5 Ekim 2016 Çarşamba

Calvin Klein - Obsession For Women (Vintage)

     Yaş sardunyalarla açıldı. Sert paçuli kullanımı kısa süre de olsa Jagler'i anımsattı. Dağ lavantasının ardından yasemin çiçeği. Limon rendesi. Parfüm; havaya savrulan toz tanecikleriyle eski kokan bir odaya girildiğinde gıcırtılı tahta sandıktan çıkarılan tozlu siyah-beyaz fotoğrafları burnunuzun dibine getirir.
     Orta notalara gelindiğinde tatlı bir sandal ağacı paçulinin tuzlu-talaşlı kokusundan
kurtulmak için yukarılara fırlıyor. Burun üşüten naneli bir isle kullanılan tütsüyü hemen hissedersiniz. Üzerinde sigara yanıkları olan eski deri mont kokusu. Açılışta gördüğüm lavanta geri çekilirken kuru bir gül ağacına karışan Çin anasonu tatlılığı. Parfüm yeni oturdu ve alta sıcak ve tatlı baharatlar yerleşti. Tonka fasulyesiyle sağlanan tatlılığın üzerine tarçın serpilmiş.
     Sonlara gelindiğinde yumuşak miske karışık elementler. Beyaz bal, Vetiver. Mandalina kabuğu. Limon çiçeği. 
     Benzerlikler üzerine;
     Guerlain - Shalimar: En çok Shalimar'a yakınlık gösteriyor. Shalimar'daki yağlı deri ve tatlı bisküvi kokuları Obsession For Women'da da mevcut.
     Calvin Klein – Obsession For Men: Birçok notada yakınlar. Women kalp notasında yoğun tarçın kullanımına sahip. For Men'in ortaları çok dengeliydi, Women'de ise ortalarda can sıkan yanıklık var.
     Caron - Le 3e Homme: Açılışta Caron'un eski ve tozlu kokan yanlarına çok benziyor. Caron'da en büyük farklılık ekşi meyve, yoğun meşe yosunu ve oakmoss kullanımıydı.
     Seni Beklerim: Dedemle ilgili anılarım, hiç olmadığını düşündüğüm renkli çocukluğumun siyah beyaz hatırasındaydı. Bir türlü o zamanları anmak gereği duymadığımı şimdi hissediyorum.
     Kendisiyle ilk karşılaşmam alışıldığı gibi bulanık değildi. Bir anda "Bak deden geldi!" dediler. O derece net bir anıydı.
     Her dokunuşumda parmak uçlarımın yandığını hissettiğim, gülkurusu tonunda, ince tüylü kadife koltuklarımızda oturuyordu. Çok eşya olmayan, beyaz ve yüksek duvarlı salonumuza samimiyetsiz bir gülümsemeyle göz gezdiriyor, bir taraftan da kesik kesik bana bakıyordu. Tüm sıcakkanlılığımla siyah fötr şapkasını yanından ayırmayan, çok şık takım elbiseli bu adamın kucağına tırmandım. Önce ayak parmaklarına bastım ve dizlerine yüklenerek vücudumu kucağına doğru ittim. Koltuğa dokunmamaya da dikkat ediyordum. İki eliyle beni dizlerinin üzerinde yan çevirdi. İlk kez soğuk gülümsemesi gerçek bir hale dönüştü.
     Nasıl biri olduğunu annem ve teyzemin temkinli ve korkak davranışlarından az çok tahmin ettiğim bu baskın karakterli adamdan, herkes uzak durmaya çalışırken, ben sürekli izin isteyip sorular soruyordum; aldığım cevap her zaman büyük bir insana verilecek kadar doğru ve netti. Onun oturduğu odaya yöneldiğimde mutlaka ailenin kadınlarından biri beni yakalamaya çalışıyorlardı. Gerginlik olmaması için o kadar geriliyorlardı ki, bu onları ele veriyor ve dedemle aralarına uzun bir mesafe sokuyordu. Bense dedem her an yine ortadan kaybolur diye yanından ayrılmak istemiyordum.
     Dört yaşına yaklaştığımda, yanına gittiğimde her zamanki gibi gazete başlıklarını okumasını istedim. Bir sabır mimiğiyle bir an önce yakasından düşmemi ümit ederek büyük ve kalın karakterlerle yazılmış birkaç manşeti okumaya başladı. Onunla beraber okuduğumu görünce telaşlandı. "Burayı da oku! Yok, yok daha önce okumuşlar sana bu gazeteyi, çok yamansın ezberledin kesin." derken üçüncü sayfaya gelince anneme gür sesi ve İngilizceye kayan aksanıyla seslendi "Kızım gel buraya, bu çocuk okuyor!" Evde ne varsa önüme getirip okuttular. Sonunda dönemin olayı benim ilginç yeteneğim olmuştu; tüm ilgi üzerimdeydi; dedeminki hariç… Dedem hep soğukkanlıydı, hiçbir şey onun için ağzını açıp üzerine uzun süre konuşacak kadar değerli değildi sanki. Oysa kimsenin takdiri dedeminki kadar bana haz vermiyordu.
   Damatlarının onun karşısında titrediği ve ezildiğini görüyordum. Bunun için bir şey yapmazdı. Gerçek bir karizmaya sahipti. Aptal olmayan herkesin faydalanmaya çalışacağı biriydi aslında. Ancak üniversite mezunu olan bu genç adamlar ruh durumlarındaki karmaşa ve aşağılık hisleriyle kör olmuş gibiydiler. Bu his ‘diplomalı cahiller’in tamamını etkisi altına alan bir hastalık gibidir: İşe yaramazlık. Sadece ailelerine maddi kaynak olmak dışında bir hünerleri de yoktur aslında.

    Son on yıldır yaşadığı Londra’dan kesin dönüş yaptığında yanında sadece eski bir daktilo, bir bavul eşya ve bir de fotoğraf albümü getirmişti. İngiltere anıları sanki o albümde değil de daktilodaymış gibi büfenin en üstünde tutardı hep daktilosunu. Kimsenin dokunmasını istemediği iki eşyasından biri Madame Tussauds Müzesi'nde çekilmiş Atatürk’ün balmumu heykelinin fotoğrafı, diğeri de bilgisayarların pabucunu dama attığı bu aletti. Onun için fotoğraf değildi tabi önemli olan, Atasıydı. Hatta dedem için; fotoğrafların pek bir şey ifade etmediğini söyleyebilirim.
   Çok kültürlü, çok iyi giyimli, varsıl bir adam olmasına rağmen anneannemin hiçbir yönden onu hak etmediğini düşünmüşümdür çoğu zaman. Dedemde ne varsa anneannemde o yoktur. Sadece olanla, önüne hazır gelmişle övünmeyi bilir ve dünyaya kazık çakacakmış gibi yaşar. Kimseyi kırmaya çekinmez ve etrafındaki herkese hizmetçisiymiş gibi davranır. Dedemin dişlerini sıkarak başını sağa-sola salladığı sabır ritüelinde bile, ders çıkarmak bir yana inatla sürdürür. Böyle zamanlarda dedem simsiyah ve her zaman tertemiz olan arabasına atladığı gibi evden kaçardı. Mahalleden hızla uzaklaşırken ardından bir bakışına dünyaları verebileceğim o anlarda yalnızca parlak camda yola odaklı silüeti belirirdi...
     Bu kadar otoriter birinin böyle bir aileye katlanma, yanlış gidişatlara müdahil olmama çabası en az sevgisini göstermemesi kadar garipti. Tamamen ilgisizdi diyemem, bedeni oradaydı belki ama ruhu değildi. Tahammül edemeyip tepki verdiği tek şey din konusuydu. Cümlenin bir yerinde yanlışlıkla dinden bahsederseniz, yok öyle bir şey diyerek kükrer ve sonrasında size söyleyeceğinizi bile unuttururdu. Bir gün aniden en yakınında tuttuğu dayımı kaybettiğimizde, yerde yatan dayımın soğuk bedeninin üstünde bir ahbabının "Allah sabır versin." demesi üzerine, "Sabrı o vermez, o sizin tanrınız ve o ancak alır. Siz hep ona bir şeyler adayıp buna alıştıranlarsınız. Eğer bir şey verebilecekse bana oğlumu geri versin." demişti. Herkesin yüzü en az dayımınki kadar ağarmıştı o an. Tahmin edersiniz ki o gün hiç ağlamadı…
     Neydi onu bu kadar duygusuz yapan? Ya da nasıl bir acı yaşamıştı ve sabır göstermişti ki bu kadar eğitimliydi ruhu? Kimsenin söz dinletemediği içgüdüsel duygularını bile dizginliyordu.
     Dedemdeki mistik özelliklerin tümünü tam da bu zamanlarda keşfetmiştim işte…
     Sırt üstü uzanmış ve dizlerimi bükerek kendime çekmiştim.
     -"Tatilde bile elinde defter var, havuza gitmiyor musun?"
     Saygısız tavrımdan kurtulmak için sırtımı dik olacak şekilde kaydırdım. Ayaklarım yere paralel, defteri göğsüme bastırdım.
     -"Bir şeyler yazıyorum dede, bitti sayılır. Bitirmeden çıkmak istemedim."
     -"İşle mi ilgili?"
     -"Hayır değil. Biraz rahatlamak için yazıyorum."
     -"Günlük mü tutuyorsun yoksa?" Suratında her zamanki ciddiye almaz tavır belirdi.
     "Günlük, bu kadar birbirine benzeyen ve her şeyimizin elektronik aygıtlarla kayıt alındığı şu günlerde neye yarar ki? Sadece başına bela olur. Bir de onu nereye saklasam diye uğraşırsın."
     İşte az önce benimle ilgilendiğini düşündüğüm adam yine benim bir kusurumu deşip çıkarmak istiyordu. Zevk alıyordu sanırım insanları ciddiye almamaktan.
     -"Bana yapılmış kötü bir davranışı ömrümün sonuna kadar unutmamak için bütün ayrıntılarıyla yazıyorum. Çünkü kin tutamıyorum. O kişiye yine eskisi gibi davranabiliyorum."      Bu çıkışım bir savaş kazanmışım gibi heyecanlandırıyordu beni. Aslında daha uzun konuşup dedeme onun düşündüğü kadar boş biri olmadığımı göstermek istiyordum ama; değil karşısında uzun konuşmak, cümle kurmak ya da en kısa cevabı vermek bile zihnimde refleksten öteydi. Gerçekten beş düşünüp bir konuşuyordum onunla.
     -"İyi fikir…"
     Bir süre gözleri zemine takılmış şekilde düşündükten sonra, kafasını ilk odaya girdiğinden beri sürekli izlediği havuza çevirdi.
     -"Peki, onları okuyor musun?"
     -"Evet, yazdıktan sonra sık sık okumayı planlıyorum."
     -"Çok değer verdiğin biri miydi?"
     -"Ailem kadar değer verdiğim biri."
     -"O halde üzgünüm ki okumayacaksın… Eğer bir ders daha alırsan açıp okuyacaksın ya da yanlış yapanın senin dışında birine daha aynı kötülüğü yaptığını duyarsan, diğerinin ne hissettiğini anlayabilmek için tekrar okuyacaksın. Ki bu bile çok uzun zaman alacak. Yine de ona hak vermeye çalışacaksın. Kin duymak bir meziyet değil. Kin duyamamak da bir kusur değil… Önemsemediğin birine kin duyamasan bile, artık senin hayatında olmayı hak etmediğini bilirsin ve buna göre davranırsın. O sadece mutlak bir değerdir artık, muğlak değil. Negatif ya da pozitif hiç değil. Ama önemsediğin her kimse, zaten her an senin aklının bir köşesinde olacak. Onu önemsemene neden olan onca iyilik ve güzelliği, arkasından gelen talihsizlik ne kadar büyük olursa olsun unutamayacaksın."
     Gözlerini biraz daha ufka yükselttiğini fark ettim. Beni bu kadar iyi anlatması dondurmuştu. Bir falcıdan duysaydım daha büyülü gelirdi belki bu gerçekler. Konuşurken acımı küçümser gibi net ve ruhsuzdu yine.
      -"Umarım unuturum ve yalnızca nefret ederim." Defterimi sakince sağımdaki yastığın altına sürüp, bulunduğum yerden kalktım. Dedem benden önce odadan çıkmıştı bile.
     Yirmi dokuzuncu yaş günümde dedemle aynı odada otururken birden kitabından kafasını kaldırdı. Göz göze geldik. Benim yüzüme bakmazdı genelde. Kaçak bakışlarını yakaladığımda da sanki arkamda kör bir noktaya bakıyormuş gibi yapıp kafasını çevirirdi. İlk kez dedemin artık yaşlandığını fark ediyordum. Sanki ısrarcı bir prim simsarı sigortacı peşine düşmüştü: Azrail. Sürekli bu yaşlı adamla tanışmak istemiş, birçok farklı telefon numarasıyla aramış ama işe yaramaz bir pazarlamacı olduğundan henüz pek ciddiye alınmamıştı. Gözlerimden gözlerini alarak tekrar dikkatini kitabına vermiş gibi yapıp "Çok değerli bir daktilom var." dedi. Çok net ve düz bir sesle "Öldüğüm zaman senin olacak, bunu annene de söyleyeceğim, o hengamede unutmasınlar." diye tamamladı. "Ne ölmesi, daha çok erken…" derken daha cümle bitmeden, gözü hala kitabında kafasını sallayarak söylediklerimin onun için bir şey ifade etmediğini hissettirdi. Söylediğim şey ciddiye alınmasa da, onun beni daktilosunu verecek kadar önemsemesi şimdiye kadar belki de hiç duymadığım ve hissetmediğim sevgisinin maddeye dökülmüş haliydi. Nasılsa artık benimdi…

     O akşamüstü herkes odasına çekilince evdeki değerli eşyaların ve kasanın bulunduğu odaya girdim. Zemindeki ahşabın reçineli kokusu ve anneannemin özel davetlerde giydikten sonra aynı yerine astığı kürklerinden yayılan eski kokan, eskimiş kokan parfümlü deri kokusu. İşte bu koku!...
     Ben daktilonun çantasını açtığımda eski kâğıt kokusuyla karıştı ve genzimi tırmaladı. İşte karşımdaydı! 1930 model bir "Everest"... Hakiye çalan koyu gri kasada yuvarlak metal tuşlar… Her bir tuş vuruşunda seçilen harf içtima veren asker gibi ayağa kalkıyordu. Çok gürültü yapmadan bir şeyler yazmak için sabırsızlanıyordum. Bir eşyaya ne yapacağını bilmeden sadece yasak olduğu için ilgi gösteren bir çocuk gibi, her hali çok ilgi çekici görünmeye başlamıştı gözüme. Çantanın cebinden yıpranmaktan sararmış bir sayfa çektim. Tam yerleştirecekken tepe lambasının sarı ışığında silik görünen yazıları fark ettim. Yazılar İngilizceydi. İlk satırı okuduktan sonra kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. İşte asıl şimdi küçük bir çocuktum. Oradan bir an önce kaçmak istiyordum. Sakince çantasına yerleştirdim daktiloyu ama elimdeki sayfayı yerine bırakamadım. Hatta cepteki tüm sayfaları ve bir kaç şişmanca zarfı da yanıma aldım. Buruşturmamaya özen göstererek odadan ayrıldım.
     Müstakil evin bana ayrılmış ahşap tavanlı çatı katına çıktım. Kokuyu da kâğıtla birlikte kucaklayıp getirmiştim sanki yanımda. Eski-tatlı, tozlu papirüs kokusu benimleydi artık. Kapının kilitli olup olmadığını kontrol edip mektupları ortaya döktüm. Zarfların birinde genç bir kadının ve bir mezar taşının fotoğrafı vardı. Henüz tanımadığım bu sarı saçlı, beyaz tenli kadından nefret etmem gerektiğini hissediyordum. Çünkü dedemin hiç birimizin fotoğrafını bu çantada taşımayacağına emindim. Hiç birimiz onun kadar değerli değildik demek ki. İşte bunca zamandır bizi sevmemesinin sebebi karşımda sabit bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Tarih sırasına göre okumak üzere zarfları boşalttım. 
Yazılar bir kadının elinden çıktığı belli olacak biçimde muntazam, harfler hafif sağa eğik, kuyrukları uzatılmış ve her uzatma hareketinde el bir kuş kadar özgür bırakılmış gibiydi. "Sevgilim" diye başlıyordu tüm mektuplar. Tüm sözcüklerde hem resmiyet, hem de zapt edilemez bir sevgi vardı. Kimi zaman merhamet, kimi zaman da sabır dileyen bir sesle çınlıyordu kadının sesi mektuplarda... Nedense kimse dedesine aşık olunabileceğine akıl erdiremez, sanki hayata hep yaşlı bir adam olmak için gelmiştir. Ben de mantığımın almayı reddettiği gerçeği daha önce yaşamadığım garip bir hisle karşılıyordum. 
Kadın dedemin evli olduğunu ancak Türkiye’ye döndükten sonra öğrenebilmiş; buna rağmen yalnızca ilk mektupta intizar etmişti. Sonraki mektuplar tezattı:
     "Sevgilim;
     Elimde olmayarak onurumu ve gururumu sevgimin üstünde tutmaya çalışıp, bana ait olamayacak kadar sert cümleler yazdım. Bu cümleler benim kalbimden değil yalnızca kalemimden çıkmış cümlelerdi; lütfen bunun için üzülme.
     Sen gittikten sonra, gönderdiğin mektupta yazanları okuyunca aklımı kaybedecektim. Bana hiç bahsetmediğin ailene döndüğünü söyleyince çılgına döndüm. O üzüntü ve gelgitlerle aramızdaki bütün bağları koparmak istedim. Sonunda daha iyi olacağımı söylediler, dik durup seni utandırmanın benim ruhumu onaracağını söylediler. Böyle zamanlarda bir omuz arar ya hani insan, ben de dostlarıma sığınmıştım. Aslında benim tek dostum sendin, fakat o zaman yanımda değildin. O mektubu güçlü görünmek için yazarken, hiç dökmediğim kadar gözyaşı döktüm. 
     Şimdi düşünüyorum da güç nedir diye. Güç, ayakta kalıp kalpsiz olmak mı, yoksa her şeye rağmen sevmek mi? Doğru olan hangisi bilmiyorum ama yıllar sonra öğrendiklerim çok acı da olsa, sevgimden bağımsız şeyler. Bildiklerim sevgimi azaltmıyor. Böyle bir son olmasını istemediğine de şüphem yok. Sonuç değişmese de sen benim sevdiğim uğruna öleceğim tek adamsın. Hatıran kalbimde olduğu sürece, yerine kimseyi koymayacağım. Tutunduğum tek şey senin varlığındı.
                                                     İmza: Michelle...
     Diğer bütün mektuplar merak ve endişe doluydu. "Sadece iyi olduğunu bilmek istiyorum." yazıyordu birinde. Asıl ilginç olan zarfsız sayfalardı. Dedem bütün mektuplara tek tek cevap yazmıştı. Hatta mektupların sonuncusundan sonra da yazmaya devam etmişti. Ne var ki hiç bir zaman bu yazdıklarını kadına göndermemişti. Demek ki dedemin sevgisini söylememek için geliştirdiği yöntemleri vardı. O, aslında sevgilisini değil kendisini cezalandırıyordu. Bu mektupları takiben yazdıkları her şeyi anlatıyordu:
     "Michelle;
     Çok üzgünüm. Olayın bu noktaya geleceğini düşünmeyi yıllarca reddedecek kadar çok bağlandım sana. Senin kadar mutlu görünmememin tek sebebi, hiçbir zaman sana tam anlamıyla sahip olamayacağımı bilmemdi. Hatta senin her saniyesini çok mutlu geçirdiğin zamanlarda ben sadece senin o halinle iyi hissediyordum. Sürekli ötelediğim gerçeklikten kaçamadım. Benden ne nefret etmene gönlüm el verdi ne de bu kadar sevmene. "Sevmesin, vazgeçsin," diye düşündüğüm zamanlar oldu. Ama vazgeçsen ne yapacağımı bilemezdim. Şimdi seni terk ederek aslında kendime en büyük cezayı verdim. Her an gözlerimin önünden gitmeyen yüzünle, karşımdaki gerçekliğin arasına sıkıştım. Büyük bir boşlukta kaldım. Sensiz hiçbir şey daha iyi olmadı. Uzun zamandır uzak kaldığım ailemle aramdaki uzak yolu kafamda kısaltamadım. Bana yakın olmak istememelerini bile şans saydım. Sen orada yalnızken ben burada kalabalıklarda yalnız kaldım. Sevgime sahip çıkmayı başaramadığım için kazandığım tüm başarılar anlamsız...
     Kaçmak yolunu seçtiğim için etrafımdakilerin bana yakıştırdıkları baba rolüne kendimi layık bulamıyorum. Seninki kadar büyük bir fedakarlığı gördüğüm için kimsenin yaptığı iyi şeyleri takdir edemiyorum. Şimdi ben kalben orada, fakat ve fiili olarak buradayım. Yani toplamda hiçbir yerdeyim.* Somut olarak buraya, soyut olarak ise sana aitim ben .Yani hiçbir şeyim. İşte görüyorsun; bir hiçlikten ibaretim. Mutlu olmam gereken yer burası diye bir kanun varmış gibi ilk fırsatta buraya koştuğum için pişmanlığım her şeyin üstünde; ama sana olacakları hiçe sayıp geldiğim için tekrar dönmeye de yüzüm yok. Bütün seçenekleri eleyip en kolayı seçtiğim için hayatımın en büyük sınavında sınıfta kaldım... "
                                                   İmza: Mustafa...
     Farklı el yazısı ile yazılmış, diğerlerine göre daha yeni tarihli ve bir erkek imzasıyla gelmiş mektup oradan alınan son haberdi anladığım. Bu Chris isimli sağduyulu erkek her ikisini de çok seven ortak dostlarından başkası değildi:
     "Mustafa,
     Belki adresini ondan saklamadığım ve sana ulaşmasını sağladığım için bana kızgınsındır. Michelle’in bu kadarını bilmeyi hak ettiğini düşündüm. O kimseye zarar verecek biri değil. Hele sana; hiç sanmıyorum!.. Sen gideli iki yıl oldu ve hepimiz onu gördükçe sanki seni de yaşıyoruz. Her yere seninle gider gibi, her an sana gelir gibi davranıyor. Senin için bir mezar taşı yaptırdı. Çünkü ona göre, eğer senden hiç cevap alamıyorsa mutlaka sevgilisinin ölmüş olması gerekir. Hatırana kimsenin çirkin bir yakıştırmada bulunmasına izin vermiyor ve buna tahammül edemiyor. O sevgisini gömüp acısını unutmak niyetinde değil. Acısını yaşadığı şey onun için öylesine kutsal ki ne pahasına olursa olsun unutmayı reddediyor. Taptığı adamın yanlış yaptığını hiç düşünmüyor. Üzüldüğü tek şey artık sensiz olmak. Gözünü kırpmadan canını verebileceği insana, yalnız geçireceği koca bir ömrünü adadı..."
                                                     İmza: Chris...

     O gece hiç uyumadım; uyuyamadım da. Takip eden geceler de... Uykuyu unut! Hep düşündüm: Ne kadar kolay harcıyorduk insanları, ne kolay yaftalar yapıştırıyorduk isimlerinin önüne. Ve ne kadar kolaydı "Seviyorum!" demek...
     Şimdi daha iyi anlıyordum duygularını aldırmış bir robot gibi davranarak hissizleşmesini. Dünyaya yabancılaşmasını. Onu bu kadar seven bir kadını orada bırakıvermişti. Çocuklarına ve eşine haksızlık etmemek için, belki de bir daha eline geçmeyecek bu heyecanı ve sevgiyi, belki onu hayatı boyunca ilk kez bu kadar mutlu eden, gençliğini ona yaşatan insanı bir anda bırakıp ardına bakmadan gelmişti. Tıpkı "Her seçim bir kaybediştir." sözündeki gibi. Sonra da tekrar mutlu olmak için çırpınmamaya ant içmiş, her şeyi olanca haliyle kabul edip, günlük telaşlar içinde yaşamaya başlamıştı.
     Gözümde küçülmesi gerekir yerde devleşiyordu yine. İşte yeniden aşık oluyordum ona. Beni bu sırrına ortak ederek dostu ilan ediyordu. Hani çok sevdiğiniz bir eşyanızı daha çok sevdiğiniz birisi isterse ona verirsiniz ya. O mutlu olunca daha bi mutlu olursunuz. Ya da bir sırrınızı yalnızca en sevdiğinizle paylaşmak istersiniz ya... İşte dedem de benle, bu en çok sevdiği torunuyla paylaşarak sırrına ortak ediyordu. O küçük boyuma rağmen bu töhmetin altında ezilmeyecek kadar iri olduğumu fark edecek kadar da beni tanıyordu. Ve işte o kadına inanılmaz derecede benzeyen yüzüme yıllarca bakmamasının bir özürüydü bu.
     Onlar şimdi hiç konuşmadan birbirlerini duyan, hiç görmeden birbirlerini anlayan ve varlıklarını kilometrelerce uzaktan hisseden iki ölümsüz sevgiliydi. Ömür boyu bitmeyecek bir hasretin koynunda birbirlerine asla ihanet etmeyen aşkları ebediyen sürecekti...
     Sonra birden bir şeylerin yanlış gittiğini düşündüm. Yarım bırakılmış gibi... Böyle sona eremezdi. Bulmacanın eksik olan bir parçası olmalıydı. İyice çantayı karıştırmaya başladım. Alt kapağına takıldı elim. Sürekli açıp kapanmaktan kabardığını fark ettim. Hızla açmaya çalıştım. Heyecandan kalp atışlarımı boyun kaslarımda hissediyordum. Dedemin okumamda beis görmediği onca mektubun dışında özenle sakladığı, belli ki benim dahi görmemi istemediği bir mektup daha vardı karşımda.
     Kağıdın üst bölümü yırtılmıştı. Mektubun üst bölümünü okuyamayacaktım. Kalan kısmını hızla okumaya koyuldum:
     (...) ni ilk öptüğün yerde günlerdir bekliyorum. Belki bir mucize olur da ilk elimi tuttuğun o sahilden çıkagelirsin diye. Belki bir şişenin içinde mektubun vurur sahile. O hayali mektup şişesi, vurduğu kayalıklarda bana ulaşmadan kırılıp dağılmasın diye siper ettiğim ellerim parçalandı; kırıldım, dağıldım.
     Artık dayanacak gücüm kalmadı. Biliyorum; belki klasik olacak ama, sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım!.."
     Seni sonsuza dek sevecek olan: Michelle...
Pozitif:
1) Ortaları saymazsak; açılışı ve sonları müthiş.
2) Kalıcı ve fark edilir.

Negatif:
1) Kalp notasında ortaya çıkan "erimiş naylon" benzeri kokuları sevemezsiniz.
2) Kadın kullanımından çok erkek kullanımına yakın.
3) Koku Shalimar'a çok yakın seyrediyor.
4) Parfüm notalardaki birçok elementi hissettirmiyor.

Notalar:
Üst: Fesleğen, Bergamot, Yeşil notalar, Mandalina, Şeftali, Vanilya. (ck: sardunya, paçuli, lavanta, yasemin, limon)
Kalp: Egzotik baharatlar, Yasemin, Kişniş, Portakal çiçeği, Gül, Sandal, Sedir(ck: sandal, tütsü, deri, çin anasonu, gül ağacı, tonka fasulyesi, tarçın)
Baz: Amber, Meşe yosunu, Misk, Vanilya, Vetiver, Tütsü, Misk. (ck: misk, sıcak baharatlar, beyaz bal, vetiver, mandalina kabuğu, limon çiçeği)
Tip: Oryantal, Baharatlı, Hayvansal, Tatlı, Odunsu, Dumansı.
Cinsi: Feminen
Üretim: Eski Formül, Nadir Bulunan
Çıkış Yılı: 1985
Seni Beklerim
Koku rengi: Altın
Referans: Tatlı-Baharatlı Deri
Konsantrasyon: Eau de Parfum
Parfümör: Jean Guichard
Doktrin: *"Her yerde olan hiçbir yerde değildir." - Marcus Valerius Martialis

3 yorum:

  1. Ben aslında sana bizi anlatmak isterdim yani tamamlayamayan bir biz ne kadar anlatılabilirse o kadar işte. Dün gece izlediğim bir filmin yarısında kaldım. Oysa film çok güzeldi ama alışmıştım ben herşeyin yarısında kalmaya sende çok güzeldin en yarım halinle bile çok güzeldin.

    Bedenin olması gereken yerde ruhun olmasını istediğin yerde. Acaba bir insan kendisine böylesine bir acı mı yaşatmalı yoksa herşeyi ile gerçekten olmak istediği yerde mi bulunmalı? Bilinmezlik içinde bir hiç gibi hissederek hayatta kalmak istemiyorsan olmak istediğin yer de olmak istediğin insanla kal ki yaşamı farket. Yoksa bir bedenden öteye gidemezsin.

    YanıtlaSil
  2. En son bir adamla öpüştüm, parmaklarımın ucuna kalkıp dudaklarına uzandığımda göklere değiyormuş gibi hissettim.

    YanıtlaSil
  3. Hayat yanlış zamanda yanlış yerde olmaktır.

    YanıtlaSil