25 Mart 2016 Cuma

Aramis - 900 Herbal

     Eski kokan yanı var. Tatlı misk ve biraz da meşe yosunu. Tam olarak benzemese de Caron - Third Man'i anımsatıyor. Paçuliyle yoğrulmuş yoğun meşe yosunuyla üst notalardan çıkıyoruz.
     Orta notalara gelindiğinde kirli misk ve ıslak meşe yosununa lavanta eklendi. Koku o kadar kirli ki koyunun kıçından düşen idrarla karışık hayvan pisliklerini andırıyor. Feçal
kokuları pek sevmiyorum; yalnız çok hastası olduğunu da biliyorum.
     Sonlara gelindiğinde vetiver, gülağacı ve kişniş alıyorum. Günlük kullanımı riskli olsa da koku kalitesi çok iyi. Sıyrılmış tuz yerine şekerle yoğrulmuş tatlı deri kokusu.
     Ferhan Şensoy'un kendisini ne kadar çok sevsem de çoğu zaman sıkılarak okudum. Kitap çok karışık anlatımlarla dolu. Cümlelerin neredeyse tamamı devrik halde. Bu da cümleler arası geçişlerde ve genel olarak paragraflarda anlam bütünlüğü sağlanamamasına neden oluyor...
Kalemimin Sapını Gülle Donattım - Ferhan Şensoy
Sf: 12
     Dün gece onu ortası çökük yatağımda evire çevire becermiş bir erkek olarak ağır ağır yürüyorum tahtaya, gözümü gözünün bebeğinden ayırmadan.
Sf: 13
     Bir tek donu görünmüyor şu an... Çıldırıyorum bu kadının bacaklarına... Hangi kadının bacaklarına çıldırmıyorum ki? Kadın bacağına çıldırma dönemimdeyim.
Sf: 26
     Birden Mihrimah Sultan Camii'nden türkçe ezan başladı:
     -Tanrı uludur! Tanrı uludur!
     Saime hanım gülmesini zor tuttu:
     -Allah günâh yazmasın ama, bir türlü alışamadım şu türkçe ezana, gülesim geliyor.
     -Arapçasını dinlerken belki araplarında gülesi geliyordur!
diyerek gülümsüyor Mehmet Eşref bey.
Sf: 31
     Kitapların arasında Gündüz ağbinin "Küçük" kod adını verdiği sevgilisinden gelen aşk mektupları, bir beyaz zarf içinde hayatta ilk kez gördüğümüz pornografik fotoğraflar gibi orayı karıştırmayı özendirici şeyler var.
Sf: 33
     Tiyatronun büyüsü çarpıyor beni. Oyun bitince hiç çıkmak istemiyorum salondan. Eğer öksürüğüm varsa, tiyatroya gitmeden önce, Edirnekapı'daki kurukahveciden okaliptüs alıyoruz, gösteri boyunca okaliptüs emiyorum öksürmemek için. Tiyatroda öksürülmezi öğreniyorum.
     Fransızcacı Motor Salih'in notu kıt mı kıt;
     -Sıfır da bir değer olduğuna göre size sıfır da vermeyeceğim çocuğum!
diyor. Her sorusuna bir muamma Coğrafyacı Ferruhzat Bey kesirli not veriyor. Notundan geçtik, sorduğu sorudan hiç bir şey anlaşılmıyor. Soruyu bilmece gibi sormayı seviyor. Sorunun yanıtını değil de, senin zeki olmanı bekliyor.
Sf: 52
     Cumartesi günleri Sinematek'e gidiyorum, Şişli'de Kervan sinemasına. Rus filmleri rusça, polonya filmleri polonyaca oynuyor, çok bir şey anlamıyorum ama başka türlü bir sinema olduğunun farkına varıyorum.
Sf: 57
     Onu gören görevli soktu anahtarı kilide. Kilit o anahtarı tanıyarak teslim oldu ve açıldı kapı.
Sf: 61
     Mavi kağıtlarımı çıkarıp mektup yazmaya koyuluyorum. Polatlı'da bir çilli kız mektup arkadaşım. Sayfalarca sevgi gönderiyoruz birbirimize haftada bir kaç kez. Postacılar bilmiyor, neyin nesidir taşıdıkları. Ben saçmalıyorum otuz altı sayfa, Irazca zırvalıyor kırk sayfa. Irazca kızın ismi. Belki de kod adı. Tanışmıyoruz aslında. Çilli bir kız olduğunu ilk mektubunda belirtti. Belki de çilsiz, bana çilliymiş gibi yapıyor. Belki de öyle bir kız yok. herifin biriyle mektuplaşıyorum, herif bizimle dalga geçiyor. Gastede mektuplaşmak isteyenler köşesinde buldum adresini. Yazıyorum, yazıyor. Seviyorum, seviyor. Yazışıyoruz.
Sf: 65
     Geçen yılki edebiyat dersleri de şair Nedim konusunda çok aydınlatıcı geçmedi. Tahir Alangu'nun bu konuda tek söylediği, şair Nedim'in ibne olduğu. Olabilir. Şairler ibne olamaz diye kısıtlayıcı bir edebî hüküm yok. Üstelik ibnelerin şiir yazmasını engelleyici bir yasa da söz konusu değil.
Sf: 72
     Madam bir kağıda adresini yazdı. Evi tarif etti. Çıktı gitti, adres yazdığı kağıdı donuma sokasım olduysa da, özenle cüzdanıma yerleştirdim. Karı beni, cumartesi öğleden sonra evine davet ediyor, kocası İstanbul'da değilken, oniki kitap da işin vitrini... Zevkten çıldırmak üzereyim.
     Cuma gecesi hiç uyumayarak sabahı ettim.
Sf: 74
     Tünel'e iniyorum. Doğru geneleve. Madam Somerville'e en benzeyen karıyı beceriyorum. Yani o orospuyla Somo'yu aldatıyorum. Ama bu benim suçum değil, Somo bunu haketti.
Sf: 76
     İnsan okula gitmeyince, kimse gitmesin, istiyor. Bir gün hiç kimse gitmese, ne öğretmenin anlamı kalacak, ne karatahtanın. Bir şeyi herkes birlikte yapabilince birden anlamı değişiyor.
Sf: 78
     Kendine özgü bir kokusu var pavyonların. Parfüm, ter, ırz, glükoz, alkol, çiş... Hepsinin birbirine karıştığı alaşım bir koku bu. Işık o kadar az ki, tüm kadınlar birbirinden güze. Kafalarımız gıcır, lu bap ba lu bap... Kadınların giysileri simli, payyetli, yırtmaçlar cömert, son, sütyen kullanmıyorlar.
Sf: 80
     Oynayacağım metni açıyorum önüme. Gel bakalım Anton Pavloviç Çehov. Kütüphane memuru yaşlı sinyoritadan, bir Vivaldi çalmasını rica ediyorum. Burda böyle rica edebilmelikler var. Burayı onun için seviyorum. "Dört Mevsim"i koyuyor sinyorita pikaba. Kim gider ağbicim okula? Aklımın havuzunda alabalıklara verdim düşüncelerimi, su altında düşünce yürütüyorum. 
Sf: 82
     On gündür buradaydı. İlk geldiğinde dürt günü peşin ödedi, ondan sonra hiçbir ödeme yok. Pek bir eşyası da yok. Bir çantayla geldi. Bir gün çıkıp gidecek, bir daha gelmeyecek. Otelcikte en tehlikeli tipler, pek eşyası olmayanlardır, her an tüyebilirler. 
Sf: 83
     -Ölmüş bu adam!
diye bağırdı çaycı.
     -Hiç bir şeyi elleme, polis çağıralım. Başımız belâya girer!
     Bir de Ziraat Bankası'nın 1938 yılına ait, cildi dağılmış eski püskü bir cep ajandası... Eski türkçe bir şeyler yazılıydı ajanda da, her sayfası doluydu. Evirdi çevirdi ajandayı, çöp sepetine attı eski türkçe bilmeyen komser. O defterin, başta Ahmet Fehim Efendi olmak üzere, bir sürü eski ustadan derlenmiş ortaoyunu kanevaları ve kolpolarıyla dolu olduğunu nerden bilebilirdi? Belse atmaz mıydı sanki!
Sf: 87
     Ya ingilizce, ya da almanca. İkisinden birini seçeceğiz. Seçim hakkı bize bırakılmış. Öğrencilik yaşantımda ilk kez fikrim alınıyor. Herkes ingilizceye ayrılıyor. Biz bir kaç kişi almanca istiyoruz, her nedense?
Sf: 110
     Bandoyla mızıkayla pek ilgimiz yok ve fakat bu çalışmalar, ders saatlerinde oluyor, bandoya katılan derse girmiyor. Bu yüzden en bandoculardan biriyim.
Sf: 112
     Tevfik Fikret salonuna stratejik bir film izlemeye götürmüştü bizi komutan öğretmen. Sevinçle gittik, askerî ve saçma olsa da film izlemek, onun ders anlatmasından daha iyi. Ders anlatması dayanılacak gibi değil. Muntazaman komutanlık yaptığı Kars'ın Çıldır ilçesinin Aktaş karayolu maceralarını anlatıyor. Her iki anlatım arasında bir sürü fark var, bundan uydurduğu anlaşılıyor.
Sf: 115
     Günde beş, kimi gün yedi lira, kimi gün on lira hasılat yapardık. Siyah ipek para kesesi bende dururdu. Herkes benim gereksiz dürüstlüğümü ve paraya hiç önem vermediğimi bildiği için kesenin bende durması oybirliğiyle kararlaştırılmıştı. Hepsi kendinden çok bana güveniyordu.
Sf: 116
     Henüz onbir yaşımdayım.
     Şamata gecesinde öğretmen taklitlerimi izleyen Haldun Taner bana, Tevfik Fikret salonunun kapı ağzında:
     -Sen kabarecisin!
dedi. Onyedi yaşımdayım, kabare nedir, bilmiyorum.
Sf: 124
     -Joşkunjuğum, iki konudan birer problem soracağım yarın. Biri optikten, biri elektrikten. İki konu şalışsan yeter! 
diyor. Coşkun sınav sorularını öğrenmiş olmanın mutluluğuyla asılıyor küreklere. Garti'leri kıyıya bırakıyor, hızla evine gidiyor, bir açıyor ki daha önce hiç incelemediği Fizik kitabını, kalın kitabın yarısı optik, yarısı elektrik!
Sf: 145
     Savulun kavak ağaçları ben geliyorum.
     Çamurla cebelleşen kağnı tekerleklerinin kemanımsı sesleri çok uzaktan gelirler, köyü, bir de sabahı getirirler. Çakallar ulur, ince bir minare kavakları aşar, hemen kavakların dibinden ırmak başlar. Yeşilırmak yorgun akar bizim bahçenin dibinden, nice dağlar aşmıştır, gürül gürül akmıştır, bizim oralarda artık düze inmiştir, salınarak denize nazlı bir kavuşmadır Çarşamba'nın ortasından geçişi. Irmağın çamurlu suları Karadeniz'de yıkanmaya giderler.
     Doğduğum evde dedemin resminin karşısına oturdum, şarap içiyorum. Meze taşıyor bana Cemile ablam, babama, amcama taşıdığı gibi. Bir kavağın içinden bin parça gülümsüyor güneş, bir kavağın ardında ölüp gidiyor. Claude Monet görse, yıldırım hızıyla resmedecek batıp giden günü, gün ışığının bu çok hızlı ölüşünü. Irmağın sesine takıldım kaldım. Birden karardı ortalık. Zifir karanlık olur Çarşamba'nın gecesi. Yıllar önce bir pazartesi gecesi doğduğum evde, başka bir pazartesi gecesi yapayalnızım. Bahçede kuşlar ötüşüyorlar. Bahçe eskiden sanki daha büyüktü... Değildi elbet, bahçe aynı bahçe, eskiden bahçedeki ben çok küçüktüm...
Sf: 151
     Babaannemin odasında çok kafa şişirdiğim zamanlar;
     -Alın götürün bunu, başıma ağrı girdi!
diyor, Mevhime hanım, Cemile alıp beni mutfağa götürüyor. Ağlıyorum. Cemile usanıyor benden, Vedia'ya devrediyor. Vedia'yı bezdiriyorum, Şerife'ye devrediyorlar. Şerife'nin odası muşmula ağacının dibindeki karanlık oda. Şerife beni karanlık odasına götürüyor. Yere oturuyoruz Şerife'yle.
     -Çişim var Şeeebe!
Şerife ayaklanıyor, koşup lazımlığı getiriyor. Ben küçük beyim ya, tuvalete gitmiyorum, tuvalet bana geliyor. Şar işiyorum çinkonun içine. İşerken çıkan sesi çok seviyorum, sırıtıyorum Şerife'ye.
     -Davun çıkasıca!
diyor Şerife, gülerek. Seni gidi yaramaz, anlamında kullanılan bir söz bu. Lazımlığı dökmeye gidiyor, elinde bir ıslak bezle geliyor. Oram ıslak bezle silinecek. Şerife bir güzel siliyor oramı. Siyah kadife gözleriyle orama bakıyor. Ben de bakıyorum. Islak bezi bir yana bırakıp terli, sıcak avucuna alıyor oramı, sıkıyor. Şerife'nin eli benim oramın hoşuna gidiyor. Beni kucağına oturtup oramla oynuyor. Küçük şeyim Şerife'nin avucunda büyür gibi oluyor, dikleşiyor, şaşıyorum bu işe. Çişim yok, şimdi işedim, peki niye sertleşiyor bu meret? Oramın büyümesi hoşuma gidiyor. Şerife'nin de hoşuna gidiyor siyah kadife gözlerinde görüyorum bunu, elimi tutuyor, kendi donunun içine dokuyor. Şerife'nin çükü yok, orasında saç var. Meraklanıyorum, donunu sıyırıp orasına bakıyorum. Saç var orada, benim oramda saç falan yok. Aslında Şerife'nin orası da yok, dudak gibi bir şey, dokunuyorum, nemli, ıslak gibi. Orasını ellemek hoşuma gidiyor. O da memnun, daha bir sıkıyor terli avucunda benim oramı. Oynarken parmağım Şerife'nin orasına giriyor, öyle bir delik var orda. Kızın yanakları kıpkırmızı oluyor, inler gibi ses çıkarıyor, gözleri kayıyor:
Sf: 152
     -Yapma!
diyor. Çocuğum, bir şeyi yapmamam söylendiğinde hemen yapıyorum. Parmağımı çıkarıp başka parmağımı sokuyorum. Yapmama engel olmuyor. Benim oramı okşuyor. Oram umduğu kadar büyümüyor. Şerife'de bir hüsran, atıyor beni kucağından, sokağa bakıyor. Gelip geçen adamlara bakıyor, eli orasında. Ben gene ondan oynayalım istiyorum.
     -Ayıp!
diyor. Ne ayıp? Neresi ayıp? Madem ayıp niye bir saattir yapıyoruz? Hiç bir şey anlamıyorum. Bir daha hiç böyle bir şey oynamıyoruz Şerife'yle. Bu olayı hiç kimseye anlatmıyorum. Şerife'yle benim özel hayatım kimseyi ilgilendirmez.
     Kocaman kadın olmuştur Şerife. Şimdi kimbilir nerededir? Şerife'nin şerefine içiyorum son kadehi.
Sf: 171
     Pazartesi sabahı Kalamış Lisesi'ne kabul olunmadığım anlaşıldı. Devamsızlığım sınıra dayanmış durumda, hızla Galatasaray Lisesi'ne gittim. Müdüre çıktım. Beni hiç bir liseye almadıklarını, ortada kaldığımı anlattım.
     -Senin o liselerde ne işin var? Geç sınıfına, bu dönem sıkı çalış 1692!
dedi, nefret ettiğim ve benden nefret ettiğini sandığım adam. Gözlerim yaşardı. Teşekkür ettim, koşarak gittim sınıfıma. Tıkladım kapıyı girdim. Sınıf şaşırdı, hayret ve sevinç sesleri... Kürsüde fizikçi Mösyö Boufflers. Gittim anlattım durumu, beni yerime buyur etti. Sırama Kefere Doğan yerleşmiş:
     -Kalk ulan oportünist!
dedim, oturdum yerime.
Sf: 188
     Gün güneşsiz doğuyor, gökyüzü buzlu cam gibi. Gogol ve "Bir Delinin Hâtıra defteri" üstüne ne biliyorsam anlatıyorum Turgut'a, sonunda da.
Sf: 196
     Bizim apartmanın karşısında, bahçe içinde iki katlı bir ev var. Orman İdaresi'nin lojmanı. Orada genç bir karı koca yaşıyor. Bizim pencerelerden teraslarını ve salonlarını net olarak görebiliyoruz. Bir kaç haftadır o eve ikinci bir genç kadın geldi. Sabahları ev süpürüyor, terasa çıkıyor çamaşır asıyor, akşamüstü çamaşır topluyor, bizim pencereleri ve beni kesiyor. Ben pencerede sigara içmekteyim, o da bir sigara yakıyor, ban bakıyor, dumanını bana üflüyor. Ben de ona üflüyorum. Üfleşiyoruz.
     Hizmetçi mi acaba? Evin hanımıyla karşılıklı oturup, bacak bacak üstüne atıp sigaralar, kahveler içişine, giyinişine bakılırsa hizmetçi değil.
     Giderek selâmlaşmaya, işaretleşmeye başlıyoruz. Bir gün evde yalnızken telefon numarası veriyorum el işaretleriyle, zırr arıyor. İsmi Leyla, evin hanımının kız kardeşi, İstanbul'dan gelmiş ablasının yanına. Selimiyeliymiş aslında. Evliymiş ama şu anda boşanmak üzereymiş, duruşması sürüyormuş, bu yüzden Samsun'da bulunuyormuş, benden çok hoşlanıyormuş.
     İlk kez bir dişi bana böyle sözler ediyor. Heyecanlanıyorum. Artık her an penceredeyim. O da terasta yaşamaya başladı. Evde yalnız kalınca açıyorum telefonu, uzun uzun konuşuyoruz. Günün her ağızda sakız şarkısı "Su ver Leyla'm yanıyorum" diğer satırlarını değiştirerek onun için söylüyorum telefonda. Ona şiirler yazmaya başlıyorum, telefonda şiirlerimi okuyorum. Mecnun ediyor beni Selimiyeli Leyla.
Sf: 197
     Okul kapanıyor. Ünye'ye gidiyoruz. El sallayıp vedalaşıyorum sevgilimle onu bir daha göremeyeceğimi sanarak, bir hafta sonra Leyla Ünye'de. Yanında bir genç kız, bir aşağı bir yukarı dolanıyor Yalıboyu'nda, bizim evi öğrenmiş, gözleme almış bile.
     Gece gitar çalıyorum terasta. Leyla gelip oturuyor deniz kıyısında, tam bizim evin karşısındaki kayalara, ayın şavkı vuruyor denizin üstüne.
     -Al o gitarı buraya gelsene!
diye sesleniyor bana. Hiç duraksamadan hızla iniyorum, kayalıklara, annemin;
     -Nereye gidiyorsun oğlum?
sorusuna yanıt vermeden.
     İlk kez yakından görüyoruz birbirimizi. El sıkışıyoruz, yanak yanağa öpüşüyoruz. Çok güzel kokuyor Leyla. Esmer teni parıldıyor ay ışığında, kara gözleri fıldır fıldır. Oturuyorum yanına, elini tutuyorum. Anneannem pencerede görev noktasında yerini almış, durumu gözlemliyor. Zaman zaman annem de katılıyor gözleme. Leyla'ya gitar çalıyorum saatlerce. Bizimkiler yattıktan sonra yarım yamalak öpüşüyoruz, gidiyor sevgilim.
Sf: 205
     Babam beni hiç dövmedi, ama ağır konuşurdu.
     -Dikbıyık'tan Çarşamba'ya yürünür mü? Serseri misin sen? Serseri misin? Serseri misin?
der, ben bir tek sözcük yanıt veremez, önüme bakarım. Kimsenin laf yetiştiremediği ben, babamın karşısında kuzu gibi olur, neredeyse dilsiz kesilirdim. Ağzımı açmaya çabalasam gözümden yaşlar boşanırdı...
Sf: 208
     Kimi akşam Değirmenbaşı'na, elektrik santralına gidiyoruz. Hikmet ve babası İbrahim bey orada kalıyorlar. Muhteşem bir kitaplığı var İbrahim bayin. Nâzım Hikmet'ler, Sabahattin Ali'ler... Duvarda Nâzım'ın hapishanede Balaban tarafında yapılmış bir portresi.
Sf: 210
     -Aha bu rakı, herkese dokuniğ, bizim Ercan'a yariğ, amına goyim.
"Amına goyim" küfür olarak değil, her cümlede bir çok kez bulunabiliyor anlam taşımayarak. Eski kuşaklar daha çok kullanıyor, yeni kuşak pek terbiyesiz bulunan bu pelesenkten kurtulmaya özen gösteriyor, cümlede yeri gelince orayı yutkunarak geçiştirmeye uğraşıyor.
Sf: 211
     Nitekim Türkçe Kompozisyon'dan 10 alıyorum. İhsan İncesu, hem Resim'den, hem Sanat Tarihi'nden basıyor herkese 10'u neşeyle:
     -Herkes mezun olsun, gitsinler üniversitenin kapısına hesap sorsunlar!
diyor. Basıyor kahkahayı, basıyor 10'u. İhsan Hocanın iki tane 10'u çok önemli, ortalama falan gibi hıyarca hesaplar var. Bu güzel adam herkesin ortalamasına takviye yapıyor:
     -Yavrucuğum 11 olsa 11 veriiim, ama yok n'apiim? En büyük net 10! Haydi herkes gitsin dayansın bakalım üniversitenin kapısına! Bakalım n'olucak?
Sf: 212
     -Çarşamba'dan gelip İstambol istikametine gitmekte olan sayın Dağıstanlı Turizim Otobos yolcuları, kaptanınız, kaptan pilot tecrübeli şöför Hacı Emin ağbi, tesislerimizde onbeş dakka çay ve ihtiyaç molası vermiş bulunur, hoşgeldin Hacı Emin ağbi! Afiyet olsun. Beşten fazla çay içilmemesi rica olunur...
     Bir sigara yakıyoruz, işte Çorum. HErkes leblebi alıyor, herkes leblebi yiyor. Leblebici, Hacı Emin ağbiye Bir kesekağıdı sıcak leblebi kıyağı yapıyor. O da vitesin dibine koyuyor kesekağıdını, avuç avuç, ağzı yana yana leblebi yiyor, ikidebir muavinden su istiyor, gürül gürül su içiyor.
Sf: 213
     Değiştiriliyor lastik. Bütün otobüs inip lastik değiştirilmesini izliyor. Yeniden basıyor gaza sinirli şoförümüz. İşte İzmit körfezi, işte pişmaniyeciler! Sanki biz gitmiyoruz, İstanbul bize geliyor ağır ağır. Özlemişiz İstanbul'u ikimiz de.
Sf: 218
     -Eylül zaten Çarşamba'nın en güzel zamanı!
diyorum. Kahkahalarımız çınlatıyor Çiçek Pasajı'nı. Kadehler tokuşmaktan usanıyor;
     -Artık kapatıcaz!
diyorlar da, çıkıyoruz Beyoğlu'na, karşımız Mekteb-i Sultan-î.
     -Okulun duvarına işiyelim mi?
diyor Tavuk Gündüz. Bunu çok istememe ve planlamış olmama rağmen, sarhoşluktan herhalde, yanlış buluyor ve reddediyorum:
     -Bir Galatasaray'lı bunu yapmaz Tavuk!
Sf: 220
     Koltuğun altında kocaman resim kâğıtları, cepleri kurşun kalem ve silgi, Fındıklı'dan Karaköy'e doğru yürümeye koyuldu çocuk. Karaköy'den tünele bindirdi resim kâğıtlarını ve dalgınlığını. Tünel'e varır varmaz, sağa Yüksek Kaldırım'a saptı. Hızlı hızlı indi aşağılara, hamamdan sola saptı, sonra sağa, bekçiyi geçti, Genel Ev no:1. Kalabalığın üstünden içeri bakmaya uğraştı. Kombinezonlu, renk cümbüşlü donlu, donsuz, sütyenli, sütyensiz, zayıf, şişman, kısa, uzun, esmer, sarışın, kumral, kızıl, ne istersen var. Vizite yirmi lira. Onbeşlik evler de var. Nasıl bir kadın özlemişti? Bilemiyordu. Parasını kontrol etti, elli lirası vardı. Sabahtan beri gelenin gidenin altına yatmaktan bezmiş, yorgun argın kadınlar, sanki öyle  değillermiş gibi, ama ağır hareketlerle kaş göz ediyorlardı bıyıklı çocuğa. Bir kaç kez dolaştı genel evleri. Aşağı indi, yukarı çıktı. Resim kâğıtlarını sağ eline aldı, olmadı sola aldı. Bir evin önünden geçerken siyah kombinezonlu bir kadın ilişti gözüne. Az önce orda yoktu o kadın. Yeni geldi demek ki. Gündüz çalışmamış, yani hiç değilse bugün sıfır kilometrede. Hiç olmazsa o gün birinci olmak duygusu hoşuna gitti bıyıklı çocuğun. Takıldı o kapıya, kadın yüzünü döndü, yüzünde bir bıçak yarası. Kara kaşlı, kara gözlü, uzun boylu, geniş omuzlu, uzun bacaklı, çok anlamlı yüzlü bir kadın. Bakıştılar bıyıklı çocukla.
Sf: 221
     -Gel!
dedi kadın. Bıyıklı çocuk emre uydu. Kalabalığın arasından önce resim kâğıtlarına, sonra kendine yer açtı, girdi içeri utana sıkıla. Ne diyeceğini çok iyi biliyor, ilk gelişi değil bu, gene de boğazına düğümlendi söz, ses hırıltılı çıktı:
     -Kaç numara?
     -Dokuz. Üçüncü kat. Merdivenbaşı.
     Hızla çıktı çocuk o dar ahşap merdivenleri. Girdi dokuz numaraya, resim kâğıtlarını duvara dayadı, oturdu dingildek sandalyeye, soyunmaya başladı. Ayakkabısını, çoraplarını, gömleğini çıkardı. Pantolonunu çıkardı. Donum kalsın, diye düşündü. Ayağa kalktı, lavabonun üstündeki paslı aynda kendine baktı. Bıyıkları belli olmaya başlamıştı, buna sevindi. Ellerini yıkadı. Bir kadın sevilmeden önce eller yıkanmalıydı. Çiçekli yorganın üstüne sırtüstü uzandı, bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Aşağıdan tatlıcıların, tartıcıların, orospuların sesleri geliyordu, sokağa bakıyordu oda. Perdeyi açmadı. Sokağı görür gibiydi. Kendini gördü bir an sokakta, kadın beğenemiyordu, seçim yapmakta zorlanıyordu. Neye göre seçmeliydi yani? Bu evin önünden geçerken daha önce görmediği bir kadın gördü sırttan. Sırtı ne kadar güzeldi kadının. Kadın döndü, yüzünde bıçak yarası. Bir bıçak yarası bir insana bu denli yakışabilirdi...
Sf: 222
     Kapı açıldı, kadın gerdeğe giren erkek gibi girdi odaya. Yatağın kıyıcığına oturdu:
     -Paralar peşin anam!
     -Kaç lira?
     -Yirmi.
     -Al sana elli lira. Acele yok. Adam gibi olsun, bu iş.
     -Peki anam!
     -Kombinezonunu da çıkar.
     -Altında bi şey yok ki.
     -Olsun çıkar.
     -Peki anam!
     Elli liranın hükmü uzun sürmedi. Ama bıyıklı çocuk doyuma ulaştı. Kalktı, yıkandı. Donunu giydi.
     -Adın ne senin?
     -Leyla. Seninki?
     -Ne önemi var?
     -Benimki de Leyla değil zaten. Burda öyle diyorlar. Uzun kalmak istiyorsan, sabah erken gel.
     -Peki anam!
dedi bıyıklı çocuk, çıktı odadan.
Sf: 230
     Halamın balkonunun tam üstünde, benim katta bir balkon var, ellerim çizmekten yorulunca oraya çıkıp Boğaz'a bakıyorum. Geçen gemilere dalıp gidiyorum.
     Bitişik apartmanın terasını tepeden görüyor atölyemin balkonu. Orada bikiniyle güneşlenen genç, güzel, esmer bir kadın var, türk olmadığı belli. Bikinisi ip gibi, her yeri ortada. Bir iki selâmlaşıyoruz. Bir gün ingilizce kibrit istiyor benden, ingilizce bilmediğimi, frenkçe konuştuğumu belirtiyorum yarım yamalak bir ingilizceyle, kadın dan diye fransızcaya geçiyor. İspanyol konsolosluğunda çalışan bir görevinin eşiymiş, kocası şu an burda değilmiş, o da çok sıkılıyormuş... Pat, atlıyorum terasa.
     Kadın bana viski sunuyor, pikaba fransızca şarkılar koyuyor, gözü gözümün içinde fransızca bir muhabbet başlıyor. Güzel konuşuyor fransızcayı, her dediğini anlamıyorum, olsun ne önemi var, dikmişim gözümü kadına, yaşadığıma inanamaz bir düş halindeyim. Fransız ve ispanyol edebiyatından, Cervantes'den, Arrabal'den, Franko'dan ve havadan ve sudan konuşuyoruz. Birden kadın özür dileyerek duş almaya gidiyor. Peşinden gitsem mi acaba? Duşa gel, mi demek istedi? Ne yapacağımı bilemiyorum. İlk uluslararası deneyimim. Çok heyecanlıyım. Ulusal boyuttaki deneyimim de kayda değecek bir şey değil. Kızlık bozmadan Si Bemol'ü sevmeler, Ayşe'yi öpmeler, sıkıştırmalar, Gülhis'le dans ve öpüşme... Öpüşmeyi o kızlar da pek biliyor değiller, öpüşme dediğim birbirimizin dudağını yaralama... Çocukluktan beri öpüşme hakkındaki tek fikrim; Garry Cooper dayıyor dudaklarını Esther Willams'ın dudaklarına, öyle duruyorlar... Nefes alıp veriyorlar belki... Gerçek anlamda cinsel deneyimim, bir iki şıpın işi genel ev yatma kalkmasından ibaret. Ona da yatma denirse, yatmadan kalkıyorsun. İlk kez başıma böyle ciddi bir olay geliyor. N'olcak şimdi? Ne yapmam lazım yani? Hemen soyunsam mı acaba? Saçma olur. Bir sigara yakıyorum. Bir viski daha koyuyorum kendime.
Sf: 231
     İspanyol kadın iç çamaşırsız, önü açık gecelikimsi bir şeyle geliyor içerden, saçları ıslak. Düşte gibiyim. Halamların balkondan burası görünüyor mu, bize bakan var mı, kocan gelmez değil mi, gibi tedirginliklerimi çok çabuk geçiriyor kadın, yapışıyor dudağıma, bir öpüyor beni, bayılacak gibi oluyorum, nefesim bitiyor, koparıyorum dudaklarımı kadının dudaklarından. Başım dönüyor. Kadın gülümseyerek beni yatak odasına götürüyor, okşayarak usul usul soyuyor ve hiç bilmediğim görmediğim şeyler yaparak bir güzel ırzıma geçiyor.
     Eve döndüğümde halamın duruma uyandığı anlaşılıyor. Gülümseyerek karşılıyor olayı:
     -Cevdet ağabeyin de çok gitmiştir o eve! Kadın bizim sülâleyi beğeniyor. Eniştemse olayı benim bir kahramanlığım gibi değerlendirip;
     -Aferin yiyenim!
diye sırtımı sıvazlıyor. Belki eniştemde düşünmüş bir gün o terasa pat diye atlamayı ve fakat hiç bir zaman yapamamış. Sırtımı sıvazlayışından bu duyguyu ediniyorum.
Sf: 232
     -Kadın asıl sana bayılıyormuş enişte!
diyorum.
     Sonra bir kaç kez daha gidiyorum o ispanyol kadına. Halamın apartmanının nazlı asansörüne biniyorum. İlk bindiğim gün çok korkmuştum. Halen de çok tekin bulmuyorum. Çok ağır ve sessizlik içinde inip çıkıyor. Beş kat iniyorum, sokağa çıkıyorum, bitişik apartman kapısından içeri sızıyorum, asansöre biniyorum, beş kat çıkıyorum. O apartmanın asansörü biraz daha hızlı, ancak daha az ürkütücü değil. Bu yol uzun ve saçma, genelde balkondan terasa atlamayı yeğ tutuyorum.
     Halamlar yaz tatili dolayısıyla Erdek'e gidecekler, evi kapatıyorlar. Suzan teyzemin Şişhane'deki evine taşıyorum resim kâğıtlarımı, kalemlerimi, kalemtıraşlarımı, son buluyor ispanyol kandınla aşkım.
Sf: 233
     Daha önce mutfağa girmişliğim yok. Yeni başlıyorum bu işe. Tavayı ocağın üstüne koydum. Bir kutu kibrit tükettikten sonra havagazını açamadığımı farkettim. Bir parça yağ koydum tavaya, az geldi gözüme. Biraz daha koydum. Ne kadar koymak gerekirdi acaba? Koyduğum yağ eriyip kayboldu tavada. Biraz kıyma koydum, sonra bir parça daha ekledim. Bir yumurtayı yere, öbür ikisini tavanın içine kırdım. Bir süre bekledim, sonra altını söndürdüm, tabağıma servis yaptım, oturdum yemeğe. Kıyma kömür gibi olmuş, yumurta tam pişmemiş. Hemen telefona sarıldım, herhangi bir numara çevirdim. Karşıma bir kadın çıktı:
     -Alo hanımefendi, özür dilerim rahatsız ettim. Burası gazetemizin anket servisi, acaba kıymalı yumurtayı siz nasıl yaparsınız?
Çat, kapandı telefon.
Sf: 234
     Bassız, kesik kesik bir akordeon sesi geliyor Kasımpaşa tarafından. Haliç'te jilet olayı bekleyen eski gemilerin üstüne tabak gibi bir ay doğmuş. Geceler ne sandığımızca iyidirler, ne de kötü ve ürkünç sandığımızca. Aldanmıyorum şaşkın horozlara, geceler gecedirler. Çıkmayınca mantar içine itiyorum, üstüm başım biraz şarap oluyor. Gömleğin ölümü şarap lekesinden olsun. Varsın güzel olmasın sesim, bir boşalmaktır şarkı söylemek, babam da söylerdi, ben de söylüyorum. Sanırım dedemin dedesi Osman Ağa'da söylerdi. Film kopmuştur artık. Kaçıncı şişe, kaçıncı bardak bilmezim. Tükenir şarabım. Üşenmem, giyinirim. Niye üşeniiim? Ayşen'i seviyorum. İnerim sokağa. İyidir başladığın işi bitirmek. İçince böyle içeceksin. Kasımpaşa iskelesindeki büfe sabaha kadar açık. Varsın serinlemiş olsun hava, üşümem ki, Ayşen'i seviyorum. Alıyorum kimi şaraplar, tırmanıyorum yokuşu.
     Aradan bir sürü altmış saniye geçiyor. Ağzımda pipom heykel oluyorum pencerede. Heybetim aşkımdan mıdır bilinmez, Haliç'in karşı kıyısındaki evlerin camları kızarır, horoz sesleri üstüne gün doğar. Sineklere cengte yenilen atların çektiği, büyük tekerlekli, çok gürültülü at arabaları geçer, gün doğar Şişhane'ye. Eskiden buralarda şiş mi yapıyorlarmış, niye buranın adı Şişhane? Niye Suzan teyzemler burda oturuyorlar? Eskiden Kadıköy'de oturuyorlardı. Sungur eniştem bir ingiliz traktör şirketinin temsilcisi olarak adım adım Anadolu dolaşıyor. Altında şirketin arabası, bir basıyor gaza gidiyor, aylar sonra geliyor, yılın on ayı İstanbul dışında, teyzem kocasını özleyerek oğlu Kâni'yi büyütüyor. Şu sıralar eniştem yine Anadolu'da, teyzem oğluyla Ünye'de, Şişhane'de atölyem var, Haliç'e nâzır.
Sf: 235
     Ayşen'i seviyorum. Fakat Ayşen herkesi seviyor. Bir gece Hüsrev'le 33'e gidiyor, başka bir gece Hüsrev'le Pub'a, cumartesi öğleden sonra Mehmet'le Cub'a gidiyor.
     Gecesi gündüzü dolu kızın, bana sıra gelmiyor. Ben de oturup şiir yazıyorum Ayşen'e. Fakat Ayşen'in herkesi sevmesine bozuluyorum. Yeni atölyemde telefon var. Ayşen'in numarasını ezberlemişim. Çeviriyorum.
     -Bana bak kızım, kendine mukayyet ol. Çevrendeki tipler hiç iyi sözler etmiyor ardından. Senin ortamalı gibi görünmen beni tedirgin ediyor.
diyorum. Sesi uykulu, sabaha karşı yatmış, belli. Silkiniyor uykusundan:
     -Ne diyorsun sen allahaşkına?
     -Ne desem ne fayda?
diyerek çat diye kapatıyorum telefonu, şak çekiyorum fişini, o beni arayamasın.
     Bir gün tutuyor Ayşen elimi, ben sanıyorum ki aşkını itiraf edecek.
     -Ben Murat'ı seviyorum!
diyor. Murat kim, bilmiyorum. Çok sinirleniyorum Murat'a.
Sf: 249
     -Ne işin var Almanya'da? Buranın suyu mu çıktı?
     -Yok ağbi... Hayat yok burda... Yaşamak mı ki bizimki? Maraton bir hayat işte!
Monoton, demek istiyor, bunu hepimiz anlıyoruz. "Maraton bir hayat" tanımlaması monoton demekten daha güzel geliyor kulağıma. Daha iyi anlıyorum Abidin'in yaşantısını; bir koşuşturma, bir maraton işte! İpi göğüsleyecek, düşüp ölecek Abidin.
Sf: 258
     Canımız sevişmek istiyor. İki yatak odası var. Küçük odada dar bir karyola, denize bakan büyük odada geniş bir yer yatağı. Hasan'la Uğur dar karyolalı küçük odaya giriyorlar, biz yer yataklı büyük odaya. Nezih pardösüyü yorgan gibi çekiyor üstüne, salondaki şezlongda uyukluyor. Bizim mutlu olmamıza öylesine çocukcana seviniyor ki, üşümüyor bile. Delikanlılık yaparak dandik elektrik sobası bizim odaya veriliyor. Takıyoruz elektrik sobasını fişe, giriyoruz yatağa Civciv'le. Aralıksız öpüyorum sevgilimi. On dakika sonra kırılıyor bizim odanın soğukluğu, Hasan'lar üşüyordur diye düşünerek kapıyı tıklatıp onlara veriyorum elektrik sobasını kapı aralığından. Sarılıyoruz sevgilimle birbirimize. Birlikte girdiğimiz ilk ve son yatak bu. Son olduğunu henüz bilmiyoruz. Yarım saat sonra kapımızı tıklıyor Nezih:
     -Ağbi sobayı getirdim.
Hasan Nezih'e aktarmış sobayı, biz ısındık diye, Nezih ben ısındım, diyerek bize veriyor. Herkes birbirine delikanlılık yapıyor, aslında herkes donuyor, olsun delikanlılık asal. Garip soğuk bir gece. Yer yatağımıza ayışığı vurmuş, Civciv'in yüzü felaket güzel. Civciv bakire, ben de bir eşeklik etmiyorum. Birbirimize sarılıp uyuyoruz.
Sf: 262
     Filmimin adı: "İŞTE KAPI, WHERE IS THE SAPI?" . Filmin anafikri; kapının sapı yok. Filmin tek esas çocuğu Hüsam. Hüsam benim güzel yanlışlarımın adı. Her neyse, film çekiyoruz burda, seti boşaltalım beyler!
Sf: 268
     Mektubuma geri dönüyorum. Civciv, gitmiş, her gün birbirimize mektup atmalar başlamıştır. Hiç yazmaya vaktin yoksa boş koyacaksın kağıdı zarfa, bu "seni seviyorum" demek. Ama her gün postaneye gidilecek ve mektup atılacak. Bu yöntemle her gün mektup alıyorsun. Hafta sonu bir kopukluk oluyor, pazartesi üç mektup birden geliyor. Atılış sırasına göre açıyorsun zarfları. Benimkiler eve geliyor, annem İzmir'den her gün mektup gelmesinden ve Civciv'in vesikalık fotoğrafının yatağımın başucuna yapıştırılmış olmasından oldukça endişeli. Benim de her gün Fındıklı postanesinden, ağırlık farkı ödeyerek kırk sayfalık mektuplar postaladığımdan haberi yok annemin. Civciv'in adresi Güzelyalı postanesi'nde "postrestant". Adına gönderiliyor;
     -Bana mektup var mı amca?
deyince hemen teslim ediliyor. Zaten her gün gidiyor Civciv oraya bana mektup atmaya, gitmişken, mektubunu soruyor.
     -Buyrun Gönül hanım!
diye uzatıyor ona kalın zarfı, artık dost olduğu postacı amca.
     Kantinin kapısında, mendil kadar bir mini etekle Canan göründü. Durdu kapıda, bütün kantini süzdü. Bütün kantin işini gücünü bırakıp Canan'ı süzdü. Canan geri döndü, kıçını sallayarak indi merdivenleri. Herkesin gözü bir süre Canan'ın kıçına takılı kaldı.
Sf: 269
     Tarık ve Ali uyumsuz espri yarışına girişiyorlar.
     -Hanım yemek pişti mi?
     -Hayır hayatım, valeyle kestim!
     -İdare'den çağırdılar, gelemiyicem, idare edin diye haber gönderdim.
     -Adamın tansiyonu düşmüş, hemen eğilip almış!
Kimisine gülünüyor, kimisi soğuk karşılanıyor, onlar ısrarla sürdürüyorlar bu tür uyumsuz esprilerini.
     -Bi numara var mı?
     -Bi numara kalmadı ağbi, iki numara var. Zaten iki numara favori!
Sf: 270
     Oyun benim yazdığım yarısı fransızca, yarısı türkçe "Je M'en Fous Bilâder!" (*) isimli bir güldürü. Sulu olduğu denli politik ve sivri bir oyun. Henüz nerde prova yapabileceğimiz belli değil, yer aramaktayız.
(*) Çüküme Dert Değil Bilâder!
Sf: 271
     En sevilmeyen asistan Danyal Topatan beliriyor kantinin kapısında, yüzünde sert bir ifade, eli belinde, bir sağa bakıyor bir sola bakıyor, sivil giyinmiş gıcık bir nazi subayı gibi. Kimse ilgilenmiyor onunla. Suratına bakan yok. Çekip gidiyor. Kimse sevmiyor onu, bu yüzden onda da sevgi kavramı gelişememiş.
Sf: 274
     Cağaloğlu'ndan Sirkeci'ye inerken bir kitapçıdan Sabahattin Ali'nin yeni çıkan "Kuyucaklı Yusuf" romanını satın aldı, Sarayburnu'ndan bindi Samsun vapuruna Cemal Refik Delibaş, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sâdâbat Paktı'nın imzalandığı gün.
Sf: 282
     Yağmurlu bir gün. Fındıklı'dan yürüyerek gidiyoruz Taşkışla'ya. Forum büyük anfide. Aşırı kalabalık. Arkada bir yerlere oturuyoruz. Önce İstanbul başkanı Ömer konuşuyor uzun uzun. Ömer'in saçları kısacık kesilmiş. Yeni içerden çıktığını düşünüyoruz. Ya da biz öyle düşünelim diye uygun bulmuş bu tıraşı. Sonra Mahir alıyor sözü. Çok güzel konuşuyor, ne dediğini biliyor, ancak tavrında bir küskünlük var, bizlere bakmıyor, konuştuğu mikrofonun sağında solunda geziniyor gözü, elleri soğuk yeşil parkasının cebinde. Bir ara elektrikleniyor hava, Bir iki kişi laf atıyor Mahir'e. Yusuf koyu yeşil kazağının altından çekiyor tabancasını, üç el ateş ediyor anfinin tavanına. Yusuf'u yatıştırıyorlar. Başka tabanca çekenlerde oluyor. Mahir sakin, sürdürüyor konuşmasını. Konuşmayı uzun bulanlar var. Mahir bitirmek üzere olduğunu söylüyor, konuşuyor. Soluk yeşil parkası kaykılmış, boynunda atkı var, gri dik yaka bir kazak, yukarlara bakarak konuşuyor, yer yer tavana bakıyor. Bir sıkıntısı var ve bize onu söylemiyor, başka bir şeyler anlıyor, bu belli. Bu havada herkesi tedirgin ediyor. Forum marşlar söylenerek dağılıyor. Yağmurda yürüyerek Fındıklı'ya iniyoruz. Herkes düşünceli. Kimse kimseyle konuşmuyor.
Sf: 288
     -Radyolarınızın başından ayrılmayın!
     Kalkıyorum. Babam camı pencereyi açmış, radyoyu pencerenin içine yerleştirmiş, kendine bir kahve yapmış, bir sigara yakmış, sokağa yayın yapıyor. Birden bütün sokak ayaklandı.
     -Devrim oldu!
dediler. Ordu yönetime el koymuş. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, başbakan Adnan Menderes tutuklanmışlar. Milli Birlik Komitesi adına radyoda konuşan albay Alparslan Türkeş.
     Naci amcamın gazetelerde yeni cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'le fotoğrafları çıkıyor. Amcam, yeni anayasayı yapmak üzere Ankara'ya çağrılan hukukçular arasında.
     Cemile ablamın kızı doğuyor, adını Gürsel koyuyorlar.
Sf: 290
     Bir iki kişi şaşkın bakıyor bana; ne yazıyor bu kız böyle gibilerinden. Çıldırdı mı, diyolardır. Bilemiyorlar bir yerde... Seninle hayâl kurmuyorum, bende hakikatsin. Hakikatleri hayalleştirebilecek güzellikte günlerimiz oldu... Bu güzellikte geldin bana. Ben de geldim.
Sf: 295
     Kordonda oturup içiyoruz Selim'le. Sarhoş olunca bir kez daha telefon ediyorum Civciv'in evine, belki telefonu o açar diye. Her seferinde Tavuk hanım açıyor, çat kapatıyorum. Geceyi, iki kordon arasında bir sokağa park ettiğimiz Selim'in arabasında geçiriyoruz. Selim mal sahibi olarak arka koltukta yatıyor, ben Mecnun olarak ön iki koltuğa serpiliyorum, kıçımda vites kolu.
     Her tarafım ağrıyarak uyanıyorum, uyandığımız sokak tütün kokuyor. Nerde kahvaltı edebiliriz diye düşünürken yanımızdan elinde tepsiyle çaycı geçiyor, çayı karıştırırken simitçi geçiyor, bitiriyoruz işi. Civciv'le ortak arkadaşımız İzmirli Müberra'ya telefon ediyorum. Durumu anlatıyorum. İşin aslını astarını öğrenmesini rica ediyorum. Müberra konuyu iş ediniyor, bir kaç sonra Güzelyalı'da bir pastanede buluşuyoruz onunla. Meğer Civciv gerçekten İstanbul'da, hosteslik sınavına girmeye gitmiş. Peki bana niye haber vermemiş? İstanbul'a gelmiş de beni niye aramamış? Niye hemen Akademi'ye gelmemiş? Müberra ne bilsin?
     Gece, uçuk mavi tahta iskemleli Ayvacık yazlık sinemasında, Jean Valjean'ı Kartal Tibet'in oynadığı "Sefiller" filmini izliyoruz, çok sefil hissediyorum kendimi.
Sf: 308
     Mimarlıktan çok tiyatroyla ilgili şeyler okumaya, daha çok tiyatro izlemeye ve Fransız konsolosluğunun kitaplığında bilmediğim tiyatro yazarları keşfetmeye başlamıştım. Gün oluyor, evden okula diye çıkıp doğru konsolosluğun kitaplığına gidiyordum, bütün gün orada okuyor yazıyor; aşam sanki Akademi'den geliyormuş gibi dönüyordum eve. Annem, babam beni mimarlık okuyor sanırlarken, ben kendi kendime ve gizlice bambaşka bir okul okuyordum.
Sf: 310
     Pencereyi açıyorum, trene yaklaşan satıcıların almanca konuştukları gözümleniyor, yiyecek bir şeyler ve sigara almanın derdindeyim. 
     -Haben sie zigaretten, bitte?
gibisinden konuya girmeye uğraşıyorum.
     -Ne istiyorsunuz ağbicim?
dedi satıcı. Türkmüş, Mustafa'ymış adı.
Sf: 331
     Bir tatil günümüz var arada. Herkes istediğini yapacak. Mulhouse'dan katolik sevgililerimizi çağırıyoruz. Dominique ve İsabelle arabayla gelip alıyorlar bizi Mittelwihr'den. Çevre köyleri dolaşıyoruz. Bir ara arabayı Adnan kullanıyor. Yolu kesip ehliyet soran fransız polisine, hatıra olarak sakladığı Galatasaray Lisesi pasosunu, ehliyet diye yutturmayı başarıyor, ehliyeti falan yok serserinin. Katolik kızlar gece geç vakit bırakıyorlar bizi sosyal tesislere.
Sf: 335
     Michel'lerin misafiri olarak bir haftadır Mulhouse'dayım. Makas Adnan da Nancy'de Mösyö Picot'un evine yerleşmiş durumda. Telefonlaştık, hayatından çok memnun;
     -Altımda arabam var. Fransız trafik polisi de ehliyet olarak Galatasaray pasosuna alışmış durumda! Hatta biri, bu yılın damgası yok diye küstahlaştı. Bizde damga beş yılda bir oluyor, siz deli gibi her yıl damgalatıyor musunuz, dedim. Bombok oldu...
diye gevrek kahkahalar atıyor.
Sf: 337
     -Burda genç bir türk var, inanmayacaksınız ama yeşil gözlü!
diyerek kimi kızlar çağırıyor. Birden sürpriz partiye dönüşüyor olay. Gerektiğinden fazla kız olası işi karıştırıyor, hiç biriyle yalnız kalamıyorum.
Sf: 343
     Mahir'ler hapisten kaçıyorlar. Ortalık karışıyor. Yeniden sarıyor ülkeyi, sönmek üzere olan solcu direniş ateşi. Mutlaka bir eylem yapıp Deniz'lerin özgürlüğünü isteyecekler. Belki de bir eylem yapmadan yakalanacaklar. Deniz'leri asacaklar. Deniz'in fotoğrafları var gazetelerde. Asılmak umrunda değil.
     -Ben sizin mahkemenizi tanımıyorum!
diyor mahkeme heyetine.
     Yoksa Mahir'lerin kaçışı bir tezgâh mı? Haklarında "vur" emri çıkmış. Bir zulada öldürecekler mi yoksa onları? Mahir böyle bir tufaya gelmiş olabilir mi?
Sf: 344
     -Heyecanlanma. Rahat ol!
diyor Mehmet. Tuvalete gidiyorum. Bir uzun işiyorum. Çok kötü okudum. Ne kötüsü? Okuyamadım ki! Bunları düşünerek çekiyorum sifonu. Çıkıyorum tuvaletten burnumun dibinde Yıldız hanım:
     -Sifonu çektiniz mi?
     -Çektim.
     -Işığı söndürün.
     -Söndürdüm efendim.
Aaa? N'oluyoruz? Ne ayak? Okulda mıyız? Okuldayız aslında. Kadronun yarısından çoğu Yıldız hanımın eski öğrencileri. Öğretmen öğrenci ilişkisi sürüyor. Yıldız hanım mektebin müdürü gibi. Ben de zaten okul alerjisi had safhada, o gün provadan çıkıyoruz, bir daha hiç gitmiyorum Mekteb-i Kenterler'e.
Sf: 362
     Beklerim. Metro kalkınca açılıyor kapı, giriyorum perona. Sakız satan makine var, parayı atıyorsun, istediğin sakız çekmecesini çekiyorsun, alıyorsun sakızı. Her yerde var bu ve beşbenzemezi makineler. Oyuncak gibi. İnsanın çocuk tarafını dürtüklüyor, atıyorsun parayı; şekerler dökülüyor avucuna. Metro beklerken herkes bastırıyor bir frangı, geviş getiriyor.
Sf: 364
     -Çekinme. Türkleri çok sever. Kimseye ı-ıh, demez! İlk geldiğimizde hepimiz onunla yattık!
     Birden doluyorum kolumu türkolog Aline'in beline. Onun kolu da hemen benim belimi sarıyor. Çabuk ulaşıyoruz bacanağın evine. Derhal Can'ın odasına atıyorum Aline'i. Hiç karşı koymuyor, hemen sevişme başlıyor. Sanki daha önce tanışıyoruz da birbirimizi çok özlemişiz gibi, sanki epeydir bu anı bekliyormuşuz, sanki ortada müthiş bir aşk varmış gibi... Donunu çıkarıyorum, çıkarma demiyor. Bilmemn'apıyorum, yapma demiyor. E, Aline'i seviyorum tabii.
Sf: 365
     Her akşam bekliyor beni Zafer Kafe'de, oraya gidip, biralar içip, ona taba yağmurluğunu giydirip Can'ın odasına getiriyorum. Giderek bir alışkanlık oluyor Aline.
     -Her gece bununla çıkmak zorunda değilsin!
diyor bacanak.
     O akşam başka bir kafeye gidiyoruz. Devrisi gece Gaston'un Yeri'ne gidiyoruz. Bir gece eski şehirde barlar dolaşıyoruz. Yepyeni kızlar tanıyorum. Brigitte'i seviyorum. Pauline'i seviyorum. Catherine'i seviyorum. Elisabethe'i seviyorum. Hiçbiri, yok olamaz, annem kızar, daha yeni tanıştık, ben sizin bildiğiniz kızlardan değilim, gibi şeyler söylemiyorlar. Geliyoruz Can'ın odasına, hemen soyunuyorlar. Hepsini birbirinden çok seviyorum. Ufak ufak arınıyorum kimi günlük komplekslerimden.
Sf: 366
     Mutfağımız, banyomuz, tuvaletimiz ortak. Hepimizin oda kapısı evin ana girişindeki sahanlığa bakıyor. Herkesin odasının anahtarı var, çıkarken kilitliyor. Ben ilk günden ardına kadar açık bırakmaya başlıyorum odamın kapısını.
Sf: 367
     -Odanın kapısını açık unutmuşsun, ben kapattım.
diyor, o akşam Jean-Marc.
     -Unutmadım. Özellikle kapatmadım. Aynı evde yaşıyoruz. Evin bir sokak kapısı var, odalarımızınkini niye kilitliyoruz?
     Bir kaç gün sonra herkes açıyor kapısını, insan ilişkileri başlıyor.
Sf: 370
     Maryse yavaş yavaş güneş sütü sürüyor bedenine. Leonord'un kıçından ayıramıyorum gözümü, âşığım o kıça, derhal gidip ırzına geçeceğim. Kız da çaktı oyunu, döndü şöyle bir baktı bana. O da buldu oyununu, beni görmezden gelen isterik kadın oynuyor.
Sf: 376
     Gözümün içine bakıyor, kumru gözü yolculuklara çıkıyor. Göğüslerine dalıp vuruyorum pastisin dibine. Ben içtikçe Dominique güzelleşiyor. Cebime koyup odama götürüyorum bu küçük kızı. Onun da istediği bu, çok mutlu. Felsefeyi bırakıp sevişmeye başlıyoruz. Bekareti sorun oluyor gene.
Sf: 377
     -Bana bak kızım, nasıl olsa bir gün olacak bir ameliyat bu. Ne kadar erken olursa o kadar iyi! İzin verirsen senin operatörün ben oliiim!
     Karşı koymuyor kız, fakat güç iş. Daha önce hiç böyle bir ameliyat yapmışlığım yok. Kan ter içinde kalıyoruz ikimiz de, olmuyor. Dominique inliyor. Benim hiç bir arzım kalmamış, fakat başlanmış bir iş yarım bırakılmamalı. Çabam yararsız, kızın inlemesi bağırmaya dönüşüyor, ara veriyoruz. Birer sigara içip konuşuyoruz. Dinlenmiş olarak yeniden başlıyorum işe. Gerdeğe girdiği gece işi bitiremeyen damat komplekslerimle saldırıyorum kıza. Dominique hırlıyor, acı bir çığlık atıyor. Evet, o artık küçük bir kadın ve fakat yatağımda kan gövdeyi götürüyor.
     Sabahleyin Dominique çarşafları yıkarken Jean-Marc kafayı uzatıyor:
     -Dün gece ne biçim bağırtırdın kızı!
Kız kıpkırmızı oluyor, ben fes rengi.
Sf: 379
     Ufak tefek, hırçın, yaban ve neredeyse hiç konuşmayan bir kız olan isveçli Laurence, Lapallus, Ahmet Ferhati, Yeteneksiz Nobert bir akşam okul çıkışı Kızıl Aslan barında oturuyoruz. Birer pastis çekip muhabbet ediyor, kalkıyoruz. Laurence benim eve yakın bir yerlede oturduğunu söylüyor, birlikte yürümeye başlıyoruz. Blucinli, yeşil parkalı, siyah balıkçı yaka kazaklı, hep önüne bakan ondokuz yaşında, elleri küçük bir kız. Çok zeki, ancak sahnede tutuk. Aslında yetenekli, tutukluğu huzursuzluğundan. Sigaranın birini söndürüp öbürünü yakıyor. Delikanlı gibi fırlatıyor izmariti. Kimi davranışları oğlan çocuğu gibi.
Sf: 380
     -Hey! Kalacağım evin kapısı kilitli olabilir. Anahtarlarım yok... Ya kitliyse?
diyerek birden duruyor.
     -Gel, bende kal.
     -Bir gidip bakiim. Belki kilitli değildir.
     -Ne gerek var? Bende kalabilirsin!
Gözüme bakıyor, dudağını ısırıyor:
     -Okey!
diyor.
     Geliyoruz artık duvarları tiyatro afişleriyle kaplı odama. Ucuz şarap içerek başlıyoruz birbirimizi biraz daha tanımaya. Otostop yaparken bir herif ırzına geçmiş. İntihara teşebbüs etmiş, yüzüne gözüne bulaştırmış.
     -Hiç sevgilin falan olmadı mı?
     -Oldu... Tam olmadı yani... Sevdiğim tipler oldu, ama ulaşamayacağım kişilerdi bunlar.
     -Bu otostop hikâyesinden sonra kimseyle sevişmedin mi?
     -Hayır. Ben sevişmeyi bilmiyorum. Hiç tatmadım ki!
     Sessizce şarabı bitirdik.
     -Benimle sevişmek istiyor musun?
dedim.
     -Hayır.
dedi. Sonra seviştik.
Sf: 382
     -Biz meskalin içeceğiz!
     -Nerden geldi bu aklınıza?
     -Bütün gün Antonin Artaud'un kitabını okuduk. O sürekli içiyormuş!
     -Eeee?
     -Bizim soyadımız Artaud değilse, başımız kel mi?
diyor yurtdaşı, vahşet tiyatrosunun kuramcısı bu ünlü tiyatro adamıyla adaş işveçli Antonin.
     -Bir kere denemek istiyoruz!
diyor Georges.
     -İyi. Deneyin!
deyip kahvemi alıyorum makinadan.
     -Sen de denemek istemez misin?
     -Hayır.
     -Niye?
     -Ne niye? Ben size niye deniyorsunuz, diye soruyor muyum?
     -Bak, şöyle bir sorunumuz var. Meskalin satan tip en küçük dozu yetmiş franga veriyor. Bizim otuzbeş frangımız var. Dört kişi olursak, bu parayı denkleştirebiliriz diye düşünüyoruz.
     -Beni iki kişi olarak mı düşünüyorsunuz?
     -Hayır. Frederique de var.
     -Hangi Frederique?
     -İkinci sınıftaki esmer, örgülü saçlı kız.
Giderayak geri dönüyorum. Frederique bir süredir kestiğim bir kız. Simsiyah saçlarını kızılderililer gibi örüyor, alnına renkli kordonlar bağlıyor. Siyah uzun bir pelerinle dolaşıyor. Kabile reisinin kızı gibi. Acayip beğeniyorum. O da benimle sürekli flört ediyor, sürtünüp kaçıyor. Ben ona "Fredolali Fredolala" diye şiirler düzmeye başlamışım bile, kızın bundan haberi yok. Onun adı geçince akan sular duruyor, şairane aşkım yüzünden kötü yola düşerek bastırıyorum onyedi frank elli sentimi.
Sf: 383
     -Seninle olduğuna sevindim.
diyor Antonin.
     -Frederique, Kızıl Aslan barında bekliyor. Sen de oraya git, biz malı alıp geliyoruz.
diyor Georges. Hızla ulaşıyorum bara. Fredo orada, tek başına oturuyor ve sıkıntılı parmaklarıyla masanın örtüsünü üzüyor. Pat diye oturuyorum karşısına.
     -N'aber Fredo?
     -Hiç!
     -Birini mi bekliyorsun?
     -Yoo!
     -Georges ve Antonin'i gördüm. Bende para verdim. Birlikte olacağız.
     Birden çözülüyor Fredo'nun tedirginliği.
     -Kötü bir şey yapmıyoruz, değil mi?
     -Bizden başkasına zararı yok.
Pastis içmek istiyorum, Fredo engel oluyor:
     -Alkol alma. N'olur n'olmaz.
     Antonin ve Georges, banka soymuş yüzlerle giriyorlar Kızıl Aslan barına. Durumu belli etmemeye o kadar özen gösteriyorlar ki, her hallerinden ceplerinde yetmiş franklık meskalin olduğu belli.
     -Kime gidiyoruz?
     -Bana gidiyoruz.
diyor Antonin. Onun odası barın tam karşısındaki evin çatı katında.
     -Bana da gidebiliriz.
diyor Fredo, onun odası da barın çatı katında.
Sf: 384
     -Bende müzik var!
diyor Antonin.
     -Müzik olması mı gerekli?
diyorum. Fredo'ye gitmekten yanayım.
     -Müzik iyi olur!
diyor Georges. Antonin'e gidiyoruz. Odasında sandalye yok. Yere oturuyoruz. Ufacık bir dürülü kağıt çıkarıyor Georges cebinden, açıyor kıvrımlarını, bir parça beyaz toz. Çakısıyla muazzam dört parçaya ayırıyor tozu. Bu ayrıştırma uzun sürüyor. Kimsenin kimseye hakkı geçmemeliymiş. Olay beni klinik olarak ilgilendirmeye başlıyor. Tek amacım şu andan itibaren olup bitenleri deftere yazmak.
     Kağıt para çıkarıyor, dürüyor, ince bir gazoz kamışı haline getiriyor banknotu ve tozun dörtte birini burnuna çekiyor Georges. Sonra Antonin, sonra ben, sonra Fredo, enfiye çeker gibi burun deliklerimizden çekiyoruz içimize bu beyaz tozu. Burnumun direği kırılıyor sanıyorum.
     -Artaud'un kitabında okudum, kıçtan alınırsa hemen bağırsaktan kana karışıyor ve daha etkili oluyormuş!
diyor Georges.
     -Bunu niye daha önce söylemedin?
diye sinirleniyor Antonin. Çay içmesi uygun görülüyor. Antonin, çay suyunu ısıtmak üzere çaydanlığı ocağa koyuyor. Fredo elimden defteri kalemi kapıyor ve sayfanın ortasına bir şeyler yazmaya başlıyor. Sanki sayfaya değil de bir salyangoz kabuğunun üstüne yazıyormuş gibi birbirinin içinde dolanan çemberler biçiminde dönüyor yazı. Yazarken defteri çevirmiyor, kendisi defterin çevresinde dolanıyor. Okumaya uğraşıyorum yazdıklarını.
Sf: 285
     Onunla birlikte ben de dolanıyorum defterin çevresinde. Oturup defteri çevirsek daha kolay. O an, onu düşünemiyoruz. Antonin pikaba klasik müzik koyuyor ve sesi sonuna dek açıyor. Fredo'nun döne dolana yazdıkları şunlar: "Hırçın gizli oturum. Üç kara köpek. Uyuz. Bir küçük kız kaydıraktan kayıyor. Sokak feneri kaldırıma gömülüyor. Fener oyuna giriyor, ben bir kaydırakım diyor küçük kıza, beni gökyüzüne fırlat! Pencere camı boş, pencere camı çırılçıplak. Toprak. Dinleniyorum. Gökyüzüne ulaşıyorum. Gökyüzündeyim. Fener gülüyor, teşekkür ediyor ve küçük kızın eteğini kaldırıp ona çimdik atıyor." Sayfayı çeviriyor Fredo, büyük harflerle kocaman yazıyor bu kez: "KARNIM AĞRIYOR"
     Saat sıfırbir. Herhangi şeylere çok gülerek kahkahalar içinde ilerliyor gecemiz. Antonin çaydanlığa önce yazdığı şiirleri sokuyor, sonra şampuan boca ediyor. Garip bir sabun kokusu sarıyor odayı. Şampuan çaydanlıkta köpürüyor, taşıyor, ateşi söndürüyor. BEn yer yatağı üzerine uzanmış durumdayım. Antonin'de gülme krizi başladı, kriz Fredo'ya sıçradı. Kriz dindi. Portakal yeniliyor. Müzik çok gürültülü. Georges bir süredir gözlerini açmıyor. Fredo tuvalete gitti.
     Saat sıfırbir onbeş. Georges beyaz duvarın ırzına geçmeye uğraşıyor. Antonin noelden söz ediyor. Frado pencerenin dışına çıkıp damda yürümek isteminde. Antonin duvara yapıştırdığı adaşı Artaud'nun fotoğrafıyla konuşmaya başladı. Resmen görüşüyorlar. Antonin fotoğrafın göz kırptığını, ağzını açıp kapadığını ısrarla iddia ediyor. Dikkatlice bakıyoruz, yok öyle bir şey. Soluk bir fotoğraf işte. Başımın döndüğünü hissediyorum.
     Saat sıfırbir buçuk. Herkesin çocuksu şeyleri belirginleşiyor. Georges yüksek sesle:
     -Yoksa sen bir adanın üstünde misin? Nereye gidiyorsun Georges?
diye soruyor. Fredo makyaj yapıyor. Onu çok güzel buluyorum. Müzik çok önemli. Birden değişen ritm kahkaha tufanı yaratabiliyor. Hiç yoktan ürüyor gülme. Bu sanki bizim eski gülmemişliklerimiz. Fredo makyaj kalemiyle alnına güyâ "O gözlerini kapatıyor mu?" yazdı. Aynaya bakarak yazdığı için okunmuyor. Makinaya ters konmuş slayt gibi karşımızda. Ya da ters basılmış bir fotoğraf. Yazıyı okutabilmek için beni lavabo aynasına götürdü. Evet, aynada okunuyor. Fredo'nun pozitifi aynada, Fredo negatif. Antonin suratına soytarı makyajı yapmaya başladı.
Sf: 386
     Saat sıfırbir kırkbeş. Georges yıkıldı, yerde kıvrıldı, gözleri kapalı. Antonin duvara boş beyaz dosya kağıtları yapıştırıyor. Duvara resim yapmak isteyen olursa, duvarları kirlenmesinmiş. Müzik ciddi bir kreşendaya. Duvardaki kağıtlara yazılar yazılıyor. Susadım. Antonin duvardaki bir kağıda:
     "Güzel pazar günü kalemi, fakat bugün cumartesi." yazdı. Oysa bugün pazartesiydi.
     Saat sıfıriki on. Antonin çalar saatini kuruyor. Çalar saat birden çalmaya başladı. Fredo şarkı söyledi. Hatta söylemedi. Fredo şarkı söyleyebilir. Georges ağzını şapırdatıyor. Antonin kendisinin bir uçak olduğundan emin, kanatları kolları, dolanıyor odada, rüzgâr sesi gibi sesler çıkarıyor. Giderek küçülüyor oda. Fredo hafif bir isteri krizi geçirdi. Halâ titriyor, iç geçiriyor. Gözleri korkulu. Kuşkuyla bakıyor bizlere. Georges da bir kriz geçiriyor, duvarın dibine büzüşmüş, duvarı delip içine girmek istiyor, sürekli ağzını şapırdatıyor. Yorgunum. Canım Fredo'yu istiyor.
Sf: 387
     Saat sıfırüç. Antonin müziği kapattı. Çok gürültülü olduğunu söylüyor. Birden odanın ortasına dikildi.:
     -Eee, n'apıyoruz?
Ne demek ditiyor? Georges ayağa kalktı. Gitmeye niyetli.
     -Otur yerine, hiç bir yere gidemezsin Georges!
dedim. Niye diyorum? Niye gidemesin? Georges gitmekte kararlı.
     -Gitsen bile dönüp dolaşıp buraya geleceksin, bu artık senin elinde değil!
dedim. Niye diyorum ben böyle şeyler? Georges şaşkın şaşkın baktı bana. Sonra çıktı kapıdan, merdivenleri iniyor, ayak sesini duyuyorum. Birden kesiliyor ayak sesi. Kısa bir susku. Hızla geri çıkıyor merdivenleri, odaya geri geliyor Georges ve telâşla:
     -N'oluyor?
diyor.
     -Ben sana demedim mi?
diyorum. Antonin yeniden odanın ortasındaki noktasına geliyor:
     -Eeee, n'apıyoruz?
N'apılmasını istiyor yani? Oda, onun odası. Gidelim mi istiyor?
     -Bana gidelim mi?
dedim. Fredo yer yatağına kaykılmış;
     -Ben buradan bir yere gidemem.
dedi. Antonin'le mi yatmak istiyor? Olabilir.
     Saat sıfırüç yirmi. Antonin, yatmak istediğini, artık gitmemiz gerektiğini söyledi.
     Kalktım.
     -Haydi Georges, gidiyoruz!
dedim. Bu sözüm üzerine Fredo da fırladı. Üçümüz odadan çıktık merdivenleri indik, sokağa ulaştık. Yağmur yağıyor. Karşı kaldırıma geçtik. Fredo'nun kapısını önünde durduk.
Sf: 388
     -Eee, n'apıyoruz?
diye sordum.
     -Ben odama çıkıp yatıcam!
dedi Fredo.
     -Ben de!
diye mırıldadı Georges.
     -Ben de!
dedim. Birden aynı anda arkamızı döndük birbirimize, ayrıldık.
     Koşar bir adımım var. Aslında koşmuyorum. Tüm sesleri çok gürültülü duyuyorum. Kendi adım sesimden ürküyorum. Daha hızlı yürüyorum, daha çok ses. Benim odam bu kadar uzak değildi aslında. Yürüyorum, yollar bitmiyor. Sanki saatlerdir yürüyorum. Bir kavuşabilsem yatağıma. Daha Division Leclerc caddesine bile çıkamadım. Yolları mı karıştırdım? Niye şaşırayım? Nerdeyim? Ters yöne mi yürüyorum? Hayır, doğru. Ben odama gidiyorum, oda benden kaçıyor.
     Saat sıfırdört buçuk, yatağımdayım. Çalar saatimi kurdum, okula geç kalmamalıyım. Dayak yemiş gibiyim. Uyumak üzere vuruyorum kafayı. Saatin tik tak sesi çok şiddetli, odayı inletiyor. Saatin sesi beynimin içinde patlıyot, tik tak... tik tak... Sokakta bir yere su damlıyor. Su zerreciği çok büyük ve yere ulaştığında müthiş bir ses çıkarıyor.
     Başka sesler de duyuyorum. Gece ne kadar gürültülü, uyuyamıyorum. Bir sigara yakıyorum. Ağzım kuruyor. Söndürüyorum sigarayı. Saati pencereden dışarı fırlatmak istiyorum, fakat uyanamazsam okula geç kalabilirim. Okula geç kalınmaz. Uykum yok. Çok yorgunum. Bir süre öyle yatıyorum yatakta. Uyumak olanaksız. Kalkıyorum. Çay yapıyorum. Çay şiir ve şampuan kokuyor, döküyorum çayı.
Sf: 389
     Saat sabahın altısı. Gözümü kırpmadım. Odam çok küçük. Paltomu giyip sokağa çıkıyorum. Okuldaki otomatik makineden bir kahve içmeliyim. Okul açılmış mıdır?
     Hızla yürüyorum yolları. Okul hiç bu kadar uzak olmamıştı. Mesafeler sündüler bu gece.
     Okulun önüne ulaştığımda karşıdan hızla Georges'un geldiğini görüyorum. Gözleri faltaşı gibi açılmış. Okulun bahçe kapısının önünde bekliyorum onu. Geliyor, gizlice kulağıma:
     -Hiç uyuyamadım!
diyor. Niye gizli söylüyor?
     -Ben de hiç uyuyamadım!
diyorum, yüksek sesle.
     -Hişşşşt, bağırma!
diyor, alçak sesle. Bağırmıyorum ki. Tam o sırada Fredo geliyor sanki sözleşmişiz gibi.
     -Hiç uyuyamadım!
diyor Fredo.
     -Bağırma!
diyorum. Aslında bağırmıyor kız. Georges adına söylüyorum bunu. Çünkü zenci arkadaşım en ufak sesi bağırma olarak algılıyor, sürekli iki eliyle kulaklarını tıkıyor. Temizlikçe kadınlar okulun merdivenlerini yıkıyorlar. Sabunlu sulara basarak giriyoruz içeri.
     -Öyle deli gibi sürmeyin o süpürgeleri yere, ne kadar gürültü ürettiğinizin farkında mısınız?
diye azarlıyor kadınları Georges. Kadınlar bize aptal aptal bakıp aralarında alsazca bir şeyler konuşuyorlar. Otomatik kahve makinesine gidiyoruz. Birer kahve alıp en üst kata dinlenme salonuna çıkıyoruz aramızda hiç konuşmadan. Sessizce kahvelerimizi içerken Antonin geliyor:
     -Günaydın. Hiç uyuyamadım.
    -Hiç birimiz uyumadık.
diyor Fredo, gülüyor.
Sf: 390
     Abuk subuk şeyler konuşuyoruz. Onları niye konuştuğumuz da belli değil. Vakit geçmek bilmiyor. Nihayet ilk dersin zamanı geliyor. Fredo kendi sınıfına gidiyor. Antonin, Georges ve ben, herkesten önce siyah taylarımızı giyip en ön sırada yerimizi alıyoruz beden eğitimi dersinde. Bernadette Landru sınıfa giriyor. Birden biz dikkatini geçiyoruz her nedense. Üçümüz ön sırada kimbilir nasıl bir duruş sergiliyorsak, kadın bize yanaşıyor:
     -Ne içtiniz siz?
diye soruyor. Hiç duraksamadan kahramanca yanıtlıyorum soruyu:
     -Meskalin içtik!
Bir an duralıyor Bernadette, sonra sakin bir sesle:
     -Siz üçünüz şimdi gidin, yarın gelin!
Sf: 396
     İzleyiciler salona alınıyor. Girişte herkesin ayakkabılarını çıkarttırıyorlar, camiye girer gibi. Ayakkabılar girişteki büyük bir beyaz çarşafın üstüne diziliyor. Çok az söz var, herşey görsel. Zaman zaman çığlıklar, bağırışlar, şarkılar anlatıyor bize durumu. Amerika'ya varışla başlıyor olay. Yeni dünyaya varınca özgürleşiyorlar, üstlerinde ne var ne yok çıkarıp atıyorlar, çırılçıplak dalıyorlar havuza, neşeyle yıkanıyorlar, sonra havuzdan çıkıp marşlar söyleyerek dolaşıyorlar salonu, uygunsuz yerlerinden sular damlayarak. Ne kadar da rahatlar böyle dal yaprak! Ben utanırım örneğin, sahnede böyle bir rol oynayamam herhalde... Sonra bir kavga sahnesi. Ardından giyiniyorlar. Kulelere çıkıp birbirlerine bağırıyorlar. Biri ezanı andıran nağmeler söylüyor. Bir ara kızlardan biri bir izleyiciyi kendisine kelepçeliyor ve:
     -Haydi gel dışarda sevişelim!
diyor. İzleyici ıkınıyor, sıkınıyor, kızla dışarı çıkma yürekliliğini gösteremiyor. Çıksa gerçekten sevişecek mi yani bu kız bu adamla? Ben adamın yerinde olsam çıkardım dışarı. Hatta o kızı yatırıp yere, orda becerirdim. İzleyiciye bulaşınca, sonucuna da hazırlıklı olacaksın.
     Bu oyun Türkiye'ye turneye gelse n'olur acaba? Herhalde kızın ilk gece kelepçe taktığı herifle arasında zoraki bir aşk başlar. Herif kıza bu işi bırakıp kendisiyle evlenmesini, onu bu hayattan çekip kurtarmayı, hayatının kadını olmasını önerir. Kız bunu saçma bulur, ikici gece başka bir herife takar kelepçeyi, onunla da yatmak zorunda kalır. Çünkü:
     -Haydi gel dışarda sevişelim!
diyen bu dünya güzeli amerikalı kızın önerisini hiç bir türk reddetmez, anında kabullenir ve uygulamaya geçer. İlk gecenin kelepçeli talihlisi, kıza âşık olup ikinci gece de oradadır. En ön sırada bilet almış, gerinerek oturmaktadır koltuğunda. Artık karısı olarak gördüğü o kızın başka bir herifi  kelepçeleyip dışarı götürmesi kahpeliği karşısında kızı ve ikinci gecenin talihlisini vurur. The New York Performance Group İstanbul'da dağılır, hayatta kalan grup üyeleri kendilerine başka işler bulurlar. Ezana yetenekli çocuk, müezzin olur.
Sf: 398
     Kıkır kıkır gülerek çıkıyoruz Georges'la bu gösteriden. Çıkışta ikinci sınıftan Patrick yanaşıyor kulağımın dibine:
     -Bu gece Voges dağlarında bir eve gelir misin?
     -Ne var ki?
     -İki karı var, arabaları var. Birinin dağda villası var. Sana kafayı takmış. İstiyorsan gel... Kadının, kendini tüm masraflardan sorumlu tutmak gibi bir iyi huyu var!
     -Kim bu kadın?
     -Bak şurda duruyor, ilerde... Bize bakan uzun boylu, kızıl saçlı.
     -O mu benimki?
     -Evet.
     -Tamam, geliyorum.
Konuşmanın ister istemez konuğu Georges'la gözgöze geliyoruz.
     -Gidiyor musun?
diyor.
     -Niye gitmeyeyim Georges?
Patrick ona yazılan kadının arabasına, ben bana yangın Monique'in arabasına biniyoruz. Arabanın arka koltuğunda üç küçük çocuk.
     -Çocuklarım!
diye tanıştırıyor Monique, basıyor gaza. Ben çocuklara, iyi akşamlar, diyorum, çocuklar bana boş bakıyorlar. Gecenin karanlığında Voges dağlarına tırmanıyor araba. Pek konuşmadan, izlediğimiz oyunla ilgili bir iki söz ederek bir saat kadar yol alıyoruz.
Sf: 399
     Monique'nin villası hiç de fena değil. Şömineyi yakıp geçiyoruz karşısına. Ev sahibesi yüzyirmiyedi çeşit peynir, onaltı çeşit şarap, binbir çeşit jambonlar, salamlarla bir sofra kuruyor. Uykusu gelen üç çocuk yatırılıyorlar. Patrick öbür kadınla üst kata çıkıyor. Şömine, Monique ve ben çok fena yalnız kalıyoruz. Kadın otuzbeş yaşında var. Evliymiş, kocası bir doktormuş, şu an bir hostesle birlikteymiş, Monique'in ne fındık kırdığına karışmazmış. Bir sigara yakıp dalıyorum şöminenin ateşine. Monique beni çok güzel buluyormuş, biraz daha şarap ister miymişim, daha önce hiç türk tanımamışmış, bende türk tipi yokmuş... Sakallarım ne yumuşakmış, niçin çizmelerimi çıkarmıyormuşum, izlediğimiz oyundaki erkeklerin çıplak hali giyimli hallerinden daha güzelmiş, burası da ne kadar sıcak olmuş... Ufak ufak soyunuyor. Canım çekmiyor bu kadını. Niye geldim buraya?
Sf: 400
     Birden üstüme atlıyor Monique ve şöminenin burnunun dibinde, şömineden utanmadan bir güzel ırzıma geçiyor. Irzına geçilme neymiş, onu öğreniyorum.
     Monique'in yüzüne gün doğduğunda, otuzbeş yaşından daha da fazla olduğu gözümleniyor. Bir sigara yakıp bahçeye çıkıyorum. Bir dağın tepesindeyiz, önümüz amansız bir vâdi, arkamız görkemli bir orman. Dalıp ağaçların arasına yürüyorum bir süre. Erimekte olan karın altından mantarlar boyvermiş, orman ıslak, üşüyüp geri dönüyorum. Kahvaltı sofrası hazırlanmış, Patrick iştahla yiyor, Monique şarkılar söyleyerek mutfaktan masaya bir şeyler taşıyor. O bir ara mutfaktayken Patrick'e:
     -Derhal burdan gitmek istiyorum!
diyorum.
     -Saçmalama, çok iyiyiz!
diyor, ekmeğine tereyağ süren Patrick. Sıkıcı kahvaltı bitmeden evin önünde bir araba duruyor. Bir adam ve bir kadın iniyorlar arabadan. Biz onları pencereden görüyoruz.
     -Aaa Roger geldi! Ne güzel!
diye yerinden sıçrıyor Monique. Roger kim? Soru işaretleri bırakıyorum Patrick'e.
    -Kocası!
diyor Patrick, çok sakin. Tedirgin oluyorum. Sevgilimin kocası gelmiş gibi bir duyguya kapılıyorum. Roger giriyor kapıdan, aşırı neşeli, yanındaki fıstık hostesi tanıştırıyor bizlere. Monique beni Roger'yle tanıştırıyor. Roger, karısının benim gibi bir herif bulmasından ve kendisini biraz rahat bırakmasından ne kadar mutlu olduğunu belirtiyor kahkahalar içinde, bana iltifat üstüne iltifat ediyor. Çocuklar babalarını öpüyorlar, hostesi öpüyorlar. Belli ki, onunla daha önceden tanışıyorlar.
Sf: 401
     O gece Roger ve hostes de bizimle kalıyorlar. Bu kez her nedense Patrick, Monique ile, ben Patrick'inkiyle yatıyorum. Bir gece daha kalırsak hostese kavuşacağımdan emin olduğum sabah arabalara binip Strasbourg'a iniyoruz.
     Üç çocuk anası Monique'in üç çocuk babası şen şakrak Roger, yılbaşı akşamı beni yemeğe davet ediyor. Monique, üç çocuk, Roger ve ben yılbaşı yemeği yiyoruz. Bir ara Roger beni köşeye çekip;
     -Yemekten sonra, çok güzel kadınların olacağı bir yere davetliyim. Sen de gelirsen güzel kadınlar sevinirler. Eğer yılbaşını benim salak karımla geçirmek istiyorsan burda kal!
diyor. Monique'in salaklığı konusunda kocasıyla hemfikiriz. Roger'yle gitmeye karar veriyorum. Monique ve üç çocuğu mutlu yıllar dileyip saat yirmiüç suları, Roger'nin bana fıstık gibi oturan bir takım elbisesini giymiş olarak çıkıyoruz evden. Biniyoruz arabaya.
Sf: 402
     Strasbourg'un en şık mahallesinde bir eve gidiyoruz. Ağır sosyete bir durum. Eğlence çoktan başlamış. Sırtları beline kadar açık tuvaletli birbirinden güzel kadınlar, genç ve şık adamlar, bir iki kel zengin... Roger beni kadınlarla tanıştırıyor, birini tanıştırırken çaktırmadan göz kırpıyor. Demek ki diyorum bu madama asılmam gerek. Kadın uzun boylu, kumral, ince belli, alımlı, uzun ve çok düzgün bacaklı hoş bir hatun. Otuz yaşında var, yok. Dansa başlıyoruz. Madam delirtici güzel kokuyor. Ben de çok fena kokmuyorum, evden çıkmadan Roger pahalı kokularıyla beni bayağı dezenfekte etti. Madamın yaşlı ve zengin bir kocası, bir çocuğu ve istediği herşeyi varmış, kendisi eczacıymış ama eczayla uğraşmıyormuş. Bunları kulağımın içine anlatırken biraz daha sokuluyor bana. Başımı döndürüyor kadın.
     Geceyarısı ışıklar söndürülüyor. Yumuluyorum eczacı madama. Uzun bir öpüşme. Işıklar yanıyor. Bir köşeye oturuyoruz. Konuşuyoruz bir süre. Yaşlı kocasıyla aralarında cinsel ilişkinin bittiğini, evlilik şirketinin sürüp gittiğini anlatıyor. Roger'ye bakınıyorum, ortalarda yok.
     -Josephine'le gitti!
diyor gülümseyerek eczacı madam.
Sf: 403
     -Biz de gidelim mi?
diyorum.
     -Nereye?
     -Benim Saint-Thomas kilisesi dibindeki öğrenci odama. 
     Kadın gülüyor, kalkıyoruz. Kimseyle vedalaşmadan çıkıyoruz evden. Evin önünde birbirinden yakışıklı, pahalı arabalar. Uçak gibi olanlardan birinin kapısını açıyor madam. Biniyoruz.
     -Saint-Thomas rıhtımı!
diyorum, uçak kalkıyor.
     Açıyorum odamın kapısını, duvarda tiyatro afişleri, Nâzım Hikmet'in çizgili denizci şortlu fotoğrafı. Yatağın başucunda Bedri Rahmi reisin bir renk cümbüşü, masamın üstünde annemin gönderdiği türkçe gasteler... Oda gerektiğince dağınık. Kürkünü alıyorum madamın, nereye koyacağımı şaşırıyorum. Küçücük yatağıma uzanıyor madam.
     -Işığı söndür!
diyor.
     -Seni görmek isterim.
     -Söndürme o zaman!
diyerek gülümsüyor. Söndürmüyorum.
     Eczacı madamın doyumsuzluk ateşini söndürdüğümde saat sabahın altısıydı. Saint-Thomas kilisesinin içgüzar zangoçu çanlar çalıyor. Fırlıyor yataktan uykulu madam.
     -Çanlar benim için çalıyor! Sabahleyin evimde olmam gerek. Ben evli bir kadınım.
Kürkünü giydiriyorum, arabasına dek götürüyorum onu.
     -Herşey için teşekkür ederim.
     -Ben teşekkür ederim.
     -İyi yıllar!
     -İyi yıllar madam!
Sf: 404
     Apışarasında bir yeni yıl sevinci, basıyor gaza madam, uçak havalanıyor Saint-Thomas rıhtımından.
     Bir kaç gün sonra Roger'nin elbiseni temizletip paket yapıp götürüyorum.
     Roger çok neşeli, Monique süzgün. Peynirle beyaz şarap içiyoruz.
     -Haydi çıkalım!
diyor Roger. İkimiz çıkıyoruz. Biniyoruz arabaya.
     -Nereye gidiyoruz Roger?
     -Yılbaşı gecesi eczacı madam senden çok memnun kalmış. Telefonla aradı, teşekkür etti. Martine'e de telefon etmiş, uzun uzun anlatmış seni. Martine seni tanımak istiyor, ona yemeğe gidiyoruz.
     -Martine kim?
     -Bir sanayicinin karısı. Kocası oldukça yaşlı.
     -Anladım.
     Martine, Bedri Rahmi'nin resmini çok beğeniyor. Janette, Nâzım Hikmet'i yakışıklı buluyor... Saint-Thomas kilisesinin çanları çalıyor ha çalıyor... Dişçinin karısı türkçe gasteleri aşırı resimli buluyor. Bankacının karısı yatağımın küçüklüğünden yakınıyor. Operatörün karısı çan sesi seviyor. Denise mum ışı hastası. Emmanuelle, türkçe öğrenmek istiyor... Saint-Thomas'nın çanları aşınmak bilmiyor... Genel müdürün karısı sakallarıma kesik. Marie-Agnece bıyıklarımla oynuyor. Mimarın karısı, para vermek istiyor. Basıyorum tokatı. Meğer mimarın karısı tokat seviyor.
     Saint-Thomas rıhtımına uçaklar iniyor. Kilisenin dibinden uçaklar kalkıyor. Pezevenk zangoç çanlara eziyet ediyor. Cinsel komplekslerimi kilisenin bahçesine gömüyorum. Kilisenin bahçesinde bir ağaç büyüyor, ben büyüyorum.
Sf: 405
     Artvin'de savcı yardımcısıdır Ekrem Sezen. Tanımam etmem. Gasteden öğrendim olayı. Samsun Oda Tiyatrosu, Aziz Nesin'in "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz" oyununu oynuyor, önce Samsun'da, sonra Karadeniz turnesinde. Orda burda engelleniyorlar. Artvin'de savcı yardımcısı bir takipsizlik kararı veriyor, önü açılıyor tiyatronun. Düşünce özgürlüğünün yok edildiği ülkemde Artvin'den bir ışık yanmış, heyecanlanıyorum. Düşündüğünü söylemek, yazmak ya da ülkemizi yönetenlerden farklı düşünmek suçundan insanların nemli zindanlarda rutubetsavar geceler geçirdiği bir dönemde Ekrem Sezer'in takipsizlik kararını kimsenin söndüremeyeceği bir gül gibi takıyorum yakama, yeni bir pastis söylüyorum. Bir kutlama mektubu yazmak istiyorum o savcı yardımcısına. Ama ben kimim? Kim olarak, neyi kutluyorum? Vatandaş olarak mı? Yurtdışından! Onlar ateşin içinde yaşarken Fransa'dan Artvin'e kutlama mektubu dalyarakça değil mi? Bu sorular, belki o adamı daha çok mutlu edecek mektubu yazmama engel oluyor. Yazmama değiş aslında, yazıyorum da, postalamıyorum.
Sf: 406
     Birden iki tip girdi Yeni Posta barına. Mor kaplı bir kitaptan çok sayıda var ellerinde. Biri sakallı, acayip uzun boylu, öbürü uzun saçlı daha genç. Fabien Goetz isimli onbeş yaşında bir çocuk yazmış ellerindeki şiir kitabını. Yeni alsaz şiiriymiş bu. Oturdular masama, konuştuk biraz. Kitabı satıp şairine para toplama derdindeler. Bir tane aldım.
     -Ben de şairim kardeşim, bu çocuktan onbeş yaş büyüğüm. Çok büyük sayılmam yani. Benim şiirleri de pazarlasanıza!
dedim. İlgilendiler. Adres alındı, adres verildi. Onlara frenkçe şiirlerimi göndereceğim.
     Askerlikle ilgili yeni çıkan bir yasa yüzünden Fransa birbirine girmiş durumda. Bütün üniversitelerde boykot başladı. Yürüyüşler, mitingler, polisle çatışmalar. Okulca biz de katılıyoruz yürüyüşlere. Aslında benim yabancı öğrenci olarak katılmam yasa ve fakat polisle çatışma sırasında polisin kimlik sorma durumu olmuyor. Bu yüzden katılıyorum, en öndeyim elimde pankartla. Sloganlar atıyoruz. En tutulan, başbakana söylenen;
     -Ah ah, keşke annenizin zamanında kürtaj olsaydı!
     Edebiyat fakültesinde polis ve öğrenciler çatışıyorlar, 75 kişi yaralanıyor, bir öğrenci ölüyor. O öğrencinin ölümü üzerine Fransa'nın bütün üniversiteleri süresiz boykota giriyor.
     Boykotu destekleyen öğretmenlerimiz bizi yönlendiriyorlar. Boykottan yanalar ama bu kararı bizim almamızı istiyorlar. Hemen boykot kararı aldık. Gerilla olarak sokak tiyatrosu yapabileceğimizi hatırlatıyorlar.
Sf: 407
     -Güncel olaylar üstüne, kendiniz yazar, oynarsınız, bizim haberimiz olmaz, okula da pek uğramayın. Aksesuar falan gerekirse, tiyatronun deposu kitli değil oradan "gizlice" herşeyi alabilirsiniz!
diyor okul müdürü Dente. Ne kral öğretmenimiz var! Ne güzel bir okuldayım! Akademi'deki Hüseyin Baradan'lar, Atıf Kaplan'lar geliyor aklıma. Bir türk filminde olmadığımızı hemen anımsıyorum. Sağcı hoca, gerici hoca, ülkücü hoca falan yok. Olay gayet fransız, hatta polisiye bir durum.
Sf: 409
     Geiler sokağında evlerden atılmak istenen portekizli işçiler açlık grevine başlıyor. O sokakta dayanışmaya dönüşüyor olay. Gidip dertlerini dinliyoruz portekizlilerin. O gece yazıyorum "Geiler Sokağı" oyunumu, sabah erken prova, öğleden sonra oynuyor Strasbourg'un bütün meydanlarında Nâzım Hikmet Sokak Tiyatrosu. Oyun sonunda selâm yerine slogan atarak dağılıyor ekip:
     "Kavgamız sürüyor, bu yalnızca başlangıç!"
Hepimiz bir ayrı ara sokağa dalıp kayboluyoruz. Bir sonraki gösteri için belirlenmiş saatte kararlaştırılan meydanda buluşuyoruz, Birden bire başlıyoruz oynamaya. Giderek izleyicimiz oluşuyor, bizi tanıyorlar.
     -Geldiler geldiler!
gibi sözler duyuyoruz daha oyuna başlamadan. Oysa biz oyuncu gibi yanaşmıyoruz meydana. Polisin gözü armut devşirmiyor ya, bir gün çok fena araklanıyoruz. Sivil polis izleyiciler kolumuza girip bizi polis otobüsüne bindiriyorlar. Herkes ifade verip, kimlik gösterip çıkıp gidiyor Strasbourg Emniyet Müdürlüğü'nden, türk olduğum belirlenince beni özenle hücreye alıyorlar.
Sf: 410
     -Hücreye alındığımı birine bildirme hakkım var mı?
diye soruyorum.
     -Var. Kime bildireceksen, adını adresini söyle, biz bildirelim.
diyorlar. Perinetti'nin adını veriyorum. Geceyi hücrede oturarak ve son sigaralarımı uzun aralıklarla geçirerek içiyorum. Sabahleyin oraya bizzat gelerek bana kefil olan Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü'nün makam arabasıyla uzaklaşıyorum sevimsiz Strasbourg Emniyet Müdürlüğü'nden. Teşekkür ediyorum beni arabasında yanında oturtan Perinetti'ye.
     -Sizin duygularınızı ve siyasal heyecanınızı anlıyor ve paylaşıyorum, ancak bir yabancı öğrenci olarak olaylara ön saflarda katılmamanız gerekiyor. Sizi nereye bırakalım Şensoy?
diyor.
     -Sağda uygun bir yerde ineyim. Başınıza belâ oldum, özür dilerim. Gelip beni o hücreden çıkardığınız için teşekkür ederim.
diyerek iniyorum arabadan Gutenberg Meydanı'nda. Arabanın arkasından dolaşıp kaldırıma çıkıyorum, araba hareket etmiyor, Perinetti camı açıyor:
     -Size olayların tamamen dışında kalın, demiyorum. Bu duyarsızlığı hiç birimiz gösteremeyiz... Ayrıca "Geiler Sokağı" oyununuz çok güzelmiş, kutlarım.
diyor. Ondan sonra uzaklaşıyor siyah araba, gülümseyerek bakıyorum ardından. Bir Çarşambalı olarak o anki duygum; şu Perinette şurda öl desin, ölürüm amına goyim! Aha bu Gütenberk heykeli de şahidim olsun!
Sf: 411
     -Niye ağlıyorsunuz? Bir şey mi oldu?
diyor madamın biri.
     -Ağlıyor muyum? Farkında değilim, ben genelde sulugöz biriyimdir madam!
Sf: 412
     Bernard Haller diye bir adam çıkageliyor, gösterisi tek kişilik. Oyunun başında iki görevli, kocaman, ağır bir korsan sandığı getirip koyuyorlar sahnenin ortasına, görevliler kayboluyor, sandığın kapağı yavaş yavaş açılıyor, içinden flüt çalarak Bernard ağbim çıkıyor. Uzun boylu, kel kafalı, aşırı uzun favorili, asık yüzlü, sırım gibi bir it. Meğer bir de kızı varmış sandıkta, biz onu görmüyoruz. Bernard ağbim ısrarla sanki yanında elinden tuttuğu küçük bir kız varmış gibi yapıyor, çekiyor, kız gelmiyor, çekişiyorlar, sonunda yanında küçük bir kız varmış gibi görmeye başlıyoruz, o da kızıyla konuşmaya koyuluyor. Kız sinemaya gitmek istiyor. Walt Disney'in korsan filmine gidiyorlar. Birden fırlıyor yerinden Bernard ağbim, bir dakikada birbirine seslenen yirmi değişik korsan tipi oynuyor hızla, sahnenin bir ucundan öbür ucuna sanki uçarak. Kimi korsanın tek gözü kör, kimi kancakol, kimisi sarhoş... Kızının yanına gelip:
Sf: 413
     -Korkma kızım! Ağlama çocuğum! Bu çocuklar için yapılmış bir filmdir. Korkmayıp tam tersine gülüp eğlenmek gereklidir... Bak bunlar cici korsan amcalar!
diyor ve yine sahnenin bir köşesine zıplayarak sürdürüyor bize birbirinden korkunç gemi personelini tanıtmayı. Korsan filmini tek başına oynuyor adam. Kızı korkuyor, çıkıyorlar sinemadan, çaktırmadan başka bir skeçe geçiş yapıyor Haller. Garip bir oyuncu, komiklik falan yapmıyor, izleyiciyi esir alıyor, ispirtizma, illüzyonizma, manyetizma. Sinirli, mesafeli, alaycı bir elektriği var. Ciddi bir şey mi söylüyor, yoksa bizimle dalga mı geçiyor duyguları arasında gidip gidip geliyor izleyici. Bernard Haller müthiş bir sahne fırlaması.
Sf: 416
     -Dahiyâne!
diyor Georges. Tek sorun bu metnin frenkçeye çevrilmesi. Yeniçeri, osmanlıca konuşuyor, çöpçü köylünün diyaleğini.
     -Fransızcada da, eski dil, yeni dil diye bir şey var!
diyor Georges. Tamam da, örneğin Yahya Kemal'in;
          "Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
          Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!"
satırları nasıl çevrilecek? Çevrilse frenkçede pek anlamı olmayacak. Her türkün ezbere bildiği bir şiir olarak kullanmış onu Haldun Taner. Anlamını ve metindeki değerini anlatıyorum Georges'a. Şak diye Racine'in bir şiirinde buluyor sözün karşılığını Georges:
          "Yola çıktık beş yüz kişi
          Oraya vardık beşbin!"
Tıpkı Yahya Kemal'inki gibi bir kahramanlık şiirinin fransızlarca çok bilinen iki satırı bu. Öylesine cuk oturuyor ki söz yerine, lan yoksa Yahya Kemal, Racine'den mi arakladı bu satırları düşüncesini getiriyor akla. Tamamlıyoruz çeviriyi.
Sf: 420
     Bir cuma akşamı, son dersten çıkmışız, merdivenlerden iniyoruz topluca. Girişte, kapıcı Hitler bıyıklı Mösyö Ranvier'nin yanında dikilmiş, uzun boylu, pos bıyıklı, uzun sakallı, mavi gözlü oldukça güzel bir adam duruyor. Merdivenden inenleri inceliyor tek tek. Gene dünyanın bir yerinden önemli bir tiyatrocu geldi herhalde, diye düşünüyoruz. Saygıyla selâmlıyor, geçip gidiyor önümüzden. Bizim sınıfın kızları adamı çok beğeniyorlar, fingirdiyorlar, Kızıl Aslan barına kadar o adamı konuşuyorlar. İskandinav olduğu konusunda fikir birliğine varıyorlar.
     Bahar geldi Strasbourg'a. Öyle İstanbul'un baharı gibi değil, gene de oldukça soğuk hava. Herkesin içi fıkır fıkır. Kızlar okul merdivenlerini daha cilveli inip çıkmaya başladılar, kısa etekler, kökten kolsuz mintanlar görülmeye başlandı.
Sf: 421
     -Bu oyunun hemen sahneye konulması gerek. İşte aradığım metin. Paris'e döner dönmez, bu konuyla ilgileneceğim. 
diyerek, metni aldı. Öpüştük ayrıldık, sanki Vanina'yla çok zamandır tanışıyormuşuz gibi, sanki bu ayrılışa hüzünleniyormuşuz, sanki sevgiliymişiz gibi. Sersem geçirdim hafta sonunu.
     Pazartesi günü okul çıkışı iskandinav adam gene aynı noktada, gene merdivenlerden inenleri inceliyor.
Sf: 422
     -Merdiven inişi seviyor herhalde!
diye kıkırdıyor kızlar. Tam önünden geçerken beni eliyle durduruyor ve türkçe:
     -Cemil beyin oğlu sen misin?
diyor, iskandinav adam.
     Çarşamba'nın bir alevi köyündenmiş Yunus. Beni fransız sanmış bir gün önce. Biraz konuşmak istediğini belirtiyor. Çok saygılı, alçak sesle konuşan, yüzü insana güven veren, gözü ışıklı bir adam. Kızıl Aslan barına gidiyoruz, ben pastis içiyorum, Yunus çay içiyor. Fransızca bilmiyor. Sorunu buymuş. Oniki yıldır burda yaşıyormuş, Ren nehrinin öbür yakasındaki Kehl isimli alman kasabasında bir fabrıka işçisi olarak çalışıyormuş, evi bu tarafta. Mark olarak kazanıyor, bozdurup frank olarak harcıyor. Akıllı bir hesap, çünkü mark franktan çok değerli. Her gün gidip geliyormuş Almanya'ya. Strasbourg'dan Almanya'ya gidip gelmek iş değil, köprüyü geçiyorsun Almaya, yürüyerek gidip gelinebiliyor. Yunus'un çocukları burada doğmuş, fransızca okuluna gidiyor, şakır şakır fransızca konuşuyorlarmış, türkçeleri pek kıtmış. Karısı onu terketmiş, çocuklarıyla yalnız yaşıyormuş, onlarla fransızca konuşabilmek için yıllar sonra bu ülkenin dilini öğrenmeye karar vermiş, ona frenkçe öğretmemi, ders vermemi istiyor. Zor bir iş. Ve çok vakit ve emek ister Yunus'un fransızca öğrenebilmesi ne derece olası? Her nedense üstleniyorum bu işi. Yunus işten, ben okuldan çıkınca onun iki odadan ibaret evinde buluşuyoruz. Bir odada çocuklar ders çalışıyor, öbür odada Yunus'la, bir okul defteriyle başlıyoruz fransızcaya. Sandığımdan çabuk öğreniyor. Kulağı çok kuvvetli. Çok güzel saz çalıyor, türkü söylüyor. Ders süresi bitince bana Pir Sultan çalıyor, Kehl kasabasındaki bakkaldan aldığı rakı ve beyaz peyniri benimle paylaşıyor. Dersler için bana para ödemek istiyor, kabul etmiyorum.
Sf: 423
     -Sen de bana saz çalmayı öğret!
diyorum.
     -Saz öyle kolay öğrenilmez.
diyor, sanki fransızca kolay öğrenilebilirmiş gibi. İlkokulda mandolin çaldığımı, nota bildiğimi, akordeon ve gitara bulaştığımı bilmiyor. Ben de ses etmeden onun parmaklarını inceleyerek kendi kendime alıyorum ondan saz dersimi. Bir akşam rakı bitince, alıyorum elinden sazı, aynen çalıp söylüyorum onun bana günlerdir çaldığı, en sevdiği türküyü:
          "Derdim çoktur hangisine yanayım hü
          Ben bu derde kande derman bulayım hü"
Gözleri büyüyor, büyülenmiş gibi kalakalıyor Yunus. Çalıyorum dediğim, onun gibi çalma değil elbet, doğru notaları bularak dıngırdatma. Gene de büyük bir şaşkınlık yaratıyor bu olay onda. Birden öğrenebileceğime inancı oluşuyor, hemen öğretmenlere başlıyor:
     -Sıkma mızrabı öyle... Şu kolunu şöyle koy, sap serbest kalsın.
     Okulun kapanacağı hafta Yunus fransızca basit kitaplar okumaya başlama ve akıl almaz bir biçimde doğru fransızca konuşmaya başlamış durumda, ben sazı bayağı dıngırdatıyorum, başka türküler çıkartmaktayım. Son görüşmemizde Yunus ağlıyor, ellerime sarılıyor, bana nasıl teşekkür edeceğini bilemiyor ve o güzelim sazını bana hediye ediyor. Kabul etmek istemiyorum, biliyorum ki sazı onun herşeyi. Üstelik yapan ustası ölmüş, uzun öyküsü olan değerli bir saz.
     -Sımarladum. Bağa Çarşamba'dan gelecek yenisi. U saz artuk senindir yiyenim.
Sf: 435
     Saati yedi franktan günde ellialtı frank alıyorum fabrikada. İşim renk ve parfüm karışımları yapmak. Her sabuna koyulacak parfüm ve boyaların ölçü listesi asılı duvarda, ordan bakıyorsun, efendim elli santilitre löfüj parfümü, yirmi santilitre kırmızı boya, on santilitre kıçımın kenarı esansı, bunların hepsini karıştırıp boca ediyorum kazana, basıyorum düğmeye, kazan dönmeye başlıyor, ben ikinci bir karışım hazırlamaya başlıyorum. Yirmi dakika sonra durduruyorum kazanı, bakıyorum, tamam. Alt kapağı açıyorum, ham sabun başka bir makinaya geçiyor, ondan sonrası beni ilgilendirmiyor. Yeni bir araba ham sabun getiriyorlar, boşaltıyoruz kazana, kırk santilitre yeşil boya, oyuz santilitre kokoreç esansı, on santilitre jömanfu parfümü, karıştırıp boca ediyorum sabun kepeğinin içine, basıyorum düğmeye, dönüyor kazan. Sonunda kazan renkli sabun sıçıyor, haydi yeni bir karışım, getir ulan Zina bir araba sabun kepeği daha. Zina afrikalı bir işçi, onun işi el arabasıyla sabun kepeği getirmek.
Sf: 453
     Sen de herkes gibi yaratılış safhasında olaya katılacak, oyuncu olarak da oynayacaksın oyunda. Aklına gelen parlak fikirlerini söyleyebilirsin, baktın ben dinlemiyorum, anlatmayı sürdürmeyeceksin.
Sf: 459
     -Baban ne iş yapıyor?
diye soruyorum.
     -Romancıymış! Ama hiç yayınlanmış romanı yok. Alkolik olduğu için hayatı boyunca yazmayı sürdürdüğü tek romanını bitirememiş. Annemin şatosu, bağı, bahçesi satılıp alkole çevrilmiş... Sen babanı tanıdın mı?
     -Elbette.
     -Senin baban romancı değil demek ki.
Sf: 460
     Hesap istiyor, o ödüyor, ben katılmak isteyince sinirleniyor.
     -Senin karşında kabile reisi var!
diyerek hesap konularına bulaşmam gerektiğini belirtiyor. Hiç böyle fransız görmedim. Anaörnek bir fransız hesap zamanı, ben iki bira içtim, sen üç içtin gibi santim santim ayrıntıya girişir, masaya madensel bozuk paralar dizilmeye başlar, bahşişe tüketimi oranında katılmak üzere trigonometrik hesaplara girer. Jerome blucinin cebinden düzensizce tomarlanmış paraları çıkarıyor, kimi banknotlar atıyor masaya, beyaz kağıt örtünün üstüne kocaman "Ich liebe dich!" diye bir not bırakıyor bize küs alman garson kadına, yazının yanına kalp çiziyor, paranın üstünü beklemeden çıkıyoruz kır lokantasından. Basıyor gaza, ıslıkla bir melodi çalıyor. Biraz sonra sağa çekip duruyor.
     -Arkadan kayıt zamazingosunu versene!
Veriyorum. Kayıt düğmesine basarak, sonradan oyunun giriş şarkısı olacak ezginin ilk notalarını ıslıkla kaydediyor. Sonra trompet alıyor arkadan, aynı melodiyi çalıyor, bu kes ben kaydediyorum. Uzun bir şey değil kaydedilen, toplem yedi nota.
     -İlk şarkı tamam!
diyor bana gülümseyerek, yeniden basıyor gaza. Gene gümrükte rastlantısal olarak, belki de Jerome'un arabası Paris plakalı olduğu için durdurulmadan geri dönüyoruz Fransa'ya. Yarından itibaren pasaportu da koymam gerekiyor demek ki çantaya. Delinin biri bu Savary. Ben de kendimi deli sanıyordum, onu tanıyınca ne kadar aklı başında bir tip olduğumu anladım.
Sf: 465
     -Çok iyi olur.
diyor Jerome. En heyecanlı olan, günlerdir kıçımızda dolaşan tiyatro kostüm atölyesi şefi madam Fritz, akış üstüne bir sürü not almış, bu kadar giysinin yetişemeyeceğini belirtiyor.
     -Aradığımız giysilerin neredeyse hepsi Devlet Tiyatrosu deposunda mevcut. Dün depoyu gezdim. Perinetti'yle konuştum, oradan giyineceğiz. Yalnızca bir iki özel şey yapılacak, Charalambos için Napolyon ve maymun kostümü... Kapıcıya Hitler kostümü.
     -Kızılderililer falan diyorsunuz... Depoda kızılderili kostümü yoktur.
     -Ne kostümü, kızılderililer çıplak! Sadece bir mantara bir tüy takılacak, kızılderili oynayan arkadaşlar o mantarı kıçlarına sokacak!
Sf: 470
     İzleyiciye kavuşunca Jerome azıyor, doğaçlama olarak müthiş espiriler yapıyor, öyküler anlatıyor. bize fırça çekiyor, zaman zaman oyunu kesiyor, kimi sahneleri beğenmeyerek yeniden oynattırıyor, izleyiciye bulaşıyor, onlarla dalga geçiyor. İzleyici gülmekten kırılıyor, hepimizin morali yükseliyor, acayip asılıyoruz oyuna. Maç gibi bir prömiyer yapıyor "Musa'dan Mao'ya". Oyun sonunda izleyici ayakta, alkıştan yıkılıyor çadır. Jerome, arkadaşlarını tek tek sahneye çağırıyor, isimleriyle takdim ediyor, onlara takılıyor, şakalar yapıyor, alkışlattırıyor. Yunanlı Charalambos'la beni elele olarak çıkarıyor selâma;
     -Bütün dünyanın düşman sandığı iki kardeş ülkenin çocukları, yunanlı Charalambos Pavlidis ve türk Ferhan Şensoy!
Elele durumumuz gülünç. Bir çocuğu gezidirmeye çıkarmış gibi tutmuşum elinden yunanlı cücenin. Boyu belime ulaşmıyor. Jerome espirisini patlatıyor:
     -Görüyorsunuz ki baylar bayanlar, Atatürk'ün de dediği gibi: "Bir türk iki yunanlıya bedeldir!"
Büyük gülme ve alkış alıyor bu espirisi. Ben bile gülüyorum. Charalambos çok bozuluyor. Oyun sonra Jerome'a:
     -Bir daha söylersen bu lafı çıkmam sahneye!
diye sert çıkıyor. Jerome özür diliyor, bunun bir şaka olduğunu ve bir daha söylemeyeceğini belirtiyor, ama her gece söylemeden edemiyor alkış alan espirisini. Her gece küsüyor Charalambos, her sabah gönlünü alıyor onun Jerome:
     -Ama alkış alıyor Charalambos!
Sf: 484
     Eteğimize dolaşıyor San Marco meydanının güvercinleri. Sırayla barlar, çevreliyor meydanı. Barların arasında bir kitapçı, vitrininde Nâzım Hikmet'in "Paesaggi Umani" kitabı. Bir tane değil, bütün camekân "Memleketimden İnsan Manzaraları" ile kaplı. Beyaz kapaklı, güzel ciltli bir kitap. Hemen giriyoruz kitapçıya, bir de açıyorum ki içini, sağ sayfalar türkçe, sol sayfalar italyanca, hemen satın alıyorum. "Memleketimden İnsan Manzaraları" ve "Kurtuluş Savaşı Destanı"ndan bir derleme bu kitap. Kitapçıyla fransızca konuşuyoruz. İtalyanca bilmeden bu kitabı niye satın aldığımı soruyor.
     -Türküm!
deyince, gözleri doluyor, para almıyor, hediye ediyor bana kitabı İtalyan Komünist Partili adam.
Sf: 485
     Oradan çıkıp ilk bara giriyoruz. Neşeli bir hava var barda. Herkes birbiriyle kaynaşmış. Hemen bize de bulaşıyorlar. İtalyanca bilmememiz neşeli muhabbete girmemize engel oluyor. Ama onlarla birlikte sürekli kadeh kaldırıp dikiyoruz sambukaları. Tatlı saydam bir likör, yüksük kadehte veriyorlar, içine kavrulmuş kahve tanesi koyuyorlar. Bir yudumda dikliyorsun sambukayı, kahveyi kıtır kıtır yiyorsun... Biri bitince yenisini uzatıyorlar. Alkol derecesi yüksek, hemen çarpıyor.
     Tam çakır keyif olmuşuz, frenkçe yakınlığı dolayısıyla çat pat italyanca patlatarak neşeli grupla kaynaşıyorduk ki, barmen dükkânın kapanacağını belirtti. Hiçkimse şarlamadı. Herkes topluca çıktı, bize de el işaretleri yaptılar, peşlerinden gittik. Hemen bitişteki bara girdiler, biz de daldık içeri. Meğer barlar, birbirinden onbeş dakika sonra olamk üzere sırayla kapanıyor. Daha ikinci bardayız. kırk tane bar var San Marco meydanında. O bardan öbürüne birlikte dolaşan ve giderek kafası iyi olan bir grup oluşturuyor bu durum. Üçüncü barda artık grubun içindeyiz. Herkes birbirinin ismini biliyor. Türk olduğumu öğrenince daha mutlu oluyorlar, fransızlara gıcıklar. Benim türk, sevgilimin quebecli olduğu biliniyor artık. Monique onlara aslında türk olduğunu ilk kocası quebecli olduğu için böyle bir sıfat taşıdığını belirtiyor yarı fransızca, yarım yamalak italyanca. Sambukanın da verdiği cesaretle onlara, az önce aldığı kitaptan italyanca Nâzım Hikmet okuyorum:
-Loro come formiche nella terra
come pesci nell'acqua
come uccelli nell'aria
sono innumerevoli.
Loro che sono codardi
     valorosi
          ignoranti
               savi
e fanciulli.
Loro che distruggono
loro che creano
nel nostro libro non ci sono
     che le loro avventure. (*)
     Önce bir suskunluk oluyor barda. Sonra bir alkış kopuyor. Benim İtalyanca okumamla pek bir şeye benzemez, yeni arkadaş olduğumuz Carlo'ya uzatıyorum kitabı, o devam ediyor okumaya yüksek sesle. Birden gecenin kahramanı oluyor Nâzım. Nerden aldın o kitabı? Kim bu şair? Şu komünist kitapçıdan aldım. Şimdi kapalı, yarın açık. Sambuka içici tim sabah erkenden gelip birer tane kitaptan almaya karar veriyorlar.
(*) Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çoktular.
Korkak,
     cesur,
          cahil,
               hakim
ve çocuktular.
Ve kahreden
yaratan ki onlardır
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır.
(İtalyanca çeviri/ Joyse Lissu)
Sf: 487
     Devrisi gün kahvaltıda Monique, Venedik körfezi çıkışında, otelimizin daha lüks bir bölüm olduğunu öğrenmiş, orada rezervasyon yaptırmış, "Mösyö ve madam Şensoy" olarak. Kahvaltıdan sonra özel bir yatla Lido'daki Excelsior Palace Hotel'e götürülüyoruz. Bu kez ben imzalıyorum otele sızış kağıtlarını. Daha şatafatlı bir yerdeyiz. Odamız Adriyatik denizine bakan bir daire. Akdeniz'in dalgası şav şav ediyor balkonumuzun dibinde. Açık renk bir deniz bu ve dalgaları Karadeniz'den uysal. Bir zenginler otelindeyiz. Paranın bu denli önemli olabileceğini yeni yeni algılıyorum. Parasız mutlu olmak elbette olası, fakat dünya her gün biraz daha satın alınabilirleşiyor. Çok paran olmadan göremezsin buraları. Kimi güzellikleri sadece çok parası olanların görebilmesi biraz saçma. Bok gibi parası olanlarda, parasızlardan ve herkesten uzak özgün bir yerde olabilmek için gerektiğinden fazla para ödüyorlar bu excelsior ve royal ve palace mekânlara. Zenginin durumu yoksulunkinden saçma!
     Gondollarda geziyoruz. Gondolcular aryalar söylüyorlar. Çok paralar ödüyoruz üçüncü sınıf gondollara, ikinci sınıf aryalara...
     -Kumarhaneye gidelim mi?
diyor Monique bir akşam.
Sf: 488
     -Gidelim. Ama ben hiç gitmedim. Hiç bilmem.
     -Sana smokin gerek!
diyor ve benden yanıt beklemeden resepsiyonu arayarak kiralık smokin konusuna yöneliyor. Bedenim soruluyor, boyum soruluyor, ayakkabı numaram soruluyor.
     -44 ve fakat taraklı, 45'te daha huzur buluyorum.
     Bir filme girer gibi giriyoruz kumarhaneye Monique, ben ve bana dar gelen smokinim. Lunapark gibi bir yer ve fakat durum o denli çocuksu değil, herkes çok ciddi. Çocuksu olan benim. İlk kez gördüğüm bu yapay ışıklı dünyada her şeyi keşfediyor, kimi şeylere dokunma gereksinimi duyuyorum. Çok güzel kadınlar var ortalıkta, uzun tuvaletler giyinmişler, süslenmişler, püslenmişler sanki bir ondokuzuncu yüzyıl filminde başrol oyuncusu hepsi... Ben nerden tanıyorum bu kadını? Catherine Deneuve değil herhalde... Fakat ne kadar güzel... Nerenin prensesi acaba? Ortada elinde içki tepsili garsonlar dolaşıyor. Anladığım kadarıyla içki falan bedava. Şak alıyorum tepsiden şarabı, adamın hesap sorduğu yok.
     -Bona serra sinyor!
diyor.
     -Bona serra canım kardeşim!
     Monique, kolumdan çekerek uzaklaştırıyor beni bu masal dünyasından ve rulet oynayacağı masaya götürüyor. Elindeki fişleri, yeşil çuhanın üstünde bölünmüş kareler içindeki kimi rakamların üstüne koyuyor. Smokinli görevli ruleti çeviriyor. Bir numaranın üstüde duruyor top. O numaralı kareye fiş koymuş olan yok. Bütün fişleri alıyor görevli, yeniden numaraların üstüne fiş koyuyor masayı ablukaya almış kumarbazlar. Monique de oraya buraya fiş koyuyor. Benim de oynamamı istiyor.
Sf: 489
     -Konuyu bilmiyorum Monique, ne oynıyıcam?
Elinde artan bir avuç fişi bana uzatarak:
     -Sen şunları bir yerlere koy, ben yeni fiş alıp geleyim.
diyerek uzaklaşıyor. Elime verdiği fişlerin hepsini önümdeki 14 numaranın üstüne koyuyor, o fişlerden kurtuluyor ve içki dağıtan garsonu kesmeye koyuluyorum. Ben garsonu ararken, masada bir çığlık.
     -Bingo!
diye bağırıyorlar. Bana bakıyorlar. Uyuz oluyorum. Benimle dalga mı geçiyorlar? Smokinimin bana dar geldiğini mi söylemek istiyorlar? Sensin bingo, salak herif! Seninde papyonun manitusuna yan bakıyor... Nerden geldik buraya yahu? Monique'nin delilikleri işte! Nereye gitti, niye halâ gelmedi?
     Benimle dalga geçtiğini sandığım papyonu manitusuna yan bakan herif, benim fişleri koyduğum 14 numaralı kareye yüzlerce fiş koyuyor... Ne yani, ben mi kazandım? Bu fişler kaç para? Kazandıklarımı almalı mıyım? Nerde bu Monique? İtalyanca bir şeyler söylüyor papyonu manitusuna yan bakan herif, hiç bir bok anlamıyorum, sırf konu kapansın diye italyanca "evet" anlamında:
     -Si!
diyorum. Hiç ellemiyorum 14 numaralı karedeki fiş yığınıma. Yeniden çeviriyor herif ruleti. Gene 14 geliyor. Masada alkışlar, çığlıklar. O sırada Monique masaya ulaşıyor. Zengin olduğumuzun farkına o daha önce varıyor. Benim algılamam daha sonra, kumarhane çıkışında özel, uzun kuyruklu siyah bir arabaya bindirilip kucağımıza bir çuval italyan lireti verildiğinde oluyor.
     -Bu kadar para mı kazandık?
     -Evet aşk! Sen kazandın!
Sf: 490
     Devrisi gün birinci sınıf gondolculara yanık aryalar söylettirip kulaklarına, burunlarına liretler sokuyorum. Komünist kitapçıdan yüz tane Nâzım Hikmet kitabı satın alıp gondolculara, faytonculara, garsonlara, midyecilere, barmenlere, Carlo'ya ve tüm sambukacı arkadaşlara hediye ediyorum. Gereğinden fazla bahşiş vererek Venedik'te bok gibi para dağıtan "Salak Turco" olarak belirli bir üne kavuşuyorum. Artık beni herkes tanıyor, selâm verene, para veriyorum. Venedik'in ağasıyım ya ben!
Sf: 491
     Dudaklarımızda Venedik ıslıkları, ulaştık Adriyatik'ten Manş denizi kıyılarına. Bir deli eğlenmedir, beş güne sığdı. Caen'daki oyun keyifliydi. Beş gün tatil yapılmış, Paris'liler evlerine dönmüş, oyuncular birbirini özlemiş, başka bir kentte buluşulmuş, bunun keyfi oyuna yansıdı. En güzel gösterilerden biriydi. Çok alkışladılar oyunu kuzeyli fransızlar.
Sf: 494
     "Kavuşmuştum topraklarıma. Evimdeyim. Kolay değil. Şehir çirkin. Yağmur yağıyor. Üşüyorum. Provalar başladı. Hala açamadım bavulumu. Her an burayı terkedebilirim. Serüvenlere çıkabilirim. Seninle her yere gidebilirim... Neden Finlandiya yerine, Quebec olmasın? Soğuk ve kar arıyorsan, Monreal daha soğuk ve kar kalınlaşmasını gözünle görürsün! Sana burada bir tiyatro oyun sahneye koyma olanağı bulabilirim. Benim oynayacağım her projeyi, bütün tiyatrolar kabul eder."
diye başlıyor Monique'in, 29 mayıs 1974 tarihli mektubu ve türkçe bitiyor:
     "Yarim benim, çok seni seviyorum."
     Zaten Finlandiya'ya gidesim yok. Monique'yi bir yangın tutkunluk biçiminde özlüyorum. Mektubun da dolduruşuyla, zart diye gidiyorum Perinetti'nin odasına.
     -Finlandiya yerine Quebec'e gidebilir miyim?
     Herşeyi sakin ve güleryüzle karşılama özelliğine sahip olan Perinetti, beni karşısına oturtuyor, arkasına yaslanıyor, gülümseyerek bakıyor gözümün içine:
     -Finlandiya'yla yazışmalar yapıldı, her şey ayarlandı. Quebec de nerden çıktı?
     -Monique'yi seviyorum. O bana, orada bir yönetmenlik olanağı bulacak!
     -Quebec tiyatrosu, şu an dünyada ses getiren, varlığı bilinen bir olgu değil. Zaten Quebec çok özel ve küçük bir dünya... Konuştukları fransızca, bizimkine benzemeyen çok eski bir ağız... Avrupa'da bir oyun sahneye koymanız sizin için daha iyi olur... Size başka olanaklar doğurur. Montreal'de başarılı da olsanız, bu başarı dünyanın dikkatini çekmez.
Sf: 495
     -Monique'yi seviyorum!
     Bir an duralıyor Perinetti. Ellerini kavuşturuyor, gülümseyerek bakıyor bana:
     -Siz bir doğulusunuz. Biz batılılar bu duyguları, bu biçimde algılayamıyoruz. Belki de eksik bir yanımız. Sizin bu tartışılmaz kararlılığınız da bizim anlayamadığımız bir şey. Biz herşeyi tartışır, doğrusunu bulunca hemen fikir değiştiririz. İlk düşüncemizde inat etmeyiz, o düşünceden vazgeçmeyi bir gurur konusu yapmayız. Aslolan doğruya ulaşmaktır. Diyelim ki daha akılcıyız, ancak bu köşeli akılcılığımızla, hiç bir zaman aşkı sizin kadar yoğun yaşayamıyoruz. Doğululuğunuza saygı duyuyorum, madem gönlünüz öyle istiyor, Quebec'e gidiniz Şensoy!
     Elini öpücem, el öpme de yok fransalarda. Saygıyla sıkıyorum elini, teşekkür ediyorum Perinetti'ye.
     Babam, 5500 frank gönderiyor Terzi Enver aracılığıyla, Frankfurt-Monreal uçak biletimi alıyor, basıyorum Monique'e telefonu:
     -Bir ay sonra geliyorum, mon amour!
     Monique deliye dönüyor. O dört hafta boyunca, her gün mektup atıyoruz birbirimize, aşkımızı pahalı kağıtlara döküyor, afilli zarflara sokup az bulunan pullarla pulluyoruz, aşa aşa aşındırıyor okyanusu, özlemle tutuşmuş el yazımız.
     Artık anlamsızdır Strasbourg, çaktırmadan inen baharı sezmiyorum bile. Aklım fikrim çok bilinmeyenli Montreal'de, bilet ve vize işleriyle uğraşıyorum, evimi boşaltıyorum. Kimi eşyalarımı, kimi kitaplarımı, ona, buna hediye ediyorum. Bir bavula indirgiyorum varımı yoğumu.
Sf: 497
     Kuzey kutbu üzerinden iniyor Dorval havalimanına uçak. Saz yüzünden başımız belâya giriyor gümrükte. Türk olarak niye Kanada'ya geldiğim konusunda sıkı bir soruşturmadan geçiyorum. Ne sorduklarını çok iyi anlamıyorum, sersemim. Akşamüstü yola çıktım Avrupa'dan, hiç gece olmadan akşamüstü Kanada'dayım. Günlerden ne? Ayın kaçı? Ve saatin kaç olduğunun anlamsızlığı! Fransızcam sâyesinde ve Monique'in ismini vererek soruşturmayı başarıyla tamamlıyorum, ancak saza takıyor kafayı Kanada polisi. İçinde uyuşturucu olup olmadığını irdeliyorlar, sazı tartıyorlar, ölçüyorlar, biçiyorlar. Sonunda karnını yarıp içine bakmaya karar veriyorlar. Şeytan bunun neresinde? Ve fakat onlara bunun çok özel, el yapımı bir saz olduğunu, yapan Çarşambalı Stradivariusamınagoyim ustanın artık hayatta olmadığını, âletin manevî değerinin maddî değerinden çok yukarıda olduğunu belitince kendine geliyor huysuz Kanada polisi, sazın karnını yarmaktan vazgeçiyor ve sızıyorum yeni dünyaya.
Sf: 508
     Birden ilerden gelen, uzun siyah saçları örgülü, başı tek tüylü, deri ceketli kızılderili bir adam görünce çok şaşırıyorum. Filmlerde gördüğüm kızılderili adam, etten kemikten canlı olarak bana doğru geliyor. Fal taşı gibi açılıyor gözlerim, yanımdan geçip gidiyor mohikan bey. Benden başka dönüp bakan yok.
     -Biliyor musun, ben bugün bir kızılderili gördüm.
diyorum Monique'e.
     -Çok gelirler Montreal'e!
diyor.
Sf: 509
     Kentin kuzeyindeki karlı dağların ötesinde yaşıyorlarmış, kabile halinde ve eski gelenek ve töreleriyle. Zaman zaman Montreal'e alışverişe iniyorlarmış. Ne quebeçce, ne ingilizce konuşurlarmış, kendi dillerini bilirler, alış verişi işaretleşerek yaparlarmış.
     Daha sonra başka kızılderililer de görünce alışıyor, dönüp dönüp bakmıyorum. Hepsinde ortak bir mağrur ve küskün tavır var. Buralar bizim ülkemiz, siz sonradan geldiniz gibi bakıyorlar herkese.
Sf: 523
     Montreal'de yaşayan ünlü bir şarkıcının doğun günü partisine davetliyiz. Dünyanın dört bir yanından şarkıcılar, sanatçılar davet edilmiş. Montreal sosyetesi epeydir bu partiye hazırlanıyor. Mevcut kıyafetlerimle oraya gidemeyeceğimi belirten Monique o gece için bana bir giysi alınmasına karar veriyor. Ben o geceye katılmayabileceğimi, kendisinin yalnız ya da başka biriyle gidebileceğini belirtiyorum. O, benimle gitmek konusunda ısrar ediyor. Hemen gidip bana bir elbise alınmasına karar veriyor. Kar kıyamet bir hava, ısı eksi kırk civarında, o mağaza, bu butik dolaşıyoruz, lâcivert fitilli kadife, pahalı bir elbisede karar kılıyor Monique, alıyoruz. Uygun gömlek ve boyunbağını hemen sarıyorlar.
Sf: 524
     Saray gibi bir yerin, uçsuz bucaksız salonunda yapılıyor, doğum günü partisi. Çok kalabalık. Herkes çok şık. İçki dolaştıran garsonlar herkesten şık. Monique'le birbirimizi kaybediyoruz. Dergilerde resmini görüp, adını bilmediğim ünlüler var, en ünlülerden Enrico Macias var, yanında esmer hoş bir kadın.
     Biten şarap bardağımı, bir dolusuyla değiştirme derdindeydim ki, elinde iki kadeh şarapla Patricia burnumun dibinde bitti, birini bana uzattı, tokuşturduk. Her zaman ki gibi bana dokunarak, sürtünerek, konuştuğumuz şeylerden çok başka şeyler düşünerek ve bunları gözümün bebeğine ıslak ıslak bakarak muhabbete başladı. Monique o sıra koskoca salonun öbür ucundaydı, oradan bizi gördü ve bir kartal gibi hızla yanımıza ulaştı.
     -Ona bu elbiseyi ben aldım Patricia!
dedi. Ben de bunun üzerine, delikanlı bir türk olarak Monique'e sert bir tokat attım, yere düşüp hızla kaymaya başladı salonda, herkes şaşkınlıkla ve çığlıklar atarak açılıyor ve Monique açılan boşluktan kaydıkça kayıyordu yere... Sanki saatler kurdu bu kayış ve herkesin bana pis bakarak söylenmesi, homurdanması...
     Bu sırada ben, Patricia'nın ve Enrico Macidas'ın ve herkesin donmuş bakışları altında hızla, Monique'in bana almış olduğu ceketi, boyunbağını, gömleği ve pantolonu çıkartıp olduğum yere bıraktım, don fanila çıktım bu sarayımsı binadan lapa lapa kar yağışına, kapıdaki bir taksiye el ettim.
     Taksi şoförünün şaşkın bakışlarına, Behzat'ın Cressent caddesindeki evinin adresiyle yanıt verdim. Allahtan Behzat evdeydi de, taksinin parasını ödedi.
Sf: 526
     -Provada görüşürüz.
diyerek kapattım telefonu. Devrisi günkü provadan sonra ısrarla yeni evime geldi, kont yemek yaptı, birlikte yemek yedik, Monique gitmek istemedi, koltuk minderlerinden yer yatağı yaptım salonun ortasına, sabahleyin vikont ve vikontes kolkola Ontario caddesinden birlikte gittik provaya. Ne saçma! Ben onun evinden buraya kaçtım, o bu evin salonunda yer yatağı seviyor! Niye taşındım ki ben buraya?
Sf: 528
     Monique'le ilişki bitmiştir, herkes kendi hayatını yaşamaktadır. Benim gecebirlik ingilizce kızlarlı hayatım sürerken, Cressent caddesinde müdavimi olduğum Bistrot isimli barda yeşil gözlü, baygın bakışlı çok güzel kadın Lise Grondines ile tanıştım. Hemen kör düğüm bir aşk başlar aramızda. Kimi geceler onun evinde kalırım. Bir odada iki küçük kızı yatar, öbür odada kuyruklu bir piyano, uzun mumlar ve ikimiz. Sabahlara dek piyano çalar Lise... Bethoven, Ravel, Çaykovski, Mozart arkadaş olurlar soğuk labrador gecelerimize... Sesi de çok güzel, quebec şarkıları söyler... Edith Piaf'lar söyler... Bir tır şoförüymüş kocasıi yıllar önce bir gün binmiş kamyona gitmiş, bir daha gelmemiş...
Sf: 529
     Bir de ermeni katıldı ekibe: Christian Balian! Konya'da dervişlere takılmış, dönmeyi öğrenmiş, dön diyorsun, bir başlıyor kurulu bir aygıt gibi dönüyor. Çok etkileyici. Başka bir özelliği yok. Sadece bunun için aldım onu ekibe, oyunun bir yerinde dönecek!
     Şubat'ın dördü "Şu Gogol Delisi"nin  prömiyeri. Montreal tiyatro dünyası davetli. Oyuncular, yönetmenler, eleştirmenler. Biletli izleyici yok. Monique çok heyecanlı:
     -Bütün Montreal gelmiş!
     -Sakin ol. Bütün Montreal çok şaşıracak!
diye öpüyorum onu.
     -Martial Da Silva da gelmiş!
     -Kim o?
     -Kaleminden kan damlayan eleştirmen. Hiç bi boku beğenmez. İlk geceden niye geliyor ki?
Sf: 531
     Eleştirmen Da Silva'nın yazısı "Monique Mercure'ün oyuncu yelpazesinin zenginliğini, şarkı söylemekteki ustalığını ve bir sürü başka yeteneğini keşfetmemiş için Montreal'e bu genç türkün gelmesi gerekiyormuş, demek ki!" diye başlıyor, Monique'e övgülerle sürüyor ve "Şensoy'un Gogol uygulaması yıllar önce Coggio'nun yaptığı başarılı uygulamadan hiç de geri kalır değil, üstelik burada Gogol'ün bütün dünyası ve eleştirel bir bakış zenginliği var; bu genç türk Quebec tiyatrosu için bir kazançtır." diye bitiriyor ve bana bütün kapıları açıyor.
     Monique ve Lise arasında gidip gelmektedir gönlüm... Üç gün birinde, iki gün birinde kalırım. Onlarda kanıksarlar birbirlerini. Birine gitmemişsem, o öbürünü arar, orada olup olmadığımı sorar, ikisinin evinde de yoksam paniğe kapılırlar. Çünkü ikisine de gitmediğim akşamlar vardır, yeni yeni kadınlar tanır, yepyeni maceralar yaşarım.
     Komünist kız Veronique, hiç fransızca bilmeyen Linda, fransızca bildiğini sanan Sugar, çılgın kız Annie, Valerie, Sylvia, Judith, ruz kız Nataşa, Helene ve daha bir sürüsü med cezirlerimdir labrador soğuk ve su akıntısına inat. Kadınlar tarafından paylaşılmazlık duygusunu yaşar, "bütün kadınlar bana bayılıyor" salak merhalesini de aşarım hayatın çok gençliğinde.
Sf: 532
     Her akşamüstü buluşuruz artık Bistro'da, saat 17:00-18:00 arası. Busüre içinde yüzde elli indirim vardır barımızda. Saat 17:55'te garson kız bağırır Bistro'nun ortasında:
     -Son çağrı!
Beş dakika sonra fiyatlar iki misli olacak, demektir bu! Otuz bira birden söyleriz Ruşen'le, biranın masada dururken ısınıp manyayacak hali yok ki, kuzey kutbundayız.
Sf: 540
     Son gün bankadaki üç beş kuruşumu çekip hesabı kapatıyorum, bankanın karşısındaki çiçekçiden bütün sevgililerime yirmidokuzar gül gönderiyorum ve karşılıksız bir çek kesiyorum yahudi çiçekçiye, gül için interpol takılmaz bir şairin peşine diye düşünerek.
     Uçağa binmek üzereyken arıyorum Monique'i:
     -Eyvallah! Gidiyorum.
     -Nerdesin?
     -Dorval havalimanındayım. Uçağa binmek üzereyim.
     -Bana bunu yapacağını biliyordum.
diyerek çat kapatıyor telefonu yüzüme, uğruna buralara geldiğim kadın.
     Birden havalanıyor uçak. Şarap istiyorum hostesten.
Sf: 541
     Yepyeni bir sınav başlıyor aslında. Türkiye'de ne yapacağım? Bir çadır tiyatrosu var kafamın içinde. Nerede ve nasıl yapılacak? Kimlerle? Hangi parayla? Parasız kurulamaz mı tiyatro? Kurulamaz! Babam bana, al şu parayı tiyatro yap, demez. Kimse kimseye demez. N'olucak? Nasıl yapılacak kafamın içindeki tiyatro? Önce askerlik yapılacak zaten... Samsun'a yerleşip Ferhan Sineması'nda tiyatro yapamaz mıyım?
     -Bir arzunuz var mı?
diye gülümsüyor hostes.
     -Var. Bir tiyatro istiyorum!
Pozitif:
1) Kaliteli elementler ve her an değişiklik gösterirler.
2) Hem şipre, hem fujer iki güzel türü bir arada sunuyor.
3) Orta notalarda sıradışı ve riskli feçal koku deneyimiyle benzeri birçok şipreden ayrılıyor.

Negatif:
1) Bitimi çok hafif. Bu durumda, o sonlarındaki harika kokuları her burun tadamıyor.
Notalar:
Üst: Bergamot, Yeşil notalar, Kişniş, Gülağacı, Limon. (ck: misk, meşe yosunu, paçuli)
Kalp: Karanfil, Sardunya, Orris kökü, Yasemin, Vadideki zambak, Gül. (ck: lavanta, feçal kokular)
Baz: Meşe yosunu, Paçuli, Sandal ağacı, Vetiver, Civet pisiki. (ck: vetiver, gülağacı, kişniş, deri)
Tip: Şipre, Yeşil, Baharatlı, Hayvansal, Çiçeksi, Odunsu.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 1973
Koku rengi: Yeşil
Referans: Kirli Tatlı Yosun
Konsantrasyon: Eau de Cologne
Parfümör: Bernard Chant
Doktrin: "Kimi civil beyinlerin örümcekli düşüncelerine saygı göstermek değil, onlarla savaşmak gerekir. Her eblehin zırva düşüncesine saygı göstermek zorunda değiliz,
Sövgü göstermek hakkımız saklı." - Ferhan Şensoy

2 yorum:

  1. Iyiymis ama tabancamin sapi ni Gul ile donatacagim da olabilirmis kitap

    YanıtlaSil
  2. Aromatics Elixir e benzeyen eski tarz bir fujer eski tarz paculi üstünde meşe yosunu gül ve belirgin fujer akorlari.kullanmalik olmasa da koklamalik bir eski zaman saheserlerinden...güzel yorumlama can bey Tebrikler

    YanıtlaSil