7 Nisan 2016 Perşembe

Nez à Nez - L'Hêtre Rêvé

     Altın damla kolonya bu ayol. ^^ Silhat, eski, tozlu, hayvansal, ıslak, mayhoş, tuzlu...
     Orta notalara gelindiğinde zeminde kurumuş idrarı andırıyor. Feçal koku mu denediler, yoksa paçuli kuruluğunu mu abarttılar anlayacağız. Yumuşak pembe deri ve hoş bir vanilya tatlılığı.
     Sonlara gelindiğinde hala devam eden deri notasına civet kedisi de eklendi. Üstünkörü yerlere saçılmış kuru kömür külü.
                                          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
     Oldukça pesimist bir dille yazılmış hüzün dolu bir kitap; yalnız harika bir eser. Ancak bu eşsiz ve kıymetli yazarı tanımanız için Ekşi Sözlük'ten pelopia adlı yazarın yorumunu da ekledim. Altında da benim yazdığım altı çizili yerler bulunuyor. -ck-
                                          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
Eksisozluk.com 04.01.2016 17:55 ~ 17:58 pelopia
     Tutunamayanlar, Oğuz Atay’ın 35 yaşına kadar olan hayatını kaleme aldığı bir kurgusal biyografi eseridir.
     Tutunamayanlar kurgusal bir roman gibi görünse de özünde Oğuz Atay’ın hayatının 35 yaşına kadarki bölümünde yer tutmuş önemli isimlerin ve olayların değiştirilerek aktarıldığı aşırı yoğunlaştırılmış bir biyografik eserdir.
     (Örneğin eserdeki Burhan, Turhan Tükel’dir. Süleyman Kargı, vüs’at O. Bener’dir. Eseri yazdığı dönemde eski kankalarından Turhan Tükel ile yolda karşılaşmış ve “ne var ne yok?” sorusuna “bizi yazıyorum” diye yanıt vermiştir. Yazıyorum dediği eser, Tutunamayanlar'dır.)
     Eser, Oğuz Atay’ın gerçek bir tutunamayan olduğunu, yani diğer bir deyişle gerçek bir loser olduğunu anlatır. (Sakin olun). Hemen her aşırı yaratıcı zihnin ürün verişinde olduğu gibi bu eser de manik bir ruh hâlinin boğucu ışığında yazılmıştır.
     Eser, bir harika çocuk olarak dünyaya gelmiş olan Oğuz Atay’ın yeteri kadar harika bir hayat yaşayamamış olmasının hırçınlığıyla yazılmıştır. Ona herkes büyük adam olacağını söylemiştir, ama Oğuz Atay o yaşa kadar hiç de büyük bir adam olamamıştır. Çok afedersiniz ama ya*ak gibi bir adam olmuştur. Parasal olarak sıkıntı içindedir. Mühendis değil, yazar olmak istemiştir. Sıradan bir akademisyenlik kariyeri içindedir. Arkadaşlarıyla dergi ve ansiklopedi çıkarmak, memleketi kurtarmak peşindedir. Yok paraya matbaalarda sabahlayan bir eziktir. Sevdiği kızlarla başkaları sevişmiştir. O sadece kızların bacaklarına bakmakla yetinmiştir. Kendini hep harika çocuk olarak bilmiş olan Oğuz Atay, o yaşa kadar aslında kaybedenin önde gidenidir. Bir Don Kişot’tur. Bu durum onu günden güne delirtmiş, insanlardan nefret ettirmiş, anlaşılmadığına kanaat getirtmiştir. (Gerçek bir ekşi sözlük yazarı da olabilirmiş aslında).
     Bu “beni anlamıyorsunuz ulan” hırçınlığıyla, yazar, bildiği ilgili ilgisiz her konudan kitapta bahsetmeye çalışmıştır. Felsefe olsun, müzik olsun, bilim olsun, akla gelen hemen her konuyla ilgili bildiği her şeyi kurguya sokmaya aşırı bir gayret göstermiştir. Kitap “ben bunu biliyorum, bakın ben bunu da biliyorum, bakın ben bununla da ilgileniyorum, bakın beni dinleyin, bakın bakın, ne olur bana bakın” çaresizliğiyle yazılmıştır. Özetle yazar, şu dünyada bildiği her şeyi kitaba adeta kusmuştur. Bu durum şarkılar, Süleyman Kargı’nın açıklamaları ve sonlara doğru delirme bölümlerinde özellikle belirgindir.
     Oğuz Atay, babasıyla ciddi sorunları olan bir adamdır. Öğretilmiş Atatürk ile, öğretilmiş dindarlık ile sorunları olan bir adamdır. Toplumsal yaşantıyla, aile hayatıyla, kadınlarla, temelde insanla ve en derinde de kendisiyle ciddi sorunları olan bir adamdır. Bir tutunamayandır. Turgut daha çok onun toplum önündeki tutunamayan tarafını, selim daha çok onun iç dünyasındaki tutunamayan tarafını temsil eder. 
     Tutunamayanların iletişim yayınları baskısından cımbızladığım aşağıdaki bölümler, Oğuz Atay’ın zihninin keskin köşelerine dair size küçük ip uçları verecektir. Bunlar birbirlerinden çok uzak bölümlerdeki cümleler de olsa ardarda okuduğunuzda Oğuz Atay’ın düşünce yapısının ardışık ip uçlarını vermekle kalmayacak, sizi eserin genel havasına da sokacaktır . Bu kitabın Oğuz Atay’ın hayatındaki yerini gerçekten anlamak istiyorsanız, ilk paragrafta önerdiğim biyografiyi mutlaka ve ısrarla okumanız öneriyor; hepinizi öpüyorum.
                                          ๑۞๑*-._.-*๑۞๑
  •  Parasıyla orantılı olarak yararlandığı küçük burjuva nimetleri onu, nefes alamaz bir duruma getirmişti.
  •  Bir kitabı bırakır ötekine saldırırdı. Bu ümitsizce çırpınış, bütün kitapların yüzüstü bırakılmasıyla sona erer, büyük bir utanç ve hayata dönüş buhranları gelirdi arkasından.
  •  Tam şirketin muhasebecisinden onbin peşin yirmibeşbine bir araba almak üzereyken, tam direksiyon kursuna başlayacakken, tam bir kat parası biriktirmenin gerekliliğini düşünürken.
  •  Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu. Sen evlendin ve oyunu bozdun. 
  •  Herkesin belirli bir işle uğraştığı bu dünyada yalnız başına oradan oraya sürüklendin canım kardeşim benim.
  •  İnsanlar düşüncelerimize uygun biçimler almıyor.
  •  İnsan can sıkıcı bir saç demetidir.
  •  Senin bütün üstünlüklerin basit ve hayvani temellere dayanır.
  •  Can sıkıntısı Selim’in önemli bir derdiydi. 
  •  Her resmi Türk genci gibi, yani, sporla ilişkisi hiçbir zaman maç seyretmekten öteye gitmeyen her namuslu ve bunalmış vatandaş gibi.
  •  Günü anlatarak tekrar etmenin getireceği yorgunluğu duydu.
  •  İnsanların hoşuna gidecek biçimde davranmayı oldukça beceririm biliyorsun. Onun için bana önem verilmesinde bu aldatıcı tavırlarımın payı vardır diye endişe ederim.
  •  Karısına belli etmeden ve bu belli etmemenin kendisine neye mal olduğunu bilerek dayanmıştı.
  •  Kültür, sadece bazı isimleri hatırlamaktan ibaret değildir, deniliyordu. Kültür, bu isimleri yerli yerinde ve başka isimlerle münasebetlerini bilerek kullanmak demekti.
  •  Kültür insanı küçümseyen, insanın ne mal olduğunu bir bakışta anlayan iri kıyım bir şey demekti.
  •  Hürriyeti seçti, yani sokağa düştü.
  •  Duygularını ifade edebilmek için bakkal, bakkal gibi, bahçıvan da bahçıvan gibi düşünebilseler; kendilerine yakışacak bir ifade coşkunluğuna kavuşacak zamanı bulabilselerdi; bütün şehir gereksiz edebiyattan temizlenmiş olurdu. Yazık ki her zaman birinci sınıf bir bakkal, dördüncü sınıf bir edebiyatçının üslubuna özendiği için, onu kullanmak zorunda kaldığı için, edebiyatçılar tarafından edebi bakımdan hor görülmektedir.
  •  Topluluğun eylemine engel olabilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek sorunlarımı çözmeden, onu güdebilecek güçte olmadığımı seziyorum. Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum. Bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. 
  •  Kendini çözmeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez. 
  •  Bütün bu sorunlarını yalnız başına çözeceksin. Bunalımlarını, komplekslerini ve buhranlarını, birlikte çalışacağın insanlara iletmeyeceksin. 
  •  Kendi sorunlarını çözemeyen bir kişinin, kusurlarının acısını başkalarına çektirmeye hakkı yoktur. 
  •  Ekmeğini kazanırken bireyin yapacağı işler, onu bazı ilişkiler kurmak zorunda bırakacaktır. Bu ilişiklerde, işinin dışında devam edecek herhangi bir eylemden kaçınmalıdır birey. İş arkadaşlarıyla gerçek bir dostluk kurmaktan kesinlikle sakınmalıdır. Yalnız, bunu yaparken, çevreyle ilişkilerini aksatmayacak; bu geçici arkadaşlarında, kendisine karşı dargınlık, kuşku ve kızgınlık yaratmamaya çalışacaktır. Öevresindeki kişilerin düşmanlığını kazanmadan ölçülü bir yakınlık kurmalıdır onlarla. 
  •  Canım Selim! Basıl çırpınmışsın bir yere tutunmak için.
  •  Benim de hiç kimseyle olmak istemediğim anlar yok muydu? İçimden ona hak verdim; kendime yükledim suçu her zaman olduğu gibi.
  •  Yok canım, o kadar da değil, diyorlar, her zaman ölmezsin, diyorlar. Bu da geçer… olaylar haklı çıkarıyor onları çoğu zaman. 
  •  Ucuz düşüncelerindeki ucuz düzen, ucuz romanların ucuz yaşantısı. Ucuz huysuzlukların ucuz saplantısı. Ucuz ucuz ucuz ucuzdu.
  •  Yıkıcı fikirleriyle aklımın ince örgüsünü karıştıran, otuz üç yaşında benimle söz yarıştıran Nihat ağabeyin yanında işim neydi.
  •  Yalnızlığa dayanamazdı. İlk bakışta, yalnızlığın ve çevreyle uyuşmazlığın, yaşantısında önemli bir yer tuttuğu kolayca ileri sürülebilirdi.
  •  Büyük ihanetler pençesinde tutuyor insanı, büyük karışıklıklardan kaçtığı yerlerde bile. 
  •  Yalnızlığını kelimelerle besledi.
  •  Bütün insanlar, ellerini uzatarak işaret parmaklarıyla suçladılar onu, kelimeleri yüzünden. 
  •  Benimle gerçekten ilgilendiklerini sanmıyorum.
  •  Sonra… en ağırıma giden, benimle yaşantılarını paylaşmamaları. Benimle ortak serüven yaşamaktan çekiniyorlar.
  •  Hepsi, ayrı ayrı geliyorlar, birbirlerini kötülüyorlar bana. Her biri de, anlatmadan önce sanki kendisinden yana çıkacağıma güveniyormuş gibi görünüyor. Ben de -bu sanıları gerçekleşsin diye- ayrı ayrı hepsini, baş sallayarak dinliyorum.
  •  Allahım, onu neden yalnız bıraktın? Neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle can sıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin?
  •  Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklamcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgâhtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yaşamak isteyenler rezil olmayacaklardır.
  •  Bir uğrasan iyi olur, demişti Nermin. Ben, balon muyum çocukları sevindirecek? Kimseyi sevindirecek halim yok. 
  •  İnşallah büyüyünce sen de Turgut amcan gibi mühendis olursun. Daha beter olsun.
  •  Bat dünya bat.
  •  Bu çocuğun bütün hayatını bilmiyoruz Kenan. Bizimle yaşamadığı bir yönü var hayatının: kimseyle yaşamadığı bir yönü. Yalnız, bilemiyoruz neyi yaşayamadığını.
  •  Derler ki, ruh bozuklukları insanı son derece kurnaz yaparmış.
  •  Sivri köşelerin yontulduğu, insanın hiçbir yerini acıtmayan bir yaşantıydı bu.
  •  Çevresinde, kolayca hükmedebileceği bir topluluk yaratmıştı. Hiçbir konuda onunla yarışamayacak bir kalabalık. Yapamadıklarının hırsını çıkarmak için kolayca yüklenebileceği bir kütle. Topluluğun yıldızı, toplantıların vazgeçilmez insanı oldu.
  •  İnsana ihtiyacın vardı. İnsanı arıyordun canım kardeşim. Bunda utanacak ne vardı?
  •  Ben de büyüyünce 'prens paradoks' olacağım. Herkes dehşetli işler bekliyor benden gelecekte. Ben bundan bıktım. Ne olacaksam şimdi olmak istiyorum. Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi. 'Prens paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der?
  •  Birini sıkıntıda görünce çocuk gibi ortadan kaybolmak istiyorum.
  •  Kitap okumakla, manavın beni aldatmasına engel olamıyorum bir türlü.
  •  Dostlarım alay ediyor benimle. Bu çocuğun sonu ne olacak, diyorlar.
  •  Dur bakalım, dediler. Dur bakalım hele. Biz mi bilmiyoruz nasıl yaşanacağını? Dünkü çocuk, bize akıl mı öğretiyorsun? Başka bir şey yapmak gerekseydi elbette biz bulurduk bugüne kadar senden önce. Senin ortaya çıkışınla mı böyle bir ihtiyaç doğdu? Dur bakalım. Bir düşünelim. Önce bunu biz bulmuş olalım. Çok üstümüze varma. Bizi telaşa boğma. Yoksa hiçbir şey yapmayız inadımızdan. Sen gelinceye kadar yaşamıyor muyduk? Öyle mi diyorsun? Yanılıyorsun. Herkesin bir işi gücü var, bugüne kadar bellediği bir usul var. Herkesin bir yataktan kalkışı, bir yemek yiyişi var. Senden akıllıları var, senden yaşlıları var, senden tecrübelileri var. Bu kadar adamın düşünemediğini sen mi buldun? Dur bakalım, dur bakalım hele. İki satır öğrendin diye herkesi cahil mi sanıyorsun? Bağırıp çağırarak gözümüzü mü korkutmaya çalışıyorsun? 
  •  'Romancılar için bulunmaz bir okuyucuyum esat ağabey,' derdi. 'Birinci sınıf okuyucu; hayır, daha ileri: lüks okuyucu. Kitaplarının böyle okunduğunu bilselerdi fakirler, kimbilir ne kadar sevinirlerdi. Durmadan yazarlardı; bir türlü ölemezlerdi.'
  •  "Üniversiteyi sevmiyordu. Orada geçen zamanından söz açmayı sevmezdi: 'bir kere başladık, bitireceğiz,' derdi. 'Bir kere doğduk, yaşayacağız. Üniversiteyi bıraksam ne olur? Hiç. Bırakmasam? Gene hiç. Hiç olmazsa adam oldun derler fakülteyi bitirirsem; yakamı rahat bırakırlar.' Üniversiteye hangi düşünceyle girdiğini bilmiyordu. 
  •  Lisede iyi bir öğrenci olduğum için zor bir meslek seçmeliydim. Bu nedenle mühendis olmaya mecburum. Bu açıklamayı daha çok mu beğendin? Bütün ümidi, Dostoyevski gibi, mühendis olduktan sonra istifa etmekti. Hangi görevden istifa edecekti? Bilmiyordu. Babasıyla her gün kavga ediyordu. Üniversiteye girişinden onu sorumlu tutuyordu. 'Dağlara kaçacağım,' diye bağırıyordu babasına: 'hepinize bu üniversiteyi bitirebileceğimi, hem de kırıntılarımla bitirebileceğimi göstereceğim.'
  •  Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok.
  •  Selim de can sıkıcı ve hayal kırıcı görünüşünün, insana yeni heyecanlar ilham etmeyen pısırıklığının farkındaydı. Her gece yatakta bu durumdan kurtulmak için allah'a yalvarıyordu: omuzları biraz daha genişleyemez miydi? Gittiği partilerde bir kenarda oturup surat asmamak için acaba ona dans öğretilemez miydi? Allah, Selim’e dans öğretmeye pek niyetli görünmüyordu. Her şeye kadir olduğu halde böyle küçük işlerde bile kullarına yardım etmiyordu. Üstelik bu işlere Metin’i memur ediyordu ve Metin de Selim’in beceriksizliğiyle alay ediyordu: Selim’in hiçbir şey öğrenemeyeceğini söyleyerek gülüyordu. Selim ise, kendini Metin’e beğendirmek için çırpınıyordu. Bir yandan da Allah’a başvurmayı ihmal etmiyordu: çok zayıftı, biraz daha kuvvetlenemez miydi? Metin, izci takımında trampet çalıyordu, Selim de trampet bölüğüne alınamaz mıydı? Allah susuyordu. 
  •  Çalışkan olmak, ilerisi için kötü bir işaretti. Böyle insanlar para kazanamaz, kadınlarla ilişkide başarıya ulaşamazdı. En kötüsü, hayatın dışında kalırdı. İnsanların ıstıraplarına yabancı olurdu. Hiçbir zaman gerçekleri göremezdi. 
  •  Selim’de can sıkıcı özellikler vardı. Tanıştığı kızları adam etmeye kalkıyordu.
  •  Yaşamaktan utanıyordu herhalde. Hayata karşı ayıp oluyordu. On yüz bin şeyi birden yaşamak istiyordu. Hangisine sarılsa başkasına ayıp oluyordu. Kaç parça olabilirdi? Neden bu utançları bir yana itip yaşamaya çalışmadı? 
  •  İntihar edenlere tören yapılmaz, böyle intikamcı Tanrı’ya tapılmaz. 
  •  İlk hataya düştüğümüz gün ayrılmalıyız hayattan diyordu artık çok geç kaldık ilk uyuşmazlığa düştükleri zaman birbirlerinden ayrılmalı insanlar sonra bir çıkmaza giriliyor kendimi hoşgördüğüm her an başka aptallıklar için fırsat yaratıyor başından kesmeli ilk yanılmada ilk hayal kırıklığında son vermeli bu işe sonra başarısızlık bir alışkanlık oluyor sıkılganlık bir huy oluyor burnunu çekmek gibi bir huy ilk yalanı söyledikten sonra bir daha konuşmamalı insan.
  •  Boş durduğu zamanlar suçlu hissetti kendini çalıştı okudu ıstırap çekti korktu endişe etti fakat hiç boş kalmadı eğer ortaya bir değer koymasını bilemediyse dinlenmeyi de bilmedi değer yaratmayan faydasız emek alışverişte geçmeyen kullanılma değerini yitirmiş emek yani bütün emekleri yani tavana bakarak düşünmesi yani boş yere ıstırap çekmesi başkalarının her dediğine uyarak oradan oraya sürüklenmesi yani kimsenin ve bu arada özellikle kendisinin değer vermediği emek.
  •  Ben emek verdiğim konularda böyle hayal kırıklığına uğrarken uğraşmadığım konularda bir yerlere varıyormuşum nereden bileceksin meğer ben meyhanelerde içerken üniversitede bir yandan da çalışıp duruyormuşum benim için bir diploma hazırlıyorlarmış eksik olmasınlar.
  •  Çalışmadığım işlerde para kazanıp isteyerek verdiğim emekleri ziyan etmeye başladım böylece.
  •  Herkesi ben ararım kimse beni aramaz bir yandan da iyidir bu tutum derdi bir insanı istemediğin zaman görmezsin bu huyuna alışırlar senin aramanı beklerler bir yandan da hazindir sen aramayınca kimsen yoktur yalnız başına yaşarsın yalnızlığını.
  •  Onu Günseli'yle görmüşlerdi. Belki Aysel'le de görmüşlerdi. Onu görüyorlardı. Hiçbir şey yapmadan, aptalca bir düzen içinde yaşarken kimse görmüyordu. Sonra, alışılmışın dışında en küçük bir davranışını görüyorlardı. Nasıl görüyorlardı acaba? Sizi gördük, diyorlardı. Bütün gün sadece bakıyorlardı; sonra akşam evlerine dönünce rahat koltuklarına gömülüp kimleri gördüklerinin bir muhasebesini yapıyorlardı. 
  •  Murat da çok seviyor Selim amcayı. Büyüyünce onun gibi intihar edecekmiş. 
  •  Gece Turgut karısıyla, bütün geçmiş alışkanlıklarını, bütün birlikte geçen yaşantılarının verdiği alışkanlıkları kullanarak sevişti. Ona artık verebileceğim bir şey kalmamış Olric. Alışkanlıklarımdan başka verebileceğim bir şey kalmamış ona. O ise, bütün bu uzun sevişmeyi, onu şimdiden özlemeye başlamam gibi bir duyguyla açıklıyor. 
  •  Arabayı çimenlerin ortasında durdurdu. Sürekli akan çeşmenin yanına geldi. Selim, böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı; suyu da içemezdi istediği kadar. Oysa, bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantalonlarını kirletmeden çıkarlar. Böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar Olric. Selim nereye tutunacağını bilemezdi. Bir eliyle çeşmenin duvarına dayanmaya çalışırken, öbür elini suya uzatır: dengesini bulamaz bir türlü. Ayakları çamura batar, dudakları suya yetişmez.
  •  Zavallı babacığım beni zengin bir kızla evlendiremeden öldü. Ne korkunç! Zengin bir kızla evlenmemi isteyen insan benim babamdı. Bende aşağılık bir taraf olmalı. 
  •  Bu duruma nasıl geldim? Neden bana yaşamasını öğretmediler?
  •  Normal, anormal. Bu kelimeleri çocukluğumdan beri sevmem. Daha o zamanlar, bazı akrabalarım bana anormal derlerdi. Bu sözler insanın yüzüne söylenmez. Gene de duyar insan. Anormal. Bu çocuk anormal. Bu çocuk normal değil. Onlara göre, durmadan kitap okuduğum -hatırladığıma göre çok okumazdım doğrusu- ve misafirlerin yanına çıkmadığım -bu "yanına çıkmak" deyimi beni ürpertirdi, içime bulantı verirdi- ve gereken yerde gereken kelimeyi bulamadığım için -bu nedenle bana ayrıca aptal da derlerdi- anormaldim. Ben de büyüyünce çok normal olmak ve onları utandırmak için yanıp tutuşurdum. Galiba haklı çıktılar. Nasıl bildiler bunu? 
  •  Sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzaklaşmak gerektiğini bilemedim. Oysa, onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. 
  •  Göğsümde sıkışıp kalmış korkuyu atabilsem yeter bana.
  •  Canım hiç içki istemediği halde -belki o zaman ister- bir birahaneye giderek, başım yukarda, biramı ısmarlayacağım. Garsonu çağırırken eziklik duymayacağım. 
  •  Meze de istemeyeceğim, herkes istiyor diye. Garson da anlayacak bendeki değişikliği. Meze ister misiniz beyim bakışıyla süzmeyecek beni. Ya da bana, öyle bakıyormuş gibi gelmeyecek. Kendimden kuşkulanmadığım için, kimse de benden kuşkulanmayacak. Bazı insanlar birasını mezesiz içer. Ben de onlardanım işte. Bu bir zevk meselesidir. Buna karışılmaz. 
  •  Kendimden utanıyorum. Hiçbir işi sonuna getiremedim istediğim gibi.
  •  Küçük burjuva yaşantınızdan çıkın; birlikte sürünelim. İnsanlara bundan başka yapabileceğim, bir teklif yok. 
  •  Erkekler gibi tükürmesini, sigara içmesini, havluya yüzümü silmesini, eşyayı tutmasını bilmiyorum bu yaşımda. İnsanlara para uzatmasını bilmiyorum daha; cüzdanımdan para çıkarmasını beceremiyorum. Ne işim var bu dünyada benim? Tabağımı uzatışım bile başkalarına benzemiyor. Oysa ne kadar çalıştım tabağıma bakmadan tabağımı uzatmaya. 
  •  Annem sorumludur.
  •  On yedi yaşıma kadar beni yıkadı.
  •  "Kötülüğe karşı direnmeyeceksin" sözünden büyük bir ferahlık duyuyorum. İnsana gerçek hürriyeti bu "direnmeyeceksin" kazandıracak gibi geliyor bana. Yalnız, insan bir saniye bile aklından çıkarmamalı İsa’nın bu sözünü. 
  •  Burhan’ı suçluyorum. Ona çok bağlanmıştım.
  •  Burhan’ın evinde sabahlara kadar konuşuyorduk. Herkes sırası gelince bana saldırıyordu. O sırada bir dergi çıkarıyorduk. Derginin bütün ağır işlerini ben yüklenmiştim. Biri, son yazdığı makaleden en önemli bölümü çıkardığım için benimle alay ediyordu. Sayfaya yazının sığmadığını görünce olmadık bir kısmını çıkarmışım. Senin aramızda ne işin var, diyordu, bu cahilliğinle? Bir başkası kadınlarla ilişkimi ele alıyordu: cinsel hayatımı bir düzene sokmam için yarı ciddi öğütler veriyordu bana. Ben, hepsini büyük bir saflıkla dinliyordum. 
  •  Herkesle ve her şeyle evlenmek istiyordu. Yaşı geçtiği için artık liseyle evlenemezdi; üniversiteyle evlenmek istiyordu. Sonra da kütüphaneci kızla, hayır ondan önce arkadaşının kızkardeşiyle, sonra da akrabası olan kızla, sırayla evlenmek istiyordu. Hepsiyle birden evlenmeye de razı olabilirdi. 
  •  Bütün hayatınca konuştu. Sonunda tutunamayanlar diye bir söz çıkarabildi ortaya: bir tek kelime. Çoğul bir kelime. Unutamadığı bazı insanları birleştiren bir kelime. Bu sefer, düşüncesini Süleyman Kargı’dan başkasına açıklamadı. Süleyman da kimseye söylemedi. Bütün hayatınca tutunamayanlardan kaçtığını sezer gibi oldu. Kendisine de bulaşmalarından korktuğunu anladı. Onlara yapmış olduğu bu haksızlığın ıstırabıyla kıvrandı. Onların gerçek temsilcisi olmak için eline çok fırsat geçmiş olduğunu ve bu fırsatları kaçırdığını anladı. Bu düşüncelerinden de kaçmaya çalıştı. Bütün hayatınca düşüncelerinden kaçmıştı. Son olarak odasına sığındı. Kapıyı kapattı. Sesleri duymaz, görüntüleri görmez oldu. Yemek yemez, içki içmez oldu. Sostundan kaçar, düşmanını bilmez oldu. Sığındığı son yerde de onu buldular. Yerini tespit ettiler. Bütün tanıklar dinlendi. Savunmalar alındı. Gereği düşünüldü. Hiçbir etki altında kalmadan bağımsız olarak karar verildi. Adam kapıyı açtı, içeri girdi ve tabancasını çıkararak ateş etti. 
  •  Kimsenin yaşantısını beğenmedim: kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.
  •  Ben de inşallah öldüğüm gün, babam gibi unutulurum.
     Maalesef sevgili Oğuz Atay. Unutulmayacaksın.
Eksisozluk.com 04.01.2016 17:55 ~ 17:58 pelopia 
Tutunamayanlar - Oğuz Atay
Önsöz
Sf: 11
     O, ömrü boyunca hep "acele etmiş"tir; bu yüzden hep "geç kalmış"tır. Sürekli bir panik vardır hayatında: Bir kitap okur, bir komedi seyreder, yorulur. Birileriyle birlikte olur, derdini anlatamaz, telaşlanır ve incinir.
Birinci Bölüm
Sf: 26
     İsteksiz bir kımıldanışla yerinden kalktı, kitaplığının karşısına geçti. Selim'e özenerek alınan kitaplar; yüzlerce kitap, çoğu hiç okunmamış duruyordu öylece. "Hiç evden çıkmadan beş yıl sürekli okusan, belki biter bu kitaplar," demişti Selim. Ne demek? İçinde birden, hepsini okuyup bitirme ateşi yandı: kitapları her görüşünde yanan eski ateş. Kaç sayfa eder hepsi? Bin sayfa, beş bin sayfa, on bin sayfa. Bir sayfa kaç dakikada okunur, yemek ve uyku saatleri çıkarılırsa geriye kaç gün kalır, cumartesi, pazar ve bayramlar için daha uzun süre konursa... istesem yutarım hepsini. Okuldaki günleri aklına geldi: böyle, hırsla eline aldığı kitapların beş on sayfasını okuduktan sonra içinin bir balon gibi nasıl söndüğünü hatırladı. Bir kitabı bırakır ötekine saldırırdı. Bu ümitsizce çırpınış, büyün kitapların yüzüstü bırakılmasıyla sona erer, büyük bir utanç ve hayata dönüş buhranları gelirdi arkasından.
Sf: 30
     Bilinmeyen yüzbinlerce kız içinden, üniversite kantininden birini seçtin kendine ve ona okuduğu kitapları sordun ve karşında oturup susmasını seyrettin.
Sf: 32
     Yazık; insanlar düşüncelerimize uygun biçimler almıyor.
Sf: 35
     Ter içinde uyandı. Görünmeyen iplerle bağlandığı yataktan kendini ayırmak için, ona dayanılmaz ve ümitsiz gelen bir çırpınma, bir hayata dönme isteği ile kıvranıyordu.
Sf: 48
     Selim'i düşünmek bile ona, evli erkeklerin -suçluluk hissinden kurtulamadıkları halde- kendilerini günah duygusuna kaptırmaları gibi, gizli ve hiç bir zaman gerçekleşmeyeceği için hoş görülen bir günah gibi geliyordu.
Sf: 64
     Koridoru, kedi yürüyüşüyle geçti, yatak odasına attı kendini.
Sf: 69
     Tekrar odama dönüp divanda, boş bırakılmış olduğum kalıbımın üstüne, bir önceki durumda yattım. Ne var ki, tarifi imkânsız ve benim bu gibi ruhi vaziyetlere alışık olmamam hasebiyle yanlış olarak açlık diye adlandırdığım kemirici duygu, yatışacak yerde büsbütün alevlendi. Çaresiz, divanda, bana iyice alışmış olan yerimi bırakarak, tekrar mutfağa gittim. Eskisine nispetle daha çok yedim. Yani, bir örnek vermek gerekirse: ilk gittiğimde diyelim, beş birim yemişsem, ikinci gidişimde, sekiz birim filân yemiştim. Fakat bu oburluk, beni tıkayacak yerde, büsbütün acıktırdı. Artık yerimde duramaz olmuştum. Mutfakla divandaki yerim arasında -tâbir caizse- mekik dokuyordum; bir heyecan ağı örüyordum. Dolapları, rafları, annemin misafirleri için kurabiye, bisküvi, şeker, çikolata ve fındık sakladığı büfe gözlerini, gardırobu ve orada özellikle, babamın ceketinin asıldığı bölmenin arkasında, karanlık olup da annemin görmeyeceğini zannettiğim yeri altüst ediyor, durmadan atıştırıyordum. O duruma gelmiştim ki, neredeyse, babamın, siyah elbisesinin yeleğinin alt cebindeki anahtarı alıp, özel dolabında sakladığı siyah havyarı bile yiyecektim. Bu son arzumun dehşeti ve imkânsızlığı, çılgınca tutkularımın beni nereye götürdüğünü anlamam da başlıca âmil oldu; işte, ancak o zaman kendime geldim ve bende bir gariplik olduğunu sezmeye başladım. Bu duygu, muhakkak, bedenî açlıktan öte, tanımadığım bir şeydi. Evet! Bu, maddî bir açlık olamazdı; çünkü maddeler dünyasının elemanları ile tatmin olmuyordu. Peki, ama neydi? Basit bir 'olmayana ergi' metoduyla, bunu manevî açlık olduğu neticesine vardım. Evet! Bu manevî bir açlıktı.
Sf: 74
     İnsan, kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse, diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeye çalışırlar. Bunun için, insan, hem kendini beğenmeli hem de beğenmemelidir.
Sf: 77
     Sevgili çocuklar! Bugünkü dersimizin konusu fotoğrafya. Önce fotoğrafyanın tarifini yapalım: eski Yunancada foton, ışık demektir, grafos da yazmak. Demek ki ne oluyor: ışığın yazması ya da çizmesi demek oluyor. Tabiatta serbest bir halde bulunan ışık, bazı metodlarla kâğıt üzerine yansıtılarak serbest halden birleşik hale geçirilir. İlk insanlar, bunu bilmedikleri için kalemle çizerlerdi.
Sf: 79
     Ben okul hayatımda güzel bir sınıf, zevkli bir okul binası, iç açıcı bir bahçe görmedim. Kirden kararmış, dayanan dirseklerle cilâlanmış eski sıralar; sıraların üstünde, geçen yılların Süleymanları, Necdetleri, Aykutları, zaman geçtikçe öztürkçeleşen isimlerini, adlarını çakıyla kazımışlar. Duvarlarda, her yeni müdürün yeni zevksizliğini gösteren renkli badanalar üstüste: son müdür Behçet Beyin sidik sarısı badanasının altında yer yer eski müdür Muhterem Beyin türbe yeşili ve merhum Sami Beyin çingene pembesi renkleri sırıtıyor. Kara tahtanın karalığı, sözde kalmış. Öğretmen kürsüsünün ön tahtasında, kadın öğretmenlerin bacaklarına, kalem düşürmek bahanesiyle bakabilmek için açılmış koca bir delik. Perdesiz büyük pencereler, yaldız boyası dökülmüş bir soba, kirli ellerimizden leke olmasın diye tokmağının çevresi siyaha boyanmış kül rengi kapı ve hepsinin varlığını ve neden öyle var olduğunu açıklayan beylik cümle: bu fakir millet bu kadarını verebiliyor.
Sf: 94
     Bana bugün, ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. Bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir: Kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiç bir sorunu çözemez.
Sf: 97
a) Kendini iyi tanımak
     İnsan en çok kendiyle ilgilenir; ama bu ilgi bir yönteme dayanmaz ve kendini tanıma sorunu bilimsel bir yolla çözümlenmezse sonsuz bunalımlar karanlığına düşer birey. Değeri tam bilinmeyen kişi, gereksiz yakınmalarla gün geçtikçe daha da bozulur ve çürüyüp gider. Kişisel değeri büyütmek de küçültmek de aynı derecede zararlıdır. Yola çıkmadan önce altından kalkamayacakları bir yükün altına girenler daha yolun başında ezilip kaybolurlar; gerçek değerinin çok azını ortaya koyanlar da kısa zamanda tembelleşip bir işe yaramazlar.
     Kendini tanıma sorununun çözümünde, Descartes'in bilimlerine uyguladığı kuşkuculuğu uygulayabiliriz. Bütün değerlerimizi önce yok sayarak işe başlamalıyız. Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiç bir zaman akıldan çıkarmamalıyız.
Sf: 113
     Turgut başını öne eğdi kızarak. "Şu anda,  sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim," dedi: "Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda."
Sf: 130
Türbenin hemen yanında, gene dar bir sokakta,
Kerpiç bir evde, fakir arkadaşım Sabri'yle, sıcakta,
Ter ve yıkanmış kilim kokan odasında konuşuyoruz.
Pencereden giren güneş sefaleti keskinleştiriyor.
          Temmuz
Sf: 138
     Bu konuda başvurduğum 'Kamus-u Berceste-i Türki' şunları yazıyor:
     "Türkler, Orta Asya'dan anavatana göç etmeden önce, bütünüyle bir kabile hayatı yaşıyorlardı. Çadır medeniyetinin gereklerine göre kurulmuş bir toplum düzenleri vardı. Bu düzenin, bugünkü hayat şartlarından ne kadar uzak olduğunu, artık dilimize yerleşmiş olan, cam, hasır, kıravat, kira (ev kirası), kiraz, hafif, masa, tabak, tabut, müzik, tahsil, mezar, karyola, kelime, cümle gibi kelimelerin bu dilde bilinmemesiyle, (Öztürk dili demek istiyor) kanıtlayabiliriz. Bu kelimelerin, Türkçenin eski bir kolu olan Öztürkçede bulunamaması, bizi aşağıdaki sonuçlara vardırıyor bu kabilenin yaşayışı hakkında:
     Türkler camdan dışarı bakmazdı.
     Türkler hasır üstünde oturmaz ve meseleleri hasıraltı etmezlerdi. Osmanlılarla başlamıştır.
     Türkler kıravat takmazdı.
     Türkler hafiflikten hoşlanmazdı.
     Türkler ev kirası vermezdi. Ev kirası, Türklerin iptidaî komünizmden, toprak burjuvazisine geçmeleriyle başlamıştı.
     Türkler kiraz yemezdi.
     Türkler yemeklerini masada yemez, yerken tabak kullanmazlardı. Yemek ortadan yenirdi.
     Türkler öldükleri zaman tabuta konmaz ve mezara girmezdi. Eski Türklerin böyle bir âdeti yoktu.
     Türkler müzik dinlemezdi.
     Türkler mektepte tahsil etmezdi.
     Türkler düşüncelerini, kelime ve cümle gibi kalıplar içinde ifade etmezlerdi."
Sf: 140
     Anlaşılan Speare, kitabını elinden düşürmediği filozof Emeritus'un "Silâhları elinde bulunduranlar, bir gün milletlerin kaderine sahip olacaklardır" ilkesini bütün kalbiyle benimsemiş.
Sf: 145
     Kazıyı yönetenlerin çalışmayı durdurmak istedikleri bir sırada onları seyreden ihtiyar bir köylü (yüz altı yaşındaymış) neden işi yarım bıraktıklarını sormuş. Taşların bittiğini anlatmışlar ona. "Ne üzülüyorsunuz?" demiş. "Bizim evin duvarlarında çok taş var. Onları alın isterseniz." (Anlaşıldığına göre özel mülkiyet hırsından gerçekten kurtulmuş bir köylüymüş bu.) Önce gülmüşler; fakat köylü ısrar ediyormuş. Sonunda, biraz da dinlenmek amacıyla, köylünün evine gitmişler ve hayretle bütün bahçe duvarlarının ve evin aynı taş yazıtlardan yapılmış olduğunu görmüşler.
     Köylü, durumu, aşağıdaki basit olayla açıklamış:
     1917 ihtilâlinde, en hareketli ve kimin iktidarda olduğunun bilinmediği günlerde, belli olmayan bir nedenle (Çar ordularına yardım için deniyor) Ortu Alga yakınlarında bulunan Orta Anadolulu bir tüccar, yanındaki adamlarıyla birlikte bu tepenin yanından geçiyormuş. O sırada adamlardan biri son dakikalarını yaşıyormuş. Biraz sonra da ölmüş. Hastalığının tifüs olması ihtimalinden çekinerek (şehirde hepsinin karantinaya alınmasından korkuyorlarmış) ölüyü bu tepeye gömmeye karar vermişler. Fakat daha bir iki kazma vurur vurmaz, taşlar ortaya çıkmaya başlamış. Tepenin neresini yoklamışlarsa, durumun aynı olduğunu görmüşler. Her yerin taş dolu olduğunu anlayan Orta Anadolulu tüccar, hemen ölüyü başka bir yere gömdürerek, adamlarını tepede bırakmış ve doğru kasabaya koşmuş. Kasabada henüz Çarın adamları iş başındaymış. İdarecilere biraz da para vererek tepede bir taş ocağı açma ruhsatını kolaylıkla almış ve hemen kazıya girişmiş. Çevre köylere ve iki hükümet inşaatına bir hayli taş satmış. Fakat Kızılordunun yaklaşması üzerine korkuya kapılarak ocağı acele kapattırmış ve inşaatların temellerinden çıkan bir kısım toprağı üstüne döktürerek tepeyi mümkün olduğu kadar esli durumuna getirmeye çalışmış. Köylüler de, taşları ellerinden gider korkusuyla duruma yeni hükümete bildirmişler.
Sf: 146
     Arkeologlar, hemen çevre köyleri araştırmaya koşmuşlar ve kısa bir süre sonra da yazıtların hemen hepsini toplamayı başarmışlar. Fakat, yazıları okumak kolay olmamış. Bilinen Gök-Türk yazılarına benziyormuş bunlar. Sanki yazanlar bunların anlamının bilinmesini istemiyormuş. Sonunda, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne göre, Sovyet; Demokratik Alman Cumhuriyeti'ne göre de Alman bilginleri şifreye benzeyen yazıları çözmüşler.
     Yazıtın adı: BİLİG-TENÜZ; Bilgi Denizi anlamına geliyor. Yazıyı okudukça bunun, bugünkü ansiklopedilere benzer bir şey olduğunu görmüşler. Taşların toplamı -kaybolanlar dışında- bugünkü kitap sayfasıyla on iki bin sayfa ediyor ve bu hacmıyla dünya ansiklopedileri arasında yedinci sırada yer alıyor. Bundan on iki bin on dört yıl önceki bilgileri kapsadığı düşünülürse, birinci sırayı alıyor demektir benzerleri arasında (eğer bir benzeri bulunursa). Bilig-Tenüz hakında okuduğum bir çok makaleden ve eserin İngilizceye tercümesi üzerinde bizzat yaptığım incelemelerden bahsetmek istiyorum. (Bu eserin bir an önce Türkçe'ye çevrilmesinin yararlı olacağı kanısındayım.)
Sf: 147
     Bilig-Tenüz'ü inceleyenler göreceklerdir ki,biz, yeni uygarlığımızın asıllarını teşkil eden bütün kurumları, akımları ve düşünceleri yeni bir biçime sokarken bir keşmekeş ve bilmezlik içinde değildik; kökü ta iki bin yıl öncesine dayanan ve her noktası akıllara durgunluk verecek bir biçimde hesaplanmış olan bir bilimselliği sürdürüyorduk. Yoksa ayakta kalabilir miydik?
Sf: 153
     Sonra -bunu kendine bile söylemekte zorluk çekerdi- tanıdığı bütün kadınlarla düşüncesinde zina ettiğini saklamıştı.
Sf: 180
     Bilindiği gibi 'Doktor' olduktan sonra, diğer ünvanlar daha çabuk kazanılır. Altmış iki yaşında doçent oldu ve altmış sekiz yaşında da profesör ünvanıyla kürsü şefliğine tayin edildi.
Sf: 194
     Bütün büyük bireyler yalnızıdır.
Sf: 196
     "Bir görsen, biliyor musun Gökçin, bu kızlar nasıl çabucak yetişiyor böyle? Sen, kımızdı, toplumdu, gökçeyazındı, öğretiydi, derken, sana hiç sezdirmeden bir köşede büyüyüp duruyorlar. Sonra bir de bakıyorsun ki olgunlaşıvermiş. Nasıl böyle güzelleşti diye şaşıp kalıyorsun. Gene, köşede bucakta kimbilir nerede neler yetişiyor biz konuşurken? Bir kaç yıl sonra, bu da nereden çıktı, bu da var mıydı? diye hangisini kovalayacağımı bilemeyeceğim. Canımlar benim!" Böyle diyerek kımız çanağına sarıldı.
Sf: 202
     Hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkân var mıdır?
Sf: 213
     Taksimle bizzat meşgul olmadığım halde gürültü yüzünden odamda İlmihal okuyamıyor, okusam da, "Ona ipek şalvar verdiğim halde, bana işlemeli bir cepkeni çok mu görüyorsun?" sesleri arasında, okuduğumdan bir şey anlamıyordum.
Sf: 215
     Sus Sinemasının yakınına biraz içi burkularak yaklaştıysa da, günde beş kuruşa kiraladığı ve fazla para gitmesin diye bir günde bitirdiği seri romanların çekiciliği ağır bastı.
Sf: 216
     Güzeli anlatamamak, rüyada bağırmak isteyip de sesi çıkmayan insanın dehşetine düşürüyordu onu.
Sf: 221
     Ne yazık onlara ki kalpleri temiz olmadığı için herkesi kötü sanırlar ve günahsıza ve günahkâra bir fark gözetmeden kötülük ederler.
     Ne yazık onlara ki duygulu çekingenliği korkaklık, samimiyeti yaltaklanma ve yardımı bir baskı sayarlar.
     Ne yazık onlara ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından ifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar.
     Onların, geleceği yaratan insanlar arasında yeri yoktur.
     Unutulacaklardır.
Sf: 222
     Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesinde oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır.
Sf: 224
     Garsonlara parayla orantılı olarak bağıran müşteriler. Kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar ören ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar. Yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar.
Sf: 225
     Ve biz onlara diyeceğiz ki:
     Hesaplaşma günü geldi. Şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarınıza baktınız. Hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler. Biz zavallılar, ya bu düşüncelerden habersiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. Yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. Esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; Sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. Ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmamasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. Bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. Arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. Onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! Bizler kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk.
Sf: 230
     Kimse çevresini tam dolaşmadığı için kesin bir sayı elde edilememişti. Denildiğine göre bazı kapılar, kullanılmadıkları için kapatılmış ve zamanla yabanî otlar arasında kaybolmuştu. Parkta çeşitli yapılar vardı. Lâtince bitkilerin en çok olduğu yerde bir pisuar yapılmıştı. Üstü sundurma kaplı ve dört tarafı açık bir yapıydı bu. Ortasından yelpaze gibi açılan düşey teneke levhalar -halk buraya rağbet etmediği için- zamanla cinsel resimlerin teşhir edildiği panolar olarak kullanılmaya başlanmıştı. Selim, cinsel birleşme konusunda ilk ve yanlış bilgilerini buradan edindi. Cinsel ilişki resimlerinin sınıfta yalnız mutlu bir azınlığın elinde bulunması nedeniyle de uzun yıllar bu yanılmalarını düzeltmek imkânını bulamadı. Pisuardaki paslı tenekeler üzerinde kurşun kalem çalışmak zorunda kalan bu ilkel sanatçıların hayatî mesele hakkındaki bilgileri de Selim'inkinden pek fazla değildi. Resimlerin kadın ve erkek kahramanları, aralarında geçen olay hakkında duygu ve düşüncelerini, ağızlarının yanına gizlenmiş dairelere yazılan ve okunması zor sözlerle ifade ediyorlardı. Gazetelerdeki resimli romanlara benzeyen teneke levhalardaki bu resimlerin, bütün ilkelliklerine rağmen, okuyucuyu etkilemediği, onu heyecanlandırmadığı söylenemezdi.
Sf: 231
     Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.
Sf: 232
     (Rüya zaman birimi ile dört milisaniye süren beş dakikalık saygı duruşu)
İkinci Bölüm
Sf: 245
     Hemen kaçtınız, değil mi? Kaçın bakalım. Sigara yakma hukuku. İnsan kaldırımın ortasında kararsız durursa, ya ateş isterler ya da adres sorarlar. Başka bir şey sormazlar. Sigarayı attı.
Sf: 253
     "Biz Türkler açık sözlüyüzdür. Kendimizi tutamayız. Birbirimizi ne kadar yeni tanımış olsak da, yarım saat geçmeden içimizi döker ve fakat aşk, deriz." Metin, alnını oğuşturarak dinliyordu. "Bir saat içinde en gizli aşklarımızı, en mahrem anılarımızı ortaya koyarız. Önce genel sözler edilir; fakat Meyin Bey kardeşim, insan örneklerle konuşmak istiyor. Ona nasıl engel olabiliriz? Biri başlıyor anlatmaya. Adı gerekli olmayan bir kadınla trende nasıl tanıştığını söylemesiyle yatması bir oluyor. Tabiî burada zaman kavramı önemli değil."
Sf: 259
     Fakat, Türkçe tango? "Bu kadarı da fazla," dedi yapma bir şaşkınlıkla: "İçimden geçenleri okuyorsun dostum. Ben de aynı konuda sana içimi dökmeye hazırlanıyordum:" İçin çıksın, iki gözün kör olsun da piyango bileti sat.
Sf: 261
     Yan masadaki boyalı sarışın gülümsedi: "Evet, unutmuştuk." Olur, anlamında kadına başını salladı. Kadın, kırıtarak kalktı: "Arkadaşımda gelebilir mi?" Gelebilir. Bütün dünya gelsin. Ben tek başıma... Geldiler. Kendilerini sahte iki isimle takdim ettiler. Amerikan sigaraları çıkarıldı. Sahte cennet, bu akşamki programını sunar!
Sf: 266
     Salon, sigara dumanlarıyla mavilendi.
Sf: 271
     Müşterilerden biri, arkadaşının omzuna başını dayamış bakıyordu. Sigara dumanı gözlerini yakıyor, eşyanın ve insanların üzerine siniyordu. Durum bir kere sağlığa aykırı oldu mu öyle sürüp gitmeli oğlum Turgut. İçki de çok içilmeli, sigara da. Havasız da kalınmalı, dumandan boğulmalı insan.
Sf: 280
     Sinekleri hiç sevmezdi rahmetli. En çok mavi sineklerden nefret ederi.
Sf: 281
     Selim bir kitapta okumuştu sanıyorum: yazın güneşte yanamazlarmış: müşteri ile çıplak yatarlarken, memeleri ve karınları ayrı renk görünmesin diye. Ne kadar tartışmıştık, meslek midir değil midir, diye. Kızın kolunu tuttu. Fare gözleriyle baktı kız: ürkek, hem de küstah. Çekingen mi? Hayır, cahil. İnsanlığa cahil. Daha biçimsiz, daha uydurma kadınlarla düşüp kalkarlardı arkadaşları üniversitede. Bir kadını elde etmenin gururundan olacak. Biçimli, küçük bir burnu var. Kaşlarını da almamış. Gözlerden ve burundan anlayamazsın bunları zaten. Ağız ele verir bunları, bir de eller. Bütün çirkinlikler, bütün vahşet, insanı donduran bütün sahtelik ağzın kıvrımlarında barınır. Peki, gözler ne ifade eder? Erkeklerin beklediklerinin tersini... Bir insan tarafları olmalı. Küçük burjuva kadınlara özenirler muhakkak. Onlar gibi, 'hürmete şayan' olmak isterler. Yoksa, sol ellerinin yüzük parmağına neden alyans taksınlar? Fakat bazı erkekler, özellikle şöförler, hemen anlarlar kimliklerini bunların. Onlar istedikleri kadar hanımefendi tavırlarıyla kırıtsınlar, arkalarından sıfatlarını yapıştırıverirler. Amansız dünya. Konuşmadıkları zaman da, Selim gibi erkekler, onlar için bir takım hayaller kurabilirler. Bu çelimsiz kızın ne elleri ne kadar büyük ve kaba. Geldiği sınıfın işaretini taşıyor. Neyse, yüzük takmamış. Henüz, aşağılık duygusuna kapılmayacak kadar genç. Milyonlarca erkek için ne büyük bir nimet. On binlercesi için de değil. Kazanılması kolay bir zafer. Kaç kere geldim böyle yerlere? Bir iki kere. Diz kapakları da zavallıdır. Onu memnun etmek kolay olmadı. Fakat erkekler de ne kadar kaba ve anlayışsızdır. Kadınlar da öyledir. Erkekler de öyledir. Kadınlar da öyledir. Sonu yok bu gidişin.
Sf: 282
     Kız, müşterilerin iş dışında saldırılarına karşı gösterdiği tepkinin verdiği alışkanlıkla direndi. Yapmacık bir cilve. Ağızlarında da öptürmezlermiş. Savaştan dönmüşüm yorgunum kızım, bana bir öpücük ver yavaş yavaş. Kızın üstüne eğildi. İyi; kaçmadı. Kadına sarıldı. Kumar, kadın ve içki: dördüncü sınıf tatlı hayat. Derler ki derileri gergin dursun diye şap sürerlermiş. Kadın kokusu ne de olsa; ucuz lavantayla karışık da olsa.
Sf: 283
     Kadın sızlandı. "Herkesin içinde ne yapıyorsun? Çek elini." Kelimelerin beni tahrik edemiyor, soluk orospu. Yarı karanlıkta, kadını karıştırmaya devam etti. Elleri, dokunduğu hiçbir yerden memnun kalmamışçasına aranıyordu. İleri gitmedi. Eli, kadının kalçalarına karar kıldı. Bir akşam, üniversite arkadaşlarıyla böyle bir sokakta kapıdan kapıya nasıl vurmuştuk arzularımızı. Efendim? Yarı çıplak kadınlar, üstü çıplak altı etekli kadınlar, altı çıplak üstü kazaklı kadınlar, divanda bacaklarını açmış kadınlar, divanda bacaklarını karnına çekmiş kadınlar, salonda dolaşarak memelerini sallayan kadınlar, öne eğilmiş memelerini gösteren kadınlar, arkaları dönük kadınlar; hiç biri onlara göre değildi.
Sf: 284
     Elini, kadının dizkapağından yukarılarda gezdirdi. Çorabı yok, ne yazık. Çorabın bitin etip başladığı yere dokunmaya bayılırım doğrusu. Bacakta: eşyanın bitip insanın başladı yer: elin altında, vücudun duygulara karşılık vermeye başladığı nokta. Daha yukarı da sıcaklık da gittikçe artmaya başlar: dünyanın merkezine doğru. Bilinmeyene doğru yolculuk.
Sf: 288
     Beyefendi, benim gibi tahsilli ve istikbali parlak bir gençle bulunmaktan memnun... karşılıklı, hanımefendilere gıyabî hürmetlerimizi arzediyoruz: oysa ben daha bir gün önce, geceyi kerhanede bir orospunun kollarında geçirmişim. Buyrun bakalım! Oysa adam, evine gidiyor, bana dokunduğu eliyle karısını ve henüz açmamış bir gonca olan kızını tutuyor: rezalet! Buyrun bakalım!
Sf: 290
     Yataktan kalktı, temiz bir gömlek giydi. Gömleğin hafif serin ince teması hoşuna gitti. Küçük şeylerden memnun olmasını bilmelisin.
Sf: 291
     Daire, o battal kütle, yavaş yavaş geriniyor, uyanıyordu: şefler daha otobüs duraklarında vasıta bekliyorlardır, müdürler, evlerinde kahvaltı ediyorlardı, umum müdürler uyuyorlardı, bir yolunu bulup rapor alabilen küçük memurlar hiç gelmiyorlar.
Sf: 295
     Masaya fazla yüklenmişim: biraz geri. Bazıları, masanın başında durup dikilmeye sinirlenirler. Çok duyarlı bünyeleri var. En küçük bir hareket baskı oluyor.
Sf: 299
     Kırık iki sene önce bir dükkânım vardı orada. Daha yeni usta olmuştum. Bir gün dükkândan içeri senin gibi bir beyefendi girdi. 'Kunduraları kaçtan yapıyorsun?' diye sordu. Yüzüne baktım: 'İyi kundura mı olacak, kötü kundura mı olacak?' Şaşırdı. Anlattım: 'İyi kunduranın çifti iki lira, kötü kunduranın dört lira.' Anlamadı. Gene anlattım: 'İyi kundurayı iki liradan yaparsam kazanırım. Fakat sen ucuz görür yaptırmazsın. Onun için, dört lira derin. Kunduradan anlamadığın yüzünden belli. Senin için iyi deri kullanırsam yazık.' Güldü, iki çift kundura ısmarladı gitti. Zamanla ahbap olduk. Birgün bana: 'Mustafa, oğlum,' dedi. 'Sen bu kunduracılıkla zengin olamazsın. Benim gibi mütaahhit olmalısın.' 'Nasıl iş bu?' 'Kolay. İşi alacaksın, başkasına yaptıracaksın. Para böyle kazanılır ancak.' Uzatmayalım: kandık adamın sözüne. Mütaahhitliği, adamın cebine giren paranın miktarı ile ölçtük. Memurlar da öyle sanır ya. Yüzbin lirayı aldı, cebine attı, derler. O hırsla uzatır dururlar insanın işini.
     Teminat, dediler: dükkânı sattık. Cebimize de bir kaç kuruş koyduk. İhale kolluyoruz. Allahın dağında bir yerde bir jandarma inşaatı düştü kısmetimize. Şarkta bir yerde. Ne adam girer ne vasıta. İnşatta yakın bir kasabada akılsız bir kamyoncu bulduk sonunda: bize malzeme taşıyacak. Kasabayı dolaştım: sokakta dilenen, boş dolaşan ne kadar deli varsa topladım. Sözün gelişi değil, gerçekten deli. Başka kim gider dağın başına? Bir sivri sinekler var: cibinlik deliyor. En delisini de başlarına çavuş koydum. İnşaat yerine bıraktım onları. Deli takımı olduğundan çadır falan isteyen de çıkmadı. Kasabaya döndüm. İçim rahat. Bir kahveye oturdum. Daha ısmarladığım kahve gelmeden bir de ne göreyim, tuttuğum kamyonun şöförü geliyor kan yer içinde. Önümde yıkıldı kaldı. Ne oldu? Ne var? 'Ah bey!' dedi, 'Beni öldürüyorlardı: zor kaçtım ellerinden. Hele o deli çavuş yok mu? Allah korusun!' Kamyon, inşaat yerine varınca bizim deliler toplanmışlar adamın çevresine: neden geldin, ne yapıyorsun? Temel için taş taşıyacağım, şu kadar fiyata diyecek olmuş zavallı. Sen misin diyen? Adamı öldürüyorlarmış: sen, Allahın taşını getirmek için bir de mütaahhitimizden para mı alacaksın? Kamyonu bırakıp kaçmış, canını zor kurtarmış. Ah, Mustafa! dedim kendime. Deliler, dedim. Ne akıl varmış sende. Gitmesine gideceğim yanlarına: korkuyorum. Şöför, bir daha uğramam oraya, diyor. Kamyonu bırakamaya razı. Bu nasıl iş dedim. O sıcakta yola koyuldum gene, çaresiz. Şantiyeye vardım.
Sf: 300
     Baktım toplanmışlar, homurdanıp duruyorlar. Daha hırsları geçmemiş. Çavuş ortalarında. Belden yukarısı çıplak: karnının üstüne bir küçük köpek dayamış. Bu köpeğin hikâyesi de ayrı bir vahşet. Kasabadan yola çıkarken çavuşun kucağında bu köpek. Güldüm: 'Hırsız gelirse, bundan mı korkacak Selman?' 'Yok, bey,' dedi. 'Dağ başı bu. Belli olmaz: insan aç kalır. Yemek için saklıyorum bu köpeği.' Böyle adamlar işte. Gürültüleri birince cesareti ele aldım: 'Utanmıyor musunuz?' diye çattım onlara: 'Kamyoncuyu kovdunuz. Şimdi ben, temeli hangi taşla yapacağım?' Selman, köpeği iyice karnına çekti: 'Sen merak etme bey,' dedi. 'Biz taşı buluruz. Buraya da taşırız.' Öteki delilerin yanına gitti: anlamadığım dilleriyle konuştular aralarında. Sonra, bana bir şey söylemeden dağıldılar: çalılar, tepelerin ardında kaybolup gittiler. Ezan vaktine kadar bekledim. Herhalde kaçtılar diye düşünüp üzüldüm. Bir bakıma sevmiştim onları. Kendine yakın gördün, dersin den. Öyle diyelim.
     Sabaha kadar uyku girmedi gözüme otelde. Şafakla iş yerine koştum gene. Baktım deliler toplanmış. Beni görünce sırıttılar. Ben de sevindim onları görünce. Aslında haklı bu adamlar, diye düşündüm. Allahın taşına para verir mi insan? Kimin malını kime satıyorsun? Bütün kabahat düzende. Selman yanıma geldi: 'Bulduk taşları,' dedi gururla. 'Böyle iki binaya yeter.' Derenin kıyısına yığmışlar. Bir de ne göreyim: hepsi kitabe, lahit. Aman Allahım! Senin anlayacağın, köy mezarlıklarında ne kadar mezar taşı varsa sökmüşler; yüklenip gelmişler. Allahım, dedim, mahvoldum. Hepsi de gerçekten Allahın taşı. Köylüler gelecekler, beni parçalayacaklar. Hemen kasabaya kaçtım, jandarmaya sığındım: gelecekler, beni öldürecekler! Savcıyı çağırdılar. Anlattım. 'Bir çare düşünün,' dedim. 'Bu köylüler beni sağ bırakmazlar.' Savcı anlayışlı adam. Düşündü. 'Bu taşları yeniden yaptırır mısın?' dedi. 'Yaptırmak ne demek. Taş diye dikilirim mezarlığa.' Yanına iki jandarma aldı: 'Gel benimle,' dedi. 'Aman,' dedim. 'Jandarma alayı gelsin birlikte. Masrafı neyse veririm.' 'Sen merak etme,' dedi. Ne yapayım? Gözüm korkmuş bir kere. İş yerine döndük. Ana baba günü. Köylüler gelmişler: neredeyse ameleyle. amele ne demek, bizim delilerle çarpışacaklar. Derenin kıyısına birikmişler, birbirine yaslanmış yatan taşları gördükçe daha beter kuduruyorlar. Herkes delirmiş.
Sf: 301
     Savcı attan indi. Yanına bir tercüman aldı. Ne de olsa hükümet. Köyün ağası da atından inmeyiz gelmemezlik edemedi. Ağa anlatıyor, bizim delilerin en akıllısı da sözlerini çeviriyor. 'Bu yabancı, mezarlarımızda taş bırakmamış. Ne olacak şimdi? Ölülerimizi karıştıracağız. İki satır dua edemeyeceğiz. Bırak bizi de cezasını verelim.' Savcı, onu soğukkanlılıkla dinledi; düzgün bir iş yapılmış gibi. Sonra: 'Bunda kızılacak bir taraf yok,' dedi. 'Hükümet emri.' Ağzım açık kaldı: hükümet emri mi? 'Evet hükümet emri. Cahil herifler, yeni yazının kabul edildiğini bilmiyor musunuz? Bütün nüfus kâğıtları yenilenmiyor mu? Yeni yazıyla almıyor musunuz kafa kâğıtlarınızı artık? Bize Ankara'dan emir geldi. Bütün mezar taşları da eski yazıyla olduğu için değişecek. Hepsi yeni yazıyla baştan yapılacak. Mütaahhit de bu işi üzerine aldı. Ankara'dan gönderdiler onu. Duyduk duymadık demeyin: bütün mezar taşları eski yazıdan yeni yazıya çevrilecek, eski yazıyla yeni mezar taşı yapılmayacak.' Köylüler, biraz söylendiler; sonra, atlarıyla çekip gittiler. Ben de bütün taşları yenilettim yeni yazıyla. Her taşı doğru yere dikip dikmediğimi bilmiyorum. Allah taksiratımı affetsin. Beş parasız kaldık o zaman; ama yakayı da kurtardık.
Sf: 302
     Müdürleri tanımaya imkân yoktur. İş sahipleri için onlar, sonsuz bilinmeyenli bir denklemdir. Hademeleri, sekreterleri aşmanın zorluğu, dairede bulundukları ve iş sahipleri için bulunmaz bir nimet olan o eşsiz saatlerin kısalığı, bu esrar perdesini korumalarını sağlar. Davranışlarındaki, önceden tahmini mümkün olmayan tutarsızlıklar, bilinmeyene olan saygıyı korur. Onları neşeli görürseniz ne yapacağınızı şaşırırsınız; diliniz tutulur. Devlet otoritesinin korunması bakımından asık surat gereklidir. Senli benli olmak, bu otoriteyi zayıflatır; devletin yüksek çıkarlarını tehlikeye sokar. İnsan, müdürlere, sinema, tiyatro ya da daha samimi bir eğlence yerinde rastladığı zaman dahi bu korkulu saygıyı üzerinden atamaz; onlarında hepimiz gibi eğlenebileceğini bir türlü kabul edemez. Bu davranışlarında bile, bizlerin, iş sahiplerinin anlayacağı gizli, belirsiz yüksek bir anlam vardır. Ayrıca onları, eğlenmeye gelen öteki insanlarla karıştırırsanız, ertesi gün dairede bu yanılmayı oldukça pahalı ödersiniz.
Sf: 303
     Belki ben değil de ilgili memurlar ya da hademe götürseydi... bu iş çıkardı belki. Hayır çıkmaz. Belki çıkardı. Bilinmez. Yıllarca inceleseniz tanıyamazsınız onu. Karakteri hakkında, tecrübeliler bazı tahminler yürütürler, bazı öğütler verirler size. O insan değildir ki devlettir, otoritedir. Soyut bir kavramdır. Kendi de bilir soyut kavramlığını. Hem de nasıl.
     Nasıl demedi? Hiç bir şey demeyişi nasıldı? Nasıl olur da yüzüne bakmazsınız; gözlerinin ifadesini kaçırırsınız o anda? Başımızı kaldırmaya cesaret edemedik, Geçmiştir, fırsat kaçırılmıştır.
Sf: 309
     Ben. Memur sustu. Turgut da susmaya devam etti: saygısından. "Siz anlayışlı bir insana benziyorsunuz beyefendi? Zâtıâliniz hangi işle meşgulsünüz?" Turgut kendini tanıttı. Memur, önce yerinden doğruldu; kalkar gibi hareket yaptı. Sonra, saygı dolu bir sesle: "Bravo," dedi. "Bravo! Demek mühendissiniz. Çok güzel, Hem de yüksek mühendis." Hayranlığından sözlerine devam edemedi: bir an sustu. "Mühendis ha? Mühendis." İlk duyduğu bir kelimeyi zevkle tekrarlayan bir çocuk gibiydi. "Mühendis. Öyle ya, mühendis." Yerinden kalkarak Turgut'un elini sıktı: "Tebrik ederim, çok güzel bir meslek." Turgut, bir şey söylemek gerektiğini anladı, fakat konuşmadı. Haklı haklı sustu.
Sf: 315
     Bu Selim'in durumuna ne olacak Kenan? Kendi bilir. Ben ona söyledim o gün: sen de dokuz numaradaki kızla gel diye. Dinlemedi. Her hafta aynı kıza gidersen, diğerlerinden farklı muamele eder sana, dedim. Mutluluk hapı alacağına, bunu al, dedim.
Sf: 316
     Yalnız kediler, ölecekleri zaman bir iz bırakmadan kaybolurlar. Derler ki ruh bozuklukları insanı son derece kurnaz yaparmış. Yani deliler, bizden akıllı mı?
Sf: 318
     İkinci sınıf pastanelerde başını ellerinin arasına almakla, burnunu karıştıran garsona kızmakla hiç bir meselenin üstesinden gelemezsin. Sezilebilir belki. Sezgi mi? Kalçalarını hafifçe kaldırarak oturduğu yere yapışan pantolonunu sandalyeden ayırdı. Altında kısa bir süre hava akımı dolaştı. Terli parmaklarının arasında sigara ıslanmış, kâğıdı dağılmıştı. Yeni bir sigara yaktı. Kendini fark etmenin sevinci kapladı içini. Ellerini, bacaklarını, sırtını, yerinde hissetti; rahatladı. Var olduğunu duydu. Serinledi.
Sf: 319
     Değişmeyecek, kendine yabancılaşmak demekti. Dişimdeki küçük bir oyuğa giren yemek artığına, dilim ne kadar şiddetle saldırıyor, o küçük oyuğa giremeyeceğini bildiği halde, bütün yumuşaklığıyla kendini katı duvarlara vuruyor. Barınamazsın o kovukta yabancı, diyor. Tükürük bezleri, o küçük parçayı eritmek, boğmak için seller akıtıyor; dil bir yılan gibi tekrar saldırıyor, küçük bir gedik bulup dalmaya çalışıyor. Boğazım yutkunuyor: büyük anaforlar yaratıp yutmak istiyor bu bilinçsiz küçük parçayı. Hepsi elbirliğiyle uğraşıyorlar, kendilerini harap ediyorlar. Dilin ucu parçalanıyor, boğaz kuruyor. Amaç, canlının bütünlüğünü korumak, değişmesini önlemek. Yeni olan her şeye isyan ediyor vücut: dünyanın en rahat yatağında ilk yattığı gece uyuyamıyor.
Sf: 328
     Gözlerini açtıktan sonra da bir süre riyayı kafasında yaşadı: gerçeği hemen kabul edemiyordu. Gördüğü rüyaya hayalinden eklemeler yaptı: aklının gözlerinde sürdürdü riyayı. Sonra, görüntüler bütünüyle silindi: yerini, bir riya boyunca unuttuğu düşüncelere, meselelere bıraktı.
Sf: 330
     Evde yemek verildi, başka evlere yemeğe gidildi. İlk bakışta sizin evinize benzemeyen, aslında birbirine benzeyen evlerde yemekler yendi.
Sf: 332
     Çevresinde, kolayca hükmedebileceği bir topluluk yaratmıştı. Hiç bir konuda onunla yarışamayacak bir kabalık. Yapamadıklarının hırsını çıkarmak için kolayca yüklenebileceği bir kütle. Topluluğun yıldızı, toplantıların vazgeçilmez insanı oldu. Delicesine araba sürmek onda, briçte kazanmak onda. Bir köşeye çekilip suratını astığı zaman, kadınlar çevresini sarıyor, Selim'i ve onun karanlık ortamını hatırlamasıyla içine düşer gibi olduğu çukurdan onu bir çırpıda çıkarıyorlardı. Turgut bile anlamıyordu bu kısa düşüşlerin rahatsızlığını. Gerçekten düştüm mü, yoksa bana mı öyle geldi? Belki rüyada gördüm. Herkes onun korkusundan titriyordu. Bir tartışmada, o konuşmadan önce, bir düşüncesini söylemek cesaretini bulan kimse, göz ucuyla ona bakıyordu: acaba söylediklerimi uygun bulacak mı? Acaba söylediklerim ona göre mi? Elinin tersiyle yıkıyordu bütün çabaları. Hiç tatmin olmuyordu: yemekleri beğenmiyor, filmlerle alay ediyor, okudukları kitapları küçümsüyor. Fakat ne zararı var? Turgut da onlardan biri değil mi? Onların hayatını yaşamıyor mu? Şimşekler yağdırıyor, fırtınalar estiriyordu; onlara okşar gibi geliyordu.
Sf: 338
     Almanya'dan bir sigara kutusu getirdim: kapağını açınca Beethoven'in Dokuzuncu Senfonisi çalıyor sonuna kadar. Evet, âletle öğünmek, diyor Turgut buna. Bir vidasını bile siz yapmadınız, bu kadar gururlanmaya ne hakkınız var?
Sf: 339
     Bir ruhla yaşamak, tek başına yaşamak gibi, hayal gücü isteyen davranıştı. Uykusu gelen insanın, uyanık kalmak için boşuna harcadığı bir çabaydı.
Sf: 349
     Tabiat, sırlarını bakmasını bilene açıklarmış.
Sf: 352
     Kusursuz bir güzelliği var. Bakımsızlığının içinde daha çok belli oluyor güzelliği; odanın içinde tek parlayan yer onun teni. Saydam bir ten. Kendine çeki düzen verse bu kadar güzel görünmez. Hareketleri o kadar ağır ki, insan sıcak bir yaz gününde güneşe bakarken duyduğu yorgunluğu yaşıyor onunla. Kısık bir ses. Kesik bir konuşma. Kirpikleri havayı süpürüyor: uzun ve dağınık. Her tarafı uçuşuyor; bu dünyadan olmayan bir şeyler var tavırlarında. Aynı zamanda, gizlemeye çalıştığı bir basitlik, haşinlik seziyorum. Özellikle başını yukarı kaldırdığı zaman. Biri, ona, bunu söylemeliydi. Yazık.
     Bununla birlikte, nesli tükenmiş yaratıkların, bilinmeyen bir dünyanın kokusunu getirmeleri gibi bir çekicilik yayıyor çevresine. Turgut'un yıllardır unuttuğu, belki Aksaray'da çocukluğunu yaşarken kapılmış olduğu bir büyü, bir başkalık var tavırlarında. Kollarını kavuşturmuş, ayak bileklerini bitiştirmiş, misafiri yalnız bırakmamak için oturuyor. Herhalde, Esat'ın arkadaşlarıyla da oturur. Selim'le de günlerce oturmuştur. Turgut'a, tanımadığı için biraz yargılayarak bakıyor. Gelişi hakkında tahminler yürütüyor. Bu yabancı ile Esat'ın ne gibi bir ilişkisi olabilir? Fakat, rahatsız değil: durumdan memnun olduğu duruşundan belli. Duygularını saklayacak kadar eğitimden geçmemiş. Turgut'un gözlerine korkusuzca bakıyor. Turgut da bu bakışların verdiği rahatlıkla, yabancılık çekmeden çevresini inceliyor.
Sf: 354
     Sigarayı alırken eli, genç kızın eline değer gibi oldu. Beni yaşlı mı buluyor acaba, saçlarım dökülüyor diye? Biraz daha zayıf olmalıydım.
Sf: 355
     Aysel de Esat'ın yanına geldi, bir sandalyeye ilişti. Otururken de ne kadar hafif: hiç gürültü çıkarmıyor.
Sf: 363
     Bütün yaz oturdu: arkadaşlarımın defterinden benim için notlar çekti. Bir yandan da kendisi için özetler çıkarıyordu. Oscar Wilde'a hayranlığı gün geçtikçe artıyordu bu arada. Bütün kitaplarını yutarcasına okuyor, ondan başka hiç bir yazarın sözünü ettirmiyordu. Onun dışında bütün yazarları küçümsüyordu. Edebiyatın paradokslardan meydana geldiğine inanıyordu. Oscar Wilde'ın, önemli gördüğü bütün sözlerini bir deftere yazıyordu. Sonra bu defteri temize çekiyordu. Defterin biçimini beğenmiyor, bütün yazdıklarını daha düzgün bir yazıyla başka bir deftere geçiriyordu. Durmadan Wilde'ın sözlerini tekrarlıyordu. Hepsini ezberlemişti.
Sf: 368
     Akşamları, yatağa girince, kutsal bir kitapmış gibi ondan sayfalar okurdu. 'Düşünün bir kere Esat Ağabey,' diyordu. 'İntiharını o kadar sade bir biçimde anlatıyor ki; çarşıdan dört toplu bir tabanca satın almış. Kalbine isabet ettirmek için sol göğsünün altına ateş etmiş: sadece ciğerini delmiş. Bundan samimi anlatılabilir mi?' Bilmiyorum kaç kere okudu kitabı. Durmadan: 'Benim İncilim bu kitap,' derdi. 'Gorki'yi kendime benzetmek isterdim ama, rıhtımda un çuvallarını bir taşıyışı var: nerede bende o kuvvet?' Rus yazarlarına hayranlığı böyle başlamıştı.
Sf: 373
     Sonra, daha babamın daireye gitmediğini düşünerek geri dönmek istermiş. Sonra gene vazgeçermiş. Babamı gözetlemek üzere, sokağın köşesinde kalmaya karar verirmiş sonunda. Babamı görünce de, onunla karşılaşmamak için, hemen yandaki sokağa saparmış. Sonra, biraz daha geç kalabilmek için, yavaş yavaş yürürmüş. Gülerek anlatırdı: 'Sanki elli metrelik yeri yavaş yürüsem ne olur? Ne kadar vakit geçer? Kendime acele etmedim, diyebilmek için. Bazen bir kahveye girerim. Hiç bir zaman kahvelere yakışmamışımdır. Orduevine giren bir sivil gibi yabancı hissederim kendimi. Çayımı içer zor kaçarım. Zaten nereden kaçmam ki?'
Sf: 374
     Bu eve, heyecanı Selim getirdi ve giderken de birlikte götürdü.
Sf: 378
     Hava aydınlanıyor, çirkin teraslar, uzun teneke bacalar, birbirine girmiş çatılar yavaş yavaş ışığa çıkıyordu.
Sf: 381
     Turgut ve görünüşe aldırmadığını göstermek için de gitti, odanın en rahatsız sandalyesine rahat bir tavırla oturdu.
Sf: 384
     'Kitaplar yüzünden çok acı çekiyorum Esat Ağabey,' derdi. 'Sanki hepsi benim için yazılmış. Bu kadar insanı birden canlandıramıyorum: hepsini birbirine karıştırıyorum. Gülünç oluyorum.' Odayı dolaşırdı inleyerek. 'Ben rezil biriyim ve rezilliğimi biliyorum' 'Selimciğim,' derdim, 'Kendini bu kadar zorlama. Karamavoz'ların bulunduğu şartlar altında değilsin.' Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi suratını asardı: 'Pek, ben etki altında kaldığımı, kitapların beni mahvettiğini nasıl anlatacağım?' Anlaşılmamaktan çok korkardı. 'Başkalarından ayrı hissettiğimi nasıl belirtsem? Kimse bilmeyecek... Hiç olmazsa mezar taşıma yazın: burada insanlara başka türlü hayran olan biri yatıyor. Ne türlü? Bir bilsem, ah bir bilsem.'
Sf: 385
     'Ben yazarım, ben yazarım.' diye söylenirdi arada. 'Çünkü yazıyorum.' Ben bir iki satır yazdıktan sonra yorulur, onu seyretmeye başlardım. İyi bir gününde ise bir sayfa kadar yazdıktan sonra bırakır ve yazdıklarını okurdu. 'İhanet ve vicdan azabı' hikâyesini hatırlıyorum: çünkü bir hafta boyunca, aşağı yukarı aynı şeyleri yazdı, yırttı. Tolstoy'un 'Savaş ve Barış'ını okuyordu. 'Adam yüzlerce sayfa yırtıyormuş. Biz de kendi çapımızda katılıyoruz ona. Gorki'ye göre, Tolstoy insana baktığı zaman bin gözü varmış gibi gelirmiş.
Sf: 386
     Bir çay daha içtiler. Güneşli bir gündü. Aysel saçlarını yıkamış, pencerenin yanında kurutuyordu. Güneş ışınları, saçlarını saydamlaştırıyordu. Saçlarını tarıyor, dağıtıyor. Cama konan bir sineğin ön ayaklarını başına sürtmesi gibi. Yapmacıksız, sorumsuz.
Sf: 389
     Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki önce ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve daha hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle.
     Ilık bir sonbahar günüydü. Sokaklar, duvarların üstü, arabaların çevresi yaprak içindeydi. Turgut'un arabasının üstüne de bir kaç yaprak düşmüştü. Halı gibi yumuşak, turuncu, sarı ve henüz ayağınızın altında çıtırdamayan yapraklar. Temizlenmesi unutulmuş köşelerde, belki geçen sonbaharın unuttuğu yapraklar bile vardı aralarında. Ayakkabısının burnunu yaprakların içine sokarak yürüyordu. Değişik bir yaşantının tazeliğiyle yürüyordu. Birbirinden habersiz yaşantılar içinde olmak ne güzeldi. Daha önce bilinmeyen bir kapıyı çalmak, yeni bir sesi dinlemek, yeni yüzler görmek. Daha bilmediği ne odalar, ne insanlar vardı kim bilir o evde?
Sf: 390
     Bunları yapacak zaman da geçmemiş olsaydı; denizin katıksız mavisine hayran oldukları anda tanışmış olsaydı onlarla. Parlak gökyüzüne baktıktan sonra yavaşça aşağı indirilen gözler, ilk defa bakışsaydı. Oysa ne kadar çok oldu tanışalı: belki yirmi dört saat bile geçti.
Sf: 393
     Birden kızarak kitabı kapadı: 'Tanrım! Hep önsözlerde kalıyorum!' Durmadan yakınırdı: 'Biraz daha ilerleyebilsem, hiç olmazsa 'Giriş'e kadar gelebilsem!' Ellerime sarıldı: 'Bana yardım edin dostum! Bütün kitapların neden yazıldığını, yazanların kimlere teşekkür borçlu olduğunu, bu kitabı yazma düşüncesinin onlara nasıl geldiğini, bu kitabın ne gibi bir boşluğu dolduracağını, hepsini hepsini biliyorum. Sonra ne oluyor? Anlatın bana.'
     Önsözler sâyesinde, bütün yazarların ailelerini tanıdığını, onlarla artık akraba gibi olduklarını, ilk hayal kırıklıklarına birlikte üzüldüklerini, ilk başarıların tadını birlikte çıkardıklarını, bütün aşklarını ezberlediğini anlatırdı. Özellikle, yazarın ilk kitaplarında çektikleri güçlükle yakından ilgilenirdi. 'Hayatlarının bu bölümlerini kendi yaşantıma çok uygun buluyorum Esat Ağabey. Sonra, beni yarı yolda bırakıp gidiyorlar. Bu başarısız yılların hikâyesine kendimi öyle kaptırıyorum ki, unutuyorum sonradan meşhur olduklarını; onlara, dolayısıyla kendime acıyorum. Başarıdan sonra sevimsiz oluyorlar. Ne yaptıklarını anlatmaya kalkıyorlar uzun uzun. Sevmiyorum onları.
Sf: 397
     'Romancılar için bulunmaz bir okuyucuyum Esat Ağabey,' derdi. 'Birinci sınıf okuyucu; hayır, daha ileri: lüks okuyucu. Kitaplarının böyle okunduğunu bilselerdi fakirler, kim bilir ne kadar sevinirlerdi. Durmadan yazarlardı; bir türlü ölemezlerdi.'
Sf: 399
     Bütün ümidi, Dostoievsky gibi, mühendis olduktan sonra istifa etmekti.
Sf: 401
     Geceleri yatalım taşlar üstünde, Selim'in şarkılarını başımıza yastık yaparak. Sonra birden, Rockfeller'in kızı geliyor, onyüzbin liraya satın alıyor şarkıları; 'pop music' yapıyorlar. Biz yastıksız kalıyoruz.
Sf: 404
     Saatine baktı; saniyeleri izledi. Zaman kavramını canlı tutmaya çalışan yetkisiz bir gösterge. Zamanın böyle geçmesine imkân var mı? Yıllar, bu küçük aralıkların birleşmesiyle açılanabilir mi?
Sf: 408
     Ellerini sıkıyordu acıtırcasına. Sen bir saksı çiçeğisin Turgut Özben. Yapraklarını birbirine sürterek varlığını duyamazsın. Bir ormanda olmalıydın. Ölünceye kadar yerinden kımıldamayacağını bilen bir ağacın rahatlığını duymalıydın. Bütün ağaçlara bakarak, kimsenin yer değiştiremeyeceğini düşünerek ferahlamalıydın. Hayır, bir su yosunu olmalısın. Suyun serinliği ve ıslaklığını duyarak dalgalanmalısın. Bütün istediğin, uçsuz bucaksız bir sudur ve her zaman bütünlüğüyle saracaktır seni.
Sf: 414
     Değerli bir parça. Zarfı özenerek açtı. Metin'in düzgün bir yazısı vardı: dolgun ve dik harflerle okunaklı bir yazı. Yazarken, kâğıdı ikiye katlamadan kullanmış. Ben öyle yazamam, satırlar birbirine paralel olsun endişesiyle kâğıdın altına çizgili bir kâğıt koymuş anlaşılan. Eli, resim yapmaya yatkın olacak: yazı çok düzenli değil çünkü, hafif bir sanatçı düzensizliği var. İyi bir eğitim görseydi, başka bir insan olabilirdi belki. Noktalamaya dikkat ediyor. Biraz fazla virgül kullanıyor yalnız; benim gibi. Bazı kelimelerde imlâ yanlışları yapmış: bazı yerine bağzı yazmış. Bir çok insan uzatmayı 'yumuşak ge' ile yapar. Dur bakalım! Önüne konan, çok sevdiği pastayı yemekte acele etmeyen bir çocuk gibiydi: kenarına kıyısına parmağını sürerek yavaş yavaş tadını çıkarıyordu. Şantiye odasındaki, yayları çıkmış eski maroken koltuğa gömüldü, sigarasını yaktı ve telâşsız, okumaya başladı.
Sf: 422
     Salih Bey'in geldiğini haber verdikleri zaman, Selim'deki güven duygusu, güneşin bir bulut arkasında kaybolması gibi solmuştu.
Sf: 426
     Zeliha'nın elinde bir kitap vardı: Balzac'ın bir kitabı; yanılmıyorsam 'Vadideki Zambak'. Ben Balzac'ın insan ruhunu ifadedeki gücüne hayranlığımı belirttim. Aşkı onun gibi anlatan bir yazar tanımıyordum. Selim, benimle alay etti: yeryüzünde böyle aşklar olmadığını, bütün yazıların hayal ürünü olduğunu ileri sürdü.
Sf: 427
     Zeliha: "Hepsi mi uydurma Selim?" dedi. Selim büsbütün kızdı. Okuduklarımız, yazarın kafasından çıkıyordu. Gerçekte böyle güzellikler yoktu. Bütün güzellikler hayal gücünde idi. İsterse o da şimdi oturup bizi gözyaşlarına boğacak aşk hikâyeleri icat ederdi. Cahilliğimizden gülüyorduk ona. Bu hikâyeleri yazmak gereksizdi. İnsan, daha büyük gerçekler peşinde koşmalıydı. Sevgisini başka şekilde göstermeliydi. Zeliha sordu: "Nedir bu büyük gerçekler?" Belki anlatması güçtü. Fakat insan ruhuna ait daha büyük gerçekler vardı. İnsan yalnız kaldığı zaman öyle şeyler düşünüyordu ki aşk bunların yanında küçük bir yer tutuyordu. Sevdaya zamanı yoktu. Zeliha güldü: "Belki bu söylediklerin de hayal ürünüdür, ne dersin?" Hayır, değildi. Aşk bir zayıflıktı ve insanın başka güzellikleri görmesine engel oluyordu. Selim kızınca düşündüğü şeylerin tersini de savunurdu. Bu sözleri de inadından söylüyordu herhalde.
Sf: 428
     Boğazıma bir şey tıkanıyordu, nefes alamıyordum. Birden olduğum yere yığıldım. Çocuklar divana taşıdılar. Selim, büyük bir telâşa kapıldı, yanımda oturdu, yakamı gevşetti, kolonya ile şakaklarımı ovdu. Titrek bir sesle beni teselli ediyor, başımı okşuyordu. Kimsenin, o güne kadar benimle böyle ilgilendiğini görmemiştim. Hıçkırarak ondan af dilemeye başladım. Göğüsüm sıkışıyor, gözlerim kararıyordu; öleceğimi sanıyordum. Selim'den özür dülemeden ölmek istemiyordum. Selim de şaşırmış benden özür diliyordu. Gözyaşları içinde ellerine sarıldım. Utanarak odadan kaçtı. Üçümüzün yaşadığı bu acıklı macera boyunca, bana bir kere olsun sitem etmedi.
Sf: 431
     Yüksek yakalı gömlekler giyer, ip gibi kıravatlar takardı. Orta boyluydu. Uzun boylu ve gösterişli insan izlenimi bırakmak için kazık yutmuş gibi yürürdü. Gülerken dişlerini göstermemeye çalışır, konuşurken, daha kısa görünsün diye eliyle çenesinin altını kapardı.
Sf: 432
     Onu beğenmeyenlerin kendisini anlamadığı kanısındaydı. Kendini anlatırdı, başkalarına yalan söylerdi. Yalnız kaldığı zamanlar, bazen kendini kötülerdi: fakat, bunda da başarılı olamazdı.
Sf: 434
     İnsan sonunda kendisini, sınıf birincisi olmak gibi aşağılık bir duyguya kaptırıyordu. Bir karne, sınıf ikincisi olursa, dünya başına yıkılmış gibi oluyor, günlerce sapsarı bir suratla, kimseyle konuşmadan dolaşıyordu. Üstelik arkadaşları çalışkan olmadığı için, derdini anlayacak, onunla paylaşacak biri bulunmuyordu; yalnız kalıyordu.
     Fakat, Selim'de can sıkıcı özellikler vardı. Tanıştığı kızları adam etmeye kalkıyordu. Onların, kitaplardan ve ondan bundan ödünç aldıkları romantik hayallerini ciddiye almıyordu.
Sf: 436
     Selim'in ilgi duyduğu başka kızlar da vardı. Hepsi Selim'i beğeniyorlardı: onun sözlerini ciddi bir tavırla ve başlarını sallayarak dinliyorlardı. Çok doğru söylüyordu. Ne güzel ifade ediyordu. Ona hak vermemek imkânsızdı. Bu yaşta bir gencin böyle esaslı sözler etmesi ne güzeldi. Böyle ciddi ve ağır başlı bir insana ancak hayranlık duyulabilirdi. Başka bir şey duyulamazdı. Bu nedenle bütün kızlar, bu ciddiyet ve ağırbaşlılığa kendilerini lâyık görmedikleri için, daha hafif genç erkeklerin koluna girerek uzaklaşıyorlardı.
Sf: 437
     Felsefe kitapları okumayı denedi. Bir süre sonra, iki kere ikinin dört olduğundan kuşkulanmaya başladığı için bıraktı.
Üçüncü Bölüm
Sf: 444
     Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi yüzünü buruşturdu: 'Anlaşıldı,' dedi. 'Kendinize eğlence arıyorsunuz. Buyrun o halde.' Elimden tuttu ve koşarak top oynayanların yanına götürdü beni. Çocuk gibi eğlendi akşama kadar. Dönüşte yanıma oturdu. Kucağımdaki çiçeklere bakarak, onları hangi kitapların arasında kurutacağımı sordu. 'Aman benim sevdiğim kitaplar olmasın.' Gülüyor, fıkralar anlatıyor, şarkılara katılıyordu. Kolumu tuttu; güneşte yanan derisinin üstüne bir saman çöpüyle adını yazdı.
Sf: 446
     Evlenmekten korkuyordun herhalde. Öyle ya, otobüste gidiyorduk ayakta. Kadınlar sürünüp geçiyordu. Bir gün evlenirsem ne düşünürsün Turgut? diye sorduğun zaman anlamalıydım. Kadınları artık rahatça seyredemeyeceğinden korkuyordun. Onları, sana sürünüp geçerlerken bir daha hayal edemeyeceğinden korkuyordun.
     "İlk buluştuğumuz gün hemen şiirler okudu bana Nazım'dan. Böylece elimi tutmaya cesaret etti." Kadınlar geçerken dönüp bakmayan bir masal kahramanıydı. Bir gün aynaya bakmış: yeni bıyık bırakmaya başladığı sıralarda. Babasını görür gibi olmuş aynada: babasının gençlik resimlerini. Korkmuş. 'Babama benzeyeceğim sonunda,' diye sızlandı." Necati ona hayrandı. Erkekler, dönüp dakikalarca bakar kadınların arkasından. Seni bir kere olsun yakalayamadım, diyordu.
Sf: 447
     Yaşamaktan utanıyordu herhalde. Hayata karşı ayıp oluyordu. Onyüzbin şeyi birden yaşamak istiyordu. Hangisine sarılsa başkasına ayıp oluyordu. Kaç parça olabilirdi? Neden bu utançları bir yana itip yaşamaya çalışmadı? Gözlerini yerden kaldırmayı denemedi? Hiç bir zaman pastanede-muhallebicide-kızla-buluşup-gözlerinin-içine-bakarak-ona-hayatını-anlatan-erkeklerden-biri olmayacağına yemin etmişti.
Sf: 450
     Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak dünya milletleri sırasında ön sıraları işgal ediyoruz. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş. Aşık olmak oranı yüzbinde kırkiki.
Sf: 451
     Emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de (yuvarlak olarak) yüzyirmialtıbinsekizyüz bakıp da iç geçirme, kıkdörtbin otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, dörtbinikiyüz peşinden gidip de vazgeçme, sekizyüzelli eve kadar izleme ve onbeşbinyediyüz uzaktan âşık olmak ve sadece (bu sayı kesin) sekizyüzondört ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş.
Sf: 462
     Sszyr yani seni sevdiğim zaman yaptığım resimlerden anlamına gelen işareti koymayı hiç unutmazdı ben gülerek kalemi elinden alır ve hzg yani her zaman güzelsin diye yanına yazardım.
Sf: 473
     Yaşamak her gün girilen bir imtihan olursa buna kimse dayanamaz. Selim kalkardı ellerime sarılır beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim neyim var neyim yoksa ortaya döktüm beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapmayan zavallı köylüye dönerim beni uyandırma hep kuşkuluydu her zaman kötü bir şey olmasını bekliyordu sonu gelmez benim gibiler için hiç bir şeyin sonu iyi gelmez diyordu.
Sf: 476
     Kalplerimiz bir çarpıyor sen dört ben altı sayfa okuyunca uykumuz geliyor aynı anda birbirimize doğru dönüyoruz öpüşüyoruz aynı anda fransızlar gibi iyi geceler diliyoruz amerikalılar gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz sabaha kadar buluşmak üzere ayrılıyoruz. Mutfaktaki kavanozların üstünde tuzbiberşekerkahve yazmıyor nedense öyle kavanozları almak gelmiyor içimizden yolda yürürken sanki o anda aklımına gelmiş gibi bir dükkâna girip sana bir ayakkabı alıveriyoruz akşam ben kapıdan içeri girer girmez öpüşüyoruz ne zaman ne yapacağımız belli olmuyor.
Sf: 486
     Barlarda ayakkabılarını her zaman önündeki masada oturan adamın ceketinin arkasında temizleyerek mesele çıkaran ve bununla bir zamanlar öğünen aynı zamanda bardan çıkınca yolda gördüğü bir kenara bırakılmış otomobillerin antenlerini kırmayı çok severdi adamların sabah arabalarına binerken yüzlerini görür gibi oluyorum poker Necmi de işte aramızda beyaz kolalı gömlek ve kırmızı kıravatı severdi.
Sf: 492
     Burhan heyecanlanarak hayır gerekirse sokakta bile yatarız demişti ben isyan ettim hayır yatamayız ben artık kaldırımlarda yatma işinde yokum artık sıcak bir yatakta yatmak istiyorum benim gücüm kalmadı artık beni saymayın dedim başımın üstünde gökyüzü görmek istemiyorum geceleri yatarken artık o geceden sonra da bir daha görmedim onları hepsi de ateş gibi çocuklardı yalnız benim gibi sokakta yatmamışlardı.
Sf: 493
     Günseli bütün bu artıkları orada burada bıraktım yıllarca önce bıraktığım terk ettiğim evlerin dolaplarında unuttum bu kadar yıldır gidip almadım diye ev sahipleri atmıştır artık onları oralarda unuttuğumu dahi fark etmemişlerdir onlar gülüp söyleşirken benim akıllarının köşesinden bile geçmeyen ıstıraplarla kıvrandığımı sezmemişlerdir.
Sf: 496
     İlk anda ne kadar acı gelirse gelsin başkalarının yaşattığı ıstırapları unutmuyoruz.
Sf: 508
     Üşümekten kimsenin üzülecek hali kalmamıştı öğle namazından çıkan cemaatten cenaze namazını kılmaya kalan da olmadı son günlerinde çok zayıfladığı halde tabut çok ağırdı ölüler ağır olurmuş kendilerini tutacak güçleri kalmadığından olacak imamda ellerini oğuşturup ısıtmaya çalışarak duasını aceleyle bitirdi fakir bir cenaze töreni bana gelince her şey böyle zavallı ve derme çatma oluyor bir düzen eksikliği vardı mezarlıktaki tepenin üstünde ise soğuk dayanılamayacak kadar artmıştı rüzgâr gözlerimizi donduruyor mezara toprak atmak için küreği tutan eller yapışıp kalıyordu insanın babası hayatta bir kere ölür gördüğüm bütün cenazelerde rahmetlinin kederli ailesi ağlamaktan kızarmış gözlerini gizlemek için kara gözlükler takarlar.
Sf: 509
     O güne kadar hiç ölü görmemiştim ölü görmeyi ondan bir parçanın ölümün bana bulaşması gibi bir uğursuzluk sayardım hiç görmezsem sanki hiç ölmeyecektim bu duygu da silindi içimden zaten hangi özelliğimi koruyabildim özendiğim hangi işi sonuna getirebildim.
Sf: 510
     Oysa biz onlara cenneti sunacağız cennet muhallebiden duvarlar demek değildir.
Sf: 523
     İhtiyar adamlarla evlenen genç kadınların kısa bir süre sonra tazeliği gidiyor yaşlı bir görünüşe bürünüyorlar ihtiyarlık bulaşıcı bir hastalık sanki ihtiyarlar çevrelerindeki gençlerin gençliğini emiyorlar bitiriyorlar onların gençliğini sömürüyorlar sadece gençlikle besleniyorlar. Artık kendimi seyretmekten de hoşlanmıyorum aynalarda vitrinlerde su birikintilerinde görmek istemiyorum kendimi.
Sf: 527
     Bununla birlikte hanımefendiğicim bende oturmanızdan çok memnundum müddei hayatımda nica baharlar gördüm en güzeli geçen bahardı seninle geçirdiğim bahar yaşamanın tabiat içinde geçen bir olay olduğunu bana yeşil rengin gözündeki yansımaları haber verdi.
Sf: 533
     Kötü hâtıralar insanın aklından kelime olarak çıksalar bile görüntü olarak kalırlar.
Sf: 545
     Beyoğlu'ndaki adamdan alacağız. Bu sorulur mu? Ne alırsan ikibuçuk bir tezgâhta iğneden ipliğe donanacağız. Gömleğin üst cebinde, tarak, yuvarlak ve arkası desenli ayna; pantolonun arka cebinde çekecek, bozuk para cüzdanı -bütün paramız pek olmayacak- mendil; yan ceplerimizde kibrit, üçüncü sigarası, üzerinde kalp resmi olan tırnak keskisi, çakı, küçük bir kolonya şişesi -hani plâstikten olanlatı var, sıkınca kolonya fışkırıyor- ve elimizdeki küçük bir çakının içine de az ekmek, kuru köfte, soğan, tuzluk, iğne-iplik-tıraş takımı, sabun ve fırça koyacağız.
Dördüncü Bölüm
Sf: 552
     Nermin, başını gazeteden kaldırmadan konuştu: "Seni geçen gün arabayla güzel bir kadınla görmüşler." Turgut silkindi, başını kaldırdı. Nermin gazeteyi indirdi. Turgut karısının yüzünü gördü. Gülümsemeye çalışarak: "Gazetede mi yazıyor?" diye sordu. Karısına yorgun gözlerle baktı. Turgut, onun, sakin, meraklı yüzünü, biçimli ellerini, koltuğu çapraz kesen bacaklarını inceledi. Sonra hemen yoruldu, gözlerini kıstı: karısının görüntüsü hafifçe bulandı, uzaklaştı. Şimdi Nermin salonun çok uzak bir köşesinde oturuyordu. Turgut için: yüzlerce metre uzakta. Parmağını gözbebeğinin altına batırdı: bir Nermin yerinde kaldı, bir Nermin de, karısına benzeyen bir gölge de, yukarı aşağı oynadı. İşte bir hayalden ibaret: parmağımla oynatabildiğim bir şekil. Parmağını gözünden uzaklaştırdı.
Sf: 555
     Yanındaki sehpanın üzerindeki bir kutuya konulmuş olan pipolardan bir tane aldı: sigaranın zararlarını düşünen karısı ona değişik pipolar almıştı. Pipoyu yakmadan ağzına soktu. Onu Günseli ile görmüşlerdi. Belki Aysel'le de görmüşlerdi. Onu görüyorlardı. Hiç bir şey yapmadan, aptalca bir düzen içinde yaşarken kimse görmüyordu. Sonra, alışılmışın dışında en küçük bir davranışını görüyorlardı. Nasıl görüyorlardı acaba? Sizi gördük, diyorlardı. Bütün gün sadece bakıyorlardı; sonra akşam evlerine dönünce rahat koltuklarına gömülüp kimleri gördüklerinin bir muhasebesini yapıyorlardır. Birbirlerine, gördün mü? diyorlardı. Gördün mü? Peki neden ben kimseyi görmüyorum? Görmesini bilmek gerek; bakarak dolaşmalı. Parmağını havada sallayarak; görürsünüz, dedi, hepsine. Hepiniz görürsünüz. Ben size gösteririm. Yıllarca konuşur durursunuz artık. Rahat koltuğundan kalktı: rahatsız olmuştu.
Sf: 556
     Arka odadan Sevgi'nin sesi geliyordu. Uyumuyor. Gidip bir görünmeli. Nermin bekler. Babalar çocuklarına, uyumadan görünürlerse çok etkili olur. Müşfik fakat kararlı bir sesle konuşulur. Nermin, sen görünmeyince bir türlü uyumuyorlar, diyor; babalık ve aile reisliği duygusunu okşuyor. Sen söyleyince başka oluyor. Seni görünce susuyorlar. Babaları olmadan uyumuyorlar. Görünüşte ne mâsum bir söz. Tercümesi: hiç bir akşam ve pazar, beni onlarla yalnız bırakma. İş yolculuklarını ne yapayım? Bırak başkaları gitsin. Şirkette adam mı yok?
     Turgut, matematiğe akılları ermiyor ama sezgileri yerinde, diye düşündü. Ne yazık, bir kaç yıl sonra büyüyecek ve sezgileri zayıflayacak. Kötü bir devre. Ya hep küçük kalsalar, ya da birden büyüseler. Bu yavaş büyüme dayanılmaz bir şey. Yanınızda yetişen bir şeyin siz anlamadan büyümesi. Bir bakıyorsunuz, sevilip okşanmayacak kadar büyümüş. Siz de buna, yavaş yavaş, hissetmeden, o kadar alışmışsınız ki artık sevip okşamak istemiyorsunuz zaten. Bütün duygularınız. bu yavaş gelişmeyi, size sezdirmeden izlemiş, Akıl, ya akıl? En aptal tarafımız. Hiç bir şeyin farkında değil. Kızını kucağına aldı. "Çok sıkı bir sarılacağız ve ondan sonra hemen uyuyacaksın." Sevgi'yi eğilerek yatağa bıraktı ve karısına bakmadan odadan çıktı.
Sf: 557
     Böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi? Büyük ve güzel şeyleri demek istiyorum. Önce eşya engel oluyor, sonra şartlar: kalorifer, hizmetçi, çocuk odası. Düşünmek için kendime bir daire tutsam. İçinde, düşünmeye engel olacak eşyalardan hiç biri bulunmayan küçük bir daire. Kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarıyorum ve düşünme terliklerimi giyiyorum.
Sf: 559
     Sizlere hizmetten şeref duyan yayınevimiz iftiharla sunar: Tutunamayanlar. Belli başlı bütün kitapçılarda bulunur. Duyurma işini bana bırakın. Sonra, küçük dedikodular çıkarırız yavaş yavaş. Yazar, eserinin o kadar etkisi altında kalmış ki neredeyse kendini öldürüyormuş. Tutunamayanlarla birlikte yaşayacağım diye tutturmuş. Aylarca kendine gelememiş. Dilenci filân görmeye dayanamıyormuş artık. Bir süre sinir buhranları geçirmiş. Az kalsın karısından ayrılıyormuş bu yüzden. Allah yazdıysa bozsun: Kaya o ne biçim söz. Henüz tam iyileşmemiş. Evine gelenlerle konuşmuyormuş. İnsanlardan nefret ediyormuş. Hayır, insanları seviyormuş ama, genel anlamda. Bunun dışında kimseye tahammülü yokmuş. Olayı gerçek hayattan aldığını söyleyenler de var. Yok canım! Böyle olaylara rastlıyor muyuz çevremizde? Adamın muazzam bir hayal gücü var. Adam filân değil. Çok genç bir çocukmuş. Daha liseye gidiyormuş. Olamaz. Çok derin bir hayat tecrübesi var bu kitapta.
Sf: 561
     Nermin konuşmaya başlayınca bu sahte durgunluk bir anda bozuluyordu: düşüncelerine dalıyordu bir anda. Nermin'in sözlerinin bitmesini büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu. Düşüncelerinden kurtulabilmek için anlatmaya, gelişi güzel anlatmaya karşı bir susuzluk duyuyordu. Nasıl olursa olsun, bu zamanı, bu ağır geceyi geçirmek gerekiyordu. Yatak odasından yeniden başlaması gereken bir yaşantının düşüncesi onu yoruyordu. Orada sahte ve zorlama bir davranışı sürdürmek çok zahmetliydi. Yolculuğa çıkmadan önceki gece insan hemen arkasını dönüp yatamazdı. Çocuklar uyumuştu. Konuşma, anlamını kaybetmeye başlamıştı. Hiç bir dış etkenin bozamayacağı yakınlık, kaçınılmaz duruma gelmişti. Bu huzursuzlukla, karısından önce kalkarak yatak odasına yavaş yavaş yürüdü.
Sf: 565
     Hafif bir sersemlik hissediyordu. Misafirlikte geçen bir gecenin sabahında duyulan şaşkınlık gibi. Eşyaya, duvarlara yabancı gözlerle baktı. Merdivenlerden indi. Kapıcı başıyla saygılarını sundu; eğildi, beyefendiye sokak kapısını açtı. Bavulu taşımak istedi; Turgut bırakmadı: hayatı fazla karmaşık duruma getirmek gereksiz. Senin kapıyı açman yeter. Bu yardımın yüzünden aramızda faydasız sözler geçecek. Arabanın bagajını açtı, kutunun yanına bavullu yerleştirdi: filimlerdeki soğukkanlı banka soyguncuları gibi. Seyirciler, kutunun içinde ne olduğunu biliyorlar; oyuncular bilmiyorlar. Bagajı kapadı. Artık bu kutunun götürülmesine kimse engel olamaz. Biraz sonra araba köşeyi dönecek, gözden kaybolacak; sahne değişecek. Hafif bir sonbahar rüzgârı kolonyalı yüzünü okşadı; bir serinleme duydu.
Sf: 566
     Şehir yeni uyanıyordu. Kapıların önüne koyulmuş çöp tenekelerini, sokakların ortalarına dökülmüş çöpleri geçtiler. Polisler, kavşaklara henüz gelmişti. Otomobiller büyük bir hürriyet havası içinde, istedikleri yerden dönüyorlardı. Hava aydınlandığı halde, bazı dalgın otobüsler ve sokak lâmbaları ışıklarını söndürmemişlerdi. Yerden hafif bir sis yükseliyordu. Etrafı maviye boyayan bu sisin içinde yer yer, apartman kapılarının önünde gerinen kapıcılar görünüyordu. Çöpçüler, büyük bir toz bulutu içinde, yeri süpürüyorlardı.
Sf: 568
     Oysa hepimiz her şeyi çok iyi biliyoruz: altımızdaki küçük bir titreşimden vapurun kalktığını anlıyoruz. Bizi artık kimse tutamaz Olric. Kirli ve güzel şehrimizden ayrılıyoruz. Yol ve hava durumu nasıl? Kırk ikinci kilometrede toprak kayması varmış: bizim yol üzerinde değil. Ferahlıyoruz. Üzülmeyin, bizim için de sıkıntılı bir haber bulunabilir. Sonra hafif bir müzik başlıyor: hemen kapatıyoruz. Hiç bir yere gerektiğinden fazla önem vermemeli; gerekeni öğrendik, bu kadarı yeter bize. Hafif bir yağmur başladı: radyo söylemişti zaten. Denizin rengi değişiyor; ayrılırken denizi bu renk bırakmak istemiyorum. Olric. Damlalar vapurun kenarına çarpıyor. Islak demir kadar içime sıkıntı veren bir şey yoktur. Vapuru ıslak bir demir yığını olarak hatırlamak istemiyorum. Denizi külrengi bir sıvı olarak bırakmak istemiyorum. Sonra, hep bu renkle hatırlarım diye korkuyorum. Çok hüzünlü.
Sf: 569
     Elini alnına koymuş bir adam, eğilerek düşünüyor. Lâstiklerine üzülerek bakıyor. Tilt kullanmamış olmanın acısı içinde. Lâstiklere birer tekme attı: şöförler gibi. Bu reklâmları, nasıl yapıyorlar acaba? Al şu elli lirayı, diyorlar; elini altına koy, üzgün bir ifade ile lâstiğe bak. Hangi lâstiğe? Ahmet efendinin indirdiği lâstiğe. Lâstik de patlamış rolü yapıyor bedava. Bir adam da fotoğraf makinasını bir sehpanın üstüne kurmuş, büyük bir ciddiyetle ayarlıyor. Gülünç. Sonra, lâstiği şişirip arabaya binerek uzaklaşıyorlar. Ne kadar sıkıcı bir iş. İnsanlarımız eskiden ne mutluydu. Belki de bu istasyonda çektiler resmi. Sakalı uzamış adam öğünerek uzatıyor gazeteyi arkadaşlarına. Bizim istasyonda, çekildi, diyor gururla. Bakalım daha nelerle karşılaşacağız?
Sf: 573
     Yüzünü yıkadı, saçlarını ıslattı. Saçlarım azalıyor. Yalaktaki suda yüzünü seyretti: tenim daha genç, derim gergin. Yaşlanmış olsaydık bunu yapabilir miydik? Tolstoy, doksan yaşında yapmış efendimiz. Ben Tolstoy değilim Olric. Tolstoy entellektüel bir devmiş. Ufak tefek olduğunu söylüyorlar efendimiz. Üstelik geleceği düşünemiyormuş: büyük bir ümitsizlik içindeymiş. Bizimle birlikte gelseydi ne iyi olurdu.
Sf: 574
     Kasabaya gidelim Olric; kitap alalım daha iyi. Biliyor musun Olric, adama az kalsın gidiyorum yerine gidiyorduk diyecektim.
     Yabancılar için kasabalar birbirine benzer. Kasabada yaşayanlarsa, sayılamayacak kadar değişik özellikler bulurlar kasabalarında. Bir kasabada günlerce kalırsınız. Belediye parkında oturmaktan, derenin kenarındaki gazinoda gazoz içmekten, hükümet meydanındaki çok katlı iki üç binayı görmekten içinize sıkıntı çöker. Tozlu yollardan geçen şehirler arası otobüsler bile bir yenilik getirmeye başlar size. Sonra bir gün bir yerde o kasabanın yerlilerinden biriyle tanışırsınız; lâf olsun diye N. kasabada bulunduğunuzu söylersiniz. Size hemen bir takım yerleri saymaya başlar, gördünüz mü, diye. Kasabanın bitip tükenmez güzelliklerinden, yakında bulunan tarihî zenginliklerinden bahseder. Peki, derler hiç bir tarafı beğenmediniz: çarşıyı da mı güzel bulmadınız? Çarşı mı? Donar kalır insan. Ne çarşısı? Yan yana yan yana dükkânlar. Sokaklar biter, dükkânlar bitmez.
Sf: 575
     Otobüs acentaları: şirketimiz bu yıl aşağıda fotoğrafları görünen sayın hacılarımızı, kazasız belâsız Mekkeyi Şerife götürüp getirmiş ve bu mukaddes seyahatlerinde kendilerine her türlü rahatı temin etmiştir. Cama yapıştırılmış bir sürü vesikalık fotoğraf. Bir sokak fotoğrafçısında çektirilmiş herhalde: sayın hacıların yarısının gözleri kapalı, hepsi birbirine benziyor. Bir adam çıktı yazıhaneden: Turgut'a ne istediğini sordu. Kitapçı, dedi Turgut, kitapçı arıyorum. Bu adam muhakkak beni, dinî eserler satan bir yere gönderir. Neden göndersin? Eliyle ileriyi işaret etti. "soldan birinci değil, ikinci değil, üçüncü sokağa girin. Halıcı Musa'dan iki dükkân ötede." İyi. "Bizim kitapçı diye yazar üstüne dükkânın." İyi. Bizim kitapçıymış Olric. Bizim kitapçı olduğuna göre bizim istediklerimizi buluruz orada. İşte bizim kitabevi. Çerçeveleri, sokaktaki öbür dükkânlardan farklı bir renge boyanmış. İstediğimiz kitapları burada bulabileceğimizi sanmıyorum.
     Yaylı kapıyı iterek geçti. Burnuna hafif küflü ve keskin bir kitap kokusu geldi. Kitapçı dükkânlarının özel bir kokusu vardır Olric: nevi şahsına münhasır derler eskiler, işte ondan.
Sf: 576
     Herkes bu işi yapamaz. Bazı zalim insanlar, binbir itina ile hazırlanan o çiçek gibi kitapları alırlar, hiç bir koruyucu tabakaya sarmadan, evet olduğu gibi, üst üste koyarlar; sonra kalın ve çirkin bir iple bağlarlar. Zavallı kitapların, özellikle en üstte ve en altta kalanları bu işlem sırasında kurban edilirler: kapaklarının üstünde haç biçiminde yaralar meydana gelir.Kaba taşıyıcılarda onları oradan oraya fırlatırlar. Lekeler ve buruşukluklar kitapları incitir. Kapaklar, dizgiler, baskılar için gösterilen bunca itinaya yazık olmaz mı? Satıcılar da gelişi güzel dizerler onları: isimlerini bile öğrenmeden. Onlar için en iyi kitap, en çok satılan kitaptır. Müşterilerinin ne biçim bir insan olduğuna bakmadan, yalnız en çok satılan kitapları överler onlara. Bu adamları bir imtihandan geçirerek yeterlilik belgesi verilmeli Olric. Herkes kitap satmamalı. Cahil kitapçıların, iyi okuyucuları rahatsız etmelerine izin verilmemeli artık. İyi okuyucu az bulunan, ürkek bir kuş gibidir. Kapıdan girer girmez kaçırmamalı onları.
Sf: 579
     Bu adamların bizden uzakta ve ölmüş olmalarına dayanamıyorum. Selim'in ölümüne dayanamadığım gibi. Öldükten sonra insanların bir yerde buluştuklarını söyleyenlere inanmak isterdim. Yaşarken, ne sıkıcı ve soluk insanlarla irlikte geçiriyoruz ömrümüzü. Hiç olmazsa öldükten sonra, aralarında bulunmaktan zevk alacağımız insanlarla yaşasaydık. Fakat ne garip, onlar da yaşarken görmek istemiyorlar birbirlerini. Belki öldükten sonra alnlarlar.
Sf: 583
     Güneş yükselmişti. Yağmur tabiata bir dirilik gelmişti: otlar, üstlerindeki yağmur sularını silkeleyerek gövdelerini dikleştiriyorlar. güneşe doğru uzanıyorlardı. Tabiatın sürekliliğini bozan asfalt yok üzerinde suların pırıltısı yavaş yavaş kayboluyordu.
Sf: 585
     İnsanlarla görüşmek istiyorum: acaba kabul günleri ne zaman, biliyor musunuz? Sizden çekinecekler efendimiz. Olsun. Ben bir kutu şeker yaptırırım giderken. Zor, oyunu bozar.
Sf: 586
     İcraat. Meselâ, içindeki bulanık suda, kırmızı olduklarını tahmin ettiğim balıkların yüzdüğü şu havuz bir icraattır.
Sf: 587
     Biraz okuduktan sonra kalktı, meydanın çevresindeki kahvelerden birine doğru yürüdü. İçeri girdi. Kahvede hoş bir serinlik vardı. Karanlık ve dinlendirici bir serinlik. Orta şekerli bir kahve. Beye bir orta yap. Kelime tasarrufu. Günde yedibinaltıyüziniki şekerli kahve sözü biriktiriyorlar. Kahve fincanını beğendi. Taş gibi kulpsuz bir şey. Keloğlana benziyor. Radyo, bilgi programlarını veriyor. Ocakçı ve garson dikkatle dinliyorlar. Bir üçgenin kaç köşesi olduğunu öğreniyorlar. Programdaki çocuk incecik sesiyle; büyük hayretler içinde öğreniyor matematiği. Kart esli bir adam da ona öğretirmiş gibi yapıyor. Tekrarlatıyor. Arada müzik. Eğitimsel. Çocuki kelimeleri uzatarak, yayarak konuşuyor. Adam da öyle. Dinleyenler bir güzel içlerine sindirsinler diye kelimeleri hamur gibi yoğurup açıyorlar: demeeeek bir üçgeniiiin üç köşesiiii...
Sf: 591
     Dergide herkes bir işle meşgul oluyordu; herkes bir işten anlıyordu; herkes bir işten sorumluydu. Bana da espri uzmanı adını takmışlar. Güldürmek isterken gülünç olmak. Ancak benim başıma gelir böyle acıklı durumlar.
Sf: 594
     Bugün annem dayanamadı; ne yazdığımı sordu. Ona nasıl anlatsam? Bütün hayatımı birlikte geçirdiğim ve beni gerçekten seven bu insana hiç bir şey anlatamamak ne kötü. Ondan farklı gelişmeye ne zaman başladım? Bu ayrılık nasıl doğdu? Hiç anlamıyorum. Bir gün baktım, iki yabancı olarak yaşıyoruz aynı evde. Aslında kimseye bahsetmedim kendimden. İstemiyorum da.
Sf: 595
     Durmadan sızlanıp durursam, beni yenmenin tadı çıkmaz. Çiğ çiğ yenen bir şeyin, ne bileyim meselâ bir deniz böceğinin, tam ağzınıza attığınız sırada bağırdığını düşünün: insanda iştah kalır mı?
     Bu sabah uyandığım zaman, gecenin sıkıntısı göğsümden kalkmamıştı. Demek ölüm bu, diye düşünüyordum. Sabahları uyandığıma sevinemiyorum. Gecenin sıkıntısı, öğleye kadar sürdüğü için, sabahın verdiği diriliği yaşayamıyorum. Öğleden sonra da akşamın hüznü çöküyor.
Sf: 596
     Bana üniversitedeki bilimsel çalışmalarıyla kimsenin ilgilenmemesinden yakındı. Herkes dertli. Az kalsın, kitap okuyamamak şeklinde ortaya çıkan bir hastalık var mı diye soracaktım ona.
Sf: 597
     Doktorla konuşurken sıkıntı geldi gene: sevindim. İşte gene geldi, dedim. Uzun uzun dinledi. Beni azarladı. Benim gibi pozitif bilimle uğraşan bir insana yakıştıramadı bu kuruntuları. Tanımadığım bir doktora gideceğim.
     Eskiden, buhranlı gecelerimin sabahında, güneşin doğuşu beni sakinleştirirdi. Şimdi sıkıntı veriyor: yeni bir güne başlamanın sıkıntısını. Basma perdesinin arasından giren ışınlar, yaşanacak uzun bir günü gözüme sokuyor.
Sf: 598
     Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazılmışlar oysa. Ben, kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.
Sf: 599
     Onbeş gündür sakalımı kesmiyordum. Saçlarım da uzamış. İsa'ya benzeyip benzemediğimi sordum ona. Birden kapısını çalıverdim işte. Onu sevdiğimi sanıyorum. Heyecanlanıyorum Günseli'yi görünce. Ona durmadan Günseli demeyi seviyorum. Günseli. Günseli. Korkularımı ve hastalığımı unuttum onun yanında. Ertesi gün Burhan'a bu duygularımdan bahsedince, yumuşak bir sesle, yalan bir iyileşme, dedi. Burhan'ı görmekten hoşlanmıyorum artık. Akıldan uzaklaşmak istiyorum. Aptalca duygulanmaktan korktuğum için çevremi akılla doldurmuşum. Aşktan, üzüntüden bahsedebileceğim aptal insanları arıyorum. Hastayım sevgilim, dedim Günseli'ye. Üzmek de istemiyordum onu. Hastaneden, doktorlardan bahsettim: güldürdüm onu. Hastalığımı unutturdum. Günseli de anlatmama kaptırdı kendini. Onu kandırdım. Burhan haklıydı galiba. İyileşmem geçiciydi. Günseli bana inanmamalıydı. Kendime acıdım: kimse hastalığımla ilgilenmiyor diye. Oysa, ben gittikten sonra üzüldüğünü biliyorum. Ne bileyim? Aptallıklar içindeyim.
Sf: 601
     Benimde böyle belirsiz bir hastalık yüzünden bu acıklı duruma düşmeme kızdı. İlâçları da bırakmamı söyledi. İlâçların kötü etkilerinden kurtulmak için ilâç aldığımı söyledim. Antihistaminik diyorlar ya: işte ondan.
Sf: 602
     Müdür, bir iş yolculuğu için adam aradığını, istersem, benim için bir değişiklik olacağını söyledi. Kabul ettim. Gitme deseydi, ona da peki derdim. Bir mütaahitin, iki aydır itiraz ettiğim bir evrakını imzaladım. Sevinçten ne yapacağını şaşırdı: kızdığımı bildiği halde beni yemeğe çağırdı. Hemen kabul ettim. Kemal suratıma baktı: ne oldu senin ilkelerine demek ister gibi. Benim için can sıkıntısından başka bir anlamı olmayan şeflikte gözü var da. Onu da sevindirmek istedim. Yorgun olduğumu, şeflikten ayrılıp daha rahat bir işe geçmek istediğimi söyledim. Gözleri parladı: duygularını saklamasını bilmez aptal. Giderken paltomu tutacak kadar alçaldı: bu hareketine de itiraz etmedim.
     Mütaahit beni lüks br lokantaya götürdü. Beyaz örtüler, sessizlik, büyüklük biraz iyi geldi bana. Adam durmadan konuşuyordu. Bu asık suratlı şefin bugünkü davranışına şaşıyordu. Karşımda saygılı oturuyordu koca adam. Benden en aşağı otuz yaş büyük olmalı. Üstelik o da mühendis. Ne sıkıcı bir işi var. Canım sıkıldı gene. Hiç bir şey yiyemedim: tabaklardaki yiyecekler gözümde büyüdü. Dönerken yolda, uzun uzun arabasını özelliklerinden bahsetti: Bir düğmeye basınca camlar yıkanıyor, bir düğmeye basınca kuruyor, bir düğmeye basınca pencereler iniyor... Bir düğmeye... bir düğmeye... ne söylediğini izleyemiyordum. Düğmeleri bitmiyordu. Bütün bu aşağılık durumlara, düğmelere sahip olmak için katlanıyor. Bana çocuklarının resmini gösteriyor. Oysa ben güzel bir metresi olduğunu biliyorum, metresi olduğunu imâ ediyorum: gülüyor. Erkeklik üzerine bir şeyler söylüyor. Onu duymuyorum. Gülümsüyorum. Dayım geçen gün, evlenirsem bu huzursuzluğumun geçeceğini söyledi: neredeyse evden kovacaktım. Babam öldüğünden beri babalık taslıyor. Zavallı babacığım beni zengin bir kızla evlendiremeden öldü. Ne korkunç! Zengin bir kızla evlenmemi isteyen benim babamdı. Bende aşağılık bir taraf olmalı.
Sf: 603
     Kafatasımın çok inceldiğini hissediyorum. Yürürken çok dikkat ediyorum: bir yere çarparsam sanki dağılacak. Camdan bir kafanın içinde ağır bir beyin: başımı taşıyamıyorum. Çıkıntılı yerlerden geçerken korkuyorum. Berbere gittim. Binayı pürüzlü bir sıvadan yapmışlar: sıvanın sivri uçları beynimi delecekmiş gibi geldi. Berber de yüzümü yorgun buldu. Sakalım zor tıraş ediliyormuş.
Sf: 604
     Akşam üzeri ilk indiğim otelde, ilâçlarımı yerleştirmek üzere banyoya girmiştim. Banyonun içinde, kaygan yüzeye tutunmaya çalışan dev bir hamamböceği gördüm. Onu öldürecek gücüm yoktu. Orada olmasına da dayanamıyordum. Odaya döndüm. Hamamböceğinin beyaz ve kaygan yokuşu nasıl tırmanmaya çalıştığını gözlerimin önünden silemedim. Bavulumu kapattım gibi aşağı indim. Otel kâtibinin önünden geçerken bir şeyler mırıldandım. Caddeye attım kendimi. Hemen yoldan geçen bir otomobile bindim. Otel kâtibinin peşimden gelmesini önlemek istiyordum. İyi günlerimde bile Kafka'nın 'Değişim' hikâyesini okuyamamıştım. Hamam böceklerinden nefret ederim. Görüldüklerini anlayınca duyargalarını bir sallayışı vardır. Hain hain bir kaçışları vardır. Kafka'nın o hikâyeyi sonuna kadar yazabilmesine şaşıyorum. Böceği hâlâ görür gibiyim. Bu münasebetsiz düşüncelerle nasıl uyuyacağım?
     Bu şehre neden geldim? Evler, ışıklarını o kadar erken söndürüyorlar ki. Saat dokuzda sokaklarda kimse kalmıyor. Pencereden bakıyorum: karanlık ve belirsizlik. Karanlıkta şekilleri birbirinden ayıramamak içimi ürpertiyor. Pencereden geri çekiliyorum. Karanlığı görmemek için perdeleri sıkı sıkı kapatıyorum. Saat dokuz buçuk. Hemen giyinip çıkmalıyım. Bütün geceyi bu odada geçiremeyeceğim.
Sf: 605
     Önüme plânlar, kesitler, perspektifler yığıyor. Kalın kalemlerle yumuşak kâğıtlara sonsuz çizgiler çiziyor. Bulutlarla ağaçlarla ve dört köşe insanlarla çevrili binalar gösteriyor: gururla gülümsüyor. Kalemi elinden alıp sakalı uzamış bir dilenci çizmek istiyorum. Prizmalar çiziyor: yan yana, üst üste prizmalar. Düşünceleri çizgiyle ifade ediyorlarmış. Ben yazıyla bile anlatamıyorum. Bir korku resmi çizmek istiyorum. 'Onu' çizmek istiyorum. Boyanmış süngerler, tutkallanmış kumlarla dolu bir maketin yanına götürüyor beni. Bakıyoruz: bakıyormuş gibi yapıyorum.
Sf: 607
     Bir insanla konuşmak, ona bütün derdimi anlatmak istedim birden bire. Günseli'ye mektup yazmaya karar verdim. Uçağa bineceğimi duyunca sararmıştı biraz. Bir insanın sizin için endişelenip sararmasının güzel bir yanı vardır. Bir yandan da benim için üzülmesi, kendimi rahatça düşünmeme engel oluyor. Oturdum ve iyi olduğumu bildiren sıkıcı bir mektup yazdım. Oysa hamam böceğinden bahsetmek istiyorum. Keyfim kaçtı.
Sf: 611
     Sahneden bana yeni doğmuş bir bebek gibi bakan Oswald Alving'i hiç bir zaman aklımdan çıkaramayacağım. Nietzsche de böyle olmuş diyorlar. Nietzsche, Oswald Alving gibi bir hiç değil ki!
     Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum aban öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itina ile tutturmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler. Ben de kendimi anlayamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. Arkadaşlarla genel eve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. Hiç birine tutarlılık gösteremedim. Bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. Kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. Hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. Bende öyle bir içgüdü yoktu. Sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzaklaşmak gerektiğini bilemedim. Oysa, onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.
Sf: 612
     Montaigne, kötü davranışlardan, istemediğiniz için kaçının, diyor: beceremediğiniz için değil. Beni ne güzel açıklıyor. Ben de diyorum ki: Sayın Montaigne ve sizin gibiler! Canınız cehenneme! Sizin kalı olmanız bana hiç bir şey kazandırmıyor.
Sf: 614
     Bu satırları sabaha karşı üçte yazıyorum. Saat bire kadar annemi karşımda oturttum. Nefes alamıyordum; koltukta iki büklüm oturuyordum. Annem karşımdaydı. Bir kelime söylemeye korkuyordu. Ben de konuşmuyordum. Enerjiden tasarruf ediyoruz ya. Birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca annemle o kadar az konuştuk ki. Şimdi nereden başlayabilirim? Beni kötü yetiştirmekle suçlayamam ya onu böyle bir durumda. Ne desem farketmez: yorum yapamadan beni dinler sadece. Olmaz. Bir isanla karşılıklı konuşacak gücüm yok. Bir insan, bir karşılık bekler sizden. Konuşurken ve dinlerken hissedersiniz bunu. Güçlü kuvvetli olduğunuz zaman önemsemezsiniz. Günseli de bana bunu hissettiriyor. Bana yararlı olmak istiyor; oysa beni yoruyor. İlgileniyor; demek ki ilgi bekliyor. Annem öyle değildir. Kendini karıştırmadan benimle birlikte olmasını bilir. Hem de kitaplarda okumadan, bir yerden duymadan: içinden öyle geliyor. Bütün anneler böyle değildir. Gidip yatmasını söylüyorum: itiraz etmeden gidiyor. Karşımda oturduğu zaman düşüncelerimi hafifletiyor. İşim bitince gönderiyorum. Biraz iyileştiğimi görünce, bana yaptığı iyiliğin karşılığı olarak onunla ilgilenmemi bekleyebilir, değil mi? Hayır. Seviniyor sadece.
Sf: 615
     Tekrar ateşime bakmağa başladım. Yarım saatte bir derece koyuyorum. Annem, bazan dereceyi saklıyor. Terleme geçince yataktan kalkıyorum, çamaşır değiştiriyorum ve evde dolaşmağa başlıyorum. Annemin uyumadığını, yatakta endişe ile beni izlediğini seziyorum. Bazen dayanamıyor; çekingen bir sesle,nasıl olduğumu soruyor. Ona, en aksi bir sesle, anlaşılmaz ve homurtulu bir karşılık veriyorum.
     Günseli'yi gördüm. Bana, hiç hasta değilmişim gibi davranıyor artık. Bu kadar uzun hastalık olur mu? Bu konuyu konuşmuyoruz. Evinde yalnızdık. (Arada hastalığıma izin veriyorum; yoruluyorum yatakta. Ya da ben hastalıktan izin alıyorum. Böylece sokağa çıkabiliyorum.) Divanda, dizlerinin üstüne yattım. Başımı okşayarak dinlendirdi beni. Ona İbsen'in oyunundan da söz etmedim. Belki sevişeceğimizi düşünüyordu. Bu düşüncelerini engellemek için, ateşimden ve zayıflığımdan bahsetmek zorunda kaldım ona. Gözleriyle karşılaşmaktan çekindim; tavana baktım. Sonra... o korkunç terleme geldi. Hastalanmaya başladığımı ve hemen gidip yatmam gerektiğini söyleyerek eve kaçtım. Bizim aşk sona erdi anlaşılan. Gözlerindeki endişeyi görmemek için yüzüne bakmadım. Beni ilgi de yoruyor.
Sf: 616
     Üç gündür evden ve yataktan çıkmıyorum. Böylece annemden başka kimseyi görmek zorunda kalmıyorum. Ölsem kimsenin haberi olmayacak; bize bildirmedi diyecekler. Buna da razıyım. Yaşamamak ve dolayısıyla yorulmamak için tedbirler alıyorum gene; bu nedenle günlük tutmaya da iç günlük bir ara verdim. Düşüncelerimin bir iz bırakmadan dağılmasını bekliyorum. Ortalığı bir duman kaplamıştı. Düşünceler, anılar, istekler birbirine karışıyordu. Şimdi bir duygunluk var.
     Dün sabah annem, eskiden nasıl uslu bir çocuk olduğumu anlattı ve sonunda, şimdi de eski durumuma döndüğümü söyledi. Korkunç bir balışla susturdum onu. Bilmeden Oswald meselesine dokundu; ben de unutmaya çalışıyordum. Ölürsem daha da uslu olacağımı söyleyerek yerimden kalktım, yatağıma döndüm. Kimseye, kimsenin varlığına dayanamıyorum artık.
     Beni hayata bağlayan tek şet bu günlük. Onun için yazıyorum. Yazdıklarımı da okumuyorum. Annem okur korkusuyla defteri yatağımın altına koyuyorum. Çok düzgün bir yazıyla yazmağa çalışıyorum: buhranlı bir gencin karalamarına benzememesi için. Fakat olmuyor. Sayfanın ortasına doğru yazım bozuluyor, titrekleşiyor. Ellerimin titremesine engel olamıyorum. Hiç bir işi sonuna getiremedim istediğim gibi.
Sf: 617
     Duvarda, tavanda öldürdüğüm sivrisineklerin kan lekelerini sayıyorum. Ne hırsla öldürmüşüm zamanında; yapışıp kalmışlar. Bazı lekelerde yanılıyorum. Kalkıp bakıyorum: yuvarlak, koyu lekeler. Kimbilir ne? Eskiden bir sivrisineğin vızıltısı uyandırırdı beni. Havalar ısındığı halde, geceleri hiç vızıltı duymuyorum şimdi. Karanlıkta, uyumadan, tetikte onu beklediğim halde sivrisinekleri duymuyorum. Duyularım zayıflamış olmalı. Oysa bir ay öncesine kadar ne keskindi... Böyle olurmuş. Önce birden kuvvetlenir, sonra insanı bırakırmış; bir külçe gibi kalırmış insan. Eşyalara çarpıyorum yürürken. Karanlıkta yönümü tayin edemiyorum. Birden kendimi bir duvarın karşısında buluyorum: soğuk ve sert bir duvarın. Başımı çarparak dağılacağım korkusuyla duruyorum. Annemin çok değer verdiği bir sigara tablasını kırdım: robdöşambrımın eteği ile. Başka zaman olsa çok kızardı. O kadar aldırışsız olmuşum ki robdöşambr diyorum.
Sf: 618
     Tolstoy, düşündüklerinizi yazmaya değer bulmuyorsanız yazmayın, diyor. Siz öyle bulamazsınız, gerçekten yazmaya değmezmiş. Tolstoy'a karşıyım. Yazıyorum. Bu, ancak beni ilgilendirir. Bu, beni ilgilendirir ancak. Hepsini birden dinledik zamanında ve hiç birine yaranamadık. Eksik olsunlar artık.
     İlâçlara güvenerek iyileşme savaşına girmek, beni kendimden iğrendiriyor. Bir yandan, yaşamak istemediğimi düşünürken, bir yandan da günde iç kere gargara yapışım, aşağılık bir korkuyu belirtiyor.
Sf: 619
     Bende de kabahat var: sıkıntılarım her gün değişiyor. Her gün yeni hastalıklar buluyorum kendime. Bu işleri, yazdığım kadar eğlenceli yapmadığımı söyleyebilirim.
Sf: 621
     Bardaktaki suya, renkli ve kokulu sıvılar damlattım. İlâç, büyü ile ilgili bir şey galiba. Batıl bir inanış.
     Sokaktaki ölümden kaçmıştım. Şimdi evdeki ölüme dayanamıyorum. Yatağa uzandım, düşünmeye başladım: neredeki ölüm daha iyi? Sokakta ölmek daha güzel; gene de evde ölmek istiyorum. Babamın ölümü gibi aceleye gelsin istemiyorum. Kimse yanımda olmayacak sokakta, kimsenin haberi olmayacak. İnsan, evde tedbirini ona göre alır. Konu komşuyu dâvet eder.
Sf: 622
     Sıcak bir günde, kara gözlükler takmış, ceketlerini kollarına almış insanlar, beyaz gömlekli adamlar, başörtülü kadınlar... Hiç olmazsa gazoz içsinler de bir serinlik kalsın içlerinde son günümden hâtıra. Yalnız sıcağı ve tozu hatırlamasınlar. Havaya da ne sıcak, demesinler. Öğle namazında güneş yakmasın onları. İmamın kara cüppesini görünce bunalmasınlar. Evet, gazoz içmelerine izin verilmeli. Bir de, trafik sıkıştı; arabaların içinde piştik, demesinler. Belediye, elma ağacının altına gömülmeme engel olacağına, asıl bunlara engel olsun. Yakalarını gevşetip, mendilleriyle boyunlarını silmesinler. Soğuk bir günde ölürsem de kimse gelmeyecek. Bir kaç kişi bulunacak cenazede. Işık ailesinin kaderi: gürültüye gelmek. Soğuktan kimse gözünü açamayacak: gözyaşları donup kalacak yanaklarında. Baharda ölmek istiyorum.
Sf: 624
     Hayır, dedim kendime: kimse seninle uğraşmıyor, sana öyle geliyor. Bu iki durumu birbirinden ayırma yeteneğimi kaybettim artık. Birinin gülümseyerek bana bir şeyler anlattığını sanıyordum: oysa, neden sonra, başkasıyla konuştuğumu anlıyordum. Bana öyle gelmiş.
Sf: 625
     Ulan, ölüyorum ben: ne yapacaksınız benim gibi adamı? Tam çorbamı içerken başımı kaldırsam ve... beni kökümden sarsan şeyleri, 'onu', hamam böceğini filân anlatsam... her şeyi itiraf etsem gözyaşları içinde. Ne yaparlardı acaba? Dünya tarihinde buna cesaret eden biri çıkmamış. Belki benim gözümden kaçmıştır. İnsanlar yüzde yüz ölümlerin kucağına atmışlar da kendilerini, buna cesaret edememişler. Önemli saymadığımız için kayıtlara geçirmedik mi diyorsunuz. Öyle olsun.
Sf: 627
     Zayıflığından çoğu zaman yakınırdı. "Yol yorgunluğumu gideriyorum," diye karşılık verdi köylüye. Orta yaşlı bir köylü. Bu köylülerin de yaşı belli olmaz. Orta yaşlı dediğin köylü senden küçük çıkar. Bir kere, küçük yazdırmışlar nüfusa: askere geç gitsin diye.
Sf: 629
     Evlerin birinden, esmer bir adam geldi yanımıza. Otobüs biletçisiymiş. İçimizde en gösterişli olarak Selim'i bulduğu için, ona yaklaştı; onunla, saygılı bir tavırla konuştu. Dereden tepeden bahsettiler. Biletçinin güzel bir kızı vardı: biletçi gibi esmer. Çok genç ve utangaç gülümseyişli bir kız. İkimize kahve yapıp getirdi; yanında da su. İyi yıkanmış çiçekli bardakların dış yüzeyindeki su taneciklerini şimdi bile görür gibi oluyorum. Ve biliyorum ki, Selim de sağ olsaydı, içtiğimiz suyun serinliğini böyle anlatırdı bana.
Sf: 631
     Anlaşılmaz kelimeler yazmak istiyorum, kâğıdın üstüne. Yıllardır benden beklenen bir hareket bu. 'Tabancayı aldı ve ateş etti' cümlesini yazmak istiyorum meselâ. Yüzlerce defa, altalta. Aylardır bu cümle durup dururken kafama takılıyor.
Sf: 632
     Lisedeyken atış poligonuna gider ve altıptlar bir tabancayla küçük, sarı küplere ateş ederdim. Attığımı vururum arasıra. Beni teşvik ederdi atıcılar. Ben, sahte bir alçakgönüllülükle, isabetlerin rastlantı olduğunu söylerdim.
Sf: 633
     Günseli'nin akrabalarında yemek yediğim gece, evin kedisiyle oynamıştım bir aralık ve kedi elimi tırmalamıştı. Hafif bir sıyrık olmuştu başparmağımın üstünde. İki gündür huzursuzluk içindeyim; kedinin kuduz olup olmadığını düşünüyorum sürekli. Garip olan bir nokta daha! Bu konuda hiç bir tedbir almayı düşünmüyorum. Sadece korkuyla beklemeyi biliyorum. Kuduz olduğumun anlaşılması için ne kadar süre geçmesi gerektiğini hesaplıyorum. Gerçek ümitsizlik bu olsa gerek. Hiç bir kurtuluş tedbiri düşünemiyorum. Yalnız kötü şeyler olmasından korkuyorum. Tam ümitsizlik de değil. Belirli süreyi geçirip de kuduz olmazsam ne kadar sevineceğim bilseniz. Günler geçtikçe bu korkuya olan ilgim azalıyor. Başka korkular buluyorum: korkudan korkuya atlıyorum.
Sf: 634
     Turgut'un cevap kartları vardı: konuşmak istemediği zaman onları çıkarıp gösterirdi karşısındakine. Ben de bu kartlara döndüm.
Sf: 636
     Nihat, mektupların altına kabartma güller yerleştirirdi renkli kâğıtları üstüste yapıştırarak. Bazen kendinden geçer, zarfa sığmayacak büyüklükte kocaman güller yapardı. Aynı zamanda, ezbere manzaralar çizerdi: trenin penceresinden gördüğü manzaraları. Onu kıskanırdım. Reşit de düz kıravatlar üstüne yağlıboya resimler yapardı. O zamanlar böyle kıravatlar çok modaydı.
Sf: 637
    Bazen, Yıldırım tahtaya kalkınca, beni ön sıraya oturtuyorlardı: ona fısıldamalıymışım. Bu zor ve tehlikeli bir işti. Onu çalıştırmaya başladım sonunda. Kalın kafalının biriydi. Sık sık evine gidiyordum.
     Yıldırım'a kızmak zordu. Bir melek gibi sırıtırdı daima. Zarif hareketlerle dolaşır, altın sarısı saçlarını alnına doğru iter ve pantolonunun arkası parlamasın diye sınıfa her gün minder getirirdi. Paçaları kirlenmesin diye de devamlı kıvırırdı onları. İyi futbol oynardı, ama ondan iyi oynayanlar da vardı. Bütün kelimeleri yanlış yazardı. Mektuplarını düzeltirken saçımı başımı yolardım. Bütün sesli harflerden sonra, sesleri uzatmak için yumuşak ge koyardı. Lâzım yerine lağzım yazardı. On kere anlattığım bir matematik problemini sonunda anladığını sanırdım: öyle görünürdü. İmtihanda aynı problem gelince gene kopya isterdi benden. Ona yaptığım bütün yardımları küçümserdi. Duygusuzdu: zayıf gördüğü herkesle alay ederdi. Yalnız benden çekiniyordu: bana ihtiyacı vardı. Bütün bunlardan sonra, bir de romantik geçinirdi. Yakışıklı olduğunu söylerlerdi: fakat burnu çarpıktı ve kendisi de ufak tefek, oyuncak gibi bir şeydi. Babası çok zengindi: fakat, her zaman özentili bir perişanlık içinde gezerdi. Sınıfta giyime düşkün olanlar onun bu düzenli savrukluğunu taklit ederdi. Benim derbederliğimle ise alay edilirdi. Aramızdaki farkı göremezdim.
Sf: 641
     Öğretmenler eve haber göndermişlerdi: oğlunuz sınıfın serserileriyle dolaşıyor. Sonunda benim, serseri yola geçtiğim oy birliği ile kabul edildi. Onların okulu bitirmelerini sağlamıştım. Onlara, bunun ne yararı oldu bilmiyorum. Bana ne yararı oldu? Onu da bilmiyorum.
Sf: 642
     Hep birlikte bir gazinoya gidiyorduk: yeni gelen İspanyol dansözlerinin bulunduğu gazinoya. Bir masaya sığmıyorduk. Bir kaç saat sonra da herkes birbirini kaybediyordu. Konuşmayı çok seviyorum. Aydan'ın İstanbul'dan getirdiği yeni arkadaşlarıyla hemen dost oluyor ve anlatmaya başlıyordum. Konuşmalar beni büyülüyordu. İnsanların söylediği sözlerden hemen heyecanlanarak kendilerini konuşmaya kaptırmaları, benim için bulunmaz bir nimetti. İnsanları dinlerken onlara bir an gelip kendilerinin farkında olacakları ve heyecanlarından utanacakları düşüncesi beni korkutuyordu. Onlara çevrelerini unutturmaya çalışıyordum. Bütün dikkatimi üzerlerine çeviriyor ve onları konuşmalarında hiç yalnız bırakmıyordum. Dinleyenlerden biri sıkılır ya da duygularını belli eder endişesiyle herkesi kolluyor, böyle olduklarını tahmin ettiklerimi sohbetin dışında tutmaya çalışıyordum. Konuşurken ben de çevremden uzaklaşıp gidiyordum. Beni dinleyip dinlemediklerini zor farkediyordum. Sabaha kadar durmadan konuşabilirdim. Gecenin bitmeye başladığını anlayınca mahzunlaşıyordum. Konuştuğum insanların peşinden gitmek, onları yatak odalarına kadar, hatta ertesi günü işe gidinceye kadar, hatta işlerinde çalışırken izlemek, durmadan konuşmak ve dinlemek istiyordum. Ayrılınca insanların birbirine hemen yabancılaştıklarını, eski havayı bir türlü canlandıramayacaklarını düşünüyordum. Kesintilere dayanamıyordum. Kuşkulu ve ürkektim. İnsanlara, ancak benim yanımda oldukları zaman güveniyordum. Benden ayrılınca beni yargılamaya başlayacaklarını ve tekrar bana döndüklerinde, artık eski sevgilerinin tükenmiş olacağını düşünerek korkuyordum. İnsanlara çok önem veriyordum aslında. Benim için ne düşünecekler diye içim titriyordu. Yatağa yatınca, o gün yapmış olduğum aptallıkların utancı içinde kıvranırken, bütün bu kusurlarımı onların da görmüş olduğunu ve onların da yatağa yattıkları zaman, benim gibi, olayları gözden geçirince benim saçmalamış olduğumu birden göreceklerini ve benden nefret edeceklerini, daha kötüsü, artık bana aldırmayacaklarını düşünüyordum.
Sf: 644
     Sonra... sonra hiç bir şey olmadı. Şeker kıralı Aydan'la evlenmedi. Ortadan kayboldu. Bana allahaısmarladık bile demeden gitti. Aydan İstanbul'da yaşamaya başladı. Bir kaç kere evlenip ayrıldıktan sonra onu tekrar gördüm. Beni evine çağırdı. Gitmedim. Neden gitmediğim ayrı bir hikâye. Şimdi de güzel yüzü ve parlak siyah saçları geride kalmış. Sabahın erken saatleriydi. Uyuyamadığım bir gecenin sabahında, bitkin, dolaşıyordum sokaklarda. Anlattığına göre, bütün gece içmiş. Eve yeni gidiyormuş. Bu kadar konuştuk. Bana ilgisiz gözlerle baktı.
     Annem beni çok zor doğurduğunu söyler durur. Bu sabah ona soruyorum: beni doğurduktan sonra kafatasımı yokladın mı? Bu zor doğum sırasında bir ezilme, bir çökme oldu mu acaba? Anneme diktim gözlerimi: bakışlarımla ona baskı yaparak kendini suçlu hissetmesini istiyorum.
Sf: 645
     Anneme arada bir çatarım: kalıtım nedeniyle. Mendel yasalarıyla hırpalarım onu. Daha akıllı, daha kabiliyetli, daha becerikli olsaydın, ya da beni doğurmasaydın, diye yüklenirim ona. Eksik yönlerini düşünseydin; bunların çocuğuna da geçeceğini düşünerek evlenmeseydin. Liseyi bitirdiğine göre, sana da Mendel yasalarından bahsetmişlerdir. Ayrıca babamla bu kadar farklı bir temek yapıya sahip olduğun halde, neden onunla evlendin? İkiniz, aşırı çelişik uçlarda bulunan karakterlerinizin bana nasıl etki edeceğini, benim hücrelerimi nasıl bir çıkmaza sokacağını hiç düşünmediniz mi?
     Annem bana hayrandır. İçinden, onunla ilgilendiğim, onunla konuştuğum için sevinir; dışında ise, kızar görünür bana. Hele, ona bir şey öğretmek istediğimi, bilgi ile ilgili bir sohbet yapacağımızı sezerse, hemen davranır, kalkar yerinden: ocaktaki yemeğin altını söndürür, ya da elindeki örgüyü kaldırır, ya da radyoyu kapatır: beni iyi dinleyebilmek için. Gerçek ilginin bu kadar candan bir belirtisini başka yerde gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Yemeğin dibinin tutmasına da aldırmasın, diyeceksiniz. Siz de çok şey istiyorsunuz.
Sf: 646
     Ben bir eskiciyim, eskiye dönük bir adamım. Ülkemizin insanları, eskiden, bugünkü gibi bilgili olmadıklarından, büyük bir içtenlikle, büyük bir saflıkla, büyük bir iyi niyetlilikle ve her şeyi yeni öğrenen insanların coşkunluğuyla, bize özentisiz eserler kazandırmışlardır. Yıllardır, çocukluğumda beni büyüleyen kitapları, dergilerdeki yazıları yeniden gözden geçirmedim: buna cesaret edemedim. Eski büyünün bozulacağından korktum. O günlerde okuduklarımdan aklımda kalan kırıntıları, o canım yazarların büyülü sözlerinden bilincimin akıntısına takılan ve uykuda duyulan seslere benzeyen yarım sözleri yeniden canlandırmak için uğraşıyorum saatlerdir.
Sf: 650
     Sonra, muhterem münekkit, 'muhtasar' kelimesini kullanmama takılmış. Ne yapacaktım yani? 'Özgel' mi diyecektim?
Sf: 652
     Alınganlığımla dehşet yarattım dairede. Bir keresinde, imza defterini boş bıraktım diye çağırtmışlardı beni: defter her gün imzalanacakmış. Yarım saat sonra istifamı gönderdim odacıya. Sözlerini gereğinden fazla ciddiye aldığımdan yakınıyor. Ne de olsa müdür; söylenmek istiyor arada. Işık ailesini tanımıyor. Benim gibi bir oyun bozanla, müdürlüğünün tadını doğru dürüst çıkaramayacağını bilemiyor. Aslında iyi bir adam ve beni seviyor. Bununla birlikte, benden kurtulursa sevinir. Belki de sevinmez: hemen unutur gider. Cenazeme gelir mi acaba?
Sf: 653
     Sessizce otur ve hiç bir şey yapma, diyor Zen. Hiç bir şey yapmamak kolay; ya sessiz oturmak? Kitab-ı Mukaddesin Türkçesi çok kötü. İngilizcesinden karıştırarak okuyorum. Biri oturmuş çok kötü bir dille çevirmiş; bir kelimesi bile değiştirilemez ya: ondan sonra bir daha düzeltilmemiş. Çeviren, sanki İsa'nın Türkiye mümessili.
Sf: 655
     İsa-Mesih'in özel yaşantısı için hikâyeler uydurmak istiyorum. Onu soyut düşünmek işime gelmiyor. Oysa matematikçi, soyutlama gücü olan kimselerdir deniyor. Sembollerle, ideal kavramlarla düşünürmüş. Sayılara, cisimlere ihtiyaç yokmuş. Euler'in Diderot ile alay etmek için söylediği söze benzetmek gerekirse: iki noktadan ancak bir doğru geçer; o halde İsa-Mesih yaşanmıştır. Ya da daha gerçekçi bir açıklamayla: bir daireye eşdeğerli bir kare çizilemeyeceğine göre, İsa-Mesih problemi çözülemez.
Sf: 656
     Dün gece Almanca bir şiirin İngilizceye tercümesini okuyordum: bu çevrilmiş şiirler, benim sezgilerimi doğruluyor. Bir de İngilizceden Türkçeye çevrilirse kim bilir nasıl olur? Şiir Rilke'nin. 'Rilke' demekten hoşlanmıyorum; sanki onu çok iyi tanıyormuşum da, ondan böyle konuşuyormuşum gibi geliyor. Rainer Maria Rilke: daha güzel ve insana yerini bildiriyor.
Sf: 657
     Ne güzel fıkralarımız vardır: hep İngiliz, Fransız, Alman kaybeder bu fıkralarda ve hep Türk kazanır. Ah! Ben de ölüp gidiyorum işte ve yerime kimseyi bırakmıyorum.
Sf: 658
     İsa-Mesih bize geldi. İnanmayın gene siz. Geldi de adı polis dosyasında geçti bile.
                            ADI: İsa SOYADI: Mesih ANASININ ADI: Meryem
                            BABASININ ADI: Tanrı DOĞUM YERİ: Nezaten
                            DOĞUM TARİHİ: 1 Ocak 000 MEDENİ HALİ: Bekâr
                            TABİYETİ: R.İ. (Roma İmparatorluğu) DİNİ: Hristiyan
                            İŞ BU NÜFUS CÜZDANININ KAYITLI OLDUĞU
                            NÜFUS İDARESİNİN İLİ: İsrail İLÇESİ: Betlehem
                            MAHALLE veya KÖYÜ: Nezaret HANE NO: 34
                            CİLT NO: 2
                            İşbu nüfus cüzdanı, Betlehem nüfus dairesi tarafından
                            DOĞUM suretiyle verilmiştir.
                            SON YOKLAMA DURUMU: Halen asker kaçağıdır.
Sf: 660
     Hatta, İsa-Mesih'in yakın arkadaşlarından biri karakola kadar gelerek, bazı kitaplar daha hediye etti.
     Aralarından vergi vermeye karşı olanların da bulunduğu ihbar edilmişti. Bu sırada, çoğu küçük esnaf olan müritleri -balıkçı, seyyar satıcı, v.b.- maliyeye giderek vergilerini yatırdılar ve dedikodulara son verdiler. Sezar'ın hakkı Sezar'a sözü buradan geliyormuş. Nasıl geliyor ben pek bir şey anlayamadım.
Sf: 662
     Belki ölüm geldiği zaman beni ölmeye değer bir yaratık bulmayacak.
Sf: 664
     Üniversitede en çok sevdiğim öğrenciler, yıllardır okulu bitiremeyenlerdi. Yanlarından ayrılmazdım. Onların başarısızlık masallarını büyük bir hayranlıkla dinlerdim. Sonra, onları öğrenci olarak bıraktım üniversitede: ben bitirdim.
Sf: 666
     Ben de onları hırpalamıştım anlaşılan. Geçen gün yatıyordum. Bunlardan biri geldi. Ben de sevindim. Hasta yatağımda bana eziyete gelmiş oysa. Ben aylarca önce ona bir gün şarlatan demiştim. Şimdi hatırlayamadığım güzel bir konuşmayla, kendisinin neden şarlatan olmadığını ve asıl şarlatanın ben olduğumu ispatladı ve hemen ayıldı yanımdan.
     Bu saldırı biraz hoşuma gitti doğrusu. Ben, bu arkadaşın bana hiç önem vermediğini sanırdım. Söyler söylemez unuttuğum bir sözün onu aylarca ilgilendirmesinden gururlandım. Onun gibi derli toplu bir insanı bu kadar etkilemem benim hesabıma sevindirici bir başarı. benim şarlatanlığıma gelince... onu zaten biliyorduk.
Sf: 668
     Biraz korkutuyor bu hürriyet beni. Akıldışı bir hürriyete benziyor. Yemeği üstüne dökme hürriyeti de var mı? Sonuna kadar var. İstersen saatlerce de yıkanabilirsin. Ayrıca kimse beklemez banyonun kapısında yıkanman bitsin diye. Çok sevindim: anladığıma göre babam yok aramızda.
     Hürriyet tarifiniz nasıl? Sizin de hürriyetiniz, başkalarının hürriyetinin başladığı yerde mi bitiyor?
Sf: 675
     Liseyi bitirmedi. Askerde yazıcı oldu. Büyük şehirlerden birinde yaptığı askerliği sırasında, hafta sonları bir akrabasının evine gidiyordu. Bir keresinde, arabası olan kadının, asker elbiselerinin kokusunu gidermek maksadıyla odanın pencerelerini açarak içerisini havalandırmakta olduğunu gördüğü için bir daha bu eve uğramadı. Bir arkadaşının evinde kalmaya başladı. Yıllık iznini de başka bir arkadaşının evinde geçirdi. Orada, arkadaşının kız kardeşine -tanıdığı ilk kız- âşık oldu. Birlikte, altı kere elele dolaştılar. İzinden dönünce kızı unuttu. Nöbette uyuduğu için iki gün hapis yattı.
     Macera romanları okumayı seviyordu. Pazar günleri -askerliği sırasında- şehir kütüphanesine giderdi. Bir keresinde kütüphaneci kıza, birlikte sinemaya gitmelerini teklif etti: reddedildi. Bir daha aynı kütüphaneye gidemedi. Kıza bir gün yolda rastladı: nasıl olduğunu anlayamadığı bir şekilde sinemaya gittiler. Dönüşte, hava kararmak üzereyken tenha bir sokakta -sokakta kimse yoktu- kızı öptü -öptüğü ilk kız. İki kere daha buluştular. Sonra kızı aramadı. (Kızdan çok hoşlanmamıştı.) O gün -kızı ilk gördüğü ve öpüştüğü gün- kıtaya dönmekte geciktiği için, dört gün hapis yattı. Böyle işleri idare etmesini beceremiyordu.
Sf: 676
     Macera romanları okumayı bıraktı. Mizah dergileri almaya başladı -ayda bir tane. Büyün karikatüristlerin adlarını ve imzalarını ezbere biliyordu. Bölükteki arkadaşlarının karikatürlerini çizmeye heveslendi. Benzetemediğini söylemeleri üzerine hevesi kırıldı ve bıraktı. (Denildiğine göre, çizdiği yüzlerin hepsi birbirine benziyordu. İnsan yüzünün farklı özelliklerini göremiyordu.) Bunun üzerine tarihî romanlar okumaya başladı. Bir süre sonra kendisi de gizlice tarihî roman yazmaya başladı - Akıncı Türkler. Bilgi edinmek için tekrar kütüphaneye gitmeye başladı. Aynı kızla karşılaştı. Hiç bir şey olmamış gibi bu kızla yeniden münasebet kurdu. (Kız ona geçmişini hatırlatmamıştı.) Nişanlandılar. Nişan günü ilk defa içki içti ve sarhoş oldu; alaturka şarkı söyledi ve yazdığı bir şiiri herkesin içinde okudu. Gene herkesin içinde, nişanlısını yanağından öptü.
Sf: 684
     Tutunamayanların peşine takılıp gitmişim. Bu insanlarla yaşamak nasıl olurdu acaba? Onları anladığımı, yaşantılarını kanıtlamak istediğimi söylerdim. Herbirinin arkasından sürüklenirdim bir süre. Hiç bir yaşantıyı bitiremezdik. Hiç birisinin yaşantısı bitmiyor ki. Yarabbim ne güzel olacaktı! Sonunu bilmemenin, sonu olmadığını bilmenin güzelliğini yaşardım. Hiç bitmeyecek yarım yamalak yaşantıların özlemi var içimde. Her an tehlike, her an belirsizlik. Hiç bir maceraya değişmezdim onların yaşantılarını. Bütün tutunamayanları birden görür gibiyim: aslında hiç birini görmemiş olsam bile. Tereddütlerinin resimlerini çizerdim yüzlerine bakarak. Soluk ve düz çizgiler çizerdim. Ahmet Çekingen'in birbirine benzeyen karikatürleri gibi.
Sf: 687
     İçimden geçenleri bilselerdi beni dünyanın bir numaralı vatandaşı sayarlardı. İnsanları dinlerken sıkıntılı bir görünüşüm vardı: sanki, her zaman onların sözlerini bitirmelerini ve konuşma sırasının bana gelmesini sabırsızlıkla beklerdim.
Sf: 694
     Kadınlar arasında, güzel çirkin diye bir ayrım yapmaması başarısını kolaylaştırıyordu.
     Bu sıralarda kadınlara ilgisi biraz gevşediğinden, onlarla ilişkiyi altı ay kadar bütünüyle kesti. Kant'ın metodunu uyguluyordu.
Sf: 697
     Üniversitede anlamadan geçtiği bir çok konuyu yeni yeni anladığını söylüyordu.
     Dairede Süleyman Kargı'ya saygı gösteriyorlardı. Bir köşeye çekilip saatlerce kitabıyla uğraşması, onu memurların gözünde büyütüyordu.
Sf: 699
     Bütün hayatım boyunca denediğim ve faydasını görmediğim usullerler, onlara tekrar tekrar başvurarak her gün beynimi biraz daha boşaltıyorum, hafifletiyorum. Bu nedenle, kafatasımı bir duvara çarpınca kırılıp dağılacak cam bir küre gibi hissediyorum.
Sf: 702
     Aynı çağlarda, erik, kayısı, çağla ve bademi birbirine karıştırıyordu. Oturdukları apartmanın arka bahçesindeki bir ağacın bu meyvalardan hangisini verdiğini bilmiyordu. Yıllar sonra, aynı apartmanı ziyaret ederek bu hususu öğrenmek istediği zaman, bahçeye dükkânlar yapılmış olduğunu ve dolayısıyla, adını bilmediği ağacın yerinde bulunmadığını üzülerek gördü.
     Yağmurla havalarda pencerenin önünde durup dışarısını seyrederken -yağmurun kaldırımlara düşüşünü ve kaldırım taşlarının dibinde akıp gitmesini seyretmekten hoşlanıyordu.-
Sf: 705
     Selim büyük adam olamayacağını hissediyordu. Belki Türkiye savaşa girerse, Selim'in büyük adam olma meselesi unutulur ve Selim de bu kadar insana karşı mahcup olmazdı. Kimse, ağır savaş yılları içinde yetişen bir çocuğu, büyük adam olamadı diye suçlamazdı. Selim, büyük adam olmaktan kurtulmak için, ağır bir hastalık bile geçirmeyi düşünmüştü. Ne yazık; hastalık, her istendiği anda gelmiyordu.
Sf: 708
     Askerlik bitince gene açıkta kaldı. Kimse ona sahip çıkmadı. Kimse onun üstüne düşmedi. Üstüne düşülmesinden çok hoşlanırdı. Bilemediler.
Sf: 709
     Koltuğa oturdu. Selim'in defterini eline aldı. Selim'in öldüğünü anlamıştı sonunda. Anlamak başka şey, kabul etmek başka.
Sf: 712
     Ertesi gün, akşam üzeri ana yola yakın bir motelin önünde durdu. Motel, bir tepenin eteğinde, bozkırın ortasında yalnız bir yapıydı.
     Motelde günlerce kaldı. Kaç gün kaldığını bilmiyordu. Takvime bakmıyor, gazete okumuyordu. Akşam yemeğinden önce bozkıra çıkıyor dolaşıyordu.
Sf: 713
     İkinci mevki bilet almışlardı. Olric'e bilet alınmıyordu. Tren hareket ederken başlarını geriye çevirmediler: arkalarına bakmadılar. Yalnız, kompartımandaki yolculardan biri: "Uğurlar olsun" dedi. Yanlarına biraz yiyecek almışlardı. Artık, vagon-restorana gidemezlerdi. İdareleri olmak gerekiyordu. Bir süre -belki çok uzun süre- çatal bıçak gürültüsüne hasret kalacaklardı. Turgut restoranda, beyaz peynirle votkasını içemeyecekti. Pencerenin yanında bir yer almışlardı. Tarlada çalışan bir iki çocuk el salladı onlara. Onlar da mukabele ettiler. Artık her ilgiye karşılık göstereceğim Olric: tarladaki çocukların elbette bir bildikleri var ki el salladılar. Bizim de bir bildiğimiz var ki el salladık. Onlara mukabele ettik.
Sf: 715
     Bir çok gerçeği kabul ettiğimiz gibi, onun gerçeğini de kabul edelim. Heyecanlarının körleşmesine yol açmayalım. Bizim gibi sabaha kadar düşünecek değil ya; birazdan uykuya dalar.
     Trendeki yaşayışın görgü kurallarına alıştırdılar kendilerini. Kompartmana yeni gelenlerin bavullarını yerleştirmeye yardım ettiler, tuvaletin kapısı önünde sabırla beklemesini öğrettiler, kompartmanda herkesle birlikte uyumaya çalıştılar. Turgut, yıllardır özlediği uzun yolculuğun tadını çıkarıyordu. Bu yaşayışa kendini o kadar çok kaptırmıştı ki gece uyumayan çocukların ağlamasına bile aldırmıyordu. İleride sizi bekleyen bir istasyon daima vardı ve bacaklarınızın uyuşmasını gidermek için her zaman mümkündü peronda dolaşarak.
     İyi ve kötü trenlerde yolculuk ettiler. Bir tende, istasyonda durdukları zaman ışıklar sönüyordu. Bazen saatlerce karşı yönden gelen treni bekliyorlardı karanlıkta. Bazısının da kompartman kapıları kitlenmiyordu. Aynı zamanda yavaş giden bu trenlere yolda hırsızlar atlayarak yolcuların eşyalarını çalıyorlarmış. Her şeye razı oluyorlardı. Geenç gazeteciye adresleri olmadığını söylemeye utanmışlardı. Oysa, treni adres olarak gösterebilirlerdi. Nasıl düşünememişlerdi bunu? Fakat, hangi treni gösterecektik, efendimiz? Her trenden inerken kondüktöre haber bırakabilirdik, Olric. İnsan bir evden taşınırken nasıl eski evine yeni adresini bırakırsa, öyle yapabilirdik. Çocuk gibi oldunuz, efendimiz. Evet, çocuklaşıyorum, Olric: trencilik oynuyorum.
Sf: 717
Turgut Özben'in Mektubu
     Bu notların yayımlanacağını sanmıyorum. Bildiğiniz gibi, bu eseri bir çok derlemenin sonunda meydana getirdim. Kitabı bastırmayı başarırsanız, esere koymaya cesaret edemediğim bir bölümü, belki ayrıca sonuna eklemeyi uygun bulursunuz.
     İlk bakışta dağınık görünen notların arasına, bütünlüğünü -bence bir bütünlüğü var elbette bu notların- bozması endişesiyle bir türlü yerleştiremediğim bu kısa bölümü son kısma eklerseniz, o zaman isteyen okur, isteyen de, kitap bittiği için, yüzüne bile bakmaz. Bir çokları, kitabın başında ve sonunda yazılanları sevmediği için, onları da bir yükten kurtarmış olursunuz. Ben de eskiden böyle bölümleri okumazdım. Şimdi -belki de Selim'in günlüğünün etkisiyle- kitapların bir satırını bile kaçırmıyorum.
Sf: 720
     Yoldan geçen insanları, eski tanıdıklarıma benzetiyor. Kendimi nereye atacağımı bilmiyorum.
Sf: 722
     Bir mayıs günü, arkadaşı Selim Işık'ın hayattan kendi arzusu ile ayrılması üzerine onun yerine geçti.
                                               Tutunamayanlara 26 Temmuz 1970
Pozitif:
1) Orta notalardaki bir saatlik feçal kısım dışında rahatsız etmediği söylenebilir.

Negatif:
1) Yazılı olan notaları aramayın, bulamazsınız.
Notalar:
Üst: Karanfil, Mandalina, Yıldız anason, Tarçın. (ck: paçuli, misk, tütün)
Kalp: Gaiac ahşabı, Jacaranda çiçeği, Paçuli, Erik, Sandal ağacı, Vetiver, Sedir. (ck: feçal tatlar, deri, vanilya)
Baz: Misk. (ck: civet kedisi)
Tip: Oryantal, Baharatlı, Hayvansal, Gurme, Tatlı, Odunsu.
Cinsi: Unisex. %80 Maskülen - %20 Feminen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2014
Koku rengi: Altın
Referans: Tatlı Civet
Konsantrasyon: Eau de Parfum
Parfümör: Karine Chevallier
Doktrin: "Hep denedin, hep yenildin; olsun gene dene, gene yenil. Daha güzel yenil." - Samuel Beckett (ck'den oğuz atay abime derin saygılarımla...)

1 yorum:

  1. Tutunamayanlar" oldukça zor bir kitap. Çoğu insanın alıp, okumaya başladıktan sonra yarım bırakıp, raflarına kaldırdığı bir eser aslında. Bende, ilk okumaya başladığımda yarım bıraktım, sonrasında böyle bir eserin ne olursa, olsun bitirilmesi gerektiğini düşünerek, yola devam ettim. Ağır bir dili var ve psikolojik olarak insanı zorlasa da kitap sonlara yaklaştıkça elinden düşürülmez bir hâl almaya başlıyor. Çok başarılı ve okunması gerekenler arasında, listenizde mutlaka bulunmalı.

    YanıtlaSil