8 Nisan 2018 Pazar

Atatürk ve Berberi: Hoşçakalın C̣ocuklar - Yaşar Gürsoy

Sf: 14
Amiral Bristol'ün günlüğü
Amerikan Elçiliği, 26 Temmuz 1924; Lozan Antlaşması'ndan iki gün sonra...
İstanbul'daki ABD Yüksek Komiseri Amiral Mark Lambert Bristol ülkesinin dışişleri bakanına göndereceği gizli raporun son satırlarını yazıyordu:

... Bu örgütün nihai amacı iktidardaki Cumhuriyet hükümetini devirip yerine bir meşruti monarşi kurmak. Bu hareketin asıl ilgilendiği şey ise din konularını Ankara'daki rejime karşı siyasi bir silah olarak kullanarak gelecekte kurulması planlanan meşruti monarşinin başına ya Abdülmecid ya da II. Abdülmecid'in oğulu Selim Efendi'yi geçirmek.

Sf: 18
Halk zafer sarhoşuydu. Meclis kaynıyordu. Kumpaslar almış başını gidiyor, hemen herkes çıkarlarını düşünerek hareket ediyordu.

Gazi, Çankaya Köşkü'nün penceresinden uzaklara bakarken düşüncelere dalmıştı.

İstihbarat şart! Kendi istihbarat teşkilatımızı kurmalıyız.

Sf: 26
Karakol Örgütü ile Ankara arasında yaşanan sorunlar, Mustafa Kemal'i yeni arayışlara sürükledi. Günün şartlarına uygun bir istihbarat örgütü kurmakta kararlıydı, zira karakol örgütü ve ardından kurulan diğer mahalli istihbarat servisleri de kendisine güven vermiyordu.

Cumhuriyet kurma planını kimselerle paylaşmamaya gayret eden Mustafa Kemal, sofrada bulunan yakın dostlarına sohbet sırasında, "Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgili olmadığını bildiriyor. Kimileri çağdaş olmayı dinsiz olmak sanıyor. Böyle sananların amacı Müslümanların dinsizlere tutsak olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak, sarıkla değil, beyinledir..." dedi.

Sf: 44
Şeyh Said İsyanı
13 Eylül 1925
Şeyh Said'e bağlı kişiler 13 Şubat 1925 günü Genç (Bingöl) vilayetinde Piran köyünde arama yapan jandarma müfrezesiyle çatışmaya girdi Olay kısa sürede büyüdü, isyana dönüştü. Eşkiyalar üç gün sonra da Darahini'y basarak valiyi ve bazı görevlileri esir aldı.

23 Şubat'ta ayaklanmacıların üzerine gönderilen ordu birlikleri Kış Ovası'nda Şeyh Said kuvvetleri karşısında tutunamayarak Diyarbakır'a çekilmek zorunda kaldı. Ertesi gün Elazığ'a giren Gökdereli Şeyh Şerif yönetimindeki başka bir ayaklanma kolu kenti kısa süre için de olsa denetim altına aldı. Said'in emrindeki 5000 kişilik kuvvet Diyarbakır'a saldırdı. Mustafa Kemal durumun ciddiyetini anlayıp, Heybeliada'da rahatsızlığı nedeniyle dinlenen İsmet Bey'i acilen Ankara'ya çağırdı. İnönü ve ailesini bizzat Ankara Garı'nda karşılayan Gazi, olayları anlatmak için köşkün yolunu tuttu.

Sf: 47
"Yıprandım Nuri!"
Fikriye Hanım'ın ölümü, Gazi'yi derinden sarsmış, uzun süre etkisinden kurtulamamıştı. Hatta bir gün eşi Latife Hanım'a yanlışlıkla "Fikriye," diye hitap etmiş, bu sebeple araları uzun süre bozulmuştu.

Evlilikleri boyunca birçok yurt gezisinde Gazi'ye eşlik eden eşi Latife Hanım, modern ve medeni Türk kadınının simgesi olma görevini üstlendi. İsteği üzerine meclisteki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, TBMM'ye giren ilk Türk kadını oldu. Her önemli toplantıda bulunmuş ve askeri manevralara katılmış olan Latife Hanım'a Gazi saygı duyuyordu, ancak evlendikten sonra hırçınlaşması hiç hoşuna gitmiyordu.

En samimi arkadaşı Nuri (Conker) ile bir sabahı daha ederken dudaklarından, "Yıprandım Nuri!" sözleri döküldü. Fazla da yorum yapmadan sofrayı terk edip uyumaya çekildi.

Evlendiklerinde cumhuriyet henüz yeni kurulmuştu, Atatürk'ün sorumlulukları büyüktü, ancak Latife Hanım ona destek olmaktan çok sorun çıkarıyor, özellikle de çocukluk arkadaşlarından nefret ediyordu. Birçok şiddetli gerginlik yaşandıktan sonra Atatürk iki defa Latife Hanım'dan ayrılmak istemiş, ancak Latife Hanım, Salih (Bozok) Bey'den arabulucu olmasını istemiş ve araları o şekilde yumuşamıştı.

Fakat 1925 yazında, Doğu Anadolu gezisindeki tatsız tartışmadan sonra boşanma kararının artık önüne geçilemedi. Latife Hanım boşanmayı kabullenememiş, Gazi efendisiyle barışıp yeniden beraber olmayı ümit etmişti, ama arzusuna ulaşamadı.

Sf: 48
Ayrılık haberi, 5 Ağustos 1925 günü radyoda yayımlanan bir hükümet bildirisi ile duyuruldu.

Gazi, on binlerce vatan evladının kanıyla sulanarak düşmandan kurtarılan toprakların tartışmasız tek lideriydi. Dünyayı dize getirmiş ama evliliği koca bir hüsranla son bulmuştu. Sıkıntılı günler geçiriyordu.

Sf: 53
"İyi çocuğa benziyor. Lakin gerekli istihbaratı tekrar yaptırınız, üzerine güzel kıyafetler alınız. Giyimine dikkat etmeyen insanın ne kendisine ne de topluma saygısı vardır. Hemen göreve hazır ediniz... Ha! Siz yine de Refet Paşa ile olan yakınlığını bir tetkik ediniz."

Sf: 55
"Anlat Bakalım Memo!"
Ellerinin titremesine izin vermiyor, hayatı boyunca yaptığı en dikkatli tıraşını yapmaya hazırlanırken, ocaktaki su ısınıyordu. Biraz sonra usturasının ucundaki kişi dünyayı dize getiren, yaşadığı vatanı düşmandan kurtarıp, atalarının ırzını kurtaran kişi olacaktı.

Sf: 58
Ustura yanaktaki köpüğü sıyırırken cesaretini toplayıp, işinin ehli olduğunu göstermeyi sürdürdü. İki Selanikliden biri berber, diğeri onurlu bir ulusun kurucu cumhurbaşkanıydı, ama o an ikisi de sıradan birer insan; iki faniydi.

Sf: 65
Gazi'nin gözü bir ara Tevfik Bey'in küçük yaştaki kızı Emel'in saçlarına ilişti, "Bunun modası geçti," diyerek, berberi Sabri'yi çağırttı ve orada saçları modaya uyar şekilde kestirtti, sonrasında da, "Bak şimdi daha güzel oldun, modayı ihmal etmemeli," diyerek iltifat etti. Mehmet gördüklerine inanamadı.
"Misafirlerimin neşesi benim de neşemdir."

Sf: 70
O an için canının çektiği rakısını mutfakta içmeyi doğru buldu. Mutfağa girdi, salata doğradı, rakısını kalınca koyup masaya bıraktı tekrar Emine Hanım'ın bulunduğu odaya gidip kısa bir sohbet etti.

O ara Gazi canı sıkkın köşkün bahçesinde gezinirken müştemilatın yakınlarına kadar gelmişti ki, mutfak camından masa üzerindeki nevaleyi görerek usulca içeri girdi. Aynı anda Mehmet, annesinin yattığından emin olduktan sonra kısa süreli keyfini süreceği masanın başına çoktan kurulmuştu. Kapı açıldığında gördüğü karşısında irkildi ve içinden, İşte şimdi sonum geldi! diye geçirdi. ama Gazi Paşa yüzünde beliren tebessümle, yüzü kızıla çalan, korkudan dizleri titreyen Berber Mehmet'in kurduğu mütevazi masaya konuverdi.
"Memo, koy bakalım bana da bir kadeh. Var mı öyle yalnız içmek?"

Sf: 73
"Paşam öğrendiğim kadarıyla İstanbul kadısının en mühim görevlerinden biri on beş günde bir berberleri kontrol etmesiymiş. Zatıaliniz daha iyi bilir. Berberlerin asabi ve hiddetli olup olmadıkları bir heyet huzurunda türlü denemelere tabi tutulurmuş.
"Evet Memo doğru öğrenmişsin. Mesela ipsizin biri berber dükkanının ilk açılacağı günden itibaren kapı önünde bekletilir, berber dükkana girerken çekme takar düşürür, sonra müşteri olarak girdiği orada leğeni de devirip kavga çıkartmaya çabalarmış. Bütün bu yaşananlar sonrasında berber kızmaz, sabır taşının kırılmasına izin vermezse imtihanı geçermiş. Anlayacağın, berberin o davranışı vatandaşların kellesinin rahatlıkla kendisine teslim edebileceğine dair fetva çıkarılmasına izin verirmiş.

Sf: 78
Giritli: "Suikasttan sonra da otomobil ve benim motorumla adalara kaçacaklardı."

Kazım bey duyduklarının ardından hemen harekete geçti. Durumdan Mustafa Kemal Paşa haberdar edildi, bir anda tüm yurtta suikastı gerçekleştirecekler aranmaya, elebaşları ise soruşturulmaya başlandı.

O gece ve ertesi gün İstanbul ve İzmir'de yapılan tutuklamalarda Ziya Hurşit, Gürcü yusu, Laz İsmail ve Çopur Hilmi yakalandı. Soruşturma derinleştirildi, suikastın arkasında, kapatılmış Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın içindeki bir grup olduğu sonucuna varıldı. Gazi'nin aklı başından gitti. Olanlara şaşırıp kaldı: Yahu bunlar benim can dostlarım değil miydi? diye geçirdi içinden. Aldığı bilgiler yüreğinin daralmasına neden oldu. Suikastta partinin kurucuları olan Kazım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, ve Berber Mehmet'i Gazi'nin hizmetine gönderen Refet (Bele) Paşa ile Adnan (Adıvar) Bey'in de adları geçiyordu.

Sf:86
Karabekir Paşa Ankara'da tutuklandı ama İsmet Paşa yakın arkadaşını hemen serbest bıraktırdı. İçişleri Bakanı Recep Peker durumu Cumhurbaşkanlığı'na ihbar etti. Gazi, İsmet Paşa'ya şifreli telgraf çekti:
"İstiklal Mahkemesi, tutuklananların ifadelerini aldıktan sonra suikast kararının Terakkiperver önderleri tarafından alındığı hakkında sonuca varmıştır. Suikast girişiminin kişisel nitelikte olmayıp, bir siyasal zümrenin siyasal amaçla öteden beri hazırladığı, Ankara'da son günlerde Bursa'da bu kararı uygulamaya çalıştığı tutuklananların açık ifadeleri ve bunların yaptıkları seyahatler ile belli olmuştur. Aksi sonuçlar bunların tutuklanmalarına değil tersine serbest bırakılmalarındadır. Buna göre Kazım Karabekir'in ayrı tutulması kesinlikle doğru olmaz."

Gazi Paşa ile İsmet Paşa arasındaki çekilen gizli şifreler o gün ve ertesi gün de sürer. Ama nafile...

Hepsi milletvekili olan paşaların, yasama dokunulmazlıkları Meclis tarafından kaldırılmadan tutuklanmaları anayasaya göre elverişli değildi. Ancak hiçbir makama karşı mesuliyeti bulunmayan müstesna bir mevkii ve yetkisi olan İstiklal Mahkemesi, bu kuvvetine dayanarak Refet Paşa'nın da dahil olduğu 27 TCF milletvekilini 1924 Anayasası2nın 17. Maddesindeki "suçüstü durumunda dokunulmazlık aranmaz" hükmüne dayanarak sanık olarak tutuklatarak Gülcemal Vapuru'yla İzmir'e getirildi.

Sf: 92
Gazi, insan sarrafı...
"Cem Sultan'ı bilir misiniz?"
"Fatih Sultan Mehmed'in küçük oğludur. Fatih, Cem'i Karaman'a göndermiştir bir zaman. Sultan Mehmed hastalanıp ölünce yerine Cem'in kardeşi II. Bayezid çıkmıştır. Anlayacağınız Cem Sultan muhalefet olmuştur sonrasında. Peki, sonra ne olmuştur bilir misiniz?"
"Cem ağabeyiyle anlaşamayınca Rodos şövalyelerine sığındı. Şövalyelerin başı Pierre d'Aubusson şehzadeyi elinde bulundurmakla Sultan Bayezid Han'a istediklerini kabul ettireceğini sanıyordu. Ama Cem Sultan uzun uğraşlardan sonra maiyetiyle birlikte Roma'ya kaçtı, burada törenle Vatikan Sarayı'na yerleştirildi. O aralar Mustafa adında bir İtalyan dönmesi olan berberbaşı Sultan Bayezid'e "Şevketmeab Efendimiz, bu işi bana bırakmak lütfunda bulunursa, kardeşiniz konusunda sizi rahata kavuşturabilirim; isterse İtalya'nın en ücra bir köşesine gizlenmiş olsun, onu bulur ve canını alırım," dedi ve duraladı.

Sf: 94
"Mustafa daireden çıkarken diğer hizmetçilere prensin uyuduğunu söyledi ve uyandırmamalarını tembih etti. Sonra hemen limanda bekleyen gemiye binerek kaçtı ve İstanbul'a döndü. Gelir gelmez Sultan'ın huzuruna çıkıp kardeşinin ölümünü kendisine haber verdi. Bayezid önce inanmak istemedi, fakat kamuoyunda Cem'in Hristiyanlar tarafından haince öldürüldüğü söylentileri yayılınca kuşkusu kalmadı."

Sf: 99
Yakup Cemil orada da başına buyruk hareket etti. Cesareti ve fedailiğiyle disiplinsizliğini örtmeye çalışıyordu.

Sf: 102
29 Ekim 1926, Cumhuriyet Balosu

Cumhuriyetin ilanın üçüncü yılıydı. Ankara'da bir balo veriliyordu. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal katıldığı baloda bir milletvekilinin eşiyle hiç ilgilenmediğini ve başka kadınlarla dans ettiğini gördü. Kadın çok şişmandı. Milletvekilinin eşinin yanına gitti ve dansa çağırdı. Kadın sevinçle kalktı ve dansa başladılar.

"Çok güzel dans ediyorsunuz, üstelik çok da hafifsiniz, sorulmaz ama kaç yaşındasınız?"
"Ben henüz üç yaşımdayım," dedi. "Türk ulusuna sunduğunuz Cumhuriyet sayesinde yaşıyoruz. Bu yüzden gerçek yaşım kaç olursa olsun, ben kendimi üç yaşımda farz ediyorum Sayın Paşam"

Dans bitti. Kadını yerine kadar götürdü, sonra eşini çağırttı, konuştu; bir şeyler anlattı. Milletvekili dönüp eşinin yanına gitti, eğilerek selam verdi, sonra da dansa kaldırdı. Canı sıkkın olan eşine dayanamayıp sordu:
"Paşa ne söyledi sana?"
"Sana ne söyledi?" karşılığını verdi. Kadın anlattıktan sonra, "Bu son sözlerinle beni mahkum ettin," dedi.
"Neye mahkum ettim?"
"Tüm balo süresince başka hiç kimse ile dans etmemeye. Her dansı beraber yapacağız!"

Geceydi, Çankaya Köşkü'nün ışığı yanan tek odası Gazi'ninkiydi. Not ettiği savaşları, siyasi gelişmeleri, devrimleri belgelerle anlatıyor; yazıya döktürüyordu. Yorgunluktan gözlerini açamaz hale gelmişti. Söylediklerini kaleme alanlar sekiz saatte bir değişiyor ama o aç susuz saatlerce masadan kalkmıyordu.

Gazi, ekim ayında meclis kürsüsünden halkına okuyacağı büyük söylevini yazıyordu. Yoruluyor ama en yakın arkadaşlarının tüm uyarılarına rağmen saatlerce çalışmayı sürdürüyordu. Bir ara kapı çalınınca dikkati dağıldı. Kapıyı çalan Mengenli aşçı Mehmet Usta'ydı.

"Gazi Paşam acıkmış olabileceğini düşünüp yemeğini buraya getirdim."
Ustaya çıkıştı:
"Görüyorsun çalışıyorum! Bana bir ayranla, bir dilim ekmek ver! Bol da kahve yap! Şimdilik bunlar yeter. Daha öbürlerini yemeyi hak etmedim!"

Mehmet Usta kapıyı kapatıp mutfağına geri döndü. Birkaç saat sonra Gazi mutfağa indi:
"Mehmet Usta! Ben yol yapan amele ile beraber yemek yedim! Adamların soğanlarını bitirdim. Sen onlara bir şeyler hazırlayıver de götür," dedi.

Mehmet Usta sordu:
"Paşam. Siz, belki doymamışsınızdır?"
"Amma da yaptın Mehmet Usta! Soğan, ekmek ve zeytinden daha güzel yemek mi olur?"
Aç susuz saatlerce çalışıyor, söylenenlere hiç aldırış etmiyordu. Çok yorgundu...

Sf: 106
Nuri Bey, bu konuşmayı çocukluk arkadaşı ve can yoldaşı Mustafa Kemal'e hemen ertesi gün söyledi. O da kararlı bir ses tonuyla görüşünü dile getirdi: "Ali bizim arkadaşımız... Severiz de söveriz de... Ama Falih Rıfkı bir kalem! Bize hizmet ettiği ölçüde çevremizde olacak. Ali'den başka türlü yararlanırız... Falih Rıfkı'dan başka türlü..."

Sf: 108
Atatürk bir yandan Kel Ali'yi odaya sokmaya çalışıyor, bir yandan öfkesi burnun da bağırıyordu:
"Ne demek sarhoşum? Buraya sarhoş gelmekten utanmıyor musun?"
"Haklısınız Paşam. Hoş görün. Öğle yemeğinde fazla kaçırmışım. Bu sırada emrettiğinizi söylediler; gelmemek haddim değildi. Size olan saygım beni hataya sürükledi. Bana daha fazla hakareti reva görmeyin, sizden bu muameleyi hak edeceğime, ölsem daha iyiydi."
Gazi'yi ilk kez öylesine öfkeli görenler suspus olmuştu. Köşkün havasına bir anda karabasan çöktü.

Ali Bey yalvar yakar olurken, Gazi fırtınayı çabuk dindirdi. Devrim arkadaşını daha fazla rencide etmek istemedi, "Geç edebinle otur!" diye bağırdı. Sonra da , "Yemek gelsin!" diye seslendi. O sözler, sofranın dağıldığı anlamına geliyordu.

22 Mayıs 1927, Çankaya Köşkü

Kafası sürekli olarak yazmayı sürdürdüğü Nutuk ile meşguldü. Büyük eseri için saatlerce çalışıyor, bazen 30 saat aralıksız yazdığı oluyordu. Akşamüstü, yaverleri köşkteki Kuleli Salon'dan gelen bir çığlıkla irkildi. Bağıran Gazi'ydi.

Göğsüne ve sol koluna, yine şiddetli bir ağrı saplanmıştı...
"Bu ağrıyı buradan çekin!"

Doktorlar çağırıldı. Ağrısı dinsin diye morfin şırınga edildi. Acısı dindikten sonra her türlü çalışma, alkol ve sigara yasaklandı. Bol bol süt içip, sebze yemesi ve istirahat etmesi tavsiye edildi. Profesör Neşet Ömer (İrdelp) Bey'in teşhisi yine aynı idi.

Sf:111
İki Alman doktor, uzun muayenelerden sonra Mustafa Kemal'in, çok sigara içmekten dolayı bir Göğüs anjini geçirmiş olduğu sonucuna vardılar. Teşhis Profesör Neşet Ömer'in teşhisinin aynıydı.

Ankara'da dört gün kalan Alman uzmanlar ayrılırken son bir kez köşke çıktılar. Mustafa Kemal ikisine de iltifat etti. Öğütlerini tutacağına söz verdi ama yanındakiler, Mustafa Kemal'in gözlerindeki o alaylı ifadeyi hemen fark etti. Doktorlar çıkınca Gazi vakit kaybetmeden kahve söyledi, bir de sigara yaktı. 

Genel Sekreteri Hasan Rıza, "Ama doktorların raporu.." diyecek oldu ama alaycı bir eda ile güldü ve: "Aman efendim. Ben o bunakların raporuyla mı hareket edeceğim..." dedi.

Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu eski yaşamına geri döndü. Kalbinin sapasağlam olduğunu artık biliyordu. Zaten hastalık yanlış yerde aranıyordu. İçki kalbini değil, karaciğerini ezmeye başlamıştı.

Sf: 113
Yemeğini bitirdi, sofradan kalkarken gözlerini Mehmet, İbrahim ve Nuri'in üzerinde gezdirip konuştu:
"Ne o öyle, üzerine süt dökülmüş kediler gibi bakıp duruyorsunuz, Nesimi'ye beni bırakırsanız işte böyle olur, adamın da suçu yok ki, içi geçivermiş; neyse doktor vardı da bana yardım etti, üzülmeyin siz de kaç gündür yorgundunuz. Nasıl, dinlendiniz mi? Hadi bakalım, hepiniz gelin de odama götürün beni..."

Hepsinin aynı anda gönlünü almış yüreklerine su serpmiş, bir kez daha, "Ne iyi adam," dedirtmişti...

Sf: 114
Naci Paşa da, "Efendim, ben nazariyatın meftunuyum, fiiliyatın masumuyum," diye yanıt verdi. Hoşuna gitti, gülümsedi.

Gaz yine Naci Paşa ile sohbetteydi. Önündeki haritada bir yeri göstererek, "Bak paşam, buradan geçen nehrin adı nedir?" diye sordu. Naci Paşa, haritaya baktı, "Siz Nehri," dedi. Bunun üzerine Gazi, "Yahu bu kadar kibarlık olmaz," dedi. "Sen Nehri'nin adı ne zaman Siz oldu?"

Sf: 121
"Selam arkadaş," dedi her ikisi de.
Cemal selama karşılık verirken, hemen aklından sarayın kapısında ayrıldığı amiri Muzaffer'in son söylediklerini geçirdi:
Orada ne görürsen, duyarsan, gördüğünü görmezlikten, işittiğini işitmezlikten geleceksin. Senin için çok iyi olur.

Sofracıbaşı İbrahim, Uşak Cemal'i (Granda) Gazi ile birlikte 11 yıl paylaşacağı zorlu yolculuğa çıkardı.

Sf: 123
Polislerle birlikte Mehmet'in de dikkatini çekti İğneciyan. Hemen gidip, "Hayırdır? Ne bekliyorsun burada?" diye sordu. İğneciyan'ın kızı tam o sırada ok gibi fırlayarak Gazi'nin yanına ulaşmayı başardı.

"Kim bu kız?"
Kız cevap verdi:
"Ben İğneciyan'ın kızıyım."

Gazi'nin gözleri parladı.
"Nerede baban?"
"Orada bekliyor, sokmuyorlar! Bakın..."
Gazi, Mehmet'e eliyle işaret etti: "Salıver gelsin Memo!" diye de sesini duyurdu.
İğneciyan'ı eski dostunun yanına getirirken, Mehmet tetikteydi.
İki eski dost sarmaş dolaş oldu. İğneciyan başından geçenleri anlattı.

Mustafa Kemal bu hazin serüveni gözleri yaşararak dinledi. Emir verdi:
"Gerekli soruşturmaları yapın. Doğru söylediğine inancım tamdır."

Günler sonra İğneciyan'ın haklı olduğu anlaşıldı, malları iade edildi. Mustafa Kemal kendisine ayrıca 500 lira aylık maaş bağladı. Böylece İğneciyan, Gazi'nin aracığıyla eski günlerinin huzuruna kavuştu (ta ki 1938 yılının Kasım ayının 12'sine kadar. Atatürk'ü kaybetmiş olan İğneciyan, o acıya dayanamayarak üzüntüsünden yaşama veda edecekti).

Sf: 126
Cumhuriyetin ilanı üzerinden 5 yıl geçtiği halde hiçbir yabancı devlet adamı ülkeye gelmemişti. Üzülüyordu.

Afgan kralının Türkiye Cumhuriyeti'ni resmi olarak ziyaret eden ilk devlet adamı olmasıydı. O tarihte aslında Türkiye Batı dünyasından bakıldığında büyük bir yalnızlık içindeydi. Avrupalı ülkelerde, "Türkiye, Batı dünyasında yerini alamıyor," diye yorumlar yapılıyordu.

Sf: 129
Kral ve kraliçe 1 Haziran günü yine İzmir Vapuru ile Batum'a hareket ederlerken o güne kadar Ankara'yı başkent olarak kabullenmemekte direnen ülkeler arasında da bir çözülme yaşandı. Bir süre sonra İtalyan Büyükelçiliği Ankara'ya taşınacağını açıkladı.

Sf: 130
Bu sırada Mehmet ve Nuri silah seslerini duymuş Gazi'nin etrafında etten duvar örerek en güvenli gördükleri tenha bir köşede bekletmeye başlamışlardı. Silah sesleri dindiğinde ise vakit kaybetmeden Gazi hemen Saray'a götürüldü.

Yapılan soruşturmada öldürülen teröristlerin ve yandaşlarının Sovyet hükümeti destekli oldukları anlaşıldı.

Sf: 134
Mustafa Kemal Paşa, üç ayda yazdığı büyük Nutuk'u 15 Ekim 1927'de Ankara'da, Büyük Millet Meclisi binasında toplanan CHP kurultayında, 20 Ekim 1927 günü akşamına kadar otuz altı saat müddetle okudu.

Sf: 136
Gazi'nin istediği düzeltme...
Fransızların Larousse Ansiklopedisi dünyanın tanıdığı bir eserdi.
Ama ansiklopedide 'empaler' (kazığa oturtarak idam) maddesi açıklanırken "Türkler hala idam mahkumlarını kazığa oturturlar..." gibi bir cümle vardı.
Okudu, kızgınlığı bir kat daha arttı. Hiç vakit kaybetmeden Fransız büyükelçisinin huzura çağırılmasını istedi. Elçi geldiğinde sert dille kendisini uyarıp kesin uyarı nitelikli sözlü notayı verdi: "Bu büyük hatayı düzeltmez, buna benzer iftiralarınıza son vermezseniz, ülkemize bir tek Fransız yayını girmeyecektir. Fransız hocalar da girmeyecektir."
Bunun üzerine Fransız hükümeti Larousse'u yayımlanan yayınevine gerekli direktifi verdi ve Gazi'nin istediği düzeltme yapıldı.

Sf: 143
Halk açıldı, Abdurrahman Kamil Efendi'ye yol verildi. Müftü, torunu Nafiz'in desteğiyle Gazi'nin yanına gelip iki elini sıktı.

Gözü müftünün köstekli saatinin anahtarına ilişti. Anahtarı okşarcasına tutarak müftüye, "Bu nedir, bu cennetin anahtarı mı yoksa? Ver de cennete girelim..." dedi gülümseyerek. Abdurrahman Kamil Efendi de gülümseyerek, "Asıl cennetin anahtarı sende Paşam!" diye yanıt verdi.

Gazi aldığı yanıta karşılık hayretle, "Cennetin anahtarı nasıl bende olur?" diye tekrar sordu. Müftü bu kes şu cevabı verdi:
"Nasıl olur da anahtar sende olmaz? Sen ki cahil halka okumak üzere kitap getirdin, bundan ala cennetin anahtarı olur mu?"
Kamil Efendi'nin koltuğuna girdi. İstasyonda hazır bulunan otomobile binip adalet binasına gittiler. Sonraki durakları halkevinde hazırlanan kara tahta önüydü. Amasyalıların yeni harflerinden imtihanı belediye reisinden sonra Müftü Kamil Efendi'ye geldi. Gazi, "Baba, sen de öğrenebildin mi?" diye sorunca, Abdurrahman Kamil Efendi, "İmzamı atabiliyorum," diyerek gülümsedi.

Sf:145
Gazi o gün Kırşehir'de Özel İdare'den maaş alan öğretmenlerden, birkaç aydır maaş alamadıklarından dolayı şikayet mektubu almış ve o gece sofrasında bulunan ilgili bakandan, öğretmenlerin niçin aylardır maaş alamadıklarını sormuş. Bakan da, "Havalar kış... Belki de onun için postalar işleyememiştir," diye yanıtlamıştı.
O cevap üzerine, "Ya? Demek şimdi muhasaradayız öyle mi? O halde şimdi biz de sofradan kalkar, gider, hem yolu açarız hem de Kırşehir'de öğretmenlerin dertlerini yakından dinleriz," demiş ve derhal hareket emri vermişti.

Hava o kadar pusluydu ki bir ara konvoy yolu kaybetti. Araçlar kara saplanınca tipiye rağmen yürüyerek bir köyün kahvesine sığındılar.

Sf:146
Soba soğuktu. Sahibi tedariksiz davranmış odun stoklamamıştı.
"Çabuk ol Memo! Donduracaksın çocukları. Gören de hiç ayazda kalmamış bunlar sanacak!
Anlaşılan yaş ilerleyince rahata alışmış bunlar," diye gülümsedi.

Gazi ellerini saç sobanın üzerinde gezdirerek ısıtmaya çalışırken, eskileri hatırladı:
"Biz Haribiye'de okurken bir kış gene böyle çok şiddetli geçiyordu, okulun sobaları yanmıyordu. Derdimizi idareye anlatamadık. Arkadaşlar müdüre çıkmak için beni seçtiler. Müdür Zülfülü İsmail Paşa... Kendisini görmek için izinler aldım. Huzura çıktık. Soba meselesini açtık. Paşa birden bire gürledi: "Soğuk mu? Ne soğuğu? Padişah efendimizin nimetleri gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz sobalar cayır cayır yanıyor. Çıkın, nankörler!"
Boş sandalyeyi altına çekip oturdu, bacak bacak üzerine attı, sigarasını yaktı, meraklı bakışlar altında konuşmasını sürdürdü: 
"Baktık müdürün sobası gerçekten gürül gürül yanıyor. Paşa da buram buram terliyordu. Sıcaktan yakasını açmıştı. Ve sanıyordu ki mektebin tüm sobaları böyle yanmakta..."

Bir müddet sustu. Sonrasında yanındakilerin her birinin gözlerinin içinden geçen keskin bakışlarını Kılıç Ali'de odaklayarak, "Çocuklar biz Çankaya köşkünde bazen, Zülfülü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatmış olmayalım?" dedi.
"Hadi şimdi gitme vaktidir! Öğretmenler bizi bekler..."
Öğle saatlerinden çok sonra Kırşehir sınırına geldiler. Protokol gereği vali, başında şapka arkasında frak olduğu halde sınıra gelmişti. Gazi'nin içinde bulunduğu otomobili bir kez daha tarlaya saplandı. Etraftan yetişen köylüler otomobili kurtarmaya çalıştı. Vali de resmi kıyafetin içinde, çamur içindeki köylülere emir veriyordu. Gazi, "Vali Bey, bu kıyafet neden gerekli?" diye sordu. Vali,"Efendim yol erkan bunu gerektiriyor," deyince Gazi:
İşte masa başında yapılan talimatnameler, hatta kanunlar, günün birinde böyle gülünç de olurlar! bilmek lazım olan yol, bu yol değildir; bizim geldiğimiz yoldur. Bu memleketin beklediği yol, şu karda kışta üzerinden emniyetle geçilebilecek yoldur..."

Gideceği yere vardı. Öğretmenlerin dertlerini dinledi. İstirahat edildi. Gazi ve beraberindekiler Kırşehir'den Yozgat'a hareket etti.

Kent sınırında vali kazma kürek yolu açmaya çalışırken Gazi'yi karşısında buldu. Yanındaki İçişleri Bakanı Şükrü (Kaya) Bey'e dönerek, "İşte yol bilen vali böyle olur. Her ile böyle yol ve erkan bilen vali yok mu?" dedi ve ilave etti:
"Dilediğin zaman gidemediğin yere nasıl vatanım diyebilirsin?"

Sf:148
Mutluydu. Kollarındaki genç kadın ile dans ederken adeta havada süzülen bir kuş gibiydi. Gelin Hanım, manevi kızı Nebile idi.

Sf:149
Gazi sıkı bir sorgudan sonra Nebile'nin sarayda kalabileceğini söyledi. Ama genç kız rahat durmuyordu. İleriki yıllarda Gazi'ye aşık olduğunu dahi gönül rahatlığıyla söyleyebilecekti.

Çiftiliğinde ağırladığı dostlarıyla yaptığı sohbetler uzun zamanlarını alır, bundan keyif duyardı.
Dört yıl önce, "Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki kör bir insan dahi yeşillikler arasında olduğunu fark etsin," dediği çiftliği o aralar baharı yaşıyordu.

Sf:153
Gazi, Ali Rıza'yı severdi. İlk tanıştıklarında adını sormuş; babası Ali Rıza Bey'i küçük yaşta kaybettiği için, hiç kimseye Ali Rıza diye hitap edemediğinden yüzü asılmış, yüreği burkulmuştu. O günden sonra da ona ismiyle hitap etmemiş, saçlarının renginden ötürü "Sarı" demişti.
Yoğun bir çalışma gününde Ali Rıza görevinin başındaydı. Tam fotoğraf çekilirken Gazi, arkadaşlarına dönerek, "Bütün orduları karşımıza diziyoruz, Sarı da bizi karşısına diziyor," diye şaka yapmıştı.
Sf:154
Mustafa Kemal, Cumhuriyet Bayramı kutlama töreni sonrasında TBMM'den çıkacakken, bu önemli anı görüntülemek ve tarihe mal etmek için fotoğrafçılar Meclis kapısının tam karşısında Ankara Palas'ın önünde yerlerini çoktan almışlardı.

Sf:155
Gazi bir kaç adım attıktan sonra Ali Rıza'nın ağladığını farketti. Durdu, yanına çağırarak ne olduğunu sordu:
"Neden ağlıyorsunu çocuk?"
Üzüntü içinde olanları anlattı.
Hoşgörülü, sevimli hali ile yanındakilere. "Arkadaşlar tekrar içeri girip, aynı şekilde dışarı çıkacağız," dedi.
Öyle de yapıldı, fotoğrafçı rıza da resmi çekme şansını yakalamış oldu.

Sf:161
Akşam çağrılı bulunan herkes sofradaydı. Meraklıydılar. Gecenin konusunu Gazi belirledi:
"Bundan böyle yerli malı kullanacağız dostlarım. Bu kararımda katiyimdir."
Bundan sonra önder olarak benim de yerli malı kullanmam gerek. Gardıroptaki elbiselerimi getirin. Köşkün önünde yakın!"
Herkes sustu. Derin bir sessizlik oldu. Biraz önceki gürültülü ama bilgelik yüklü sofra bir anda kıpırtısız kaldı. Herkes birbirine bakıyor, Gazi'nin emrinin yerine getirilip getirilmeyeceğini merakla bekliyordu.
Sessizliği bozmaya cesaret eden Ulus gazetesi Başyazarı Falih Rıfkı (Atay) oldu:
"Paşacığım, elbiselerinizi yakmayın, birer tanesini bizlere verin. Biz de hatıra olarak saklayalım," deyince, minik  bir gülümseme ile karşılık verdi: "Peki."

Sf:162
12 Mayıs 1930
Marmara Köşkü, gece yarısı
Gazi neşeli sohbetin ardından konuklarını uğurlamak için ayağa kalktı. Tam o sırada Dr. Reşit Galip yanına yaklaşıp kulağına eğilerek, "Paşam," dedi. "Müsaade ederseniz sanatkar arkadaşlar ayrılmadan önce elinizi öpmek istiyorlar..."
Masmavi gözleri birden karardı, yüzünün yumuşak ifadesi gidiverdi, kaşları çatıldı, hiddetlenerek, "Hayır!" diye gürledi.
Vasfi Rıza'nın (Zobu) içine korku düştü, suç işlediklerini sandı. Gazi sözlerini sürdürdü: "Hayır!" diye tekrarladı. "Çünkü sanatkarlar el öpmez. Biz hepimiz mebus oluruz, vekil (bakan) oluruz, reisicumhur oluruz ama sanatkar olamayız... İşte bunun içindir ki, sanatkar el öpmez, ama onun eli öpülür."
Herkesin şaşkınlıktan dili tutuldu. Vasfi Rıza'nın iki damla yaş yanaklarından süzüldü. O sırada Dr. Reşit Galip imdatlarına yetişti ve, "Evet Paşam," dedi. "Hepimiz mebus oluruz, vekil oluruz, hatta reisicumhur oluruz ama hiç birimiz Mustafa Kemal olamayız.. Bunun için müsaade edin de elinizi öpelim şimdi.

Sf:163
Söylenenler Gazi'yi memnun etmişti, herkese sırayla elini öptürdü. El öpenler duydukları mutluluğu birbirlerine sarılarak gösterdi.

Sf:167
Bir ara Berber Mehmet'e takıldı:
"Mehmet. bugün Venizelos'un ayağına gideceğiz. Kendisiyle görüşeceğiz. Buna ne dersin?"
Nuri Conker de erkenden köşke gelmişti. Gazi'nin şakalarını kaldırabilen tek dostu Nuri Bey'di. Gazi zaman zaman Mehmet'e de takılırdı. Mehmet bir ara düşündükten sonra:
"Paşam ben sizin yerinizde olsam ne gider ne de görüşürüm, çünkü o millet, bizim Selaniğimizi, toprağımızı, yerimizi aldı. Bu yetmiyormuş gibi, bir de Ankaramızı almaya kalktı. Bütün bunlardan sonra siz onlarla dost gibi konuşacaksınız. Ben olsam yapmam."
"Bu memleket işidir. Bu yüzden dost olmaya, dost görünmeye mecburuz. Hem bunu yapmazsak tarih bizi affetmez," dedi.

Sf:168
Gazi'nin niyeti Türk-Yunan dostluğunun tohumlarını atmaktı. Kıyafetinin son rötuşlarını ayna karşısında tamamlarken Mehmet ile göz göze geldi:
"Çocuk, şimdi buradan çıkacak ve konuğumuzu ağırlayacağız. Yanı başımdan bir an olsun ayrılmayacak, uçuşan saçımı, kıyafetimi takip edecek, beni uyaracaksın."
Mehmet, "Emredersiniz Paşam!" dedikten sonra odadan ayrılırken, Nuri Conker arkadaşına sordu: " Kemal sanki ihtiyacınız varmış gibi herkesin düşüncesini bu kadar gayretle sorup anlamanızdaki amaç nedir? Size ne yararı olabilir?"
Gazi gülümseyerek yanıt verdi, çocukluk arkadaşının samimiyetine inanarak:
Ne düşündüğünü anlamaya çalıştığım kimselerin düşünceleri benimkilerin aynısı ise ne ala! Düşüncelerim daha güç kazanmış olur. Yok, eğer benimkinin aynı değil de farklı ise gene mükemmel, fena mı? Ben de çeşitli fikirler edinmiş olurum. Aynı zamanda kendimi her iki durumda da kazançlı kabul ediyorum. Dikkat ettim. Bazen hiç olmadık adamlardan çok şeyler öğrenmişimdir. Hiç bir kanıyı küçük görmemek gerekir. En sonunda kendi düşüncelerimi uygulasam bile, herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım..."

Sf:170
Gazi, lafın bir yerinde cesaretli adamları sevdiğini ama körü körüne cesaretin bir fayda getirmeyeceğini, zeki olmanın daha faydalı olacağını vurguluyordu.

Sf:171
"Emredin Paşam!"
"Seni bu saatte neden çağırdım biliyor msun Mehmet?"
"Bilemedim Paşam! Emredin ne buyurursunuz?"
"Bu sofradaki efendilere atıcılıkta ne kadar iyi olduğumu anlattım ama kimse bana inanıp da tabancamın önüne kendini koyamadı. Sen geç bakalım çocuk! Göster yiğitliğini..."
Hiç tereddüt etmeden ileri atıldı. Sırtı yüksek bir sandalyenin yanına gitti, üzerindeki ceketi hızla çıkararak sandalyeye sarıp düğmelerini de ilikleyip yüksek sesle, "Buyurun Paşam, salın mermiyi namlunuzdan!" diye sesini yükseltti. Sofradakiler şaşkınlık yaşarken gördükleri karşısında Gazi'nin ne diyeceğini merakla beklerken, Gazi keyifle kahkaha atmaya başladı.

Sf:172
Hoca Kamil Efendi, "Gözlerinin ışığı beni götürür Paşam..." yanıtını verdi. Mustafa Kemal Paşa ise biraz düşünceli, biraz da gelecek endişesi taşıdığını ifade ederek, "Baba bu işte muvaffak olmak da var, olmamak da...İnşallah muvaffak olacağız. Eğer olamazsak bizi asarlar, kelle gider, ne dersin? diye sordu.
Ayakta gitmek üzere olan Kamil Efendi, "Oğul, sen ki genç yaşta başını vatan uğruna feda etmişsin, benim bu ihtiyar kelleyi de koy senin uğruna feda olsun," dedi. Hiç beklemediği cevap karşısında hayretler içinde kalan Mustafa Kemal, memnuniyetini gizleyemedi. "İşte aradığım hocalar bunlar," dedi.

Sf:175
Gazi, Abdurrahman Kamil Efendi ile sohbetinin ardından yörenin ileri gelenleri ile bir toplantı yapmak istedi. O sırada çok uzun sakallı biri dikkatini çekti ve Amasya Valisine sordu:
"Vali bu adam kimdir?"
Vali, "Paşam kendisi Amasya'nın ileri gelenlerindendir. Hatırlısı çoktur. Şıhtır," diye cevap verdi.
Gazi, şıha eliyle işaret ederek en azından Peygamber efendimizin ölçülerinde kısaltmasını istedi. Şıh, "Emredersiniz Paşam," diyerek geri çekildi.
Aradan zaman geçmişti.
Gazi ve beraberindekiler Samsun'a gelmişti. Amasya valisine telgraf çekerek şıhın sakalını kesip kesmediğini sordu. Aldığı cevap, Hayır Paşam sakalını kesmemiştir," oldu. Bunun üzerine Gazi valiye, "Yazısını gönderiyorum, şıh efendi Afyon valisi olmuştur," dedi.
Bir gün sonra şıhın sakalını kestiği haberi geldi. Şıh vali olduğu yazısını alınca apar topar sinekkaydı traşını olmuş, iki gün sonra soluğu Samsun'da, Gazi'nin karşısında almıştı.
"Sakalı kesmene sevindim, ancak Afyon valiliği mevzuuna gelince, koltuk uğruna kırk yıllık akalından vazgeçebilen, yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla..." diyerek odadan çıkmasını istedi.

Sf:176
Sapı sedef kakmalı bir tabancayı çıkarıp masanın üstüne koydu ve seslendi:
"Haydi bakalım... Benim için ölün..."
Herkes şaşkın ve suskundu. Hiç kimsede en ufak bir kımıldama yoktu. Sessizlik içinde gene O'nun sesi duyuldu. Kapıdaki nöbetçiyi çağırdı, sordu:
"Mehmet benim için sen ne yaparsın?"
Mehmetçik bu soruya hiç cevap vermeden, masanın üzerinde duran tabancayı alıp, şakağına dayayarak tetiği çekti. Mermi sesi yerine, sadece tetiğin sesi duyuldu. Orada bulunanlar şaşkınlıktan küçük dillerini yutacak olurken, Gazi yerinden kalkarak Mehmetçiği alnından öptü, sonra da yanında bulunanlara dönerek, "Efendiler... ben sizi bir sözümle ölüme götürecek kadar bilgisiz ve ahlaksız değilim. Bu hareketi ben, sizlerin ve kahraman askerin bana ne kadar bağlı olduğunuzu anlamak için yaptım. Görünüz, tabancam boştu..." dedi.

Sf:180
Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşu
Çok Partili hayata tekrar geçmeyi denemiş, bu amaçla eski başbakanlardan Paris Büyükelçisi ve kendi yakın arkadaşı Fethi (Okyar) Bey'e bir muhalefet partisi kurmasını telkin etmiş, o da temmuz ayında iznini geçirmek üzere Türkiye'ye gelmiş, vakit kaybetmeden (23 Temmuz'da) Mustafa Kemal'le görüşmek üzere Yalova'ya geçmişti.

Sf:182
Bu sırada, İzmir'de yayımlanan, Cumhuriyet Halk Fırkası yanlısı Anadolu gazetesinde Denizli Milletvekili Haydar Rüştü Bey'in Serbest Fıkra aleyhine çok ağır suçlamalarla dolu bir yazısı çıktı. Bu yazı yüzünden CHF il idare binasının ve Anadolu matbaasının önünde yapılan gösteriler karşısında polisler silahla önlem almaya çalıştı. Halka ateş açılması sonucu on iki yaşında bir çocuk vurularak öldü.

Olaylar arttı ve partinin kapanma süreci başladı.

Sf:186
"Dediğim gibi isabet olmuştur. Kazanın kapağı biraz kaldırılınca, içinden neler çıkabileceğini görmüş olduk. Bereket versin, vaktinde görmüş olduk. Bütün tarihimizde uğradığımız felaketlerin hemen hepsi, daima bu yobazların başının altından çıkmıştır fakat çok iyi oldu, çünkü bu sefer başlarını bir daha kaldıramayacakları çekilde ezeceğim!"

Menemen'de gerçekleşen bu isyan, Mustafa Kemal'i ve Türk milletini bir hayli üzmüştü.

Sf:188
Sarayda Gazi'nin başkanlığında dil meselesi hakkında özel bir toplantı vardı. Dil uzmanları, profesörler, gazete başyazarları büyük masanın etrafına oturmuşlar; Besim (Atalay) Bey ve arkadaşlarının -eski kelimeleri bir yana bırakıp yeni türetilen kelimeleri acilen devreye sokma- tezi tartışılıyordu. Gazi o fikri benimsemişti. Herkese sordu: "Bu olabilir mi?"
Hemen herkes, "Hay hay!" diye yanıtladı. Gazi, Yunus Nadi Bey'e dönerek, "Siz ne dersiniz?" dedi.
Yunus Nadi Bey, "Bendeniz olmaz derim!" diye yanıtladı.
"Öyle ise siz bu masanın başıdan kalkınız Nadi Bey," diyince Nadi Bey masadan kalktı. Bu kez, Falih Rıfkı Bey'e sordu:
"Sen ne dersin Falih?"
"Bendeniz de olmaz derim, efendim."
"Öyle ise sen de masadan kalk Falih!" dedi.
Falih Rıfkı Bey masadan kalktıktan sonra Gazi, Necmeddin (Sadak) Bey'e döndü, "Szin fikriniz nedir, Necmeddin Bey?" diye sordu. Necmeddin Bey doğrudu, "Müsaade buyurursanız bendeniz de masadan kalkayım efendim," diyerek salondan uzaklaştı.


Sf:189
Akdeniz insanının sıcakkanlılığını taşımasının yanı sıra, olgun, merhametli ve hoşgörülüydü. Özel yaşantısında sevdiklerinin nazını çeker, fakat görev esnasında laubaliliğe yer vermezdi.

İki Selanikli beraber; Mehmet ve Rıdavan'la antrede oturmuş konuşuyordu. İkisi de Gazi'nin hemşehrisi olduklarından kendilerini imtiyazlı sayar, yüksekten konuşurlardı. Uşak Cemal (Ganda) iki arkadaşının şaka da olsa böbürlenerek dolaşmalarına çok içerler ama renk vermemeye çalışırdı.

O gün yine zayıf tarafını bulup takıldılar: "Biz Selanikliler olmasaydık, siz kurtulamazdınız."
Cemal hemen karşılığını verdi:
"Biz kendi kendimizi kurtardık. Selaniklilere ihtiyacımız yok. Hem Selanikten çıksa çıksa Yahudi çıkar," dedi.
O sırada merdivenleri yavaş yavaş inen Gazi'yi görmemişlerdi. Konuşmalarına istemeyerek de olsa kulak misafiri olmuştu.
Akşam olup da sofraya oturulduğunda Selanikli olan Nuri (Conker) Bey'e damdan düşer gibi sordu: "Nuri Bey Selanik'ten ne çıkar?"
Uşak Cemal beyninden vurulmuşa döndü. Koltuğu başına gelmişti.

Nuri Bey, sanki bütün konuştuklarını biliyormuş da, Cemal'i korumak istercesine; "Bol Yahudi çıkar Kemal," dedi.
Bunun üzerine Gazi yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi:
"Benim için de bazı kimseler -Selanik'te doğduğumdan- Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki, Napolyon da Korsikalı bir İtalyandı ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır."

Uşak Kemal utandığından ezilip büzülüp, başını öne eğip af diler gibi yaptı.
"Keşke bu sözleri hiç sarf etmeseydim. Bir daha Selanik kelimesini ağzıma alırsam iki olsun!"

Sf:193
"Milletvekili demek o ülkenin en yetişkin insanı demektir! Onun için hareketlerinde sınırlanmamıştır; onun için dokunulmazlığı vardır, serbestçe fikrini söyleyebilsin, serbestçe hareket etsin diye...Milletekili demek 'beyaz eldivenli adam' demektir. Gerekmedikçe gerekmeyen şeylere dokunmaz, çünkü parmakları kirlenebilir."

Sf:209 
Anne, Allah'ın yer yüzündeki timsalidir. Allah, anneyi insan yaratmak için vasıta eder. Ona kendi kudretinden bir değil bir çok şeyi verir. Şu halde insan anasına nasıl anadiliyle hitap ederse, Allah'a da yine anadiliyle hitap eder."

Sf.214
Yakup Kadri Bey, Nuri Bey ile Kılıç Ali'nin yüzlerine bakarak, "Bunlar Gazinin Barometresidir, çehreleri çatıksa, var bir hikmeti. Sert bir rüzgar esecek sofrada," diye içinden geçirdi ama düşündüğü gibi olmadı.

Sf:229
Birden saza, "Dur!" emrini verdi.

Karşısında bir heykel heybetiyle duran seğmen Bahri'nin alnına tabancasını dayadı;
"Efe! Seni vuracağım!" diye haykırdı.
Salonda nefesler tutuldu. Seğmenin gür sesi, sessizliği bozdu.
"Vur! Paşam vur! Sana on yedi milyon kurban olsun! Senin kurşunun insanı öldürmez!"
Gazi, aldığı cevaptan son derece memnun olmuştu, seğmeni kendine çekerek alnından öptü. Masada bulunanlara dönerek, "Ben her şey değilim, ben hiçim, ben hiç olurdum, eğer bu millet bana böyle inanmasaydı. Bu millet kılı kıpırdamadan benim uğruma canını vermeye hazır olmasaydı, ben hiçbir şey yapamazdım," dedi ve kadehini bir kere daha dibine kadar boşalttı.

Sf:234
Gazi aslan sütünün son yudumunu alıyordu. Sofradaki kısa süren sessizliği doktoru Mim Kemal (Öke) bozdu:
"Gazi Paşam artık içmeseniz?"
Bir anda başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Loş ışıkta parlayan gözleri Mim Kemal'in yüzüne şimşek gibi çarptı:
"Bir daha söyleme Kemal! Sen benim ne kadar yalnız olduğumu biliyor musun?"
Hasan Rıza Bey, Mim Kemal'e nereden çıktı şimdi bu söz dercesine baktı. Gazi sözlerini sürdürdü:
"İçiyorum, çünkü artık bu vücut bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum."

Sf:236
Yalnızlığına tanıklık eden köşkünün söndürülmeyen ışıklarına doğru yol alırken hüzünlüydü. Latife Hanım'ı aklından geçirdi.

Ayrılığın üzerinden sekiz yıl geçmişti. Ama canı gönülden bağlandığı Türkiye'sinin varoluşunun üzerinden yalnızca on yıl geçmiş, cumhuriyetin doğum sancıları, yerleştirilmeye çalışılan büyük reformlar, çok partili demokrasi hareketleri daha taptazeydi.
Yorulmuştu.Artık 55 yaşındaydı ve güçsüz bedeni tüm bu savruluşlarla iyiden iyiye yıpranmıştı. O şimdi dünya çapında bir lider ve yepyeni bir ülkenin tek hakimiydi ama her şeye rağmen yalnızdı.

Sf:249
Gazi o güne değin epey malvarlığı edinmişti ama 12 Haziran günü hazineye devredeceği mallarında mirasçıların mahfuz hisselerini önleme amacıyla 2307 sayılı kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabulünü sağladı: "Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin, Medeni Kanun'un
452. maddesi dairesindeki tasarrufları, mahfuz hisseler hakkındaki hükümden müstesna olup bütün mallarında muteberdir."

Sf:262
Kıymet heyecanlandı.Kalem tutan parmakları titriyordu.
"Yaz bakalım bu dört bilinmeyenli denklemi ve çöz."
Verdiği denklemin verileri yoktu. Çözülmesi imkansızdı. Ancak ayıp olmasın diye, "Biz bunları görmedik efendim," dedi Kıymet.
Gazi, "Hikmet (Bayur) Bey'i çağırın," dedi Mehmet'e.
Genel Sekreterlik görevinde bulunun Hikmet Bey alelacele geldi, "Emredin Paşam," dedi.
"Bak bakalım, bu kızımız ne diyor?"
Hikmet Bey matematik eğitimini yurtdışında almıştı. Durumu hemen farketti, "Paşam izniniz olursa ben bir iki sorayım Kıymet Hanım'a," diye izin istedi.
İzin aldı, soruları sordu. Kıymet bütün soruları cevapladı.

Hikmet Bey için sürpriz olmuştu. Oysa Gazi Hikmet Bey'i Milli Eğitim Bakanı yapmayı önceden düşünmüş ve fırsat kollamıştı. O fırsatı bu şekilde yakaladı ve Hikmet Bey 27 Ekim 1933 günü bakanlık koltuğuna oturdu.

Sf:263
52 yaşındaydı. Kurduğu devleti hızla gelişmiş dünya ülkelerinin arasına koymaya çabalarken yorgun düşmüştü. Canı sıkındı. Ne Çankaya Köşkü'nde ne de Dolmabahçe Sarayı'nda gönlünce vakit geçiremiyordu. Attığı her adımda her saniye korunmak canına tak ettirmişti. Epey zamandır içkiyle arası da yoktu.

İstanbul Valisi Muhittin (Üstündağ) Bey, o gece Dolmabahçe Sarayı'nda sofrada bulunanların arasındaydı. Vakit gece yarınısı epey geçmişti. Gazi dostlarını uğurladı, uyumak için odasına çekilince Muhittin Bey de rahat bir soluk aldı.

Vali Bey, Gazi İstanbul'a geldiğinde yorgunluktan bitap düşüyordu. O yorucu geceden sonra uykusunu alma niyetindeydi.

Sf:264
Güvenliği gözden geçirdi, hassas noktalara polislerini koydu, saraydan ayrıldı. Saraydan ayrılırken Berber Mehmet kendisine hissettirmeden, arkasından bakıp gidip gitmediğine baktı.

Gazi odasına yalnız kalmıştı. Bir başına, denize karşı so kadehini içmeyi tercih etmişti ki aklına halkın arasına karışmak geldi. Ama cebinde parasının olmadığını fark etti. Telefona sarıldı, Başyaver Rusuhi (Savaşçı) Bey'i aradı. Rusuhi Bey'i bulamadı. Hasan Rıza (Soyak) Avrupa'daydı. Yaver Celal'i (Üner) buldu ve, "Bana buraya biraz bozuk para bırakın. Hizmet eden çocukları sevindirmek istiyorum," dedi. 

Az sonra Yaver Celal; 1 liralık, 2,5 liralık, 5 liralık ve 10 liralık bir sürü para bıraktı masaya.

Yaver çıkınca Gazi, paraları cebine doldurdu. Üstüne ince bir ceket aldı ve ağaçlı yola açılan kapıya doğru yürüdü. Çocuklar gibi neşelenmişti. 

Kapının önünde nöbetçi polis vardı. Dolaşıyormuş gibi yaparak caddeye çıktı. Sonra geçen taksiyi çevirmesiyle gözden kaybolması bir oldu. 

Mehmet, Rıdvan, Nuri, İbrahim, Cemal sarayda alarm zillerini duyunca nefes nefese birbirlerini buldular. Her biri birbirine ne olup bittiğini sordu ama kimse ne olduğunu anlayamadı. Mehmet, "Arkadaşlar koşun, Gazi'nin odasına!" diye haykırırken, Vali Muhittin Bey de çoktan saraya gelmiş, Gazi'nin bulunması için herkese talimatlar yağdırıyordu.

Sf:265
"Koşun, arayın, bulun! Balık adamları denize atın, düşmüş olmasın! Allah muhafaza; oraya da bakın..."

Mehmet ve arkadaşları Gazi'yi odasında bulamayınca paniklemişlerdi. Birbirlerine nereye gitmiş olabileceği konusunda görüş belirtirken, Kütüphaneci Nuri, "Dağılalım! Her birimiz farklı yöne koşalım, ağaç altı hatta çalı çırpı altına bile bakalım..." diyince her biri çil yavrusu gibi bir köşeye dağıldı.
Sarayda telaş sürerken Muhittin Bey'in Telaşı her geçen süre içinde hızla artıyordu.
Gazi güvende mi acaba? Ya başına bir şey geldiyse? Ya! Ya!
Gerisini düşünemedi. "Allah Korusun!" diye sesli düşünerek, sarayın bahçesinde oradan oraya koşmayı sürdürdü. 
Gazi, kendisini bir tutsak gibi gördüğü Dolmabahçe Sarayı'nın yüksek duvarlarının çoktan dışına çıkmıştı. Özgürdü. Şaşkınlıktan dili tutulan taksiciye, "Sür çocuk! Beşiktaş'taki sabahçı kahvelerinden birine götür beni," diye seslendi.

Vardıklarında kahveci, Gaziyi tanıdı. Kaş göz işaretiyle öteki müşterilerin dikkatini çekti. Birkaç Rum ve Türk Kafa Kafaya vermiş, çaylarını yudumluyordu. Balıkçıların içinden bir kaçı ürkek adımlarla yaklaşarak, "Merhaba," dedi.
"Bu ne onurdur Cumhurreisimiz? Hangi rüzgar savurdu sizi buraya?"
"Eğer sizinle birlikte olduğumu kimseye haber vermezseniz birlikte gezeriz, eğleniriz!" diye cevapladı.

Hep birlikte ayaklandılar, Kireçburnu Gazinosu'nun yolunu tuttular. Gazinoyu kapalı görünce, sahibi uyandırıldı, masa kuruldu.
Çok geçmeden Muhittin Bey, polis kuvvetleri, Mehmet ve arkadaşları gazinoda bitiverdi. Gazi, Türk ve Rum balıkçılarla kasap oyunu oynuyordu. Gelen kalabalığın çıkardığı patırtıyı fark edince bütün neşesi kaçtı.
"Ankara'da dağ başında yaşıyorum. İstanbul'da saraya hapsoluyorum. Şöyle halkın arasında içmek, sonra aklıma esince bastonumu alıp Avrupa'ya gitmek ne iyi olurdu. Bıktım bu resmi hayattan."

Suç işlemiş yaramaz çocuk gibi bindi getirilen makam arabasına.

Mehmet ve arkadaşları birbirlerine bakarak, hem derin bir oh çektiler hem de Paşalarının elinden alınan özgürlüğüne üzüldüler.

Sf:267
Kral Alexander ve eşi Kraliçe Mari motorla rıhtıma yanaştı. Gazi her ikisini de nazikçe ellerinden tutarak karaya çıkardı ve, "Hoş geldiniz," diyerek saraya buyur etti.

Alexender bir ara Gazinin kulağına eğilerek, "Size bir sırrımı söyleyeceğim," dedi.
"Buyurunuz Kral Hazretleri!"
"Eğer, bazı Avrupa Devletlerinin vaatlerine inanmış olsaydık, Yunanlıların yerine Anadolu'ya biz çıkacaktık..."
Gazi gülümsedi, aniden ışıldayan mavi gözleriyle gözlerinin içine bakarak, "Geçmiş olsun Kral Hazretleri!" dedi.

Sf:284
İran Şahı Pehlevi, Gazi, Adalet Bakanı Şükrü (Saraçoğlu) Bey ve Ankaradaki İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine poker oynuyordu. Saat epey ilerlemişti.  Salonda bulunanlar heyecanla oyunu izliyordu.

Saat 04.30'u gösterdiğinde Gazi ile Büyükelçi Loreine'in ellerine iyi kartlar geldi. Kartlar açıldı, Gazi'nin elinin Büyükelçininkinden daha iyi olduğu ortaya çıktı. Salondakiler gürültüsüz biçimde oyuncuları alkışlarken Gazi masaya hafifçe eğildi, büyükelçiye uzanıp anlamlı bakarak, "Birbirimize karşı oynadığımızda ne kadar güçlü olduğumuzu görüyorsun; birleşirsek nasıl olacağını bir düşünsene," dedi.

Bu bir dostluk çağrısıydı. Gazi 20 yıl önce Gelibolu'da savaştığı, 15 yıl önce İstanbul'u işgal eden düşmanına barış elini uzatıyordu.

Sf:288
Müşterilerin bunlar mıydı?
Temmuz 1934
Gazi'nin içinde bulunduğu otomobil Dolmabahçe'den boğaz sahilini takip ettiği sanıldığından güvenlik yetkililerinin tümü daha çok Sarıyer'e doğru gidebileceğini hesaplıyordu. Oysa Gazi otomobili Akaretler 'den yukarı çevirmiş, yaz tenhalığından yararlanıp Tepebaşı'nı tutmuştu. Tepebaşı'nda Mazerik adlı bir kokteyl ve yemek salonu vardı.

Harbiye öğrencisi olduğu yıllarda oraya gideri bir masada ya tek başına ya da arkadaşlarıyla leblebi yer, rakı içerdi. O akşam da bunu yapacaktı. Şoföre, "Kimseye buraya geldiğimi söylemeyeceksin!" diye tembihledi, parasını 
ödeyerek gönderdi.

Mazerik'e girdiği zaman, ancak üç masada müşteri vardı ve öteki masalar tümüyle boştu. Esiden geldiğinde oturduğu, barın dibindeki masaya yerleşti.Garsona bir kadeh rakı ısmarladı, leblebi istedi.

Önündeki masada oturan bir kadınla bir erkeğin birbirlerine sokuluşlarına ve konyaklarını birbirlerinin gözlerine bakarak yudumlamalarına dalmış, eski günlerini parça parça zihninden geçiriyordu.

Tam o esnada siyah elbiseli bir adam salona girdi. Önce köşede bir masada bir süre oturduktan sonra kapıya yakın masada oturanların yanına gitti, biraz konuştu. Sonra birlikte salondan çıktılar.

Az sonra geri dönmüştü ama beraber çıktıkları kişiler yanında yoktu. Bu kez başka masaya gidip oturdu. O masadakiler de kalkıp çıkıp gittiler. 

Gazi dikkat kesilmişti. Siyah elbiseli adam, yeniden salona geldi, fakat Gazi'nin önünde duran masaya yaklaşmaya cesaret edemedi,
bir kenarda gazete okumaya başladı. Gazi olanları iyice merak etmişti. Yüksek sesle adama seslendi:
"Çocuk! Gel beri"
Adam masadan ok gibi fırladı. selam durumuna geçti ve, "Buyurun Gazi Paşam!" dedi.
"Sen kimsin?"
"Birinci Şube'den polis memuruyum."
"Ne yapıyorsun?"
"Rahat edesiniz diye, lüzumsuz müşterileri çıkarıyordum."
"Lüzumsuz olduklarını sen nereden biliyorsun?"
"Vali Bey'den öyle emir aldım Paşam."
"Eee! O da mı burada?"
"Evet, kapının önünde!"
"Tüh, Allah cezanızı versin!"

Bu sırada Vali Muhittin Bey de içeri girdi. Gazinin öfkelendiğini gördüğü için tedirgindi.
"Bir emriniz var mı sayın Paşam?"
"Siz benim yakamı bırakamaz mısınız yahu? Hadi benim peşimde koşturuyorsunuz, şurada kendi halinde içkilerini içen insanları niye tedirgin ettiniz?"
"Emir buyurursanız, bundan sonra gelenleri çevirmez, salonu yine doldururuz!"

Gazi kızmıştı.
"Ne yapacağını ben biliyorum. Ne kadar polis varsa masalara dolduracak, sonra da beni atlatmış olacaksın, değil mi? Bırak efendim, bırak! Hadi git işine!
Keyfi kaçmıştı. Kalktı, kapıya doğru yürüdü. Peşinden Vali Muhittin (Üstündağ) Bey, özürler dileyerek geliyordu.

Gazi bir baktı ki; kapının önü otomobiller, resmi, sivil polisler, saray muhafızları ile dolmuştu. Döndü Muhittin Bey'e sordu:
"Müşterilerin bunlar mıydı?"

Sonrasında otomobillerden birine atlayıp Dolmabahçe Sarayı'nın yolunu tuttu. Oysa tüm uğraşı ve o kaçışı sıradan bir insan gibi halkın arasında olmak ve bir kadeh rakısını yudumlamaktı.

Sf:296
Gazi o yılın Cumhuriyet Bayramı gecesi, adet edindikleri üzere, Ankara Palas salonlarında davetlisi bulunan, geçit törenine katılmış pilotlarla sohbet sırasında birden havacılara: "Düşman donanması en hassas bölgemize yaklaşmaktadır. Bombanız, merminiz bitti. ne yaparsınız?" diye sordun Bütün pilotlar, "Hayatımız bedeli de olsa gemilere uçağımızı çarparız," cevabını verdiler. Gazi bu cesur cevap üzerine, herkesin duyacağı biçimde: "Benim havasılarım, hayatları pahasına da olsa vatanını böyle savunur," diye sesini yükseltti.

Gazi, intihar pilotunun, çaresizlik içinde, ideal bir saldırı biçimi olacağını pilotlarına benimseten ilk lider oldu.

Sf:297
Gazi, Arkadaşlar, lütfen hocamızı dinleyelim," diye sözü kendisine bıraktı.
Türkçe ve Osmanlıcayı çok iyi bilen Naim Hazım Bey söz aldı: "Türkata ya da Türkatası gerek söylenişte, gerek yazılışta bana biraz tuhaf geliyor. Arkadaşlar biliyorsunuz, tarihimizde bir "Atabey" sözü ünvanı vardır.Anlamı da yine biliyorsunuz, beyin, emirin, şehzadenin
 hatta hükümdarın ilminde, idarede, askerlikte mürebbisi, müşaviri, hocası demektir. Atabey, kullanılmış tarihe geçmiş bir ünvan-ı resmidir. Bu ünvanı taşıyan birçok Türk büyüğü vardır. 
Binaenaleyh biz de Türke her alanda atalık etmiş Türklüğü kurtarmış istiklaline kavuşturmuş olan Büyük Gazi'mize "Atatürk" diyelim,
bu soyadını verelim. Bu bana, şivemize de daha munis, daha uygun gibi geliyor..."

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Naim Hazım Hoca'nın açıklamasını yerinde buldu ve kendisine teşekkür etti.
"Atatürk adını alacağım," dedi. 

Sf:301
Atatürk'ün 1930 yılının başlarında ileri sürdüğü Türk tarih Tezi'ne göre doğal nedenlerle Orta Asya'dan Dünya'nın değişik yerlerine yayılan Türkler, gittikleri yerlere, ileri uygarlıklarını da götürmüşlerdi. Dolayısıyla Hititler, Sümerler, Akadlar, Etrüksler, Mısırlılar gibi ileri antik uygarlıklar Türk kökenliydi.

Atatürk, Türk Tarih Tezi'ni daha da güçlendirmek için bütün dillerin Türkçeden doğduğunu ileri sürerek bu teze de "Güneş Dil Teorisi" adını vermişti.

Sf:302
Atatürk, General Fahrettin Altay'a Türk generalleri arasında en uzun boylu olduğu için Altay Dağı'na benzetmek isteği ile bu soyadını vermişti.

Sf:303
"Hamdullah'ın tercümesi 'Tanrıöver'dir," dedi ve bu ismi kendi elyazısıyla bir kağıda yazdı. Kağıdı sofranın üstünde duran deniş taşın üstüne koydu, "Yadigar olarak sakla," dedi.

Sf:306
Pilotlar: "Evet çarpmaya hazırız!"
Mussolini havacılıktaki gücüne dayanarak, Roma İmparatorluğu'nu yeniden kurma yolunda, Anadolu'yu da kapsayan bir saldırganlık politikası izliyor, "Ekmeğimizi şarkta aramalıyız," diyordu.

Konuşmalarıyla Atatürk'ü sinirlendirmişti. Özellikle havacılığa büyük önem vermekte olan Atatürk, İtalyanların hava harekatını incelerken, bir yandan Ankara büyükelçisinin aracılığı ile Mussolini'nin bu sözlerini açıklığa kavuşturmasını istedi.

13 Şubat 1935 tarihinde İstanbul'dan Ege Vapuru ile yola çıktı, İzmir'e vardı. 

Ege Denizi'nde gezerken düşünceliydi. Bir ara güverteye geminin komodoru Sait Halman'ı çağırdı, "Telgrafları çekiniz 19 Şubat'ta Alanya'da olacağız!" emrini verdi. Telgraflar gidecekleri makama yol alırken, 1930 yılında Aspendos'ta verdiği sözü yerine getiriyordu.

Atatürk torpidoya geçtikten sonra vapurun süvarisi Albay Sait Bey'e emir verdi:
"Alanyaya gideceğim, fakat bu fırsattan yararlanıp Rodos'un bu civardaki İtalyan deniz üssünün mümkün olduğu kadar yakınından geçerek durumlarını incelemek isterim."

Torpido bütün gece savaş durumunda kaldı. Işıklar söndürülmüştü.

Atatürk, Mussolini'nin delice tertiplerine karşı Ege Vapuru ile 17 Şubat günü Antalya'ya vardı. Ertesi günü bir muhribe binerek, gemi komutanına Akdenize doğru açılmasını emretti. Kendisi de köprü üstündeydi. 
Gemi komutanına bir soru yöneltti:
"Kaptan, şimdi İtalyan Donanması'na rastlarsak ne yapacaksın?"
Komutan cevabını hemen verdi:
"Rotamızı derhal değiştiririz Paşam!"
Cevabı beğenmedi, kızdı:
"Hayır efendim, öyle şey olmaz. Tam yolla İtalyanların en büyük harp gemisinin bordasına çarpacaksın!"
Gemi komutanı duyduklarını askerce tekrarladı:
"En büyük İtalyan harp gemisinin bordasına tam yolla çarpacağım efendim..."

Akşam oldu sofraya geçildi. Sohbet konusu İtalya, Akdenizi Mussolini ve gemi komutanına verdiği emirdi. Sofradakiler heyecanlıydı.

Atatürk, gemi ile gemiye karşı yapmayı planladığı çarpma hareketini, havadan da gemiye karşı aynen yapmayı planladığını anlatırken, aynı esnada her Türk harp pilotuna, "Zata Mahsus" bir zarf geldi:
"Mussolini'nin uçak ve harp gemilerine çarpıp batırmayı ve ölmeyi kabul eder misin?"
Pilotların tümü, "Evet çarpmaya hazırım," yanıtını verdi. 
Dünyanın ve Mussolini'nin bu çok ilginç ve sert olayı duymasına olanak verildi.
Mussolini o günlerden sonra Türkiye sevdasından vazgeçip rotasını Habeşistan'a çevirdi.

Sf:315
Daha sonra paraşütle atlayışlar başladı.
Bir paraşütçünün atlamasını bekliyordu. Uçak alan üzerine geldi, kanadın üzerinden atlamaya hazırlanmış Türk paraşütçü görüldü. Gayret etti fakat atlayamadı. Uçak uzaklaşıp gitti. Bir dakika sonra tekrar alan üzerine geldi. Atlayacak sanıldı, gene atlayamadı. Bu sıkıntı veren durum, üç dört defa tekrar etti.

Ne yazık ki her defasında, kanat bağlarına sımsıkı yapışan genç, atlamaya cesaret edemiyordu. Turların adedi çoğaldıkça ümitsizlik artıyor, sağdan soldan, "Atlayamayacak," sözleri duyuluyordu. Uçak belki de son turunu yapmak için alan üzerine geldiğinde hareketsiz duran Atatürk, sağ elini kaldırdı ve bağırdı:
"Atla be yahu!"

O anda bir cisim boşluğa yuvarlandı, beyaz bir paraşüt açıldı. Paraşütçü genç atlamıştı. Atatürk, paraşütçü yere inmeden tören alanını terk etti.

