7 Ekim 2016 Cuma

Acqua di Parma Blu Mediterraneo - Mandorlo di Sicilia

     Yağlı tatlılık, acı portakal çiçeği ve kokulu silgi.
     Orta notalara gelindiğinde vanilyalı temizlik suyu burun kanatlarımı yaktı tutuşturdu.
     Sonlara gelindiğinde ortaların hafiflemiş halidir.
     RooM V: Tam o sırada kapı çalındı!... Kapıyı açmak için ihtiyarın gözlerine baktım. Başını sallayarak onayladı. Ben yürürken arkamdan bağırıyordu: "Oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya girer evlat."
     Kapıyı açtığımda karşımda yirmi beş yaşlarında bir delikanlı vardı. Yaşlı adam içerden seslendi ve onu içeri almamı söyledi. Salona dönerek yere oturdum. Çocuk ikimizi de selamlayıp divana oturdu. Bense onu süzmeye başladım:
     Kaslı bir çene yapısına sahip çocuğun erkeksi burun kemiği yüzüne çok yakışıyordu. Şakak kemikleri öyle çıkıntılıydı ki kirli sakalları onları saklamakta yetersiz kalıyordu. Saçları hem kısa hem de dik ve sıkıydı. Parlak olan siyah saçlar çoğunluktayken aralara serpilen kumral saçlar gölge yapıyordu.
     Yaşlı adam "nasılsın Baran," dedi.
     "İyiyim baba, sen nasılsın?" Birden tenis maçı izler gibi bir yaşlı adama, bir Baran'a bakmaya başladım. İhtiyar:
     "Baran belki benim oğlum değil, ama oğlumdan ötedir. Ölene kadar da öyle kalacak. Bildiğim her şeyi ona öğretmek istiyorum."
     O an bu çocuğu kıskandığımı hissettim. Belki, o bilgilere daha çok gereksiniyordum. Şöyle söyledim:
     "Belki bende baba-oğul kavramı yeterince tatmin edilmemiştir. Çünkü benim de babam pek yanımda olmamıştı. Küçükken babamın esnaflıktan kalma borçları neticesinde bir gün evimize icra geldi. İcra memurları eve girmiş kafalarına göre zemin etüdü yapıyordu. Beğendikleri eşyaları arabalarına yükleyip götürdüler. İçlerinden televizyonumuz da gitmişti. Küçücük çocuklardık, çok üzüldük. Elinden oyuncağı alınmış minikler gibi. Ama nasıl bir üzüntü, nasıl bir üzüntü... Babam akşam eve geldi ve bizi bir araya topladı. Üç kardeş olarak hepimizin kitaplar okumasını salık verdi. En büyüğümüz olan ablam 150 adet kitap, ben 100 adet ve küçük kardeşim 50 adet kitap okuduğu an babam bize yeni televizyon alacaktı. O günden sonra sürekli okumaya koyulduk. Hem birçok kitabı okuyor, hem de içimizde okuyamayan kardeşe hep birlikte yardım ediyorduk. Hatta genelde birimiz kitabı okuyup bitiriyor ve özetini diğerlerine aktarıyordu. Böylece herkes onu okumuş gibi listesine yazıyordu. Bu küçük hile bile farkında olmadan özet ve kompozisyon yeteneklerimizi çok geliştirdi. Zaten araştırmalar da hile hud'a yapmaya meraklı çocukların büyüdüğünde daha başarılı olduklarını göstermiyor mu? Neyse okuduğumuz, hatırladığımız, özetini dinlediğimiz ne kadar kitap varsa listemize yazmaya başladık. Bir buçuk ay sonra güç bela listelerimizi bitirmiştik. O kadar mutluyduk ki babam eve gelecek, biz ona listelerimizi teslim edeceğiz ve yeni televizyonumuza kavuşacaktık. Dördüncü kattaki evimizin balkon demirlerinden ayaklarımızı sarkıtarak babamı beklemeye başladık. Güneş yeni yeni batmaya teşne ufukta, gözlerimiz babamın yürüyerek geldiği yolda, taş balkonda çiğdem çitlerken, henüz işten gelmesi için saatin erken olduğunu bilmemize karşın bu beklentimize engel olamıyorduk. Sanki balkonda oturup onun gelişini izlersek eve varmasını hızlandırabilirmişiz gibi geliyordu işte... O akşam yine güneş battı, hava karardı, lacivert karanlık gökkubbeyi kül rengi bozgriye boyadı... Derken gece oldu ve simsiyah gökyüzünde parlak yıldızlar ve ay, paslı balkon demirlerine yansıyordu... Ellerimizde bozuk el yazımızla yazdığımız kirli kağıtlar, üstlerinde her birimizin adı ve okuduğumuz kitap listeleri... Derken küçük kardeş uyuyakaldı, ablam ve ben hala beklemedeydik. Serin balkonda, sabahı bekleyen, gözleri mahmur gece bekçisi yorgunluğunda üç şapşal çocuk... Tan yeri ağarırken, buz gibi havada, sıcak lokma lezzetindeki uykunun en tatlı yerinde uyandık. Kuşluk vaktine ramak kala demir parmaklıkların gölgesinde titriyorduk. Balkondan eve giren kapıyı açarak odaya ayak bastığımda kuru bir sıcak hava yüzümü yaladı. Evin tüm odalarını gezmeye başladım. Sonra kapıdaki ayakkabılara koştum. Babam yoktu; o gece eve gelmemişti... Babam sonraki gece de eve gelmedi... Ve bir sonraki gece de... Babam o günden sonra bir daha hiç eve gelmedi...
     Hayatımın çoğunda sorunlarla kendim baş etmek zorunda kaldım. Bu, bir yandan yeteneklerimi geliştirirken, bir yandan da duygularımı dondurarak yüreğimi soğutmuştu. Bu da kendine çok güvenen ve fazlasıyla egoist bir yapıya bürünmeme neden oldu."
     İhtiyar hemen söze girdi:
     "Unutmayın, bütün psikolojik bozukluklarda narsisizm (özseverlik) yer alır."
     Dayanamadım:
     "Bazen eleştirdiğimiz insanlara dönüşebiliyoruz. Bendeki psikolojik sorunları konuşacaksak öncelikle herkes eteklerindeki taşları buraya dökmeli."
     İhtiyar "Ben hemen itirafa başlayayım," dedi:
     "Haklısın, herkes oğluyla övünmeyi sever: 'Kerata, pek yakışıklı. Çok canlar yakıyor. Neredeyse mahallenin horozu oldu çıktı, semtimizde s*kmedik kız bırakmadı.' diye; ama kız babalarından hiç böyle bir şey duydunuz mu?
     'Bizim kız çok hızlı. Hiç ayırmadan önüne gelene veriyor. Kayganlaştırıcısız, vazelinsiz ne görse saldırıp kız arkadaşlarının elinden kapıyor. Yerde bulsa üstüne atlıyor. Kim 's*kim hıyar' dese bir avuç tuz kapıp koşmasın mı?"
     Bunları söyleyip sarı dişleriyle titreyerek gülümsedi.
     "Bense bazen bana hiç ait olmayan bir başkasının hayatını yaşıyor gibiyim..." dedim ve devam ettim: "Yani, hani herkesin bildiği bir hikaye vardır. Bir kasabada yaşayan çok zengin ve yaşlı bir adam varmış. O kadar zenginmiş ki şımarık üç oğlu nasıl olsa o paralar ömür boyu yeter diye asla çalışmaz, bu nedenle bir baltaya da sap olamazlarmış. Adam günün birinde hasta döşeğinde yatarken oğullarına vasiyet olarak şu son sözleri söylemiş. 'Oğullarım tüm hazinem şu evimizin de içinde olduğu bu arsada saklıdır.' Çocuklar beyhude tam yerini söylemesini istemişler ama adam son nefesini vermiş. Baba öldükten sonra kardeşlerden hiçbirisi arsayı kazmaya yanaşmamış. Çünkü o işi bile becerecek yetenekten yoksunlarmış. Önce, elde avuçta ne varsa satmış ve bir güzel yemişler. Sonra onlar da bitince açlığa dayanamamış ve başlamışlar hep bir koldan tarlanın altını üstüne getirmeye. Nereyi kazarlarsa kazsınlar hazineyi bulamamışlar. Daha derin, daha geniş alan kazalım derken tüm tarladaki toprağı yerle bir etmişler. Fakat ortada hazine falan yokmuş. Sonunda isyan bayrağı çekerek pes etmiş ve kazmayı bırakmışlar. Neyden sonra görmüşler ki kazdıkları toprağın altından ufak tefek bitkiler fışkırıyor. Bir süre onlarla karınlarını doyurmuşlar. Daha sonra onların tohumlarından yeni bitkiler ekmeye başlamışlar. Zaten artık onlara kazmak ve çalışmak da eskisi kadar zor gelmemeye başlamış. Çünkü buna öyle alışmışlar ki kazmadan ve çalışmadan duramaz olmuşlar. Bu kadar..."
     "İşte örnek bir baba, işte babalarının ne miras bıraktığı ortaya çıktı. Bana balık verme, yalnızca nasıl tutacağımı öğret; der gibi o da onlara ömür boyu aç kalmayacakları bir yol göstermiş. Oysa onlara hazineyi verseydi kısa sürede bitireceklerdi."
     İhtiyar sözü aldı: "Eee, ne demişler; taç başı uslandırır. İster istemez şartlar neyi gerektiriyorsa o kılığa bürünmüşler. Yalnız yine de sadece başarı hikayelerine odaklanmamalıyız. Başarısızlık hikayeleri de en az onlar kadar değerlidir. Ama onlar ne yazık ki kaydedilmez, kaynak olarak yazılmaz ve bize kadar ulaşmaz."
     Baran sözü aldı: "Şu dünyada pek çok yetenek, birazcık cesaret eksikliğinden dolayı kaybolup gidiyor. Her geçen gün, utangaçlıklarından dolayı ilk çabayı gösteremeyen pek çok silik insanı mezara gönderir; oysa bir kez ilk adımı atmaya yüreklendirilebilselerdi, muhtemelen çok ötelere ulaşmış olacaklardı." - Sydney Smith"
     İhtiyar devam etti: "İnsanlar müşterisi oldukları restoranlarda yalnızca kazanılan parayı hesaplar ve buna odaklanırlar. Kimse işyerinin giderlerini ve eksilen kayıpları ya da işin tüm güçlüklerini asla düşünmez."
     "Baran dolaptan üç bira kap getir." dedi.
     Birazdan soğuk biraları içmeye başladık. Baran söze girdi:
     "Biraz da seksten bahsetsek ya... Kafam karıştı bu derin felsefelerle..."
     İhtiyar, "E hadi seni dinliyoruz!" dedi. Bu cümle anlatılması mümkün olmayan bir ses rengiyle söylenmişti. Boğuk, testosteron yüklü ve cızırtılı...
     Ve Baran anlatmaya başladı: "Parayla seks yaptığınız bir kadın, parasız ve normal yollardan tavlayarak seks yaptığınız bir kadınla fizik olarak neredeyse aynıdır. Peki o zaman neden parayla seks yaptığımız zaman aynı hazzı alamayız. Bunun bir çok nedeni var elbet... Ama kısaca özetlemek gerekirse:
     1.Para vererek seks yaptığınız kadının isteksiz olması ve bunu, yalnızca para için yaptığını size hissettirmesi güveninizi sarsar.
     2.Yatılacak partnerin kendisine ve tenine alışacak kadar süre geçirmediğinizden karşı cins olarak ondan tahrik olma oranınız da düşük kalacaktır.
     3.Orgazm ve ereksiyon beyinde biter. Beyniniz o an, o kişiden yanlış elektrik alırsa bu işi layığıyla başaramaz. Örnek: Rüyanızda birisiyle seks yaparsınız ve inanılmaz derecede tahrik olursunuz. Kimi durumlarda ise içine girdiğiniz birisinde bile ereksiyonunuz düşebilir. Bu, yalnızca beyindeki sinyallerle ilgilidir. Para için birlikte olacağınız yeni partnere henüz alışmadıysanız beyniniz iyi sinyaller vermez ve ondan etkilenmez. Oysa zaman geçirseydiniz, yanınızda değilken onu özleyip onunla seks yapma hayalleri kursaydınız seksiniz çok daha verimli geçerdi.
     4.En önemli nedeni sona sakladım! Parayla seks yaptığınız zaman, bu, sizden çok cebinizdeki paranızın başarısıdır. Yani ne kadar paranız varsa o kadar başarılısınız demektir. Kendi becerinizle tavladığınız bir kadını yatağa attığınızda ise bu sizin şahsi başarınızdır. O zaman gerçek doyuma ulaşırsınız ve kendinize güveniniz artar.
     İki cins de soyunu devam ettirmek için müthiş bir çaba içerisindedir. Kendi becerinizle yatağa attığınız kadınla birlikte bunu hem partnerinize, hem kendinize bir kez daha kanıtlarsınız!.."
     "Vay be bir alkışı hak ediyor," dedim. İhtiyar bir dikişte bira şişesini yarıladı ve anlatmaya başladı:
    "Dinleyin çaylaklar! Murphy'nin Seks Kanunları Madde 3 der ki:
     'Kaç kez seks yaptığınızın bir önemi yok, teklif edildiyse kabul edin. Çünkü tam olarak aynısı olmayacak.'
     Her seks aynısı gibi görünür ama aynısı değildir; az miktar da olsa mutlaka değişiklikler olacaktır. İşte biz, o değişikliklere aşık oluruz. Yeni tanıştığınız partneriniz diğerlerine çok benziyor olabilir; telaş yapmayın! Bir kadını elde etmek ne kadar zorsa, elde ettiğinizde duyacağınız memnuniyet ya da pişmanlık o denli yüksek olacaktır. Onun güzellik ölçütü aslında size ait olma olasılığındaki fark kadardır. Dünyadaki en güzel kalçalar, size ait olarak girmenizi bekleyen ve önünüzde domalmış olan kıçın sahibinindir.
     Bir kadının sizinle yatma ihtimalindeki değişim: ona verdiğiniz ilgi ve harcadığınız yatırım ile, onun size gösterdiği sadakat arasındaki farktır. Ama siz yine de seks için istekli olun, ama bunu ona asla söylemeyin."
     Dayanamayarak araya girdim:
     "O pesimist Muphy Kanunları'nı bir kenara bırakacak olursak ben de size fazlasıyla optimist olan Yhprum Kanunları'nı öneriyorum."
     Baran araya girdi ve: "O ne yahu, çakma Çin malı Murphy Kanunları mı yoksa?"
     Bak anlatayım dedim:
     "Yhprum Kanunları, Murphy Kanunları'nın tersidir. Hatta sözcük olarak bile birbirinin tersidir... Yhprum = Murphy
     1.Bir şeyin olma ihtimali varsa mutlaka olur.
     2.Çalışabilen her şey, çalışır.
     3.Çalışamayan sistemler, yine de bazen çalışır.
     Hatta yıllardır herkesin dilinde olan 'bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir.' felsefesi de buradan türemiştir.
     Tam bu sırada altımızdaki tahtalar şiddetle sarsılmaya başladı. Birden...
Devamı RooM VI...

Pozitif:
1) Yok.

Negatif:
1) O kadar kötüydü ki incelemem sırasında bir kısmını kolumdan silmek zorunda kaldım.
Notalar:
Üst: Bergamot, Plumeria bitkisi, Yeşil badem, Acı portakal çiçeği, Yıldız anason. (ck: acı portakal çiçeği)
Kalp: Kahve çekirdeği, Beyaz yasemin, Beyaz şeftali. (ck: vanilya)
Baz: Bourbon vanilya, Misk, Sandal ağacı, Sedir. (ck: )
Tip: Gurme, Pudralı, Tatlı.
Cinsi: Feminen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 1999
Koku rengi: Turuncu
Referans: Vanilyalı Neroli
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Acqua di Parma
Doktrin: "Eğer mutluluğunuz, bir başkasının yaptıklarına bağlıysa, çok ciddi bir sorununuz var demektir." - Aldous Huxley

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder