30 Kasım 2017 Perşembe

Zalim Emeller

Çatısından püsküllü saçakların arasından parça parça kiremitlerin sarktığı, kirli badanalı, basık ev. İlk bakışta metruk olduğu sanılacak kadar yıpranmış. Beton merdiven ile dıştan ancak üst kata geçilebiliyor.

Zemin katında oturuyorduk. Evin girişi sokağa akan yoldan biraz alçaktaydı. Kafamızı eğmeden iki basamaklı taş eşikten içeri adım atamazdık. Yazın boğucu sıcakta gece 02:00'de bakkalı kapattıktan sonra eve uyumak için gelmek bile çekilmezdi! Sıcaktan ve tatarcalardan uyumak mümkün değildi ki. Soğuk suyla duş alır, kurulanmadan yorganın altına ıslak ıslak girer, bir saate yakın deliksiz uyur ardından uyanır, kesik kesik uykuyla sabahın olmasını yatakta beklerdik.

Üst katta ev sahibimiz yaşlı bir adam ve onun yatalak babaannesi otururdu. Vücudunun her yerinde yaralar oluşmuş bu kadını sık aralıklarla yattığı yatakta döndürmek gerekliydi. Evlerinde kimse olmadığı zaman bağırarak beni yanına çağırır, hastalıktan kararmış, zayıflamış suratıyla yalvarır gözlerle bakardı.

Sıcak bir yaz günü evde tek başıma otururken yukarıdan yaşlı kadın bana seslendi: "Yardım et! Nerdesin oğlum?" Koşarak çıktığım merdivenler her taban vuruşumda titreyerek sallanıyordu. Demir dış kapının çember kolunu çevirerek içeri girdim. Buzlu camla kaplı salonun kapısını açarak odaya girdiğimde aniden burnumu çürük et kokusu yaktı. Odanın bordo-kahverengi, yıldız desenli tozlu kilimine ayaklarımı her bastığımda zemindeki tahta gıcırtısı sesleri havaya karışıyordu. Odanın kenarında metal bir tepside yenmiş yemek artıkları göze çarpıyor, bir tane karasinek yemeklere bir inip bir kalkıyordu. Gözlerimin içine bir şey söylemek istermiş gibi bakarak elini uzattı. Köylerde toz ile tezek karan kadınların ellerindekilere benzer çatlaklar vardı. Parmak izleri kararmış, buruşuk el derisinin üstündeki damarlar kirli-mavi renge bürünmüştü. Burun kanatlarının kenarlarına  yapışmış gri sümük kuruları, dudaklarının üstündeki kısa-kalın aynı renk kıllarla uyum içindeydi. "Hadi oğlum!" dediğinde ağzından havaya yayılan koku evdekine benzer nitelikteydi. Ellerinden kavradım ve bedenini yana çevirmeye başladım. Belimdeki tüm kasları çalıştırarak onu biraz ileri iterek yana dönmesini sağladım. Bana yardım etmek istemeye çabalayan hali işimizi güçleştiriyordu. Yan döndüğünde yatakta açılan boşluğa gözlerim takıldı: Döşeğin çiçek basmalı çarşafında sarı ve kahverengi lekeler temizlenme vaktini geçirmiş, çoktan kurumuşlardı. "Sağol oğlum." dedi. Hiç konuşmadan odadan çıktım.

Çok acı çekiyordu. Hastalığı neydi? Demans olamaz!.. Her şeyi biliyor ve hatırlıyordu. ALS miydi? Oğlu, çektiği çilelerden hasta olmuş, "bipolar bozukluk" teşhisiyle dönem dönem psikolojik tedavi görüyordu. Tüm dertlerden kurtulmak için evden kaçan bir de gelinleri vardı. Onlara çektirdikleri... Bana çektirdikleri... Hayat bunu neden yapıyordu? Hani bir söz var: "Bazı insanlar hayatı dolu dolu yaşarlar, bazı insanlar da hayatın akıp gitmesini seyrederler. Ama sen hayatı belli bir zamanda belli bir noktada yakalamayı başarırsan, işte o zaman harika bir şeyi başarmış olursun." Ben şimdiye kadar neyi başardım? Harika bir şey... İçimde volkanlar patlıyordu. Kalbim çarpmaya, nefes alışlarım hızlanmaya başladı. Kesik kesik nefes alıyor ve aldığım her nefesi gırtlağım diyaframımdan sesli olarak hırıltıyla yukarı püskürtüyordu. Gözlerimi hızla kırpıştırmaya başladım. Beynimin içinde düşünceler hızla akıyor, onları durduramıyordum. Hayatın film şeridi gibi gözlerinin önünden geçme hissi bu muydu? Bir keresinde boğulurken yaşadığım hissi andırıyor. Acı... Bu hoşuma gitti! Başkası bedenimi ele geçirmiş gibi... Bunu istiyor muyum? Merdivenlerden aşağı baktım, yolun karşısındaki terk edilmiş yeşil arabanın içinde cüceler var. Koltukların üstünde sıçrıyorlar, tepiniyorlar ama hiç toz çıkmıyor. Bana bakarak gülümsüyorlar. Kahkahaları arabanın çürümüş tavanından göğe yükseliyor. Bazılarının suratı silgiyle silinmiş gibi dümdüz. Yüzleri ten rengi ama yüzlerinde ifadeleri yok! Bomboş göz çukurlarıyla bana bakanlar var. Bir düzine cüce, bence aklım yerinde!.. Ama... Sonra bir şey oldu!

Koşarak merdivenlerden çıktım. Odaya girdiğimde gözlerini yummuş yatıyor. Ölmüş mü? Sessizce yanına yaklaştım. Koşarak aniden göğüs kafesine oturdum. XVIII. yy. iz bırakmadan öldürme tekniği. Nefes almakta zorlanıyor. Verdiği her nefes kayıp. Yenisini alması benim elimde ve o yeni nefesleri kendi almaktan aciz! Nefesini tutarak direniyor. Saldığı her küçük soluk ızdırap ona. Elleriyle ellerimi tuttu ve gözlerini bana dikti. Kan damlıyor gözlerinden! Gözlerine bakamıyorum. Cücelerin böğürtüleri arkamdaki cama vuruyor. Kulaklarımı çizen uğultular. Ya odayı sisler içinde görüyorum, ya gözlerimi yaşlar içinde görüyorum!.. Önce sol gözümden yaş boşandı, sonra diğeri. Hiç bu kadar yumuşak ağlamamıştım. Yüzümün yağlı derisinde kayan yağmur taneleri gibi!.. "Sanırım, öleceğim. Yağmuru seviyorum. Yağmurun yüzüme değmesine bayılıyorum." - Katherine Mansfield

Konuşmuyoruz! İkimiz de biliyormuşuz gibi. Ansızın bir şey oldu. Gülümsüyor... Acı bir gülümseme bu. Bu davranışı o ana kadar olan bütün cesaretimi alıp götürdü. (Birisine bağırıp çağırmanız, ezmeniz ve aşağılamanız onun boyun eğmeyi keserek baş kaldırdığı ana kadardır.) Beni tanımaya, çözmeye başlıyor belki. Derken sona da yaklaştı. İçinden ağlayan birinin inlemesine benzer hırıltılar çıkararak kirli tırnaklarını kaburgalarımın altına, karın boşluğuma geçirdi...

Tüm ölenlerin son sözlerinden hangisi bize uyar:
"Beni bir antika olarak saklamaya çalışıyorsun ama işim bitti, öleceğim." George Bernard Shaw
Gerçekten bir antika, değeri belirsiz olanından! Ona uydu.
"Her şey sona erdi! (Consummatum Est!) - Hz. İsa
Evet, onun için her şey!..
"Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak! Yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın." - Ernesto Che Guevara
İşte bu tam da bana uymuş!..

Beton merdivenlerden koşarak inerken toz tanecikleri arkamdan ufak çıtırtılarla sokağa saçılıyor. Nefes nefeseyim. Arkama bakacak cesaretim yok. Kafamdaki uğultu kayboldu. Kaşlarımın nemlenmesi gözlerimden akan yaşlardan mı, terden mi? Beynim karıncalanıyor. Islak kaşlarımın kaşıntısı saç diplerime kadar vuruyor. Etraftaki her şey dönmeye başladı. Terk edilmiş araca baktım boş!.. Bomboş!
Olduğum yere çöktüm. Cezaevi mahkumlarının avluda özlem giderdikleri ve gene de tam olarak göremedikleri güneşin altında pinekledikleri gibi, alaturka tuvalete oturur gibi oturdum yere... Dizlerimin üstüne gelen iki kolumun dirseğinden ellerim cansızmışçasına caddedeki yola sarkıyor. Kafamı toparlamaya çalışıyorum.

Orada neler oldu? Kendime arka arkaya sorular soruyorum. Soran ben... Yanıtlayan da benim... İçimdeki ses... Kendi kendimle kavgam bitmiyor. Hiçbir şey olmamış gibi dükkana yürümeye başladım. Hava kararmak üzere ve kafamı gökyüzüne çevirerek koşunca kümelenmiş bulutların olmasını istediğim tüm şekillere büründüklerini gördüm. Koşa koşa yolun sonuna geldiğimde bakkal karşımdaydı. 

İçeri girdim. Babam nerede olduğumu sormayı unutup ekmek dolabının yanında yerde duran iki ekmek dolu kasayı göstererek "bunları dolaba diz" dedi. Saymadan tümünü yerleştirdim. Boş kasaları dışarı çıkardım. Bakkalın arka bölümündeki soğutucu dolabın yanına geçtim.

Soğutucuya eksikleri dizmeye başladım. Bir tenekeden çeşitli ağırlıklarda tartarak paketlediğimiz kireç kıvamlı kirli-beyaz renk peynirleri çıkararak ince beyaz plastik kaplamalı dolap tellerine dizdim. Bir teneke biberli yeşil, bir teneke de buruşuk siyah zeytin. Sosis ve sucuklardan da ikişer adet koydum. Beş adet kutu ve on adet şişe birayı da dolaba yerleştirdim.

Çalışarak bir saat ya geçti ya geçmedi. Dayanamıyorum. İçim kıpır kıpır. Kendime engel olamıyorum. Sanki içtiğim bir maddenin esiri gibiyim. Bana istediğini yaptıran bir "içses" her zaman kulağıma anlamını çözemediğim sözcükler fısıldıyor. Japoncaya benzeyen bilmediğim bir dili konuşuyor benimle. Ateşler içinde hasta yatarken mütemadiyen gördüğüm garip rüyalardaki çamur mozaik resimler, akrep desenli kilimler gözlerimi kapattığım her an zihnimde beliriyor.

Kahkahalar duymaya başladım. Babama baktım. Hesap makinesiyle oynuyor. Tuşlara bastığında ses çıkmıyor. "2" rakamının karesi'ni durmadan alarak rakamların büyümesini izliyor. Ta ki hesap makinesi ekranı tıkanana kadar. Sonra silip yeniden... Bakışlarımı etrafta gezdirdim, radyonun kırmızı ışığı yanıyor, ama yayın yok. Gözüm soğutucu dolaba ilişti, dönen pervanesinde ses yok. (Hapishanelerde bazı mahkumları tamamen ses yalıtımlı hücrelerde tuttuklarını biliyorum. Onlara verilecek en büyük ceza, bu sessizlikte yaşayıp yaşamadıklarının ayırdına varamamaları ve sonunda intihar etmeleri. Sonsuz sessizlikte insanın yaşam bulgusu bulamadığı için ölmek isteyişi...) Ayaklarımı yerde sürtmeye başladım... Ellerimi çırptım! Babam bana baktı. Şaşırmış gibiydi. Sonra önüne döndü.
"Birden içimde sevinçli bir gezegen keşfetmiştim, muhtemelen hayat vardı." - Didem Mamak
Anlaşılan ben duyamıyordum.

Kapının önüne çıktım. Dönmek istiyorum! İçimdeki p*ç beni zorluyor. Baskıya dayanamıyorum. Döndüm. Eve doğru olanca hızımla koşmaya başladım. Çünkü şu an orada neler olduğunu görmek için her şeyimi veririm. Odaya girdiğimde yaşayan canlı, ben çıktığımda artık yaşamıyordu. En son bıraktığım cesedi görmek için duyduğum merak içimi tırnaklarıyla kanatırcasına çiziyordu. Katilin bitmek bilmeyen olay mahalline dönme isteği... Artık anlayabiliyorum.

Eve yaklaştım. Heyecandan kalp atışlarımı ağzımın içindeymiş gibi hissediyordum. Bir gün kalbi aritmi sıkıntısıyla çarpmamış biri bu yazıyı okursa beni anlayamaz. Ama yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor şimdi. Sessiz adımlarla merdivenleri çıkmaya  başladım. Katlanamıyorum çarpıntıya. Merdivenleri çıkıp yükseldikçe kalbim de ağzıma doğru yükseliyor. O kadar yavaş çıkıyorum ki basamaklardaki çatlakları, beton kusurlarını ve taş yarıklardan fışkıran yabani otları bile seçebiliyorum. Sonra birden!.. Tam dış kapıyı tuttuğum sırada içeriden birisi kapıyı kendine doğru çekmeye başladı.

Korkuyla karışık panik... Açılmasını istemiyordum. İki elimle tutamağı kavrarken, parmaklarımın her birinin çıkıntılı kemikleri görünecek şekilde tüm kaslarım gergin, gevşek menteşeli kapıyı kendime çektim. Nafile! Baş edemeyeceğimi anlayınca kapıyı bıraktığım gibi ardına kadar açılması bir oldu. Bozulan dengesini toplayarak düşmemeye gayret eden kişi: Erdal abi!

"Ne yapıyorsun burada?"
"Hiç abi, öylesine ge..." sözümü kesti, heyecanla:
"Annemi gördün mü?" Beynimin her yerine kafatasımı delercesine iğneler saplandı. 

"Yatağındaydı ya!"Aggghhhh.. Açık veriyorsun aptal... "Ben de şimdi geldim. Annem yok, nerede yahu bu kadın? Yürümedi ya!" İçimden: "Anlaşılan bizim ihtiyar ya yükselerek gerçekten melek oldu; ya da şimdi bir yerlerden çıkıp 12'lik tabut çivisini bizim kıçımıza çakacak!..." 

Hışımla eve girdim. Salondaki başım tabanda, kaldırmaya da cesaretim yok. Gözüm yerdeki kilime ilişti, kilim şu anda göz desenli!!! Aklımı oynatabilirim. "Ortaokulda Ev Ekonomisi dersinde dönem ödevim olan kilim desenlerini her şeyden iyi bilirim. Yanılmış olamam ki halı daha bu sabah yıldız desenliydi!"

Kafamı kaldıramıyorum, ağırlaşıyor başım. Arkamı döndüm Erdal abi yok! Kafamı kaldırdım yatak boş! "Daha bugün öldürdüm ya lan seni!" diye bağırmak istiyorum. Rüyada mıyım? Rüyanın kendisi miyim? Bağırış, ağlama sonrası banyoya koşmamla ikisinin de aynı yerde yattığını görmem bir oldu. Erdal abi annesine sarılmış, yaygara koparıyor boyuna.

Hırıltılı seslerle ağlaması, "akan göz yaşları sümüklerine karışan çocuklar" gibi. "Hani sokak çocukları mahallelerinde süt çocuğunu sıkıştırırlar ya, döverler... Dayak yiyerek sabrının sınırına dayanır da gene ağlamaz, kendini tutar... Ta ki sevdiği onu korumaya gelene dek. Büyüğü yanına gelip onu kolları ve omuzlarının arasına almaya yeltendiğinde öyle ağlar ki... O yaşlar, o, o kadar tutulmuş yaşlar, biriken tüm acıları birden boşaltmak ister gibidir. Korunduğunu hisseden çocuk iyice şımarır, kendisini koruyan "bengi insan"a bakar ve dayanamayacaktır artık. Koparır yaygarayı; ağlarken ağzından çiğnenmiş bulamaç ekmekler yerlere düşer kütle kütle..." Koca adam öyle ağlıyor işte! Suratı küçücük, sarı saçlı bi oğlan çocuğu. Bu nasıl acı? Ben ne yaptım. Ben mi yaptım?.. 

Kapı vuruldu: GÜM GÜM GÜM! Koştum kapıya. Birden korkunç bir bomba sesi gibi kapı çarpması, arkasından cam sesi. Geri salona koştum. Cam tuz gibi yerlerde. Salonda ihtiyarın boş yatağının kenarındaki pencere, rüzgardan çarpmış. Kırılan pencereyi kapatmak istediğimde gördüm ki pervaz kenarlarındaki camlar parçalanmış. Ama ortada minik minik (+) artılar yaratan göz desenli cam kırıkları. Neyden sonra gözüm dışarı ilişti... Terk edilmiş arabadan bana gülerek bakan bir yüz, kum tanelerinin desenleriyle tamamlanmış suratından akan toz taneleri kum saatindekiler misali dağılarak arabanın içine akıyor. Sonra biçimsiz surat ters dönerek yeniden döngüyü başlatıyor... Haydaaaa!... Buyurun cenaze namazına! Nereye geldik böyle? Ben nasıl kurtulacağım bu illetten? Kilime bir bakıyorum, kilim de bana! Göz desenli, evet göz. Gözler kanlanıyor. Göz beyazlarımın kenarlarından başlayarak bebeğine doğru yürüyerek bakışımdaki dünyayı kırmızıya boyuyor. Kendime gelmeliyim! Kendimdeyim. Biz kendimizde olduğumuzu çoğu zaman bilemeyiz. Birilerinin bize bunu söylemesi gerekir. Şu anda bana bunu kim söyleyecek? Banyoya da gidebilirim, kapıya da bakabilirim. Cesaretim yok banyoya bakacak! Kapıya koştum. Yavaş yavaş açıyorum... Önce araladım, sonra hızla ardına kadar açtım. Kimse yok. Hiç kimse...

Geri döndüm. Beni banyoya götürecek olan koridoru adımlamaya başladım. İçeriden ağlayış sesleri. Koridorun sonuna yaklaştım. Erdal Abi'nin yakarışları banyo duvarlarına çarparak koridor duvarlarından koşarak bana geliyor. Banyodaki lamba kuytu koridorun bi kısmını turuncu ışığıyla boyuyor. Aralıktaki yolluğa ve kenarındaki taş betona damlayan kanlara basarak koridoru bitirdim. Basıyorum ki şu anda üstüme aldığım ölünün vücut atıkları belki beni aklayacak. Yolu bitirdim ve sağa döndüm: Erdal abinin başı cesedin başına yapışmış, kalkmıyor. Yerde, koridordakinden de fazla kan var. Hani bu ölüm tekniği en az iz bırakanıydı?! "Ah patron, ah patron!" Kendi aptallığımı unuttum; gene de içim ezildi. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Islanmak. Islanmak ile yaşlanmak, aynı şey... Ellerimi göğüs hizasına kaldırıp ikisini de sağa sola çevirmeye çalıştım. Hissizlik mi başlıyordu? Elimi Erdal abinin omuzuna korkarak attım. Hareket etmiyordu. Bana döndü. "Ölmüş bu!" dedi. Bu mu? Polis cinayet şüphelilerini sorgularken özellikle az veya aşırı tepki verenler üzerinde dikkatle durur. Önce çok tepki verdi, sonra O'na bir obje gibi yaklaştı. Bu cinayet kimin eseri?!.

Dizlerimi kırarak başımı yere indirdim. Cesedin yüzüne doğru eğildim. Şu surata bak! Bunun saçları yok muydu? Gülerek ölmüş. Yalnız dudaklarıyla değil, gözleriyle de gülerek... mmm... Bana mı gülüyor acaba?.. Salaklığıma!.. "Ağlamak isteyip de ağlayamamak, ağlamaktan daha acıdır." Ağlamak istiyorum. Sabaha değin anıra anıra ağlamak istiyorum...

Keşke en başından işi "adam gibi" yapsaydım da temiz gitseydim. Teyzemiz giderayak kendisine cennetten tapu temin ederken, bana da Buca Palas'ta en pahalı süit odayı tutacak.

Hayat boyu hatalarım gözlerimin önünden geçiyor. Zamanı ağır çekim geri sarıp hızlıca zihnimden akmasını seyrediyorum. Tırnaklarındaki süprüntülerde dna'm var. Onun yanaklarında benim göz yaşlarım. Birbirimize mi aitiz? Sanki reenkarne olmuşuz da birleşmişiz; ölüm; ardından bir gün yeniden birleşecekmişiz gibi...

"Cinayet masasını unutma! Ömür boyu peşinde olacaklar..." 

Yerden kalktım. Ani bir şekilde banyodan çıktım. Erdal Abi'nin arkamdan baktığını hatırlıyorum. Uğultu sesleri. Bir şeyler söylüyor ama bende sesler gitti! Kısık... Önce normal, sonra hızlı adımlarla koridoru bitirdim. "Merdivenlerden inerken orada olmayan biriyle karşılaştım. Beni gördü! Umarım, umarım çok uzaklara gitmiştir..." - identity

Olanca hızımla koşarak mahalleden uzaklaştım. Kalbim, kuş kanatlarını kaburga kafesime çarpıyordu. Sokağımıza paralel ormanlık araziye girdiğimde manzara bir kez daha fark etmediğim şekle bürünmüştü. Patika yolun kenarındaki ağaçlardan önüme süzülen güneş ışınlarına basarak, bir yürüyüp, bir koşuyordum. Çiy buharı ışık vurdukça ormanın içinde bulanık bulutlar dolaşıyordu. Ben koşmaya başladıkça ağırlaşan yanaklarımın köpek dudağı gibi sallanmasına mani olamıyordum. Her iki yandan uzanan ağaçların yeşil dalları yolun ortasında birbirine kavuşmuştu. Hızlanmaya başladım. Koştum, koştum... Ben koştukça güneş ağaç gövdelerini daha hızlı kesiyordu.

Ormanda bir süre dolaştıktan sonra mahalleye geri döndüm. Evin önünde kalabalık grup kendi arasında konuşuyordu. Yarık sıvasından yer yer iskeleti görünen o dikdörtgen bacalı ev dışarıdan gözüme daha bir eski göründü. Evin merdivenlerini koşarak çıkmaya başladım. Haberim yokmuş gibi öldür beni, ne güzel ama...

Salona girdiğimde kahroldum.. Evin oda ve duvarlarının aslında insanlarla yaşıyor olduğu gerçeği beni yerle bir etti; kalbime bir kıymık battı. Bir evden taşınıldığında, hani odaları boşaltıldığında yerinden kaldırılmış bir vitrin ya da tablonun ardında yıllarca bekleyen bir iz, çizgi veya toz birikintisi, altındaki eşyanın şeklini alır ya, işte öyle... Kalkık duvar kağıtlarının altında kalan kat kat boyalar, her yıl ev sahibinin zevkine göre boyanmış. Kimse sevmese de onun beğenisine göre... Bu evden taşındıklarını, mahalleden ayrıldıklarını düşündüm, herhangi bir başka sokağa yerleşecekler, burada kalan hatıralarına başka ailelerin muhtemel anıları biçim verecekti. Eski ailenin bıraktığı yerden yeni ailenin kokusu devam edecekti. Kokuları ve duygu durumları değişmiş kimsesiz bir metruk ev...

Teyzemizin hastaneye kaldırıldığını duydum. O sırada hastaneye gitmek üzere hazırlanan bir minibüse çöktüm. Yola koyulduğumuzda elinde baston, kucağında çantasıyla otobüste tıngır-mıngır seyahat eden ihtiyar yorgunluğundaydım. Ayakkabılarıma baktım, ormanda koşmaktan çamur içindelerdi...

Hastaneye vardığımızda heyecanım yükselmeye başladı. Hani hızla koşmaya başladığınızda sıçrar gibi yaparak uçacakmışçasına süzülürsünüz, her zıplamada yere ayaklarınız daha sert çarpar, gene koşarsınız. Her hızlanmada nabzınız artar, artar... Aynı hızla attığım her adımda beynime pompalanan kanın şakaklarımdan akışını hissedebiliyordum.

Hastane kapısından girerek kalabalıktan ayrıldım. Hangi odada olduklarını bilmiyorum. Bilsem de tüm odalara erişimim yok. Soyunma kabinini bulmam zor olmadı. Güzel bir cerrah önlüğü aldım askıdan, yeşil. Küçükken "Ben doktor olacağım!" diyen tüm acar veletlerin vekiliyim. Güzel de bir yaka kartım var. İsimleri öyle silik ki, sanki çıktı hatırımdan...

Rüyada gibiyim... Hani uyanamadığın rüyalar vardır, o an bilirsin gerçek olmadığını, gene de zihnine söz geçiremezsin. Bağırınca sesinin çıkmadığı, ölüme yavaş yavaş seni hazırlayan rüyalardır onlar; unutamazsın...

Koridorlarda dizili yorgun hastalar, hasta yakınları. Solumdaki taburelerde bohça kokan iki çingene kadın bekliyor. Onların karşısında yaşlı bir adam çorapsız iki ayağını birbirini üstüne atmış ve uzatmış, upuzun; kirli-sarı, kavisli tırnağına dokunuyor. Garip olan kimsenin beni fark etmemesi. Baktığım herhangi birinin benimle göz göze gelmemesi.

Koridordaki insanların ne kadar zamandır hastalarını beklediğini bilemiyorum. Bir anlık yalnızlık bir ömür gibi gelir, bir ömür de bir anda geçer aslında. Bu düşüncelerle bekledikleri süre de benim için anlamını yitirir gider...

Kantine doğru yol aldım. Canım bir şey içmek istemiyordu gene de masalardan birine oturdum. Televizyonda gündemi tartışan iki beyhude kukla, satılık kanallarda martaval okuyordu. Politika kansız savaşsa, bunların yaptığı neydi?..

Masada oturan kız kahvesini içerken bir yandan gazetenin bulmaca ekini dolduruyordu. Derin bilgisi olmadığından kutucuklar boşluklarla doluydu. Aslında dolu değildi, boşluklarla boştu. Bense küçüklüğümde, tamamlayamadığım bulmacalarda, o takıntılı olduğum boşlukları A'dan Z'ye tüm alfabeyi sırayla girip anlamsız sözcüklerle tamamladığımı anımsadım.

O kadar güzeldi ki: Tül kirpiklerinin arkasından menevişlerle gözleri kah renkleniyor kah kararıyordu. İki elinin arasına başını koyarak düşündüğü o an yok mu, dağınık saçlarının her biri masayı gıdıklıyordu. Dar ve küçük suratı, sivri bir çeneyle çiziliyor, beyaz boynu pürüzsüz bir ay gibi parlıyordu. Bazı kadınlar vardır yaşlarını asla bilemezsiniz. Onlar için 18 de 38 de doğru tahmindir. İki tahmin arasındaki 20 yıla bir ömür sığdırıp, çeyrek asır arasında bir gider, bir gelirler.

Masasına yaklaştım:
"Birini mi bekliyorsunuz?"
"Yooo... Buyurun oturabilirsiniz."
"Teşekkürler. Çizgi filmlerde her şey ne kadar da güzel. Üç kural hiç değişmiyor!"
Bulmacadan gözlerini kaldırmadan sordu: "Ne kuralı?"
Sert cevabı gülümsememi gölgeledi.
"1. Hiç kimse asla ölmüyor. 2. Filmin sonunda mutlaka iyiler kazanıyor. 3. Süper kahramanlar asla kaka yapmıyor."
"Peki, sizce nasıl olmalıydı?"
"Yalnızca mucizelere inandırılan çocuklar büyüdüklerinde geçmişin travmasını asla atamıyor ve hasta ruhlarıyla aramızda dolaşıyorlar."
"Bahsettiğinizi tam olarak anlayamadım. Ben küçüklüğümde hep normal bir kızdım."
"Ama ben Örümcek Adam'ı izledikten sonra nerde bir örümcek görsem elimi uzatıp kendimi ısırtmaya çalışıyordum. Sonra da aylarca bileğimi büküp duvara ağ atmayı denedim."

Güldü, gülünce gözlerinde kıvılcımlar parladı. İş üstündeyken kızı anlattıklarınla güldürebiliyorsan korkma!
"Peki sonra ne oldu?"
"Asla Örümcek Adam olamadım tabii. Ve uzun süre travmatik halde kabullenemediğim gerçeğe hayıflandım durdum."
"İyi de sizce çizgi filmler nasıl olmalı?"

"Hani küçükken bisiklet sürmeyi ilk kez öğrenirken, arka selesinde babanın ellerinin olduğunun bilinciyle kendine fazlaca güvenirsin ya... Sonra bir bakmışsın sürüyorsun!.. Giderek hızlanırsın, öyle ki; babanın koşarak sana yetişemeyeceği hıza gelirsin. Artık yalnız sürüyorsundur, ancak bunu bilmeden... Arkanı dönünce bir bakarsın ki o da ne, baban çok uzakta kalmış ve artık seni tutmuyor. O ana kadar sakin ve sorunsuz süren sen, babanın tutmadığını ve güvenli ellerinin selede olmadığını gördüğün an tüm cesaretini yitirir ve düşersin!.."
"Evet!?"
"İşte böylesi gerçekçi olmalı. Ancak o zaman haza çocuk yetiştirilir."
"Tamam, ama nasıl doğduğunu bile çocuğa anlatmalı mıyız? Her şeyi söyleyemeyiz biliyorsunuz."
"Aslında söyleyebiliriz: Mesela herkes ister ki babası annesinden başka kadına gitmesin. Baba aldatırsa çocuk asla bilmeyecek. Fakat yalnızca istemeyerek annesiyle yatıp arzuladığı başka birini hayal ederek, bence o olduğunu varsayarak sevişmesinden daha iyidir."
"Çok sığ düşünüyorsunuz."

Gözlerine baktığımda dumansız bir gemi gölgesi hızla uzaklaştı. Tavlama seansını kaybediyor gibiydim. Onunla neden konuşuyordum? Gerçekten sevgilim olması umurumda mıydı? Düşünceler aklımı başıma getirse de kendimi alıkoyamadım.

"Bize hep çocuklarımıza iyi bakmamız salık verildi. Fakat bu tek başına yetmez. Ben erkeklerin sevgililerini tıpkı kendi kızları gibi sevmelerini öneriyorum ve her an her şeye hazır olmalılar. Aşkları, hem kızları, hem sevgilileridir artık. Siz kızlar erkek arkadaşlarınıza (ki o erkek arkadaş benim düşündüğüm gibi biriyse) baba diye sarılabilirsiniz."

"Saçmalama! Senin bahsettiğin düpedüz ensest ilişki."
Hicap duydum. İçimden bir ses yanlış yolda olduğumu söylüyordu. Herkes üstüne geliyorsa yanlış yoldasındır. Buradaysa bir kişi üstüme geliyordu, o da adını bile bilmediğim biri. Ben hep en başından kaybedeceğim maçlara girdim. İyi de bu ne cesaret?!..

İkimiz de konuşmuyorduk. Karşısında utanarak oturdum, suç işlemişim gibi. Yememesi gereken ciğeri sahibinden izinsiz yiyen zavallı bir kutiğim sanki. Bazen kendime o kadar acıyordum ki... Dışarıdan birisinin bana acıyacağı denli esefle.

Yaşlı bir teyze sinirli cüzdanından çıkardığı, geçmeyen bozuk paraları, zorla kantinciye kakalamaya çalışıyordu. İki masa arkamızdaki orta yaşlı bir kadın hiç konuşmadan neredeyse on dakikadır beşikteki bebeği izliyordu. Bağırış sesleri, sedye gıcırtıları, sürekli açılıp kapanan hastane kapısına çarpan sert omuzlar. Sabaha karşı evine giren içkili adamın ağzına rahmet okutacak kadar keskin hasta kokuları; kükürtlü ağız kokuları.

Konuyu dağıtmak istedim.
"Siz burada birini mi bekliyorsunuz?"
"Evet. Babaannem ameliyata alındı."
Şu son cümleyi, gözlerini gözlerime dikerek söyledi. Yıllarca içine girilmemiş soğuk bir mağaranın kapısı aralandı.
"Durumu iyi sanırım, yoksa üzülmüş olmanızı beklerdim."
Gerçekten o olabilir miydi? O olma ihtimalini düşündükçe, burada doğmuş, tüm ömrümü hastanede geçirerek büyümüş ve bugün ölecekmişim gibi bir his tüm bedenimi kaplıyor, felçli bir çocuğu tekmelemiş de yere düşürmüşler gibi bir acı şişirerek içimi dolduruyordu.
"Peki nesi var babaannenizin?"
 "Yatalaktı zaten, son günleri olduğunu biliyorduk. Şimdi de ölmek üzere."
Kahvede okey oynarken küfür ettiğin adam, akşam kız istemeye gittiğin evdeki baba çıkabilir. Böylesi milyonda bir denk gelen şans (şanssızlık) şimdi benimleydi.

"Peki bir de şöyle düşün:
Doktor yanlış teşhis koysa ve '1 haftalık ömrünüz kaldı!' dese; hastanın son bir haftası sürekli ölüm korkusu ile geçecekti. Bir hafta sonra doktor: 'Müjde! Yanlış hesaplamışız, 1 hafta daha ömrünüz var.' deseydi bile bu aslında adam için "müjde" değil "kara haber"dir. "Madem ölmeyecektim, o zaman neden 1 hafta her gün öldüm ben?.. Şimdi bir hafta daha sürem var. Demek 1 hafta daha fazla yaşamayacak, tersine 1 hafta daha fazla öleceğim."
"Babam öldüğünde bana da kaskafalının birisi 'Canım kızma ama, kalp krizi en temiz ölüm şeklidir.' demişti."
"Özür dilerim, babanın öldüğünü bilmiyordum. Elektra kompleksin var mı?"
"Bilmiyorum, tam olarak nedir?"
"Çocukluğunda 1-5 yaş arasında kız çocuğunun babaya olan aşırı düşkünlüğü; üstelik annesiyle olan ilişkisini kıskanacak kadar. Bilinci tam oturana dek bu aşkı devam eder. Bilinç sahibi olduğu an babasının asıl sevgilisinin annesi olduğunu görür ve kahrolur. Bunu yavaş yavaş kabul eder bir yandan, diğer yandan ise ömür boyu bitmeyen bir aşkla tutuşur. Hayatı boyunca babasına koku, karakter, fizik ve seks olarak yakın olan erkek arkadaşta, yani başka bedende o ilk aşkını, sevgilisini yeniden bulacaktır. Tabii yeterince ararsa..."
"Evet. Bende sanırım bu var."
İşte istediğim gibi bir kız. Aşıktım ve içim içime sığmıyordu. Avuçlarım gergin, kollarımı alabildiğine açsam, göğsümden dışarı yüzlerce kuş uçacak sanıyordum.

Gözlerim babetlerine ilişti. Tokalı iki küçük babet içinde bir çift minik ayak.
"Enkazdan çıkan bir kol rüyana girer suratına dokunuverir adeta... Ve kopuk bir bacak dürter seni, hoplarsın!" dedi.
Büyü bozuldu birden!..
"Bir kızdan beklenenden daha vahşi, daha gaddarsın. Sanki az önce hayatımı ona adamakta beis görmeyeceğim o güzel insan gitti de, ömrüme kara bir perde çekmekten imtina etmeyecek bir canavar geldi."

Gözleri gülerek baktı:
"Sen bütün bir ömür beni beklemiş gibisin." diye ekledi.
"Arkadan ya da yandan sana benzediğini düşündüğüm hiçbir yüz bugüne dek gözlerime baktığında sen kadar güzel değildi."

Kafam karışmıştı. Babaannemizin oğlu bipolar bozukluk çekiyordu, evet. Psikotik epizod geçiren hastalarda düşünce ve duyu ağır oranda yavaşlar ve hasta halüsinasyonlar görmeye başlar. Manik depresif olan hastadaki yükselir alçalır duygu hali ailesindekilere görerek, çocuklarına ise kalıtımsal olarak sirayet eder. Babaannenin tek oğlu olduğuna göre bu kız aynı adamdan başka bir kadından idi. Yasak aşk konusundaki takıklığının nedeni de buydu...

Birden ayağa kalktım ve haykırdım.
"Sen hastasın!"
"Ben mi?.. Saçmalama! Hasta olsaydım, hasta olduğumu bilirdim."
"Bilemezsin!.. Sorun da bu ya zaten. Sen hiç akıl hastanesinin kapısından içeri girip 'Beni de aranıza alın, ben de sizlerden biriyim, deliyim.' diyen birini gördün mü? Hastasın ve profesyonel yardım almalısın..." dedim. Ve ekledim; bak,
"Eğer antisosyal kişilik bozukluğun varsa, birisi senin lehine dahi bir şey söylese onu hemen şahsi olarak bir saldırı gibi algılaman mümkün. Bu durumda kişi senle uğraşmamak için kabul etmiş görünür ve sana haklı olduğunu söyler. Bu durumda sevinirsin. Fakat haklı olduğun falan yoktur. Yalnızca haklı görünüyorsundur. Oysa gerçekten istediğin (haklı olma durumu) gerçekleşmemiştir. Ruhsal olgunluğa erişirken hazla uyuşan kafanda yarattığın savını destekleyenlere kahkahalarla gülerken, görünenin aksine zorla kabul ettirdiğin yanlışlıklarına sarılarak ağlaman yakındır. Bir günlük ömrün kalsaydı ve bu son 24 saatte sadece bir kişiye son bir defa görünme fırsatın olsaydı... Kime görünürdün? Ona ne söylerdin?.. Ve daha ne bekliyorsun?..
"Kendime. Çünkü kendimi dışardan birisinin bakış açısıyla asla izleyemeyeceğim. Kendimden bir tane daha olmasını isterdim ve görünmeden onu doya doya izlemek..."
"Bu kadar narsist misin?" Caravaggio'nun ünlü tablosunu düşündüm... Minderden başını kaldıran masum kedi saflığıyla baktı bana; ama konuşmadı. İkimiz de konuşmadık.

Etrafa bakındım:
Kamburu çıkmış yaşlı bir adam çift çizgi ütülenmiş hastane elbisesinin altına sakladığı idrar torbası ile koridordan geçiyordu. Tepemizde yankılanan soğuk anonsta bir doktorun ismi söylendi. İsimliğime baktım, yazılar netti. Sersemliğimi fark etti. İsimliğime bakarak
"Seni çağırıyorlar, gitsene!.."
İçim titredi. Hani genelde uyumaya başlarken olur. Rüyanda dalarken hızla bir yere düşersin ya da ayağını bastığın yerler bir anda kayar ve yok olur. Bu hislerle boğuşarak ağlamak istedim. Ağlamak isteyip de ağlayamamak ne acıdır... Ve ne kadar acıtır.
Ben seni bir ömür bekledim, demek istedim. "Şimdi neden kalkıp gideyim?"
"İşte bunun için!" dedi ayağa kalkarak. Söylediklerimi duymuş gibiydi. Oysa içimden konuştuğumu sanmıştım.
Elbisesini kaldırdı. Göbeğinde göz vardı, o kadar iyi boyutlandırılmıştı ki göz dövmesi mi gerçek göz mü emin olamadım.  Arkasını döndü, o da ne tılsım deseni. Yorgan iğnesiyle içimi içime dikiyorlardı. Bulmaca çözen kız bulmacanın parçalarını tamamlayandı aynı zamanda. Evde yerdeki kilimde fark ettiğim yıldız ve göz deseni, gördüğüm garip rüyalardaki akrep desenli kilimler ve şimdi de tılsım...

"Ne istiyorsun?" dedim.
"Sadece gitmeni. Git ve istediğini yap. Ancak böyle mutlu olacaksın. Kendine kendinle engel olduğun sürece yalnızca şu anın gerçeğini yakalayabilirsin."
Adım ikinci kez anons edildi. Kalktım ve hoşçakal, diyerek ayrıldım.

Dijital ekranından her yeri tarayan android robot gibi hastaneyi süzüyordum. Bakışlarıyla duvarların arkasını görerek her yeri yakan bir Terminatör gibi...

Ameliyathanenin yarıdan yukarısı buzlu camlı çift açılır kapısına iki elimle vurdum. İçerdeydim artık. 6 ameliyathanenin de odaları boştu. Sırayla girip çıkmaya başladım. Son odaya girdiğimde buldum onu. Yatakta öyle masum yatıyordu. Eğilip dudaklarına buse kondurdum. O kızdı biliyorum.

Asılı kan torbasını yırtarak başımdan aşağı boşaltmaya başladım. Üstümdeki tüm kirlerden arınma amacıyla banyoda başımdan aşağı dökülen sular gibi süzüleceğini umdum onun. Artık beni akan su bile paklayamazdı. Kanın üstümden akıp giden parlak siyah bir mürekkebe döndüğünü gördüm. Kan bu kadar koyu renkli miydi?

Hiç görmediğim kadar saf... Yerler kan, her yer kan. Kan kokuyordu odanın içi. Böyle paslı, ıslak, bayat salça gibi kan. Demir tadında.

Arkamdan "Nekrofil, nekrofil bu yakalayın!" sesleri yankılandı. Her adımlarında boğuklaşan sesi sanki birisi kısıyordu. Her adımda bir diş ses seviyesi azalıyordu... Esmer bir güvenlik görevlisi doğulu bıyıklarıyla bana doğru gelmeye başladı. Son şansımdı bu... Masadaki neşteri boğazıma rastgele saplamaya başladım. Şah damarımı bulana kadar 3 darbe yetti.

Birden geçmişe gittim... Babamı ilk kez Uğur Mumcu öldüğünde ağlarken gördüm. 24 Ocak 1993'te, Ankara'da... 13 yaşımdaydım. Daha sonra, önce babası, ardından annesi öldü; ama o hiç ağlamadı. O zaman inanamamıştım Uğur Mumcu'ya nasıl bir sevgi gösterdiğine ve kaybettiği değerin ne olduğuna. Şimdi inanıyorum.

Benim ardımdan belki hiç kimse ağlamayacaktı. Ben dünyam karardığında çok şey kaybedecektim. Dünya ben olmayacağım için hiçbir şey kaybetmeyecekti. Gereksiz itin tekiydim.

Geçmişte sanrılarla titrediğim geldi aklıma. Acı sular gibi gülümsedim. Geceyarısı koşarak karşıya geçmek isterken tırın altında kalan, çamurluk arasına sıkışarak metrelerce sürüklenen çocuğun tek parça bedeni kadar çaresiz... Bu ne anlama geliyor? Yeterli zamanım var demek.... Harap edilmiş bir ömrüm, saniye kısalığında... İlk otuz saniye kaybedilen kanın ardından şoka girdim. Kesik kısımlarda bir şey hissetmiyordum. O kadar güzeldi ki...

Dönerek yere yapıştım. Dudaklarımda tadını daha önce bilmediğim türden köpükleri yaladım. Kafamı kaldırdığımda önümden uzaklaşan kanlı bir ayak gördüm. Oysa kendimi öldürdüğüm sanrısıyla tüm kirlerden arınarak, vicdanım rahat ve hür şekilde gidecektim. Ama birisi buna izin vermedi. Oydu, tahmin ettiğim kişi... "Merdivenlerden inerken orada olmayan biriyle karşılaştım. Beni gördü! Umarım, umarım çok uzaklara gitmiştir...

Omuzlarımı yukarı çeke çeke, ayaklarımı yere vura vura, salyaları aka aka ağlayan çocuk olmak istedim... Yüreğime jilet atıldı!..
Doktrin: "Ölümden korkmamak ölümden kurtarmaz. Ölümden korkmamak ölümü ertelemez." -ck-

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder