18 Mayıs 2016 Çarşamba

Original Penguin - Original Penguin

     Az baharatlı bir tatlı sıvı geldi. Gri renkli, serin bir dumansılık. Tütsü... Yeşil biber. 
     Orta notalara gelindiğinde sekoya ağacı ve hafif vanilya alıyorum.
     Sonlara gelindiğinde ortaların hafiflemiş hali. Karabiber ve hafif anason.

     RooM I: Değerli okuyucularım tarafından en çok sevilen Gazoz hikayemden sonra yenisinde de eski hikayenin baş mimarı Faruk'tan bahsetmemek olmazdı...
     Bir akşam iş çıkışı saat 20:00 sularında telefonuma Faruk'tan mesaj geldi:
     "Evdeyim. Beni Kadifekale'den al!"
     Emrin olur esrarcengiz çocuk. Yola koyuldum. Arabamla mahallelerine vardığımda onu, yokuşun altında sabırsızca beni beklerken buldum.
     "Tepecik'e sür!" dedi.
     "Emredersin patron." İşyerinde çalışanlarını ezen Faruk'un benim yanımda edilgen yapıya büründüğünü bildiğimden, dominant rolü yapması hem ilginç geliyordu, hem de gülünç...
     Tepecik'e vardığımızda Faruk'un heyecanlı ve çocuksu tavrı beni şaşırtmıştı. Onun tarifiyle ara sokaklarda ilerlerken bir yokuşun ortalarında paslı, kirli, henüz ölmemiş, yaşama direnen, hayatının kalanını mantarlarla mücadeleyle geçiren, iki el kalınlığında mantar şemsiyesi kahverengisine çalan rengiyle çelimsiz bir ağaç duruyordu. Ağacın altında patlak sokak lambasının karanlığını kendine gölge edinmiş bir adam vardı.
     Faruk arabadan inmeden camı yarılayarak:
     "Hayırlı işler, yarasa var mı?" dedi.
     Adam:
     "Abi onun ayarında çok güzel bir hapım var. Onu vereyim." dedi ve Faruk'un avuçlarına üzerinde ilaca oyulmuş kanat figürleri olan beş tane beyaz hap bıraktı.
     Faruk:
     "Aman abi bunlar yarasanın yerini tutar mı?"
     "Geçerli abi! Geçerli, bi em müptelası olursun. Aynen geçerlidir..."
     Adamın kelime dağarcığı fazlasıyla doluydu. Hatta bazı kısımlarda taşmalar yapıyordu. Çünkü ettiği dokuz kelimenin üçü 'geçerli' idi. Sanırım adamın kafası haptan daha güzeldi. Orada onunla saatlerce konuşmak istedim. Dinlediklerimden güzel hikayeler çıkarabilirdim. Ama hiçbirisi olmadı. Yüz lira vererek geri döndüğümüz yokuştan aşağı salınmaya başladık.
     Faruk yola inerek bir marketten iki kutu kola aldı. İki hap kendine alıp iki tane de bana verdi ve "yut," dedi. Hapları yutup ardından kutu kolayı yarılayana kadar içtik.
     Yarım saat arabada oyalandıktan sonra Faruk bizi yol tarifiyle Gürçeşme dolaylarında bir mahalleye getirdi. Şu anda bunları yazarken o mahalleyi ve o evleri yeniden bulabilmeyi çok isterdim. Fakat kafam o kadar bulanıktı ki, değil evleri mahalleyi bile ayrımsayamıyorum. Ancak size gene de elimden geldiğinde hatırladıklarımı aktarmaya çalışacağım.
     Arabayı terkedilmiş bir arsada, tozlu bir asmanın altına çektik. Araçtan bir indik ki benim ayaklarım yok; havada yürüyor gibiyim. O da ne... Faruk, lisede herkese çok sert davranan, lezbiyen olduğundan kuşku duyduğumuz, esmer, kara-kuru, kollarındaki kıllar bir erkeğinkinden çok daha fazla olan matematik hocama benziyor. Ellerim istencim dışında sallanıyor, sanki bana ait değiller. Karşımızda iri-yarı bir kadın silüeti durmadan gülümsüyor. Ereksiyon halinde koşarak ona dokunmaya yeltendiğimde takılıp düşüyorum...
     Faruk arkamdan bağırıyor:
     "Dur lan ağaç o, ağaç kütüğü..." Hay o yağlı kütüklere gelesin Faruk...
     Faruk'un elinde nereden bulduğunu bilmediğim bir bira şişesi var. Bana uzattı, "İç şunu." dedi. "Açılırsın." Ulan az daha açılsak kumbarayı bozup, yatırıp düzecekler. Daha ne kadar açılabiliriz. Ben bunun derdindeyim. Hatta ondan geçtim, bari az s*kseler diye düşünüyorum... Hem ben bira sevmem ki!..
     Karanlık dalların gölgesinde arka sokaklarda yürümeye devam ettik... Saçları yıkanmış bir kadın başını uzattı pencereden. Yanından geçtiğimiz bağımsız evin taş eşiğinde yırtık bir ayakkabı beni hüzne boğdu. Bir parçası ısırılmış ekmek, gazetenin izi üzerine çıkmış kireç beyaz peynir, ağzında kocaman lokma çiğneyen bir garip işçi, sireni acı acı çalan bir ambulansın havayı yırtan tiz sesi, kırık bir aynaya yaşlı gözlerle bakarak ağlayan kadın, yoksul mahallelerde tren geçerken pencereleri zangır zangır titreyen kerpiç ev, buzda kayıp düşen yaşlı bir amca, vapura koşarken simitleri dökülen satıcı, zabıtanın meyvelerini bir tekmeyle yere devirdiği işportacı... Bunlar da beni hüzne boğar.
     Yürüdüğüm evlerden mısır patlağı kokusu geliyordu. Yarasalar kafamıza inip kalkıyor. Ulan hapın etkisi mi, bu karanlıkta yarasa da olmaz değil hani... 
     "Seni bugün 'room'a götüreceğim." dedi. Tahminler yürüttüm:
     "Roma: İtalya'nın başkenti Roma komünü."
     "Değil."
     "Rom: İçki."
     "O da değil."
     Faruk'un İngilizesinin 'this is a pencil' düzeyinde olduğunu biliyorsak, bize 'room' derken bahsetmek istediği Rum Patriki Dimitris Pipisipis'ten başkası olamazdı.
     "Bu evlerde odalar var. Aklının, hayalinin almayacağı kadar ilginç yerler..."
     Eski bir fabrikayı andıran, geniş avlulu büyük bir yapının önünde durduk. Kapısını araladığımızda kirişteki zil, eski model tınısıyla kulaklarımızı tırmaladı. İlerlemeye başladık. Arkamızdan kendi ağırlığıyla kapanan kapı gürültüsüyle irkilmemize neden oldu. Aynı kapı, suyu çekilmiş ahşap çıtaları ve camla arasındaki boşluklardan düşen taşlaşmış macunlarla kimbilir kaçıncı kez kapanıyordu.
     İlk girdiğimizde bizi geniş bir avlu ve onun sonunda sıralanmış taş merdivenler karşılıyordu. Yürüdüğümüz koridorun sonunda yol çatallaşıyor ve iki koldan başka koridorlara bölünüyordu. İşte o zaman odaları görmeye başladım. Artık RooM'un ne demek olduğunu biliyordum.
     Havadaki gri sigara dumanının kirle dansı nemli camlarda sona ermişti. Etrafımızdaki tüm evlerin camlarında buğular, içlerinde sesler vardı. Yaşıyordu evler. Binalar içlerindeki canlılarla hayat buluyor gibiydi. Bazı camlarda nemle biriken ve akan su damlaları bazı noktalarda birikerek daha büyük damlalar haline dönüşüyordu. Faruk kapılardan birini eliyle iterek açtı ve içeriye girdik...
     İçeride elli yaşlarında bir kadın eski bir divanda oturmuş televizyon izliyordu. Bizi görünce kafasıyla selamladı. Sanki bizi tanıyor gibiydi. Belki de Faruk'u. Filmde de kahramanlar Gora dışına çıktıklarında, Bob Marley Faruk'u gece hayatından tanıyanlara bakılırsa alemlerden alemlere aktığı aşikardı. Burada da bir filmde gibiydik, burada da tanınıyorduk.
     Faruk "Sağol Abla." dedi ve gösterilen yere oturdu. "İçerde mi?" diye sordu. Kadın cigaralığını havadaki bir çemberden geçirmek ister gibi sıkıca üfledi ve başını salladı.
     Faruk "Ben giriyorum, beni burda bekle." dedikten sonra içeri geçti. Birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra içerden iniltiler gelmeye başladı. Esas oğlan faaliyete geçmişti.
     Cigara içen Çaça: "Bu kızın da bu huyu beni öldürüyor. Adam gibi sevişsene lan yosma! Ne diye pıleybek yapıyosun!?" dedi. Demek kızı daha önceden tanıyordu. Belki de kendi kızıydı. Belki de annesi onun selefiydi. Şu an da hamiliğini yaparak para kazanıyordu. Demek kız bu kadar mutsuz ve isteksizdi ki, istekli görünmek için çaba harcıyordu. Bu düşüncelerle zamanı geçirirken yanımda oturan çaça bana döndü ve:
     "İstersen ben de seni şurada rahatlatayım." dedi. Acaba kafam güzel de yanlış mı duydum derken; kafası güzel olanın ve yanlış konuşabilecek olanın cigaralık içen kadın olduğunu düşündüğümde argümanım çürüdü...
     "Yok abla!" dedim.
     "Nolcak canım! O içerde rahatlıyor, ben de seni şuracıkta ağzımla rahatlatıvereyim."
     "Yo ben rahatım, inan o kadar rahatım ki!..." Öyle öfkelenmiştim ki. Adeta moralim sinirlenmişti... Kafamı çevirerek gözlerimi etrafta gezdirmeye başladım. Tavandan sarkan kırık dökük, paslı ve tahta bir kafesin içinde, yaşadığı bile belli olmayan bir saka sessizce sekiyordu. Bir duvara yüklük diye dayanmış çiçekli-kahverengi döşekler odaya kasvetli bir hava katıyordu. Bayram ziyaretinde tanımadığım evin tuvaletinde gibiyim. Şimdi bana her yer yabancı...
     Tam o sırada birden kapı açıldı...
Pozitif:
1) Gri mum kokan Serge Lutens - Gris Clair'e benzeyen yanları.

Negatif:
1) Düşük kaliteli materyal kullanılmış parfümlerde alttan gelen paçuli benzeri belirsiz koku ilk yirmi dakikada karşımıza çıkıyor.
Notalar:
Üst: Portakal çiçeği, Kırmızı elma. (ck: baharatlar, tütsü, biber)
Kalp: Lavanta, Biber, Köknar. (ck: sekoya çınar, vanilya)
Baz: Misk, Paçuli, Vanilya. (ck: karabiber, anason)
Tip: Fresh, Baharatlı, Tatlı, Odunsu, Dumansı.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2011
Koku rengi: Gri
Referans: Tatlı Sekoya
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Original Penguin
Doktrin: "Seks zamanın küçük bir parçasını alır ama sorunların çoğunu oluşturur." - M. Kanunu

Muse

5 yorum:

  1. Seni özlediğimiz gibi olmasa da :) Faruk'u da özledik.

    YanıtlaSil
  2. Bu resmen gösteripte elletmemek anosmiciğim. Her gün ısrarla girip bakıyorum. Okuyucularınızı daha fazla sabırsızlandırmayınız. İyi haftalar dilerim....

    YanıtlaSil
  3. "Hüzne boğan şeyler", "bayram ziyaretinde tanımadığı evin tuvaletinde" olma hissi gibi okura sahneyi yaşatan, adeta orada hissettirecek kadar güçlü duygu ve durum tasvirlerinin tam ortasındayken güldürüşler bu satırların yazarı için "signature" olmuş çoktan... "Yo ben rahatım, inan o kadar rahatım ki!"
    Özlemişiz be ya... Şimdi bekle ki ikinci odanın kapısı aralansın.

    YanıtlaSil
  4. Odalarda ışıksızım...
    Faruk, başınıza yine ne işler açtın :) Bakalım daha ne olaylar, olaylar. Anosmi, bizi çok merakta bırakma.


    YanıtlaSil
  5. Faruk arkamdan bağırıyor:
    "Dur lan ağaç o, ağaç kütüğü..." Hay o yağlı kütüklere gelesin Faruk...
    Faruk'un elinde nereden bulduğunu bilmediğim bir bira şişesi var. Bana uzattı, "İç şunu." dedi. "Açılırsın." Ulan az daha açılsak kumbarayı bozup, yatırıp düzecekler. Daha ne kadar açılabiliriz. Ben bunun derdindeyim. Hatta ondan geçtim, bari az s*kseler... Hem ben bira sevmem ki!..

    Öyle güzel ki bu bölümün tadına varmak için 3 kez okudum hikayeyi. Çok eylencelisiniz siz :)

    YanıtlaSil