8 Mart 2016 Salı

Christian Dior - Eau Sauvage (8 Mart 2016 - Karılar Günü Özel)

     Yoğun bergamot ancak erkeksi baskılar hakim. Aşırı asitli limon suyu. Kolonyalardan çok kaliteli.  Koku henüz çok sürülmesine karşın oldukça erkeksi. Sitenin ismi anosmi olarak ne kadar tezatsa kadınlar gününde en erkeksi parfümü incelemek o kadar ironik... 
     Orta notalara gelindiğinde paçuli ve zencefil kuruluğu. Gene kaskatı, ruhsuz, binlerce benzeri olan bir erkek parfümü çalışması.
     Sonlara gelindiğinde kazınmış deri üstüne dökülen parlak limon pulpunu görüyorum. Kaliteli bir koku ancak sıradışı bir tasarım değil. Tarihine bakmadım, eski parfümlere yakın seyrediyor. Bir yirmi yıl vardır...

     Benzerlikler üzerine;
     Guerlain - Habit Rouge: Limonsu etkiler ne kadar benzese de CD süregiden limonlu yapısıyla sıkarken GH harika vanilya kullanımıyla limonlu dondurmayı andırır.
Kadın - Yılmaz Özdil
Sf: 7
     Swissair uçağı Zürih'ten havalanmıştı.
     Washington'a gidiyordu.
     Atlantik üzerindeydiler.
     75 yaşındaki first class yolcusu, eklemlerini hareket ettirmek için koridorda yürümeye başlamıştı ki, eski gizli servis elemanı olan koruması yanına geldi, suratı allak bullaktı, sadece ikisinin duyabileceği şekilde mırıldandı, "Sayın başkan, iki uçak Dünya Ticaret Merkezi'ne çarpmış!"
     Hani, inanılması imkansız şeyleri duyunca "hadi canım" der gibi müstehzi bi ifade olur ya, işte o ifade oturmuştu yaşlı adamın mimiklerine.
     "Pilot sizinle görüşmek istiyor" dedi koruma...
     Kokpite girdiler.
     Uçaklar kaçırılmıştı.
     İki tanesi Dünya Ticaret Merkezi'ne, biri Pentagon'a çakılmıştı, biri de kayıptı, derhal İsviçre'ye geri dönüyorlardı.
     "Kanada'ya inemez miyiz?" diye sordu yaşlı adam...
     Kaptan kestirip attı, "Zürih'e dönüyoruz" dedi.
     Emir böyleydi.
     Pearl Harbor'dan bu yana ilk kez Amerikan topraklarına saldırı yapılıyordu. Tarih, 11 Eylül 2001'di.
     O yaşlı yolcu, dolar'a hükmeden, Amerikan Merkez Bankası'nın efsane Başkanı Alan Greenspan'di.
Sf: 8
     Döndü, oturdu yerine, koltuğuna bağlı telefona sarıldı, kaput, hatlar kilitli... Yerdekiler bile birbirleriyle konuşamıyordu, havadaki nasıl konuşsun... Düşündü kara kara, üç saat boyunca... Her gün dört trilyon dolar pompalayan dünyanın motoru Amerikan ekonomisi felce uğrayacak, korku "küresel kartopu" etkisi yapacaktı.
     Ve, herkesin bi şey desin diye ağzına baktığı kişi, havada, pencereden dışarı bakıyordu.
     İndiler nihayet... Ayağı yere basar basmaz, "çalışır bi telefon bulun bana" dedi. Buldular. Amerikan Merkez Bankası Başkanı, tarihi kriz hakkında ilk talimatını verecekti. Herkes nefesini tuttu. Tuşladı telefonu, saniyeler adeta seneler gibiydi.
     Ve...
     "Andrea iyi misin?" dedi!
     Dünya ekonomisinin en önemli adamı, dünya biraz beklesin demiş ve ilk önce eşini, sevdiği kadını aramıştı.
Sf: 10
     Para lafını duyunca, sevimli üçkağıtçı Selçuk Parsadan damlayacaktır oraya... Ne matrak hikayeler var onda, yerlere yatıracak Berkin'i, kahkahalara boğacak, bugünkü siyasi dolandırıcıların yanında çırak bile olamam diyecek.
Sf: 16
     Koca koca uzmanlar gelmiş.
     Çocuklar soracak.
     Uzmanlar cevaplayacak, doğruları öğretecek.
     Amaç bu.
     Ümmügül parmağını kaldırıyor, soruyor:
     "Deprem olursa, fakirleri de kurtarırlar mı?"
     Ümmügül'e cevap veremediler, cevap vermek yerine, okul müdürünün odasına çağırıp, çikolata ve pastel boya verdiler. Akp döneminin tipik yaklaşımıydı. Makarna verdiklerinde, kömür verdiklerinde, çikolata verdiklerinde, sorunları çözmüş oluyorlardı!
Sf: 20
     Hadise Muş'ta geçiyor.
     Avrupa Birliği'nin "üreme sağlığı" diye bir projesi var. Bu projenin, takibini yürüten bir de komiseri var. Bu komiser, Muş'a geliyor. Bakacak, uygun bulursa, Türkiye'ye "hibe" yapacak... Ki, sağlıklı üreyelim.
     Bu komiser arkadaşı, Nevzat'la tanıştırıyorlar.
Adamcağız Nevzat'ı dinliyor. Sonra da "şoktayım, tarihi bir gün yaşıyorum, gördüklerime inanamıyorum, biraz yalnız kalmam lazım" diyor! Sandalyeye çöküyor. Ayran falan veriyorlar kendine gelsin diye.
     Çünkü... Nevzat'ın 4 eşi, 42 çocuğu var!
Sf: 22
     Muş'ta yukarıda anlattığım tablo yaşanırken, Tayyip Erdoğan Ankara'da konuşuyordu: "Bu ülkede yıllarca doğum kontrolü ihaneti yaptılar, neslimizi kurutma yoluna gittiler, genç nüfus dinamik ülke demektir, en az üç çocuk yapın!"
Sf: 30
     Hâl böyleyken... İnsanlık Anıtı'na ucube diyen Tayyip Erdoğan, anıtın heykeltıraşına 10 bin lira manevi tazminat ödemeye mahkûm oldu.
     Bağımsız yargının üstüne Tayyip Erdoğan gölgesinin düştüğü, herkesin tir tir titrediği dönemde, adalet adına verilmiş tarihi bir karardır. Üstünlerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü kanıtlayan bir karardır. Ve aynı zamanda "takdiri ilâhî"dir.
Sf: 31
     Çünkü, "kadın erkek eşitliği fıtrata ters" diyen Tayyip Erdoğan'ı, sanata hakaret ettiği için mahkûm eden hakim... Bir kadın hâkim!
     Arzu
     Çocukları vali yapacaklar bugün.
     Koltuklarına oturtacaklar.
     Bakan yapacaklar.
     Hâlbuki, hangi çocuk büyüyünce Ahmet Davutoğlu olmak ister ki?
     Veya sorun bakayım... Tayyip Erdoğan'ın imzalı fotoğrafını mı isterler, Örümcek Adam'ın imzalı fotoğrafını mı?
Sf: 32
     "Karizma" zannedilen şahsiyetler, işte bu kadar havagazıdır aslında.
Sf: 33
     İşinde, mesleğinde başarılı olmuş çok insan vardır ama... Bu başarısının getirdiği parayı ve şöhreti, başka insanların hayatını güzelleştirmek için kullanan çok az insan vardır.
Sf: 36
     Başrollerinde Anita Ekberg'le Marcello Mastroianni oynuyordu. Ayşe Nana'yı Nadia Gray canlandırmıştı. Gazeteci Tazio rolünde, Walter Santesso vardı. Gazetecinin filmindeki ismi "Paparazzo"ydu.
     La Dolce Vita'daki Paparazzo ismi döndü dolaştı, bu tür sansasyonel fotoğrafları çeken gazetecilerin ortak sıfatı oldu: Paparazzi!
Sf: 44
     Angelina Jolie, Hatay'a geldi, Suriyeli mülteci çocukların saçını okşadı, cömertliğinden ötürü Türkiye'ye teşekkür etti, koltuklarımız kabardı. Angelina Jolie, Mardin'e geldi, Suriyeli mülteci çocukların saçını okşadı, cömertliğinden ötürü Türkiye'ye teşekkür etti, göğsümüz kabardı. Neticede... Angelina gitti, iki milyon Suriyeli bize kaldı!
Sf: 47
     Ayumi
     Apo İtalya'ya sığındığında, İtalyan mallarını boykot başlamıştı. Sayın ahalimiz makarnaya bile pkk'lı muamelesi yapıyor, spagetti yemiyor, pizzacıya oturanı yumrukluyordu. Satışlar bıçak gibi kesilince... Markalarında "ellona, mellona" gibi İtalyanvari esintiler bulunan firmalar, yandım Allah diyerek, gazetelere sayfa sayfa ilan verdi, "aman ha, biz valla Türküz!"
     Bilahare, Fransa devleti "soykırım yoktur" diyeni hapse tıkan yasa çıkardı, hadi bakalım, bu sefer Fransız ayağına yatan markalarımız tutuştu. Vatandaşın senelerdir Fransız zannettiği firmalar reklama sarıldı, "ekmek çarpsın Türküz!"
     Hiç unutmam... Solcu bi grup Galata Kulesi'ni basmıştı, "ABD defol, Amerikan hükümetini protesto ediyoruz" diye slogan atıyorlardı. Baskıncılardan birinin tişörtünün göğsünde "FBI" yazıyordu!
     IMF başkanı geldi, konferans verdi, bir üniversite öğrencisi "IMF defol, yaşasın tam bağımsız Türkiye" diye haykırarak, IMF başkanının kafasına ayakkabı fırlattı. Kapitalizme karşı olan tam bağımsızlıkçı arkadaşımızın ayakkabısı, Nike'tı.
     İstanbul'da senelerdir İsrail konsolosluğunun önünde protesto eylemi yaparlar, binaya yumurta atarlar, taş atarlar, binadan çıkanlara "pis Yahudi" filan diye hakaret ederler. Halbuki, o binada konsolosluk yok. Yapı Kredi Bankası var. Konsolosluk, C blokta, arkada kalıyor, eylemin yapıldığı yer görülmüyor bile.
     Akp valisi güya Coca Cola'yı protesto etti, Fanta içti.
     Barzani'yi protesto edip, Kürdistan bayrağı yaktılar, yakılan bayrağın Kamerun bayrağı olduğu anlaşıldı... Ermenistan'ı protesto ettiler, Ermenistan bayrağı diye Kolombiya bayrağı yaktılar.