Planör öğretmenleri Anohin ve Romanof idi. Henüz okulda yetişmiş Türk gençleri mevcut değildi. Bunun için de törende yalnız yetişmiş yabancı öğretmenler gösteri uçuşu yapmıştı. Atatürk'ün canının sıkılmasına neden olan Türk Paraşütçüsü genç okuldan gelen bir gönüllüydü. Yeterli eğitim görmemiş veya yeterli bilgiye sahip olmadığından atlayışını geciktirmişti.

Sf:318
Atatürk yazlık açık renk bir elbise içinde neşeli ve sağlıklı görünüyor, sabırsızlıkla bir şey bekler gibi bir hali vardı.

Kısa süre sonra elindeki tepside dondurma bardağı ile bir garson belirdi. Garson bardağı uzattı fakat Atatürk almadı. 
"Görmüyor musun misafirlerimiz var. Bu sıcak günde önce onlara sonra bana getirirsin," dedi. 

Sf:319
Sonra, masada bulunan Nuri Conker ile Çanakkale Savaşları'ndaki anılarından söz açtı.

"Düşman olduğu yerde durdurulmuş, bir adım ilerlemiyor, fakat sürekli suretle yeni kuvvetler çıkarıyor. Arkadan düşman gemileri durmadan siperlerimizi dövüyordu. Ben bir ileri hareketi düşünüyor, bu maksatla cepheyi dolaşıyor, durumu inceliyordum. Zabitlerden aldığım bilgiye göre askerler bombardımandan yılmış, ileri hareket için bir istek yoktu. Taarruz emri verildiyse de yerinden kımıldayan olmadı. İleri siperleri tekrar dolaştım. Askere dedim ki, 'Biliyorsunuz taarruz edeceğiz. Fakat ben işaret vermeyince ileri atılmayınız,' diye sıkı emir verdim. Ertesi gün taarruz vakti sabah saatleri sakin geçti. Düşman siperlerinde semaverler kuruldu. Her zamanki hayat başladı. Bizim siperlerde ise emir bekleyen bir durum vardı. Öğleye doğru siperlerin başına geçerek taarruz işaretini verince bütün asker süngü hücumuna geçti; ön siperlerde İngiliz askerleri ile bizim askerler birbirine karışmıştı. Donanma bombardıman yapamıyordu. Top ateşleri bizim askerden ziyade kendi askerini öldürüyordu. Taarruz muvaffak olmuş, askerler de düşman askerleriyle yuvarlana yuvarlana sahili bulmuştu. Son Anafartalar Harpleri böyle geçti. Düşman da artık Gelibolu Yarımadası'nı boşaltmaya, donanmayı Çanakkale'den çekmeye karar verdi."

Sf:323
Atatürk, Falih Rıfkı Atay'ın Caddebostan Sahili'ndeki şirin köşküne gitmek istedi.

Atatürk ani olarak dostlarına, arkadaşlarına baskın ziyaretler yapmayı çok severdi. Sürpriz, Atay ailesini çok mutlu etti.

Sf:327
Buzdolabını açtı. Ziyafet için hazırlanmış en nadide yemeklere elini bile sürmeden, pilav ve fasulye tabaklarını aldı. Enver hemen Atatürk'ün elindekileri alıp, "Isıtayım Sayın Paşam!" diye söze girdi. Ama Gazi itiraz etti:
"Bırak Enver, ben kendim ısıtıp yiyeyim. Öyle daha zevkli oluyor," dedi. Sonra pilavı ve fasülyeyi bir sahanda karıştırıp ısıttı. Yerdeki kavunları yoklayarak, "Şunlardan tatlı bir tanesini seç," dedi ve oturdu, yemeğini yedi.

Sf:328
Atatürk sofrada konuşulan konular hakkında, misafirlerinin ayrı ayrı düşünce ve görüşlerini dinlemekten zevk alır, bunun için herkese fırsat verir, gerçeğe ulaşmak isterdi. Gizli kapaklı işlerden, dedikodudan hoşlanmazdı.

Hele gammazlığa hiç tahammülü yoktu. Kendisine gizli bir telkin yapılmak istenmiş ise, ne yapar eder bir gün sofrada ilgilinin önünde bu meseleyi açığa vurur, işin doğrusunu meydana çıkardıktan sonra hükmünü verirdi.

Sf:333
29 Ekim 1935, Cumhuriyet Bayramı
Cumhuriyet'in on ikinci yıldönümü için bir sıra dövizler hazırlanmıştı. Bunlar içinde şöyleleri vardı: 
"Atatürk bu milletin en yücesidir."
"Türk milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı."

Listeyi dikkatle gözden geçirdi, bunlar ve bunlara benzeyenleri çizdi. Hepsinin yerine şunu yazdı: "
Atatürk bizden biridir."
Sf:351
Atatürk'ün en çok kızdığı, en çok sevmediği, istemediği şey, bulunduğu yerlerde şahsı etrafında inzibati tedbirler alınması idi. Milletine çok itimat ettiği için: "Bu millet bana ne kurşun atar ne de attırır!" diye emir vererek alınan bütün tedbirleri kaldırtır, zabıtanın vazifesini de hayli zorluğa uğratırdı. 

Cumhurbaşkanlığı makamına ait bazı protokol kuralları Atatürk'ü sıkardı. En büyük arzusu bastonunu eline ve yakın arkadaşlarını da yanına alarak Beyoğlu Caddesi'nden, köprü üstünden herhangi bir vatandaş gibi serbest geçebilmek ve yürümekti. Tramvaya binsin, şimendiferde halk arasında otursun, vatandaşlarına hususi ziyaretler yapsın, bütün bunlar sevdiği şeylerdi.

Gezinti yaparken otomobilini bırakarak tramvaya atladığı, şimendifere bindiği, birden bire Lebon Şekercisi'ne girip herkesin arasında oturduğu, Vefaya giderek oranın meşhur bozasını içtiği de olurdu.

Beraberindekilerle Florya'dan Dolmabahçe Sarayı'na dönmeye karar verdi.Yeşilköy İstasyonu'nun önünden geçerken birden bire otomobili durdurdu ve başyavere, "Sorunuz, tren var mı? " diye emir verdi.

O sırada tren hemen hareket etmek üzereydi. Hep birlikte otomobilden inip emrindekilerle birlikte trene binildi. Karar ani verildiği ve uygulandığı için, trene biniş hemen hemen kimsenin dikkatini çekmedi. Bir süre sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör, Atatürk'ün bulunduğu kompartımana geldiğinde, kafileyi görüce geri çekilmek istedi. Atatürk'ün sesi duyuldu, emrindekileri göstererek, "Görevini yap! Bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?" dedi. Emrindekiler cevap verdi:
"Paşam biz millet vekiliyiz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz!"
Atatürk hayretle, "Bu ayrıcalığı hiç beğenmedim," dedi. "Çok ayıp ve acayip bir usul. Çok güzel halkçılık!"

Sf:354
Festivalde Artvin halkoyunları ekibi birinci oldu.Artvin barı oynanırken Atatürk'ün bar başı olarak oyuna katılmasından sonra bu oyun "Atabarı" olarak anılmaya başladı.

Sf:356
Burhan Göksel şaşırdı. Yanındaki koltuk değneklerine baktı. Daha sonra da durumunu aktardı:
"Henüz yürüyemiyorum, emirlerinizi yerine getiremeyeceğim için çok üzgünüm Sayın Cumhurbaşkanım."
Bu sözleri sanki duymamış gibi, Nişanlını dansa kaldırmanı istiyorum," diye tekrarladı.Bu sözler karşısında ağzından tek söz çıkmayan Burhan Göksel aylardır yanında taşıdığı ve kim bilir daha yıllarca taşıyacağı koltuk değneklerine el sürmeden yerinden kalktı. Nişanlısını yanına alıp salonun ortasına gidip dans etti.

Dans bitiminde bir arkadaşı yanına yaklaşıp, "Ne kuvvetli emir değil mi?" diye sordu. Genç subayın yanıtı, "Hayır. O bir emir değil, Atatürk'ün büyüleme kuvvetiydi," oldu.

Sf:360
Masaya geçildi. Edward kendini sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek, "Sizi tebrik ederim ve teşekkür ederim, kendimi İngiltere'de zannettim," diyerek memnuniyetini bildirdi.

Sofraya sadece Türk garsonları hizmet etmekteydi. Onlardan biri heyecanlanarak, elindeki büyük kayık tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildi, fakat Atatürk krala eğilerek:
"Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim," diye fısıldadı.

Sf:361
Sohbet keyifle sürüyordu.
İki devlet adamının aralarına dışişleri bakanı da katılmıştı. Sohbetleri sırasında Atatürk, krala sigara takdim etti. Dışişleri Bakanı Tevkif Rüştü Aras hemen kibriti yaktı ve alışkanlık haline gelmiş bir hareketle önce Atatürk'e sonra krala uzattı. Atatürk, misafirinin yanında bakanı düştüğü zor durumdan kurtardı: "Majeste," dedi, "bilirsiniz ki kibritler ilk yandığı sırada zehirli bir gaz çıkarırlar. Türk misafirperverliği, bu zehirli gazı misafirinin teneffüs etmesine manidir. Biz misafirimizin sigarasını saf alevle yakarız."
Gece keyifli sona erdi.

Sf: 362
Atatürk, Stalin, Kalinin...
Kasım 1936, Rus Büyükelçiliği, Saat 01:30
Atatürk mutad zevat ve zeybek çaldırmak üzere yanında getirdiği müzisyenlerle resepsiyondaydı. Bir ara Rus Elçi Karahan'a sordu:
"Cumhuriyet Bayramımız dolayısıyla sizin lideriniz beni niçin kutlamadı?
Karahan, Cumhurbaşkanları Kalinin'in kendilerini kutladığını söyledi. Atatürk'ün cevabı ilginç oldu:
"Sizin Cumhurbaşkanınız, aynı zamanda önderiniz midir?"
"Hayır."
"Önderiniz kim?"
"Stalin."
"Öyleyse, o beni kutlayacak. Ben ülkemin hem cumhurbaşkanı, hem önderiyim. Kalinin değil, bana kutlama mesajını Stalin göndersin."

Büyükelçi Karahan, Atatürk!ün Stalin'i doğrudan aramasını isteyerek, bu işe karışmak istemediğini söyledi. Atatürk bunun üzerine, "Niçin ben ilk adımı atayım," dedikten sonra sözlerinin devamını getirdi: "Ben bunu ancak eşit şartlarda yapabilirim. Eğer beni kabul ettiklerini hissediyorsam, yapabilirim. Başka türlü işlerine evet diyemem. Sizin biliyorum, güçlü ve mekanize edilmiş bir ordunuz var ve ondan korkmuyorum, sizlerden korkmuyorum. Benim arkamda 18 milyon halkım var. Benim emretmem yeterlidir. Halkım arkamdan nereye isterse gelir. Ben çok zarar verebilirim, elbette bunı hiçbir zaman yapmam, çünkü benim sözüm, benim dostluğum gibi kutsaldır." Atatürk ile büyükelçinin bu diyaloğu "çok gizli" damgası ve Stalin'e gönderildi.

Stalin, Atatürk'ün sözlerini okuduktan sonra yardımcısına "Dostumuz, Atatürk'ün sözleri ilgiyle, dikkatler okunsun." dedi.

Sf: 366
Gece boyunca kasvet çökmüştü. Uyuyamamış, yatağında dönüp durmuştu. Sabah olup da bedenini berber koltuğuna bıraktığında huzursuzluğu sürüyordu. 

Can yoldaşı, arkadaşı Nuri Conker hayatını kaybetmişti. O acı haberi kimse kendisine vermek istemiyordu. Görev Berber Mehmet'e düştü.

Sf: 367
Mehmet'in konuşu konuşmamak arasındaki gidip gelmeleri dikkatini çekince sordu:
"Hayırlar olsun Memo? Nedir evladım, bir sorun mu var çocuk?" dedi.

Mehmet sustu, yutkundu, traşı durdurup usturayı arkasına götürdü, başını önüne eğdikten sonra, "Paşam, Nuri Conker Bey Hakk'ın rahmetine kavuşmuş," diyebildi kısık sesle.

Atatürk duydukları karşısında gözyaşlarına mani olamadı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Yüreğine okkalarca ağırlık çöktü.

Bir köşeye çekilip uzun süre Atatürk'ü anlılarıyla baş başa bıraktı. Atatürk bir zaman sonra Mehmet'e dönüp baktı, "Ah Nuri! Bizi nasıl bırakıp gidersin!" diyerek tekrar hıçkırıklara boğuldu.

Atatürk ve kendisine "Kemal" diye hitap edebilen en samimi arkadaşı Nuri Conker.

Sf: 370
Almanya ve İtalya'nın İsmet İnönü'yü cumhurbaşkanı yapmak istedikleri kulaktan kulağa yayılmıştı. 4 Şubat 1937 tarihli bir İngiliz istihbarat belgesine göre Almanya ve İtalya'nın amacı kontrol edilebilir bir hükümet kurmaktı.
Mart 1937

Sf: 373
Atatürk söylediği gibi Trabzon gezisine o ay içinde gidemedi. Üçüncü ve son gidişi 11 Haziran 1937 tarihinde rastladı.

"Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. bunları asil milletime geri vermekle büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar. İnsanın serveti kendi maneci şahsiyetinde olmalıdır," dedi Hasan Rıza Soyak'a.

Atatürk'e ait arazilerin toplam büyüklüğü 154.729 dönümdü.Kendisine ait çok büyük çiftlikler ve tesisler vardı. yaşadığı dönemin en büyük gayrimenkul zenginiydi, bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesine sahipti. Aynı zamanda kendine ait süt, biraz, şarap ve deri fabrikaları da vardı.

CHP'ye bıraktığı nakit miras tam 1.664.000 liraydı.

Ege Vapuru ile İstanbul'dan Trabzon'a gelen Atatürk, iki gecelisini kendine ait köşkte geçirdi ve, "Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bunları milletime bağışlamakla ferahlık duyacağım. İnsanın serveti kendi manevi kişiliğinde olmalıdır. Ben büyük millerime daha çok şeyler vermek istiyorum," diyerek, bütün mal ve mülk varlığını hazineye bağışladığını noter huzurunda tescil ettirdi.

Atatürk çiftliklerini hazineye bağışlaması nedeniyle millet ve Meclis adına kendisine teşekkür telgrafı çeken Başbakan İsmet İnönü'ye cevap verdi:
... Söz konusu olan hediye, yüksek Türk milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm hediye karşısında hiçbir kıymete sahip değildi. Ben, gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim!

Sf: 376
1937, ılık bir Eylül akşamı. Florya'da halk biten günün yorgunluğunu çıkarıyordu. Sandal gezintisi yapan gençlerin şarkıları, şakalaşmaları, birbirlerine seslenişleri denizde tuhaf yankılar yapıyordu.

O akşam Atatürk de sandalına binmiş ağır ağır kürek çekiyor, sandal gezisi yapan sevimli kalabalığı seyrediyordu. Birden bu kalabalığın arasına girmek, onlarla birlikte olmak, konuşmak istedi.

Sandalını içlerinde daha çok gençlerin bulunduğu bir sandal kümesine doğru yöneltti, gençlerin şaşkın bakışları önünde gür sesiyle:
"Çocuklar! Neşeniz, eğlentiniz çok hoşuma gitti," dedi, "aranızda bulunmak istedim."

Gençler bu beklenmedik durumdan son derece kıvanç duymuşlardı. O'nu yakından görmenin derin heyecanı içindeydi.

Atatürk'ün sandalı ortada, kulağa çok hoş gelen kürek hışırtıları arasında durgun denizde yavaş yavaş ilerlemeye başladılar.

Atatürk bir ara kürekleri bırakarak kendisinin de çok sevdiği bir şarkıyı söylemeye çalışan gençlere, "Aferin çocuklar!" dedi, "Türk gençleri hem çalışmasını hem de eğlenmesini bilmelidir. Ülke sizindir, çalışın eğlenin."

Gençler Atatürk'ün bu sözlerinden cesaret alarak birer birer konuşmaya başladılar. O'na karşı duydukları sevgiyi ve bağlılığı belirttiler.Her şeyi, hatta bu güzel akşamda böyle dinlenip eğlenmeyi bile kendisine borçlu oldularını söylediler. Söylenenlerden çok memnun olduğu belliydi:
"Çocuklar! Ben Kurtuluş Savaşı'nı da, devrimleri de izlerin anası, babası, dayısı, kısaca tüm yurttaşlarla birlikte yaptım. Ama görüyorum ki bana güveniniz çok kuvvetli. Şimdi size soruyorum, yeteneksiz bir ulusun başında bulunsaydım, bu savaşı ve bu devrimleri yapabilir miydim?"

Gençlerden biri atıldı:
"Atam! siz yeteneksiz bir ulusun başına gelmediniz, çünkü yeteneksiz bir ulustan sizin gibi bir önder çıkmaz."

Atatürk sandalını bu sözleri söyleyen gencin bulunduğu sandala yanaştırdı. Kürekleri bırakarak içtenlikle elini sıktı ve, "bunu söylemenizi bekliyordum," dedi.

Sf: 380
Atatürk'e ait Orman çiftliğinin hazineye bağışlanması talep ve önderisinin İnönü'den gelmesine karşılık, Atatürk'ün isteksiz davranması; çiftlikte bulunan bira fabrikasının genişletilmesini istemesine karşılık, İnönü'nün bu öneriyi reddetmesi; Atatürk'ün İnönü'nün gerçeklerini yakınlarına soruşturması ve bunun gibi günlük pek çok ayrıntı sayılabilecek gelişmelerin yarattığı tartışmalar, çekişmeler, çatışmalar nihayet iki can dostun arasını bozmuştu.

Sf: 381
Atatürk, 20 Eylül 1937 tarihinde İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nın Medhal Salonu'nda II. Türk Tarih Kongresi'ni düzenledi. Kongreye yurtdışından yabancı tarihçiler de davet edildi. Uygarlık kollarının her tarafa Orta Asya'dan yayıldığını ve göçlerin yine oradan başladığını iddia ede Türk Tarih Tezi onların incelenmesine sunuldu. 20-25 Eylül tarihlerinde tertiplenen ve uluslararası bir kongre niteliği taşıyan bu toplantılarda yapılan açıklamalarla Türk Tarih Tezi'nin evrensel bir tarih gerçeği olduğu savunuldu.

Sf: 382
Orta Asya'dan göçerek yeryüzünün dört yanına akın eden Türklerin, neolitik ve maden kültürlerini  dünyaya yaydıkları tezinin kabul edilmesiyle milli tarihimiz, gerçek karakterini dünyaya kabul ettirmiş sayılıyordu. Milletimizi uygar milletler birliğinden ayrı olarak düşünen ve ikinci sınıf bir ırk sayan kin edebiyatı sonunda çürütülmüş oluyordu. Atatürk'ün bu konuda söylediği son sözler şunlardı:
"Tarih tezi olgunlaştı. Onun üzerinde yürümek, durmadan çalışmak lazımdır. Bazı imansızlar olabilir, bunlar yol kesenlere benzer. Aldırmayınız."

Sf: 387
"Gözün aydın! Yine kızın olmuş Mehmet..."

Atatürk sözlerinin gerisini getirmeye çalışırken Mehmet iki adım geriye giderek sırtını duvara yasladı.
"Yine mi yahu! Sözleri döküldü dilinden gayri ihtiyari.

Atatürk kahkahayı patlatarak, "Olsun varsın Memo, kız çocukları iyidir. Yararlı olurlar. Büyüdüklerinde ana-babasına bakarlar..." dedi.

Sf: 395
Mersinlilerin coşkun sevgi gösterileriyle karşılandı.
Resmi ziyaretler istemediği için Atatürk ve yanındakiler Yakup Ersoy'un portakal bahçesine götürüldüler. Ağaçlar arasında gezinirken Sabiha Gökçen, soymuş olduğu bir mandalinayı Atatürk'e ikram etti. Bir çakı isteyen ve dalından bir portakal koparan Atatürk, "İlk defa kendi elimle ağacından portakal kopardım, ne kadar zevkli bir şey," diyerek portakalı soyup yedi. Portakalı soymak için uzatılan çakılar içnden belediye başkanının çakısını almıştı.

Sf: 407
Koca bir dev olarak bildiği Atatürk günden güne eriyordu. Kimse Atatürk'e hasta olduğunu söylemiyor; söyleyemiyordu. Musallat olan siroz, konulan sirozdan mı, yoksa daha önceki yıllarda; savaş meydanlarında bulaşan sıtma belasından mıydı? Üstelik Atatürk sadece bunlarla değil, küçüklüğünde geçirdiği difteri, kulak egzaması, iki kez geçirdiği kalp krizi, diş, böbrek ve karaciğer rahatsızlıklarından mı o hallere düşmüştü.

Etrafındaki hemen herkes Atatürk'ün 1936 yılında başlayan rahatsızlığının farkına varamamıştı. Teşhis edilen sirozun gerçek endi alkol mü, yoksa sıtma mıydı? Yıllarca savaş meydanlarında içtiği kalitesiz su, dengesiz beslenmeleri karaciğerine saplanan sirozun nedeni olamaz mıydı?

Sf: 409
Atatürk, Başbakan Celal Bayar'ı köşke kabul etti. Bayar'ın yurtdışından yabancı hekim getirilmesi isteğini tekrarlaması üzerine: "Çocuk ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım!" diye karşılık verdi. Bayar biraz olsun rahat nefes aldı, umutlandı.

Prof. Dr. Fissinger İstanbul'a geldi. Fransa'nın Monpelye Hastanesi dahiliye mütehassısı Atatürk'ü tetkik ederek Türk hekimlerinin teşhisini doğruladı. Atatürk'e perhiz ve mutlak istirahat tavsiyesinde bulunuyor, fakat Atatürk'ün çok zeki sualleriyle karşılaştıkça bu enerjik insanı günlerce bir yatakta zapt edebilmenin müşkülatını hissediyordu.

Sf:411
Fissinger umut ile umutsuzluğun eğişinde, bir bilen ancak söylemek istediği gerçekleri gizlercesine, habercilerin ruhunu okşayan yanıt verdi:
"Bu kadar dinamizmin, bu kadar zeka ve canlılığın bir arada toplanması pek enderdir. Zamanımızın birçok adamlarıyla temas ettim, fakat Büyük Şefiniz Atatürk bunlardan hiçbiriyle bir tutulamaz."

Sf: 415
Florya Köşkü hizmete girdiğinden o yana Atatürk hiç böyle keyifsiz olmamıştı. Istırabı yüzüne yansıyordu. Kahvesini yudumlarken engin denize dalıp gitti. Yanında bulunan herkes hiç gürültü yapmıyor, kendisinden gelecek emirleri bekliyor, hatta bir şeyler istese de yapsak ve mutlu etsek diye sabırsızlanıyordu. Berber Mehmet de öyle düşünenlerdendi.

Sf: 417
Saat 15:302u gösterdiğinde Atatürk e beraberindekiler Savarona'nın güvertesindeydiler. Hayli çökmüş olmasına karşın her zamanki gibi çok şık ve çok yakışıklıydı. Ne var ki ilaçlarını aksatmasa bile, doktorlarının verdikleri perhize pek uymadığı görülüyordu. Atatürk giderek ağırlaşan hastalığına karşın Savarona'da mutlu olmaya çalışacaktı.

Sf: 424
Atatürk, Savarona'yla vatan topraklarında bir tek Erdek'i ziyaret edebilecekti. O ziyarette de yattan inemeyecek, Erdek halı kendisini göremese bile, büyük önderin, Cumhuriyet kuşaklarına hitaben, "Beni tanımak, yüzünü görmek, sesimi işitmek değildi," demesini bir kez daha akılarına kazıyacaktı.

"Bu yatı bir çocuk oyuncağını bekler gibi beklemiştim, bana hastahane mi olacaktı?" dediği zamanın en pahalı ve en lüks yatı Savarona.

Sf: 428
Hasta olduğu baştan beri halktan gizlenmişti, fakat nasıl olduysa o günlerde hastalığı İstanbul halkı arasında yayılıverdi. Bu yetkili bir tebliğe değil de, belki yattakilerden birinin izni esnasında ağızında kaçırması neticesiydi. Atatürk 9 Temmuz Cumartesi günü bunu öğrendi fakat fazlaca üzerinde durmadı.

Ancak Tan gazetesinde Ahmet Emin Yalman'ın "Büyük şef Atatürk'ün rahatsızlığı bugün kamuoyunda ve her ağızda dolaşan bir şayia halinde sürüp gitmektedir. Milletin endişesi haklı ve yerindedir. Atatürk eğer hasta ise, milletin çok sevdiği Büyük Önder'in sıhhi vaziyeti hakkında kamuoyu aydınlatılmalıdır," yazısı sinirlerini bozdu.

Tan gazetesine hemen üç ay kapama cezası verildi. Aynı haberi aktaran Haber gazetesi bu fikri Tan gazetesinden aldığı için 15 günlük kapatmadan sonra tekrar yayımlanmaya başlandı.

Sf: 437
Sabaha karşıydı. Saat 06:30'a geliyordu. Yatak odasındaki zil acı acı çaldı. Yan odada bulunan Salih Bozok ses yapmasın diye kunduralarını ayağından çıkardı, odanın kapısına geldiğinde Atatürk'ü yatağı içinde oturmuş sigara içerken buldu. Salih Bozok'un kapıdan baktığını görünce, "Vealeykümselam," dedi, "nöbetçi sen misin?" Sonra gülümsemeye çalışarak ilave etti:
"Salih gördün mü şu başıma gelenleri?"
Salih Bozok kendini zor tuttu, "Hepsi geçecek Paşam," dedi. "İnşallah tamamen iyileşeceksiniz."

O sırada çocukları kendisine "borşç" denilen çorbadan getirmişlerdi.
"Şimdi çorba içip yatacağım. Su aldıktan sonra epeyce rahat ettim. Doktorlar almak istemiyordu, fakat ben dayanamadım, suyu aldırdım," dedi.

Çocukların yürekleri biraz olsun ferahlamıştı.

Sf: 444
Mütemadiyen kızartma ve dondurma istiyor, Aşçı Mehmet Usta da olduğu halde vermiyordu.
Mehmet mutfağa indi, ustaya, "Paşa çağırıyor," dedi.

Koşarak odaya vardı. Atatürk yüzünün ifadesini sertleştirerek, "Gel gel, daha yakına gel!" diyerek yanına sokulmasını istedi. Sonra sesini yumuşatarak, "Mehmet Usta, neye bana canımın istediklerini vermiyorsun?" diye sordu.
Mehmet usta sıkıntılı bir vaziyette, "Doktorlar yasak etti Sayın Efendim," diye cevapladı.

Minik bir iç çekişin ardından gözlerini çocuklarında gezdirdi, kısık sesle konuştu:
"Ha! Doğru söylüyorsun aşçıbaşı. Hakkın var amma, ne yapayım, canım çekiyor. Nasıl olsa bunları bir daha yiyemeyeceğim ki!"

Sf: 445
Atatürk doğrulup yatağına içine oturdu, önüne ayaklı yemek tablası aldı ve yazmaya başladı. Çok sakindi. Arada bir yazdıklarına da göz attı. Hem yazıyor hem de bazı kelimeleri değiştiriyor, cümlelerine manalarına zarar vermeden kısaltıyor ve sadeleştiriyordu.

Sf: 454
Her seferinde Cumhuriyet'in ilanı yıldönümlerinde Ankara'da gerçekleştirilen resmigeçitlerde Atatürk hep hazır bulunurdu. Bu yıl da Cumhuriyet'in 15. yıldönümü münasebetiyle yapılacak olan geçit resminde bulunarak bir kez daha halka ve orduya doğrudan hitap etmeyi çok istiyordu. Bu maksatla ölçüleri çok değişmiş olan bedenine uygun frakını ısmarlamış, diğer taraftan da törenlerin yapılacağı hipodromdaki şeref tribününe çıkabilmesi için bir asansör ilavesi yapılmıştı. Lakin hastalığın nasıl seyrettiğini gören kendisi de, vaziyeti kavramış ve Ankara'ya gitmekten ümit kesinde, "Bu zayıf halimde Ankara'ya gitmekte bir fayda görmüyorum. Gidersem hiç kimsenin yardımı olmadan hiç olmazsa otomobile kadar yürüyebilmeli, arkadaşlarımlar selamlaşabilmeliyim, bunları yapamayacağımı anlıyorum," dedi.

Sf: 456
29 Ekim 1938 Cumartesi günü Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yapılacak geçit resmine katılacak.

Talebeleri Çengelköy'den alan vapurlar, köprüye doğru hareket ettiler. O günlerde Liman İdaresi taradından gerek yerli gerek yabancı vapur işletmecilerine, Boğaz'dan inecek ya da Boğaz'a çıkacak gemilerin, Dolmabahçe Sarayı yakınlarında kıyıya sokulmadan uzaktan seyretmeleri, belirtilen bölgede vapurların yol keserek ve düdük çalmayarak seyretmeleri, Atatürk'ü rahatsız etmemeleri bildirilmişti. 

Vapurlar prova nizamında Beşiktaş'a yaklaşırken, subaylardan birkaçı kaptan köşklerine çıkarak, her iki vapurun süvarisine, Dolmabahçe Sarayı'na iyice sokulmalarını istedi. Bu arada İhsan Ilgaz ve Hulusi Kızıltan kaptanlar, onlara Liman Başkanlığı'nın yasağını hatırlatsalar da subaylar, öğrencilerin Atatürk'ü selamlamak ve İstiklal Marşı söylemek istediklerinde ısrar etti

Sf: 457
Süvariler ister istemez kıyıya iyice sokuldular. Yine burada, gemilerin yol keserek saray önünde durabilmeleri için makineleri stop etmeleri bildirildi. İnşirah ve İnbisat, Dolmabahçe Sarayı önünde durdu. 54 numaralı vapurda bulunan Kuleli Askeri Lisesi Bandosu İstiklal Marşı'nı çalmaya başlayınca, her iki vapurdaki talebeler de yüksek sesle marşa katıldı.

Bando eşliğinde yüzlerce öğrencinin yürekten söylediği İstiklal Marşı'nın ilk bölümü okunurken, Dolmabahçe Sarayı'nın balkonunda yüksek rütbeli bir subay göründü. Kolarını öne doğru uzatarak ve başını da hafifçe öne eğerek bu sevgi gösterisinin saygıyla kaşılandığını, marşın kesilmesinin uygun düşeceğini anlatmak istedi. Bunun üzerine Kuleli öğrencileri bu defa hep bir ağızdan, "Atamızı görmek isteriz1é diyerek yüksek sesle bağırdı.

O sesler gök gürültüsü gibi sarayın duvarlarına çarpıyor, Atatürk'ün kaldığı odanın cam ve duvarlarını sarsıyordu. Öğrencilerin hepsinin güvertede aynı yerde bulunması vapurların devrilip batma tehlikesi geçirmesine neden oldu. Vapurlardaki herkesin gözü sarayın penceresindeydi.

Atatürk doktorlara, "Dışarıda ne var," diye sordu. Kendisine, "Askeri talebeler resmigeçide giderken sizi görmek istiyorlar edendim," denilince, duygulanan Atatürk balkona çıkmak istedi fakat Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker, "Fakat bu imkansız, hareket etmemelisiniz," diye itiraz etti Ama Atatürk bu kez de , "Hayır, ben bugüne kadar bu bando ve asker sesinden kuvvet ve ilham aldım, yaşadım ve gene onunla yaşayabilirim. Onları yakından bir daha görmeli ve doya doya bir daha seyretmeliyim," cevabını verdi.

Mehmet, İbrahim, Rıdvan ve Nuri kollarına girdi. Atatürk'ü pencere kenarına götürdü. Atatürk'ü açılan pencerede gören Kuleli talebesi çılgınca, "Sağ ol, Var ol!" diyerek "Dağ başını duman almış / Gümüş dere durman akar" marşını okumaya başladı. Talebelerden bir kısmı cesarete gelerek suya atladı ve süratle saraya doğru yüzdü.

Sf: 460
Saray penceresinden onları nemli gözlerle seyreden Atatürk çok duygulandı ve onlara doğru bir elini kaldırarak, "Bu bayramlar sizlerin ve istikbal sizlerin olacak! Hoşçakalın gençler," dedi.

Gözleri nemli, ağır ağır yatağına dönerken karşısında hazır ol vaziyette duran Mehmet, Nuri, İbrahim ve Rıdvan'ı karşısında buldu. Her biri başlarını öne eğip ağlamamak için dudaklarını ısırırken, yüzlerine baktı, başını ufak hareketlerle aşağı yukarı salladı, az önce gençlere söylediklerini tekrarladı: "Hoşçakalın çocuklar..."

Her biri, bir an olsun hüzünlerini üzerlerinden silkeleyip ellerine sarılıp öptü. Atatürk odada bulunan Hasan Rıza Soyak'a dönerek, "Lütfü Bey'e söyleyiverin çocuklarımın bayram bahşişlerini unutmayıversin," dedi.

Sf: 461
Artan su, sıkıntı vermeye başlayınca Atatürk yeniden su alınmasında ısrar etmeye başladı. Doktorlar önce karşı çıktılarsa da, oybirliği ile suyun ertesi gün alınmasına karar verdiler.

"Efendimiz, Kemal Bey yok, yarın yapılacak; her şey hazırlanıyor."
Atatürk asabileşti, "Bugünle yarın arasında ne fark var? Büyük ıstırap içindeyim. Çabuk olun," diye kızdı.

Sf: 462
Ölümüne iki gün kalasıya kadar tıraşından hiç vazgeçmedi. Hastalığının ileri safhalarında, yani komalara girip çıktığı günlerde, doktorların ve çok yakın dostlarının dışında sadece odasına Berber Mehmet, Kütüphaneci Nuri, Sofracıbaşı İbrahim'in girmesine izin verildi. Atatürk bunu bizzat emir olarak vermiş, "Özel hemşire falan istemem, bana benim çocukların herkesten iyi bakar," demişti.

Sf: 464
Ve sonra odaya gelip elbirliğiyle Atatürk'ü yatakta doğrultmaya başladılar. Tam o sırada Atatürk, "Bana ne oluyor böyle?" dedi ve sonra tekrar, "beni yatırın," diye cılız bir sesle söylendi.

Sf: 467
Saat 09:00... Nabız 130'du. Atatürk'ün gözleri kapalı, göğsü sık sık inip çıkmaktaydı. Son yolculuğuna çıkmaya hazırlandığı oda ve koca saray derin bir sessizlik içindeydi.

Yatağında sakince uyur gibi görünen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Reisi ulusuna vedaya hazırlanıyordu.

Sf: 468
O ana kadar metanetini muhafaza eden Hasan Rıza Soyak da hıçkırıklara boğuldu. Atatürk'ün yüzü gittikçe rengini değiştiriyordu. Acımasız Azrail son darbeyi indirmeye hazırlanıyordu. Atatürk sert bir asker baş çevirisi gibi başına birdenbire kendisine bakanlara çevirdi, gözlerini açtı ve baktı.

Dokuzu beş geçeyi gösteren saat kendisinden yirmi iki ay önce ölen can dostu Nuri Conker'in hediyesiydi. Sağlığının bozulması onun ölümüyle hız kazanmıştı.

Dışarıda bütün bir ulus endişe içinde radyo başında beliyordu. Savarona son bir saygı duruşu için sarayın önüne demirlenmişti. Atatürk'ün tabiriyle ev halkı bedbahttı. Atatürk artık yoktu...

Hasan Rıza Soyak, sağ elini avuçlarının içine alıp öptü. Ardından Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe de aynı eli öpüp yorganın içine koydu.

Bu arada Prof. Dr. Mim Kemal Öle Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Nöbet defterine son olarak: "Saat 9'u 5 geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde tek-i hayat etmişlerdir," diye yazıldı.

Sf: 469
Alçı ve malzemeler hazırdı.

Bu işi kim yapar diye sordular, Kütüphaneci Nuri, "Bu işi bizim şef yapar," dedi. Çünkü Atatürk'ün resimleri, heykelleri yapılırken, ressamlarla daima beraberdi," diye de ekledi.

Sf: 470
Doktorlar Berber Mehmet'e, Atatürk'ün yüzünün maskının alınması öncesinde tıraş etmesini söyledi. Mehmet üzüntüden bitap düşmüştü.

"Atatürk'ü hayatında her gün tıraş ettim ama kalbim buna tahammül etmez, tıraş edemem," dedi.
Mask alındığında sakal delikli çıktı.

Atatürk'ün yaveri Salih Bozok şuursuzca sarayın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı kapattı. Az sonra içerden tek el silah sesi duyuldu. Sesi duyup odaya koşanlar onu kanlar içinde buldu; kalbine sıktığı tek kurşunla yere devrilmiş boylu boyunca yatıyordu.

Sf: 474
Makbule Atadan sarayın merdivenlerinden telaşla inerek Celal Bayar'ın yanına vardı, çığlığı bastı, sonra da:
"Kardeşime namaz kıldırmak istemiyorlar. Kardeşim kafir mi?

Celal Bey titreyen ve metin bir sesle cevap verdi:
"Kim söylemiş onu. Elbette namazı kılınacaktır. Allah rahmet etsin..."

Atatürk'ün mumya yapılan vücudu tabuta konuldu. Eski Türk hakanlarında olduğu gibi tabut gümüş bir tabutun içine konularak üzerine de kurşun döküdü. Sonrasında gümüş tabut gül ağacından hazırlanmış daha büyük bir tabutun içine yerleştirildi, üzerinde atlas bir Türk Bayrağı sarılı olduğu halde 106. Salon'a ( Pembe Salon ) konuldu.

Atatürk'ün ölümü dünyada yankı buldu:
Fransız gazetesi: "Ölüm, mağlubiyet nedir bilmeyen adamı yendi."

Berlin, Alman Ajansı: "Almanya, Atatürk'ün eserine ve mücadelesine hayrandır. Onda, tarihi eseri, hürriyeti seven bütün milletler için bir sembol olarak kalacak kudretli bir kişilik görmektedir."

Bulgar Metropoliti Kojohof'un imzasıyla Slowo gazetesi: "Dünya, bu derece müstesna bir adamın ölümünden sonra, artık eskisi kadar enteresan değildir!" diyordu.

Sf: 476
Germania: "Mustafa Kemal, milletleri dahilen ve haricen değiştiren, savaş sonrası şefleri arasında, daima hususi bir yer işgal edecektir."

Sozial Demokraten. Stockholm 1938: "Başka bir başka nitelikte diktatörler vardı. Bunlardan bazıları özgürlüğü boğar. Bazıları da aksine olarak halka özgürlük ve kültür verirler. Atatürk Türkiye'si bu sonuncu tipin simgesidir."

Beyrut 1938, Ennehar gazetesi: "Atatürk, dünyanın çok nadir yetiştirdiği dahilerdendir. O, bütün bir tarihin seyrini değiştirmiştir. Dünyanın en şerefli diktatörü önünde saygı ile eğilir ve eşsiz bir acıya uğraya Türk milletine başsağlığı dileklerimizi sunarız."

Svenska Pressen, Finlandiya: "Bütün diktatörler arasında Atatürk, memlekette vücuda getirdiği inkılap eserlerinin büyüklüğü bakımından çok mühim bir mevki işgal etmektedir."

Times: "Kararı, cesareti ve şiddeti Türkiye'yi düşmandan kurtarmış ve sonra da yalnız Rusya'da Pier ve Lenin tarafından yapılan sosyal değişikliklerle kabili mukayese değişiklikler vücuda getirmiş olan hayret verici adam öldü."

Politika gazetesi, Yugoslavya: "Tarih silinmez harflerle bu devlet adamının adını hak edecektir. Atatürk bir halk adamıdır. Kırılmaz azmi, kuvvetli zekası ve kuvveti kendisini mağlup ettiği mukadderatın önüne getirmiş, bu suretle Türkiye'nin mübdii olmuştur."

Sf: 480
Atatürk'ün katafalkı önünden geçen birisi vardı. Atatürk'ten esinlenerek ülkesinde yenilikler yapmaya kalkınca, 1928 yılında krallıktan indirilerek sürgüne gönderilmiş Amanullah Han vardı. Roma'dan başka bir adla uçağa binerek İstanbul'a gelmiş, "Onunla vedalaşmaya ve ağlamaya geldim," demişti.

Atatürk'ün Muayede Salonu'ndaki heykelinin kaldırılarak bir hurdacıya teslim edildiği kaydedilir. Atatürk'ün henüz cenazesi vatandaşların gözyaşlarıyla kaldırılması yönünde hazırlıklara girişilmesi ve ertesi gün, yani cenazesinin Ankara'ya yollandığı günün içerisinde derhal heykelin yerinden kaldırılıp saraydan çıkarılması düşündürücüdür.

Sarayın kapısından çıkarken saat 9:30'u gösteriyordu. Chopin'in matem marşı çalıyor, on binlerce insanın gözyaşı sel oluyordu.

Sf: 483
Sağlığında Atatürk'e sadr-ı a'zamlardan kimi sevdiği sorulduğunda, "Alemdar Mustafa Paşa ile Mustafa Reşid Paşa'yı severim, fakat Alemdar'ın biraz kültürü olsaydı cumhuriyet ilan ederdi. Mustafa Reşid Paşa'nın kültürü, Alemdar'ın kudreti birleştirilseydi, ben tarihe başka bir vazife ile girerdim," demişti.

Sf: 484
Protokole son anda firen bir gemide Atatürk'ün çok arzulayıp da istifade edemediği, O'na hastane olan Savarona'ydı. Normalde cenaze programında yoktu, ancak kaptanı Sait Özege zekice davranmış saraya gidip yatı protokole sokabilmek için tarihteki Türk hükümdarların cenazesinde uygulanan eski Türk geleneğini hatırlatarak, "Büyük adamların ölümünde atıyla yatı takip etmelidir," demişti.

Sf: 485
Sandukanın 1934'te hizmete açılan Etnografya Müzesi'ne muvakkat kabir adıyla konulmasının da ibretle hatırlanacak hikayesi vardı: Arkeolog Remzi Oğuz Arık, Anadolu'daki Türk medeniyetinin Yunan'dan asgari bin yıl daha eski olduğunu, reddedilmesi imkansız ispatlarıyla ortaya koyup Etnografya Müzesi'nde teşhir edince, Atatürk büyük heyecan içinde kendisini kutlamış, kucaklamış, öpmüş, bulunanları bir bir incelemiş, daha sonra mermer sütunlara dayalı hole girince, loşluk, derin bir sükut ve cidarlardan sızan ışık huzmeleri içinde zaman dehlizini hatırlatan mimarinin etkisiyle olacak, yanındakilere yavaş sesle:
"Burası bir kabri hatırlatıyor," deyivermişti.

Sf: 486
I. Dünya Savaşı'nda Türkiye'yi istila etme gayesiyle Gelibolu'ya yüklenerek en kanlı çarpışmalara sebebiyet veren müttefik kuvvetleri komutanlarından Mareşal Baron William Birdwood, Çanakkale'de aylarca inatla dövüştüğü hasmını, şimdi selamlamak için gelmiş fakat ayaklarından rahatsız olduğu için koltuk değnekleriyle cenazeyi ancak Tük Ocağı'nın balkonunda beklemişti.

Çanakkale Muharebeleri'nde İngiliz-Fransız-Rus-Kanada-Yeni Zelanda müttefik kuvvetlerinin kumandanı olan bu büyük düşman, o gün tabut Etnografya Müzesi'ndeki kabre girinceye kadar elinde mareşal asası olduğu halde, ayakta yaveriyle beraber resmi selamda durdu.
Doktrin: "Büyük olmak için; hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, Hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise, onu görecek o hedefe doğru yürüyeceksin. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin." - Mustafa Kemal Atatürk

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder