25 Mayıs 2016 Çarşamba

Atelier Cologne - Grand Neroli

     Kaliteli limonlu kolonya. Çamaşır suyu damlatılmış acı portakal çiçeği gibi kokuyor.
     Orta notalara gelindiğinde tonka fasulyesi ve turuncu balla koku güzelleşti. Gerçekten çok kaliteli fakat yakından koklanmadığı sürece zayıf yapıda bir koku.
     Sonlara gelindiğinde ortaların hafiflemiş halini buldum. Kaliteli başlayıp zayıf biten bir koku. Kolumda var ile yok arası...
Middlesex - Jeffrey Eugenides
Birinci Kitap
Sf: 36
     Tavla oynayanlar seslendi, "Hey, Valentino, bir parti atalım mı?" İlk oyunu kaybetti, ama pes demedi; ya iki katını kazanacak ya da tümden kaybedecekti. Aşk, ihtiras "Her gün gittiğim o sahildeki batakhanede," kumsalda oturmuş iki harem kızına rastladım; donup kalmıştı zavallılar, ah ne kadar harikaydılar.
     Karşılarındaki iki kanepede de parfümlere bulanmış yedi tombul kadın. (Bir fotoğraf o günlerin gözde şarkısını çalıyor: "Her sabah, her akşam...") Madam, "Bir şey ister misin tatlım?" dediğinde son duasını tamamen unutuyor, gözleri sarışın mavi gözlü Çerkezi geçiyor, şeftali yiyen Ermeni'yi ve gürültücü Tatar'ı da, dikkatle kanepenin sonundaki sessiz sedasız kıza bakıyor. Hüzün dolu gözlü kızın ciddi ipek gibi, simsiyah saçlarını örmüş. (Madam, Türkçe olarak, "Burada her kılıca göre bir kın var," dediğinde bütün orospular gülüyor.) Neden bu kızın dikkatini çektiğinin bile farkında olmayan Lefty ayağa kalkıp, ceketini düzeltiyor ve elini ona doğru uzatıyor... kız onu merdivene doğru götürürken içinden bir ses, bu kız nasılda tam olarak, diyor... ve yandan görünüşü tıpkı onun gibi... şimdi kirli çarşaflı, kan kırmızı ışıklı bir lambanın aydınlattığı, gülsuyu ve ayak kokan odaya geldiler. Lefty o kadar sarhoştu ki elbisesini çıkaran kızın hareketlerindeki benzerliklerin artışına dikkat edemiyor. Gözleri dolgun göğüslerde, incecik belde, dalga dalga çıplak kuyruk sokumuna doğru inen saçlarda, ama Lefty hâlâ bağlantıları kuramıyor. Kız ona bir hokka hazırlıyor. Lefty iyice kendinden geçiyor, artık içindeki sesi de duymuyor ve sürükleniş devam ediyor. Birbirini izleyen esrarla dolu saatler sonunda artık kim olduğunu ve kiminle birlikte olduğunu bilmez bir halde. Orospunun kolları bacakları başka bir kadının kollarına, bacaklarına dönüşüyor, birkaç defa bir isim mırıldanıyor, ama bunun kendi bile farkında değil. Daha sonra, onu dışarı çıkarırken kızın söylediği sözlerle gerçeğe dönüyor. "Bu arada benim adım İrini. Burada Desdemona diye biri yok."
Sf: 43
     Âşık olan herkes hormonal dürtülerle o ilahi duygu arasındaki farkı bilir.
Sf: 83
     Tabii ki Lefty de çelişkiler içindeydi. Desdemona'yı hayal ederek geçen onca zaman karşın şu anda kardeşinin yüzünü göremediği bu karanlık yerde olmaktan çok memnundu. Aylar boyunca Desdemona'yı hayal ederek fahişelerle birlikte olmuştu ve şimdi onu bir yabancı olarak kabul etmenin daha kolay olduğunu anlıyordu.
Sf: 86
     Peter Luce, şu meşhur seksolog, 1950 yıllarına kadar evli çiftlerin arasında oral seksin var olmadığını kanıtlayan bir yığın istatistiği anında ortaya koyabilir.
Sf: 93
İkinci Kitap
Sf: 103
     "İnsanlar eğer kadınlardan hoşlanırsan, önüne gelenle düşüp kalkacağını sanıyorlar senin, oysa ben her zaman seçici olmuşumdur. Ve orada da pek fazla seçilecek biri yoktu."
Sf: 114
     Ama 1922'de makineleşmek hâlâ yeni bir şeydi.
     Fabrikada büyükbabama yapacağı iş on yedi dakika öğretildi. Yeni üretim metodunun dâhiyane tarafı iş gücünün nitelik gerektirmeyecek bir şekilde dağıtılabilmesiydi. Bu şekilde herhangi biri işe alınabiliyor ve aynı kolaylıkla kovulabiliyordu.
Sf: 127
     Hiçbir zaman uzun süre aynı yerde kalmak istemedim.
     Her iki bin bebekten biri çifte cinsel organlı olarak doğuyor -gizli ya da aleni. Bu istatistiğin ışığında iki yüz yetmiş beş milyon nüfuslu Birleşik Devler'i ele aldığımızda bu, yüz otuz yedi bin çifte cinsiyetli birey anlamına gelir.
Sf: 131
     Hamilelik erkeklerde aşağılanmışlık hissi yaratmıştı. İçgüdüsel erkek gururu isyanının ardından doğanın bu üreme olayında kendilerine ne kadar küçük bir rol vermiş olduğunu fark edip beyhude çabalamaktansa, tam olarak anlayamadıkları bu patlamadan uzaklaşıp kendi köşelerine çekildiler. Kahvede kimse kadınlardan söz etmiyordu, çünkü kaç yaşında olursa olsun, kendilerine eş olarak seçmiş kadına kaç çocuk vermiş olursa olsun oradakilerin hepsi bir anlamda hâlâ bekârdı. Konuşmalar hep aynı konuda kilitleniyordu: Türkler, Türklerin kötülükleri, Venizelos, Venizelos'un hataları, Kral Konstantin ve onun geri dönüş hikâyesi ve intikamı alınamayan Smyrna yangını.
     "Peki kimse aldırmıyor mu? Hayır."
     Bu iş Bérenger'in Clemenceau'ya söylediği gibi bence. 'Petrolü elinde tutan dünyayı elinde tutar.'"
     "Lanet olsun şu Türklere! Katiller, tecavüzcüler!"
     "Hagia Sophia'nın kutsallığına el uzattılar ve şimdi de Smyrna'yı yaktılar."
     Burada Zizmo itiraz ediyor: "Sızlanıp durma be! Savaş, Yunanlıların kabahatiydi."
Sf: 132
     O anda ortalık karışıyor. Adamlar ayaklanıyor, sandalyeler ters çeviriliyor. "Sen de kim oluyorsun Zizmo? Lanet Pontuslu! Türk aşığı!"
     "Ben sadece gerçeği söylüyorum," diye bağırıyor Zizmo. "O yangını Türklerin başlattığının hiçbir kanıtı yok. Bunu Türkleri suçlayabilmek için Yunanlılar yaptı."
Sf: 137
     Hamilelik ona kendini hayvanımsı hissettirdi. Böyle alenen, herkesin gözü önünde çoğalmak utanç vericiydi. Uğradığı hormon seliyle yüzü ateş gibiydi. Terledi, makyajı aktı. Bu iş tamamen daha ilkel üreme dönemlerinden bir mirastı. Bu onu başka hayat biçimlerini düşünmeye itti.
     Yaz geldiğinde küçük antenlisini dışarı çıkıp kiraz ağacının altında oturdu.
Sf: 161
     Ama 1932 yılında barın müşteri sayısı ancak bir elin parmakları kadardı. Lefty borca içki vermeye başladı, fiyatları indirdi, ne yazık bunlar da işe yaramadı. Kısa sürede satın aldığı içkilerin parasını ödeyemez oldu.
Sf: 187
     "ŞİMDİ DE KRANYOMETRİK KARŞILAŞTIRMA YAPALIM. KRANYOMETRİ NEDİR? BU BEYİNİN, TIBBEN GRİ MADDE DENİLEN BEYNİN BİLİMSEL ÖLÇÜMÜDÜR. ORTALAMA BEYAZ ADAMIN BEYNİ ALTI ONS AĞIRLIĞINDADIR. ORTALAMA SİYAH ADAMINKİYSE YEDİ BUÇUK."
Sf: 195
     Sonra da benim eski sevgililerimi anlatmam beklenecekti. Aslında ilk buluşmalarımın sonuçsuz kalmasının bir nedeni de buydu. Bende o kadar bilgi ve deneyim birikimi yoktu. Aynı yaşta bir erkeğin kalın zamparalık defteriyle kıyaslanamazdı benimki. Kadınlar bunu hissediyor ve sonra da gözlerine tuhaf, sorgulayan bir ifade gelip oturuyor. Ve ben de daha tatlı faslına gelmeden onlardan uzaklaşmış oluyorum..
Sf: 198
     Run'da, üretim bandında Ford sedanlar yerine B-24'ler geçiyordu. Cgrysler'da tank yapılıyordu. Endüstri sektörü sarsılan ekonominin ilacını bulmuştu: Savaş. Henüz adı Motown'a dönememiş olan Motor City bir süre için Demokrasinin Silahhanesi olacaktı. Ve şimdi Cadillac Bulvarı'ndaki pansiyonunda Tessie Zizmo tırnaklarını boyarken bir klarnet sesi duyuyor.
Sf: 203
     Geçmişe bir kız çocuğunun hoşgörülü gözleriyle bile baksam şunu söylemeden edemeyeceğim, babam asla ve asla yakışıklı biri değildi. Suratında bir yığın sivilce izi. Kederli gözlerinin altı daha o zamandan torbalanmış. Çene küçük, burun abartılı, Bryl marka kremle adeta yıkanmış saçları, annesinin tatlıların üstüne döktüğü Jell-O marka jelâtin gibi şıkır şıkır parlıyor. Ama tabii o, bu fiziki kusurlarının farkında değil. Onu dünyanın bütün saldırılarından koruyan bir kalkanı var: Özgüven.
Sf: 235
     Büyükbabam 1933'de barı açtığında burada beyaz-orta sınıf yaşardı. Şimdi giderek yoksullaşıyor ve siyahlaşıyordu. Sebep sonuç zincirinin kesin bir kanıtı olarak ilk zenci aile taşındıktan hemen sonra beyazlar evlerini satışa çıkarmaya başlamıştı ve bu da emlak değerinin düşmesine, sonunda da mahallenin dar gelirlilerle dolmaya başlamasına neden olmuştu. Bu, suçun da gelişi demekti, daha fazla suç, daha fazla yoksul; daha fazla yoksul, daha fazla suç...
Sf: 239
     Kıyafetleri günün modasına uymaktan uzaktı ve bu haliyle eski gangster filmlerinden çıkmış bir karaktere benziyordu. Bir gün banyoda aynaya bakarak, kendini incelerken Lefty, ne zaman ait olduğu hiç kimse tarafından bilinmeyen bir modaya uygun olarak hâlâ ısrarla saçlarına arkaya tarayan adamlardan biri olduğunu fark etti. Bu gerçeğin verdiği sıkıntı içinde kitaplarını toplayıp arabasına atladı ve Seminole'e gitti.
Üçüncü Kitap
Sf: 259
     Kuşkulu bakışlarını beşiğimin içine çevirince kendisininkine benzer bir yüzle karşılaştı. Kederli gözleri benim simsiyah gözlerimle buluştu. Her şeyimiz birbirinin aynıydı. Beni kucağına aldı, torunların yapması gerekeni yaparak arkadaki yılları salıvermiştim. Ben Desdemona'ya kendi bedenini geri vermiştim.
Sf: 263
     Aramızdaki yaş farkı nedeniyle birlikte büyüyemedik. Ben bebekken o küçük bir çocuktu, ben küçük bir çocukken o buluğ çağına girdi ve ben buluğ çağındayken o artık bir yetişkin sayılabilirdi. On iki yaşındayken erkek kardeşimin en sevdiği şey golf toplarını ikiye kesip içlerinde ne var, diye bakmaktı.
Sf: 266
     Birden fazla konuda bilgi sahibi olmak ilginçti. İspanyol İç Savaşları'nın nedenini öğrenmek, Che Guevara'nın da astımlı olduğunu öğrenmek gibi...
Sf: 272
     Akşam sofralarında et yemekleri daha az yer alıyordu. Milton kafayı elektrik tasarrufuna takmıştı. Eğer Chapter Eleven bir lambayı açık bırakırsa az sonra ortalık aniden zifiri karanlığa dönüşüyor ve bir ses, "Sana kilovatın ne demek olduğunu anlatmamış mıydım ben?" diye bağırıyordu. Uzun bir süre babamın odadan odaya taşıdığı tek bir ampülün loşluğunda yaşadık. "Bu şekilde ne kadar elektrik harcadığımızı tespit edebilirim," diyordu yemek yiyebilmemiz için yemek odasının tavandaki duya sevgili ampülünü takarken. "Tabağımdakileri göremiyorum," diye şikâyet etti Tessie. "Sen ne diyorsun?" dedi Milton, "herkes buna ambians diyor, bilmiyor musun?" Yemekten sonra Milton arka cebinden mendilini çıkardı sıcak ampülü söktü ve elini yıkamamak için yaptığı cambazca hareketlerle oturma odasına götürdü. O, evin içinde eşyalara çarparak dolaşırken biz de karanlıkta kıpırdamadan oturduk. Sonunda diğer odada bir ölgün ışık belirdi ve Milton, "Haydi buraya gelin," diye bize seslendi.
Sf: 273
     Milton'un yastığının altındaki kabarıklık da sarsılıyor, çok tehlikeli olabilecek bir şey bu. Yastığın altında babamın askerlik günlerinden kalma otomatik kırk beşliği duruyor.
     Çehov'un oyun yazma tekniğiyle ilgili olarak şuna benzer bir şey söylediğini hatırlıyorum: "Eğer birinci perde, birinci sahnede ortada bir tabanca varsa, o silah üçünce perde, ikinci sahneye kadar mutlak ateşlenmelidir." Babamın yastığının altındaki tabancayı düşünürken bu cümleyi aklımda çıkaramıyorum. İşte orada. Size ondan söz ettiğim için artık onu geri alamam. (Ama gerçekten da tabanca o gece oradaydı.) Ve tabancanın şarjörü dolu, emniyeti de açık...
Sf: 274
     Sabahın beşinde bunun bir önemi olmadığını söyleyebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz. 1967'de, Detroit'in On İkinci Cadde'si bütün gece ayaktaydı.
     Mesela polisler geldiğinde kızlar caddede kuyruktaydı; file çoraplı, askılı bluzlu, mini etekli kızlar... (Milton'un her sabah dükkânın önündeki kaldırımdan homurtuyla attığı çerçöpün arasında kullanışmış prezervatifler, kırık topuklar da olurdu.) Kızlar kaldırım kenarına sıralanmış, arabalar onlara doğru gidiyor. Limon rengi Cadillac'lar ateş rengi Toronado'lar, homurdayan Lincoln'ler, hepsi de muhteşem. Kromajlar pırıl pırıl, tamponlar şıkır şıkır. Hiçbir yerlerinde en küçük bir pas lekesi yok. (İşte Milton'u siyahlar konusunda şaşkınlığa düşüren şey: Otomobillerin mükemmelliğiyle çelişen perişan evleri...) Göz alıcı arabalar yavaşlıyor. Pencereler açılıyor, kızlar eğilip sürücülerle laflamaya başlıyor. Oradan buradan gelen seslenmeler, bir karışlık etekler yukarı sıyrılıp daha da kısalıyor ve arada bir kalça ya da göğüs müstehcen bir şekilde ortaya çıkıyor; sabahın beşinde hâlâ ayakta durabiliyorlar, gülüyorlar oysa bacak araları hissizleşmiş, üzerlerine sinmiş erkek artıklarının kokusunu hiçbir parfüm bastıramaz. Sokaklarda insan kendini temiz tutamaz ve şimdi sabahın bu saatinde kızlar yıllanmış Fransız peyniri gibi ekşi ekşi kokuyor. Yalnız bedenleri değil, ruhları da yorulup hissizleşmiş: Evde bırakılmış bebekleri zihinlerinin gerilerine atmaya çalışıyorlar. Kullanılmış beşiklerde, cak cak emziklerini emerek ateşler içinde yatan, tıkalı burunlarında nefes alamayan bebekleri... Ağızlarındaki sperm ve naneli ciklet karışımı tadı da hissetmiyor kızlar. Çoğu on sekizinden fazla değil, On İkinci Cadde onların ilk iş yeri, ülkenin çoğunun onlara uygun bulduğu meslek bu. Buradan nereye gidecekler? Bu soruya da duyarsızlar, biri vokalist diğeri kadın berberi olmak isteyen ikisi dışında... Bunlar, o gece olanların bir kısmı, az sonra olacaklarsa... (Polisler arabalarından inip barın kapısına doğru yürüyor.) Bir pencere açılıyor ve biri, "Aynasızlar, kaçın," diye bağırıyor. Kaldırımdaki kadınlar polisleri tanıyor, çünkü bedavasından onlara da hizmet veriyorlar. Ama bu gece farklı bir şeyler var, farklı bir şeyler oluyor... Kızlar her zamanki gibi polisleri görünce ortadan kaybolmuyor. Bardan çıkarılan elleri kelepçeli müşterilere bakıyorlar, içlerinden bazıları homurdanıyor... Kapılar açılıyor, arabalar duruyor ve birden herkes sokağa fırlıyor... Barlardan, evlerden, köşebaşlarından çıkan bir insan seli oluşturuyor. Havada bir şey var, alışılmadık, apayrı bir şey... "967 yılının Haziran'ında bir kızın, "Çek o pis ellerini üzerimden, seni bok herif!" diye bağırışı bardağı taşıran son damla oldu. Watts, ardından da Newark'ta başlayan isyan dalgası Detroit'in On İkinci Caddesi'ne ulaşmıştı. Başka bağırmalar duyuldu, itişmeler, bir polisin kafasını sıyırıp geçen bir şişenin polis arabasının camında patlayışı... Ve Seminole'e dönersek, babam yastığının altında yeniden göreve çağrılan tabancasıyla uyuyor, isyan başladı...
Sf: 275
     Saat 6.23'te odamdaki prenses telefonum çaldı, hemen ahizeyi kaldırdım. Bu, Jimmy Fioretos'tu, panik içinde benim sesimi anneminki sandı. "Tessie, Milton'a hemen restorana gelmesini söyle. Siyahlar isyan çıkardı."
Sf: 278
     Seyrettiğimiz her kaçış sahnesinde kahraman daima çatıya tırmanır. Ailemin katı gerçekleri de her seferinde şöyle itiraz eder: "Neden hep yukarı tırmanıyorlar?" "Bak, kuleye tırmanacak. Gördün mü? Sana söylemiştim." Sms Hollywood, insan doğasını bizim sandığımızdan çok daha iyi biliyor. Çünkü tehlikeyle yüz yüze geldiğimizde Tessie, beni ve Chapter Eleven'ı alıp yukarı, çatı arasındaki odaya götürdü. Belki de bu insanoğlunun ağaç tepelerinde yaşadığı dönemden kalma, içgüdüsel bir hareketti. Belki de annem yukarı çıkan kapının duvar kâğıdıyla gizlenmiş olmasına güvenmişti. Sebebi ne olursa olsun, yanımızda yiyecek dolu bir çantayla basamakları tırmandık ve üç gün boyunca büyükannemle büyükbabamın küçük, siyah-beyaz televizyonundan şehrin yanışını izledik. Üstünde sabahlığı, ayaklarında terlikleriyle Desdemona, kendini dış dünyanın tehlikelerinden korumak istercesine yelpazesini göğüsüne bastırarak sürekli şu sözleri tekrarladı: "Yüce Tanrım. Tıpkı Smyrna gibi. Şu mavrolara bak. Her şeyi yakan Türklere benziyorlar."
Sf: 283
     Restoranın içindeki tek ışık, müzik kutusunun küçük kırmızı lambasındakiydi. Kromajlı, renkli camlarla süslü alet ön pencerenin yan tarafında duruyordu. Üzerindeki pencerecikten plakların otomatik olarak değişimi görülürdü. Kutunun kenarını çerçeveleyen şeffaf boruda sürekli olarak lacivert kabarcıklar dolaşırdı. Efervesan Amerikan yaşamının simgesi gibiydi bu kabarcıklar; savaş sonrası iyimserliğimizin, karbonatlı, gazlı, keskin içeceklerimizin simgesi... İçerideki üst üste istiflenmiş plastik plaklardan fokurdayarak yukarı çıkan, Amerikan demokrasisinin ateşli havasıyla dolu kabarcıklar.
Sf: 289
     Böylesine büyük bir çarpışmaya tanık olmanın şaşkınlığını yaşıyorum. Babamın II. Dünya Savaşı albümlerine pek çok kez bakmış, Vietnam'ı televizyondan seyretmiş, eski Roma ve Ortaçağ dönemine ait sayısız savaş filmi görmüştüm. Ama bunlar bizzat savaşla karşılaştığımda bana yardımcı olmamıştı.
Sf: 290
     Ve babam çılgınlar gibi arka taraftaki Oldsmobile'ına koştu...
     Beni gördüğü yere.
     "Callie, senin bu Tanrının belası yerde ne işin var?"
     "Sana yardıma geldim."
     "Sen delirdin mi?" diye bağırdı. Ama sesindeki öfkeye rağmen dizlerinin üzerine çökmüş bana sarılıyordu. Kollarımı boynuna doladım.
     "Restoran yanıyor babacığım."
     "Biliyorum tatlım."
     Ağlamaya başladım.
     Beni kucağında arabaya taşırken, "Her şey yoluna girecek, merak etme," dedi. "Haydi, evimize gidelim. Bitti artık."
     Peki, bu bir isyan mıydı, bir gerilla hareketi mi?
Sf: 291
     Ertesi sabah duman azalınca şehrin bayrağı tekrar belirdi semada. Üzerindeki sembolü hatırlar mısınız? Küllerinden doğan bir feniks. Ve altındaki yazı? Speramus meliora; resurget cineribus. "İyi şeyler umut ederiz ki onlar küllerinden yükselecek."
Sf: 293
     Cadillac'ın içi pofuduk halıyla kaplı, Ritz Oteli'nin barının kadar yumuşak. Kol koyacak yerlerinde küllükler ve çakmaklar var. Tamamen siyah deriden koltuklar keskin bir koku salıyor. İnsan kendini zengin birinin cüzdanına girmiş gibi hissediyor.
Sf: 299
     Merdivenin yan taraflarında gözetme deliklerine benzeyen, bit yığın rafla hareketlendirilmiş boşluk vardı. Tırmandıkça üst katta yürüyenlerin bacaklarını görebilir, ya da alt kattakileri gizlice seyredebilirdiniz.
Sf: 304
     Yedi yaşında bir çocuğun büyükbabasıyla yapabileceği yürüyüşler sayılıdır.
Sf: 306
     Clementine'in gözlerinin kenarları kızarmıştı. Enedi. Avucunun içiyle burnunu ovuşturdu. Ve sonra sordu, "Öpüşme çalışalım mı?"
     Ne cevap vereceğimi bilemiyordum. Öpüşmeyi zaten biliyordum, biliyordum öyle değil mi? Benim beynimde bu sorular uçuşurken Clementine dersine başlamakta kararlıydı. Yüzünü bana çevirdi. Ciddi bir ifadeyle kollarını boynuma doladı.
     Diğer detaylara boş vererek sizden Clementine'in gittikçe benimkine yaklaşan beyaz suratını, uykulu gözlerinin kapanışını, ilaç tadındaki dudaklarının büzülüşünü hayal etmenizi istiyorum ve diğer bütün seslerin -elbiselerimizin birbirine sürtüşünü, aşağıda annenin bir inip bir kalkan bacakları, dışarıda, gökyüzüne ünlem işareti çizen bir uçak- kayboluşunu. Clementine'in konusunda uzman sekiz yaşındaki dudakları benimkilerle buluşunca her şey sesini yitirdi.
     Bu sessizliğin derinliğinde bir yerde kalbim atıyordu.
     Tam olarak gümbürdeyerek değil. Çok hızlı bile sayılmaz. Ama bir çeşit sıçrama gibi, çamurdan zıplayan bir kurbağanın hareketine benzer bi vuruş. Kalbim, o amfibik yaratık, o anda iki duygunun arasında çarpıyordu; birincisi, heyecan, ikincisi korku. Dikkatimi toplamaya çalıştım. Kendimi de... Clementine benden çok ötedeydi. Başını öne arkaya filimlerdeki aktrisler gibi oynatıyordu. Ben de onun gibi yapmaya başladım, ama o ağzının kenarından, "Sen erkeksin," diye mırıldandı. Ve durdum. Kollarım iki yanda kazık gibi dikiliyordum. Sonunda Clementine öpüşmeyi sonlandırdı. Bir an için boş bir bakış attı, sonra, "İlk defa için hiç de fena değilsin," dedi. "Anne," diye bağırarak içeri girdim. "Bir ar-ka-daş buldum." Tessie'ye Clementine'i, duvardaki halıları, jimnastik yapan güzel annesini, öpüşme dersi dışında her şeyi hızla anlattım. Başından itibaren Clementine Stark'a karşı hislerimde uygun olmayan bir şey olduğunu, bunu anneme söyleyemem, asla dile getirmemem gerektiğinin farkındaydım. Bunu seksle bağdaştıramıyordum. Zaten seks diye bir şey olduğunu da henüz bilmiyordum. "Onu buraya davet edebilir miyim?"
Sf: 307
     Kızılçamların, ökaliptüslerin kokusu. Sandal ağacı kokan sabun. Clementine'in başına yapışmış saçları.
Sf: 308
     Clementine'in vücudundan benimkine o zaman anlayamadığım ama ancak yıllar sonra net olarak yerine koyacağım sinyaller geliyor.
Sf: 309
     Lefty iyileşip hastaneden eve döndü. Ama bu tedavi olmaz beyin hasarının verdiği kısa bir molaydı sadece, bir daha tam olarak asla iyileşmezdi. İzleyen üç yıl içinde en yakın tarihte yaşanmış olanlardan başlayarak hafızası kendi kendini boşalttı. Lefty başlangıçta gözlüklerinin, kaleminin yerini unutuyordu, sonra günleri, ayları, yılları unutmaya başladı. Hayatının akış yönü değişmişti. Bizler ileri giderken o geriye gidiyordu. 1969'da onun 1968'i yaşadığını anladık. Kafasında sürekli olarak Martin Luther King ve Robert Kennedy suikastleri vardı. Biz yetmişlere geçerken o ellilere döndü. Kumar tutkusu yine alevlendi ve sonra emeklilik ertesi işe yaramazlığını görüp kedere büründü, ama bunlar kısa sürdü çünkü yıl artık 1940'tı ona göre. Bir barı vardı, içki satıyordu. Her sabah kalkıp işe gidecekmiş gibi hazırlanıyordu. Desdemona onu sakinleştirmekte zorlanıyordu, sonunda onu Zebra Salonu'nun bizim şimdiki mutfak olduğuna inandırdı. Biraz dekorasyon değişikliğine gidilmişti, işler de iyi değildi. Lefty de buna inandı. Büyükannem arada bir kiliseden arkadaşlarını eve davet etti; kadınlar, müşteri gibi kahve sipariş edip bizim mutfak tezgâhına para bıraktılar.
     Lefty zihnen gençleştikçe gençleşirken bedenen de yaşlandıkça yaşlanıyordu, ama bunun farkında değildi. Kaldıramayacağı ağırlıkları sırtlanıyor, oraya buraya tırmanmaya çalışıyordu. Düşmeler başladı. Ve şangırtılar... Böyle anlarda ona yardım etmeye çalışırken Desdemona kocasının gözlerinde anlık bir berraklık da görüyordu. Sanki Desdemona'nın oyununu anlıyor ve kendi de bu acıklı kandırmacaya katılıyordu. Bu günün gerçeklerinden kaçabilmek için geçmişte yaşıyormuş gibi yapmak... Sonra ağlamaya başlıyordu ve Desdemona onun yanına uzanıp sakinleşene kadar sıkıca sarılıyordu.
Sf: 311
     Chapter Eleven'la bana inanılmaz bir bağlılığı olan Tessie sıkıca bize sarılıp, elbiselerimizi, saçlarımızı düzeltti; ölüme karşı tek dayanağın çocuklar olduğunu hissedebiliyordu.
Sf: 328
     Doktor Philobosian, üzerine defalarca yatılmış, çorba bile dökülmüş, saç yağı emmiş eski bir kanepe gibi kokuyordu.
Sf: 330
     Gri bir Michigan günü. Dışarıda çimler metalik. Tepemizdeki floresanın ışığı mevsimin loşluğunu ortadan kaldırma çabasında. Duvardaki büyük matematikçi Ramanujan'ın resmi asılı ( Biz kızlar, onun önceleri öğretmenin erkek arkadaşı olduğunu sanmıştık). Hava sadece okullara özgü bir kıvam ve kokuda.
Sf: 332
     Polonyalıların sonunu kielbasa, Belçikalılarınkini pommes-frites, Anglo-Saksonlarınkini pundingler, İspanyollarınkini chorizolar, getirirken bizim Yunanlı dimdik duruyordu. Mucize? Kim bilir?
Sf: 343
     Önümüzde kızlar duşa giriyor, duştan çıkıyor. Çıplak tenler sanki birer çığlık. Bir ya da bir buçuk yıl önce bu kızlar havuza girmeden önce ayaklarını yavaşça dezenfektana batıran birer porselen bibloydu. Şimdiyse harikulade yaratılar.
Sf: 351
     Yetmişlerin başında düz göğüslü olmak modaydı. Androjen tipli olmak gözdeydi. Narinliğim, çırpı bacaklarım bana model görünümü vermişti. Elbiselerim doğru elbiseler değildi, yüzüm de ama duruşum doğruydu. Afgan tazıları gibiydim. Ayrıca hayalperestliğim, kitap kurtluğum da bu görüntüme çok uygundu.
Sf: 364
     Cumartesi sabahı Chapter Eleven'ın kız arkadaşı geldi. Meg Zemka, annem gibi ufak tefek, benim gibi tahta göğüslüydü. Saçları fare tüyü renginde, karmaşık dişleri ihmal edilmiş bir çocuk olarak büyüdüğünün işaretiydi. Terk edilmiş, öksüz, küçücük biriydi ve buna rağmen ağabeyimden on kat daha güçlü bir kişiliği vardı.
     Akşam yemeğinde babam, "Ne okuyorsun Meg?" diye sordu.
     "Siyaset bilimi."
     "İlginç."
     "Sanırım söyleyeceklerim hiç de hoşunuza gitmeyecek. Ben Marksistim."
Sf: 365
     "Demek öylesin, iyi."
     "Bir yığın restoranınız var değil mi?"
     "Doğru. Herkül sosisçileri. Duymadın mı? Seni götürelim."
     Annem, "Meg et yemiyor," diye vurguladı.
     "Evet, unutmuşum, o zaman kızarmış patates yer. Bizdeki en iyisidir."
     Meg, "Çalışanlara kaç para veriyorsunuz?" diye sordu.
     "Tezgâh arkasındakiler mi? Asgari ücret tabii ki."
     "Ve siz de burada, Grosse Pointe'te  koca bir evde yaşıyorsunuz."
     "Çünkü iş kuran, yöneten ve tüm sorumluluğu taşıyan benim."
     "Bana göre bu sömürüdür."
     "Öyle mi?" derken Milton acı acı gülümsedi. "Eğer bir adama iş vermek onu sömürmekse sanırım ben bir sömürücüyüm. Ben işe almadan önce boştaydılar."
     "Bu, kölelerin köle olmadan önce işleri olmadığını söylemek kadar anlamsız."
     "Gerçekten ateş gibisin," derken Milton ağabeyime döndü, "Onu nereden buldun?"
     Meg cevap verdi, "O beni bulmadı, ben onu buldum. Asansörün tepesinde."
Sf: 366
     Rock müzik, Maharishi Mahesh yogacı oturuşu, pencere pervazında büyüleyen avokado çekirdekleri, gökkuşağı renginde tütün sarma kağıtları... Başka ne değişiklik vardı? Evet, ağabeyim artık deodoran da kullanmıyordu.
     Televizyon odasında yanımda otururken bir gün dayanamayıp patladım, "Çok pis kokuyorsun"
     Hafifçe omuz silkti, "Ben bir insanım ve insanlar böyle kokar."
     "Leş gibi öyle mi?"
     "Sence pis mi kokuyorum Meg?"
     Meg kafasını ağabeyimin koltuk altına sokup, "Hiç de değil," dedi. "Beni azdırıyor."
     "Siz ikiniz çekip gider misiniz başımdan? Televizyon seyretmek istiyorum."
Sf: 367
     "Haydi, bebek, kardeşim bizi istemiyor burada. Küçük bir düzüşmeye ne dersin?"
     "Harika."
Sf: 371
     Bay da Silva harika bir öğrenciydi. Biz sekinci sınıf öğrencilerini ciddiye alır, konuşmalarımızı sanki akademisyenlerin yüzlerce yıldır aydınlatamadığı gerçekleri ortaya çıkarıyormuşuz gibi dikkatle dinlerdi. Biz cıvıldaşırken onun alnı kırışırdı. Her cümlesi bir paragraftı. Dinlediğimizde sanki noktaların, virgüllerin hatta noktalı virgüllerin sesini duyardınız. Bay da Silva, olan biten her şeyi kitaplardan bir alıntıyla özdeşleştirir ve sanırım bu şekilde gerçek hayattan uzaklaşırdı. Yemeğini yemek yerine, oturur size Anna Karerina'da Oblonsky ile Levin'in ne yediğini anlatırdı. Daniel Deronda'dan bir günbatımı sahnesini anlatırken benzer bir günbatımının Michigan'da o anda geçekleştiğini fark etmezdi bile.
Sf: 373
     Arkadaşlarım İlyada'yı fazla kanlı buluyordu, kendini tanıtan her karakter bir süre sonra ya birini öldürüyor ya da bir başka karakter tarafından öldürülüyordu. Bana gelince ben bıçaklamaları, kafa kesmeleri, göz oymaları bayıla bayıla okuyordum.
Sf: 374
     Kimdir? Nereden gelmiştir? Neden onu daha önce fark etmemiştim? Baker & Inglis'te yeni olmadığı kesindi. Oxford tarzı ayakkabılarının arkasına basıyor, böylece onları terlik gibi rahat rahat giyiyordu.
Sf: 375
     Onu derslerde ve tabii dışarıda da gözlüyordum. Okula gider gitmez gizlice peşine düşüyordum. Sabahları girişteki sarı koltuklardan birine oturup ödevime çalışır pozunda onun geçmesini bekliyordum. Her defasında ilkinde olduğu gibi sarsılıyordum geldiğinde. Kafasının etrafında yıldızlar taşıyan bir çizgi roman karakteriydim adeta.
Sf: 377
     Tarçınlı sakızının kokusunu duyabiliyordum. Hâlâ ağzındaydı. Ona doğrudan bakmıyordum, gözlerim kitaptaydı. Kızıl saçlarından bir tutam aramızdaki sıraya düşmüştü. Güneşin ışıkları saçlarında prizma gibi dağılıyordu. Ben oradaki gökkuşağına bakarken o okumaya başladı.
Sf: 385
     "Yarın tarih sınavım var," dedi.
     "Kim geliyor?"
     "Bayan Schuyler."
     "Bayan Schuyler'in vibratörü var."
     "Ne?"
     "Vibratör. Liz Clark görmüş. Masasının en alt çekmecesinde."
     "İnanmıyorum." Nesne şaşırsa da duyduğu çok hoşuna gitmişti. Sonra suratı asıldı, düşünüyordu. Kendine güvenen bir sesle sordu, "Peki, neye yarıyormuş bu şey?"
     "Vibratör mü?"
     "Evet." Bunu bilmesi gerektiğini sanıyordu. Ama benim onun cehaletiyle alay etmeyeceğimi de anlamıştı. Bugünkü iş bölümümüz belli olmuştu: Ben vibratör gibi entelektüel konuları anlatacaktım, o da sosyal ilişkileri düzenleyecekti.
Sf: 386
     "Bazı kadınlar normal bir cinsel birleşmede orgazm olamazlar." dedim. Bu, Meg Zemka'nın bana verdiği "Bedenlerimiz ve Biz" kitabından aktardığım bir cümleydi. "Bu durumda klitoral uyarıya ihtiyaçları olur."
     Nesne'nin yüzünde çillerinin altında bir kızarıklık belirdi. Bu çeşit bir bilgi onu adeta dondurmuştu. Sol kulağına doğru konuşuyordum ve kızarma yüzüne o taraftan yayılıyordu. Sanki sözlerim görülebilir bir iz bırakıyor.
     "Bütün bunları bildiğine inanamıyorum."
     "Ben sana esas kimin bildiğini söyleyeyim. Bayan Schuyler, en iyi o biliyor."
     Kahkaha, çığlık.
Sf: 395
     Uyuyor. Üzerinde Lester Lanin Orkestrası olan bir tişört. Seslendim, kolunu çektim, sonunda uyanıp mahmur gözlerle sırtını yastıklara dayayıp oturdu ve "Herhalde berbat görünüyorum," diye mırıldandı.
     Öyle olup olmadığına dair bir şey söylemedim. Onu kararsız bırakma konusunda kararlıydım.
Sf: 397
     "Kendimi Maxie'i düşünmekten alıkoyamıyorum. Gerçekten öldüğüne inanamıyorum."
     "Biliyorum. Bana da ölmüş gibi gelmiyor. sanki her şey bir rüyaydı."
     "Bunun gerçek olduğunun en sağlam kanıtı ikimizinde aynı rüyayı görmemiz. Gerçek bu. Ya da herkesin birlikte gördüğü bir rüya."
     "Çok derin konuştun."
Sf: 399
     Nesne yalnız kalmaktan hoşlanmıyordu. Kendi kendini oyalamayı asla öğrenememişti. Ve bir akşam bisikletime atlayıp eve gitmek üzereyken bana gece onlarda kalmamı teklif etti.
     "Diş fırçam yok."
     "Benimkini kullanabilirsin."
     "İğrenç."
     "Sana yeni bir fırça verebilirim. Bir paket dolusu fırça var evde. Amma da titizsin."
Sf: 400
     Numara yapıyordum. Aslında Nesne'nin diş fırçasını kullanabilirdim. Hatta onun diş fırçası olmaya bile razıydım. Ağzının ne kadar harika olduğunu çoktan fark etmiştim. Sigaranın bu konuda bana çok yararı olmuştu. Sigara içen biri, sürekli olarak dudaklarını büzüyor, dumanı içine çekerken emme hareketi yapıyordu. Sık sık sil görünüyor, ya dudaklar yalanıyor ya da dişler. Bazen küçük bir kâğıt parçası alt dudağa yapışıyordu, onu almaya çalışırken dolgun diş etleri ve şekere benzeyen alt dişler görünüyordu. Ve eğer tiryaki dumanıyla halkalar yaparsa daha da derinler, yanaklarının kadifemsi içi ortaya çıkıyordu.
Sf: 401
     "Ne var?"
     "Jerome'un tişörtü de. Kokuyor mu?"
     "Neden bana onun tişörtünü verdin?" diye sordum, biraz gerilmiştim, pamuklu dokuma tenime dokunmasın diye göğüsümü içime çekmeye çalışıyordum.
     "Benimkiler çok küçük. Babamınkilerden ister misin? Onlar kolonya kokar."
     "Babam kolonya mı sürüyor?"
     "Savaştan sonra Paris'te yaşamış. Bir yığın garip alışkanlığı vardır." Büyük yatağa girmeye hazırlanıyordu. "Artı... bir milyon Fransız orospuyla yatmıştır."
     "Bunu o mu söyledi?"
     "Tam olarak değil. Ama ne zaman Fransa'dan söz etse yüzüne azgın bir ifade oturur. Savaştan sonra görev yapmış. Savaş sonrası da Paris'in yeniden düzenlenmesi için çalışan birlikte kalmış. Oraları anlatmaya başladığında annemin tepesi atar." Annesinin taklidini yaptı. "Bu gecelik bu kadar Frankolifi yetmez mi tatlım?" Nesne, ne zaman teatral bir şey yapsa IQ'su yükseliyordu. Yüzükoyun yatağa atladı.
Sf: 409
     Böylece 1974 yılının 20 Temmuz'una geldik, cumartesi gecesi. Gizli hareketlerle dolu bir gece. Pazar sabahı gün doğarken (o sırada Michigan'da hâlâ cumartesi gecesiydi) Türk jetleri ana üslerinden kalkıp Akdeniz'e yönelip Kıbrıs'a gitti. Mitolojide tanrılar sıklıkla ölümleri görünmez kılarlar. Hatırlayın, Afrodit Paris'i Menelaos'un hışımından nasıl kurtarmıştı? Aeneas'ı da görünmezlik battaniyesine sarıp savaş alanından çıkaran yine oydu. Benzer şekilde denizin üzerinde hızla uçan jetlerde saklıydı. O gece Kıbrıs'taki askeri birliklerin hiçbirinin radar sistemi çalışmamıştı. Ekranlarda binlerce beyaz nokta olmuştu, elektromanyetik bir bulutla kaplıydı radar göstergeleri. Bu görünmezlik içinde Türk jetleri adaya ulaşıp bombalarını bıraktı.
Sf: 411
     Sessizleştik, sonra, "Bence gerçek dâhiler dâhi olduklarını bilmezler," dedim.
     "Bunu da im söylemiş?"
     "Ben."
     "Nedenmiş?"
     "Çünkü dehanın onda dokuzu ter dökmektir. Bunu duymadın mı hiç? Dâhi olduğunu düşündüğün an iş biter. Oysa sen her yaptığının müthiş ve dâhice olduğunu düşünüyorsun."
     "Ben sadece korku filmleri yapmak istiyorum," diye cevap verdi Jerome. "İçinde makul ölçüde çıplaklık da olan korku filmleri."
Sf: 419
     Jimmy Fioretos parmağını havada salladı, "Amerika Yunanlılara ihanet etti. O ikiyüzlü orospu çocuğu Kissinger, her şeyi o yaptı. İnsanın cebine işerken elini sıkar da anlayamazsın."
Sf: 427
     Rex'in üstünde şort ve göğüsünde adının ilk harfleri basılmış, omzu biraz yırtık bir gömlek vardı. O aralıktan yanık teni görünüyor. Boynunda kırmızı bir iz; acaba sinek ısırığı mı, yoksa kaybolmakta olan bir ateşli ısırık izi mi? Gözlerini kapayıp dumanı derin derin içine çekti, kirpikleri upuzun. Saçları kalın telli ve su samuru gibi yağlı. Sonunda gözlerini açıp sarmayı Nesne'ye verdi.
Sf: 430
     Tekrar yukarı baktığımda Jerome'un yüzü yanıbaşımdaydı. Gözlerini kapatmıştı, tıpkı ilk balıklama atlayışını yapacak oğlan çocuğuna benziyordu. Ne olup bittiğini anlamadan beni öpmeye başladı. Daha önce hiç öpülmemiş bir kızı öpüyordu. O bu işi yaparken tamamen hareketsizdim. Kafam bulanıktı, ama yine de her şeyi tam olarak hissedebiliyordum. Ağzının şoke edici serinliğini. Dudaklarının pürtülerini. Dilinin ağırlığını. Farklı farklı tatları: Bira, esrar, naneli sakız ve bütün bunların altındaki o gizli koku, bir delikanlının hayvani ağzının kokusu. Jerome'un azgın hormonlarının tadını alıyordum. Tek gözümü açtım. İşte hayran olduğum o harika saçlar burnumun dibindeydi. Alnındaki, burnunun üstündeki, kulaklarındaki çiller. Ama bu doğru yüz değildi, doğru çiller değildi ve saç da boyalıydı. Kıpırtısız yüzüme rağmen ruhum kıvranıyordu ve bir an önce bana acı veren bu tuhaflığın sona ermesini diliyordum.
Sf: 432
     Jerome'un ellerinin dolaştığını da hissedebiliyordum. Üstümdeydi, bastırıyordu, tek bacağımı kenara çekerek ikisini ayırdım, Jerome o boşluğa düştü. Küçük küçük sesler çıkarıyordu. Kollarımı ona doladım, ne kadar da zayıftı. Benden bile daha sıska. Jerome boynumu öpüyordu. Herhalde bir dergide okuduğu tavsiyeye uyarak kulak mememi emiyor. Elleri yukarı çıkıyor. Göğüslerime doğru ilerliyor. "Yapma," diyorum. Tulumun içindeki mendilleri bulmasından korkmuştum. Sözümü dinliyor.
Sf: 433
     Panik içindeydim ve aynı zamanda da tuhaf bir sakinlik hissediyordum. Her şeyi yerli yerine koymaya çalışıyordu beynim. Clementine Stark ve öpüşme dersleri, sıcak suyun içinde oynaşmalarımız; amfibik bir kalp ve bir çiğdem tomurcuğu; bir türlü büyümeyen göğüsler, gelmeyen kan ve Nesne'ye vuruluşum, bu duygu beni bir daha bırakmayacaktı.
Sf: 434
     Jerome'a takıldı gözüm.
     Sırtüstü ve hareketsiz, gözleri kapalı ve gülümsüyor.
     Gülümsüyor. Neye gülümsüyor? Gülünç mü buldu olanları? Hayır. Şokta mı? Yeni hayır. O halde ne? Memnun. Jerome'un yüzündeki ifade bir yaz gecesi aniden oldukça uzun yol almış bir delikanlının ifadesiydi. Arkadaşlarına olanları bir an önce anlatmak için can atan bir delikanlının yüzüydü bu.
     Ey okuyucu, inan ya da inanma Jerome hiçbir şey anlamamıştı.
Sf: 441
     Nesne sırtüstü yatardı. Bir defasında bana böyle uyuyanlarda liderlik niteliği olduğunu ve onlardan iyi oyuncular, gösteri sanatçıları çıktığını söylemişti. Benim gibi yüzükoyun yatanlar ise içe dönük, gerçeklerden kaçma eğiliminde, daha çok ruhsal alanlarda kendilerini gösterebilen kişilerdi. Bu teori bizim durumumuza gayet uygundu. Ben iki büklüm yüzükoyun yatmış ağlarken o gayet düzgün bir şekilde sırtüstü uzanıyordu (doğuştan oyuncu işte) ve çoktan uyumuştu.
Sf: 443
     Mesajı derhal almıştım. Nesne dram yaşanmasını istemiyordu, suçluluk da. Aşk gösterileri de yoktu. Gece başka, gündüz başkaydı ve gece olanlar asla gündüze yansıtılmayacaktı. O iyi bir oyuncuydu, hatta bazen gerçekten de gece uyuyor muydu, diye düşündüğüm bile oluyordu. Ya da ben rüya mı görmüştüm?
Sf: 447
     Bütün insanlara rağmen kendimle ilgili bir sonuca varamamıştım. İnanması zor ama gerçekten de durum böyleydi. Zihin kendi kendini düzeltiyor. Bir yığın şeyi süpürüp atıyor. Bir bedenin içinde olmakla dışında olmak birbirinden çok farklı iki durum. Dışarıdan bakabilir, inceleyebilir, kıyaslayabilirsiniz. İçerideyse bunların hiçbiri yoktur.
Sf: 448
     Bir dakika sonra duş perdesi aralandı, yumurta biçimi yüzü göründü. Islak kafası ve koca gözleriyle bir uzay yaratığı gibi duruyordu. "Kusura bakma," dedi, "bugün berbat bir günümdeyim."
     Dişlerimi fırçalamayı sürdürdüm, biraz daha burnu sürtsün istiyordum.
Sf: 453
     Sanki başım gazlı bezlere sarılmış gibi yumuşacık. Sert kıllarının arasına kurumuş otlar takılmış eski bir battaniye var üstümde. Başımı çevirip baktığımda güzel bir yüz görüyorum. Nesne'nin ki bu. Başım onun sıcak kucağında. Sağ yanağım karnına dayalı. Üzerinde hâlâ aynı şeyler, şortu ve bikinisinin üst kısmı. Dizleri iki yana ayrık, uzun kızıl saçları gözlerimin önüne düşmüş her şeyi karartıyor. Kopkoyu, öküz kanı kızıllığındaki boşluktan görebildiğim kadarıyla onu görüyorum: Bikinisini ve dışa fırlamış köprücük kemiklerini. Tırnaklarını yiyor. Biraz daha devam ederse kanatacak. "Acele edin," diyor aşağı inen saçının diğer tarafından. "Lütfen acele edin Bay Burt."
     Arabayı kullanan, traktördeki çiftçi. Şu, çarptığım traktörün sahibi. Nesne'yi duymasın diye dua ettim. Acele etmesini istemiyordum. Bu yolculuk, istiyordum ki sonsuza kadar sürsün. Nesne başımı okşuyordu. Bunu gün ışığında daha önce hiç yapmamıştı.
Sf: 454
     Nesne eliyle saçını kenara çekti, yüzüme ışık geldi.
     "Callie iyi misin?"
     Gülümsedim. "Onu fena yaptım."
     "Tanrım," dedi, "o kadar korktum ki. Öldün sandım. Öylece yatıyordun." Sesi titredi, "Cansız gibi."
     Gözyaşları akmaya başladı, ama bunlar öfke değil, merhamet dolu yaşlardı. Nesne hıçkırdı. Onu sarsan duygu fırtınasını seyrediyordum. Başını öne eğdi. O ıslak, yaşlarla dolu yüzünü benimkine ve ilk ve son defa öpüştük. Arka koltukta onun saçlarının oluşturduğu duvarın öte tarafındaydık, kaldı ki çiftçi kime, ne diyecekti? Nesne'nin gergin dudakları benimkinin üzerindeydi, tatlı ve tuzlu bir arada.
     "Burnum akıyor," dedi başını kaldırırken. Yeniden gülebiliyordu. Arka kapıyı açtı. İki hasta bakıcı gelip beni sedyeye koydu. Hastanenin yan tarafındaki kaldırımda sedyeyi ittiler. Nesne yanımdaydı. Elimi tuttu. Neredeyse yarı çıplaktı, kendine ancak ayakları zeminin soğuğunu hissedince baktı. Yine de aldırmadı. Hastabakıcılar onu durdurana kadar hep yanımda oldu. Sanki birbirimize görünmez iplerle bağlanmıştık. Hastabakıcılar, "Buraya giremezsiniz, bekleyin," dedi. Ve o anda onları dinledi. Ama eli hâlâ elimdeydi. En azından biraz daha öyle kaldı. Sedye koridorda ilerlemeye devam ediyordu, kolum Nesne'ye dönük gidiyorum. Yolculuğum başlamıştı. Denizde bambaşka kıtalara doğru ilerliyordum. Kolum uzadıkça uzuyor. Başımı kaldırıp ona bakmaya çalıştım. İşte yeniden belirsizleşiyordu. Ona ne oldu? Şimdi nerede? Koridorun sonunda duruyor, uzayan kolumu tutuyor. Sıska, buz gibi vücudu sanki zamanın ve mekânın dışında bir yerde kaybolmuş. Sanki bir daha asla birbirimizi göremeyeceğimizi biliyor. Artık kolum havada kıvrılan bir kurdele. Sonunda o kaçınılmaz an da geldi. Nesne elimi bıraktı. Elim bomboş ve özgür sallandı.
Sf: 455
     Ben Nesne'nin külodunu çıkarırken onun nasıl kalçalarını yukarı kaldırdığını düşünüyordum. O küçük arzu işaretini. Öyle yaptığında onu ne çok sevdiğimi düşünüyordum.
Sf: 457
     Benjamin Franklin, Amerikan Devrimi'nden önce ipek endüstrisini desteklemişti. Amerika'nın her yanına dur ağaçları dikilmişti. Ama pencereden sarkıp olgun dutları yerken bizim ağacımızın ipek ticaretindeki yerini de, büyükannemin Türkiye'deki evinin bahçesindeki dut ağaçlarını da düşünmüyordum.
Dördüncü Kitap
Sf: 468
     Heykeller de vardı. Kujaraho Tapınağı'ndaki heykellerin reprodüksiyonları köşelerdeki zümrüt renkli bitkilerin yanında yerlerini almıştı. Parlak yeşil yapraklı fonun önünde kavun memeli Hindu kadınlar iki büklüm eğilmiş cinsel organlarını kocaman penisli adamlara kutsal bir adakmış gibi sunuyorlar.
Sf: 474
     Doktor Luce'un çiğdemimi başparmağıyla işaret parmağı arasında tuttuğunu gördüm. Onu bir eliyle çekiştirirken diğer eliyle de boyunu ölçüyordu. Sonra cetveli bırakıp bir takım notlar aldı. Şaşırmış bir hali yoktu, merakla muayenesine devam ediyordu, hatta yüzünde sanki bu, onun için tanıdık bir durummuş gibi bir ifade bile vardı. Hatta hatta bir çeşit hayranlık ve takdir de... Konuşmadan not almaya devam etti. Kendini işine bu kadar derin bir yoğunlukla verişi etkileyiciydi.
Sf: 478
     "Biraz paramız var herhalde, harcayın bakalım kızlar. Tess, Callie'yi Delmonico'ya götürsene."
     Milton gitti ve annemle ben onun parasını harcadık. Bloomingdale'de alışveriş yaptık. Plaza'da çay içtik. Delmonico'ya gitmedik, onun yerine Lochmoor'un yakınında makul fiyatlı bir İtalyan restoranına daldık, orada daha rahat eğleniyorduk. Her gece gittik oraya ve sanki çok normal bir tatildeymiş numarası yaptık birbirimize. Tessie her zamankinden daha fazla şarap içip bir parça kafayı buldu, o tuvalete gidince bardağında kalan şarabı da ben içiyordum.
Sf: 480
     Luce bir yığın soru soruyordu. VErdiğim cevaplar bazen ses tonum kadar önemli değildi. Yüzümü inceliyor, tartışma biçimimi dikkatle izliyordu. Dişiler konuşurken muhattaplarına erkeklerden daha fazla gülümserler. Arada bir susup karşılarındakinin onlara katılıp katılmadığını kontrol ederler. Erkekler mesafeli ve kontrollüdür. Kadınlar hikâye anlatır gibi konuşmaktan, erkekler ise eğitici bir üsluptan hoşlanırlar.
Sf: 483
     Luce'un eli hafifçe sırtıma dokunuyor. Erkeklerin bu hareketi pek sinirdir. Sanki sırtımızda küçük bir kulp vardır ve onu tutup sizi istedikleri yöne götürürler. Bir de baba gibi başın tepesinden tutmaları vardır ki... Erkekler ve elleri. Onlara dikkat etmek gerek. Luce'un eli şöyle diyordu: "İşte benim yıldızım, gösteri başlıyor." İşin tuhafı ben de ona uyuyordum. Luce'un sırtımdaki eli hoşuma gidiyordu. İlgi de... Bu adamlar beni tanımak için gelmişti.
Sf: 484
     Luce lastik eldivenleriyle içimi kurcalarken ben de tuhaf bir şeyler hissediyordum. Luce adamları yaptığı işle etkilemeye çalışıyordu. Kliniğin çalışmaya devam edebilmesi için vakıf desteklerine ihtiyacı vardı.
Sf: 485
     Şunu da iyi hatırlıyorum. Hastanenin bir başka katında dar bir oda. Ucunda ışıklı bir platform. Makinesine film koyan bir fotoğrafçı.
     "Tamam, hazırım," diyorum.
     Elbisemi çıkarıyorum. Buna alıştım sayılır. Platformdaki boy ölçerin yanına gidiyorum.
     "Kollarını bir parça yana aç."
     "Böyle mi?"
     "İyi, gölge istemiyorum."
     Bana gülümsememi söylemedi. Zaten kitapta yüzüm kapalı olacaktı. Siyah bir kutu... İncir yaprağının tersi bir durum. Kimliği saklarken en utanılacak yer açıkta bırakılıyordu.
Sf: 487
     Varlığımın derinliklerinden temel bir bilgi yükseliyordu. Dilimin ucundaydı ama bir türlü dile getiremiyordum. Kesin olan tek bir şey vardı, bütün bunlar Nesne'yle bağlantılıydı. Onu düşünüyordum, onu merak ediyordum, ağlıyordum, acı çekiyordum.
     Klinikte geçen günler de bende böyle bir etki yaratmıştı. Otel battaniyesinin altında büzüşen kızla Aeron koltuğa kurulup yazı yazan kız arasında doğrudan bir bağ vardı. Büzüşen kızın görevi normal hayatın içinde mitolojik bir hayat sürdürmekti; yazı yazanın, yani benim görevimse şimdi bunu anlatmaktı. On dördümde çok güçlü değildim, Yunanlıların Olimpos, Türklerin Uludağ dediği Anadolu'daki dağı bilmiyordum. Yaşamın insanı geleceği değil geçmişe, çocukluğa ve ondan öncesine, ölümle tanıştığını kavrayacak kadar yaşlanmamıştım henüz. Yaşlandıkça merdivenlerde öfleyip püflüyor ve babanızın gövdesine giriyordunuz. Ondan bir adım ötesi büyükbabanızdı ve artık yolculuk sıranızın geldiğini anlıyordunuz.
Sf: 490
     "Penis büyük bir klitoristir. Aynı kökten oluşurlar.
Sf: 491
     5-alfa redüktaz bozukluğuna bağlı olarak Callie'nin vücudu dihidrotestosterona cevap vermiyor. Bu da şu demek, uterus içi gelişimi dişil tabiatıydı. Özellikle dış jenital organların oluşumu sırasında. Bu, onun kız olarak yetiştirilmesiyle birleşti ve onun davranış, düşünme ve dış görünüşü olarak kız olmasını sağladı. Sorun buluğ çağında ortaya çıktı. Bu dönemde diğer androjen -testosteron- güçlü bir etki yaratmaya başladı. Durumu en basit şöyle ifade edebiliriz: Callie çok fazla erkeklik hormonu salgılayan bir kız. Biz de bunu düzeltmek istiyoruz."
     "Bu biyolojik bir durum, yalnız çok ender rastlanan bir durum olduğunu da söylemeliyim. Bu çeşit mutasyonların Dominik Cumhuriyeti'nde, Paupa Yeni Girne'de ve Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde olduğunu biliyoruz. Sizlerin atalarımızın geldiği köye çok da uzak değil. Beş yüz kilometre kadar sanırım." Luce gümüş çerçeveli gözlüklerini çıkardı. "Ailenizde böyle bir vaka daha önce de yaşanmış olabilir mi acaba?"
     "Bildiğim kadarıyla yok," dedi Milton.
     "Ne zaman göç etmişler?"
     "Bin dokuz yüz yirmi ikide."
     "Türkiye'de akrabalarınız var mı?"
     "Artık yok."
Sf: 494
     Değerli, eski, şekli ve büyüklüğüyle mezartaşlarını hatırlatan, sararmış sayfalarında daha önce ona başvuranların bıraktığı izlerle dolu bir kitap. Mürekkep damlaları, kurşun kalemle çiziktirilmiş şekiller, kurumuş kan lekeleri, yağ damlaları ve deri cildi okuma masasına bağlayan zincir... Bu kitap hem geçmişin bilgi birikimini içinde salıyor, hem de bugünün sosyal koşullarının izlerini taşıyordu. Zincir, sözlüğün yolculuk etmesine görev edinebilecek okuyuculara karşı alınmış bir önlemdi. Sözlük milyonlarca kelime biliyordu ama zincirin kelime dağarcığı çok kısıtlıydı. Onun bildikleri hırsız, çalmak ve belki de aşırmaktı. Zincir yoksulluk, güvensizlik, eşitsizlik ve çöküşten söz ediyordu. Callie de şimdi bu zinciri tutuyordu.
Sf: 498
     Östrojen iğnelerinin göğüslerimi büyüteceğini söyledi. "Bir Raquel Welch olmayacaksın, ama Twiggy gibi de olmayacaksın." Yüzümdeki kıllanma azalacaktı. Sesim tenordan altoya dönecekti. Ne zaman adet göreceğimi sorduğumda doktor yine açık konuştu, "Hayır, adet görmeyeceksin. Bir bebeğin de olmayacak, eğer istersen evlat edinebilirsin."
     Bunları sakinlik içinde karşıladım. İnsan ne de olsa on dördünde çocuk sahibi olmayı kafasına takmıyordu.
Sf: 501
     Baba kendisini Cumhuriyetçi olarak tanımlıyor. Anne zeki, samimi ve başkalarına önem veren bir kişi, nevroz ya da depresyona hafif bir eğilimi olduğu söylenebilir. Kendi kuşağının kadınları gibi verici, mütevazi bir kişilik. Baba işini öne sürerek kliniğe sadece iki defa geldi, ama bu iki ziyaret bile onun baskın karakterini tanımaya yeterliydi; kendi başına bir yerlere gelmiş bir adam.
Sf: 502
     Gözlem: "Konu" çok hızlı, nefes nefese, heyecanlı bir biçimde konuşmaktadır, patlamalar şeklinde.Doğrudan göz teması ve ses tonunun seviyesi açısından bakıldığında konuşma şekli ve karakteri dişildir. Cinsel etkileşimi erkeklere dönüktür.
Sf: 504
     Sevgili anne ve babacığım,
     Benim için en iyisini yapmaya çalıştığınızı biliyorum, ama en iyinin ne olduğunu sanırım hiç kimse tam olarak bilemez. Sizi seviyorum ve başınıza dert olmak istemiyorum. Gitmeye karar verdim. Biliyorum, dert olmadığımı söyleyeceksiniz, ne yazık ki öyleyim. Bunu neden yaptığımı öğrenmek istiyorsanız gidip Doktor Luce'a sorun. O yalancıya. Ben kız değilim, ben erkeğim. Bugün bunu öğrendim. Kimsenin beni tanımadığı bir yere gideceğim. Grosse Pointe'kiler nasılsa durumu öğrenip hakkımda binbir şey söyleyeceklerdi.
     Baba, paranı aldığım için beni affet. Bir gün onu sana faiziyle ödeyeceğim.
     Lütfen beni merak etmeyin. İYİ OLACAĞIM.
     Mektup yazanlara rağmen altını Callie, diye imzaladım.
     Bu, benim onların karşısında kız olarak son duruşumdu.
Sf: 505
     Bir kez daha bir Stephanides Türklerle birlikte. Berlin'deyim. Schöneberg'de kendimi çok iyi hissediyorum. Hauptstrasse'de yan yana dizili Türk dükkânları babamın çocukken beni götürdüğü dükkânların aynısı. Yiyecekler de öyle; kuru incirler, helva, yaprak dolması... Yüzler de benzer; kırışık, esmer, kara gözlü, kemikli. Aileme hikâyeme rağmen Türkiye beni kendine çekiyor.
Sf: 506
     Odanın karşı tarafına erkekler gibi bir tavır takınarak yürüdüm. Felç geçirmiş insanlar gibi en temel hareketleri yeni baştan öğreniyordum. Yürüme söz konusu olduğunda iş o kadar zor değildi. Kızların başlarına kitap koyarak yürüdükleri Baker &  Inglis günleri geride kalmıştı. Doktor Luce'un yürüyüşümde tespit ettiği hafif sarsaklık, zarafetten yoksun yeni yürüme biçimime geçişimi kolaylaştırmıştı. İskeletim yerçekimi merkezi daha yukarıda olan bir erkek iskeletiydi. Bu da insanın göğüs kısmının daha dik, daha ileride durmasını sağlıyordu. Bana sıkıntı veren dizlerimdi. Onları bitiştirerek yürüme alışkanlığım yüzünden kalçalarım sallanıyor, sırtım geriliyordu. Kalçalarıma hâkim olmaya çalışıyordum. Erkek gibi yürümek için onları değil, omuzlarınızı sallamanız gerekir. Ve bacaklarınız da birbirinden ayrı durmalı. Bütün bunları yolda geçen bir buçuk gün içinde öğrenmiştim.
Sf: 511
     Daha önce dikkat etmediğim şeylere şimdi dikkat etmek zorundaydım. Otobüs tarifelerine, bilet ücretlerine, paramı planlı harcamaya, mönülerden en ucuz yiyecekleri seçmeye... Bugün bulabildiğim en ucuz yiyecek acılı çorba olmuştu. İçine bolca kraker koyup çorbamı içerken bir yandan da otobüs seferlerini gözden geçirdim.
Sf: 512
     Luce'u yanlış değerlendirmiştim. Benimle konuştuktan sonra normal olduğuma kanaat getirerek beni serbest bırakacağını sanmıştım. Ama şimdi normallik hakkında bir şey anlatmaya başlıyordum. Normallik normal değildi. Olamazdı. Eğer normallik normalse, herkes onu kendi başına bırakmalıydı. Oturup normalliğin kendi kendine devamını seyredebilirlerdi. Ama insanların -özellikle de doktorların- normallik konusunda kuşkuları vardı. Normalliğin çok da güvenilir olmadığını düşünüyor ve onu desteklemekte hevessiz davranıyorlardı.
Sf: 515
     Dünyayı tanımıyordum, ama üniversiteler hakkında bir fikrim vardı, böylece Stanford'da öğrenci olacağımı, orada yurtta kalacağımı tekrarlamaya başladım. Dürüst olmak gerekirse sürücüler pek meraklı değildi zaten. Onların kendi dertleri vardı. Sıkılıyorlardı, yalnızlardı ve biriyle konuşmaya ihtiyaçları vardı.
     Din değiştiren biri gibiydim, önceleri işi abarttım. Indiana, Gary'de kabadayı bir yürüyüş edindim. Çok az gülüyordum. Illinios'deyken Clint Eastwood'un kısık gözleriyle dolaştım ortalıkta. Tabii bu sadece bir blöftü ama erkekler zaten böyle yapmıyor muydu? Hepimiz birbirimize tehditkâr bakışlar atarak dolaşıyorduk. Kabadayı yürüyüşüm erkekliğe özenin diğer yaşıtlarımınkinden farklı değildi. Bu yüzden de inandırıcıydı. Hatta onu inandırıcı kılan şey tam da bu sahtelikti.
Sf: 516
     Otostop yaparken başka kaçaklara rastladım. Mazgalların arasında, kanalizasyon dehlizlerinde bir arada sigara içerken, kapüşonlarını kafalarına geçirmiş çocuklar. Onlar benden daha sert, daha bıçkındılar. Onlar parçalanmış ailelerden, dağılmış evlerden geliyorlardı, çoğu fiziksel istismara uğramıştı ve şimdi başkalarını fiziksel olarak istismar ediyorlardı. Ben onlar gibi değildim. Ben ailemin göçmen ruhunu otobana taşımıştım. Kimseye katılamazdım, ben kendi yoluma tek başıma devam edecektim.
Sf: 518
     Renkli kolonya şişeleri cazipti, ama onları kullananlara ait hoş anılarım yoktu. Kolonya görünce aklıma diksiyon hocaları, metrdoteller, ihtiyar adamlar ve onların rahatsız edici sevgi gösterileri geliyordu. Bir de erkek cüzdanı satın aldım. Kasiyerin gözüne sanki prezervatif alıyormuşum gibi bir utanç içinde bakamadım. O da benim yaşlarımdaydı, sarı, kirpi saçlı biri. Tipik Amerikalı.
Sf: 519
     Ortak bir bedene sahip olmanın yarattığı o birliktelik duygusu. Kadınlar bir bedene sahip olmanın ne demek olduğunu iyi bilir. Onun zorluk ve kırgınlığını da, zafer ve hoşluklarını da... Erkeklerse bedenlerinin sadece kendilerine ait olduğunu sanırlar. Kalabalık içinde bile bu böyledir.
Sf: 521
     Direksiyondaki adam otuz yaşlarının başında, hoş görünüşlü bir adamdı. Üzerinde tüvit bir ceket ve V yaka bir süveter. Ekose gömleğinin yakası açık, ama kolalı manşetler kapalı. Tavırlarındaki rahatlık kıyafetinin resmiyetiyle çelişiyor.
     "Egzistansiyalist?"
     Bana bir bakış attı. "Bir egzistansiyalist anı yaşar."
     Daha önce hiç kimse benimle böyle konuşmamıştı. Bu hoşuma gitti. Scheer bana çok ilginç şeyler anlattı. Ionesco ve Absürd Tiyatro'yu öğrendim. Andy Warhol ve Velvet Underground'u da. Bunların benim gibi kültür saplantısı olan bir çocuk için ne kadar heyecan verici olduğunu bilemezsiniz.
Sf: 522
     Scheer'in hoş bir yüzü vardı; solgun bir ten, gri, çekik gözler. Özenle taranmış açık kahverengi, kıvırcık saçları düzgün bir şekilde ortadan iki yana ayrılmış. Bir süre sonra kıyafetinde başka hoşluklar daha keşfettim; adının ve soyadının baş harflerini taşıyan kol düğmeleri, ayaklarındaki İtalyan loaferlar... Onu sevmiştim. İşte benim olmak istediğim adam buydu.
Sf: 527
     Sesiyle gurur duyuyordu, şu andaki işini kurana kadar yıllarca radyoda çalışmıştı. Yalnız işin hangi dalda olduğunu söylememişti. Gayet verimli bir dal olduğu, lüks Continenetal'in kırmızı deri koltuklarından, Presto'nun altın saatinden, parmaklarındaki yüzüklerden ve spiker stili kalıp gibi saçlarından belliydi.
Sf: 528
     "Sana bir şey söyleyeyim mi? İnsan yaşlandıkça üniversite öğrencileri gözüne daha da genç gelmeye başlıyor."
     "Sana kadınlarla ilgili bir iki tavsiyede bulunayım Cal. Ses... Ses çok önemlidir. Kadınlar iyi bir sesin çekiminden asla kurtulamaz. Sesi hafife alma." Presto'nun sesi gerçekten de çok maskülendi. Durumu izah ederken tombul boynu kabardı da kabardı. "Mesela eski karım. İlk tanıştığımızda ağzımı açıp bir şey söyledim mi aklını kaçırıyordu. Sevişirken hamburger bile desem derhal boşalırdı."
Sf: 530
     "İnmek istiyorum."
     "Eğer gerçekten inmek istiyorsan tamam. Ama bu çok saçma. Aynı yöne gidiyoruz Cal. Seni San Francisco'ya götürüyorum, öyle değil mi?" Yavaşlamadı, ben de ısrardan vazgeçtim. Sözüne sadık kaldı ve o andan sonra benimle konuşmadı.
Sf: 531
     "Karaciğerim berbat. Her şey Tayland'da kaptığım sarılık yüzünden oldu. Tanrının cezası o memleket yüzünden az kaldı ölüyordum."
Sf: 533
     "Dosyalara bakabilir miyiz?"
     "Bunun yararı olacağını düşünmüyorum. Cinsel kimlik konusu çok karışıktır. Tamamen genetikle ilgili değildir ve aynı zamanda sadece koşulların yarattığı bir sonuç da değildir. Genler ve çevre faktörleri çok kritik bir noktada çakışıp cinsel kimliği oluşturur. Bu, çok faktörlü ve çözümlenmesi güç bir sorundur. Bir değil, birden fazla faktör."
Sf: 535
     Annemin beni kızı olarak algılamasını hiçbir şey engelleyemezdi. Hep aynı şeyler gözlerinin önüne gelebiliyordu. Yarı aralık gözleri karanlık odanın duvarlarında, köşelerinde dolaşırken sahip olduğum her şey zihninde canlanıyordu, kıyafetlerim, oyuncaklarım... Sanki bunlar birer birer yatağının ayakucuna geliyordu: Kurdeleli çoraplarım, bebeklerim, saç tokalarım, masal kitaplarım, kabarık etekli elbiselerim, yuvarlak burunlu kırmızı ayakkabılarım, oyuncak fırınım, hulahopum... Bunlar, benim geçmişime uzanan izlerdi. Bu izler nasıl olurda bir erkek çocuğa götürürdü insanı.
Sf: 544
     "İyiyim, iyiyim. gelecekteki patronumuzu getirdim." Chapter Eleven'la Gus'ı tanıştırdı.
     "Aile hanedanına hoş geldin." Gus kollarını iki yana açmıştı. Kahkahayla gülüyordu. Birden abarttığını anladı ve durdu. Tuhaf bir sessizlik olmuştu. Sonra Gus, "Ne yersin?" dedi.
Sf: 545
     Chapter Eleven ve Milton iki boş tabure bulup oturdu. Uzunca bir sessizlikten sonra Milton, "İhtiyar babanın böyle kaç dükkânı var, biliyor musun?"
     "Kaç tane?"
     "Altmış altı tane. Sekizi Florida'da."
     Oğlunu etkilemek için, malını öven satıcılar pozunda birkaç cümle daha söyledi. Sandviçlerini yerken düşünüyordu. Gus'ın neden o kadar aşırı tezahürat yaptığını biliyordu. Bir kız kaybolduğunda herkesin aklından ne geçerse Gus'ın da aklından o geçiyordu. En kötüsü...
Sf: 548
     Kişilik, çevre faktörleriyle oluşurdu ve her çocuk, üzerine yazı yazılmasını bekleyen birer boş kâğıttı.
     Buna evrim biyolojisi deniyordu. Bunun etkisiyle cinsler yine  farklılaştı, erkekler tekrar avcılığa, kadınlar da meyve toplamaya geri döndü. Artık bizi çevre değil, doğa şekillendiriyordu. Bizi kontrol eden hâlâ milattan 20.000 yıl öncesinin hominid dürtüleriydi. Bugün televizyon ve dergilerde bunun basit formüllerini sık sık görürüz. Erkekler neden iletişim kuramaz? (Çünkü avda sessiz olmak gerekirdi.) Kadınlar neden kolayca iletişim kurar? (Çünkü birbirlerine meyvelerin yerini bağırarak haber verirlerdi.) Erkekler evde aradıkları şeyi neden bir türlü bulamaz? (Çünkü dar bir görüş alanları vardır, avda ancak böyle iz sürülebilirdi.) Kadınlar aradıklarını neden kolayca bulurlar? (Çünkü yuvalarını tehlikeye karşı korurken geniş bir alanı gözleriyle taramak zorundaydılar.) Kadınlar neden paralel park edemez? (Çünkü düşük testosteron oranı uzamsal yeteneği azaltır.) Erkekler neden yön sormaz? (Çünkü yön sormak bir zayıflıktır ve bir avcının buna tahammülü yoktur.) İşte bugün böyleyiz. Erkekler ve kadınlar aynı olmaktan sıkılıp yeniden farklı olmak istiyor.
Sf: 459
     Doktor Luce'un teorisinin doksanlı yıllarda bir kenara atılması bir sürpriz değildi. Çocuklar beyaz kâğıt değildi, dünyaya kendi genetik ve evrimsel özellikleriyle geliyorlardı. Hayatım işte bu çatışmaların ortasında belirlendi. Ben  bir anlamda iki karşıt teorinin ortak çözümü gibiyim. Ben ortadan kaybolunca Luce herhalde öncelikle en değerli malını kaybetmenin üzüntüsünü yaşamıştır. Ama sonra neden kaçtığımı anlayınca mutlaka fikir değiştirmiştir, çünkü kaçışım onun teorisini çürütüyordu. Ne kadar geç bulunsam o kadar iyiydi onun için, hatta hiç görünmesem harika olurdu.
     Yirminci yüzyılda genetik bilimi, hücrelerimize Eski Yunan'ın kaderci anlayışını getirmişti. Yeni başladığımız yirmi birinci ise farklı şeyler buluyor. Bütün beklentileri yıkarak insanoğlunun gen sayısının 200.000 değil, 30.000 olduğu ortaya çıktı, o kadar da farklı ve müthiş yaratıklar değildik demek.
Sf: 550
     İşte yine geri geldi: Klor kokusu. Kucağımdaki kızın keskin parfümüne, eski sinema koltuklarına sinmiş patlamış mısır yağı kokusuna rağmen Bay Go, o keskin yüzme havuzu kokusunu belirgin bir şekilde duyabiliyordu. Burada mı? 69cular'da? Ortalığı kokluyor. Kucağındaki kız, Flora, "Parfümümü nasıl buldun?" diye soruyor. Bay Go cevap vermiyor. Mıncıklamak için para verdiği kızlara pek de önem vermiyor sanki. En sevdiği şey, bir yandan sahnedeki parlak itfaiyeci borusuna sarılıp dans eden kızı seyrederken bir diğerinin kucağında yüzer gibi hareketler yaparak fıkırdaması. Bay Go'nun stili çok amaçlı. Ama bu gece bir türlü dikkatini tam olarak farklı alanlara dağıtamıyor. Bunun nedeni ise şu yüzme havuzu kokusu.
Sf: 557
     Buraya gelen insanlara tuhaf şeyler, anormal vücutlar gösteriliyordu, yalnız önemli olan seyirciyle o yaratıklar arasında zihinsel bir bağ kurabilmekti. Lombozlardan bakan müşteriler, ancak rüya alemine ait vücutların yaptığı şeyleri gerçek vücutların yapışını izliyordu. Erkek müşteriler vardı; arada bir, penisi olan ama erkek penisi değil de ince, küçük, dişi görünüşlü, çiçek saplarına benzeyen penisleri olan ya da arzudan büyümüş klitorislere sahip kadınlarla sevişmenin rüyalarını gören evli heteroseksüel erkekler. Hemen hemen kıza benzeyen, düzgün ciltli, tüysüz oğlanların hayalini kuran eşcinseller de vardı aralarında. Penisli kadın arzulayan lezbiyenler de geliyordu şovumuza, erkek penisininki gibi değil de kadınsal ereksiyonlar, hiçbir dildonun olamayacağı kadar canlı ve hassas bir penis. Dünya nüfusunun ne kadarının böyle şekilden şekile giren bedenlerin düşünü kurduğunu bilmemek imkânsız. Ama her gece yığınla insan gelip lombozların arkadasından bizi seyrediyordu.
Sf: 558
     Kalçalarını çok fazla sallıyor, saçlarını aşırı savuruyordu. Yüzü mitolojideki sur perilerine benzerdi. Suyun üstünde kız, içinde nefesini tutan bir delikanlı. Bazen aldığı hormonlar yüzünden cildi bozulurdu. Doktoru (Müşterisi bol, San Bruno'lu Doktor Mel) sürekli dozaj ayarlaması yapardı. Carmen'i ele verecek olan tek şey onca östrojen ve progesterona rağmen hâlâ kalın olan sesiydi ve evet, bir de elleri... Ama erkekler bunu fark etmiyordu. Onlar zaten Carmen'in saf olmamasından hoşlanıyordu. Gerçekten de işin çekiciliği buydu, saf olmamak.
     Zora'da Androjen Duyarsızlığı vardı. Vücudu erkeklik hormonlarına cevap vermiyordu. Benim gibi o da XY idi, ama daha güçlü dişil özellikleri vardı. Sarışın olmasının dışında vücudu da harikaydı, dudakları dolgun mu dolgun. Çıkık elmacık kemikleri kalp biçimi yüzünü enfes parçalara ayırıyordu. Zora konuşurken bu kemiklerin üzerinde titreşen gergin tenini fark edebilirdiniz, mavi gözlerin süslediği harika bir masktı onun yüzü. Ya vücudu? Süt gibi göğüsler, dümdüz bir karın, dansçı Martha Graham'ınkilerle yarışabilecek bacaklar... Zora çıplakken bile kadın gibi duruyordu. Hiç kimse onun yumurtalıkları, rahmi olmadığını düşünemezdi. Bana, Androjen Duyarsızlığı hastalığının harika kadınlar yarattığını söylemişti. Bazı top modeller böyleydi ona göre. "Dünyada kaç kadın hem bir seksen beş, hem sıska, hem de bomba memeli olabilir? Çok değil. Benim gibi biri için bu çok normal. Onları hemen tanırım."
Sf: 560
     "Şu dünyada daima hermafroditler olmuştur Cal. Her zaman. Platon ilk insanın hermafrodit olduğunu söylemiştir. İlk insanın yarısı kadın, yarısı erkekti. Sonra bu parçalar birbirinden ayrıldı. İşte o günden beri herkes diğer yarısını arar. Biz hariç. Biz zaten iki parçadan oluşan bir bütünüz."
Sf: 561
     Şunu unutma Cal, cinsiyet biyolojik, cinsel kimlik ise kültüreldir.
     Hemen her gün yazıyordu. Kâğıtlarını, kitaplarını masasına yayıp daktilosunun başına geçerdi.
Sf: 563
     Çalışırken hepimizin kafası iyi olurdu. Bu, bir olmazsa olmazdı. Kostümlerimizi giyerken gecemize başlamak üzere Zora'yla ortak bir esrarlı sigara yakardık. Zora'nın getirdiği termostaki bol buzlu Averna'yı Kool-aid gibi kafama dikerdim. İstediğimiz, bu özel parti için yarı şuursuz bir ruh haline girmekti. O zaman bizi gözetleyen erkekler silikleşiyordu.
Sf: 564
     Karanlık bir yönü de vardı. Bazen çok içip çirkin davranışlar içine giriyordu. Futbola, erkek dayanışmasına, bebeklere, emzirenlere, politikacılara ve genelinde bütün erkeklere öfkeleniyordu. Böyle anlarda ondan yükselen şiddet duygusu beni korkuturdu. Lisede güzellik kraliçesi seçilmişti. Onda hiçbir etki yaratmayan okşamalara, ona fiziksel acı veren sevişmelere boyun eğmişti. Güzellerin çoğunun başına geldiği gibi onun âşıkları da hep işe yaramaz tipler olmuştu. Yalaka üniversiteli sporcular, suratı sivilceli adamlar... Erkekler hakkında kötü bir görüşü olması şaşırtıcı değildi. Beni onların dışında tutuyordu. Ben iyiydim. Tam bir erkek de sayılmazdım zaten. Galiba benim de buna bir itirazım yoktu.
Sf: 565
     Çok uzun bir aradan sonra buldukları her fırsatta sevişiyorlardı. Eğer Chapter Eleven evde yoksa yatak odalarına bile çıkmıyorlardı. Çalışma odasındaki deri kanepede, oturma odasındaki divanın mavi kuşları ve kırmızı kirazlarının üzerinde sevişiyorlardı, birkaç defa da mutfaktaki tuğla desenli zeminde olmuştu bu iş. Tek sevişmedikleri yer bodrumdu, çünkü orada telefon yoktu. Sevişmeleri tutkulu değil, yavaş, acılarının ağır ritminde, ağıt gibiydi. Artık genç değillerdi; vücutları eski diriliğinde, güzelliğinde hiç değil... Tessie bazen sonunda ağlar, Milton'sa gözlerini kapatırdı. Bu birleşmeler çiçek vermiyor, annemle babamı rahatlatmıyordu ya da çok az bir rahatlamaydı bu.
     Sonra bir gün, ortadan kayboluşumdan üç ay sonra annemin benimle kurduğu ruhsal bağlantı kesildi. Hayali göbek bağı tamamen kopmuştu. Tessie yatağa uzanıp eli karnında beni hissetmeye çalışıyordu. Ama cevap yoktu.
     Eli karnında, "Hiçbir şey duymuyorum," diye bağırdı.
     "Ne?"
     "Göbek bağı. Biri bağı kesti."
     Milton onu yatıştırmaya çalıştı, yararı yoktu. O andan itibaren annem başıma kötü bir şey geldiğine inandı.
     Ve bunun ardından ikisinin arasındaki armoni de yoktu.
Sf: 566
     Önce bir cevap gelmedi ahizeden. Arka planda bir müzik vardı, belki de radyo çalıyordu. Sonra tuhaf, maskelenmiş bir ses duyuldu.
     "İddiaya girerim, kızını çok özlemişsindir Milton."
     "Kimsin?"
     "Kız evlat ayrı bir şeydir."
     "Kimsin?" Milton defalarca aynı şeyi söyledi ve telefon kapandı. 
     Tessie'ye bundan söz etmedi. Bir çatlak olduğunu düşünmüştü, belki de işten çıkardıklarından biriydi. 1975'te ekonomik durum biraz kötüleşmişti ve Milton'da bu yüzden bazı dükkânları kapatmak zorunda kalmıştı. Ertesi pazar telefon yine çaldı. Bu defa Milton telefonu ilk çalışından açtı.
     "Alo."
     "Günaydın Milton. Sana bu sabah bir şey soracağım. Ne soracağımı merak ediyor musun Milton?"
     "Kim olduğunu söyle, yoksa telefonu kapatacağım."
     "Bunu yapacağını hiç sanmıyorum Milton. Seni kızına bir tek ben kavuşturabilirim."
     Milton bu sözler üzerine kritik anlarda yaptığı gibi yutkundu, omuzlarını dikleştirdi, başını hafifçe salladı, artık duyacaklarına, karşılaşacaklarına hazırdı.
     "Tamam," dedi, "dinliyorum."
     Adam telefonu kapattı.
Sf: 567
     Dünyadaki farklı kültürler sadece iki ayrı cinsle uğraşmamıştı, ilgilerini çeken bir de üçüncü cins vardı. Ve bu üçüncü cins, daima daha özel, daha önemliydi, mistik güçlere sahipti.
Sf: 572
     Bu nedenle beni kurtarmak için dışarı çıkarken o gece hiç düşünmeden benzin canavarı Cadillac'ının direksiyonuna geçti.
     Babamın son Cadillac'ı 1975 model Eldorado'ydu. Öylesine koyu lacivertti ki uzaktan bakınca siyah gibi dururdu, araba insanın aklına hemen Batman'inkini getiriyordu.
Sf: 573
     Tessie araba uzaklaşana kadar dinledi. Kendisini bile şaşırtan bir sakinlik içindeydi. "Herhalde bir nedeni vardır," diye geçirdi içinden. Babası kaçmıştı, kızı kaçmıştı ve belki şimdi de kocası kaçıyordu. Olabilirdi.
     Milton'un polislere de, onların şımarıklıklarına da katlanacak hali yoktu. O, bir işi en iyi kendi başına yapacağına inanıyordu. Tessie'ye söylese sadece onu daha da üzecekti. Zoë'yi çağırabilirdi karısı, kız kardeşi de ona bir yığın gevezelik edecekti. Milton kendi seçiminden emin, aklına koyduğu şeyi tereddütsüz yapardı.
     Son telefon konuşmasının ardından bekleyip durmuştu ve telefon geçen pazar tekrar çalmıştı.
     "Alo?"
     "Günaydın Milton."
     "Dinle, her kimsen senden net cevaplar istiyorum."
     "Senin sorularını duymak için aramıyorum seni Milton. Önemli olan benim ne istediğim, senin değil."
Sf: 574
     "Bana bir soru sor. Ailesini anlattı durdu seninki. Haydi sor."
     Milton'un içindeki öfke giderek artıyordu. Telefonu yere çarpabilirdi, ama bir yandan da düşünüp durumu değerlendirmeye çalışıyordu.
     "Büyükannesinin köyünün adı ne?"
     "Bir dakika. Karşı taraf eliyle telefonu kapattı. Sonra tekrar konuştu, "Bithynios."
     Milton'un dizleri titredi. Masanın yanındaki sandalyeye çöktü. "Bana hâlâ inanmıyor musun Milton?"
     "Bir zamanlar Tennessee'ye gitmiştik, eski mağaralara. Onların adı neydi?"
     Adam yine ahizeyi kapatıyor, kısa bir sessizlik ve cevap, "Mamut Mağaraları."
     Milton tekrar ayağa kalktı. İçi sıkışıyordu, rahat nefes alabilmek için gömleğinin yakasını açtı.
Sf: 577
     Motoru çalıştırdı, kaloriferi açtı, arabayı benim için ısıtıyordu. Arkasına yaslanıp ön camdan ileri baktı, görünmemi bekliyordu.
Sf: 582
     Cadillac'ın lastikleri çizgili beton yola yapıştı. Milton ayağını yere koymuş arabayı kendi deyimiyle kaz vitesine geçiriyor. Ve lüks bir otomobille yeni moda karton bir arabanın arasındaki fark ortaya çıkıyor. Cadillac'ın motoru kükrüyor. Sekiz silindiri ateşlenmiş, karbüratör vampir gibi benzin emiyor. Süper kahraman araba sanki yerinden kımıldamıyormuş gibi görünen diğerlerinin yanından hızla geçerken pistonlar delice çalışıyor, şaft dönüyor da dönüyor. Çılgın Eldorado'nun yaklaştığını gören sürücüler kenara çekiyor araçlarını. Yeşil Gremlin'i yeniden yakalayan Milton, "Ekonomiymiş," diye bağırıyor kendisine, "Bazen de insan güç ister, güç."
     Peder Mike'ın aile yemeklerindeki gülümseyen, çocuklarla göz göze gelebilmek için eğilen (eskisi kadar sıklıkla olmasa da) yüzü. Bütün bunlar kendini dine adamış bir papazın yürekten davranışları değildi. Bunlar onun hayatını sürdürebilmek için taktığı bir maskeydi. Zo Hala gibi avazı çıktığı kadar bağıran bir kadınla yaşamanın sonuçlarıydı bunlar. Peder Mike'ın beyninde Zo Hala'nın azarlayan sesi yankılanıyordu. Yunanistan'da birbiri ardına hamile kalıp durmadan çamaşır makinesi, kurutma makinesi olmadığını söyleyerek vızvızlandığı günlerde başlayıp bir daha asla kesilmeyen o bet ses. Duyabiliyorum: "Sen buna hayat mı diyorsun?" Ve: "Eğer senin Tanrı'nın bir kulağı varsa, ona söyle de perde alabilmem için bana çek yazsın." Ve: "Belki de Katolikler haklı. Papazların evlenmemeleri gerek." Aşağılanıyordu, küçük görülüyordu. Kilisede günahkârları affetme gücüne sahip kutsal bir kişilikti, ama Harper Woods'daki iki katlı evin kapısından içeri adım attığında birden dibe vuruyordu. Evde hiç kimseydi. Evde azarlanan, itip kakılan bir köleydi. Ve bunları bilince Peder Mike'ın neden evden kaçmak istediğini, neden para ihtiyacı olduğunu anlamak zor değildi...
Sf: 584
     Konsolun ışıkları yeşil, dışarıda gökyüzü pembe. Konsolda bir yığın düğme, gösterge. Arabadan çok kokpite benziyor ve bu kokpitte kumanda Milton'da. Bir rüyada rüya gördüğünü fark edenlerin zihni bulanıklığı içinde direksiyonu çevirdi.
Sf: 585
     Araba aşağı inmeye başlarken Milton feryat ediyordu. Ölmek üzere olduğu için ağlamıyordu; o, benim için, Calliope için ağlıyordu; çünkü ben hâlâ yoktum, beni koruyamamıştı, beni bulabilmek için her şeyi yapmıştı ve ben yine de kayıptım.
Sf: 586
     En önemlisi Milton beni tekrar görmeden öldü. Bu, hiç de kolay olmazdı. Babamın bana karşı duyduğu sevgi beni olduğum gibi kabul etmesine yetecek büyüklükte olduğunu biliyorum. Yine de böyle bir durumu yaşamak zorunda kalmamanıza memnunum. Babam için ben daima bir kız olacağım. Bunda bir saflık var, çocukluğun saflığı, temizliği...
Sf: 592
     Birkaç kafe vardı. Bazıları çoktan ayakta, kimi tavla oynuyor, kimi kahve içiyor, kimi Yunan gazetelerini okuyor. Bu adamlar öldüğünde dükkânları da ölecek. Zamanla, restoranlarda kaybolup gidecek. Tenteleri yıpranacak, sarı ışıkları sönecek.
Sf: 593
     Dünyanın bunca hayat barındırmasının ne müthiş bir şey olduğunu düşünüyordum. İnsanların bin türlü derdi, sıkıntısı vardı. Para, aşk, okul ve daha neler neler... İnsanlar âşık oluyor, evleniyor, uyuşturucu tedavileri görüyor, bu pateni yapmayı öğreniyor, gözlük takıyor, ders çalışıyor, sınava giriyor, elbise alıyor, saçlarını kestiriyor ve doğuyorlardı. Ve bazı evlerde de insanlar yaşlanıyor, hastalanıyor, diğerlerini keder içinde bırakarak ölüyordu. Bu daima oluyordu, fark edilmeden yaşanılıyordu her şey, önemli olan da buydu. Hayata anlam veren, ona önem kazandıran şey ölümdü. Bu açıdan bakıldığında benim vücudumdaki metamorfoz küçük bir olaydı. Bununla sadece bir pezevenk ilgilenebilirdi.
Sf: 594
     O sırada kapı açıldı ve ayaklarında terlikleriyle annem buz tozu dolu havaya adımını attı.
     Başka bir zaman diliminde, uzay yolculuğunun henüz yapıldığı yıllarda, kocasına uyup şeytani metotlar kullanarak bir kız çocuğu yapmaya kalkışan Tessie Stephanides, karla kaplı yolun önünde o utanç verici meyveyi, beni görüyordu şimdi. Artık bir kız değildi bu, en azından ilk bakışta bir erkek evlattı. Yorgundu, üzgündü, bununla uğraşacak halde değildi. Benim artık bir erkek olarak yaşamam kolayından kabullenilecek bir durum değildi. Tessie bunun kararı bana kalmış olan bir şey olduğunu düşünüyordu. Beni o doğurup emzirmiş, o büyütmüştü. Ben kendimi tanımadan o beni tanımıştı ve şimdi bu konuda söyleyecek lafı yoktu. Hayat bir şey yaratmış ve sonra başka bir köşede o şey başka bir şey oluvermişti. Tessie'nin aklı bunun nasıl olduğuna bir türlü ermiyordu. Bana bakınca hâlâ Calliope'yi görebiliyordu, ama yine de hatlarım değişmişti, daha kalındı kemiklerim, çenemde çıkan sakallar ve üst dudağımla burnumun arasındaki gölge... Tessie'ye göre bu görüntümün kriminal bir anlamı daha vardı. Geri gelişimi, Milton'un ölümüyle bağdaştırıyor ve onun cezalandırıldığını düşünüyordu. Belki de bu sadece bir başlangıçtı. Bunlar kafasından geçerken gözleri kıpkırmızı, kapı ağzında hiç kımıldamadan durmuştu.
     "Selam anne," dedim. "Geri döndüm."
Sf: 595
     Yüzünde, doktor ciddi şekilde yanmış çocuğunun vücudunu saran gazlı bezleri çözerken onu seyreden bir anneninki gibi bir ifade vardı. Hasta yatağının başında duranlarınki gibi umutlu ve aynı zamanda içinden geçen gerçekleri yansıtmama gayreti  içinde bir yüz.
Sf: 599
     Odanın ağır havasına, ilaçların, yakıların kokularına rağmen onun bir türlü ölmeden bu yatakta geçirdiği onca yılın ağırlığını hissedebiliyordum. Ölmeyi arzulayarak umutsuzca geçirilmiş yıllar... Desdemona'nın inatla acı çekişi ve yaşamayı reddedişi, insana yaşlılıkta gençliğin türlü zevklerinin yaşamaya devam edilemeyeceğinin; yaşlılığın yavaş yavaş, en küçük bir neşe kırıntısı bile kalmayana kadar hayatı tüketen uzun, zorlu bir dönem olduğunu düşünüyordu. Herkes umutsuzlukla mücadele eder, ama sonunda hep o kazanır. Öyle de olması gerek. Ancak bu şekilde veda edebiliriz.
Sf: 600
     Kafese baktıysa da cevap vermedi.
     "Seminole'deyken çatı arasında yaşardınız. Hatırladın mı? O zaman bir yığın kuşkunuz vardı. Sana Bursa'yı hatırlattığını söylerdin."
     Bu sözüm onu gülümsetti. "Bursa'da çeşit çeşit kuş vardı. Yeşil, sarı, kırmızı... Her renkten. Küçük, ama çok güzel kuşlar. Camdan yapılmış gibiydiler."
     "Oraya gitmek istiyorum. Kiliseyi hatırladın mı? Gidip onu tamir edeceğim."
     "Milton yapacak. Söyleyip duruyorum ona."
     "Eğer o yapmazsa ben yaparım."
Sf: 603
     "Çok üzgünüm hayatım. Başına bunlar geldiği için çok üzgünüm."
     "Önemi yok."
     "Çok üzgünüm tatlım."
     "Hayatımdan memnunum. İyi bir geleceğim olacak." Yüzü hâlâ acı içindeydi. Elini tuttum.
     "Üzümle yaya, kimseye söylemeyeceğim."
     "Kime söyleyebilirsin ki zaten. Herkes öldü."
     "Daha sen sağsın. Sırrını sen gidene kadar saklayacağım."
     "Tamam, ben ölünce söyleyebilirsin."
     "Öyle yapacağım."
Sf: 604
     Törende Herkül'den tek bir kişi bile yoktu, bu da bizlerle Milton'un bütün canayakınlığına rağmen dostu olmadığını, ilişkilerinin sadece işle sınırlı olduğunu gösterdi.
Pozitif:
1) Çarpıcı açılışı güzeldi. Bir kolonya gibi kısa aralıklarla yinelenerek kullanılabilir.

Negatif:
1) Ancak kim bir kolonyaya bu kadar para vermek isteyebilir ki?
Notalar:
Üst: Fas portakal çiçeği, Paraguay petitgreni, Sicilya bergamotu, Limon. (ck: limon, acı portakal çiçeği)
Kalp: İskandinav huş yaprağı, Pers galbanum reçinesi, Sloven meşe yosunu. (ck: tonka fasulyesi, bal)
Baz: Misk, Madagaskar vanilyası, Virginia sediri. (ck: -)
Tip: Narenciyeli, Çiçeksi, Yeşil, Meyveli, Pudralı, Tatlı.
Cinsi: Unisex. %50 Maskülen - %50 Feminen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2010
Koku rengi: Turuncu
Referans: Ballı Portakal
Konsantrasyon: Eau de Cologne
Parfümör: Cécile Hua
Doktrin: "Başkalarını memnun etmek için yaşarsan herkes seni sever, kendin hariç." - Paulo Coelho

1 yorum:

  1. İnsanlardan hiçbir şey beklemeyen mutludur; çünkü o hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramayacaktır.
    Alexander Pope

    YanıtlaSil