tabak ve çatal sesleri kulaklarımıza geliyordu. Bir kattan çıkarken kızarmış biber kokuları iştahımı açtı. Oldboy filminde esas oğlanın büyüdüğü okula dönerek eskiyi yad etmesini anımsadım.
     İlk kattaki dairelerde kapı eşiğinde görülen eski, yırtık bir terlik beni hüzne boğdu. Bunu ona söylediğimde
     "Küçükken apartmanların önünden ayakkabılar çalardım. Ama onda bile zenginden alıp fakire veren Robin Hood adaletiyle hareket ederdim. Orta sınıf spor ayakkabı olan evlerden hırsızlık yapmazdım. Benim tercihim üst sınıf spor ayakkabılar giyen kaymak tabaka p*çleriydi... Bende daha ne hüzünler var. Bunları yukarıda konuşalım."
     Bir de yukarısı mı var? Heyecandan ölmek üzereydim. Katları geçtikçe kapı önünde tek tekeri kırık, soğan kokulu bir pazar arabası hüznü selamlıyordu. Aynı evde, çok kalın, kirli bal rengi, tozlu bir paspas üzerinde yırtık bir çocuk spor ayakkabısı vardı. Ancak bizim evdeki en eski ayakkabılarımız bile bundan yeniydi.
     "Zaten şimdi alışveriş yapmayı bıraksak hepimizin gardırobu ölene kadar en az iki defa eskitilmeye yeter de artar. Hem %80 - %20 kuralını unutma." dedi. Ne olduğunu sorduğumda:
     "Dışarıda geçirdiğimiz zamanın %80'inde gardırobumuzun yalnızca %20'sini kullanırız." dedi. "E bu durumda o kadar alışverişi boşuna mı yapıyoruz?" dedim.
     "Evet. Ya ne sandın?"
     Tam bu sırada merdivenlerin sonuna ulaşmış ve metal kapıdan çatıya çıkmıştık. Etrafa bakındım. Yerlerde yanlamasına on, üst üste yirmi sıra dizili tuğlalar duruyordu. Bir köşede içi kil ve kedi dışkısı barındıran bir kum yığını. Orada o kadar çok beklemişlerdi ki tuğlalar nemli ve çürükken kum yığınının üstü birkaç kat ağır bir toz yığınıyla kaplanmıştı. Etrafı beton kaplı temellerin üstlerinden çıkan paslı demirler rastgele yönlere bükülmüştü. Kapı ağzında içi yağmur suyu dolu iki tane iri yağ varili duruyordu. Beton kaplı çatı çıkışının üstündeki bölmede yana yatık halde konumlandırılmış sekiz şişman su deposu bulunuyordu. Yanımızdaki bacalardan çıkan dumanlar, gökyüzünde kafatasına benzer işaretler çizerek lacivert bulutlara yükseliyordu. Belki de bana öyle geliyordu. Rüzgarda sallanan bir anten gıcırtılı sesler çıkarıyordu. Bir köşede çatıyı koruyan yarım yüksek duvarın üstüne serilmiş tüylü velense dikkatimi çekti. Demek buraya çıkıp oturan, bu yoksul mahalleden, zengin semtlerin ışıklarını seyreden bizden başkaları da vardı. Ancak o zengin mahalleden buradaki çıplak ampullü evlerin soluk ışıklarını seyreden belki de hiç kimse yoktu.
     Altı kadın vardı demir kapının önünde
     ve demir kapının ardında beş yüz erkek vardı efendim;
     altı kadından biri sen değildin, ama
     beş yüz erkekten biri bendim… - Nazım Hikmet
     Bu mahallenin yoksul kadınları o zengin kokan evlere ancak temizlikçi olarak girebiliyordu. Bu yoksul kadınların çocukları, o varsıl kadınların kızlarının eskilerini giyerek büyümeye mahkumdu. Zaten zenginlerin köpeklerini bile fakirler gezdirmiyor muydu?..
     Kafamı çevirdiğimde çok uzaklarda, sürekli yanar döner ışıklar göz kamaştırıyordu. İki gözümü sıkıca kıstım, arkama geçerek belimden tuttu; gözlerimle uzaklara baktım. Denizin arkasına yerleşen karşı yakaya baktım; Karşıyaka'ya baktım... Parlak, canlı canlı ışıklar olgun ateş böceklerini andırıyorlardı. Daha önce hiç dikkat etmediğimi anladım. Yalnızca çocukken böyle oyunlar yapardık. Ben onun yanında hem olgun bir kadın, hem minik bir kız çocuğuydum.
     "Yalnızca çocuklar ve gerçek gezginler her yerde kendilerini evde hissederler." - George Bernard Shaw. dedi.
Acı gülümsemeyle suratı daha önce görmediğim bir çirkinliğe büründü. "Bak sana bir şey anlatacağım."
     "Dinliyorum." dedim...

Pozitif:
1) Bu marka kaliteli materyal kullanıyor; kimse bunu yadsıyamaz.

Negatif:
1) Feminen görünmesine karşın kadınlar için zor kabul edilecek kadar sert ve hayvansı.
Notalar:
Üst: Menekşe, Mandalina, Zencefil, Vadideki zambak, Gül. (ck: çikolata, portakal çiçeği, kimyon)
Kalp: Pirinç tozu, Amber(ck: karabiber, sedir, çam reçinesi)
Baz: Hayvansı Notalar, Deri. (ck: deri)
Tip: Baharatlı, Hayvansal, Çiçeksi, Pudralı, Odunsu.
Cinsi: Unisex. %50 Maskülen - %50 Feminen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2006
Koku rengi: Deri
Referans: Kimyonlu Portakal Çiçeği
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Nathalie Feisthauer
Doktrin: "Ve sonra gülüşün geldi aklıma ve dedim ki, yine gelsen yine severim seni." - Cemal Süreya
Nino - Santiago

10 yorum:

  1. Hadi artık yazılsın... Çok merak ediyorum, gözlerim boyoz gibi açık bekliyo...

    YanıtlaSil
  2. Anosmi yeniden meraklandırmaya devam ediyor... Spoiler verin bari böyle beklemek çok zor...

    YanıtlaSil
  3. hırrrrrrr hadiiiii

    YanıtlaSil
  4. Betimlemeleriniz gerçekten şahane! Önümde dev bir ekran vardı sanki okumadım da seyrettim. Gelecek bölümü merakla bekliyorum. Emeğinize sağlık...

    YanıtlaSil
  5. Aşkı tarif eden betimlemeler öylesine anlamlı ve düşündürücü ki. İnsan aşkı yaşıyor her okuduğunda. Her hücremde yeniden aşık oldum.
    Yılmaz Erdoğan'ın mükemmel yorumu ise, bambaşka yerlere alıp götürdü. Teşekkürler Anosmi yaşattığın bu duygular ve yeniden aşka sebep olduğun için.

    YanıtlaSil
  6. Bir yerlerde duymuştum ya da okumuştum tam anımsayamıyorum. Bir kez aşık olup ilişkiniz bittikten sonra hayatınıza giren diğer insanlara ona olan sevginizi devam ettirirsiniz diyordu. Ona olan sevgiyi değil onda yaşadığın aşkı bulup üzerine dahasını eklemek gibi.
    Aşk biraz garip zaten aşk çok büyük bir söz.
    Eğer gerçek aşkı bulmuş veya yaşıyorsanız buna nasıl emin olabilirsiniz? Eğer aşkı yaşamadıysanız böyle bir hikayeyi nasıl yazabilirsiniz?

    YanıtlaSil
  7. Tarz değişse de tat değişmiyor. Devam...

    YanıtlaSil
  8. Kadın önce hayran oldu adama... Sonra her gördüğünde heyecandan kalbi, içinde çırpınan kuşun olduğu kafes misali delicesine atarken buldu kendini... Sonra her şeyi oldu. O, ona her baktığında biraz daha aşık oldu, her yanına geldiğinde çok daha fazla sevdi... Karşılık beklemeden delicesine aşık oldu ona... O'nu babası, abisi, dostu, aşkı; hayatındaki herkesten ayrı tuttuğu insan olarak gördü; sanki O'ndan önce hayat yoktu, sanki hep o varmış hayatında ve bundan sonra da hep O olmalıymış, hep O olacakmış gibi... İlk defa ve hatta son defa olarak kendi özünü O'nun için değiştirdi. O, neyi severse öyle biri oldu, O ne istiyorsa onu yaptı; büyük bir mutlulukla... Adam da onu çok sevdi, aşık oldu; kadın buna her şeyden çok emindi!.. Çaresizliğinin utancını koynuna alıp, belki tek mütevazılığı olsa da en erdemli değeriydi o çaresizliği adamın... Her anı onunla, her nefesi onunla alamasa da yan yana olanlardan çok daha fazla hissediyorlardı birbirlerini... Onsuz geçirdikleri hayata kızgınmışçasına eski hayatlarını birbirlerine gösterdiler. Sonra o anda 'iyi ki seni bulmuşum' dercesine sarıldılar birbirlerine; hiç bırakmayacakçasına...

    -Bu bahar hazır aşk için vazgeçmeye...
    Adının bile baş harflerinden...-

    YanıtlaSil
  9. Sen canımsın..
    henüz konuşmadıklarımsın…
    henüz görmediklerimsin…
    izlemediğim en güzel film…
    dinlemediğim en güzel şarkısın…
    toplamadığım kır çiçeklerimsin…
    her baktığımda ışıldayan,
    gökyüzünden hiç kaymayacak yıldızımsın…
    hiç sönmeyecek umudumsun…
    Canımsın...
    Sen hayatsın...  

    YanıtlaSil
  10. Bence aşk yalandır. Ben aşka inanalı en son 2012 yılı Mart ayıydı.
    Hikayelerdeki, romanlardaki, süslü cümlelerdeki o aşkların artık yok.!
    Ne mutlu olurum ne aşk yaşarım ne de bu acıyı çekerim.
    Benim için gerçekler somutluklar önemlidir.

    Bu arada yorumlarınız ve parfüm çeşitlerine verdiğiniz önem hoş.
    Sizde parfümlere mi aşıksınız ?

    Aşkınıza engel olmayacaksam parfüm koleksiyonunuzdan bir kaç parça rica edebilir miyim ?

    YanıtlaSil