31 Mart 2018 Cumartesi

Seyahatnamesi'nden Seçmeler - Evliya Çelebi

Sf: 9
Kişiliği
Seyahatnamesinde anlattıklarından yola çıkarak Evliya Çelebi'nin çok sevimli bir kişiliğe sahip olduğunu söylemek gerekir. Zaten padişahın yakın sohbet adamları arasınak girmesi de bu yüzdendir. Nükteci bir yapısı vardır. Hoş sohbettir. Edebi bilgisi gayet güçlüdür. Sürekli öğrenme arzusu içindedir. Bu da onun ilgi alanlarını ve bilgi düzeyini çok genişletmiştir. Girdiği bir çevrede hemen kabul edilip sevilen bir mizaca sahiptir. Zaten seyahatname de bunun bir ürünüdür.

Sf: 14
Seyahatnamesi
Evliya Çelebi'nin seyahatnamesi olan ciltlik büyük bir eserdir. Türk kültür tarihinin aynı zamanda yerli ve yabanıcı dil, tarih, edebiyat ve etnografya araştırmacıları için en önemli kaynaklarından birisi sayılan bu  eserde yaptığı bütüm yolculuklar sırası ile anlatılmıştır. Bu eserde anlatılanlar zaman dilimi olarak XVII. Yüzyılı yani. IV. Murat, Sultan İbrahim ve IV Mehmet devirlerini ve geniş Osmanlı coğrafyasını kapsar.

Sf: 16
Yazarın kelime hazinesi oldukça zengindir. Yazı diline ait kelimelerin yanı sıra yeri geldikçe yöresel söyleyişlere de yer verilmiştir.
Seyahatnameyi ilginç kılan bir yön de anlatımda deyimlerin, atasözlerinin, kelamı kibar denilen güzel sözlerin, hatta argo ifadelerin bulunmasıdır. Bütün bunlar anlatımı sıradanlıktan kurtaran unsurlardır.

Sf: 34
Bursa'nın Büyük Çarşısı
Bütün dokuz yüz dükkandır. Kale gibi dört demir kapılı bir kapalı çarşısı vardır. Buradaki dükkanların her birinde Mısır hazinelerine sahip zengin tüccarlar vardır.
Bu dükkanlarda o kadar değerli, mücevherli kap kacaklar ve hediyelik eşyalar vardır ki, güzelliklerini anlatmak mümkün değildir.
Kapalı Çarşı'nın dört çevresindeki kuyumcular çarşısı bir büyük yolun dört tarafına yayılmış kagir binalardır. Gazzazlar çarşısı, Kavukçular çarşısı, Takkeciler çarşısı, İplikçiler çarşısı, bezzazlar, Hallaçlar çarşıları gayet süslü olup sahipleri ise iyi ahlaklı insanlardır.
Fakat Baharat çarşısı hele gelincik gibi güzel Gelincik çarşısı bir büyük yolun iki tarafında olup öd, amber, misk, gül suyu satılan güzel kokulu çarşılardır. İçinden geçen adam, keyfinden buradan çıkmak istemez. İşte bu esnaf dükkanları Kapalı Çarşı'nın dört tarafını sarar.

Sf: 46
Onlar bu kadar çok ganimetle Bursa'ya gelince bütün İslam askerlerinin damağında bu işin tadı kaldı. Bunun üzerine gemilerle defalrca Rum tarafına geçtiler. Pek çok köy kasaba ve kale'yi fehedip her seferinde İstanbul'un çevresindeki kafirleri esir ederler ve yakaladıkları güzel cariyeleri nikah edip evlenirler.

Sf: 52
Sultan Ahmet Camii
Bu caminin beş kapısı vardır. Sağ tarafıtaki köşede hatip kapısı, sol tarafta hünkar mahfeli altında imam kapısı, iki yan kapıları da sedef işlemelidir. Bu dört kapıdan camiye basamaklı taş merdivene çıkılır. Beşinci kapısı olan kıble kapısı diğerlerinden daha yüksektir. Bu camide asılı avizelerin yüz Mısır hazinesine eş kıymette olduğnuu söylerler. Rahmetli Sultan Ahmet Han, o derece büyük, efendi, güzel huylu ve iyi düşünceye sahipti ki dedelerinden beri ne kadar kıymetli görülmeye değer mücevher cinsinden hediyeler varsa hepsini bu camiye avize yaptırmıştır.
Cami yapılırken bütün devletlerden çeşitli hediyeler geldi. Bütün ülkelerin sanatlarları Sultan'dan ihsan almak düşüncesi ile yaptılranı görülmeye değer şeyleri getirerek camiyi süslemişlerdir. Hatta bunlardan Habeş veziri Cafer Paşa, altı adet zümrüt kandil göndermiş, Mührü Süleyman üzere altısını da mücevher, altın zincirlerle asmışlardır ki her bir kandil altışar okkalık kıymetli taşlardan yapılmıştır. Parçalarının her biri bir Rum haracı değerindedir değerindedir derler. Bunun gibi birçok kıyletli avizeler ile süslenmiştir ki anlatılmasında kalem ve dil güçsüz kalır.
Tuğra ile damgalanmış ve ilgili memura telsi edilmiş dokuz yüz bin adet kitap vardır.
Allah hakkı için söylüyorum ki, avlunun kıble kapısı hiçbir yerde benzeri olmayan tunç bir kapıdır. Boyu on iki ziradır. Bir kuyumcu kadar işinin ehli olan ustası, sanatını göstermek için öyle değerli bir kapı yapmıştır ki, dikkatle bakan herkes hayranlığını ve şaşkınlığını gizleyemez. Pirinç, maden ve tahtalar üzerine en ince nakışlarla ve değişik renkli  kalem işi, altın nakışları ile içine gümüş halka, gümüş kilit ve menteşeler takılmış benzersiz bir kapıdır.

Sf: 55
Dış tarafı at meydanıdır ki, baştan başa geniş bir meydandır. Bu meydanın güney tarafı imarettir. Burada fakirlere yemek verilir. Bir ziyafet evi, bir hastanesi ve bir de sebil vardır.

Sf: 68
Erzurum Halkının Lisan ve Halleri
Erzurumluların kelimeleri şu tarzdadır. "Harda idin?" Yani "Nerede idin?" demektir. Daha bunun gibi şeyler... Fakat bilginece ve düzgün konuşurlar.
Gerçi Erzurum, şiddetli kış ülkesidir muntazam bostanları çok olup kavunu, karpuzu, lahana ve patlıcanı bol olur. Arazisi geniş fiyatları ucuz dedikleri yer tam burasıdır. Erzurum'un toprağı verimlidir. Vilayeti geniş ve mamur, buğdayı ve diğer mahsulleri meşhur, yiyecekleri güzel ve beğenilir, ekili yerleri bereketli bol, nimetleri çok, binlerce pınar ve akarsuları olan bir şehirdir. O kadar ucuzluk ki, deve dişi gibi buğdayın beş eşek yükü bir kuruştur. İki at yemi bir akçedir. Bir eşek yükü arpa iki akçedir. Bir okka olan beş dane has beyaz ekmek bir akçedir. Koyun ekinin okkası iki akçeye, sığır eti bir akçeye, bir tavuk bir akçeye, kırk yumurta bir akçeye, bir güvercin palazı bir akçeye, yüz dirhem yağlı katmer çörek bir akçedir. Diğer yiyeçekleri de bunlara göre kıyas edilebilir.

Sf: 70
Bir de bir keresinde kedinin biri bir damdan diğer dama sıçrarken boşlukta donup kalmış. Sekiz aydan sonra Nevruz'da don'u çözülüp miyavlayarak yere düşmüş. Bu halk arasında meşhur bir söylencedir.
Azak ve Kıpçak'ta zemheri geçirdim. Böyle şiddetli kış görmedim.

Sf: 76
Dünyada Trabzon'un kuyumcuları gibi usta kuyumcu yoktur. Hatta I. Selim, burada doğduğu için çocukluğunda altın kakmacılığını öğrenmiş ve babası Beyazıt Han adına Trabzon'da sikke kazımıştır. Ben bu sikkeyi gördüm. İşte o zamandan beri kuyumcularıyla ün salmıştır. Öyle bir zincirden at gemleri, buhurdan, gülabdan, kılıç gaddar (keskin kılıç), aşçı bıçakları işlerler ki örneği başka yerde bulunmaz. Gurguroğlu Bıçağı adıyla meşhur bıçaklar işlerler. Trabzon baltası adı ile bir cins balta yaparlar ki, başka diyarlarda benzeri yoktur.
Boz dağlarının turna kanı üzüm şırası gayet güzel olur. İçene asla sarhoşluk vermez. Üç kez kaynatılmış üzüm suyu ve misketi (üzüm) gayet lezzetlidir. Yiyeceklerinden yemişleri, hele kiraz, lahıcan armudu, beğ armudu, gülabi armudu, sinop elması, namık üzümü, mülki üzümü, frenk üzümü gayet nefis olur. Patlıcın inciri denilen bir tür inciri vardır. O kadar lezzetli olur ki benzeri Nazilli'de bile bulunmaz. Limonu, turuncu, tarı, zeytini her tarafta meşhurdur.
Yedi türlü zeytini olur. Trabzon zeytinin bir nevi ufağı vardır ham iken yenir. Siyah kiraza benzer. Buralara mahsustur.

Sf: 78
Bayburt Kalesi
Osman oğullarının ataları bir birlikte Mahan tarafından gelen Akkoyunlular, bu şehirde yerleşmişlerdir. yaylağa çıkıp gezinirken Gümüşhane ovalarında büyük hazine demek olan madenleri bulup (bay) yani zengin oldukları için bu şehre Bayburt denilmiştir.

Sf: 79
Nöbethane kapısından aşağıda olan şehirde on dokuz Müslüman, yedi Ermeni mahallesi vardır. Yahudi ve çingenesi yoktur. deniz kıyısına üç konak kadar yakın olduğundan Rumları çoktur. Halkının çoğu Türkmen ve Kürt'tür. Fatih, fetihten sonra Tire şehrinden buraya üç bin kadar adamı sürgün etmiştir. Halkının çoğu bu tirelilerden çoğalmadır. İbadetlerine düşkün dindar adamlardır.

Sf: 80
Yiyeceklerinden taze tereyağı katmeri, beyaz yağlı çöreği ve tavuk böreği, beyaz deve dişi nahiye buğdayı meşhurdur. Dokumalarından Bayburt kilimleri, seccadeleri çok meşhur olur, her diyara gider. Şehir soğuk olduğundan meyveleri o kadar çok değildir. Yetmiş adet çocuk mektebi vardır.
Çocukları gayet zeki, olgun ve soylu olurlar. İhtiyarları yüz elli yaşına kadar yaşarlar. Dilleri akıcı, güzel ifadeli, çok dürüst ve terbiyeli kadınları vardır. Erzurum toprağından olduğu için yeri yayladır. Şehir, Erzurum'un olu iki konaklık yerdir. Trabzon, kuzey tarafına düşer. Yolu sarp olduğundan, Bayburt'tan Trabzon'a yaya iki günde, atlı dört günde varır.

Sf: 82
Burada şunu da belirteyim ki ne hikmese Erdebil'de kedi yaşamadığından faresi pek çoktur. Erdebil halkının yünlü elbiseleri ve hırkaları fareler yüzünden parça parça olmuştur. Ayrıca burada kedi tellalları vardır. Kedileri kuş gibi kafeslere koyup satarlar. Özellikle Divriği kedisi burada çok beğenilir. Bu Divriği kedisinin yüz kuruşa satıldığını gördüm. Ama bu kediler de uzun süre burada yaşayamaz.
Tellallar kedi satarlarden şöyle söylerler:
- Ey kedi sesi özleyenler. Bunlar çok avcı kedilerdir. Çok terbiyelidirler. Üstelik afacandırlar. Hırsız değiller. Üzüntünüze ortak olurlar. Fareler aman vermezler. Çok eğlenceli kedilerdir, derler.
Erdebil'in daha görülecek pek çok şeyi vardır. Fakat biz şimdi burada bunları biryana bırakıp Divriği kedilerinden söz edelim.
Anadolu, Arap ve Acem'de bu Divriği kedileri kadar nazlı, oynak, sevimli üstelik çok iyi avcı başka kedi yoktur. Gerçi Mısır'ın, Trabzon'un Sinop'un kedileri de çok ünlüdür. Ama Divriği kedileri daha besili ve daha büyük ve daha samur gibi poslu ve türlü renkleriyle hepsinden daha ilginçtirler. Üstelik bu kedilere Acem ülkesinde Erdebil şehhirne armadağan olarak götürerek orada tellallar aracılığıyla Pazar yerinde ve bedestende sattırırlar.
Ama Divriği halkının bazılarının müflisçe oyunları çok acımasızdır. Yılda kırk elli kediyi gizlice öldürterek derilerini soydururlar. Sonra da bunlardan kışın giymet için kendilerine kürk yaptırırlar ki Moskof ülkesinin sincap kürkünden asla ayırt edilmez. Renkleri kırmızıya çalar.

Sf: 84
Şanlı Hanın Bağ ve Bahçeleri
Nice şirin çeşmelerin kubbeleri içinde asılı cam ve tahta bardaklar vardır. Şadırvanlar o cam bardaklara vurunca dokunaklı bir ses duyulur. Nice büyük teraslardan şadırvanların suları tersine dönerek yağmur gibi yere düşer. Nice fıskiyelerin üzerinde asılı çarklar vardır ki, fıskiyenin suyu o çarka vurunca o çark döner. O fıskiyelerin üzerinde karpuz büyüklüğünde içi boş toplar, havada dönüp yeri göğü seyreder. Sözün kısası her ülkeden gelen ustalar bu bağda öyle güzel şeyler yapmışlardır ki bunların hepsini anlatmak imkansızdır.
Çeşitli meyveleri İsfehan, Tebriz, Nehcivan dolaylarından gelen bahçıvanlar yetiştirirler. Bu cennet gibi yeri Sultan Murat Han gördüğü zaman parmağı ağzında kalmıştır.
 Bu bağın kuzeyinde ve arka tarafında Taklaban suyu diye anılan bir akarsu vardır. Han bu derenin aşağısına bir set çektirince bir göl oluşmuştur. İçinde türlü balıklar yüzer. Han, bu göl içinde saltanat kayıklarıyla özellikle kendisi kürek çekerek çoluk çocuğunu gezdirir. Onlara deniz zevkini tattırır.
Bir gün kadınlar, düzgün oturmayınca kayıklar devrildi. Ve bir çok kadın suda boğuldu. Han da bu kayıt gezintilerinden vazgeçti. ama bazen gidip balık avlar.
Melek Ahmet Paşa, hamamdan çıktıktan sonra Han'ın yasalarına göre Paşa'ya özgü sofra hazırlanıp tam iki yüz günüş legenle nefis yemekler ortaya donatıldı. Han'ın sırmalara bürünmüş, güzel giyimli ve yeni yetişmiş uşakları bellerinde sırmalı peştamallarla her biri birer çanak getirip töreleri üzere paşanın huzurunda yerli yerine düzüp saygı ile karşıda durdular. Sofradaki peşkir, mücevher saplı kaşılar, şerbet kaseleri ve öteki tabakları, kapları anlatmak imkansızdır. Sonuçta Han ile padişah ve hanın oğullarından Ziyaeddin Bedreddin, Nuredin Şerfafettin Paşa'nın sağ ve solunda diz dize oturup kokulu yemeğe yumuldular. öyle yediler, öyle yediler ki, benzeri hiç görülmeyecek bir olaydır.
Diğer bir yanda ise Paşa'nın ağaları ile Han'ın ağaları oturmuşlardı. Yemekten sonra altın legen ve ibrikle, kokulu sabunlarla elller yıkandı. Ortaya yine bir deste halı, bir uzun sırmalı peşkir, sedef ceviz demir, Seylan, akik hoşaf kaşıkları geldi ki her biri hazine değerindedir. Başka elli köle de ellerindeki elli kase içinde Şam'a özgü bir bitkiden yapılan elli çeşit hoşaf getirdiler. Bundan sonra diğer leğen ve ibrikler geldi ki, altınlı, mücevherli, fağfurdan idiler. En sonunda da değerli taşlardan yapılmış fincanlarla kokulu Yemen kahvesi, salep, mahlep, çay, şekerli şerbet, sıcak pelte tatlısı ve sütler içildi.
Yemekten sonra misafirleri eğlendirmek için birtakıp hünerli adamlar çeşitli gösteriler yaptılar.

Sf: 92
Dalga çarpışları da biraz azaldı. Gün doğusu rüzgarı bizi süre süre üçüncü gün birtakım dağlar görünmeye başladı. Öğle vakti dalgalar bizi kıyıya bıraktı. Bitkin bir halde kumlar üzerine düştüğümü biliyorum. Şeyh Sadi ne güzel demiş: Denizde çok kazanç var ama selamet istiyorsan kıyıdadır. Bütüm gücümle Allah'a şükür ettim.
Buraların neresi olduğunu sordum. Meğen Silistre eyaletinde Karadeniz kıyısında Gülgara Sultan dağları, kayaları, bağları imiş ki göğe doğru yükselmişler. Maceramızın başlangıcından bu ana kadar üç gün üç gece aç ve muhtaç bir halde sandal ile gezmiştik. Burada Gülgara Sultan zaviyesine giderek dervişleriyle sohbet ettik. Esirlerimle bana bir oda verdiler.
Bu tekkede on gece kendimizden geçmişçesine rahat yatağımızda yattık. Kışın şiddetinden çektiğimiz sıkıntı ve korkudan türlü hastalıklara yakalanmıştık. Bir kış hasta yattım. Şükran olarak on hatim indirdim. Çocukluğumdan bu yana bin altmış hatim indirmiştim. Bu yüce tekkede bütün Bektaşi dervişleriyle sekiz ay sağlığım düzelinceye kadar kalıp sohbetler yaptık. Bazen müezzinlik bazen imamlık yaparak sağlığımızı bulduk. Kölelerimden birisi bile ben falanını satın aldığı köleyim demeyim sanki benim candan kölemmiş gibi kaldılar.

Sf: 95
Saraybosna Şehri
Bu diyar halkı isimleri kısaltarak Muhammed'e Meho, Ahmet'e Ahmo, Şaban'a Şobo, İbrahim'e İbo, Zülfikar'a Zuko, Hasan'a Haso, Hüseyin'e Hüso, Süleyman'a Sülo... derler.

Sf: 96
Erdel Kralının Ziyafeti
Ravatop kalesinde Erdel Kralı, bütün Osmanlı askerlerine büyük bir ziyafet çekti. Bu ziyafetin bir benzeri daha görülmemiştir. Çoğu yemekleri ekmek, çörek, poğaça ve subu dedikleri has, beyaz ekmekleri idi. Çimenleri üzerine Macar kilimleri döşenip üzerine ekmekler konuldu. Kırk adet has ve beyaz ekmeklerin her birini birer çift sığır arabasına koyup getirdiler. Ekmeklerin her biri 20 adım uzunluğunda ve beş adım genişliğinde ve bir adam boyunda  idi. Allah bilir ki böyleydi... üzerleri, yumurtalı, çörek otlu, karanfilli yağlı çöreklerin hesabını Allah bilir.
Hatta ben, bu ekmekleri nasıl pişirdiklerini sordum. Şöyle cevap verdiler:" Binlerce kile halis un getirip, binlerce teknelerde hamur edilir. Ve ekmeklerin büyüklüğünde kazılmış kale hendekleri gibi çukurların içinde güzel ateş yakıp, bütün hamurları o hendeklere doldurdular.

Sf: 97
Üzerine elenmiş kül korlar. Daha üstüne ve yanlarına ateşler yığarlar. Yedi saat sonra ateşleri söndürüp, hendeklerden bir çok adam yardımıyla çıkarıp, bazı yanan yerlerini bıçaklarla keserler. Sonra ziyafet yerine getirirler.
Bu ekmeklerden başka üç yüz adet sığır, boğa içleri, safi koyun ve kuzu etleri, tavuk ve güvercin ve yeni pişmiş sığır kebapları vardı. Tam üç bin koyun, üç bin kuzu, altı yüz bin ekmek, yüz tane kazan pilav, yüz kazan herise, yüz kazan yoğurtlu pirinç çorbası vardı. Bu diyarda pirinç bulunmadığından pirinç pilavı yoktu. Ama büyükbaş sofrada vezir ve vekillerin önünde olan bir sahan içinde nefis yemeklerin her çeşidi var idi. Çünkü üç gün önce bütün vezir ve vekillerin aşçıları krala gidip bu büyük ziyafetin yemeklerini  hazırlamaya çalıştılar. Kral, bu hususta çok masraf etmişti. Paşaların sofrasında nice yüz güneş gibi kral ve kaptan çocukları cam, billur ve Necef ve fağfur kaseleri ile su ve şerbet taşıyıp hizmet ederlerdi.
O gün, Çavuş zade Mehmet Paşa, bu dilberler içinde şaşırıp kaldı. Ben, vezirler sofrasının uzunluğunu adımladım. Tam beş yüz adımdı. Bu ziyafet sabahleyin başlayıp ikindi üzeri bitti. Yemekten sonra Müslüman gazilerine üç yüz fıçı bal şerbeti ikramı olundu. Kral tarafından yedi adet vezire birer araba, altışar atları ile çekilip her arabada onar kase taler kuruş, çuhalar ve kıymetli kumaşlar vardı. Diğer Beylerbeyilere beşer kese kuruş ve birçok kıymetli kumaşlar, beylere de birer kese kuruş ile, birer ipek kumaş hediye etti. Bütün İslam askerleri çeşitli şekilde nimetlenip padişahın devletine dua ettiler. Oradan kalkıp beş saatte Mekişvar kalesine geldik.

Sf: 105
Hazar Denizi'ndeki Fil Balığı
Bakü kalesinden kalkıp deniz kıyısını katip edip giderken dalgalar tarafından sahile atılmış bir balık gördük. Uzunluğu tam yüz adım idi. İki başı vardı. Birisi kuyruğun yanında olup yılan başına benziyordu. Diğeri büyük olup hamam kapısı kadar vardı. Hikayelerde geçen ejderha sanki bu idi. Üst çenesinde yüz elli dişi vardı. Alt çenesinde yüz kadar dişi vardı. Her bir dişi bir zira boyunda olup adam uyluğu gibi kalın idi. Filkulağı gibi kulakları, yuvarlak gözleri vardı. Bütün vücudu kunduz gibi tüylü bir hayvandı. Doğrusu çok korkunç ve heybetli bir balık idi. Bütün Bakü, şemahi, Demirkapı halkı bir yere toplanmış bunu seyrediyorlardı.
Sf: 111
Ölümle Yüzyüze
Uvar kalesi tamir olunurken bizim ve atlarımızın yiyeceği kalmamıştı. Bu sebeple ugursuz bir günde Gürcüü Mehmed Paşa'nın Halep alayı ile Komran kalesi altına gittik. Burada ihtiyacımız olan ot ve zahire vardı. On bin askerle mehter eşliğinde Uyvar'dan çıkıp Komran'a yürüdük. Ben, iki seyisim, dört atım ve dört hizmetçimle idim. Yolumuz üzerindeki Eflak, Boğdan ve tatarlardan da yirmi bin asker ve beş bin hizmetçi daha toplandı. Nitra nehrine kadar gittik. Burada Gürcü Mehmed Paşa, nehir kenarındaki çimenlikte atından indi. Kethüdasına sancak ve bayrağı vererek "Varın siz devam edin" diyerek kendisi o mesirede kaldı.
Asker başsız düşmüştü. Bu durumda üç saat daha Komran tarafında yol aldık. Kale göründüğü vakit, paşanın kethüdası bir tepe üzerinde atından indi. Mehterhanesini çalmaktan vazgeçti. Onun yerine uyku borusu çalmaya başladılar. Askerler bu sesi duyunca karınca ve yılan gibi dört tarafa dağıldılar. Ot ve otluk için yola çıkmışken köyler yağma etmeye, ganimet malı almaya  çalıştılar.
Ben ve yardımcılarım, burada bir mamur köye geldik. Pek çok yulaf, buğdaş ve arpa bulunp bunları torbalara doldurduk. Birkaç kaz ve tavuk aldık. Yola düşmek üzereyken Seyfi adındaki yardımcım:
- Ağa şurada beyaz un varmış. Beyaz bal da var. Onları da alıp askerlere götürelim, dedi.
Ben:
- Olur, deyince onları almaya başladı. O sırada ben, Komran kalesinden bir siyah barut çıktığını gördüm. Dedim ki "Acele edelim. Kaleden işaret veriyorlar. Bu hayra işaret değildi. Bir de baktık ki ortalık toz dumandan ve gürültüden geçilmiyor. Herkes can derdine düşmüş. Biz de cenk meydanının ortasında kalmışız. Bu durumu görünce "canımızı kurtaralım" diyerek köyün ardından tarafa geçmeye çalıştık. Burada yedi adet haçlı bayrak ile bin adet düşman askeri görünce kılıcımla yüklerimin ipini kesip, yüklerimizi orda bırakarak yük hayvanımı da yedeğime aldım. İlki yardımcım da atlar üzerinde hazır idiler. O sırada düşman askerleri bizi görüp etrafımızı sardılar.
Üzerimize at sürerek kurşun atmaya  başladılar. Hemen tüfengimle ateş ettim. Birini kafası üzerine düşürdüm. Silah sesi üzerine düşman askerleri düşün arkadaşlarının yanına gittiler. Etrafıma baktım. Yardımcım Seyfi'yi gödüm. Atı yaralanmıştı. O sırada düşman askerleri bize yeniden saldıracakken bizim askerler imdadımıza yetiştiler. Ama aramızda şiddetli bir kavga başladı.
Düşmanlar dört taraftan kurşun atmaya  başladılar. Yirmi kadarı beni bir köşeye sıkıştırdılar. Allah'a şükürler olsun hiçbir kurşun bana dokunmadı. Fakat atıma kurşunlardan biri isabet etti ve yaralandı. Ayakta zor duruyordu. Bu durumun görünce dünya başıma dar oldu. Baktım bize yardıma gelen yiğitler şehit olmuşlar. Gözüm dünyayı görmez oldu. Can havli ile ok ve yayımı çıkardım. Bir ok fırlatarak yaralı atımın boynuna sarılıp dolu dizgin gitmeye çalışırken hizmetçilerimden biri:
- Ağam, beni düşman elinde bırakma! diye yalvarmaya başladı. Ona içim acıdı. Ama ne çere... düşman kuşatması iyice daralıyordu. Beni de esir alacaklardı. Bir ara kuşatma zayıflar gibi oldu. Bir boşluk yakalayarak bizim askerlerin olduğu tarafa yöneldim. Yaralı atım, son bir gayretle beni o tarafa taşımaya çalışırken gördüm ki yaralarından kan sızıyor. Hemen koynumdan mendilimi çıkarıp atın yarası üzerine soktum. Allah'a şükür kan, hemen durdu. Birden sağ tarafımda elli kadar düşmün askerlerinin gelmekte olduğunu gördüm. Bir tüfek menzili kadar yaklaştılar. Hemen içime bir ilham geldi. Samimi bir gönülle "Allah'ım, bütün insanların Rabbi sensin. Sana sığınıyorum. Bu kavga meydanından beni sağ salim sığırdaki yerimize ulaştır" diye Allah'a dua ederek ve güvenerek var gücümü pazılarıma verdim. Atımı dehledim. Zavallı atım son gücüyle beni askerlerin cenk eylediği meydana kadar getirdi. Ne var ki bizim askerin durumu kötüydü. Bozulup dağılmak üzere idiler ki Allah'ın hikmeti o anda Tatar askerleri yetiştiler. Düşmanı ok atmaya başladılar. Bizim asker de kendine geldi. Hücuma geçti. Kısa bir zaman içerisinde üç bin düşman askerini yere serdiler. Durumu iyiye gidiyorken orman içinden yetmiş kadar Haçlı bayrakları göründü. Bizim askerler yine çözüldüler. Böylece düşmana fırsat vermiş oldular. Düşman da Tatarlar üzerine yayılım ateşine başladı. Tatar milleti top ve tüfenk savaşından hiç hoşlanmadığından Estergon'a doğru kaçmaya başladı. Kalan askerlerle düşman askerleri arasında şiddetli bir çatışma oldu. Sonunda yüz gazimiz şehit düştü.
Bu sırada düşman, yeniden saldırışa geçti. Askerle, davul, zurna ve bayrağı bırakıp Uyvar'a doğru kaçtılar. Ben, birkaç yardımcımla geride kalıp bu açıklı hali görünce "Acaba bu savuş meydanında biz de şehitlik şerbeti içecek miyiz yoksa esenlikle Uyvar'a gidebilecek miyiz diye düşünürken yapacak bir şey olmadığını görüp kaçışmaya başladık. Meydan, mahşer gününe döndü. Bu esnada bir sürü Macar yaya ve atlası da saldırıya geçtiler. Yine kaçmaya  başladık. Yolum bir batağa çıktı. Atımla o batağa daldım. Kulağıma kadar çamura battım. Atım son gücüyle bataklık içinde yüzüp kaçmaya çalışırken düşman da ardımızdan ateş etmekteydi. Çok şükür zarar görmedik. Bir ara atımın ayaklarının yere değdiğini hissettim. Bataklık bitmişti. Sevincimden ağladım ve "Üstümde taşıdığım Kur'anı Kerim'i düşmana vermedim. Bunun hatırına beni doğduğum yere selametle ulaştır" diye dua ederek o çimenlik yerde dolaşmaya başladım. Ama harp sahasından yine top tüfek sesleri gelmekteydi. O esnada balyemez toplarının seselrini duydum. Sesleri Uyvar tarafından geliyordu. Orası bizim taraftı. Canıma can geldi. (...)
Zor bir yolculktan sonra sadrazam ordusunun yarın asağ salim vardık. Cenab-ı Hakk'a şükürler ettik. Başımızdan geçenleri öğrenen paşalar, perişan halimizi görünce bana at ve yardımcı adamlar verdiler. Zaten ertesi günde yolda birbirimizi kaybettiğimiz diğer adamlarım gelip beni buldular.

Sf: 117
Bu köprüden sonra karlı, sarp dağlara çıkarak aşıp yine kuzeye giderek Avlar köyünde konakladık. Pasin toprağı sancağında mamur köydür. Buradan kuzeye doğrulduğumuzda üzerimize Pasin sahrasının serçe başı gibi karları yağarak Hasanabad kalesine geldik. Birada bir gün kalıp iyi bir hava ile batıya giderek Cafer Efendi köyünde konakladık. Erzurum adlı eserin sahibi bu köye adını veren Cafer Efendidir. Üç yüz haneli Ermedi köyüdür. Buraya geldiğmizde şiddetli  bir kıştı. Buraya öyle bir zamanda gelmek ebedi hayat bulmak gibi bir şeydi. Çünkü evlerin damları bütün Erzurum evlerininki gibi gemi direği ile bina olunmuştur. O direklere keran derler. Ağır çam direkleridir. Bu evlerin ortasında sığır tezekleri yakıp, çeşitli çorbalar pişirerek gelip geçene ikram ederler. Son derece bolluk bir yerdir. Her evin dört tarafında camus sığırları bağlıdır. Onların da nefeslerinden evleri hamam gibi olur.

Sf: 137
İki muhterem vezir, kraldan bir basamak aşağıdaki minbere oturdular. Kral, ilendike mücevher minbere oturdular. Kral, elindeki mücevher topuzu iki dizi üzerine koyup, el açarak önce Osmanlı padişahı Dördüncü Sultan Mehmet'e dua etti. Allah'ın büyüklüğü orada ki, Hristiyanların hepsi, Osmanlı adını işitince secde ettiler. Kral da ayak üzerine kalkıp sorggucunu çıkararak, başı açık vaziyette Osmanlı'ya dua etti. Orada hazır bulunanların hepsi secdeye vardılar. Bu durum beni ağlattı. Osmanlı devletinin dünya döndükçe devam etmesi için hayır dualar ettim.

Sf: 151
Abdal Han'ın Hünerleri
Abdal Han, çok becerikli bir hekimdir. Hipokrat, Sokrat gibi bilgeler onun yanında bir değer taşımazlar. Çünkü onlar kendi zamanlarına göre bilge kişilermiş. Ama Abdal Han, öyle değildir. Yaşadığı zamanın zayıf, kuvvetsiz adamlarının özelliklerine göre nabızdan anlar uzman ve gerçek bir kan alıcıdır. Hatta seksen yaşında güçsüz ve çelimsiz, lades kemiğine dönmüş afyon alışkanlığı olan bir adama öyle bir ilaç yaparak onu iyileştirmiştir ki, bunun anlatılması çok güçtür. O adam, yeniden can bulup üç günde kırmızı yanaklı bir adam oluvermiştir. Han'ın daha nice böyle becerileri vardır.
Abdal Han, hekimlikte eşsizdir. Attan düşen, damdan yuvarlanan adamları sarı sarmalayarak yedi günde iyileştirip ayağa kaldırır.
Ayrıca öyle savaşçıdır ki, atına binip cirit ve zırh oyunculuğu yapsa Zaloğlu Rüstem sanılır. "Baytarneme" kitabına göre  hareket edip sadece insanları değil atların da hastalıklarını çok iyi bilir. Yine öyle avcıdır ki, evinde pek çok bozdoğan, çakır, balaban, şahin, Seyfi, kırkıl, karakuş, atmacak, karagök adlı av kuşlarını kendine alıştırıp yılda bir kez Bitlis deresinde olan keklik göçü sırasında bir günde yetmiş bin kekli avladığı herkesçe bilinir. Ama bu av Han'ın emriyle olur. Yılda bir defa bütün Aşiret Kürtleri üç gün dağları süzüp Bitlis deresini yırtıcı hayvanlıar ve kuşlar doldurunca yü binlerce keklik avladılar. Bu sırada üç ay Bitlis'te keklik eti satılıp kimse koyun kuzu etinin yüzüne bakmaz.
Abdal Han, doğanların hastalığını bilmekte de uzmandır. Kiminin karnını yarıp içinden kirecini çıkarır, kiminin kursağını yarıp sonra yeniden diker. Kiminin burnunun üstünü keser, kiminin kanatlarına çelenk ekler, kimine tırnak aşılar. Böylece olanları iyileştirmiş olur.
Göz hekimliğinde de beceriklidir. Kırk yıldan beri gözüne kara su inip sakat kalmış bütünüyle  çıkarıp kör adamın gözünü görür hale getirir. Ak inmiş olan gözlerine Hint yağı ve bazı diğer özel yağlar ve yumurtanın akını mil çekip soğan zarı gibi perdesini aldığın ben gözlerimle gördüm.
Han'ın mimarlık alanında da bilgisi vardır. Sarayının her tarafı kendisinin çizdiği plana göre yapılmıştır.
Ciltcilik, ressamlık, hattatlık sanatları üzerinde de bilgi sahibidir. Ayrıca şiir de yazar. Azmizade Haleti derecesinde şairdir. Yazdıkları öylesine anlamlıdır ki, sanki bir anlam denizi içine girersiniz. Arapça bir kitabı eline alıp bütün tamlamaları Farsça okur. Türkçe'yi de iyi bilir.
Yaptığı kılıcın ağzının dönmesi ihtimali yoktur. En iyi sırmadan at takımı işler ve her birini iki bir kuruşa sattırırdı. Her yıl da bir tanesini padişaha hediye gönderirdi.
Çok usta bir saatçiydi. Ayı, günü, burçları gösteren çalan saatler yapardı. Usta bir oymacı ve nakışçıydı. Müziğin her türlüsünü bilirdi. Sesi de çok güzeldi. Çok iyi def çalardı. Melek Ahmet Paşa'ya kendi eliyle işlediği bir nakışlı seccade armağan etmişti ki benzeri Mısır'da ve İsfehan'da ancak bulunabilir. Yüz elli dilim kamıştan bir ok yapar ki bir benzeri daha yoktur. Sözün kısası bu Han, çok sayıda sanattan anlardı. Çok becerikliydi ve büyük bir ustaydı.

Sf: 159
Halep'in Ziyaret Yerleri
İlk önce Ulu Cami'de Zekeriya Peygamber, Tarihçilerin sözüne göre Adem'in yeryüzüne çıkışından 5580. yılda Yahudilerin elinde şehit olmuştur. Yaşı yüzü aşmıştı. İç kalede daha önce yaşadığımız Hz. İbrahim'in makamı ve yine burada gece gündüz kandilleri yakılan Hızır aleyhisselamın makamı, şağıda karanlık kapıda ikinci Hızır makamı. Seyyid Nesimi'nin derisi burada yüzülürken kaybolmuş, evinde Kur'an okunurken bulunup tekrar ölüm yerine getirilmişti.
Hendek kenarlarında onun ve şeyh Bekri'nin türbeleri yakın zamanın ulu sultanı İhlas dedenin asitanesi vardır. Allah'a hamd olsun onun sohbetinde bulunmak mutluluğuna eriştik. Antakya kapısının iç yüzündeki aralıkta Şeyh Ali-yi Rumi ve Gedeleççiler içinde Şeyh Kerhi hazretleri yatar. Maruf-i Kerhi başka kimsedir. Bağdat'ta gömülüdür. Tellalllar Mahallesinin kapısından taşka Şeyh İbrahim, onun yakınında Şeyh Arabi ve karklar makamı vardır. Şeyh Ebubekir'den aşağı Şeyh Yaprak, Şeyh Memo, Şeyh Bayram yakınlarında da müfti's Sakaleyn yani insanlara ve cinlere fetva veren Şeyh Şahabettin tarikat ehlinin önderlerinden Şeyh Cemalettin yatmaktadır.

Sf: 160
Bunlardan başka ziyaret ettiklerimiz yukarıda yazılmıştır. Ama Halep içinde dünyaya ün asalan ziyaretgahlar bu sultanlardır. Her birinin ziyaretinde birer Yasin ya da Fatiha okuyup topraklarına yüz sürdüm. Ruhaniyetlerinden dilek eyledim. Allah'a şükürler olsun, Allah'ın yüceliğinden olacak Allah hakkı için Halep'e on bir kez uğramak nasip olmuştur. Her seferinde nice bin asitaneye yüz sürüp bir fatiha ile onlara aşinalık ayledim. Ama bunları yazmak sözü uzatır. Gezmekten oturamıyorum ki öteki yazar ve tarihçiler gibi kaleme  şöyle bir hava verip anlatayım. İşte gücüm yettiğince bu denli yazabildik. özürdilerim af ile örtülüp kabul buyrula.
Halep'in bütün halkı bir yola bağlıdır. Allah'ın ulu velilerine inançları vardır. Dört mezhebe inanırlar, sapık yolları bilmezler. Gayet dindar, inançlı, muvahhid, tüccar kimselerdir. Koca Hüsrev Paşa'nın yaptırdığı sayımda sadece Halep içinde dört kere yüz bin insan olduğu kadı'nın siçilinde kaydedilmiştir. Burada Arap, Türk ve Türkmenler oturur. Ayrıca tüccra cinsinden bir nice millete bulunur. Halep Arabı, Urban gibi  Arapça'yı açık ve seçik konuşamaz. Bir başka ağız söyler. Hava ve suyunun güzelliğinden insanların yüzleri pespembe olp yer yer güzel ve yakışıklı insanlara rastlanır. Varlıklısı  çoktur. Renk renk samurlu çulalar giyerler. Orta halliceleri alaca aba giyerler. Yabancılara gayet ikramda bulunup gönüllerini alırlar. Dertlerine derman olurlar.

Sf: 161
Kadınları altın ve gümüşler işlenmiş dibadan sivri takke giyip üzerlerine beyaz car bürüyüp ayaklarındaki sarı çizmelerle kibar kibar salınırlar. O kadar ince görünümdedirler ki garipler için birer tuzak gibidirler. Sanki bir içim sudurlar. Parlak inci taneleri ağızlarından su gibi akan pırıl pırıl sözlerle konuşurlar.
Kentin bütün halkı zevk sahibi insanlardır. Yer yer 70 gezi yerinde can sohbeti ederler. Şeyh Bekri Dedede mevlevihanede Gök meydan'da Hünkar bahçesinde zevk ve sefa içerisinde günlerini geçirirler. Hünkar bostancıları onlara hizmet ederler. Barısını nice bin şair, şehrengizlerinde övmüştür amama bu hakir 41 yıldır on sekiz padişahlık yere ayak bastım bu Halep'in suyu ve havasının yumuşaklığına bu gök kubbe altında bir yerde rastlamadım. Ancak İran'da Tebriz buraya denk olabilir. Onun özellikleri de yukarıda yazılmıştır ama Halep ondan da iyidir. Kutsal topraklardandır. (...)

Sf: 162
Burasının yiyecek, içecek ve giyecek ve kendilerine özgü sanatları pek tanınmıştır. En önde has ve beyaz ekmeği, Mersin yemişi ziyafetlerinde sundukları nefis yemekler, dilber yanağını andıran şeftalisi, elması, Şam fıstığı ve cennet şarabını andıran suyu cihana ün salmıştır. Burada üretilen mallardan elvan, kadife, atlas, kuyumcu işleri ve özengileri ufukları tutmuştur. Halep'te yeryüzünde ne varsa vardır. Böyle peygamberlerin gözdesi bir şehirdir.

Sf: 164
Dağa çıkan dar yolun iki yanı öyle yalçın kayalardır ki, yırtıcı panterlere benzeyen taşçı pehlivanlar, külüng ve enserini yerleştirecek yer bulamazlar. Bu kayalarda bir tüfekli dursa bin kişiyi geçirmez ve geçmek ihtimalini de göstermez. Hiç tüfek atmayıp da taş yuvarlasa yeter. Kuç uçmaz Allah korusun sarp ve tehlikeli yerdir.

Sf: 165
Mısır'da yurakı Said (Asvan) yöresinde Hz. İdris'in mağarasında nice zaman kaldı. Bana da bu mağarayı görme fırsatı çıktı. Allah hakkı için bu mağara hala zencefil, darçın, karanfil, besbase, kebbabe ve kakule kokularıyla insanın burnunu yakar.

Sf: 175
Çünkü tabiat kanunudur ki güneş doğu tarafından doğar. Oysa böyle dört saat doğmayıp da, birden altı yerden güneşin biri Heyhat sahrasının kıblesinden olan Çerkes ilinden, öteki güneydeki Kırım Kefe kalesinden, üçüncüsü batısındaki Alman ilinden, dördüncüsü Leh yönünden, beşincisi kuzeydeki Karakov ili yönünden, altıncısı yıldız tarafındaki Görlöv kalesi yönünden göründü. Bu altı güneşin her biri, asıl güneşin ışığından daha çok ışık saçıyordu. Gökten yeryüzüne balık ağzı ya da tuba ağacı gibi baş aşağı iniyordu. Bu güneşin doğu tarafı çok şiddetli bir kış olduğundan ışığı donmuştur.
Sözlerim bitince dalkavuklar ve şakşakçılar biraz teselli buldular.
O zaman anladım ki, bütün vezirler, bakanlar ve devlet işleriyle uğraşanlar huzurunda dalkavukluk yaparak şaka söylemek gerekliymiş.

Sf: 176
Pişmiş Adamlar Ülkesi
Fonncistan kralının kardeşi Kan Cercis, adamlarımızla bizi görünce bir köşeye gizlendi. Dilimizi bilmediği için tercümanını çağırdı ve ona "Bu çiğ adamlar nedir? Diye sordu. Tercuman da " Bunlar Mısır'dan geliyorlar ve kardeşinizin Fonça sularına gidiyorlar" dedi. Adamın merakı gitmemişti. Bu defa da neden beyaz olduğumuzu ve niçin geldiğimizi kafasına taktı. Tercümana sordu:
- Bu adamlar neden böyle beyazdır. Derileri yüzülmüştür de bunu şikayete mi geldiler?
Baktım olmayacak söze karıştım.
- Biz Mekke ve Medine Sultanı, Arap ve Acem ve Kostantiniye Kayseri, Sultan Mehmet Han'ın vatandaşlarıyız. Onun egemen olduğu topraklarda otururuz. O ülkenin halkı bizim gibi beyaz olur. Bu sizin Foncistan, Berberistan Sudan, Begangistan yani Mısır'dan ötede olan halklar Hz. Nuh' un oğlu Ham'ın çocuklarıdır. Ve hepsinin yüzleri, gözleri karadır. Sizni karalığınız da bizim aklığımız gibi doğuştandır. Kimse bizim yüzümüzün derisini yüzmedi. Öyle olsaydı yüzümüzden kan akardı.

Sf: 177
Tercüman, benim bu bilgilendirici sözlerimi Kan Cercis'e aktarınca şaşkınlığını gizleyemedi ve yanımdaki dağlı ve ovalı adamlara dönüp:
- Siz bunlar gibi pişmemiş çiğ adamlar gördünüz mü diye sordu. İçlerinden birisi Allah'tan Mısır'a ve Gazze'ye kadar gitmişti. Bir Berberi Arap'tı. Hemn söz başladı.
Allah ömrünüzü uzun etsin ey Kan Cercis. Ben Mısır'da böyle pişmemiş çiğ adamlar gördüm. Çünkü o ülkede böyle çok sıcak güneş olmaz. Onun için böyle çiğ kalırlar, dedi. Fakat, adam kaçığın biriydi. Anlama güçlüğü vardı. Berberin bu sözlerinden sonra
- Eyvah dedim kendi kendime. Şimdi bu adam bizi soyup  bizim güneşe koyun biraz pişsinler derse ne olur halimiz.
Ben korku içinde böyle düşünürken Kan Cercis üzerime doğru yürüdü. Ben de ayaklanıp karşında durdum. Gözlerim adamlarındaydı. Onlar da ellerini silahlarına almışlardı.
Hemen yanıma gelip bu defa elbiselerimi merak etmişti. Bu yüzden kuşağımı çözmem için ısrar etti. Adamın derdi acaba vücudum da öyle miydi? Bunu anlamak istiyordu. Korkumdan şaşkınlıktan perişan olmuştum. İki kolumu dirseklerime kadar açıp gösterdim. Fakat adam bununla yetinmedi.

Sf: 178
-Kuşağını çöz. Bedenini görelim dedi.
Kan beynime sıçramıştı. Çok öfkelenmiştim. Endişem bu adamların bizi soyup güneşte pişirecekleri idi.
Korku içinde "İmdat" diye bağırdım.
Yardımıma bir Habeşli yetişti. Cercis'e:
- Ey Cercis bu adamlar Anadolu halkındardır. Onlar, böyle  tavırlara alışık değillerdir. Böyle sözler de işitmemişlerdir. Onlara kuşağınızı çözün demek bir manada hakarettir ve saygısızlık olarak görürler. Üstelik bundan utanırlar. Eğer ısrar ederseniz onların silahlı adamlarıyla sizinkiler arasında kan çıkar. Sonra kardeşin Melik Hakan'a ne diyeceksin?
Habeşlinin konuşmasından sonra Kan Cercis, beni yanına çağırdı. Tavrı değişmişti. Gülümsüyordu. Ben bunu görünce nazlı davrandım. Ricası üzerine yanına oturdum. Birlikte sohbet ettik. Bana asıl niyetini şöyle açıkladı.
- Kötü bir niyetim yoktu. Ben hayatım boyunca sizin gibi çiğ adam hiç görmediğim için böyle davrandım. Yoksa size bir düşmanlığımız yoktur, diyerek özür diledi. Yine de aklı fikri bedenimizdeydi. Son bir ümitle:
Madem kuşağınızı çözmek sizin için onur kırıcı bir şey. Hiç değilse başınızdaki sarığı çözün de başınızın derisini görelim, dedi.
Anladım ki bu adam biraz akıldan yoksundur. Takıntıları vardır. daha fazla orada bulunup onunla konuşmak doğru değildir.

Sf: 179
Hemen şöyle dedim:
- Başımızdaki sarığın böyle uzun olması savaşçı olduğumuz içindir. Ölürsek bununla sarıp gömerler. Bunu bozmak adamın namusuna hakarettir, cevabını verdim.

Kızdığımızı görünce o kaçık adam, yastığının altından altı tane güzel kokulu beyaz amber çıkarıp hediye etti. Bir torba maverdi ödü, iki torba da Yemen akiki ve mercan, Kokulu Hint cevizi kadar iri taneler verdi. Ben de karşılık olarak ona bir fil hediye ettim. Çok sevindi. Ama benim sevincim onunkinden fazlaydı. Çünkü bu file bakmak benim için zordu. Filler her gün yüzer deve yükü ot yerler ve sanki Nil ırmağının yarısına kadar su içerlerdi. Böyle bir yükten kurtulmuş oluyordum.
Doktrin: "İnsan deneyim kazanarak hata yapmaktan kurtulur, ancak deneyim kazanmak için de hata yapmak zorundadır." - Bilinmeyen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder