28 Haziran 2016 Salı

Chanel - Bleu

     İsmini Fransızca mavi'den alan şu parfümü hele bi deniyek... Lavanta ve yeşil berber kolonyasıyla açıldık. Alttan gelen tatlılık netlik kazanınca açıklayacağım. Kalitesiz paçuli kuruluğu. Ben bunu yazıyorsam genelde kalitesiz materyal sezmişimdir. Tonka fasulyesi.
     Orta notalara gelindiğinde kakaolu bal, yıldız anason ve gülağacı. Tatlı tütsü, opoponax. 
     Sonlara gelindiğinde ne yazık ki ortaların zayıflamış hali ve belli belirsiz bir meşe yosunu etkisi.
     RooM II: Faruk asık surat ve kısık gözlerle içerden çıktı. "Gidelim." dedi ve oradan ayrıldık.
     "Nasıldı?" dediğimde, "Boşalmadım bile, bu sahteliklerden sıkıldım. Her şey parayla olunca ben de parasız kalmayı tercih ederdim. Hem belki o zaman mutlu olabilirdim..." dedi.
     "Günaydın bebeyim, günaydın." dedim. "Yeni mi fark ediyorsun? Oğlum seksi satın alabilirsin ama samimi bir sohbeti asla!.."
     Aslında güzel olan da o değil midir? Samimi bir sohbet, şu dünyada satın alınamayacak birkaç şeyden biridir... 
      Faruk: "Bunlar bizi anlamıyorsa biz de gider bizi anlayan karıların koyunlarına gireriz!"
     "Hah!" dedim. "Ancak koyunlara gireriz. Rahibe Teresa da bizi bekliyordu, balon kokan göğüslerine başımızı koymamız için."
     Bir yandan konuşuyor, bir yandan koridorda yürüyorduk. Koridorun sonuna vardığımızda kapısı aralı bir odanın içine daldık.
     Girdiğimiz odalar çok geniş olmasa da her birinin içinde küçük bir ikinci oda vardı. Biz her seferinde girdiğimiz kapıdan salon olarak kullanılan odalara ulaşıyorduk.
     Odanın içinde birbirine çapraz bakan iki çekyat, karşılarında bir televizyon ve her evde bulunması muhtemel mobilyalar vardı. 
     Bu salonda da dört kişi yaşıyordu. Bunlardan iki tanesi kırk yaşlarında ve hafif şişmandılar. Yan yana oturmuş konuşuyorlardı. Biz gelince sesleri kesildi. Onun dışında iki tane genç kız yerde oturmuş, birbirlerine iskambil falı bakıyorlardı. Onlarsa bize bakmadılar bile!
     Faruk çaçalardan birine sarıldı ve "Hangisi?" dedi. Kadın iskambil oynayanlardan sarışını dürttü ve işaretiyle odaya geçmesini sağladı. Faruk bana göz kırptı ve kızın ardından odaya girdi.
     Salonda iki kadın ve bir genç kızla bir başıma kalmıştım. Böyle anlatınca okuyucu da şunu düşünebilir:
     "Vah vah, bir başına kalmışmış. Yazık o nazik g*tünü mü avuçlamasınlar? Yoksa kahramanımızı s*kerler mi..."
     Televizyonda bir diziyi izliyorlardı. Kırk yaşlarında, beyaz saçlı, çapkın esas oğlan herkesin yaşamak isteyip de yaşayamadığı hayatı yaşıyordu. Lüks arabası, iyi bir işi, kirli sakalları ve kemikli erkeksi bir yüzü vardı. Evden işe, villadan villaya (pompaya) koşuyordu.
     Yaşça diğerlerinden büyük olan çingene kadın açık avucunu ekrana doğru kaldırdı ve sinirli sinirli:
     "Len bu i*ne de çok oldu artık ha.. Git ablasına sapla yok git baldızını s*k iyice cıvıttı. Böyle dizi mi olurmuş?"
     Ama oluyordu. İşte bu yüzden oluyordu. Halk bu sıradışı ilişkileri istiyor, senaristler de kırmıyordu. Bir dizi, film ya da programda ne kadar çok tuhaflık, sapıklık, tecavüz hatta ensest varsa o denli çok tutuyordu. Tüm bunlar aslında toplumun kademe kademe ne kadar yozlaştığını gözler önüne seriyordu.
     Bana bakıp gülümsedi. Belli ki biraz da tribünlere oynuyordu. Onları dinlediğimi anlayınca televizyonun sesini kıstı ve iyice coştu. Ve anlatmaya başladı:
     "Geçen gün Nalan'a pis çattım. Bunun bi dostu var. Herif tam bi baş belası. Hem çalışmıyor, hem de bunun parasını yiyor. Ara sıra da kızı dövüyor ki bu da üstüne cabası. Geçen gün çekmiş bileziklerini almış. Bu da hiç itiraz etmeden vermiş. Sorduğumda da 'ay napiyim abla, seviyorum' diyor. Yahu dedim sende hiç akıl yok mu? Sen zaten parayla vurdurmuyor musun? 'evet' Eee... O zaman sen neden bir s*ke para yediriyorsun. Ayol zaten senin her yanın çük, sağın pipi solun s*k; daha senin ona para yedirecek ne zorun var. Denize düşmüş y*rak içinde yüzüyor, daha da yılan diye s*ke sarılıyor..."
     Kadın bu eşsiz macerayı anlatırken esmer kız kendi kendine iskambillerden kule yapmaya çalışıyor, diğer kadın elindeki çakmakla oynayarak konuya kulak kesiliyordu. Bense gülmemek için dudaklarımı ısırıyordum. İçimden 'yahu ben nereye geldim' diye hem gülüyor hem şaşırıyordum. Çünkü odanın ortasındaki tek ayazda kalmış bekçi çükü gibi sırıtan s*k bendim. Ve sürekli eleştirilen organ iki bacak aramda duruyordu.
     Kadın bir hışımla iskambil oynayana bir taban darbesi vurdu ve:
     "Ben burda bişey anlatıyorum bu da bu iskambillerin s*kine biniyor. Kız beni dinlesene!.. Ee boşuna dememişler: 'Mahalle yanarken oro*pu saçını tararmış.' diye..."
     Tam bu sırada kapı açıldı ve ben de kurtuldum. Faruk çaçaya parayı uzattı. Çaça pis bir şeyi eline almış gibi çevirdiği paraya, ardından Faruk'un yüzüne baktı ve (Ben içimden dedim ki tamam yine küfür repertuarımı genişletecek bir söz kümesi yolda):
     "Bu da hem fakir hem s*ki büyük. Bu para neye yeter ayol. Bi metre *mbezi bile alamazsın. Bi bu kadar daha verceksin."
     Normalde Faruk'u yatırıp s*kseler daha fazla para çıkmazdı. Ama hemen elini cebine atarak:
     "Pardon ablacığım size yanlış parayı uzatmışım kusura bakmayın." diyerek o parayı geri aldı ve iki katı para takdim etti."
     Küçük odanın kapısı sanki kendi kendine açıldı ve demin odada Faruk'la beraber olan sarışın kız kara kemik tarakla yatakta saçlarını tarıyordu. Henüz yangın falan çıkmamıştı. Sürekli yanan kandilini söndüren Faruk ve önünde yanan kandille dolaşan ben!.. Pantolonumun içi alev alevdi... Solucanımı metal pencere pervazına sürtsem kıvılcım çıkar evi eşiği yakar kavururdu. Hızla iyi geceler dileyerek odadan çıktık.
      Kirden yağlanıp kararan, kararıp da parlayan sisli koridorda yürümeye başladık. Yerde alkolden bayılmış bir şarapçı yatıyordu:
     Buraya nasıl girmişti? Cebinde kaç lirası vardı? İç çamaşırı ne renkti? En son ne zaman yıkanmıştı? Onu bu hale düşüren kimdi? Kimsenin düşünmediklerini düşünemez mi insan?
     Derken başka bir odaya geçtik. Kapı kulpu alüminyum folyoyla kaplanmıştı. Sonra içeri girdiğimizde dikkat ettim ki neredeyse her yer folyo kaplıydı. Masa, sehpa, kapı ve pencere kolları, televizyon çerçevesi, dergi ve eski gazetelerle dolu kitaplık, abajur ve daha birçok yer... Hijyen takıntısı mı?.. Gümüş renk aşkı mı?..
     İçerde yalnızca bir erkek vardı. Hayır bu bir erkek değildi. Faruk elini uzattı, çocuk ona sarıldı. Sonra beni tanıştırdılar. İsmi Yusuf'tu. Hareketleri ve ellerini havada oynatırkenki nezaketi onu diğerlerinden ayırıyordu. Östrojen yüklü tavırları onu ele veriyordu. O bu durumdan şikayetçi değildi...
     Onu incelemeye koyuldum. İnce bir bedeni vardı. Kıçı bir kareyi andırıyordu. Küçük ve kalkık bir kare. Üzerinde dar bir gri eşofman vardı. Göğüsleri yoktu. Boynu uzundu. hayret erkekte uzun boyna rastlamak zordur. Ya şanslı doğmuştu ya da şanssız. Kadın boynuyla doğduğunu bilmiyordu herhalde. Saçları kısacıktı, sarıya boyatmıştı. Burnunun sol tarafında çok küçük bir ben vardı. Suratında hafif ergenlik sivilceleri... Belli ki suratında fondöten yoktu. Ya da onları saklama gereği duymamıştı. Ne gerek var ama değil mi? Ne de olsa sokaklar erkek dolu!..
     Faruk'un suratına sitemle baktım ve "Yine odaya mı geçeceksiniz?" dedim. "Hayır." dedi. Bu kez sen de bizimle geliyorsun!
     Salondaki kanepeye çöktüm. "İyi." dedim. "G*tümün altında alüminyum folyo yokmuş." Evdeki alüminyumları hurdacıya satsak ağır metaller servet ederdi. Her yer alüminyum folyo ile kaplıydı. Ama bizim Türk hurdacılara evin tüm beyaz eşyasını satsan bir kutu mandal verirler. Buna mobilyaları da eklesen mandal sayısı ikiye çıkar ve buna bir top da yün ip eklenir. Buna ek olarak evin tüm eşyasını kapıya apartmanın girişine yığsan, mandal üçe çıkar, bir top yün ip ve bir çift laylon terlik kazanırsın. Mandal hep sabit yani... Ne büyük alışveriş. Bu hurdacılar borsaya atılsa en baba manipülasyonu yapan değme brokera taş çıkartır. İlinden milletvekili olup meclise girse ardından Maliye Bakanı seçilse ülke bir yılda kalkınır dünya ekonomisine yön verir vaziyete gelir... 
      Masada bir şişe votka vardı. Yusufiye bana bir hap verdi ve 'yut' dedi. Votkayı sek olarak kafaya diktim ve hapı yuttum. Sonra onlar da oturdular. "Ben sarhoş olmak istiyorum. Belki o zaman yapacak cesareti kendimizde bulabiliriz. Hem sen de içsene." dedim. O da "Ayy mideni alkolle doldurmana ne gerek var ayol. Ben zaten sana vericem." dedi. "Zaten sorun sen değilsin ki; benim." dedim. Evet... Çok ilginç değil mi? Sıradışı olan o iken onu kabul edemediğim için farklı ve arıza çıkaran ben oluyorum. Yani ben heteroseksüel olduğum için birinin de öyle olmasını bekleyemem.
     "İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek; vejetaryen olduğunuz için, bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir." - Dennis Wholey
     Dünya ne zamandan beri adil bir yerdi ki... Derken... odaya geçtik. Her yer alüminyum folyoydu, benim kafam maddenin katı hali kadar yoğun alüminyumdu (2,70 g/cm³).
     Yatağa oturdum ve şu sözcükler ağzımdan dökülüverdi:
     "Fikirlerini ve söylediklerini asla kabul edemem. Ama onları söyleme hakkını ölünceye dek savunurum."*
     Faruk ise direkt olaya dalmıştı bile. Önce onun memelerini...
Pozitif:
1) Hem tatlı hem ferah yapısıyla şaşırtıyor.

Negatif:
1) Neredeyse açılışından sonuna kadar değişiklik göstermiyor. Uzun süre kullanımda sizi sıkacaktır.
Notalar:
Üst: Sedir, Paçuli, Nane, Yasemin, Greyfurt, Şeftali,  (ck: lavanta, paçuli, tonka fasulyesi)
Kalp: Küçük hindistan cevizi, Zencefil, Sandal. (ck: kakao, yıldız anason, gülağacı, opoponax)
Baz: Yasemin, Tütsü, Sedir, Pembe biber. (ck: meşe yosunu)
Tip: Yeşil, Fresh, Baharatlı, Meyveli, Tatlı, Odunsu, Dumansı.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2010
Koku rengi: Mavi Yeşil
Referans: Mavi Lavanta
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Jacques Polge
Doktrin: *"Fikirlerini ve söylediklerini asla kabul edemem. Ama onları söyleme hakkını ölünceye dek savunurum." - Voltaire
Giorgia

3 yorum:

  1. Yatmadan kontrol edeyim yeni bir şey var mı diye düşünürken spoiler görünce uykum kaçtı...

    YanıtlaSil
  2. İçi boş kalabılıklara karşı bir eylemdir yalnızlık.
    İnatla kalabalıklaşan,çoğaldıkça içi boşalan,bayağılaşan,yalnız kalanı dışlayan o milyon kolluyaratığa karşı güçlü bir sesle '' Varım '' diye haykırma şeklidir yalnızlık.
    Ruhunu,duygunu,düşünceni korumanın tek yoludur bazen yalnızlık.
    Taraf olmayanın berteraf olduğu bir coğrafyada kendinden yana olmanın en estetik halidir.
    Elinden alınamayacak bir güçtür yalnızlık.
    Birinden birini seçmek zorunda bırakıldığında,ikisini de elinin tersiyle kenara itme,kendi doğrunun izinde gidebilme özgürlüğüdür.
    Yalnızlık,onca yalanın,talanın,yıkımın,karanlığın ortasında,taptaze toprak kokusuna uyandığın ışıl ışıl bir gündür...
    Yalnızlık,kendin kalmanın yüzüne oturttuğu muzip bir gülüştür.


    İki düşman bir dostu öldürse oradan bir dostluk da doğabilir.Matematik pek güvenilir değildir...

    YanıtlaSil
  3. "Room" serisi aslında diğer hikayelerden çok farklı gelişti. Hikaye, daha ağır havada kalmasına rağmen, yaşanılan hayatarka yüzünü ortaya seriyor. Espirilerde bile usulca kara mizah barındıyor. Toplumumuzun görmek istemediği ya da görmediği diğer yaşamlar. Bu seri ağır kalıyor olsa da, eminim ki daha anlamlı.
    "Ok ancak geri çekerek atılır. Hayat seni zorluklarla geri çekiyorsa, seni daha büyük bir şeye fırlatacağı içindir. Nişan almaya devam et.
    -Paulo Goelho-


    YanıtlaSil