Sf: 48
     Antalya'da uçak gemisinden inen Amerikan askeri diye adamın kafasına çuval geçirdiler, Tanzanyalı turist çıktı.
     Çin devleri Uygur Türklerine eziyet ediyor diye, tiyatro sanatçımız Ayumi'ye twitterdan hakaret yağdırıyorlar. Ayumi, Japon.
     En son... Uygur Türklerinin hakkını savunmak için Çin lokantasını darmadağın edip, "burada Çinli istemiyoruz, defolun" diye bağırdılar. Lokantanın sahibi Türk, Çinli diye dövülen aşçı, Uygur Türkü.
     Hani, öfkelendiği iki kişiyi gösterip, "bunu asın, şunu da becerin" demiş ya padişah... Becerilecek olan kurban, infaza giderken cellata habire hatırlatıyormuş, "aman ha kardeş, bi karışıklık olmasın, onu asacaksınız, beni..."
     Tokyo doğumlu Ayumi, 1998'den beri Türkiye'de yaşıyor. Filmlerde, dizilerde, tiyatro oyunlarında, reklamlarda rol aldı. Sunuculuk yaptı. Yemek kitabı yazdı. Japon dışişleri bakanlığı tarafından "Türkiye dostluk elçisi" seçildi. Ne fayda... Gözleri çekikse, Çinliydi!
Sf: 49
     Sayın hükümetimiz, nüfusu az diye, Hereke Belediyesi’ni kapattı. Türkiye'de resmi olarak Hereke diye bir bölge kalmadı. Bunu fırsat bilen Çin hükümeti, Hereke ismiyle sanayi bölgesi kurdu, Hereke isminin tescilini aldı. Çin'de ürettikleri çakma halıyı "Made in Hereke" diye kakalıyorlar. Türkiye'deki halı pazarının yüzde 90'ı Çin'in eline geçti, Kapalıçarşı'da Çin malı 
     Hereke satılıyor.
     Biz var olanı yok ettik.
     Onlar yoktan var ettiler.
     Bizi ampul yönetiyor.
     Ampul, Çin'den geliyor.
Sf: 61
     Antalya hayvanat bahçesinden maymun çaldılar. Ankara'da piton kayboldu, akıbetini çevre bakanına sordular, bugünlerde hiç kimseye şişkebap yemesini tavsiye etmem dedi!
Sivas'ta Dana Ferhat şöhret oldu, fırsat bu fırsat, vaktinden önce iki katı paraya sucukçuya sattılar.
     Sütaş'ın vole atan santrfor ineği Ayraniç'i, memeleri görünüyor diye Rtük'e şikâyet ettiler.
Sf: 63
     İstanbul'da 13 yaşında... Samsun'da otomobil çarptı diye koma halinde hastaneye getirilen 14 yaşındaki kız çocuğunun, imam nikahlı eşi tarafından dövüldüğü, sonra da kaza süsü vermek için motosikletle üzerinden geçildiği ortaya çıktı. Ordu'da 13 yaşında başlık parasıyla evlendirilen, 16 yaşında anne olan kız çocuğu, imam nikahlı kocasının evi terk etmesi nedeniyle ortada kaldı.
     Antalya'da düzenlenen Korunması Gereken Çocuklar Sempozyumu'nda konuşan yardımcı doçent Ahmet Burhan Çakıcı, yaşadığı hadiseyi şöyle anlattı: "Gümüşhane'de yolda bir kız çocuğunu kucağında bebeğiyle ağlarken gördüm. 16 yaşında evlendirilmiş, anne olmuş. Bebeğinin eli yanmış, ne yapacağını bilmiyor, çocuğuyla birlikte ağlıyor. Aslında orada bir anne ağlamıyor. İki çocuk ağlıyor."
     Reşit olmuş; kendisi hakkındaki kararları kendisi verebilen pırıl pırıl gençlerimizin yakasından düş... Çocukları koynuna alan sapıklara ve o sapıklara utanmadan nikah kıyan imamlara kafa yor biraz!
Sf: 76
     Protesto Odası, hakikaten çok etkileyici... İzmir Kent Müzesi Arşivi'ne ait belgelerden ve gazete kupürlerinden oluşuyor. Kadınlarımızın toplumsal yaşamdaki direnişlerinden örnekler anlatılıyor. Meselâ... Taaa 1828 senesinde, ekmeğe zam yapıldığını, İzmirli kadınların çocuklarıyla birlikte sokağa dökülüp, protesto gösterisi yaptığını, kadınların isyanı üzerine, dönemin valisi Hasan Paşa'nın ekmek zammını geri aldığını biliyor muydunuz? Protesto Odası'nda detaylarıyla öğreniyorsunuz.
Sf: 78
     Şenay
     1975'te ilk Eurovision Şarkı Yarışması'nda finale kaldı, ancak, eşi jüride olduğu için, dedikodu, yarışmadan çekildi.
     2013 Ocak ayında, rahmetli oldu. Nihayet, Şerif'ine kavuşacaktı. Kardeşlerine bıraktığı tek cümleden ibaretti, "beni Şerif'in yanına gömün."
     Gel gör ki... Ömrü boyunca, insanlara sev kardeşim çağrısı yapan bu hümanist kadının, son isteği yerine getirilmedi. Adeta, intikam alındı.
     Şerif Yüzbaşıoğlu, Merkezefendi mezarlığında yatıyordu. Hemen yanı başı boştu. Şenay için ayrılmıştı. Kusura bakmayın, bu mezarın Şerif Yüzbaşıoğlu'na ait olduğunu gösteren tapu yok dediler. Eşini buraya defnedemeyiz dediler. İstanbul'un neredeyse yarısından fazlası kaçak inşaat... Mezara tapu istediler!
     Hiç şüphesiz, öte tarafta buluşmuşlardır, el ele dolaşıp, "Sev Kardeşim"i söylüyorlardır ama... Şenay'ın bedenini götürüp, Ayazağa'ya defnettiler.
     Bunların ruhuna öyle bir nefret tohumu ekilmiş ki, kardeşim... Ne diri, ne ölü, kendilerinden olmayan hiç kimseyi insan yerine koymuyorlar. Yaşarken mutsuz etmeleri yetmiyor, öldükten sonra da kahretmekten zevk alıyorlar.
Sf: 80
     "Ben Erbakan'ı Erdoğan'a tercih ederim. Erbakan Erdoğan'a göre çok daha ulusçudur, Türkiye'nin bağımsızlığından yanadır. Tayyip Erdoğan tam bir kapalı kutu, kendisini hangi kişilerin, hangi fikirlerin yönettiğini bilmiyoruz. Tayyip Erdoğan'ı şahsen tanımam, uzaktan izlediğim kadarıyla, etrafında devamlı negatif elektrik var. Üslubunda hep tehdit var. Girdiği her yerde kavga çıkarabilir. Benim Türkiye adına endişelerim var. Şoför acaba bir terslik yapar mı diye, herkesin yüreği ağzında... Erdoğan başbakan olduğunda, Erbakan katıla katıla gülerek, bana inat, başlarına getirdiklerine bakın demiştir herhalde."
     Kime ait bu sözler?
     Adnan Menderes'in oğlu Aydın Menderes'e ait. Rahmetli olmadan önce, 2003 senesinde, AKP iktidara geldikten hemen sonra, Hürriyet'e vermişti bu röportajı.
     Başka ne demişti?
     "Avrupa Birliği, açık ve aleni şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri'ni kendine hedef seçti, umarım AKP bu oyuna gelmez, bir Cumhuriyet hükümeti için, yabancının lafıyla kendi askerine yönelik düzenleme yapmaya kalkışmak, Türkiye Cumhuriyeti adına çok büyük bir hata olur" demişti.
Sf: 81
     Taa 2003'te...
     Öngörüye bak.
     Adnan Menderes'le birlikte sehpaya gönderilen dışişleri bakanı, Fatin Rüştü Zorlu... Büyük metanetle yürüdü ölüme, önce masaya, sonra masanın üstündeki sandalyeye çıktı, "Allah memleketi korusun, haydi Allahaısmarladık" dedi, ittirdi ayağının altındaki sandalyeyi... Torunu var, kendisiyle aynı adı taşıyor, Fatin Rüştü... Gaz maskesini taktı, Gezi direnişine en ön saflarda katıldı. Niye katıldın diye sordular? "Allah memleketi korusun, dedemin son sözleriydi, annemin bana bıraktığı en büyük miras da buydu" dedi.
     Başka ne dedi torun Fatin Rüştü?
     "İnsanların yaşamlarına müdahale edilmeyen bir ülkede yaşamak istiyorum. Annem Mülkiye'de okurken, bir hocayı görevden aldıkları için eyleme katılmış. Anneannem, Emel ne yapıyorsun böyle demiş. Annem, yürüyüşe katılıyorum diye cevaplamış. Dedem ise, kızım bir bireydir, karışamam demiş. Yani, annem, kendi babasına karşı yürümüş... Bu tür farklılıkların bu ülkede olması gerekiyor."
Sf: 90
     Kraliçe Victoria döneminde, padişahımız efendimiz Abdülhamid Han Hazretleri iktidardadır. Saraya telgraf gelir.
     "Çınarlı'da Mustafa Bey ocağında gaz tutuşturarak beş amele yanmıştır, amele ocağa gitmekten çekinmektedir, tahkikat yapılması babında, 27 Temmuz 1878."
     Yani diyor ki, grizu patladı, içerdeki işçiler öldü, dışarıdaki işçiler madene girmek istemiyor, facianın nedeni hakkında soruşturma talep ediyoruz.
     Saray işi savsaklamaz... Aynı gün cevap telgrafı çekilir.
     "Bartın Kaymakamlığı Vekaletine, umumi ocaklarda böyle sakatlıklar olması, madenin cümle hususundandır, her nerede olur ise olsun, eceli kaza, mukadderat-ı ilahiden olduğundan, hiçbir ocağın tatiline mahal olmadığı, gerekli tedbirlerin alınmasıyla, emsalleri gibi imalata devam etmek üzere, amelenin nasihatle tedibinden geri durulmaması gerekir, 27 Temmuz 1878."
     Yani diyor ki, soruşturmaya filan gerek yoktur, kaza vesiledir, ecelleri gelmiş, kaderleri böyleymiş, ölenleri gömün, üretime devam edin, öbür işçilere de söyleyin, terbiyesizlik etmesinler, girip çalışsınlar, asabımı bozmasınlar.
     (Bu resmi yazışmaları, Maden Mühendisleri Odası'nın 2011'de Zonguldak'ta düzenlediği, iş güvenliği sempozyumundan aktarıyorum.)
     Zat-ı şahane'nin fıtratıyla... Asrın lideri'nin fıtratı aynıdır.
     Hedef 2023. Kafa 1800'dür.
Sf: 91
     Soma'da da böyle beklerler.
     Kozlu'da da.
     Kar yağarken de böyledir.
     Sağanak altında da.
     Ayağında basma şalvar.
     Sırtında el örgüsü hırka.
     Saçında çiçek desenli yazma.
     Çünkü, her gün mezara girip, günde 40 lira yevmiyeyle, anca bu kıyafeti alabilirsin sevdiğine, çocuklarının anasına.
Sf: 92
     Oysa, tabuttan çıkarıldıktan sonra, ambulansın sandalyesi kirlenmesin diye, can pazarında bile devletin-milletin malına titizlenen o mübarek adamların, kadınlardır onlar...
Sf: 94
     Barışta oğullar babalarını gömer, savaşta babalar oğullarını.
Sf: 98
     Kumpasla içeri tıktırılan 14 subayın savunmasını üstlendi. Biri, kahırdan kanser oldu. Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvurusunu yaptığı subaylardan biri ı, Murat'tı, şehit oldu. Son olmalıydı. Bir saniyenin bile insan hayatında ne kadar önemli olduğunu vurgulamak, çabaları hızlandırmak için, giydi cüppesini, Anayasa Mahkemesi'nin önünde adalet nöbetine başladı.
     Bazen tek bir kişi, her şeyi değiştirebilir derler... İşte o tek bir kişi, o'dur.
Sf: 99
     Anayasa Mahkemesi'nden müjdeli haber çıkana kadar, tam 46 gün, gece-gündüz devam etti. Neticede, amacına ulaştı, esir subayların özgürlüklerine kavuşmasını hızlandırdı. Antalya Barosu'nun Uğur Mumcu Özel Hukuk Ödülü, Şule Nazlıoğlu Erol'a verildi.
Sf: 101
     Tarabya Oteli'ndeki düğüne dönersek...
     Mademki, Ekmeleddin bey'i cumhurbaşkanı yapacak kadar yakından tanıyor CHP... O halde neden, en mutlu gününde yoktular? İnsan sevdiklerini düğününe çağırmaz mı? AKP başköşedeyken, niye davet bile edilmediler? Sadece 10 ay önce, aralarında merhaba bile yokken, aniden fışkıran bu Ekmeleddin bey sevgisi tuhaf değil mi?
     Bu badireden kurtulmak için, sesimizi kesip, yutkunup, kayıtsız şartsız destek vermemizi istiyorlar. Elin mecbur, desteklemezsen, AKP’nin ekmeğine yağ sürersin demeye getiriyorlar. Oysa, Tayyip Erdoğan'ın kötü adam olması, Ekmeleddin İhsanoğlu'nu iyi adam yapmaz.
     Kemal Kılıçdaroğlu "cumhurbaşkanı adayımız Ekmeleddin İhsanoğlu'dur" dedi. Vatandaşlar internetin başına koştu. Google'dan "kim bu?" diye aranmaya başladı! O an... Türkiye'de tanınma oranı sadece yüzde 22'ydi.
Sf: 107
     Sezen Aksu hepimizin Sezeni'ydi, 2002'den sonra Ak'su oldu. AKP destekçisi oldu. Yetmez ama evet'çi oldu. Açılım'cı oldu. Tayyip Erdoğan'ı şakşaklarken pek iyiydi, pek seviliyordu, yandaş medyada yere göğe sığdırılamıyordu. Ama... Türban konusunda ''bizi örteceğinize nefsinizi örtün'' deyince, aniden AKP yandaşlarının hedefi oldu. Takvim gazetesi ''kart serçe'' manşetini attı. Akit gazetesi ''küstah sanatçı bozuntusu'' dedi. Yandaş televizyonlarda ''başörtüsüne küfür ettiği'' bile söylendi. Böylece... AKP destekçisi Sezen Aksu da, AKP'nin ''ileri demokrasi''siyle tanışmış oldu.
Sf: 108
     Dindar cumhurbaşkanımızın oğlu, bizim gibi gerizekalı değil, akıllı çocuk, 14 yaşında sigortalı oldu, Ankara Ticaret Odası'na kaydını yaptırdı, henüz 15 yaşındayken ticaret hayatına atıldı, bardakta mısır işine girdi, Ankara'daki alışveriş merkezlerinde yer açtı. Dindar cumhurbaşkanımız ''oğlum Bill Gates'i örnek alıyor, finansörü annesi'' dedi. Bill Gates'i mısır toptancısı zanneden sayın ahalimiz, alkışladı. Bu akıllı çocuk, geçenlerde ABD'de diploma aldı, mezuniyet törenine giden dindar cumhurbaşkanımız, geceliği 14 bin dolar olan otelde kaldı. Dört gece kaldı, fatura 56 bin liracıktı. Ama merak etmeyin, kahvaltı dahildi.
Sf: 109
     Dindar cumhurbaşkanımızın eşi, first leydimiz, Dolmabahçe Sarayı'nı gezerken, padişahların kullandığı koltuk, sehpa gibi 35 parça tarihi eseri beğendi, fotoğraflarını çektirdi, Çankaya Köşkü'ne gönderilmelerini istedi. Hır çıktı. ''Orası mobilya mağazası değil, müze'' denildi. ''İyi ki Topkapı'yı gezmedi, Kaşıkçı Elması'nı da isteyebilirdi'' denildi. First leydimiz kırıldı, küstü. E haklı tabii... Hakikaten yaranılmıyor bu millete yani... Tarihi eserlerin transferinden vazgeçildi.
Sf: 110
     1965'te dünyaya gelen Hayrünnisa Gül, Çemberlitaş Kız Lisesi'nde öğrenciyken, 1980'de, henüz 15 yaşındayken, kendisinden 15 yaş büyük olan Abdullah Gül'le evlendi. 1997'De liseyi dışarıdan bitirerek, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı'nı kazandı. Ancak, illa türbanlı fotoğraf  verdiği için, kaydı yapılmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde dava açtı. Türkiye'yi şikayet etti. O sırada, eşi Abdullah, Fazilet Partisi milletvekiliydi. Aynı Abdullah, 2002'de başbakan, 2003'te dışişleri bakanı oldu. Hayrünnisanım 2004'te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne açtığı davayı geri çekti. Eşi başbakanken ''davamı şimdi geri çekersem, makam mevki için geri çekti demezler mi'' demişti. Davasını ger çekerken ''eşim dışişleri bakanı olunca, hem davacı hem davalı konumuna düştüm, o yüzden geri çektim'' dedi. Geri çekmediğinde ''onurlu kadın, yakışanı yaptı'' denilerek alkışlanmıştı. Geri çektiğinde ''onurlu kadın, yakışanı yaptı'' denilerek alkışlandı. Bugün gene dava açsa, eminim ''onurlu kadın, yakışanı yaptı'' diye alkışlanır. Neyse...
Sf: 113
     Kenan Evren iktidardı. Resim yaptı, yağlıboya, yağcılar üşüştü, işadamları açık artırmada kıran kırana yarıştı, tiko para 105 milyar liraya satıldı, memleketin en dandik ressamı, memleketin en pahalı ressamı olmuştu, avangard yalakalar öylesine yalıyordu ki, kendini Picasso'yla kıyaslıyor, ''ne var yani, bunu ben de çizerim'' diyordu.
     Devran döndü... Aynı Kenan Evren sergi açtı, tablolarına 500 lira fiyat koydu, kimse almadı, 250 liraya indirdi, nafile, gene kimse almadı. İktidardayken kuşekağıda basılan sergi kataloğu, internette 5 liradan satışa sunuldu, 5 lira, günahını bile veren olmadı.

Sf: 114
     Süleyman Demirel iktidardı. Hiç unutmam, İzmir'de partisi yararına balo tertiplenmişti, kendisi gelemedi, şapkasını gönderdi, hem vallahi hem billahi, fötr şapka özel olarak yaptırılmış cam fanus içinde getirildi, görevlilerin elinde salona girerken ayakta alkışlandı, şapkaya tezahürat yaptılar, en öndeki masaya, başköşeye yerleştirdiler, bi ara şapka konuşacak zannettim ama, olgun şapkaydı, sessiz kalmayı tercih etti, piyangoya konuldu, tanesi 2 bin liradan 20 bilet alan talihli işadamına çıktı. Baba'nın şapkaları sadece parayla satılmıyordu, kuponla da veriliyordu! Günaydın gazetesi yarışma düzenlemiş, seçim meydanlarında millete sallanan şapkalardan 10 tanesini ikramiye olarak koymuş, acayip tiraj patlatmıştı.
     Devran döndü... Demirel, kendisine yakın bir işadamına imzalı şapka hediye etmişti, işadamı iflas etti, alacaklılar icraya başvurdu, yediemin deposuna kaldırılan eşyalar arasında imzalı şapka da vardı, başbakan ve cumhurbaşkanıyken yurt gezilerinde adeta elinden kapılan, kapış kapış giden şapka için, 50 lira fiyat biçildi. 50 lira. Alan olmadı, hacizli mallar deposunun tozlu raflarında duruyor.
Sf: 116
     1930'larda Türkiye gibi Gislaved giyen İsveç... Bugün, kişi başına 42 bin dolar milli geliriyle, dünyanın en mutlu, yaşam kalitesi en yüksek ülkelerinden biri.
     Türkiye ise, cızlavet'e devam...
     Gislaved'ler bu topraklara geldiğinde, Recep amca henüz 5 yaşındaydı. Bugün 75 yaşında. Ayağında hala cızlavet var. Üstelik yırtık.
     Çünkü... Türk siyasi tarihi, cızlavet'ten prada'ya terfi etmiş politikacılarla doludur. Cızlavet'ten Milano markalarına geçince, matah adam oldum zannedip, halktan kopan, bağrından çıktığı insanları "köle"si gibi gören tiplerle doludur.
     Ya ayakkabı kutularıyla mücadele edeceğiz kardeşim... Ya da, öbür Recep saray yaptırırken, Recep amcalarımız bi tane 75 sene daha cızlavet giymeye devam eder.
     Recep amca gibi, eşi Ayşe teyzenin ayağında da cızlavet vardı. Ama Ayşe teyze, yırtık cızlavetleriyle değil, vicdanları yırtan sözleriyle gündeme oturmuştu. Ermenek madenini su basınca, "oğlum yüzme bilmiyor" diyerek, yüreğimizi cızzzlavettirmişti.
Sf: 117
     Türkân
     (Ömrünü kız çocuklarının eğitim almasına adayan yürekli kadınımız Profesör Türkan Saylan, 36 bin kız çocuğunun hayatına dokundu, okumalarını, meslek sahibi olmalarını sağladı. Gözlerini yumduğunda 29 bin üniversite öğrencisine burs veriyordu. 28 kız yurdu, 56 okul yaptırdı. Atatürk ilkelerini ve devrimlerini korumak amacıyla kurulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin başkanıydı.
     Toprağa verildiği gün, yandaş meydanın gazeteleri "lezbiyen, terörist, fahişe, dinsiz, Ergenekoncu, misyoner, Amerikan ajanı, komünist" diye yazdı. Zincirlikuyu'da defnedildi, kabristandaki belediye işçisi Halil Düldül her gün mezarını sulayıp, her gün başucunda dua ediyordu, çünkü, kızı üniversitede okuyordu, Türkan Saylan'ın bursu sayesinde okuyordu.
Sf: 119
     9 yaşındaki Betül yazmıştı.
     Soma'da hayatını kaybeden 301 şehidimizden Ali'nin kızı.
     Bu muhteşem girişime, Betül'ün hayaliyle başladılar.
     Pilot olmak istiyordu, babasına öyle söz vermişti.
     Neden pilot olmak istiyor derseniz...
     "Babamın göklerde olduğunu düşünüyorum, ona daha yakın olacağım" diyordu.
Sf: 121
     Ve, Berkan...
     16 yaşını yeni doldurdu. Soma'da anadolu lisesi öğrencisiydi, notları harikaydı. Yaz tatillerinde aile bütçesine  katkı için, mısır-domates toplamaya, tarlaya işçi olarak gidiyordu, günübirlik yevmiyeyle inşaat işlerinde çalışıyordu. Faciadan hemen sonra, TED yöneticileri Soma'ya geldi, sordular soruşturdular, öğretmenlerin hepsi onun adını veriyordu. Ailesiyle görüştüler ikna ettiler, daha iyi eğitim alması için burs verdiler, Karabük TED Koleji'ne yatılı olarak kaydettiler. Notları yine çok başarılı.
Sf: 122
     Seneye üniversite sınavına girecek, İstanbul veya İzmir'de hukuk okumak istiyor.
     "Hayalin ne?" diye sordular... "Yılmaz Özdil'i okumayı çok seviyorum, onunla tanışmak, onunla bir gün geçirmek isterdim" dedi.
     Hayalini bile kuramayacağım bir onur benim için.
     Varsın bugün dünya kendi kendine, bizsiz dönsün...
     Biz bugün Berkan'la birlikteyiz.
     Tanrı, erkekleri evcilleştirmek için kadınları yarattı, Voltaire.
     Kadını, şarabı, şiiri, müziği sevmeyen, ömrü boyunca ahmak kalır, Goethe.
Sf: 123
     Eğer ki kadınlar olmasaydı, dünyadaki paranın hiçbir değeri kalmazdı, Aristotle Onassis.
     Kadının tahmin ettiği şey, erkeğin emin olduğu şeyden daha doğrudur, Rudyard Kipling.
     Zeki olup da, aptal görünmek kadar iyi bir şey yoktur, Agatha Christie.
     Hıçkırarak ağlayan bir kadının gözyaşları, ağlatan adamın başına geleceklerin altına atılacak imzadır, Charles Bukowski.
     Bir kadın söyleyeceği çok şey olduğu halde susuyorsa, erkek artık tüm şansını kaybetmiştir, Pablo Neruda.
Sf: 124
     Kadınlarını geri bırakan toplumlar, geride kalmaya mahkumdur, Mustafa Kemal Atatürk.
     Bir kadın şikayet ediyorsa, erkeklerin deyimiyle vıdı vıdı ediyorsa, erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hâlâ ümidi vardır kadının, yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur, daha önemlisi, hâlâ seviyordur. Kadın susarak gider... Erkeklerin hiç anlayamadığı durum, işte bu kadar basittir. Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış, aslında bedeni orada durarak, çıkıp gitmiştir, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir. Adam anlamaz ama, kadın sessizce gider. Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü, kadın susarak gider, Cemal Süreya.
Sf: 137
     İki gündür kayıp olan Özgecan'ı arayan jandarma ekipleri, yol kontrolü sırasında, katillerin dolmuşunu durdurdu, kan izleri bulundu, bir de şapka vardı, Özgecan'ın babası çağrıldı, kızının şapkasını tanıdı, şoför gözaltına alındı, ilk sorguda her şeyi itiraf etti, babası ve arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. Mersin Barosu'na kayıtlı 1600 avukat var, 1600 avukatın 1600'ü de, bu canileri savunmak istemediklerini açıkladı. Yasa gereği, mecburen, bir avukat atandı.
Sf: 139
     Müzeyyen Senar
     1918'de Osmanlı İmparatorluğu'nun vatandaşı olarak dünyaya geldi. Aşk ehlinin neşelenip keyif bulacağı yer, ancak kırık dökük bir meyhane köşesidir, alemin söylediklerine aldırma, onlar uydurma efsanelerdir, aşıkların gönlünü mutlu kılan, bir kadehten başka şey değildir.
Sf: 146
     Dilek 
     Dünyayı değiştirmek için...
     Bazen "bir kişi" yeter.
     Hakkâri Devlet Hastanesi'nde görevli psikiyatri uzmanı Doktor Dilek Yeşilbaş, Hakkari'de ev ev gezdi, polise taş atan çocukları tek tek belirledi... Ve... onlardan "futbol kulübü" kurdu!
Sf: 147
     Dilek Yeşilbaş, Samsunluydu, öğretmen bir annenin kızıydı, mecburi hizmet kapsamında Hakkari'ye gitti, mecburiyetten çalışmadı, gönüllü görev yaptı, Hakkari'nin meleği oldu. "Taş atan çocuklar" denilen çocuklarımız... Türkiye'yi başarıyla temsil ettiler, Hollanda, Polonya, Danimarka ve Çekoslovakya'yı yendiler, ev sahibi Almanya'yla final oynadılar, penaltılarla ikinci oldular. 37 gol attılar, sadece 3 gol yediler, Ümit Acer isimli çocuğumuz 16 golle, turnuvanın gol kralı oldu. En değerlisi... 70 ülkenin katıldığı turnuvanın fair play ödülü'nü kazandılar. İki çocuğumuza Fenerbahçe'den, dört çocuğumuza İstanbul Büyükşehir Belediyespor'dan teklif geldi.
     Dimitrina 
     Zımba gibi delikanlı.
     Sofya'da o sırada.
     Görev icabı.
     Henüz yeni taşınmış, pek arkadaşı yok.
     Bulgaria pastanesine tek başına oturuyor, etrafı tanımaya çalışıyor, akşamları operaya filan gidiyordu.
     Şehir Kulübü'ne davet edildi.
     İşte orada tanıştılar.
     Adı, Dimitrina'ydı.
     Kısaca, Miti diyorlardı.
     Çok güzeldi. İsviçre'de müzik eğitimi görmüştü, üç lisan biliyordu. Sosyetenin en gözde bekarıydı. E fonda da "Mavi Tuna" valsi çalıyordu. Bizimki hiç tereddüt etmedi, salonu ortadan kılıçla ikiye böler gibi yürüdü, yanına gitti, "bu dansı bana lütfeder misiniz" dedi.
     Şimşekler çakan kıskanç bakışlar eşliğinde, piste çıktılar. Herkes mırıl mırıl onlar hakkında konuşuyor, onlar ise hiç konuşmuyor, birbirlerine gülümseyen gözlerle bakarak, dans ediyorlardı.
     İlk görüşte aşk derler ya, öyle olmuştu.
     Ertesi gün... Bizzat Miti'nin annesi tarafından, evlerine, çaya davet edildi. Bu davet, gençlerin görüşmesine resmi izin manasına geliyordu. Buluşmaya başladılar. Borisova parkında dolaşıyorlar, buz pateni yapıyorlar, tiyatroya gidiyorlardı. Önce dedikodular başladı, sonra tatsızlıklar... Çünkü, Miti'nin babası Bulgar Çarı'nın has adamlarındandı, savaş kahramanı generaldi, savunma bakanlığı da yapmıştı. Böyle bir adamın kızıyla, bir Türk subayı, olacak iş değildi.
Sf: 148
     Bizimkinin ise, umurunda bile değildi.
     Askeri Kulüp'te tertiplenen baloda denk getirdi, inadına, Çar'ın önünde dans etti Miti'yle...
     Ele güne meydan okudu.
     Hemen ardından da, evlenelim dedi.
     Miti düşünmedi bile, evet dedi.
     Gel gör ki, iki gönül bir olmuştu ama, general seyran olmamıştı.
     Mahalle baskısı dayanılacak gibi değildi. Aldı bizimkini karşısına, "bu evlilik mümkün değil, bundan sonra kızımla görüşmezseniz iyi olur" dedi. Dünya, bizimkinin başına yıkıldı.
Haftası geçmeden, Miti'yi apar topar bir başkasıyla, bir mühendisle nişanladılar. Bizimki nişanı duydu, daha fena yıkıldı. Zaten görev süresi de bitmişti, o öfkeyle topladı bavulları, İstanbul'a döndü.
     Hâlbuki, nişan mişan yoktu.
     Miti bir başkasıyla evlenmeyi reddetmiş, parmağına zorla takılan yüzüğü fırlatıp atmıştı. Maalesef, bizimkinin bundan haberi yoktu.
     Ömrü boyunca yaptığı... Tek hataydı.
     Kızı alıp, gitmeliydi. Yapamadı.
     Miti'den sonra hayatına 19 kadın daha girdi. Nafile. Asla mutlu olamadı. Asla. Unutamadı. Hatta, seneler sonra, Ankara'da Bulgar Kooperatif Tiyatrosu'nun oyuncularıyla sohbet ederken, "gençliğimi bıraktım Sofya'da" dedi... "Bir kız sevdim ama, bana vermediler..."
     Kırık bir kalple yaşadı.
     Yalnız bir kalple rahmetli oldu.
     Miti desen... 18 yaşındaydı, 30 yaşına kadar bekledi. Ha bugün bir mektup gelir, ha yarın kendisi çıkagelir, bekledi, evlenmedi. Maalesef gelmedi. Ailesinin artık yeter baskısıyla, bir avukatla evlenmeyi kabul etti. Saygılı ama, sevgisiz bir evlilikti. İki kızı oldu. Kalbindeki boşluğu evlatlarıyla doldurmaya gayret etti. Taa ki, 1966'nın 7 Ağustos gecesine kadar... Ağır hastaydı, zor konuşuyordu, başında bekleyen kızkardeşi Olga'ya mırıldandı. "Biliyor musun" dedi, "rüyamda onu gördüm, galiba nihayet Mustafa Kemal'e kavuşuyorum..."
Sf: 149
     Kapattı gözlerini.
     Nihayet kavuşmuşlardı.
     Ve bugün, Sevgililer Günü.
     Memlekette her şey kötü gidebilir. Tarihinin en karanlık, en umutsuz günleri yaşanıyor olabilir. Acı çekeriz, mücadele ederiz, direniriz, gün gelir illa ki düzelir.
     Ama o kızı kaybedersen... Senin için hayatın boyunca hiçbir şey asla düzelmez. Git, tut elinden.
     Dimitrina 73 yaşında vefat etti. Bulgaristan'da belgesel oldu, kitap oldu. Kızı Anna'nın anlattığına göre, Türkiye'ye hiç gitmedi. 1925 senesinde Bulgar Çarı'na bombalı suikast düzenlendi. Miti yaralandı. 1918'de kapatılan Sofya elçiliğimiz hâlâ açılmamıştı. Mustafa Kemal, eski arkadaşlıklarını devreye soktu, Miti'nin sağlık durumunu sordu soruşturdu, hafif yaralı olduğunu, iyileştiğini öğrendi. Bu telaşlı merak, Mustafa Kemal’in Miti'yi asla unutmadığının, yüreğinin köşesinde, aklının ucunda sakladığının kanıtıydı.
Sf: 150
     Milyonerle zilyonerin kıç kıça, azınlığın İsviçre gibi, çoğunluğun Afganistan gibi yaşadığı, insanların gülümsemediği, birbirine selam vermediği, komşusunu tanımadığı, örgütlerin cirit attığı, yuvalandığı, kim kime dum duma, vahşi bir şehir burası... Rant yağmasıyla, oy avcılığıyla servet kazanırken, insanlığını kaybeden; ülkenin öbür ucu yanarken, şehit tabutlarını yağarken, ee-eh bana ne diye, eğlenceye doludizgin devam eden... Gazi Mahallesi'nde, Okmeydanı'nda Ümraniye'de atılan molotofları, sanki başka ülkedeymiş gibi televizyondan seyreden... İlelebet böyle yaşamaya devam edebileceğini zanneden, yabancılaşmış bir şehir.
Sf: 155
     Bir masal prensesi o.
     Masaldakilerden güzel.
     Hani sık sık "bu olan bitenler karşısında kendimizi çaresiz hissediyoruz, tek başımıza ne yapabiliriz?" filan diyorsunuz ya... Benim yaptığımı yapın.
     Bulun Gizem'in fotoğrafını, çerçeveletip masanıza koyun.
     İmkansızı yaparız.
     Mucize sadece biraz zaman alır.
     Gizem, 2008 olimpiyat altınından sonra, 2009'da dünya şampiyonu oldu. Uluslararası Paralimpik Komite Sporcu Konseyi Üyesi oldu. Türkiye Milli Paralimpik Komitesi Yönetim Kurulu Üyesi ve Sporcu Konseyi Başkanı oldu. Bana hediye ettiği ok, meslek hayatımın en değerli ödüllerinden biri.
Sf: 156
     7 yaşındaydı, şimdi 9 oldu... "Ben kalemimi satmamış bir Atatürkçü'nün kızıyım" diye ilan vermişti Yağmur, babalar gününde okusun diye Mustafa.
     Ve geçenlerde, "bir kişiyi tutukladığınızda, bir aileyi tutuklamış oluyorsunuz aslında" diyordu babası... "Siz hiç sevdiklerinize koşarken cama çarptınız mı?" diye soruyordu.
     "Ben ayda üç kez çarpıyorum... Görüş günü cama koşuyorsunuz, elinizi sevdiğinizin kollarına uzatır gibi ahizeye uzatıyorsunuz. Kızım her şeyi sağlıklı algılıyor, beklediğimden sağduyulu hareket ediyor. Oğlum henüz iki yaşında, camın kıyısında pencere kolu arıyor, bulamayınca sinirleniyordu.
Sf: 157
     Artık, böyle olduğunu kabul etti. Haziran görüşmelerinden birinde, bütün sevimliliği üzerindeydi, sesimi dinlerken bir buket gibi tuttu ahizeyi... Burun direği sızlamasının çok tarifi yapılabilir, biri de bu olsun, sesimi öpmeye çalışıyordu..."
     Nazlıcan, babası hapse atıldığında 14 yaşındaydı, babası çıktığında 20 yaşına gelmişti. Çocukluğunu yaşayamadı. Bu küçük kızın tek başına nasıl mücadele ettiğine, babasının sesini duyurabilmek için nasıl çırpındığına, tanığım. "Nazlıcan" adıyla kitap yapılsa, azdır. Ve, babası için savaşan bu kız çocuğuna, Avusturya Lisesi'nden tasdikname verildi. Mustafa Balbay'ın kızı Yağmur da, benzer tatsızlıklar yüzünden Tevfik Fikret Lisesi'nden ayrılmak zorunda kaldı. Neticede, Nazlıcan ve Yağmur, başka eğitim kurumlarına geçerek, başarıyla mezun oldular. Köklü eğitim kurumlarımız Avusturya Lisesi ve Tevfik Fikret Lisesi ise, yöneticilik makamında oturan anlayışsız tipler yüzünden, bu zor dönemde sınıfta kaldı.
Sf: 159
     Bahriye Tokmak (Kibariye)
     Roman açılımı yaptılar, size şahane lüks konutlar vereceğiz dediler, Sulukule'deki evlerini yok pahasına ellerinden aldılar, yıktılar, kentsel dönüşüm ayağıyla lüks villalar, otel, alışveriş merkezi diktiler, gariban Romanları İstanbul'dan kilometrelerce uzakta dandik toki konutlarına taşıdılar, üstüne 15 sene taksitle borçlandırdılar. Romanlar "abe bizi kandırmışlar be"  dediğinde, iş işten çoktan geçmişti. Kısacası... Kibariyeli Balık Ayhanlı açılımla, Romanların hem arazilerini aldılar, hem paralarını aldılar, hem oylarını aldılar, hem de eskisinden daha gariban şekilde kapının önüne koydular.
     Bilal evlendi.
Sf: 161
     Başbakan Tayyip Erdoğan, çiçek gönderilmemesini, çiçek göndermeye niyeti olanların Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağışta bulunmasını istedi. Salon çiçekten doldu taştı! Kamyon kamyon götürüldü. Gazeteciler, düğünden sonra Çocuk Esirgeme Kurumu'na sordu. Bağış yapanların sayısı, sıfırdı!
     Reyyan Erdoğan
     Bilal'in Türgev'i üniversite kurdu, İbn-i Haldun Üniversitesi... Türgev'in yönetim kurulunda "kızımı Hardvardlı'ya verdim" diyen Bilal'in kayınvalidesi Reyhan Uzuner de vardı. E zaten, ha Harvard üniversitesi, ha İbn-i Haldun üniversitesi, arada pek fark yoktu!
     Azra
     Esra...
     Seri katilin ilk kurbanı.
     25 yaşında, bankacıydı.
     Baba ocağı Adıyaman'da, ailesi, komşuları, mesai arkadaşları tarafından toprağa verildi.
     Ayşe Selen...
     Seri katilin ikinci kurbanı.
     22 yaşında, öğrenciydi.
     Baba ocağı Kütahya'da, ailesi, komşuları tarafından toprağa verildi. Mimarlık okuduğu İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde binlerce arkadaşının katıldığı törenle uğurlandı.
Sf: 162
     Azra...
     Seri katilin üçüncü kurbanı.
     30 yaşında, travestiydi.
     Onu kimse yazmadı.
     Çok ahlaklıyızdır çünkü...
     Oğlan çocuklarına tecavüz etmeyi, kız bebeleri koynumuza almayı, ırzına geçerken öldürmeyi, ''kendi aramızda hallttik'' diyerek üstünü örtmeyi, ''bu tür rezaletler haber yapılmasın'' diye basın yasağı getirmeyi iyi biliriz... Travestileri konuşmayı ayıp sayarız!
     İzmirliydi Azra.;
     Asıl adı, Mustafa.
     Israrla ''Azra'' diye yazıyorum, çünkü, bugün duruşması vardı... Azra olarak yaşadığı hayatını tescillemek, kimliğini değiştirmek için hakim karşısına çıkacaktı. Kimseye zararı olmayan, ayrımcılığa karşı mücadele etmek için kurulan ''Siyah Pembe Üçgen'' derneğinin ilk üyesiydi.
     Siyah Pembe Üçgen  Derneği ve feminist_İz Derneği'nin Alsancak'taki sessiz oturma eylemiyle uğurlandı. Kadınıyla erkeğiyle eşcinseliyle, benim güzel İzmirlilerim katıldı. Sonra? Ege Üniversitesi morgundan dayısı aldı Azra'yı... Çünkü, hepimiz gibi, insan evladıydı Azra, ailesi vardı. Cenaze namazı, ikindiden sonra, Buca Çamlık Camii'nde kılındı. Dayısı, ablası, arkadaşları oradaydı. Buca Kaynaklar Mezarlığı'na defnedildi.
     Allah rahmet eylesin Azra.
     Hakkını helal et.
     İzmir sana borçlu.
     Niye derseniz?
     Azra sayesinde yakalandı o seri katil.
     Onu öldürdükten sonra, onun çantasıyla kaçarken kameraya enselendi, onun telefonunu satarken iz bıraktı.
     Azra olmasaydı, katil buhardı.
Sf: 162
     Bitirmeden... Sadece Azra'nın kimlik değiştirme duruşması yoktu bugün İzmir'de... Bir duruşma daha var.
     Azra'nın üyesi olduğu Siyah Pembe Üçgen Derneği'nin kapatılma duruşması!
     Rezaletler yazılmasın diye zırt pırt basın yasağı getiren sayın devletimiz, ayrımcılığa karşı mücadele eden Siyah Pembe Üçgen Derneği'ni kapatmaya çalışıyor.
     Mahkemeyi etkilemek suçsa, razıyım. Gerekirse travestilerle aynı koğuşta yatarım. Lütfen, kapatmayın bu derneği... Kimse sahip çıkmıyor, bari birbirlerine sahip çıksınlar. Alt tarafı "eşit birey" olabilmek için seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Kapatmayın. Lütfen.
     İzmir valiliği "genel ahlaka ve aile yapısına aykırı" olduğu gerekçesiyle kapatılmasını talep etmişti. Mahkeme reddetti. Siyah Pembe Üçgen Derneği kapatılmadı. Kaos GL, Bursa Gökkuşağı, Pembe hayat ve Lambdaİstanbul'un ardından, Türkiye'nin beşinci LGBT derneğiydi. Siyah Pembe Üçgen'den yapılan açıklamada," özgürlük adına verilen bu olumlu kararı, Azra'nın hatırasına adıyoruz" denildi.
Sf: 167
     Sayfı 
     Ethem Sarısülük'ü öldüren polis, güya tanımamak için, mahkemeye peruk takarak geliyordu. İtiş kakış yaşandı, peruk düştü. "Bana saldırdı, peruğumu çekti" diye şikayetçi oldu. Ethem'in annesini "sabık" sandalyesine oturttular!
     Ethem'in katiline 7 sene istenirken...
     Ethem'in annesine 10 sene isteniyor.
     Tetik çekene 7 sene.
     Peruk çekene 10 sene.
     Melih Gökçek'e yumurta atan iki kadına dava açıldı.
     10 sene isteniyor.
     Mermi sıkana 7 sene.
     Yumurta atana 10 sene.
     Tayyip Erdoğan'ı kuruşa mahkum ettiren avukatı, müebbete mahkum ettiler. Tayyip Erdoğan'ı üç kuruşa mahkum eden "hakim"i" "sanık" yaptılar.
     Deniz Feneri'nin savcılarını sanık yaptılar.
     Sanıklarını tanık yaptılar.
     Hrant'ın katiline 20 sene hapis istenirken, cinayetteki ihmalleri yazan Nedim Şener'e 28 sene hapis istendi. "Azmettirici" tanık oldu. "Katil" bile tanık oldu. Az daha gayret ederlerse, Hrant'ı öldürdüğü için rahmetli Hrant'ı sanık yapabilirler!
     "Terörist" tanık oldu.
     Gizli tanık "savcı" oldu.
     17/25 Aralık'ın polisleri "sanık" oldu.
     Rıza Sarraf "tanık" oldu.
     Paraların üstüne faiz ödendi.
Sf: 168
     Tübitak başkan yardımcısını böcek işinde "tanık" yaptılar, söylediklerini beğenmediler, "sanık" yaptılar.
     Dolayısıyla... Ali İsmail'i katleden polise lütfedip 4 sene hapis verilmesi hakikaten sürpriz oldu. Normalde, Ali İsmail'in annesinin veya hiç olmazsa abisinin tutuklanması gerekirdi!
     Bir taraftan "analar ağlamasın" diyerek, PKK'yla masaya oturuyorlar, öbür taraftan evladı polis tarafından öldürülmüş "ana"yı sanık sandalyesine oturuyorlardı. İsminde" adalet" bulunan AKP’nin adaleti buydu. Sayfı Sarısülük, öldürülmeyen (!) diğer üç oğlu İkrar, Cem ve Mustafa'yla birlikte yargılandı, neyse ki beraat ettiler.
Sf: 173
     Açık açık... "Sizi Avrupa Birliği'ne almayacağız, dün de almayacaktık, bugün de almayacağız, yarın da almayacağız, siyasetçilerinizin sizi kandırmasına izin vermeyin" diyor.
     Öfkeleniyoruz ama...
     Dost acı söyler misali davranıyor.
     AB'ye girdik palavrasını yemememiz için...
     Uyanmamız için "doğru"ları söylüyor.
     Merkel, Almanya'nın ilk kadın başkanı oldu. Bu kitabın piyasaya çıktığı 2015 itibariyle, 10 senedir Almanya'yı yönetiyordu. Türkleri sevmeye, Türkiye’yi AB'ye almamaya devam ediyordu.
Sf: 177
     Barbie 
     Nedir Barbie?
     Kız çocuklarımızın en sevdiği oyuncak.
     Masum bir bebek.
     Ama biz onu orospu yapmayı başardık maalesef!
     Çünkü, polisimiz fuhuş operasyonu gerçekleştirdi.
     Kod adı, Barbie'ydi.
Sf: 178
     Barbie, göğüsleri bulunan ilk oyuncak bebektir. Bazı modellerinde sol kolunu geriye büktüğünüz zaman, göğüsleri büyür. Amerikalı yaratıcısı Ruth Handler, çocukluktan ergenliğe geçişi sembolize etsin diye bu şekilde tasarlamıştır. Kadın vücuduna dair bu masumane fikrin, koskoca dünyada sadece bizim memlekette fuhuşa çağrıştırması, sanırım, sosyologların incelemesi gereken bir konudur!
Sf: 183
     Eminönü esnafı imam Ahmet Bey'in kızı "first leydi" Hayrünnisa Gül, balkabağının faytonuna dönüştüğü "peri masalı"nı andıran gecede, Kraliçe'yle göz göze geldiğinde neler hissetti, bilmem... Ama 105 parçalık yenilmez armadayla Çanakkale'yi geçemeyen İngiltere'nin Queen Elizabeth'i, dün, hayranlığını özetleyen şu kalemleri yazdı Anafartalar Kahramanı'nın özel defterine... "Mustafa Kemal'e saygılarımı sunmak benim için onurdur."
     Kraliçe Elizabeth, Çankaya'daki yemeğe, yeşil yapraklı kırmızı motifli beyaz bir elbise, beyaz eldivenler, gümüş renkli çanta, aynı renk ayakkabılar ve saçında tacıyla katıldı. Hayrunnisanım'da ise, pembe elbise, pembe ayakkabılar, pembe çanta ve pembe türban vardı. Sayın basınımız, first leydimizin müthiş şık olduğunu, first leydimizin ışıltısı yanında Kraliçe'nin sönük kaldığını yazdı!
     Semra 
     Halı, Koltuk, Avize.
     Sehpa, Vazo, Biblo.
     Tablo, Gümüş, Porselen.
     Semra Sezer'e "hediye edilen" ve Semra Sezer'in evine götürmektense, Çankaya Köşkü'ne bıraktığı eşyalar... 1.243 parça.
     Halı, Koltuk, Avize.
     Sehpa, Vazo, Biblo.
     Tablo, Gümüş, Porselen.
     Bunlar da, Hayrunnisa Gül'e "hediye edilmeyen" ama, Hayrunnisa Gül'ün Dolmabahçe Sarayı'ndan istediği eşyalar... 35 parça.
Sf: 184
     Aslında bakarsanız...
     Kaşıkçı elmasını istemediğine şükredin.
     Çünkü prensip olarak, Topkapı Sarayı'ndaki Kaşıkçı Elması ile Dolmabahçe Sarayı'ndaki ibrik arasında bir fark yok. İkisi de müze eseri olduğuna göre, ikisi de satılamaz, dolayısıyla ikisinin de fiyatı yok, farkı yok.
     Bakın ''fark'' dedim, aklıma geldi.
     46 trilyon lira nedir?
     Ahmet Necdet Sezer'in 7 yıllık görev süresi boyunca harcamak yerine, tasarruf edip, Maliye Bakanlığı'na iade ettiği para.
     30 trilyon lira nedir?
     Abdullah Gül'ün, henüz 1 yılını bile doldurmadan, Çankaya Köşkü'nde tadilat için Maliye Bakanlığı'ndan aldığı para.
     Semra Kürümoğlu Sezer, Ankara'da doğdu, Ahmet Necdet Sezer'le Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tanıştı, 1964'te evlendiler, hukuk fakültesini bıraktı, Ankara Atatürk İlköğretmen Okulu'nu bitirdi, 2000 yılında emekli olana kadar ilkokul öğretmenliği yaptı. 1996'da Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde lisans öğrenimini tamamladı. Üç çocukları oldu, Zeynep, Ebru, Levent... Daime mütevazıydı, daima topluma örnek oldu. Milletin kesesinden kuruş harcamadı, Çankaya Köşkü'nde first leydi olarak yaşarken, mutfak masraflarını bile devlete ödetmedi, kendisinin ve eşinin maaşından ödedi. Daime sade ve zarifti, kıyafetlerini Olgunlaşma Enstitüsü'nde diktiriyor, parasını kendisi ödüyordu. Makam aracı kullanmadı, kırmızı ışıkta durdu, hastanede muayene kuyruğuna girdi, market alışverişlerini kendisi yaptı, poşetlerini korumalara taşıtmadı. Tiyatro, bale, opera, klasik müzik konserleri haricinde medyada görülmedi. Eğitime dair konferansları, kampanyaları himaye etti.
Sf: 185
     Nuray
     "Humeyni'yi seviyorum. Atatürk'ü sevmiyorum. Maraş'ta Fransız askerleri Nene Hatun'un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep müslüman...Atatürk olmasaydı, İngilizler olsaydı, haklarım daha geniş olacaktı."
     Bir televizyon programına katılan Nuray Bezirgan isimli türban eylemcisi, bunları söyledi.
     Nene Hatun Maraşlı değil.
     Erzurumlu.
     Savaştığı düşman Fransız değil.
     Rus.
     Rus başörtüsüne saldırmadı.
     Aziziye Tabyası'na saldırdı.
     Milli mücadelenin mangal yürekli evladıdır ama, milli mücadelenin ilk kurşununu Sütçü İmam sıkmadı. Hasan Tahsin sıktı. Maraş'ta değil, İzmir'de. TAkvime bak...Hasan Tahsin'in tetiğe basmasıyla, Sütçü İmam'ın tetiğe basması arasında 6 ay var.
     Sütçü İmam, Fransız vurmadı.
     Ermeni vurdu.
     Maraş'ta düşmana ilk müdahaleyi yapan da, aslında Sütçü İmam değil. Çakmakçı Sait. Silahı yoktu. Yumruğuyla saldırdı. Şehit oldu.
     Maraş'ı önce kim işgal etti?
     Arkadaşın İngilteresi!
     Kim sesini çıkarmadı?
     Arkadaşın padişah efendisi!
     Kim kurtardı?
     Arkadaşa daha geniş haklar tanıyacak olan İngilizlerin gemisiyle kaçan padişah efendinin idam etmek için arattığı Atatürk!
Sf: 186
     O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanların hep Müslüman olmadığını da görürsünüz. Bizzat Ordinaryüs Profesör Mazhar Osman'ın ağlayarak okuduğu ''şehit listesi''ne göre, bu toprakları İngilizler işgal etmesin diye savaşan, can veren İstanbullu hekimler arasında, 140 Türk, 32 Ermeni, 25 Rum, 18 Yahudi var.
     Ve, dikkatinizi çekerim, hepsine birden ''şehit'' demişler... Çünkü şehitlik kavramı, ''o dönemim sosyolojik yapısı''na göre, dinle alakalı değil, yurtseverlikle alakalı.
     Uzatmayayım.
     Tehlike ne İran'dır, ne İngiltere'dir.
     Kara cehalettir.
     Nuray Canan Bezirgan, İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Tıbbi Dökümantasyon Bölümü öğrencisiyken, sınavlara türbanla girmek istemiş, polis zprıyla çıkarılmış, altı ay hapis cezası almıştı. Cezası ertelenince, Kanada'ya iltica etmiş, Kanada vatandaşı olmuştu. Humeyni'yi çok seviyordu ama, İran'a değil, Kanada'ya gitmişti. Yedi sene orada yaşamış, 2005'te Türkiye'ye dönmüştü.
Sf: 187
     Bak, Orhan Günşiray gitti mesela.
     Göz açıp kapayana kadar...
     Suna Pekuysal da.
     Sen tırışkadan dizileri seyredip, yıldız sandığın, yanmasıyla sönmesi bir olan göktaşlarına dilek tutarken, farkında değilsin, uzay gibi boşluklar oluşuyor hayatımızda.
Sf: 195
     Fikir kabızları zorlanır ama, Türkiye'de köşe yazmak için o kadar ıkınmaya gerek yoktur. Çünkü, gelişmiş ülkelerin "hayat" adını verdiği kavram, bizim ülkemizde Aziz Nesin öykülerinden ibarettir. Ve, sizin mizah dergisi sandığınız, Leman'ın Penguen'in anlatmaya çalıştığı, aslında budur.
Sf: 197
     Hadise'den sonra Eurovision'a asla kadın sanatçı gönderilmedi. 2013'ten itibaren de, Eurovision şarkı yarışmasından komple çekildik. Neden çekildik? Tatmin edici bir cevap verilmedi. Aslında... Takiye yapıp, Eurovision'da "laik görünümlü" olan Akp, türbanlı mahalle baskısından kurtulmak için başka çare bulamamıştı, yarışmaya hiç katılmazsan, hiç tartışma olmazdı, cevap buydu.
Sf: 201
     Devlet olmuş Hababam Sınıfı.
     "Fakir fukaraya garip gureba" diye oy toplayanların yaptığı eğitim reformu işte bu... Dişinden tırnağından arttırıp, boğazından kesip, evladını mecburen özel okulda okutmaya gayret eden ana-babalar... Ve, boğazından kesse bile yetmediği için özel okula gönderemediği evladının yüzüne bakmaya utanan ana-babalar.
     Özel okula kapağı attığı için, daha iyi maaş, fiziki şartlar, nispeten mutlu öğretmenler... Devlette kaldığı için, gazete bile satın alamaz hale getirilen, hayata küsen öğretmenler...
     Bir tarafta İngilizce, Fransızca, Almanca öğrenen çocuklar, bir tarafta dersler boş geçtiği için Türkçeyi bile öğrenemeyen çocuklar.
     Bana göre, manşet olmalıydı, satır aralarında kalmış... Diyor ki, alnından öpmek istediğim şampiyon kızımız Cansu, "özel okulda okudum, liselere giriş sınavında Türkiye birincisi oldum, birinci olmak güzel ama, bu eğitim sisteminde ne kadar gurur verici bilemiyorum... Bence haber olması gereken, biz değiliz, fırsat eşitsizliği nedeniyle başarısız olan arkadaşlarımız... Onların ön plana çıkarılması lazım."
     Cansu, ilkokulu TED Koleji'nde okudu, ortaokulda lise, Özel Bilfen Çamlıca'nın öğrencisiydi, elektronik mühendisi bir anne ve elektrik teknisyeni bir babanın kızıydı. İstanbul Erkek Lisesi'ni tercih etti.
Sf: 204
     İstanbul'a alt tarafı yağmur yağdı, çarpık yapılaşma nedeniyle Silivri'de sel oldu, 1,5 yaşındaki Dila taşkın suya kapıldı, Marmara denizinde kayboldu, 10 gündür bulunamadı, 10 gün sonra taa Bursa Karacabey sahilinde balıkçılar tarafından cansız bedeni bulundu, maalesef tanınmayacak haldeydi, bileğindeki altın künyeden teşhis edilebildi. Dila'nın annesi, İSKİ ve Silivri belediyesi hakkında dava açtı. Mahkeme, 40 bin lira manevi, 10 bin lira da maddi tazminat ödenmesine karar verdi. Hepsi bu. Hiçbir sorumlu, sorumlu bulunmadı! Dila'nın hayatına 50 bin lira ödediler, bitti gitti.
Sf: 205
     Zehra
     Seneler evvel "şok" diye bir televizyon programı vardı. "Playboy yıldızı Anna Nicole Smith haftada bir gün zevk için Edirne genelevinde ücretsiz hizmet veriyor" diye haber yaptılar. Kapıda kuyruk oldu iyi mi... Edirne valisi ertesi sabah Anadolu Ajansı aracılığıyla resmi açıklama yaptı, "burada öyle bir hanım çalışmamaktadır" dedi.
     Hâlbuki... Mizah programıydı. Özel televizyon furyasıyla başlayan abuk subuk sansasyonel habercilikle alay ediyorlardı. Başında ve sonunda bangır bangır "bu bir şaka programıdır, olaylar kesinlikle gerçek değildir, lütfen inanmayın" diye anons yapıyorlardı.
     "Çevireceğiniz numaradan önce Alexander Graham Bell'in doğum tarihini tuşlarsanız, telefonla bedava görüşebilirsiniz" diye haber yaptılar. O zamanlar Telekom yoktu, PTT'nin santralı kilitlendi. Kimisi "sadece yılı mı tuşlayacağız, gün ve ay'ı da tuşlayacak mıyız?" diye soruyordu, kimisi de "denedim olmadı, benim telefon galiba arızalı" diye şikayette bulunuyordu. PTT resmi açıklama yapmak zorunda kaldı, "böyle bir uygulamamız yoktur."
     Adnan Menderes'in başbakanlığı döneminde çok gizli bir projeyle uzaya gönderilen, ancak, ödenek yetersizliği nedeniyle maalesef geri getirilemeyen Türk astronotun oğlunu canlı yayına çıkardılar! Sayın ahalimiz iki göz iki çeşme ağlamaktan helak oldu. Talihsiz yavrucağa maddi yardım toplamak için kampanya başlatmaya kalkışanlar oldu.
     "Aynaya saç spreyi sıkın, televizyonu aynadan seyredin, bu şekilde şifreli kanalın şifresi kırılıyor" haberi yaptılar. "Ekranda çiçek gösterdiğimizde, 10 santim yaklaşın, çiçek kokusu duyacaksınız" haberi yaptılar. "Klozetten çıkıp, popo ısıran yaratık" haberi yaptılar, korkudan günlerce lazımlık kullananlar oldu. "Limuzinle dolaşan sahtekar dilenci" haberi yaptılar, sokaklarda dilenciler yumruklandı.
     Helikopterle UFO kovaladılar.
Sf: 206
     İguana çorbası tarifi verdiler.
     Kırık bir radyo parçasını mucize cihaz diye gösterdiler, "sigara paketlerindeki parlak ambalaj kağıtlarında gümüş var, İtalya'da icat edilen bu cihazla ayrıştırabilirsiniz" deyip, tüplü müplü deney yaptılar. Uyanık girişimcinin biri, malı mülkü sattı, belediyenin çöp ihalesini aldı, adı geçen İtalyan firmasını aradı, böyle bir İtalyan firması olmadığını öğrenince de, tabancayla programın setini bastı.
     169 hafta yayınlandı. Çok zor oldu ama, 169 hafta sonra nihayet yalan olduğu anlaşıldı, izlenme oranı düştü, yayından kaldırıldı.
     "Erkek şahısların üstü çıplaktı. Kafalarında siyah bantlar vardı. Kenara, duvar dibine çekildim. Tişörtünde Che Guevara resmi bulunan bayan şahıs, ani şekilde başörtümü tutarak yukarıya doğru kaldırdı, Tayyip'in o...sunu buldum beyler, gelin s...in diye bağırmaya başladı. Kızımın bebek arabasını tuttuğum için kaçamadım. Erkek bir şahıs sol yanağıma tokat attı, sırtüstü yere düştüm. Kalabalık grup etrafımı sardı, tükürmeye, tekmelemeye başladılar. Beni tekmelerken, şerefsizin evladı, o... çocuğu, eşarplı kaltak, devrim yapacağız kökünüzü kazıyacağız, hayvan kaltak, Tayyip'i de seni de si..p yollayacağız şekilde yüksek sesle hakaret ettiler. Şişman yapılı, etli geniş burunlu biri bebek arabasını sallıyordu, arabanın içindeki kızım aşağı yukarı zıplıyordu. Üç dört kişi benim üzerime idrarını yaptılar. Bir kadın, başörtüsüne işeyin, başörtüsüne işeyin diye bağırıyordu. Etrafımdaki şahıslar bana tekme atmaya devam ediyordu. Tam bu esnada bir şahıs, başıma doğru erkeklik organıyla sürtünmeye başladı. Başka bir şahıs, benim arkama geçerek cinsel bölgesiyle sürtünüyordu. Vücudumun değişik yerlerinden cinsel saldırıda bulunanlar vardı. Emekleyerek kaçmaya çalıştım, başaramadım, bir ara kafamı kaldırdığımda baş kısmımdan sürtünmek suretiyle cinsel saldırıda bulunan şahsın uzun yüzlü, kemikli ve çıkık burunlu olduğunu gördüm. İnönü stadında araba yakıyoruz diye bağırma sesi duydum. Etrafımdaki şahıslar dağıldılar. İnönü stadyumuna doğru yürümeye başladılar. Yerden kalktım, bebek arabasının yanına gittim, altı aylık kızım ağlıyordu, sol ayak diz altında sıyrık vardı, kanamıştı, sol kolunda morluk vardı. Bana cinsel saldırıda bulunan şahısların arkasından baktığımda, iki şahsın ellerinde bira şişesi olduğunu, bira şişelerini karşılıklı tokuşturduktan sonra içtiklerini, kahkahalar atarak güldüklerini gördüm. Üç dört dakika sonra eşim geldi. Ağlıyordum. Eşim ne olduğunu sordu. Üzüntümden, eşimin bana saldıran şahıslara karşılık vereceğini bildiğimden dolayı kendisine bir şey söylemedim. Evimize geldik. Temizlenme hissiyle duşa girdim. Bacaklarımda almış olduğum darbelerden dolayı morluklar vardı. Üç dört gün dışarı çıkamadım. Yaşadığım korku neticesinde bebeğimi emziremedim, sütüm kesildi" diye ifade verildi.
Sf: 207
     Sekiz ay sonra mobese kayıtları ortaya çıktı.
     Başından sonuna, yalandı.
     Kabataş yalanı... Henüz 88 hafta önce vizyona girdi. Yerel seçimde kullanıldı, cumhurbaşkanlığı seçiminde kullanıldı, haziran seçiminde gene kullanılıyor, şimdilik anca 104 hafta ediyor. Düpedüz yalan olduğunun idrak edilmesi teee 2019 senesindeki seçime kadar dayanmasa bile, en az bir referandum daha kaldırır.
     Zehra Develioğlu, İstanbul Bahçelievler Belediyesi’nin AKP’li başkanı Osman Develioğlu'nun geliniydi. Tayyip Erdoğan sekiz ay boyunca "bir yakınımın gelinini yerlerde sürüklediler, başörtülü bacıma saldırdılar, görüntüler elimizde" dedi. Sekiz ay sonra... Kabataş tramvay durağının 1 Haziran 2013'e ait güvenlik kamerası kayıtları, Kanal D'de yayınlandı. Görüntülerde Zehra Develioğlu vardı ama, saldırı maldırı yoktu. Zehra Develioğlu durağa geliyor, bekliyor, bir süre sonra eşi geliyor, ikisi birlikte gayet normal şekilde yürüyüp gidiyorlardı. Hepsi buydu. Kabataş bölgesindeki 73 ayrı kamera kayıtları incelenmiş, 2 bin 560 saatlik görüntü izlenmişti. Olağandışı herhangi bir durum söz konusu değildi. Ayrıca... Baz istasyonlarından tarama yapılmış, o zaman diliminde orada bulunan herkesin cep numaraları tespit edilmiş, hepsinin tek tek ifadeleri alınmıştı, olağandışı bir olaya şahit oldum diyen yoktu. O zaman diliminde orada bulunan herkes, Zehra Develioğlu'yla yüzleştirildi, ifadelerinde ayrıntılı eşkaller veren Zehra Develioğlu hiç kimseyi teşhis edemedi. Saldırı iddiası, a'dan z'ye yalandı. Bu korkunç yalanın ortaya çıkması, gazeteci kılığındaki pek çok tipin foyasını da meydana çıkarmıştı. Çünkü, yalan ortaya çıkmadan önce, milleti "doğru" olduğuna inandırmak için, alenen şahitlik etmişlerdi. Mesela... Hürriyet yazarı İsmet Berkan, twitter'da "maalesef gerçek, mobese görüntüleri dahil, pekçok şey var" diye yazmıştı. Bir takipçisinin "siz izlediniz mi?" sorusuna da "evet" yanıtını vermişti. Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca, twitter'da "Gezicilerin başörtülü anneye saldırı görüntüleri var, izledim" diye yazmıştı. Habertürk televizyonunda program yapan Balçiçek İlter "morlukları gördüm, ille de meraklıysanız raporu var zaten" demişti. Medyanın hali işte buydu. a'dan z'ye yalana, a'dan z'ye şahitlik etmişlerdi. Ve bu tipler, bu kitabın yazıldığı 2015 itibariyle hâlâ utanmadan gazetecilik yapmaya devam ediyorlardı.
     Beraber yürüdük biz bu kadınlarla... 2002/2015
Sf: III
     PERİHAN: Beşar Esad, eşiyle Ankara'ya geldi. Dışişleri bakanımız türbanlı eşini getirmedi. Karşılama protokolünde devlet bakanı Kürşad Tüzmen'in türbansız eşi Perihan hanım vardı. Türban henüz kamusal alanda dayatılmıyor, şimdilik nabza göre şerbet veriliyordu.
     EMİNE: Tayyip Erdoğan Özbekistan'a gitti, Şah-ı Zinde Türbesi'ni gezdi. Mihmandar, türbenin merdivenlerini gösterip "buraya günah merdivenleri denir, çıkarken basamakları sayın, inerken sandığınızla aynı çıkarsa, günahsız kabul edilirsiniz" dedi. Çıkıp indiler. Tayyip Erdoğan "sayıyı tutturdum, 36" dedi. Eminanım düzeltti, "37" dedi!
Sf: IV
     EVREN: Cumhurbaşkanı Sezer'in oğlu Levent, kendisi gibi bankacı Evren'le Çankaya Köşk'ünde evlendi. Fırsat bu fırsat, beş bin kişi çağırayım da, nasıl olsa cumhurbaşkanıyım, yalakalık olsun diye mücevherler taksınlar demedi. Takı töreni yapılmadı. Hediye vermek isteyenlere "sizin gelmeniz hediye" denildi. Nikah şahitliklerini gelinle damadın arkadaşları yaptı. Gelin, Ankara Olgunlaşma Enstitüsü'nde dikilen gelinliği giydi. Konukların çoğu taksiyle veya servis minibüsüyle geldi. Köşk'te görevli şoförler, eşleriyle birlikte davetliydi, konuklar arasındaydı. Düğün yemeği Köşk'ün aşçılarına yaptırılmadı, dışarıdan sipariş edildi, Köşk'ün bütçesinden ödenmedi, aile bütçesinden ödendi. Cumhurbaşkanı, o gecenin elektrik parasını bile kendi cebinden ödedi. Gazeteciler içeri alınmadı, gazeteciler intikam aldı, düğün haberi birinci sayfalara konulmadı.
Sf: V
     TUĞÇE: Manken Tuğçe Kazaz, Hristiyan oldu, Yunan oyuncu Yorgos Saitaridis'le Atina'da kilisede evlendi. Sonra boşandı, gene din değiştirdi, gene Müslüman oldu. Tesettür defilelerine çıktıı, umreye gideceğini açıkladı. AKP şakşakçısı oldu. CHP yüzünden Hristiyan olduğunu söyledi! Namaz kılmaya başladığını, namaz kılarak boyun ağrılarından kurtulduğunu izah etti. Ak Saray'a kabul edildi, Tayyip Erdoğan tarafından ağırlandı. Boşandığı eşi Yorgos, uyuşturucu kuryeliği yaparken Kos adasında suçüstü yakalandı, hapse atıldı.
     BİRSEN: Orhan Pamuk, İsviçre dergisine konuştu, "Türkiye'de 30 bin Kürt, 1 milyon Ermeni öldürüldü" dedi. Peki neden, onca ülke varken bu lafı gidip İsviçre'de söyledi? Çünkü... İsviçre'de "soykırım var" demek serbestti, "soykırım yok" demek yasaktı. Orhan Pamuk'un söylediklerine karşı savunma yapılması, kanunen suçtu. Gel gör ki... Bize "soykırımcı" diyen İsviçre'nin Ankara Büyükelçisi Walter Gyger eniştemizdi, soykırımcı dediği milletten, Birsen hanımla evliydi.
     PERİ: Melih Gökçek'in "böyle sanatın içine tükürürüm" diyerek kaldırttığı heykel, mahkeme kararıyla yerine dikildi. "Periler Ülkesinde" isimli heykeli, Mehmet Aksoy yapmıştı. Perilerini kurtaran Mehmet Aksoy, ucube'sini kurtaramayacaktı!
Sf: VI
     NAZLI: AKP'ye toz kondurmayan gazetecilerden Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas'ın sunduğu "beyin fırtınası" programına, Fransız usulü türban takarak çıktı. Programın öbür konuğu Reha Muhtar "sizin gibi göğüs dekolteli türbanlıyı pek göremiyoruz" dedi. AKP goygoycusu Mehmet Barlas ise, Nazlı Ilıcak'ın taktığı türbanı Brigitte Bardot'nun da taktığını söyledi. AKP usulü Brigitte Bardot, pek yakında AKP tarafından "Fethullahçı" ilan edilip, yandaş medyadan kovulacaktı.
     PLAYBOY: Şikayet yağdı, RTÜK devreye girdi, Exotica, Playboy gibi kanallar Digitürk'ün yayın listesinden çıkarıldı. Sayın ahalimiz, şifreli yayınlanan erotik kanallara para ödeyip abone oluyor, geceyarılarına kadar bekliyor, geceyarısı saat 1'de başlayan programları seyrediyor, sonra da "bunlar ahlakımızı bozuyor" diye RTÜK'e şikayet ediyordu!
Sf: VII
     PREZERVATİF: Alman Comdomi firması, Türkiye pazarına girmeden önce kamuoyu araştırması yaptırdı. Türk erkeklerinin büyük boy prezervatif kullandığını belirledi. Piyasaya girince şoka girdi. Çünkü... Anketlerde 20 santim diyen erkeklerimiz, 15 santimlik standart boyu alıyordu. Büyük boy'lar elde kaldı. Türkiye'deki kamuoyu araştırma anketlerinin ne kadar gerçekçi (!) olduğunun, farklı bir kanıtıydı.
     ZEYNEP: AKP Adana milletvekili Zeynep Tekin Börü'nün derdi çok büyüktü. Meclis kuaförünün güzel topuz yapamadığını belirterek, meclis genel sekreterliğine başvurdu. Sosyal hizmetler müdürlüğü devreye sokuldu. Meclis kuaförleri kursa gönderildi.
     ARTEMİS: Berlin'in en lüks genelevini bir Türk vatandaşı açtı. "Artemis" isimli genelev için altı milyon euro harcamıştı. "Bizimki farklı bir konsept, bayanlar var, fuhuş var ama, ticari işletme, ben pezevenk değilim" diyordu. Aman yanlış anlaşılmasındı yani... Bu kerhanede her şey vardı, bir tek ne yoktu biliyor musunuz? Alkol yoktu. Benzetmek gibi olmasın ama, Türkiye'yi andırıyordu. Her haltı yiyebiliyordun, içki yasaktı!
     ANGELA: Tayyip Erdoğan, Almanya başbakanı Angela Merkel'e İstanbul'da iftar verdi. Salona Mozart marşıyla girdiler, ezanla oruç açtılar, tasavvuf müziğiyle yemek yediler, AB marşıyla gittiler.
Sf: VIII
     AYTAÇ: Türbanlı öğretmen Aytaç Kılınç Çaman, anaokuluna "müdür" olarak atanmıştı, ancak, hemen görevden alınmış, bir başka okula "öğretmen" olarak gönderilmişti. Türbanlı öğretmen mahkemeye başvurmuş, müdürlük görevine iadesini istemişti. Dava döndü dolaştı, Danıştay 2'nci Dairesi'ne geldi. "Okulda türban takmadığın söyleyen öğretmenin, kimliğinde türbanlı fotoğraf olduğu, okula gidip gelirken türban taktığı, dolayısıyla, kamu görevlisinin türbanla yöneticilik yapamayacağına, müdür olamayacağına" hükmedildi. Dinci basın bu kararı çarpıttı, "sokakta bile başörtüsü takmamızı yasakladılar" diye duyurdu. Vakit gazetesi "işte o üyeler" manşeti attı. Kararda imzası olan Danıştay üyelerinin fotoğraflarını yayınladı, açık hedef haline getirdi. Tayyip Erdoğan çıktı, "Danıştay efendi, bu iş senin işin
değil, Diyanet'in işi" dedi. Danıştay basıldı... Alparslan Aslan isimli saldırgan, Danıştay 2'nci Dairesi'nin toplantı halindeki üyelerine 11 el kurşun sıktı. Başkan Yücel Özbilgin hayatını kaybetti. Mustafa Birden, Ayla Günenç, Ayfer Özdemir ve tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu yaralandı. Vakit gazetesinin "işte o üyeler" manşetiyle açık hedef haline getirdiği heyetin, tamamı vurulmuştu. Saldırgan avukattı, "türbanlı öğretmen kararının cezasını verdim" dedi.
Sf: IX
     A. K. : Genelev kadını A.K., malulen emekli olmak için SSK'ya başvurdu. 76 yaşındaydı. Okmeydanı hastanesi sağlık kurulu "iş görür" raporu verdi iyi mi... Kadıncağız, çalışma bakanına rica mektubu yazdı. "Sevgili oğlum, Menderes zamanından beri çalışıyorum, yaşlılığıma hürmeten bana yardım et" dedi.
     İKBAL: TRT'de dinci kadrolaşma ayyuka çıktı. Gün Başlıyor programının sunucusu İkbal Gürpınar, yönetimin baskılarına dayanamayarak istifa ettiğini açıkladı. "Konuklarımın kıyafetlerini dekolte bulup, müdahale ediyorlardı, kahkaha atmama bile karışıyorlardı" dedi. Hadisenin matrak tarafı... Bu arkadaş, pek yakında tesettüre girecek, dinci tabir edilen kanallarda program yapacak, hatta "Allahuekber yihhuuu" sloganıyla meşhur olacaktı.
Sf: X
     HATİCE: Gazeteleri açtık, parmak arası terlikli bir adam, kucağında genç bir kadınla manşetlerdeydi. İstanbul büyükşehir belediyesine bağlı Belbim'in genel müdürü Adnan Şahin'di. Evliydi, eşi türbanlıydı. Kucağındaki kadının saçı başı açıktı. Adnan bey basın toplantısı düzenledi, "yazlığım Alanya'da Dim çayının yakınında, Hatice hanımı Dim çayında karşı kıyıya geçirirken kucağıma aldım, yoksa herhangi bir gönül ilişkimiz yok" dedi. Muhteşem izahatı!
     HÜLYA: Kendi adını taşıyan dergisinin kapak fotoğrafı için poz veren Hülya Avşar, türbana benzeyen bandana taktı. "Türbana sıcak bakıyorum, çok özeniyorum, türban takabilirim" dedi.
     RAKEL: Gazeteci Hrant Dink katledildi. Uğur Mumcu'dan beri memleketin gördüğü en kalabalık cenaze töreniydi. Eşi Rakel'in "sevgiliye mektup" diye başladığı veda konuşması televizyonlardan naklen yayınlandı. "Sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın, burada seni uğurlayanlardan ayrıldın, kucağımdan ayrıldın, ülkenden ayrılmadın."
     ANDREE: Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilirken, Bekir Coşkun Hürriyet'teki köşesinde "o benim cumhurbaşkanım olmayacak" diye yazdı. Tayyip Erdoğan öfkelendi, "bunu diyenler vatandaşlıktan çıkmalı, çeksin gitsin" dedi. En güzel cevabı, Bekir Coşkun'un eşi Andree verdi. "Ben Fransız asıllı Türk vatandaşıyım. Bir Türk'e aşık oldum, onunla evliyim. Bu topraklarda doğdum, annem babam bu topraklarda öldü, bu topraklara gömüldü, ben de bu topraklarda öleceğim, bu topraklara gömüleceğim. Fransa Ankara Büyükelçisi'nin bize teklif ettiği Fransa pasaportunu reddettik, çifte vatandaşlığı bile kabul etmedik. Başbakan'ın sözleri gururumu rencide etti, içimi acıttı. Cevabım şudur... Hayır sayın Başbakan, bir yere gitmiyoruz, buradayız!"
Sf: XI
     AYSEL VE FATMA: PKK Dağlıca'yı bastı, 12 askerimizi şehit etti, sekiz askerimizi kaçırdı. İki hafta sonra, iyiniyet adı altında, Kuzey Irak topraklarında, DTP milletvekilleri Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan'a teslim ettiler. Masa kurmuşlar, üstüne PKK bayrağı sermişler, yanına esir askerlerimizi dizmişler, teslim tutanağı imzalayarak, törenle bırakmışlardı. DTP'lilerin tutanakla aldığı askerlerimiz, Erbil'de Amerikan askerlerine devredildi, memlekete Amerikalılar getirdi.
     TAKAYASU: Yimpaş'ın patronu Dursun Uyar'a sermaye piyasası kanununa aykırı davranmaktan iki sene hapis cezası verildi. Tam cezaevine gireceği gün, hastaneye yattı, "takayasu" olduğu açıklandı. 1908'de Japon doktor Takayasu tarafından keşfedilen hastalık türüydü, bayılma, ateş filan yapıyordu. Küçük bir pürüz vardı... Kadınlarda görülüyordu!
     BENAZİR: İlk müslüman kadın başbakan Benazir Butto'yu havaya uçurdular.
Sf: XII
     SÜMER: Doktor Sümer Güllap vefat etti. Hani, Tayyip Erdoğan makam arabasında bayılmış, telaşla Güven Hastanesi'nin acil servisine getirilmiş, şoför kontak anahtarını içerde unuttuğu için kapılar kilitlenmiş, balyozla çıkarılmıştı ya... İşte o acil serviste Tayyip Erdoğan'a ilk müdahaleyi yapan, doğru teşhisi koyan doktordu. Henüz 42 yaşındaydı. Herhangi bir sağlık sorunu yoktu. Vefat ettiği gün bile çalışmıştı. Aniden komaya girdi, solunum cihazına bağlandı, kurtarılamadı. Güven Hastanesi başhekimi "çok şaşırdık" dedi. Sayın medyamız tarafından hiç önemsenmedi. Anca arka sayfalarda küçücük haber olabildi. Türkiye'de neredeyse tüm ölümler "şüpheli" bulunurken, 20 sene sonra kabirler açılıp suikast izleri aranırken, maalesef, bu genç kadının sürpriz ölümü üzerine hiç kafa yorulmadı.
Sf: XV
     MÜNEVVER: İstanbul Etiler'de çöp konteynerine atılmış bavuldan, vücut çıktı. Gitar çantasından, kafa çıktı. 17 yaşındaki lise öğrencisi Münevver Karabulut'tu. 17 yaşındaki arkadaşı Cem Garipoğlu tarafından, Bahçeşehir'de villada öldürülmüş, testereyle parçalanmıştı. Cem kaçtı. 197 gün sonra teslim oldu. Cem'in Münevver'i öldürmesiyle teslim olması arasında geçen 197 günde, sırf İstanbul'da 38'i kadın, 249 cinayet daha işlenmişti. Cem, 24 sene hapis cezasına çarptırıldı. İndirimlerle beraber 2024 senesinde, 32 yaşındayken serbest kalacaktı. Beş senedir hapisteydi, 1849 gündür koğuşta tek başına kalıyordu. İntihar etti. Karacaahmet mezarlığında toprağa verildi. "Kitap poşetini kafasına geçirip, çamaşır ipini boynuna üç tur doladığı, iki defa düğümleyip, sıktığı" açıklandı. Cezaevinin kamera kayıtlarına göre, tek başına kaldığı koğuşa hiç kimse girip çıkmamıştı. Ama... Cem'in intihar etmediğini, intihar süsüyle kaçırıldığını düşünenlerin sayısı hayli fazlaydı. Yurtdışına götürüldüğü öne sürülüyordu. Münevver'in ailesi savcılığa başvurdu. İnceleme başlatıldı. Cem'in annesi ve babası Adli Tıp'a doku, tükürük, kan örneği verdi, DNA analizi yapıldı. Cem'in vücudundan alınan örneklerle eleştirildi. Uyumlu çıktı. Adli Tıp'a göre, intihar edip toprağa verilen, Cem'di. Neden böylesine hunharca bir cinayet işlediğini polis çözememişti, mahkeme çözememişti, sırlarıyla gitti.
     TÜRKAN, TİJEN, GÜLSEREN: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Profesör Türkan Saylan'ın Ergenekon'dan evi basıldı. Milliyet gazetesi adına "Baba Beni Okula Gönder" kampanyasını yürüten Tijen Mergen, emniyete götürüldü, sorgulandı. Hakkında yakalama kararı çıkartılan Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseren Yaşer, ABD'de kanser tedavisi görüyordu, kendisine telefonla ulaşan gazetecilere, "başıma gelenler cemaat yüzünden, dokuz senedir onlarla mücadele ediyoruz, o nedenle gözaltına aldırmaya çalışıyorlar" dedi.
     BİHTER: Aşk-ı Memnu dizisinde Behlül, yengesi Bihter'i dudağından öptü, izlenme rekoru kırıldı, o an açık olan 100 televizyonun 70'inde Aşk-ı Memnu vardı.
Sf: XVI
     SANİYE: Mehmet Ali Şahin'in TBMM Başkanı seçildiği gün... Mehmet Ali Şahin'in eşi Saniye hanımın böbrek naklini yaparak hayatını kurtarmış olan Profesör Mehmet Haberal, müebbet hapisle yargılanmaya başlandı.
     AYŞE: Hürriyet gazetesi hidayeti erdi. Ayşe Arman türban taktı, sokaklarda dolaştı, haşemayla denize girdi, gözlemlerini yazdı. Ertuğrul Özkök'le Ahmet Hakan umre'ye gittiler, Kabe'yi tavaf ettiler, hicret yolunu katettiler, "Peygamber'in izinde" başlığıyla dizi yaptılar. Nafileydi... Aydın Doğan'a dört milyar liralık yeni vergi cezası kesildi.
Sf: XVIII
     SILA: Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in evi, polis tarafından basıldı. Altı yaşındaki kızı Sıla'ya ait olan Kırmızı Başlıklı Kız, Cinderella, Garfield, Temel Reis, Buggs Bunny, Alaattin'in Sihirli Lambası gibi çizgi filmlere el konuldu. İddianamede deliler arasında gösterildi. Kırmızı Başlıklı Kız, Ergenekoncuydu, haberi yoktu!
Sf: XVIII
     NESRİN: Manevi suikast işlendi, Deniz Baykal'ın kasedi çıktı. İnternette yayınlanıyordu. Gizli kamera görüntüleriydi. Yatak odasında kaydedilmişti. Baykal'ı giyinirken gösteriyordu. Bir de giyinen kadın vardı. CHP Ankara Milletvekili Nesrin Baytok'a ait olduğu öne sürülüyordu. Deniz Baykal ve söz konusu kadın, hiçbir karede yanyana değildi. Ancak, sanki bu görüntülerin devamı varmış da, şimdilik bu kadarı gösteriliyormuş gibi bir hava estirildi. Demokrasi tarihimizin kırılma noktalarından biriydi. CHP, bu komployla "dizayn" edildi, "Yeni CHP" haline getirildi.
     KUMA: Rize'nin AKP'li belediye başkanı Halil Bakırcı, Kürt sorununa çözüm olarak "Güneydoğu'dan ikinci eş alınmasını" önerdi!
Sf: XIX
     AJDA: AKP'yi yıkama yağlama kervanına Ajda Pekkan da katıldı, konserine gelen AB bakanı Egemen Bağış'a övgüler yağdırdı, "muhteşem vizyonunuzla ülkemizin önünü açıyorsunuz, iyi ki varsınız, sizin için canımızı vermeye hazırız, Allah sizi başımızdan eksik etmesin" dedi.
     EKATERİNA, DİLEK, NATAŞA: Senelerdir Türkiye'de yaşayan ve Express Yatırım'da çalışan Ekaterina Klopicheva, İstanbul Yeniköy'de çiçekçinin önüne otomobilini parkederken, "başka yere parket, otomobilimi çıkaramıyorum" diyen Çevre Hastanesini'nin sahibi Dilek Aşçıoğlu'yla tartıştı. Mahkemelik oldular. Ekaterina Klopicheva "bana Nataşa diye bağırdı, Nataşa'yı ne manada kullandığını herkes biliyor, her Rus kadını Nataşa değildir" diyerek, 50 bin liralık manevi tazminat davası açtı. Mahkeme, Ekaterina Klopicheva'yı haklı buldu, Dilek Aşçıoğlu'nun iki bin lira tazminat ödemesine hükmetti. Temyiz edildi, defalarca Yargıtay'la yerel mahkeme arasında gitti geldi, sekiz sene sürdü, neticede zamanaşımı süresi doldu, dava düştü.
     TANSEL: Yetmez ama evet referandumu'nda, adaletimize dair çarpıcı bir örnek yaşandı. Tayyip Erdoğan "hayır diyen darbecidir" dedi, mahkemeye verildi, suçsuz bulundu. Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Tansel Çölaşan "evet diyen gaflet içindedir" dedi, mahkemeye verildi, suçlu bulundu, işte böyle olurdu!
Sf: XX
     SEZEN: AKP politikalarını destekleyen Sezen Aksu, 12 Eylül 2010'da yapılan yetmez ama evet referandumu'nda demokrasi adına evet diyeceğini açıkladı. Arşivler biraz kurcalanınca, ortaya çıktı ki... Şimdilerde demokrasiden bahseden Sezen Aksu, 12 Eylül 1980'de, Kenan Evren'in darbesi hakkında "Türk silahlı kuvvetleri yerinde bir karar aldı, halkımıza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum" demişti!
     AYŞE: AKP'ye hep mesafeli duran, daima Atatürk'e atıfta bulunan, kadın hakları konusunda çağdaş adımlar atan Diyanet işleri başkanı Profesör Ali Bardakoğlu, görevden alındı. Yerine Mehmet Görmez getirildi. Diyanet işleri başkanı değişir değişmez, bismillah ilk iş, Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Merkezi Başkanı Ayşe Sucu görevden alındı. Ayşe Sucu, imam hatip mezunuydu, diyanetin ilk eğitim uzmanıydı, türban takmıyordu, saçı görünecek şekilde Benazir Butto tarzı örtünüyordu.
     GÜLDEREN: 2011 seçiminde, AKP ilk defa "türbanlı" aday gösterdi. Ama... Antalya'da 13'üncü sıradan gösterdi. İmkansızdı. Antalya zaten 14 vekil çıkarıyordu. Din öğretmeni Gülderen Gültekin'in seçilebilmesi için AKP'nin hepsini alması gerekiyordu. Peki amaç neydi? Ufak ufak, alıştıra alıştıra, toplumu hazırlamaktı.
Sf: XXI
     NİGÂR: Almanya'daki Eurovision'a Yüksek Sadakat grubunun "live it up" şarkısıyla katıldık, yarı finalde elendik. Azerbaycan kazandı. Ermenistan'a şirin görünmek için Türkiye'de Azerbaycan bayrakları yasaklanırken... Eurovision'u kazanan Azeri şarkıcı Nigar, sahnede kendi bayrağıyla beraber, bizim bayrağımızı salladı. Ekran başında seyrederken, sevincimizle, utancımız birbirine karıştı.
     ÜMİT: İnternete filtre sistemi getirildi. AKP'nin "ayıp" bulduğu sitelere girilemeyecekti. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, yasakların endişe yarattığını söyledi. Bülent Arınç çıktım, "Boyner gibi düşünenler iktidara gelirse, porno sitelerini serbest bırakabilirler" dedi.
     AFET: Oslo rezelatenin ses kayıtları internete düştü. Tayyip Erdoğan'ın "bölücülerle masaya oturduğumuzu iddia edenler şerefsizdir" dediği tarihlerde... MİT'le PKK'nın resmen masaya oturduğu ortaya çıktı. Pazarlık görüşmelerine, MİT'te "efsane" kabul edilen, kadın müsteşar yardımcısı Afet Güneş de katılmıştı 
Sf: XXII
     DEFNE: Ekranların cıvıl cıvıl sunucusu Defne Joy Foster, Ahmet Altan'ın oğlu Kerem Altan'ın evinde öldü. Henüz 36 yaşındaydı.
     NUR: Yandaş kanal atv'nin dizisi Uçurum'da, fahişe karakterine, CHP milletvekili Profesör Nur Serter'in ad-soyadı verildi.
     BEYDA: AKP milletvekili Hakan Şükür'ün eşi Beyda, türban taktı. 13 senedir evliydiler, saçı açıktı, hacca gitti, tesettüre girdi.
     VECİDE DEFNE: Odatv davasından tutuklanan gazeteci Nedim Şener, serbest bırakıldı. Silivri'de 375 gün yatırmışlardı. Eşiyle birlikte televizyona çıktı. Nedim çok şey anlattı ama, eşinin anlattığı bambaşkaydı. "Arama cihazından geçerken üzerindeki düğme öttü diye, kızımız Vecide Defne'nin eteğini çıkarttılar, kızım babasına kavuşmak için beline kazak sardı" dedi. Nedim'in kızı 9 yaşındaydı. Nedim ağlıyor, Türkiye yerin dibine giriyordu.
Sf: XXIII
     KÜRTAJ, SEZARYEN: Kuzey Irak'tan giriş yapan kaçakçılar, terörist zannedildi. Şırnak Uludere yakınlarında, F16'larla bombalandı. Aralarında çocukların da bulunduğu 34 kişi hayatını kaybetti. Tayyip Erdoğan mevzuyu değiştirmeye çalıştı. "Yatıyorsunuz kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz, her kürtaj cinayettir, her kürtaj Uludere'dir, sezaryene karşı bir başbakanım, cinayet olarak görüyorum" dedi!
Sf: XXIV
     HÜRREM: Tayyip Erdoğan, kafayı "Muhteşem Yüzyıl" dizisine taktı, "kınıyorum" dedi. Kınıyorum lafından sonra diziye bir haller oldu. Hürrem Sultan aniden türban taktı, haremdeki göğüs dekolteli, hamam sahneleri kayboldu, diziye hemen o hafta "ramazan" geldi, şehzadeler, cariyeler filan, komple oruç tutmaya başladılar.
     GÜLTAN: Açılım'ın "cici" olduğu dönemde, Bülent Arınç televizyona çıktı, "BDP'li bir kadın milletvekiline çok kızıyordum, çok beddua ediyordum, sonra onunla ilgili hatırayı dinledim, artık kızmıyorum, henüz 17 yaşında genç kızken Diyarbakır cezaevinde öylesine ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki, ben de aklıma gelse dağa çıkardım" dedi. O bahsettiği milletvekili, BDP eşbaşkanı Gülten Kışanak'tı. 12 Eylül'de Diyarbakır cezaevinin müdürü tarafından köpek kulübesine bir tıkılmış, altı ay orada tutulmuş, her gün falakaya yatırılmıştı. İşkenceci cezaevi müdürü, binbaşıydı. O binbaşı, 1988'de İstanbul'da belediye otobüsünde kafasına sıkılarak öldürüldü.
     AYTEN: Bir Başkadır Benim Memleketim'le hafızalara kazınan Ayten Alpman vefat etti. "Memleketim" şarkısı, adeta milli marş gibi ezberlendi. Halbuki... 14'üncü yüzyılda bestelenmiş İbrani ezgisiydi.
     SAKİNE, FİDAN, LEYLA: Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez, Paris'te, Kürdistan Enformasyon Merkezi'nde susturuculu tabancayla öldürüldü. 55 yaşındaki Sakine Cansız, PKK'nın kurucuları arasında yeralan tek kadındı, örgütün stratejisiydi.
Sf: XXV
     LALE, DENİZ, BERİL, NİHAL, SİBEL, HİLAL, FADİME: Hükümet "akil insanlar" icat etti. Aslında, PKK projesiydi. İlk defa Abdullah Öcalan tarafından dile getirilmişti, böyle bir heyet kurulmasını istemiş, aday isimler önermişti. AKP'nin 63 kişilik akil insanlar heyetinde, Arzuhan Doğan Yalçındağ, Hülya Koçyiğit, Lale Mansur, Deniz Ülke Arıboğan, Kezban Hatemi, Beril Dedeoğlu, Nihal Bengisu Karaca, Sibel Eraslan, Zübeyde Teker, Hilal Kaplan, Fadime Özkan, Fatma Benli filan vardı.
Sf: XXVI
     FATMA: CHP milletvekili Kamer Genç, Aile Bakanı Fatma Şahin'e hitaben, "Atatürk bu cumhuriyeti kurmasaydı, hangi tarikat mensubu kitlenin bilmem kaçıncı hanımı durumuna düşerdiniz" dedi. AKP milletvekili Zeyid Aslan, Kamer Genç'in üstüne yürüdü, "orospu çocuğu, ananı s...rim" diye bağırdı.
     PINAR: Reyhanlı patladı, 53 insanımız can verdi, normalde yas ilan edilmesi gerekirken, televizyonların yayın akışları bile değiştirilmedi, şen şakrak, tam gaz devam etti. Tayyip Erdoğan'ın annesi vefat ettiğinde eğlence programlarını iptal edenler, şimdi hiç istifini bozmamıştı. Hatta, AKP milletvekili Burhan Kuzu'nun oğlunun düğünü bile ertelenmedi. Burhan Kuzu'nun oğlu Süleyman'la gelini Pınar'ın düğününe, AKP'li vekillerin yanısıra, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, AB Bakanı Egemen Bağış, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bile katıldı. Facia günü düğününü ertelemeyen AKP... Matemimiz var diye, taaa dokuz gün sonraki 19 Mayıs konserlerini iptal etti!
     EBRU: 17 Aralık'tan tutuklanan Rıza Sarraf'ın eşi Ebru Gündeş, O Ses Türkiye şarkı yarışmasında jüri üyesiydi. Acun'un sunduğu programa devam edip etmeyeceği merak ediliyordu. Devam etti. Jüri koltuğuna oturdu, "karanlıktan geçiyoruz, çocuğumun incinmesini istemiyorum" dedi, gözyaşlarına boğuldu. İzlenme rekoru kırıldı.
Sf: XXVII
     FEYZA: Türbanlı spiker Feyza Çiğdem Tahmaz, TRT'de haberleri sunmaya başladı. Devlet televizyonu TRT'nin tarihinde ilk'ti. Türbanlı spiker, Hilal TV'den transfer edilmişti. 2005 senesinde yayın hayatına başlayan Hilal TV, dinci yayın yapan bir kanaldı.
     NURHAN: Tayyip Erdoğan'ın Akhisar'da mitingi vardı, emekli Nurhan Gül balkona çıktı, ayakkabı kutusu salladı, şırrak, evini polis bastı, gözaltına alındı, karakola götürüldü. Bu hadise, ayakkabı kutusu eylemlerinde patlama yarattı. Öylesine talep vardı ki, ayakkabı kutusu sıkıntısı başgösterdi. Milli maç öncesinde bayrak satar gibi, çarşıda-pazarda ayakkabı kutusu satılmaya başlandı, balkonuna, penceresine, vitrinine, otomobilinin arka camına ayakkabı kutusu yerleştirenler vardı. Neticede... İki ay sonra, Nurhan Gül'ün ayakkabı kutusu sallaması, soruşturmayı yürüten savcı tarafından "ifade özgürlüğü" olarak değerlendirildi, dava açılmasına gerek görülmedi.
Sf: XXVIII
     GAMZE: Tayyip Erdoğan, kafayı öğrenci yurtlarına takmıştı. "Kızlarla erkeklerin devlet yurtlarında karışık kalmasına müsaade etmeyeceğiz" diyordu. Birincisi, devlet yurtlarında zaten kızlı-erkekli kalınmıyordu. İkincisi, üniversite çağına gelmiş, 18 yaşını geçmiş gençlerin, nereden, kiminle kalacağına kimse karışamazdı. Bu hukuki gerçekle yola çıkan, biri kız biri erkek, İzmirli iki üniversite öğrencisi, Gamze Selçuk'la Ali Haydar Temel, başbakanı madara etmek için, savcılığa gidip kendilerini ihbar ettiler, "kızlı-erkekli aynı evde kalıyoruz" diyerek, kendileri hakkında suç duyurusunda bulundular. Savcı inceledi. Anayasa'ya ve TCK'ya göre suç teşkil etmediğini belirterek, "dava açılmasına gerek yok" kararı verdi. Türkiye'yi tir tir titreten Tayyip Erdoğan, İzmir için eğlence vesilesiydi.
Sf: XXIX
     SENA: CHP milletvekili Kamer Genç'e, "senin a.. ına koyarım, orospu çocuğu, senin ananı si...rim" diye bağıran AKP milletvekili Zeyid Aslan, bir başka tartışmada, CHP milletvekili Muharrem İnce'ye "senin ananı si...rim, kı..nı si..yim" diye bağırdı. CHP milletvekili Sena Kaleli, Türkiye'nin ilk otobüs firması Kamil Koç'un eski patronuydu, "otogarda 33 sene çalıştım, böylesine küfürleri otogarda bile duymadım" dedi.
     LEYLA, HALİME: CHP'nin Bursa Büyükşehir belediye başkan adayı Necati Şahin'di. Her aday kendi fotoğrafıyla kampanya yürütürken, Necati Şahin, eşiyle birlikte çekilmiş fotoğrafını kullanıyordu. Çünkü, eşi Leyla hanım türbanlıydı. CHP maalesef, adaya değil, türbana oy istiyordu. Peki CHP'nin türbanlı adayı yok muydu? Vardı. Elazığ Kovancılar'da, türbanlı Halime Karakoç'u aday gösterdiler. Netice? Cumhuriyet Halk Partisi, Bursa'da, AKP'nin anca yarısı kadar oy alabildi. Kovancılar'da ise, sadece yüzde bir oy alabildi, yüzde bir!
Sf: XXX
     SUSANNE: 2007 senesinde, Malatya'daki Zirve Yayınevi'nde katliam yapılmıştı, biri Alman üç kişi, Hıristiyan oldukları ve İncil baktıkları gerekçesiyle, boğazları kesilerek, hunharca öldürülmüştü. Katiller, alt tarafı yedi sene sonra salıverildi. Katledilen Alman vatandaşı Tilman Geske'nin eşi Susanne, çok sevdiği Türkiye'den ayrılmamıştı, iki çocuğuyla beraber Malatya'da yaşamaya devam ediyordu. Ancak... Kocasının gırtlağını kesenler Malatya sokaklarına geri dönünce, Susanne bavulunu topladı, Türkiye'den ayrıldı.
Sf: XXXI
     İZMİR'İN DENİZİ KIZ, KIZI DENİZ, SOKAKLARI HEM KIZ HEM DENİZ KOKAR: Tayyip Erdoğan, İzmir mitingi için Gündoğdu meydanına giderken, seçim otobüsünü zınk diye durdurdu, korumalarına bir balkonu işaret etti, korumalar koşturdu, o balkondaki kadını "kol işareti" yaptığı iddiasıyla gözaltına aldı. AKP konvoyu biraz ilerledi, gene zınk diye durdu, Tayyip Erdoğan bu defa bir kafede oturan kadını işaret etti, korumalar koştu, kafede oturan kadını "kol işareti" yaptığı iddiasıyla gözaltına aldı. 2002'den beri hep aynı manzaraydı. İzmir, Tayyip Erdoğan'ı asla sevmedi. Kol işareti yapanları tek tek toplamaya devam etseydi, mitinge yetişebilmesi mümkün değildi!
Sf: XXXIV
     HILLARY: ABD eski dışişleri bakanı Hillary Clinton'ın hatıralarını yazdığı Zor Seçimler isimli kitabı piyasaya çıktı. Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye hakkında "istikameti belirsiz ülke, akıbeti konusunda kafalarda soru işaretleri var" diyordu.
Sf: XXXV
     HAYRÜNNİSA: Abdullah Gül'le Tayyip Erdoğan arasında senelerdir devam eden gerilim, nihayet açığa çıktı. Hayrunnisanım, cumhurbaşkanlığına veda resepsiyonunda gazetecilere patladı. "Abdullah bey kibarlığından söylemiyor, kendisine çok yanlışlar, çok saygısızlıklar yapıldı, bu süreçte yaşadıklarımızı 28 Şubat döneminde bile yaşamadık" deyiverdi. Sonra da, Tayyip Erdoğan'ın bir numaralı gazetecilerinden Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi'ye döndü, "sizinle tokalaşmak bile istemiyorum, çok kırgınım" dedi. Peki, Hayrunnisanım niye bu kadar öfkeliydi? Çünkü... Yandaş medyada son altı aydır Abdullah Gül aleyhine müthiş bir kampanya yürütülüyordu. Abdullah Gül'ün beş sene daha cumhurbaşkanı olma hakkı vardı, yeniden aday olmasın isteniyordu. Kurucusu olduğu AKP'ye genel başkan olma hakkı vardı, buraya da aday olmasın isteniyordu. Tayyip Erdoğan'ın önüne çıkmasın, siyaset sahnesinden çekilsin isteniyordu. Bu nedenle, yıpratma kampanyası başlatılmıştı. "AKP'de söz hakkı olmadığı, Tayyip Erdoğan olmasa Abdullah Gül diye birinin olmayacağı, oturduğu tüm makamları Tayyip Erdoğan'a borçlu olduğu" yazılıyordu. Abdullah Gül susuyordu ama, eşi dayanamamıştı.
Sf: XXXVI
     TEZCAN: Atatürk'ü mirası Çankaya Köşkü'nü tarihten silip, Ak Saray'ı devletin simgesi haline getirmeye çalıştılar. Bir Cumhuriyet kadını, adeta tek başına mücadele etti, kaçak saray olduğunu kanıtladı, harcanan servetten, görgüsüzlük abidesi mobilyalarına kadar, Ak Saray'ın ipliğini pazara çıkardı, Tayyip Erdoğan'ın burnundan getirdi. Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan'dı.
     ZEYNEP: Milli eğitim bakanlığı, liselere yerleştirme sonuçlarını açıkladı. Böylece, TEOG denilen saçmalığın ne olduğu ortaya çıktı. Tercihte bulunmayan çocukları "zorla" imam hatipe kaydetmişlerdi. "Alo Fatih" tepeleriyle gündeme gelen Habertürk gazetesi yazarı Fatih Altaylı'nın kızı Zeynep'i de zorla imam hatipe yazmışlardı. Fatih Altaylı, iktidara geldiğinde Tayyip Erdoğan'ı yere göğe sığdıramıyordu, hatta, Nobel Barış Ödülü'ne bile aday gösteriyordu. Bu tür şakşakçılığın bedelini, şimdi çocuklarımız ödüyordu.
Sf: XXXVII
     BEBELERE TÜRBAN: Milli Eğitim bakanlığı'nın kılık kıyafet yönetmeliğinde değişiklik yapıldı. "Başı açık" ibaresi kaldırıldı. "Başı açık" ibaresi kaldırılınca ne olmuş oldu? İlkokul öğrencilerinin "türban" takması serbest bırakılmış oldu. Hatta, isteyen anaokuluna bile türbanla gidebilecekti. Artık yasal engel yoktu.
Sf: XXXVIII
     NİLÜFER, SATI: Balyoz kumpası nedeniyle canına kıyan Yarbay Ali Tatar, ölümünün beşinci yıldönümünde mezarı başında anıldı. Ali'nin eşi Nilüfer, "en baştan beri söyledik, hukuksuzluk yapılıyor dedik, kumpaslar kuruluyor dedik, bugün feryat edenler, o gün feryadımızı duymadılar, iş kendilerine gelince farkına vardılar, intikam peşinde değiliz ama, adalet istiyoruz, Ali'nin canına kıyanlar hesap versin" dedi. Anne Satı Tatar ise, kısaca "yazıklar olsun" demekle yetindi.
     SÜMEYYE: Tayyip Erdoğan'ın küçük kızı Sümeyye, AKP'nin genel başkan danışmanıydı. Bu sıfatıyla başbakanlığın resmi toplantılarına katılıyor, resmi gezilerine gidiyordu. Babası cumhurbaşkanı olunca, Ahmet Davutoğlu'nun danışmanlığını yapmadı, istifa etti.
     LEMAN: Kurban bayramı geldi, şarkıcı Leman Sam twitter'dan mesaj attı, "benim için IŞİD'le, bıçağını masum bir hayvanın boğazına dayayan, aynı duygudadır" dedi. Eskişehirli bir avukat, "dini değerleri aşağıladığı" iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Bülent Arınç mevzuya dahil oldu, "zavallı, iffeti yozlaşmış, edepten yoksun" dedi.
Sf: XXXIX
     SERENA, JUDY: İran devlet televizyonu Press TV'nin muhabiri Serena Shim, Suruç'taki trafik kazasında hayatını kaybetti. Lübnan asıllı Amerikan vatandaşıydı, Kobani olaylarını takip etmek üzere Türkiye'ye gelmişti. Sadece 24 saat önceki canlı yayınında "Milli İstihbarat Teşkilatı'nın kendisini casuslukla suçladığını, tutuklanmaktan korktuğunu" söylemişti. Peki neden bu şekilde suçlanmıştı? Çünkü... "Türkiye'den Suriye'ye giden yardım konvoylarıyla, aslında militanların taşındığını, bu iddiasını kanıtlayan görüntüler olduğunu" açıklamıştı. Bunu açıkladıktan sadece 24 saat sonra, içinde bulunduğu otomobile beton mikseri çarptı. Kendisi gibi kadın olan kameramanı Judy Irish yaralı kurtuldu, Serena Shim öldü. Beton mikserinin şoförü "kusursuz" bulundu, serbest bırakıldı.
Sf: XL
     BURCU: HDP milletvekili Burcu Çelik Özkan, köy korucularına seslendi, "o keleşi size çevirmesini çok iyi biliyoruz, bu memleketten defolup gideceksiniz" dedi.
Sf: 211
     Googoosh
     Guguş...
     İstanbul'da şakıdı dün.
     İran'ın kızı o.
     İran'a girmesi yasak.
     Çünkü, iktidar yandaşı sanatçı olmaz. İster transatlantik ol, ister filika, iskeleden halatları koparıp attığın an başlar, sanat... Özüne, mantığına, ruhuna aykırıdır, bağımlı olmak.
     Peki, seçmen değil midir sanatçı?
     Herhangi bir partiye sempatisi olamaz mı?
     Elbette olur. Hepsinin var. Gidelim İran'dan taa öbür tarafa, mesela Hollywood'a... Bush iktidardaydı; George Clooney, Scarlett Johansson, Ben Affleck, Brooke Shields, Sean Pean, Edward Norton, Jennifer Aniston, Ben Stiller, Will Smith gibi sanatçılar, açık açık direndi, sokaklara çıktılar Obama'nın yanında gören var mı? Obama iktidar olduktan sonra, biri çıkıp da, icraatlarının ne kadar şahane olduğunu söylüyor mu?
     Örneği yoktur.
     İktidara karşı durmak başka şeydir.
     İktidara "iliştirilmek" başka şeydir.
     Darısı bizim yalaka "şarkıcı"ların başına!
Sf: 223
     Siyah Türk.
     Beyaz Türk.
     Pek moda bu aralar.
     Tayyip Erdoğan kendini" zenci" ilan ediyor.
     Rakiplerini "beyaz" olmakla suçluyor.
     Beyaz Türk'ten kasıt, eğitimli, zengin, burnu büyük kokoşlar... Siyah Türkler'in ise, yer sofrasında bulgur kaşıklayan, ezilmiş garibanlar olduğu varsayılıyor.
Sf: 242
     Ameliyat eldiveninden balon!
     Şişirmişler ameliyat eldivenini.
     Bileğinden bağlamışlar.
     Balondan bebek yapmışlar.
     Beş parmak dikilmiş havaya.
     Güya saç olmuş balon bebeğim suratına.
     Şeymacığı gülümsetmek için böylesine ağlanası bi formül icat eden doktorlara hemşirelere mi sarılayım, iyi ki varsınız diye... Yoksa "terörün kökünü kazıyacağız" balonu, "analar ağlamasın" balonu, "dünya lideriyiz" balonu havalarda uçuşurken, alt tarafı üç kuruşluk balonu bile olmayan çocuklarımıza ağıt mı yakayım... İnanın bilemiyorum.
Sf: 245
     Keriman
     Türkiye'nin ilk dünya güzeli...
     Keriman Halis Ece, vefat etti.
     Aslına bakarsanız, bi önceki senenin, 1931'in Türkiye Güzeli Naşide Saffet hanım, Avrupa Güzel Göz Kraliçesi seçilmişti. Perşembenin çarşambadan gelişiydi bu... "İnsan" olma hakkını kazanan Türk kadınının güzelliği ortaya çıkmıştı. Mustafa Kemal, kuru-ruhsuz bi telgrafla yetinmedi, onuruna balo tertipledi, medeni bi erkek olarak, Dünya Güzeli'yle dans etti.
     Dünya Güzelimiz için Taksim Meydanı'nda sahne kuruldu, törenle halka tanıtıldı. Çoğunluğu kadın-kız, on binlerce vatandaşımız koştu oraya... Kimse kimseye parmak atmadı!
     Keriman Halis Ece'nin Dünya Güzeli seçildiği sene... Samsun'un simgesi olan Atatürk Anıtı açılmıştı. O zamanlar "19 Mayıs'ı niye kutluyoruz ki" filan denmiyordu.
     Milletler Cemiyeti'ne girdik o sene... Onlar davet etmişti. TBMM görüştü, kabul etti. Şimdi olduğu gibi, elalemin cemiyetlerine girmek için popomuzu yırtmıyorduk... Yalvarılıyorduk.
     Aynı sene... Ramazanın 15'inci günü, Hafız Yaşar bey, İstanbul Yerebatan Camii'nde cuma namazını müteakip, "müşfik ve rahim olan Allah'ın adıyla" diye başlayarak, ilk kez, Türkçe Kuran okudu. Ardından... Hafız Burhan, Hafız Kemal, Hafız  Zeki, Hafız Nuri, Hafız Rıza, Hafız Fahri, Hafız Rifat beyler, Sultanahmet Camii'nde Türkçe Kuran okudu. Cemaatin çok önemli bölümü, kadındı. Hafız Rifat Bey, Fatih Camii'nde, ilk kez Türkçe ezan okudu. İlk Türkçe hutbe, Süleymaniye Camii'nde okundu. Kadir Gecesi... Ayasofya'da 30 hafız, Türkçe Kuran okudu. 50 bin kişi geldi Ayasofya'ya... Radyodan naklen yayınlandı.
Sf: 246
     1'nci Türk Tarih Kongresi toplandı. 
     En önemli kararı şuydu: "Türk tarihi Osmanlı'yla başlamadı, siyaset ve kültürde Osmanlılığı esas almak kesinlikle yanlıştır."
     Türk Dil Kurumu kuruldu.
     "Türk dili sadeleşmeli" denildi.
     "Arapça ve Farsçadan arındırılmalı" denildi.
     Yoyo moda olmuştu. Sevgili çocuklarımız "oyuncak" diye bir şeyin varlığından haberdar olmuştu.
     Enflasyon eksi 6.
     Büyüme kızı yüzde 11.
     Ekmeğin kilosu, tanesi değil, kilosu sadece 8 kuruştu.
     Kilo diyorum, çünkü, dünyaya entegre olunmuştu, uluslararası ölçü birimleri kabul edilmiş, kilogram, gram, metre, litre'ye geçilmişti.
     Keriman Halis Ece'nin Dünya Güzeli seçildiği sene... Bölge tiyatroları kuruldu, ilk defa ülke turnelerine çıkıldı.
     İlk kadın hakimimiz Mürüvvet Hanım'dı.
     Adana'da görevine başladı.
     "Boşverin canım, kolayı var... Uruguay'dan inek, ABD'den pamuk, Rusya'dan buğday, Fransa'dan arpa alırız" denmemiş... "Kendi kendimize yetelim" diye, 1'inci Ziraat Kongresi toplanmıştı.
     Tekel kurulmuştu.
     İzmir Rıhtım Şirketi devlet tarafından satın alınmıştı.
     Ki, tek tek alınan o limanların tamamı şimdi satıldı.
     Bugün bile milyonlarca insanın insanın diş fırçasından haberi yokken, taa o zamanlar mevzunun önemi kavranmış, 1'inci Diş Hekimliği Kongresi tertiplenmişti. Milli İktisat Cemiyeti "ey ahali, sağlık için balık ye" kampanyası başlatmıştı.

Sf: 247
     Türkiye'nin ilk otomobil yarıldı, İstinye-Zincirlikuyu arasında yapılırken... Yüzme sporunun teşvik edilmesi için, Türkiye'nin ilk yüzme yarışları, Büyükdere sahilinde gerçekleştirilmişti.
     Tayyareci Vecihi Bey, Vecihi Hürkuş, uçağıyla yurt gezisine çıktı. Bugünlerde "soykırımcı" denilen, dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen'i ilk o yetiştirdi.
     İzmirli kadınlar, Cumhuriyet'in nimetlerinden öylesine faydalanmaya başlamıştı ki, İzmir'de erkek haklarının savunuculuğunu yapmak üzere Erkekler Birliği adıyla dernek kurulmuştu iyi mi!
     Mustafa Kemal'in Ankara'ya gelişi, ilk kez, törenlerle kutlanmıştı. Bu sene, ilk kez kutlanmadı.
     Bugün, vicdansızca ve utanmazca "diktatör" denilen Atatürk'ün Türkiyesi'nde, Keriman Halis Ece Dünya Güzeli seçilirken, yukarda bazı örneklerini saydığım devrimler yaşanırken... Almanya'da seçim yapıldı. Dünya "demokrasi" zannediyordu, Hitler çoğunluğu elde etti.
     "Sandık demokrasisi"yle geldikten sonra neler yaptı o Hitler, herkes biliyor.
     Ha bu arada... Keriman Halis Ece'nin Dünya Güzeli seçildiği sene, Muhsin Ertuğrul'un Bir Millet Uyanıyor filmi gösterime girmişti. Bilmiyorum gari, uyanıyor mu, uyanamıyor mu!
Sf: 273
     Necla
     Gazeteciydi Ali Kemal.
     İngiliz finosuydu.
     Milli mücadeleye karşıydı.
     "Avrupa ile başa çıkmayı hangi Asya kavmi başardı ki, biz başarabilelim" diye makaleler döşeniyordu. Bugünkü kayıtsız-şartsız AB'ciler gibi, Avrupalıların illa başımızda bekçi olarak dikilmesini istiyordu.
     Mustafa Kemal'den nefret ediyor, milletin başına bela olarak görüyor, ''onunla tokalaşmak eşkiyaya el uzatmaktır" diyordu. Hatta "derme çatma bir ordu, dövüşüp duruyor, zırzoplar, tam istiklal isteriz diye tutturmuşlar, ne demiş Arap, elhekmü limen galebe, garibin dediği olur, işte bu kadar" diyordu. 
     Hızını alamıyor, Mustafa Kemalcileri "sevinçle" şöyle tarif ediyordu: "Çanlarına ot tıkanıyor, moralleri pek düşük, çoğu yalınayak, teçhizatları noksan, gerçi birkaç kamyonları var ama, hepsi kullanılmaz halde, motorları bozuldu mu tamir edilemiyor, benzin-yedek parça yok, taşıma için ancak mandaları var, Mustafa Kemal faydalı hiçbir işe yaramazlar, hamdolsun sayıları azdır, hastalanmış uzuv gibi kesip atmalı."
Sf: 274
     "Berduş" diyordu Mustafa Kemal'e... "Medeniyet dünyasını aleyhimize çevirmek için, Anadolu'da havsalaya sığmaz delilikler, cinayetler işliyor" diyordu. "Ey Müslüman kardeşlerimiz, teşkilat-ı milliyeye aldanmayınız, bolşevik kafası taşıyan yurtsuz serserilerdir bunlar" diyordu. "Bu millici mahluklar kadar, başları ezilmek ister yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir" bile diyordu.
     Neticede...
     Bedelini ağır ödedi, linç edildi.
     Eşi, İsviçre'ye taşındı. Oğlu, orada hukuk tahsili gördüm, üniversiteyi bitirince "memlekete döneceğim" dedi. Aile büyükleri itiraz etti, seni yaşatmazlar diye dil döktüler, nafile... Bindi tirene, geldi. İngilizce, Almanca, Fransızca bilen, donanımlı bir gençti. Dışişleri bakanlığının memuriyet sınavına girdi, kazandı.
     İsmet İnönü, cumhurbaşkanı... Masasına, sınavı kazananların dosyalarını getirdiler. Birinin üzerinde "menfi" notunu gördü. "İşe alınması muvafık değildir" yazıyordu. Sakıncalı yani, uygun değil... Açtı dosyayı, okudu, kırmızı kalemle belirtilmişti, Ali Kemal'in oğluydu. Çizdi menfi'nin üstünü, müspet yazdı, çizdi muvafık değildir'in üstünü, muvafakat ediyorum yazdı, imzaladı. "Devlete kin yakışmaz, biz bu cumhuriyeti kanla kurduk ama, insanla büyüyeceğiz" dedi. Dosyayı uzatırken de, ekledi, "Ben bunu Gazi'den öğrendim!"
Sf: 281
     Meryem
     Haftalardır tartışılıyor.
     İmralı'ya kim gitsin?
     Seçenek seçenek sunuluyor.
     Hükümetimiz isim beğenmiyor.
     E bi öneride bulunayım bari.
     Anadolu'nun küçücük kasabasından elinde bavuluyla yola çıktığında kendisi de küçücüktü, henüz 14 yaşındaydı. Askeri liseye yazıldı. Harp okulundayken, boks'a başladı, 1979 senesinde, kilosuna Türkiye şampiyonu oldu, defalarca milli takıma girdi. Özel kuvvetler'e seçildi, bordo bereyi taktı. Paraşütçü, kurbağaadam, kar kaçakçısı, sualtı savunma-taarruz uzmanı, yakın dövüş ve atış hocası oldu.
Sf: 282
     15 Ağustos 1984, bölücü terör, tarihimizde ilk kez vurdu. Bir saat sonra helikopterle Eruh'a indirilen tim'in komutanıydı. Lübnan, Somali, Bosna, Arnavutluk, Kosova, Gürcistan, Irak'ta özel görevlerde; 28 ülkede bulundu. Somali'deyken, bizzat ABD Genelkurmay Başkanı tarafından "best of the best" sıfatıyla onurlandırıldı, delta force'lara örnek gösterildi. Beyrut'ta askeri ataşelik yaptı; oradayken Beyrut büyükelçiliğimiz roketle vuruldu, odası isabet aldı, kıl payı kurtuldu. Hayatı boyunca bir kere bile olsun, batı'daki şehirlerimizde görev yapmadı. Yüzlerce operasyona, bütün sınır ötesi harekatlara katıldı, Hakurk, Haftanin, Zeli, Metina, Zap, Avaşin... Kampların hepsine girdi, Kuzey Irak'ta aylarca kaldı.
     Gazi... Bir keresinde, çatışma bölgesine, gece karanlığında paraşütle atladı, kayalıklara inerken son anda ters rüzgar yedi, çakıldı, boynundan ağır şekilde yaralandı, günlerce hastanede yattı, haber vermedi, ailesinin anca iyileştikten sonra haberi oldu.
     İngilizce, Yunanca, Kürtçe biliyor. Zodyak'tan tank'a kadar, operasyonel anlamda kullanabiliyor. Gazi Üniversitesi'nde, silah ve mühimmat kazaları üzerine yüksek lisans yaptı.
     Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası var. Sayısız takdir beratı var. İnanılmaz kahramanlıkları ve fedakarlıkları sebebiyle, çok az insana nasip olacak şekilde, Genelkurmay'dan iki defa para ödülüne layık görüldü. Almadı, iyi mi... Kabul etmedi. Devlet zaten bize maaş veriyor, üstüne niye ekstra para alayım ki, dedi.
     Nerelerde bulunduğunu, kimbilir hangi dağlarda olduğunu, eşi bile bilmiyordu. Ama hangi şartlarda olduğunu biliyordu. "70 kilo gönderirdim, 60 kilo dönerdi" diyor. En uzak ayrılık... Sekiz ay görüşemedikleri oldu, sadece telefonlaşabildiler. Oğlu mesela, ilkokul birinci sınıf karnesini aldığı gün, velilerin arasında alkışlayan babasını tanımadı. Kızı doğdu, gelemedi, kucağına aldığında dört aylıktı. Babasını kaybetti, gene gelemedi.
     Peki ya, onu doğuran ana?
Sf: 283
     Hakkında "terörist" diye yakalanma kararı çıktı.
     Annesi duydu.
     "O gece" kalp krizi geçirdi.
     Vefat etti.
     Ömrünü terörle mücadeleye adayan oğlunun terörist ilan edilmesine dayanamadı ana yüreği.
     Evet... Terörün başladığı gün, Türkiye Cumhuriyeti'nin terörle mücadele etsin diye "ilk gönderdiği subay" hapiste.
     Dolayısıyla... Hala İmralı'ya kim gitsin falan diye kafa yormanın alemi yok. Çıkarın İmralı'dakini kardeşim. Bunları koyun İmralı'ya.
     Meryem Gülbahar'ın okuma yazması yoktu. Olan biteni konu komşudan az çok duyuyor, detaylarını öğrenemiyordu. Kızları çeşitli mazeretlerle oyalıyor, televizyon seyretmesini, özellikle haberleri seyretmesini engelliyordu. Vefat ettiği gece anlaşıldı ki... Oğlunun fotoğrafının basıldığı bir gazeteyi bulmuş, gizli gizli, komşu kızından rica etmiş, "şurada ne yazmışlar, bana okur musun" demiş, çocuk yaşta devlete emanet ettiği kahraman oğlu hakkında "terörist" diye yakalanma kararı çıkarıldığını öğrenmişti. Ana yüreği, o geceyi çıkaramadı. Varlığıyla onur duyduğumuz albay Hulusi Gülbahar, Ergenekon kumpasıyla iki sene hapis yatırıldı.
Sf: 287
     Özbeöz Türk'tür rakı.
     Ne malum derseniz?
     Nerede, ne zaman ve kim tarafından icat edildiği bilinmiyor, meçhul, oradan malum... Eğer, biz Türklerden başka bir milletin icadı olsaydı, cilt cilt yazılı tarihi olurdu, seceresini bilirdik.
     Şampanyanın mucidi Fransız keşiş Dom Perignon mesela, anca 1638'de dünyaya gelmiş... Evliya Çelebi'nin 1635 tarihli seyahatnamesinde ise, rakıdan bahsediliyor. Demek oluyor ki... Şampanyayı icat eden adam kundakta ana sütü içerken, biz aslan sütü içiyorduk. Daha ne diiim?
Sf: 291
     Hülya
     1919'da Damat Ferit hükümetinin ''heyet-i nasiha''sı vardı. Bu hükümetin ''heyet-i akil''i var.
     O heyetin amacı, vilayet vilayet dolaşıp, işgale direnmemeleri, büyüklerimiz ne diyorsa onu yapmaları konusunda ''ahaliye nasihat'' etmekti. Bu heyetin amacı da, vilayet vilayet dolaşıp, direnmemeleri, büyüklerimiz ne diyorsa onu yapmaları konusunda ''ahaliye nasihat'' etmek.
Sf: 292
     O heyetin mensupları 7'şerliydi.
     Bu heyetin bölgeleri 7'şerli.
     O heyet nisanda kurulmuştu.
     Bu heyet de nisanda kuruldu.
     O heyet padişah efendimizi ''Dolmabahçe''de ziyaret ettikten sonra görevine başlamıştı. Bu heyet de başbakanımızı aynı mekanda ''Dolmabahçe''de ziyaret ettikten sonra görevine başlıyor.
     O heyet maneviyd.
     Bu heyetin de hiçbir yetkisi yok.
     O heyette müftü vardı.
     Bunda imam var.
     O heyette Ohannes Efendi vardı.
     Bunda muadili var.
     O heyette liboş vardı.
     E kambersiz düğün olmaz. Bunda da var.
     O dönemin basını ''muhabbetin temin edileceğini, nifakın yok edileceğini'' anlatıyordu. Bu dönemin basını da fotokopi gibi ''barışın sağlanacağını, hayırlara vesile olacağını'' anlatıyor.
     O dönem, biri şöyle yazmıştı...
     "Malicilik bağnazlıktır.
     Milliyetçilik dedikleri, medeniyet için afettir."
     Bu dönem, hangi birini yazayım!
     O heyetin başkanları, her gittikleri vilayetten sadrazama telgraf çekiyor, gözlemlerini aktarıyor, memleketin sevinçlere gark olduğunu, tebaanın bila istisna sadakat gösterdiğini bildiriyordu. Bu heyetin başkanları da, Başbakan'a rapor hazırlayacak.
     O heyet işe yaramamıştı.
     Bu heyetin neticesini henüz bilmiyoruz.
     Ama kesinlikle bildiğimiz şu...
     O heyeti tarih unutmadı.
     Bakın bugün bile konuşuyoruz.
Sf: 293
     Bu heyet de asla unutulmayacak.
     Çünkü, şöyle demiş milli şair...
     Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar.
     İbret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.
Sf: 299
     Sibel
     Akp'li belediyelere evlilik semineri veriyor.
     Aile danışmanı.
     Sibel Üresin...
     Oku da gülesin.
Sf: 300
     Sibel Üresin, Maltepe Üniversitesi'nden ''yaşam koçluğu sertifikası'' almıştı, bu sertifikayla ''aile danışmanı'' olmuştu. Kendi ailesinde tesettürlü hiç kimse bulunmadığını, 19 yaşındayken bir rüya gördüğünü, bu rüya üzerine türban taktığını söylüyordu. AKP'li belediyelere, hatta, emniyet müdürlüklerine bile seminer veriyordu. ''Kadının dayak yemesi, kadının eşi tarafından aldatılması, bana göre boşanma sebebi değil'' diyordu. Sibel Üresin'in zihniyeti, AKP döneminde kadınlarımızın başına gelenlerin ''özeti'' gibiydi.
Sf: 305
     Gazetecilik öğrencisi Lorraine'nin başına bunlar gelmişti. Peki gazetecilerin başına neler geldi? Bilanço şuydu... Gezi olayları sırasında, 10'u yabancı 153 gazeteci polis şiddetiyle yaralandı, 39 gazeteci gözaltına alındı, 3'ü tutuklandı. Kafasına gaz bombası fişeği denk geldiği için hastanelik olan, ayağı kırılan, kolu kırılan, parmağı kırılan, tazyikli suyla kör olma tehlikesi atlatan, plastik mermiyle göğsünden vurulan, elinden vurulan, biber gazından bayılan, kafası yarılan, kaşı açılan, kameraları-fotoğraf makineleri kırılan, kaydettiği görüntüleri zorla silinen gazeteciler vardı. Ve, bunları yapan polisleri "destan yazdılar" diye manşet yapan yandaş gazeteler vardı!
     Ceyda 
     İki tane ağacı yıkamadın birader...
     Cumhuriyet'i nasıl yıkacaksın?
     "Gezi" budur.
     Ve ısrarla yazarım; sağcı-solcu, Alevi-Sünni falan değildir mesele... Gençliğini yaşamamış insanlar tarafından yönetiliyor Türkiye... Sıkıntı budur.
     Hani, okul yıllarında aynı sıraları paylaşmanıza rağmen, suratını hayal meyal hatırladığınız, varlığıyla yokluğu bir, hafızanızı zorlasanız bile ismini çıkaramadığınız tipler vardır ya... İşte onlar yönetiyor.
     Gezi direnişin ''gündüz Clark Kent, akşam Superman'lerini anlamamaları ondan.
Sf: 311
     Sokağa çıkan hamilelerin terbiyesiz olduğunu söyleyen Ömer Tuğrul İnançer, Cerrahi tarikatının şeyhiydi, Atatürk devrimlerine hakaret edip, AKP şakşakçılığı yapıyordu, TRT'de baştacı ediliyor, program yaptırılıyor, cebine para konuyordu. Kendisine en güzel cevabı, Türkiye'nin ilk kadın vaizi, ilahiyat profesörü Beyza Bilgin verdi: ''Bu söylenenler dinle-imanla alakalı bir şey değil, olsa olsa erkeklerin güvensizliğiyle alakalı olabilir, ayıp diyor ama, kendisi de o ayıptan doğdu!''
Sf: 314
     Rihanna
     Ezan okunuyor.
     Rihanna söylüyor.
     Olimpiyat tanıtım filmimiz bu.
     Televizyonlarda yayınlanıyor.
     İnternette var, izleyin lütfen...
     Kızlı-erkekli dolaşıyorlar.
     Kızlı-erkekli parkta oynuyorlar.
     Kızlı-erkekli müze geziyorlar.
     Kızlı-erkekli alışveriş yapıyorlar.
     Kızlı-erkekli çay içiyorlar.
     Kızlı-erkekli Boğaz kenarındalar.
     Kızlı-erkekli tekneye biniyorlar.
     Dalgalı, düz, kıvırcık.
     Hepsinin saçı açık.
Sf: 315
     Tekneye binen kız, mini etekli.
     Sanırsın, Los Angeles'tır.
     Siyah Amerikalı bile var.
     Nerde Türbanlılar kardeşim?
     Yok mu İstanbul'da hiç türbanlı?
     Neden koymadınız tanıtım filmine?
     Benim başörtülü bacım, benim başörtülü bacım diye oy toplamayı biliyorsun... Utanmıyor musun başörtülü bacını saklamaya? Başörtüsünden mi utanıyorsun yoksa?
     Kızlı-erkekli bankta oturmayı hoş karşılamam diyeceksin...
     Memleketi dünyaya tanıtmak için çapulcu'lara sarılacaksın, öyle mi?
     Başörtülü bacım üniversiteye giremiyor, başörtülü bacım TBMM'ye giremiyor diye mağdur ayaklarına yatacaksın... kendi ellerinle hazırladığın tanıtım filmine, başörtülü bacını sokmayacaksın, öyle mi?
     Ayıp mıdır türbanlıları göstermek?
     Yoksa, bu senin yaptığın mı ayıptır?
     Ayrıca... Ezan okunurken konserlerin sesini kısmayana dinsiz diyeceksin... Sonra da, ezan'a Rihanna'yla vokal yaptıracaksın... Müezzin midir Rihanna?
     İçinde ''rakı'' geçiyor diye "Vardar Ovası" türküsünü yasaklayacaksın. İçinde ''ecstasy'' geçen Rihanna şarkısıyla Türkiye'yi tanıtacaksın öyle mi?
     2020'yi verirler mi bilmem ama, ''takiye olimpiyatı'' yapsalar, banko bunlar alır!
     AKP'nin kendi çıkarları için bayrağı, Kuran-ı Kerim'i, İstiklal Marşı'nı alet ettiği görülmüştü ama, Barbadoslu seksi şarkıcı Rihanna'yı alet etmesi, dünya türkiye tarihinde ilk'ti. Ve aslında... Dışardan görünüşü cami, içerden görünüşü Rihanna, AKP'nin ta kendisiydi. Olimpiyat tanıtımı yapalım derken, kendilerini anlatmışlardı.
Sf: 317
     Aslı Çakır Alptekin, 2012 Londra Olimpiyatları'nda 1500 metrede altın madalya kazandı. Bu altın, Türkiye'nin olimpiyat tarihindeki ilk atletizm altınıydı. Memleket sevinçten havaya uçtu. özellikle AKP tarafından gurur vesilesiydi. Çünkü, AKP'li Üsküdar belediyesinin sporcusuydu, tarihi başarıyı kendilerine malediyorlardı. Ödül olarak altınlar hediye edildi, evler hediye edildi, televizyon reklamlarında oynatıldı. Aslı Çakır Alptekin antranörü İhsan Alptekin ile evliydi. Üç yıldır evlilerdi. Olimpiyat altını kazandıktan sonra düğün yaptılar! Üsküdar Belediyesi'nin evsahipliğindeki düğüne, Tayyip Erdoğan onur konuğu olarak katıldı, spora ne kadar büyük katkılar sağladıklarına dair konuşma yaptı, konuşması televizyonlarda geniş geniş yayınlandı. Aslı'nın altın madalyasını Akp'nin altın madalyası olarak sunuyorlardı. Unuttukları küçük bir detay vardı... Aslı Çakır Alptekin, 2004'te dünya gençler şampiyonasında final koşmuştu ve kanında doping maddesi yakalanmıştı, iki yıl spordan men edilmişti. Neticede... Olimpiyattaki kan numunelerinde de doping maddesi çıktı. Olimpiyat madalyası geri alındı, sekiz yıl spordan men edildi. Akp'nin ''ödülle başarı'' yönteminin kaçınılmaz sonucuydu. Madalya getirene, avanta kömür dağıtır gibi, altın dağıtıyorlardı, toki'den ev dağıtıyorlardı. Altyapıya önem vermeden, çalışmadan, didinmeden, kısa yoldan başarı yakalayabileceklerini sanıyorlardı. parayı bastırırım, hallederim zannediyorlardı. Akp'nin bu yaklaşımı yüzünden, sporcu karakterinin yerini, paragöz karakteri almıştı. Ödül peşinde koşan sporcular gözü karartıyor, belki yakalanmam diye düşünerek, dopingi basıyorlardı. AKP döneminde her meselede olduğu gibi, sporda da hem tarihi çöküş yaşıyorduk, hem de dünyaya rezil oluyorduk. 

Sf: 318
     Themis 
     Themis...
     Mitolojide adalet tanrıçasıdır.
     Bakiredir.
     Bir elinde kılıç tutar, bir elinde terazi vardır.
     Gözü bağlıdır.
     Bakire oluşu, bağımsızlığını...
     Terazi, adaletin hakkaniyetli dağıtılmasını...
     Kılıç, caydırıcı gücünü...
     Gözlerinin bağlı olması, tarafsızlığını sembolize eder.
     Tüm dünyada "evrensel hukuk"un simgesidir.
     Türkiye hariç!
     Bizde de öyleydi aslında.
     4 sene öncesine kadar.
     2009'da Anayasa mahkemesi'nin yeni binası hizmete girdi. İmam başbakanımız, dindar cumhurbaşkanımız ve iktisatçı anayasa mahkemesi başkanımız tarafından törenle açıldı. O da ne? Binanın önüne heykel dikilmişti. Bir elinde terazi, bir elinde kılıç olan kadın heykeliydi ama, adalet tanrıçası Themis'e benzemiyordu. Olsa olsa "adalet bacı"ydı. Çünkü, şalvarlı, göbekli, terlikli, boncuk gerdanlıktıydı. Ve, gözleri açıktı. Fıldır fıldır bakıyordu. Tarafsız kalsın, adaletinin terazisi şaşmasın diye gözü bağlı olan evrensel hukuk..." Açıkgöz" hukuka dönüşmüştü. Ben yargıladığım kişinin kim olduğuna bakmam demiyor, kim olduğunu görürüm, ona göre karar veririm diyordu.
Sf: 319
     Milattı.
     Bu heykelin dikildiği günden bugüne, memlekette hukuka dair ne varsa, alt üst edildi. Yargı sistemimiz themis themis kararlarla, dip köşe themislendi!
     Ak'lar paklar, dolma yapar, iyi börek açar ama, hukuk bekleyen boşuna bekler adalet bacı'dan!
     Anayasa mahkemesi'nin girişine konulan heykeli, heykeltıraş Aslan Başpınar yapmıştı. Peki, neden böyle bir şey yapmıştı? Şöyle anlattı: "Anayasa mahkemesi başkanı Haşim Kılıç, özgün, yerel, hiçbir yerde olmayan bir şey istediğini söyledi. Ben de maket hazırlayıp, mahkemeye sundum. Eserim çok beğenildi, kabul edildi. Yedi ay içinde tamamlayıp, teslim ettim. Benim yaptığım heykel, Anadolu genç kızıdır, adalet tanrıçası Themis değildir, öyle bir talep olsaydı, öyle yapardım, bu eser benim kişisel yorumum, bir marangozun, bir demircinin, bir mobilyacının yaptığı eser tartışılmıyor, benim kişisel yorumum tartışılıyor, bunu anlamıyorum, heykelin gözleri neden kapalı değil diyorlar, yargıçların da gözü açık değil mi?"
Pozitif:
1) Kaliteli ve güven veren bir yapıya sahip.
2) Erkeksi etkiler göz dolduruyor.

Negatif:
1) Sizi limona boğar.
2) Aynı süregiden yapısıyla...
3) Element listesinin tamamını hissettirmez. En azından yeni formülüyle.
Notalar:
Üst: Fesleğen, Bergamot, Meyveli notalar, Kimyon, Biberiye, Limon, Lavanta. (ck: )
Kalp: Karanfil, Orris kökü, Yasemin, Kişniş, Paçuli, Gül, Sandal Ağacı. (ck: )
Baz: Amber, Oakmoss, Misk, Vetiver. (ck: )
Tip: Turunçlu, Yeşil, Fresh, Baharatlı, Odunsu.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 1966

Koku rengi: Yeşil
Referans: Limon Pulpu
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Edmond Roudnitska
Doktrin: "Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır." - Lady Mary Wortley Montagu

5 yorum:

  1. anosmi, rebul kokularını incelemişsin. senden ricam hunca nın kataloglarındaki kokularıda incelemen.

    aynı zamanda farmasi ve akat kokuları da incelemen mümkün ise sevinirim

    YanıtlaSil
  2. Rebul serisi bitmek üzere az kaldı. Dediklerinizin testerini bulmak güç, şişeleriyle satın almak lazım. Elime geçtikçe bakayım ya da tester serisi temin edebilirsem peyderpey yayınlarım.

    YanıtlaSil
  3. huncanın ve farmasinin koku numunerini sipariş ettim üyelerden. elime geçecek, sana gönderirim istersen

    YanıtlaSil
  4. occabo @ gmail com e-posta adresinden bana yazarsanız size yardım edebilirim.

    YanıtlaSil
  5. karılar günü :D :D :D ben güldüm allahta sni güldürsn

    YanıtlaSil