11 Nisan 2016 Pazartesi

Guerlain Vetiver - Extreme

     Nane ve paçuli ağırlıklı temiz açıldı. Extreme olmayan versiyonunun açılışında yeşil sabunsu etkilerle vetiver daha ön plandaydı. Gerçekten sert, gerçekten ekstrem; Annick Goutal - Vétiver'deki ağır ve kirli vetiver dumanını solumak mümkün.
     Orta notalara gelindiğinde gri miskle desteklendiği gözlendi.
     Sonlara gelindiğinde artan hayvansal etkilere deri de eklendi. Beyaz ballı, tarçınlı yumuşak tatlıkla son bulması çok hoş.
     Bende çok harika etkiler yaratmadı. Guerlain - Vetiver'e çok benziyor. Daha yoğun olması beklenirken ben bunu hissedemedim. Fakat materyal kalitesi üst düzeyde.
İkinci Kitap - Bütün Şiirlerim - Özdemir İnce
Sf: 7
Yeni ülkeler bulamayacaksın,
Bulamayacaksın yeni denizler!
          Konstantinos Kavafis
Sf: 9
BİR AKDENİZLİ KADIN
Neden karıştırıp duruyorsunuz küllerimi;
ne bulabilirsiniz orada
bir nişan yüzüğü ile
yaralı yüreğimden başka?
          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Çırılçıplağım küllerden yatağımda,
bakıyorum gözlerinize, ellerinize,
düşünüyorum; hiç sevmedim mi sizi?
          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Öldüğüm zaman bir adaya gömün,
demiştim,
ilk ve son dileğim olarak,
bir defnenin altına,
kışları ancak böyle karşılarım.
          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir boşluğa gömdünüz beni;
artık düş görmüyorum,
tek pencerem bile yok
açık denize bakan.
          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ama,
paslanmazım ben, su geçirmezim ben
görüyorsunuz, yanınızda yatıyorum
küllerden yatağımda.
Ankara, 7.9.1979
Sf: 11
TANIKLAR
İnci Pazarkaya'ya
Radyodan reklam sesleri geliyor Almanca,
ocakta kaynayan suyun sesi çaydanlıkta,
elektrik vınlamasıyla geçiyor bir tramvay.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Yarım perdeleri bir mutfak penceresinin.
içinde bir kahverengi dam boydan boya,
dik çatılı evler ve başlangıcı bir ormanın,
bir kirazın ayaklanmış dalları da var,
bir kuş geçiyor gökyüzünü bir uçtan bir uca.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Hepsi, her gün, her yerde olabilecek şeyler bunlar,
senden, içerde uyuyanlardan başka,
ve bir köşede duran toprak güveçten;
bir merhaba demek için taa buralara gelmiş
Türkiye'nin bir salı pazarından.
Sttuttgart, 11.4.1980
Sf: 16
GÖVDENİN DİLİ
Yıkandım, sıcak sulara, soğuk sulara girdim,
tıraş oldum, güzel bir koku süründüm,
temizliğini duyuyorum sırtımda beyaz gömleğin
ve ne güzel hiç sıkmıyor boynumu yakası.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Eski bir otel, eski bir konak belki,
duramdan yağmur yağıyor dışarda,
kapının dışında sarmaşıklı bir duvar,
her şey temiz ve ıslak.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
İlk izlenimler bunlar,
kent ağzını açmış beklerken beni.
Şiir ve kent karşı karşıya.
Cannes, 18.4.1980
Sf: 22
BİR ANI
Bir bakıma olağan bir şey:
kapıyı açıyorsun, içerisi duman,
tabak, çatal, bıçak, konuşmalar,
havada duruyor her şey bir an,
derken, bir bakış, sarmaşıklar arasında.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Dün akşam şuradaydı işte, karşımda,
sırtı duvarda, ayakları uzanmış.
İstanbul, 17.5.1980
Sf: 23
YAŞAM ÜZERİNE TANIMLAR
Havada vurulan bir kuşun,
bıraktığı kırmızı iz
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
su ve geyik sesi
sıcaktan bunalan dağda
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
sabırla beklemek
tek bir dize için
tek bir sözcük için
boş kâğıdın önünde
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
uzun bir yolculuktan dönmek
zarfları açıp mektupları okumak
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
seviyi ve gülmeyi öğrenmek
kan ve ihanet köpüğünden
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
yeni açan bakla çiçekleri
altında portakal ağacının
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
okulda öldürülmek
sürgüne ölmek.
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Yaşam üzerine tanımlar bunar,
yüreğimin atışlarını dinlerken
bir yaz başlangıcında.
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Üst üste yığılan ölüler
sokaklarda, gazete kâğıtlarında,
gözyaşları, acı süt ve yakan anılar.
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Demirin üzerinde bir kan kesiti
1980 yılında
Türkiye'de yaşamak.
Ankara, 29.5.1980
Sf: 25
OKUNAKSIZ
Bir kez daha denedim imkânsız olanı,
yüreğin titreyerek bir gölge dokunuşuyla,
hep bu esmer boşluktu karşında oturan.
          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
İşte böyle, iki kere iki dört gibi,
durmadan düşeceksin bu uçurumu,
ellerin ceplerinde
ıslanmamış bir kibrit arayarak.
Varna, 18.6.1980
AZDIRMA ŞİMDİ BENİ
Azdırma şimdi beni,
katlanamam artık denize menize
kitaplar okumak istiyorum
tutku ve başıboşluklar dolu
insan eti kadar şen ve yalnız
ama sevimli kitaplar.
   ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Azdırma şimdi beni,
yorgun düştü gövdem yazla dalaşmaktan,
oysa binlerce yaz vardı bende
kuşların tünediği binlerce gökyüzü.
   ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Azdırma şimdi beni,
gerçek bir dantel kadar güzel
suskun bir orospu olan gövden;
rüzgârdan doğmuş
rüzgârla dolu binlerce ağız.
   ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Azdırma şimdi beni, ayaklandırma
bağrımda çürüyen, bozulan ne varsa.
Ankara, 4.9.1980
Sf: 28
YAŞAMAK
Bir kez daha, âşık ve kederli,
bir kan örtüsü yayarak ardım sıra
sana geldim işte ey Yunan toprağı.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Denizin yatmış, birkaç tekne gölgesi,
sanki Nauplion değil Bodrum Kalesi,
annem değilsen teyzem gibisin bana.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir ateş gördüm koca Balkan'da,
tuttum, ellerimle giyindim sırtıma,
yandım ama yanmayı da öğrendim.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Hep böyle oluyor, sen de bilirsin,
tek ömrü var insanın, sınırları belli,
bir sevda ve bir kent yetmiyor bana.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Yaşamak istiyorum bütün insanlarda,
yürümek istiyorum yollarını dünyanın,
karışayım, her şeyde bir parçam kalsın.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Parçalansın dizlerim, erisin elim,
kanım kanlara karışsın, sularım sulara,
dünyanın otlarıyla koksun saçlarım.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Puslu bir sabah, Nauplion limanında,
bir kez daha âşık ve ölümcül kederli,
bir ses taşıyorum Balkan'dan, kulağımda.
Nauplion, 7.10.1980
Sf: 57
BAHAR ŞİİRİ
Baharla birlikte fışkıran aşk cümbüşü,
toprak terledi senin ateşinden;
sen adanmış erkeliğin manisalalesi.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nerede şimdi
yuvasını dalgalar üzerinde yapan kuş,
nerede şimdi ince parmaklı meltem,
nerede o deli fişek ozan?
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bugün Mart'ın birinci günü, ama
bahar şiiri yazmak istemiyor canım
belki bir gün yazar 1 Mart'la imzalarım.
Ankara, 1.3.1981
Sf: 78
ÇÖL KARANLIĞI
Kapı çalınıyor, açıyorsun, kimse yok;
karşında yün eğiren bir çöl gecesi,
bir bakış; ateş yanığı:
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
bir damla kan ağıdı kumlar üzerinde
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
kapı çalınıyor beş vakit: aç!
bir karanlık bir hayta ormandasın
gölgeni bırakmışsın geldiğin yerde.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nasıl da unutuldu hiç düşündün mü
bir bahar tiryakisi olduğun her zaman;
ama resmin duruyor kitaplar arasında.
Sf: 79
ZONKLAMA
Yüzünde tarihin erdemsiz, uçurum yüzü,
hangi defteri, hangi kitabı açsam;
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
bir can pazarı, bir tedirgin tuzak,
bir ölümü bir tohumla denk tutan.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Karaya oturdu tekne, omurga çatlak,
nasıl da açıktan geçiyor dünya buradan.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ne işe yarar dumanla yazılar yazman;
bir işgal sabahı İstanbul yaşıyorsan?
Ankara, 24.5.1981
Sf: 84
SANCIMAK
Bir dalgıcın ağır ağır yüzeye çıkması gibi
ansıdığın şeyler var solgun zamanlardan;
bir hızlı tren penceresindesin, bakıyorsun,
telgraf direkleri geri geri kayıyor uçarak,
duruşlarıyla, bakışlarıyla sana benzeyen şeyler;
kendinle göz göze geliyorsun, bir an, bir ara,
istasyon evinin küçük penceresinden bakan
gür saçlı, sarı benizli çocuğun gözlerinde.
                ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
- Bir patlama, binlerce cinmısırı donanması;
küller altında tüten bir kömür ocağı sancın.
Ankara, 12.7.1981
Sf: 90
GERİYE KALAN
Yağmur yağınca, boğucu havalarda, düşünürüz,
duyunca acı çığlığını posta treninin,
kapı önlerine çıkarız, kahvelere gideriz,
izmaritleri alıp götürür su, kibrit çöplerini,
boş sigara paketlerini alıp götürür denize.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Tren sis gecelerini ansıtır bize,
hep birlikte yaşadığımız pusarık geceleri;
hafifleriz, derin bir yaranın kabuğu kalkmış,
bir çocuk tenidir, pembe beyazdır yeni deri.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ne çok şey öğrendik geçip giden günlerden;
acılar da doldurur denizi verimli toprakla,
insan sabrı yontarak yavaş yavaş bulur kendini,
sel gelir kum kalır, su gider yatak kalır,
yıkılsak da gider gibi olsak da acımız kalır.
Ankara, 9.8.1981
Sf: 97
16. YÜZYIL KAHVESİ'NDE II
Tutuyorum bastonunu babamın tuttuğu yerden;
ondan kalan tek kalıtı umut ve öfkeden başka,
terliyor elim ateşinden, terliyor yüreğim:
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
-Bak bak! dertbentlerden geçiyorum!
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Tutuyorum nabzını dünyanın,
          babamın bastonunu tuttuğu yerden,
yelin sırtına binip yedi kat göğe çıkıyorum
acını ısıtıyorum söz dinlemez acımla.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Baba duy beni yoksul mezarında,
toprağa söyle beni, surlara anlat beni;
baba gel! bu akşam bekliyorum.
Atina, 25.8.1981
YASAK
Uyumadı gece gecenin gürültüsünden:
ağır kamyonlar, acı frenler, akla gelebilecek
          bütün gürültüler,
insan sesleri kırılıp duruyordu pencere camında.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Döndü durdu saatlerce, bir yanı uykuda, uyanık
          bir yanı,
uzandı saatin fosforuna baktı otel karanlığında:
saat üç asılı duruyordu sabahla gecenin arasında;
"çıldırmış bunlar," dedi kendi kendine, korkuyla
"sokağa çıkma yasağını unutmuşlar."
Atina, 24.8.1981
Sf: 101
BİR DÜŞ
Bir taş çatlıyor ağustos güneşinde,
bir taş çatlıyor gece ayazında,
bir anahtar deliğinden doluyor karanlık,
durduğu yerde çürüyor masa, bir masa daha,
söktüğü kazağa yeniden başlıyor bir kadın;
kırk bire kadar sayıp unutuyor, tekrar sayıyor,
çürütüyor ter yüklükte duran gömleği,
dilinin paslandığını duyumsuyorsun,
pul pul dökülüyor oturduğun yerde derin,
şu musluğu kapatsa biri diye düşünüyorsun,
lambaya gaz koysa, fitilin ucunu kesse,
yansa lamba, aynada yüzümü görsem.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Birden, hızla açıldı avlu kapısı, ardına kadar,
düştüğün taşlıkta bir avuç kül kaldı senden,
ne mutlu san rüzgârda savrulup gitsen,
ama her an çıkabilir mutfak kapısından bir kadın;
bir elinde süpürge, bir elinde bir kürek.
Hydra, 27.8.1981
Sf: 103
ÖVERİM BEN BABAMI
Överim, yüceltirim babamı
babasız bırakmadı beni
çünkü kendini uzun yaşadı
   ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Her gün öldürdüler
kâtip masasında bazan
bazan bakkalda, kahvede
her gün öldürdüler babamı.
   ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir ölü babalar dizisi babam
bir aynanın içinde giderek küçülen
bir ayvanın içinde gittikçe büyüyen;
güneşi çiğnedi diye
gölgeyi görmedi diye
"hayır" dediği için
"evet" demediği için uygun zamanlarda
hep öldürdüler babamı.
   ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ölerek yaşadı babam
ölerek uzun yaşadı
ölen bir oğulum ben de
överim, yüceltirim babamı.
Hydra, 28.8.1981
Sf: 107
BOŞ SOKAKLAR
Sana bakıyorum,
düşlerim kamaşıyor caneriği yemişim gibi,
kuyruğunu açıyor sabahın tavus kuşu.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Sana bakıyorum, buluşuyor bakışlarımız iki su gibi.
Ses zambakları açılıyor sokakların.
Agios Stefanos, 31.8.1981
Sf: 109
ADA
Beni şaşırtan bir yönü vardır her zaman adaların.
bir geminin giderek büyümesi değil ufukta, ya da
demir atması yelkenlinin bir doğal limana;
saçlarını savuran yel kadar doğal
yakışan nişanlardır bunlar bir adaya.
             ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Horozların tanyerini ötmesi, bir keçi çanı ufkun altında,
incir ağacının tozlanarak büyümesi virane yapılarda,
bir sabah güneş doğarken uyanıp pencereni açınca,
"Gene bir adadasın işte!" demedi bana bir isimsiz otun,
          bir karıncanın.
Agios Stefanos, 1.9.1981
Sf: 111
TEKRARLAYAN TARİH
Birbirine karışıyor olaylar ve gerçekler tarihte;
bir bakmışsın oturmuş yargıç bütün görkemiyle
          sanık sandalyesine,
bir akşam bir lokantaya gidiyorsun ki sevgilinle,
karşında yemek yiyor bir Yedikule zindancısı
          harami yüzüyle.
Bir şölen masası, dolup boşalan, sahibi bazan belli,
kim olduğu belirsiz kimi zaman; diyelim ki
şeftali alıyorsun bir sıcak yaz günü manavdan,
          bakıyorsun
yüz yıl öncesinin gazetesine sarmışlar,
          belki de daha eskisine,
bakıyorsun dünkü kurbanın boğazını sıkıyor
          bugünkü cellat.
Agios Stefanos, 2.9.1981
Sf: 113
DEĞERLER
"Değişen çok şey var zamanla, her şey birer birer sırasını
          savıyor gözünün önünde,
bir tencere alıyorsun -ömrü ne?- tavanarasına atıyorsun birkaç
          yıl sonra,
dükkân dükkân dolaşarak inatla aradığın siyah takımı
karım değiştiriyor birkaç çömleğe, birkaç çanağa;
tıpkı bunun gibi, yıkılıyor birer birer dostluklar, aile
          parçalanıyor,
gülünç geliyor bana dedim yetmiş yıl önce yaptıklarıyla,
düşün bir ne kaldı sana-bana parasızlığın, yalnızlığın
          ağusundan başka?"
             ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Korkunç bir tokat patladı havada, sigara bir yana gitti, rakı
          bardağı çatladı duvarda.
Baktılar, ağır, mağrur adımlarla dönüyordu fotoğraftaki yerine
bıyığı tütün sarısı miralay, 50 yıl önce ölen büyükbaba.
Agios Stefanos, 2.9.1981
Sf: 115
ÇOCUK VE OĞLAK
Ayaklarından tutup sırtüstü devirdi oğlağı
          önü peştamallı adam,
dört ayağını sonra bir kendirle bağladı,
başını çevirip caminin minaresine baktı,
denize doğru çevirdi kurbanın başını,
ayna gibi yansıdı bıçak, bir an, o kadar.
                 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Birden bir kalın yağmur boşandı gökyüzünden,
denize doğru koştu çocuk meleyip sıçrayarak.
Agios Stefanos, 2.9.1981
Sf: 116
YORUM
Bütün gün oturup denize baktı
bir yüksek kayanın üzerinden;
üç direkli bir yelkenli geçti,
birkaç şilep, bir yolcu gemisi,
dalıp çıkıyordu aşağıda balıkadamlar.
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ayağı kalktı, bağırdı tüm gücüyle:
"Hey! Heeeyy!
boşuna uğraşmayın, bulamazsınız!"
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Tepenin üzerinde duruyordu
          dün gece boğulan ay.
Agios Stefanos, 3.9.1981
Sf: 123
KIRIK AYNA
Karpuz sergileri, karpit lambası, ispermeçet mumu:
          üç büyülü sözcük;
gece vardiyasından dönen on iki yaşında bir çocuk,
"çocukluğum" dediğin senin, takılıp gittiğin
          peşinde bir gazelin.
                     ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir mevlit sesi geliyor arka sokaktan, ya da bir
          evde hatim indiriyorlar,
açıp giriyorsun tahta kapısını kuyulu avlunun
burnunu denerken yanık kokusunu tavandaki yağın,
eteklerini düzeltiyor, başlarını örtüyor kadınlar,
ayakkabını çıkartıyorsun eşiği geçmeden önce,
bakıyorsun başparmağı delik sağdaki çorabın.
                     ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Çılgınca tırmanıyorsun karanlığı, soluğun kesiliyor,
bağırıyorlar ardından, yumruk kadar taş fırlatıyorlar:
"Irz düşmanı, pencereyi gözetliyordu namussuz
          alçak!"
İzmir, 10.9.1981
Sf: 127
DENEY
Gözlerini kapattı, denemek için körlüğün aynasını,-
          kim bilir tutsaklıktı, özgürlüktü belki,-
kayısı kurusu bir güneş duruyordu gözkapaklarının
          üzerinde;
pembe, kısık bir gaz lambasının turuncu ışığı,
uçuşan bir kaç leke, ise bulanmış örümcek ağları,
          kurumlu ve kapkara;
bir kadın saçlarını tarıyordu balkonda
yıkanmış kadın ve sabun kokusu dağlıyordu otları,
çavlanı tırmanıyordu ve balıklar bir dağ ırmağında,
saydam bir pencereden deniz dipleri görünüyordu,
dağda bir mor tülün altında tavşanlar, sincaplar,
geldi bir çift muhabbet kuşu kondu omuzlarına;
üstüpüyle siliyordu yağlı yüzünü bir işçi
yüzü dolunaya dönüştü bir lacivert gökyüzünde;
kollar, bacaklar, memeler, takma kirpikler ve gözler
ballı bir çiçeğe tırmanıyordu arılar çiçektozları
          içinde kanatları,
koza içinde kımıldamaya başlıyordu ipekböceği kurtları,
dipsiz bir çukurdaydı, görmek için doruğu gözlerini açtı.
                     ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Gözlerini açtı, yavaş yavaş, karanlık süzüldü ışığın içinden.
                     ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
          Baktı,
piyango biletlerini diziyordu kötürüm satıcı karşı
          kaldırımda.
Ankara, 16.9.1981
Sf: 134
DİŞLERİN SAĞLAM MI?
Ömrünce uğraştın bir doğru çizebilmek için iki nokta arasına,
saçların ağardı, sırtın tutuldu, nasır bağladı parmakların,
başını çevirmeden çiçek bahçelerinden geçtin,
karnını okşamadın, çocuğunu hoplatmadın dizlerinde,
kaç kez öldün kim bilir, kaç kez dirildin,
bir şey bildiğim varsa o da bir şey bilemediğimdir, dedin gururla,
kanıtlamak için, yüceltmek için alçak gönlünü.
                     ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Biliyorsun dünyanın çapını, yedi kat evreni,
biliyorsun sıfır derecede donar su yüz derecede kaynar,
rengi ne sessizliğin, özgül ağırlığı ne, var mıdır kaynama noktası,
simgesi ne, kapıları açmak ve sandıkları boşaltmaktan başka?
                     ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Dişlerin sağlam mı sıkacak kadar?
Ankara, 20.9.1981
Sf: 139
GÜNAYDIN
Severim, erken uyanırım sabahları, perdeyi açıp
          merakla sokağa bakarım:
fırıncı sıcak ekmekler bırakmış karşı bakkalın sandığına,
kitapçının kapısında birkaç gazete tomarı,
ve birkaç solgun ışık karşı pencerelerde.
Korkuyla bakarım sokakların boşluğuna
yoksa bir insan, yoksa bir kedi, yoksa bir köpek;
kaç kez sokaklara fırladım doğarken güneş,
dünyayı kokladım tepeden tırnağa, kentin uyanışına baktım.
                     ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
İster olsun, ister olmasın ölüm, vız gelir!
Günaydın komşular, günaydın! günaydın! günaydın!
Ankara, 22.9.1981
Sf: 143
"Ozan insanlığı avundurmak zorundadır," diyor biri.
Ankara, 27.9.1981
Sf: 150
SU
Suyu içti
suyla ıslattı saçlarını
su dökündü bir yaz gecesi
suyu giyindi sırtına
su falına baktırdı
suyla dağlattı yüzünü
suya attı kendini
suyla sevişti
suyla kutsattı kendini,
yağmur duasına çıktı.
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Kuyular kurudu
sarnıçlar delindi
çatladı testiler
suyu emiyor sessizlik.
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Suyu emdi sessizlik!
Ankara, 13.10.1981
Sf: 151
YAŞAMA İNANMAK
Bir ayraç açın uçsuz bucaksız olsun
kaldırın kapaklarını sonra, aksın sular.
          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Durdurun dünyayı, durdurun beni,
bir ayraç açın kocaman; bir kar
sızıntısı olmak istiyorum bir sıradağda
ter kokusunu duymak istiyorum bir karacanın
okşamak istiyorum bir kenti, duymak istiyorum
hayvan sıcaklığını bir sabahın;
          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
bir dağda yangın kulesi olmak istiyorum.
Ankara, 15.10.1981
Sf: 153
YILBAŞI
Rüzgâr kurudu, rüzgâr dondu.
Kanatlarını kapatarak geçiyor kuşlar
ebemkuşağının altından.
Rüzgârın adı poyraz
belki de karayel
sorma bana!
Sorma bana!
balkonda ekmek arayan serçelere sor
yoksulluğun adını.
Ankara, 31.12.1981
Sf: 154
KİM İNANIR?
Son toprağı da attılar gömüte
          çiçekler koydular üzerine,
beyaz bir güvercin havalandı
          servilerin arasından,
"bu onun ruhudur!" dedi bir sarhoş.
        ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Karşım oturan esmer tenini düşündüm,
kuruyan tuzları, alnına yapışan perçemi,
birkaç su damlası vardı memelerinin arasında.
        ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Konuştuk o gün bir deniz köyünde,
elini açmıştım, bana "ihtiyar" demişti.
        ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Güvercini gösterip şimdi, o beyaz güvercini,
"bu onun ruhudur!" diyorlar bana.
Mavi Tren, 18.3.1982
Sf: 160
II
Büyük, güzel, suyu bol, havası güzel, her türlü
          ağaçları olan bir ovaya inecektik,
(ineceğimizi sanıyorduk, öyle yazıyordu kitaplar ve
          söylevlerde bu yolda...)
pek çok susam, darı, buğday ve arpalar yetişiyordu burada,
iki ucu denize uzanan bir dağ sırası kuşatmıştı her yandan
          ovayı;
dağlar aştık, yüz günlerce yol yürüdük, geçtik
          delidumrul köprülerinden, işte geldik,
geldiğimizi mi sandık yoksa bu kente bir limon küfü
          saatinde.
her şey boşluk kokuyordu, kapalıydı pencereler kapılar -
          rüzgârda çarpıp duran birkaç panjurdan başka-,
kapısı ardına kadar açıktı borsaların, ticaret odalarının ve
          odaların,
bir leğende çürümeye durmuştu renkli ve beyaz çamaşırlar,
bir açık kapı önünde, bir masa, bir sandalye ve bir baston
          (bir baston ki kalıttır bir yenik babadan)
kulplu kırık bir fal fincanı masanın üzerinde, birkaç deste
          iskambil kâğıdı, bir avuç bakla;
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
ve bir tek dükkânlar açıktı kente girdiğimizde.
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nasıl da uzak geçiyordu dünya buradan, her şey
          birbirinin kemiren tozu altında,
yolun sonundaydık ve artık bir yaşamın başlangıç
          noktasında;
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
                    İşidin ey ulular, âhır zamanıdır!
Sf: 172
XVI
Diyelim ki bir akşam gittin, arkadaşlarla buluştuğun kahve,
          yeller esiyor yerinde,
kahve belki de ama kapının yeri değişmiş, payandalanmış
          pencereler,
bir yabancı oturuyor ocakçı yerinde, yeni değişmiş duvardaki
          resimlerin, kimileri çöplüğe atılmış.
Diyelim ki pazarın yeri ve günü değişmiş durup dururken
ve "Biz saltanatın namusuna düşeni ettik" demişler,
          Kuyumcu Süleyman ağzıyla.
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir çağ böyle başlıyor tarihte genellikle: Hiç ummadığın
bir yerde bırakmışsın bir ayazma, bir kaynarca, bir göze.
Sf: 182
XXV
Sokakları doldurdu halk dükkânların önünde,
arka sokaklardan pide ve döner kokuları geliyordu,
bıraktı kızın elini, yürüdü kız saçlarını ve kendini savurarak,
vitrindeki mankene baktı; cam açıldı kız geçti onun yerine;
Gözünde kocaman bir güneş gözlüğü
kısacık kesilmiş çayır yeşili saçlar
bir eli benlinde öteki yukarı kalkmış dirsekten sıyrılarak
haşarı keçi yavrusu memeler beyaz sütyenin altında
kenarı altın suyu zincirle tutturulmuş mayo
bel vermiş kalça ve hafif bir tümsek bacaklar arasında.
Sf: 183
içerden görülebilir mi? - görmüyorlar onu;
bir şey kutlanıyor olmalı: Bir doğum günü (?)
sırtı açık kadınlar (tartılaşmış yaşamları),
çıplak, bakımlı omuzlar, fildişi yansımalar
çakıp sönüyor güldükçe, konuştukça ağızlarında;
iyi terzi elinden çıkmış erkekler (tartılaşmış yaşamları),
bir yerden anımsıyoruz bunları
                                              Olabilir!
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Hafif bir müzik sızıyor pencere gözeneklerinden
bir zamanlar dinlenen, dillerde dolaşan, dans edilen
söylenince genizden kalın bir kadın sesiyle söylenen
bir yağlı müzik. Neler anlatabilir? -:
Yanak yanağa dans edilen konyak ve kahve kokulu bir gece
ısındıkça dişi karın üzerinde sertleşen erkeklik
uzak yaz geceleri
yıldızların harman olduğu lacivert gökyüzü
saçlarda deniz tadı, yıldızların harman olduğu,
bacakların arasında ıslanan isli örümcek ağı; -
biçilmiş, düşünülmüş, çoğaltılmış, bir kalıba dökülmüş -,
kırmızı bir sis, kırmızı bir tülbent sızıyor içeri
müziğin dışarı sızdığı cam gözeneklerden,
sigarası ıslanıyor bir mankenin
tıkanıyor duman ve sönüyor sigara;
beyaz gömlek emiyor kanı
mürekkep emer gibi kurutma kâğıdı,
müzik sesi kesiliyor, sesler duyulmuyor artık;
yavaş yavaş kararıyor boşluk: Güneş alan bir fotoğraf kâğıdı.
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Sırtüstü yatmış, gözleri tavanı delip geçiyor,
sesler sızıyor duvardan, kapı altlarından, pencereden -
ama pencere yok: Yolculuk için uygun bir zaman.
Sf: 210
Kazandın!
böyle yazacak geveze tarihçiler,
çünkü kazanmayla ölümsüzlüğü birbirine karıştırırlar -,
geçeceksin kentin mermer sokaklarından
üç çift küheylanın çektiği savaş arabasında,
alkışlayacaklar seni, "lü-lü" çekecekler,
gül yaprakları serpecekler mağrur başına,
elleri kızaracak erkeklerin
bacak araları ıslanacak bazı kadınların;
bilirler işlerini, kusursuz yaparlar,
aynı çalgıyı daha önce kaç fatihe çaldılar.
             ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir imkansız gerek şimdi sana,
tam sırası şimdi yaşlı bir zındığın;
yoksa nasıl bilebilirsin
yengi ile yenilgi hep karışmıştır birbirine,
nasıl gelir biri ve nasıl gider öteki...
             ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Kazandın! Doğru!
istediğin kadar övünebilirsin artık istersen
ve istedikleri kadar övebilirler seni...
Sf: 212
Çünkü inanmadım tek elle, tek kalemle yazılan tarihlere:
İnanmadım hiçbir zaman tütsülü tarih kitaplarına
ki tek elle tek kalemle yazılırlar,
on fersah öteden duyarsın bayat kan kokularını.
Demek:
Sf: 240
Dikkat et, hırpalama onu, ona bağlı yaşamın?...
Nu ninda-a nnezatteni vâdar-ma ekutteni.
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Şimdi sen ekmek yiyeceksin, sonra su içeceksin;
hangi tarlada ekip biçtin buğdayı, hangi değirmende öğüttün,
hangi su kemerlerinden geçirdin su getirdin çeşmeye,
bir tanıdığın var mı töresine uygun olarak divana gelecek
senin için doğru, gerçek ve onurlu şeyler söyleyecek
yetim hakkı yemedi, kem söz söylemedi, boyun eğmedi, diyecek
yedi kat toprağın altına götürüp sırtında
yedi kat göklere omuzlarında çıkartacak seni?
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nu ninda-a nnezatteni vâdar-ma ekutteni.
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Şimdi sen ekmek yiyeceksin, sonra su içeceksin;
cırcır böcekleri öter ülkenin sıcak gecesinde
mendiliyle alın yerini silen el anımsar seni
sırtını dayadığın duvarın özgür sıcaklığı duyar seni
saçlarını okşayan yıldız harmanı görür seni,
kaç kez el sıkıştık bayramlarda, cenaze törenlerinde
adaklar adadık, kurbanlar kestik evimizin önünde, sunaklarda
şarap döktük toprağa tanrıların onuruna gerektiği akşam
ekmek, kül ve tuz sunduk, ekmek, kül ve tuz sundular bize;
yaşamımızın gergefinde dokuduk yabancı, düşman zamanı,
şimdi ekmek yerken, su içerken görüyorlar, görecekler seni,
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nu ninda-a nnezatteni vâdar-ma ekutteni.
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Şimdi sen ekmek yiyeceksin, sonra su içeceksin;
her şey boş, Vâiz, güneşin altında yeni bir şey görmedim,
dünyanın kıpırtısından gözlerim kapanmıyor oysa benim,
bir cümbüş, bir uğultu,
demek ki tek bir doğru, tek bir yanlış yok, her şey değişmede,
sen dünki sen değilsin, ben bugünkü ben olmayacağım yarın
          kesinlikle,
yazgı diye bir şey yok, yeli avuçlamak boşuna değil demek ki,
olmaz diye bir şey yok, her şey olabilir, katır doğurabilir,
koruklar üzüm olur, üzüm şarap olur, şarap sevdaya erişir,
tohum ağaç olur, bir yatak olur ağaç, etlerimiz birbirine erişir;
bir damlası bile eksilmez suyun
bir fıskıyede, bir vahada ulaşır mutlaka bize,
güneş batıdan doğup doğudan batmaz, ama
alnından çivili değildir gökyüzüne, o da civelek bir yiğit,
bir küheylan ki mümkünü yok, ne dizgine gelir, ne vurabilirsin
          eyer.
Sf: 241
Şimdi sen ekmek yiyeceksin, sonra su içeceksin;
bir sofu ozan var: "Sıranı bekle, diyor sana, bekle sıranı,
ne bu acelen, her şey sırayla, tekkeyi bekleyen çorbayı içer,
seninde sıran gelecek, ödülün, rütben, ünün olacak!";
sanki şiirin Vâiz'i bu sofu şair, ama nereden bilisin ki
ayaklar baş, başlar ayak olur durmadan şiirde,
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nu ninda-a nnezatteni vâdar-ma ekutteni.
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Şimdi sen ekmek yiyeceksin, sonra su içeceksin;
nice bin pâk ve pakize, sarışın ve esmer kız göreceksin esir
          pazarında
nice bin mahbubu devran oğlan geçer ki hepsi de satılırlar,
örümcek ağlarında üryan yattığını göreceksin kimi insanların
kiminin mezbaha kokusunu duyacaksın on fersah öteden;
iğneli beşik tacirleri, kan emiciler, cellat mezatçıları,
aynadaki yüzleri başkasının sanan muratsız kuyucular;
çağının en büyük beyinlerinin çılgınlıkla yakıldığını göreceksin
hasta, çıplak, aç ve düzülmüş olarak geberdiğini,
çağının en büyük yüreklilerinin esir ve kalebent edildiğini
          göreceksin
eklemlerinin kırılıp kazığa oturtulduğunu kızoğlankız tüzenin,
"Gel... â... Vefa hamamına! Gör â... Çinili Hamam'ı sultânım!"
Sf: 242
kıyıya vurmuş gemi artıkları, boş şişeler, katran sıvanmış
          kumsallar,
nice dervişin, nice ermişin çarmıha gerildiğini göreceksin
lekeli yasalar koyduğunu sahte peygamberlerin;
biri çıkıp "zaman yoktur, diyecek, bir varsayımdır zaman,"
biri çıkıp karıştıracak zaman'ı saman'la,
biri çıkıp diyecek: "Bir hayaldir mekân, bir rüyadır,"
biri çıkıp diyecek: "İnsan bilincinin ürünüdür zaman ve mekân,"
biri çıkıp diyecek: "Tanrının parmağının ucundadır zaman ve
          mekân,"
biri çıkıp diyecek: "Sadece düşüncemizdedir zaman ve mekân,"
biri çıkıp diyecek: "Evrensel ruhun zaman içinde gelişmesidir
          tarih;" ama bilmezler ki
birbirinden bağımsız değildir zaman ve mekân
biri yoksa, öteki de yoktur, ikisi yoksa tarih de yoktur,
insanın çiçekli yorgunluğudur, insanın tuzlu teridir tarihsel zaman:
Bugün ne dedikleri değil, yarın ne söyleyecekleridir önemli olan
dün ne yazdıkları değil, bugün nasıl okunduğudur önemli olan!
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Şimdi sen ekmek yiyeceksin, sonra su içeceksin;
hesabını vermek gerek yenen ekmeğin ve içilen suyun
ekmek sadece ekmek, su sadece su değildir
uçsuz bucaksız bir siyaset meydanı olan şu yeryüzünde
çılgın, serseri, hayalci, masalcı ve şair eksik değildir
demir asa, demir çarık, anadan üryan, arayıp bulurlar seni,
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nu ninda-a nnezatteni vâdar-ma ekutteni.
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bu dünyada yenecek ekmeğin, içecek suyun var;
şimdi sen ekmek yiyeceksin, sonra su içeceksin,
                       ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nu ninda-a nnezatteni vâdar-ma ekutteni.
18 Mayıs 1980-4 Şubat 1983
(Ankara, Ermoupolis, [Syros Adası],
Kuşadası, İzmir, Türkbükü, Ankara)
Sf: 251
BİR ÜLKE OLABİLİR SEVDA
Kaç cemre düştü yüreğine şimdiye kadar,
kaç unutulmuş nisan var
vişne sürgünü kollarında?
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Dağılıyor uyku kokusu gövdenin
dilim meme uçlarına
dokunduğu zaman;
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
ateşten sapı üzerinde dönüyor ayçiçeği,
bir güneş doğuyor
bacaklarının arasında.
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Kollarımla sarılıyorum, örtüyorum seni,
günler ve geceler uzuyor
ve savurmaya hazırlanıyor gövden gövdemi.
Vaniköy, 17.7.1982
Sf: 257
KOKULAR, KOKULAR
Akşama doğru balık kokan pazar sokakları,
düğün evlerinin şeker ve anason kokusu,
yanmış kalay ve şap kokusu dul evlerinin,
arastaların saman ve kösele kokusu,
hastane önünde bekleyenlerin insan kokusu,
cenaze törenlerinden artan ödağacı,
deniz rüzgârlarının gökyüzü kokusu;
                ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
sanki hiçbir şey olmamış gibi, güneş tutulmamış gibi,
gönül dumanı yükselmemiş gibi kulağı halkalı kölenin,
ayakta sarsılmadan bir ulu ağaç gibi duran adam.
Ankara, 25.10.1982
Sf: 260
PAZAR SABAHI BİLE
Su sesi, musluk açıldı, duvarın ötesinde,
ayak sesleri, telaşlı adımlar, takırtılar;
bir çalışkan dünya var mutfakta.
         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Pazar sisinde öten kuşlar,
yoksul serçe olmalılar,
mutfakta kızaran ekmeği duyuyorlar mı acaba? - ;
neden gecikti böyle ezberci güneş?
         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Âşık bir kadın ısıtabilir ancak odaları
bu güzle kış arasında,
göz kamaştırır yorgunluk bilmez gövdesi:
         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Yedi canlıdır seven kadın bizim buralarda.
Ankara, 31.10.1982
Sf: 261
ÖKSÜZ EVLER
Pencere perdeleri sararıp solmuş güneşten,
karıncalar yol açmış kapının altında,
dayasan anahtar deliğine gözünü
         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
avluyu basan otları da görürsün.
         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Acımadan kırıyor camları her gün çocuklar,
pervazları söküp yakacak kışın komşu kapıcılar.
         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Yitip gidecek böylece aşk dolu günler geceler,
yersiz yurtsuz kalacak, ne yazık,
seher vakti içilen suyun tadı,
kokusu sigaranın;
         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
farelere, örümceklere, hamamböceklerine kalacak
d ü n y a !...
Ankara, 10.11.1982
Sf: 264
KIŞ UYKUSUNDA
Balkan yüzlü bir kız, dokunup geçiyor eti, geçiyor
bir parkta, tahta sıra üzerinde, arasında ıslak ağaçların,
pembeleşiyor parmak uçları, yasemin buğusu saçları.
                         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Nerede olduğumu sormuştum çalıp kapalı kapısını,
düşünerek yalnız akan ırmakları, yalnız uçan kuşları.
Dünyamdasın, demişti, yeni kurulan bir dünyadır,
bahar sarkar dallarından ve ben denizler ecesiyim;
işte dünyamdasın, demişti, kapatmazsan kendini
kâğıt harmanlarına, mürekkep tozlarına.
                         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ağaç kabuklarına sıvanıyordu etinin sıcaklığı,
bir el -benim elim- güneşi arıyordu terli sırtında.
                         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Demişti: Genç bir suyum ben, sense yaşlı bir ırmak,
bir geyik sürüsü yap beni istersen kendi sularına
ve gene senin elinde çılgın tay olmam.
                         ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Kış uykusundayım şimdi. Ve bir tansık bekliyorum;
karlar eriyecek bir gün yollar açılacak önümde,
ülkemde koyacağım tütün ve anason kokuları arasında
ve anımsayacağım iki düş arasında o dokunup geçeni.
Anlara, 20.11.1982
Sf: 266
KADINLAR
Karanlık sürüleri arasında yürürler
görürsün camlara vuran gölgelerini,
biri dişleriyle ezer mayhoş asmayı.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Basma giysiler, koltukaltları, ter izi;
burnunu daya pınarın gözüne
çek içine kokusunu biçilmiş otların.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Kalçaları, ıslak pruvası bir çam tekenin,
izleri kalır sıcak kumsalda ay parçası halinde;
biri gelmiş, oturmuş ve denize bakmış.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ne diyordun? Kadınları mı sormuştun bana?
Al eline şu çakıl taşını duygun suya fırlat,
şimdi anlat bana yaşadıklarını yaşamadıklarını.
Ankara, 25.11.1982
Sf: 272
VI
Kırmızı kayık parlıyor!
diye bağırdık,
mahallenin çocukları.
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ananın götü parlıyor!
diye yanıtladı Deli Cemil,
bütün camları kırarım, dedi,
Seher'i bana vermezseniz eğer.
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Seher'i sana nasıl versinler!
diye bağırdı falcı Pembe Abla,
o senin kız kardeşin,
onu hamamcı Salih'e verecekler,
düğünleri olacak,
Mesudiye Mahallesine gelin gidecek.
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir taş alıp fırlattı Cemil,
güneşin yansıdığı ilk cama.
 ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
-Gidebilir isterse, isterse gider, ama
mavi saçlarını burada bıraktıktan sonra.
VII
Deniz yüzeyinde uçuyor bir martı Çengelköy'e doğru -
anlıyor mu mavi küskünlüğünü bir kaç insanın? -
sonra yükseliyor iki minare arasında: Yükseliyor.
                   ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir taş düşecek az sonra Ortaköy'le Beylerbeyi arasında,
genişlediğini göreceksin silkinerek mavi halkaların.
Sf: 288
III
Kes saçlarını, kes, dibinden kazıt,
bırak gömütü üzerine kızoğlankız atanın:
Girişte sola düşer, bir zeytin ağacı gölgeler.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bakarsın bir esmer civan gelir
narlar, incirler ballanıp yarılırken
keser defne kokulu saçlarını,
bir tutam ota sarıp güneş batarken
bırakır tedirgin penceremin yanına.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
O zaman dikkat et, iyice aç gözlerini:
Sakın ürkmesin o çılgın keçi sürüsü
sakın ürkmesin o yüzündeki çılgın keçi sürüsü.
Ankara, 25.3.1983
Sf: 289
BEŞ İMGE
I. (KOKULAR)
Bir koku duyarsın,
ne kokusu, ne zaman duydun?
unuttun nerede olduğunu,
düşündüğün yerlerde değil
belki başka bir yerde
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
pamuk tozu
yanık yağ
kesilen domates
ıtır ve oğlak
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
gözlerinden uykunun aktığı saatte
duyduğun koku
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
14-02 vardiyasındasın
sarılmış çocuk gövden
çevren Çin duvarları
aklın dağlarda
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
sümbüller, nergisler
çıkmaktadır
karların altında
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
karlar: ebemkuşağı
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
belki de
yeşil ceviz kokusudur
parmaklarında kalan
belki de
annenin ballı sütü
sabun kokusu
Sf: 290
derinin üzerinde
saçlarının arasında
burun deliklerinde
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
yırtılan sessizlikte
duyuyorsun onu
ebemkuşağı halinde
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
sorma bana şimdi
kaç yaşındasın diye
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ellerin çatlak
ceketin kazağın yok
üşüyorsun
ödünç ayakkabılarla
gidiyorsun okula
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
bak!
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Her zaman bir koku
ayaktadır
küllerin
yaranın altında
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
gözlerinin içine bak
inatla
artık kaçma.
Ankara, 2.4.1983
Sf: 296
KIRIK YIL ÖNCE BİR GÜZ
Ateş ve hava olmuştum bir süre,
su ve toprak olacağım artık;
Fındıkpınarı'nda bir avuç dağ yeli,
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
taşların arasında arayın beni
yalımında çam kozalaklarının
kaya çatlağında biriken suda
kırlangıcın ağzındaki taze çamurda,
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Beşkoz'a olmazsa ya da Paydos Gediği'ne,
Boyacıpınarı'na sorun, söyler belki,
görmüştü göz ateşleri yandığı zaman beni.
Ankara, 19.7.1983
Sf: 298
BİR KAHRAMAN TASLAĞI
Nasıl bilebilirsin bunca şeyi, kaç yıl yaşadın unutmak için:
                           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Parmaklarını dilinle ıslatırsın dokunmadan önce kızgın ütüye,
elinin tersiyle sıvazlarsın bıyığını mutlu olduğun zaman,
karını döver oğlunu seversin  kafayı bulunca,
iğne batar başparmağına çorap yamarken
düş görür gibi emersin kendi kanını,
cuma günü ödünç vermezsin eleğini kapı komşuna,
iki bayram arasında evlenmezsin töreye uygun olarak,
kocanı oğlun, oğlunu kocan gibi seversin.
                           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Süleyman'a Belkıs'tan haber getiren Çalıkuşu'sun belki,
anlarsın bir karıncanın öteki karıncaya neler söylediğini
          burun buruna gelince,
incesin, saygılısın, ayakkabılarını çıkartırsın doğan güneşin
          huzurunda,
ayrılır ağlarsın, kavuşur ağlarsın, surelere ağlarsın,
utanmazsın, alkış tutarsın, yüreği mühürlü kibir kalfalarına.
                           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bunca görgülüsün, feleğin çemberinden geçtiğini söylersin,
kulağının arkasını gösterirsin -"Bir olasılık kaldı!" dersin
          coşkuyla gülerek
kanıtlamak istediğin zaman kendini -, ah nice zordur sana
          kül yutturmak -;
                           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
örnek alsan kendine şu kale duvarından fışkıran incir ağacını,
düşün ki serçeler gelip yuva yapacaklar bir gün tozlu dallarına,
düşün başka kuşlarında gelip yuva yapacakları günü.
Mersindere, 7.8.1983
Sf: 299
İLİŞKİLER
Kümesinin kapısını açtı biri önündeki taşı kaldırarak,
dışarı çıktı tavuk, silkindi, durdu bir süre bir ayağı havada,
sabahın denizine baktı, kuru otlara, yüksek gökyüzüne sonra,
su koyduğu yoğurt kabına -susamıştı belli ki-;
                      ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
"İçti mi? diye sordular. "Hayır, içmedi!" dedin.
                      ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir savaş uçağı gürledi suyun üzerinde batıya doğru,
ürküp atıldı tavuk bir duvarla çarpışır gibi,
o zaman gördün kümes karanlığından sallanan ipi.
                      ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
(Dün niçin şapkasını çıkarmıştı geçerken köyün delisi,
nedenini anladın mı şimdi?)
Mersindere, 8.8.1983
Sf: 300
Dokunduğun her şeyi anımsıyorsun, birer birer çıkartıyorsun
          minderin altından.
Şaşılacak şey: Bunca yol, bunca yıl sonra bile, anımsıyorsun
yaz günlerinin diz arkalarında biriktirdiği tuz izlerini,
zeytin ağaçlarının sıcakta dalgalanan buğulu yelkenlerini,
yarılma sesini soğuk karpuzun bıçağın keskin ucunda,
yaz güneşinin biriktiği bahçeleri ve kulağına halka geçirdikleri o
          uğursuz günü.
Sf: 303
MUTLULUK
Bir gün bir asma sürgünü olacaksın 
Ege dibinde bir taşın üzerinde biriken aydınlık 
çığlığın içindeki sessizlik olacaksın 
duvara tırmanan inatçı sarmaşık 
su dolu testinin dışında yeşil yosun 
rakı bardağında terleyen buğu olacaksın; 
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
bir düğmede beyaz bir iplik olacaksın 
bir gömleğin mavi teni üzerinde, 
bir basma entari olacaksın bin bir renkli 
bir genç kızın çıplak, terli gövdesinde,
fışkıran bıyıkları olacaksın bir delikanlının 
ilk içkinin ilk sarhoşluğu olacaksın 
torununu dizlerinde hoplatan dede 
kızını okula gönderen anne olacaksın, 
dünyanın dönüşü olacaksın güneşin çevresinde 
güneş olacaksın Oğlak Dönencesi'nde 
ilk sözcüğü olacaksın ölümden dönen hastanın 
kılıcın kırdığı taş olacaksın; 
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
bir çentik açılacak omuzlarında, bir beyaz yara, 
yağmur olup yağacaksın kendi yarana, 
bir kaçak olacaksın ses ve öfkeye karşı
zaptiye bulamayacak gölgeni hiçbir yerde, 
şerbet olacaksın yılana, çıyana karşı, 
Denizden esen serin rüzgâr olacaksın, 
bin bir devalı ot olacaksın, tohum olacaksın,
Karlovassi'de denizin sesi olacaksın,
Haber olup geleceksin Çavuskuşu'nun ağzında.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ve bir ceviz ağacı olacaksın Gülhane Parkı'nda.
Mersindere, 9.8.1983
Sf: 304
BİR GARİP ÖZGÜRLÜK
Bir kanat tüyü düşüyor süzülerek elektrik telinden:
Akıma kapılmış bir kumru ya da bir güvercin.
Kereste deposundan talaş ve reçina kokusu yayılıyor sokağa
ve bir koku daha: Mangalda yanan şekerin kokusu -
biri kahve cezvesine koyarken titremiş olmalı eli -,
iki hafız hafız adımlarıyla geçiyor, elleri arkada:
"İsa Peygamber göğe ağarken dünya malı bir iğne varmış
yakasında. Bu yüzden yedinci kat göğe kadar çıkamamış
dördüncü kat gökte kalmış." Durup düşünüyorlar.
Kül yağıyor, kırmızı kül, sıvanıyor damların üzerine,
yanık kitap sayfaları uçuyor mahallenin gökyüzünde,
kurban derisi yığar gibi kitap yüklüyor bir at arabasına iki adam,
dışı başka içi başka bir kitap okuyor tatilde bir üniversiteli,
İkinci Lig'den üç futbolcu kapısını çalıyor emekli öğretmenin
          randevu evidir diye,
Hafız Burhan'dan sonra bir el Bülent Ersoy koyuyor gramofona bir
          görünmez el,
koşarak geçiyor bir kör dilenci elinde bir bıçakla,
bir enişte baldızının yatağına giriyor yanlış bir sokakta
ve hatim indiriyorlar bir yaslı evde ağıt sesleriyle birlikte.
                            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
'Olayların İçinden'in tanıtma müziği; ve bir pencere,
karanlık bir uçurum seçiyor kendi içinde birdenbire.
Mersindere, 10.8.1983
Sf: 305
BARIŞ
Sigara içiyordu uzatmış ayağını deniz karşısında,
parmaklarını oynatıyordu kovmak için inatçı sinekleri,
iki pervaneli bir uçak geçti, kaçtı tavuklar,
radyoda karşı kıyının müziği ve fırtınaya dönüşen açık elli bir rüzgâr.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Birden yuvarlanmaya başladı boş bir kitap kutusu
ve kumsala düştü kayaların arasından,
yürüdü çıplak ayakla denizlere basa basa
ve gördü kendi gözleriyle imkânsız olanı:
Sevişiyordu bir sandalın gövdesinde
bir denizkızıyla bir balıkçı Osman.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Olur böyle şeyler, görürsün gönül gözüyle bakınca,
bir beyaz tüy düşer güvercin kanadından dama
çatlar duvarlar, kırılır camlar,
kurşun işlemez bir karanlık sanırsın ama bakarsın
bir fotoğraf kâğıdı gibi beklemektedir dünya.
Mersindere, 10.8.1983
Sf: 306
Saatin kaç olduğunu sormaktadır eve geç kalmamak için;
olanaksız bir aşktır, sevdiğin bulaşıkları yıkamış, sökükleri dikmiş.
ve adres bırakmadan gitmiştir, sesin yankısızdır artık;
Paul Nizan'ın Fesat romanında (Naxos Adasında, bir kale evde
          uzun bir andır)
"Kaliopi! soğuk su ve reçel getir!.." diyen bir kadın sesidir;
Kaliopi'nin sıcak taşlara basan çıplak ayaklarıdır şiir ve izler
          ıslak izler bırakmaktadır taşlıkta.
Sf: 315
ANLAMLAR
Yaşamın betimlemesi yetmiyor artık anlamaya,
bir başka anlamı olmalı bir başka katmanda
horoz seslerini bastıran kamyon uğultusunun,
yüzlerce anlamı ve yorumu var uluyan köpeğin:
Bir yabancı yaklaşmaktadır geceleyin kapıya,
ya da bir baykuş tünemiştir bacaya.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Salınarak yürüyor önünde güzel bir kadın
çantasını bastırmış biçimli kalçasına,
kötü bir mektup yazmış ya da alacak olabilir,
dört tüp uyku ilacı vardır çantasında
ya da eczaneye girebilir az sonra.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Dün kaldırımda çırpınan kelebeği düşün
gövdesi daha büyüktü kanatlarından,
koltuğuna dayanarak yürüyen küçük kızın yaşamı
daha gerçektir kasaba zamparasının kabadayı oturuşundan.
               ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ne zincir istiyorsun yaşamında, ne sürgü, ne kilit,
çekilen denizden kalan su gibisin bir kaya çukurunda.
Kokari, 19.8.1983
Sf: 327
MARCEL CACHIN ALANI'NIN DELİSİ
"İzin verin kendime güveneyim,
diyor sakallı deli,
izin verin aynada görebileyim kendimi."
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ağır ağır kaldırıyor masadan başını
Pınar Kür'e benzeyen bir kadın
bir frank bırakıyor masaya.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
"Duyun beni Fransızlar! diye haykırıyor
Ivry'nin delisi,
şarkısını söylüyorum ben ölen baharın."
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Saat 13.Boşalıyor kahvenin masaları.
İstasyon duvarına dayayıp sırtını
küçük radyosunu dinliyor deli,
sonra yaklaştırıp ağzına bir telsiz gibi,
bağırıyor hırıltılı sesiyle:
"Lübnan yanıyor, siz uyuyorsunuz!"
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Ayağa kalkıyorsun,
ayağa kalkıyor kırılan cam sesleriyle,
yüreğinde, kış uykusundan uyanan bir deli.
Ivry, 28.9.1983
Sf: 329
BİR ZAMANLAR
Sen bir zamanlar bu kentteyken yeni doğmuştu bu kızlar,
ılık süt ve çocuk kokardı derileri,
tarçınla karışık acı karanfil.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Şimdi karşında oturuyorlar: Bir gökyüzü,
bakmaya kalmadan karışıyor dünyanın seslerine;
ne yazık, bakırlaşıyor gözlerin.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Servilerle sallanan bir ovaya bakıyorsun;
Burunlarına, gözlerine, kaşlarına.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir halk resminden kaçmış soytarıymışsın gibi
bakıyorlar sana. Denizsiz bir teknesin aslında.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Anımsamaya çalışıyorsun. Anımsadın da belki:
Zeytinli bir bahçe, çıkrıklı bir kuyu;
ip koptu, kova gömülüyor suya.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Oturan bir gökyüzü, dipsiz bir mavilik,
yeşil sulara gömülen kova. Anımsadın işte!
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir kadın güneşe kaldırıyor küllerin kemirdiği elini,
"sayılı günlerin ömrü az," diyor kırk yıl önce.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
- Anneciğim, bu kaçıncı kez doğuracaksın ben?
Paris, 30.9.1983
Sf: 335
BİR KENTTEN AYRILMAK MI
Bir kentten ayrılmanın anlamını
bulamadın daha,
sulara inmek
çöllere dalmak
dalga değiştirmektir bir bakıma,
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
başka sesler
başka kokular
başka tatlar
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
bir kentten ayrılmak
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
sanki uzun bir hastalıktan sonra
ayağa kalkmak gibi
gözlerin kararak.
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Onu bir gömlek gibi giyersin sırtına
göstermemek için yaralarını.
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Bir kentten ayrılmak: Akkor demiri tutmak
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
yanarsın parmak uçlarından başlayarak.
Ivry, 14.10.1983
Sf: 366
33
Bugün ya da yarın ne önemi var?
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Yatakta ya da ayakta,
kalabalıkta ya da oturma odasında,
gözlerin bağlı ya da açık,
zindanda ya da hastanede,
pazarda ya da çalışma masanda,
kahvede ya da fabrikada,
tarlada ya da taşocağında;
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
adının önünde bazan "kurban",
adının önünde bazan "şehit",
ama senin olan bir adın önünde,
sana bağlanmış bir adın önünde.
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Onlar, üç parça ekmeğe
tam on yedi ayet indiğini söylediler
ve ayağa kalkıp
şapka çıkarttılar cenazen geçerken;
  ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
İçten, ikiyüzlü, hödük ve budala.
Paris, 1.4.1986
Sf: 367
34
Hep bir başkasına benzemek istedin,
niçin diye düşünüyoruz,
kendinden kaçmak için mi,
kendi gölgenden, kendi geçmişinden;
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
ama sen hiç kendin olmadın ki!
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Trenden eğilerek gülümsüyorsun halka
gene bir başkasının bakışlarıyla,
elinde bir başkasının bastonu,
bir başkasının kasketi başında;
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
ama sen hiç kendin olmadın ki!
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Acının deldiği duvarı nasıl bileceksin,
nasıl bileceksin korkunun gömleğini,
nasıl bileceksin babayı arayan çocuğun elini,
nasıl bileceksin kurbanın son gecesini?
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Çünkü sen hiç olmadın ki!
Paris, 2.4.1986
Sf: 374
43
Türkbükü'ndeki denizi düşünüyorum gene;
mayıs bulanığı, sesi, rengi, kokusu,
cennetten kovuluşumu anımsatıyor bana.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Sarı saçlı, beyaz tenli, mavi kızlar,
mayhoş elma ve ter kokuları içinde,
yaşlandığımı anımsatıyor bana.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Delikanlıydım, geçtiğim yerler çiçek açardı,
ağaç kabuklarıyla sarınıyor her gün gövdem,
kısalan gölgeler ölümü anımsatıyor bana.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Beynime yaklaşıyor ensemdeki sabırsız fare,
fakir gösterisi sanıyor bakıp görenler,
yaşamak yalnızlığımı anımsatıyor bana.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Güneşte ıslak pazen, gerilip çekiyor derim,
tırnaklarım düşüyor sırayla dökülüyor dişlerim,
aynadaki yüz yenilgimi anımsatıyor bana.
            ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Böyle diyor, Deccal arayan biri uykusunda,
katı gecelerden bir gündüz dilenirken,
kesik eli şarkımızı anımsatıyor bana.
Paris, 11.5.1986
Sf: 379
48
Sevdayı da karıncadan öğrendim, dedi Ozan,
dikenlerle yırttım gözlerimdeki perdeyi,
devlette bir ululuk görmedim sevda konusunda.
                ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Utanmadan kendini teraziye koyuyorsun, dediler,
sen mi daha yücesin yoksa köpek mi?
Bunları bana değil Zorba'ya sormalılar.
                ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Pas yapar, demiri eritir gözyaşları,
dağların yerini değiştirir ufacık bir karınca;
sabrı, gayret kemerini kuşananlar bilir.
                ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Alay ediyorlar: Kılıç mı keskin, sözcük mü?
Kılıca bakıp kederle gülümsüyor bir şiir:
"Mum gibi başımı kesseler ne korkum var?"
Paris, 30.5.1986
Sf: 381
50
Düşlerim hiç gerçekleşmeyecek sanıyorsun -
dedi ozan, yargı gecesi, son söz olarak-
ayırabilir misin sen düşü gerçekten?
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Düşlerimle demir attım dünyaya,
gördükten sonra ışıkla gölgenin kavgasını
ne yapayım ben artık düşsüz hayatı?
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Geçen zaman kazandığım topraktır benim,
yıktığın kent bir gün benim kalem olacak,
ölümümü gördün ve dirilişimi göreceksin.
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
O gün, İsrafil'in Sûr'u üç kez çalınca
geri döneceğim kanatlı atımla birlikte;
diyeceksin, şaşkın gözlerle bakarak bana:
           ๑۞๑*-._.-*๑۞๑ 
Hep buradaymış bu, hiçbir yere gitmemiş.
Paris, 12.6.1986
Pozitif:
1) Notalarda yazmasa da tatlılık ona yakışmış.

Negatif:
1) Notalarda yazanlarla bire bir örtüşmüyor.
2) Düşük fark edilirlik.
Notalar:
Üst: Bergamot, Limon. (ck: nane, paçuli, vetiver)
Kalp: Biber, Küçük hindistan cevizi. (ck: gri misk)
Baz: Vetiver, Sedir, Tonka fasulyesi. (ck: deri, beyaz bal, tarçın)
Tip: Yeşil, Fresh, Topraksı, Baharatlı, Hayvansal, Odunsu.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2007
Koku rengi: Yeşil
Referans: Tatlı Vetiver
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Guerlain
Doktrin: "Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler!" - Konstantinos Kavafis

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder