1 Mayıs 2018 Salı

Bedel I


1997 senesinin yazı, Haziran ayı, zehir gibi sıcak... 17 yaşımdayım. Yaşımı yazarken yaşındayım mı, yaşımdayım mı yazmam gerektiğini bilecek kadar bilgiliyim. 17 senede, okulda bana ders veren öğretmenlerimin hayatlarında okumadıkları kadar kitabı okuyup bitirmişim.

Göztepe Susuz Dede Parkı'na Sedat'la buluşmaya gidiyorum. Ikarus körüklü otobüsün içindeyim. Otobüs salına salına büyük bir uğultuyla giderken, ortamdaki sıcaklık giderek dayanılmaz hale bürünüyor. Otobüsün içi öylesine kalabalık ki, herkes balık istifi birbirinin üstüne çullanmış. Koridorda ilerlemeye çalışırken, toz kokulu körüğün oraya vardığımda sıcaklık ve havasızlık üst seviyeye çıkıyor. Pencerelere baktığımda, bazısının açık olduğunu, bazısının da eskimiş lastiklerinin onu sıkıştırdığını ve kapalı kaldığını gördüm.

Biraz daha arkalara ilerlediğimde sıcak, ıslak, demir kokan, dikey uzanan bir tutamağı 60 yaşında bir amcayla paylaşmak zorunda kaldım. Kısa Samsun içmiş bıyıklarıyla, ağzından nefes alan bu amcamız sürekli suratıma üfleyerek hırıltılı nefes alıyordu. Terden ıslanmış tutamaktan vazgeçerek arkamı dönmemle, kısa boylu bir kızın kalçalarının bacak arama dayanması bir oldu. Hava sıcak, sevgi-saygı taban, testosteron hormonu tavan, arzular şelale, zaten ben demire deydirsem kıvılcım çıkar, o derece abazanım. Daha milli bile olmamışım; ereksiyonum hemen başladı...

Ben, ne zaman arkasını dönecek diye düşünürken, bir yandan da yaptığımdan utanıp biraz yana çekilmeye çalışıyorum. Sanki ona 10 saniyelik değdirmemem, bana 1 saniye değdirme hakkı veriyor... Ama o da ne!.. Kız da arkamdan gelmez mi... Ben yana kaydıkça o da kalçalarını yana kaydırıyor. Giderek daha sert dayamaya başladım. Ama hiç dönmüyor, yüzünü göremiyorum. Bir an içime bir kurt düştü. Kolay yol mayınlarla doludur. İyi hücumlar pusuya gebedir. Dedim bu gay olmasın!.. Saplı sultanlardan olması fikri içimi ürpertiyordu. Mamafih bir kadını elde etmek bu kadar kolay olmamalı.

Bu tür azimli şoförlerin duraklarda durmasına ve yolcu alma çabasına her zaman hayran olmuşumdur. Otobüs o kadar kalabalık ki, bırakın yolcuyu yalnızca bir cüce ve bir adet kedi sığar.

Bu arada aklıma şu meşhur cüce fıkrası geliyor. Kıs kıs gülüyorum:
Bir hayat kadını mesleğini bırakmak istiyor ama bunu bir türlü gerçekleştiremiyor. En son kadın, arkadaşlarına yeminler ediyor ve 'artık erkeklerle beraber olmak yok' diyor. Bir hafta sonra dostları kadını bir cüce ile yatakta basıyorlar. "Hani söz vermiştin, bu işleri bırakacaktın," diyorlar. Kadın ne dese beğenirsiniz: "Birden bırakamam işte, yavaş yavaş bırakıyorum."

Tüm bu ıslak, terli, vıcık vıcık, yağlı etli insanlara karşın şoförümüz, nizami her durakta durup yolcu alımına devam ediyor. Aldığı her yolcu için prim alsa ancak bu kadar çalışabilir. Sonra durakta durduk ve orta kapıdan bir sevgili bindi. O denli neşeliler ki, sanki otobüste değil de kendi özel limuzinlerindeler. Belki beklentileri çok düşüktür. Böylece hayal kırıklıkları da en aza iniyordu. Hayatta bizim önümüzü kesen en önemli engellerden birisi beklentidir. Sabah evden çıkarız ve bizi mutlu eden şeylerin sayısı çok düşüktür. Kimse tüm uzuvları yerinde olduğu için durup dururken mutlu olmaz. Kendi ve sevdiklerinin sağlığı ile ilgili olarak minnet duymaz. Oysa bizi mutsuz edecek şeylerin sayısı sonsuzdur:
Otobüsü kaçırmamak için yolda koşarken ayağımız takılır ve düşeriz. Otobüs bu yüzden kaçar gider. Hava yağmurludur ve şemsiyemiz yoktur. Ya da şemsiyemiz vardır ama yağmur yağmaz ve tüm gün onu taşırız. Gideceğimiz yere gecikiriz. Bizi bekleyen arkadaşımız bizi bekleyip çekip gitmiştir. Cebimizde az bir paramız vardır, onu da yolda düşürürüz. Ziya Paşa'nın dediği gibi:
"Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez.
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan"

Yani efendim diyor ki:
"Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez."

Sokak jargonuna göre söylenişi şu şekildedir:
"Gökten yağmur olup *m yağsa başımıza y*rak düşer, o da yerden teper g*tümüze girer...

Kız birden tek eliyle kalçasının bir lobunu ayırdı ve benimki iyice araya girmeye başladı. Kül rengi gri bir kot şort giymişti ve altında burnu sivri, siyah renkli bir topuklu ayakkabı vardı. Kamışım kürek sapı gibi oldukça ona daha da yaklaşmaya başladım. Burnumu, su yolu gibi kıvırcık, saman sarısı gibi parlayan kumral saçlarına yaklaştırıp kokladım. Sabun, şampuan ve kokulu silgi karışımı bir rayihası vardı. Ondan gelen feromon beni büyülüyordu. Bir deneyde de geçer:

10 erkeğe beyaz tişört giydiriyorlar. 3 gün üstlerinden çıkarmaları ve banyo yapmaları yasak. 3 günün sonunda kendilerini asla görmeyen 10 kadına koklatıyorlar. 10 kadından 7'si fiziksel özellikleri en güzel olan, estetik açıdan en erkeksi, hafif kaslı ama kesinlikle çok sağlıklı olan erkeği seçiyorlar. İçgüdüsel olarak en güzel çocuğu kendilerine verecek olan adama yöneliyorlar. Doğanın kanunu bu! Zayıfa acımak doğaya ihanet.

Kokusunu alınca gözlerimi kapatıyorum ve birkaç saniye göz bebeklerim geriye doğru devriliyor... Sanki etrafımızda onlarca insan yokmuş gibi birbirimize sürtüyor, gözümüz kimseyi görmeden dans ediyorduk. Halit Ziya Uşaklıgil'in dediği gibi:
"Gözümün içine baka baka birbirlerini seviyorlar. Ölüyorum anne anlasana!"

Sonra birden, o zamana kadar fark etmediğim bir şey gördüm. En arka kapıda 30 yaşlarında bir adam dikiliyordu. Etrafında kimse yok. Herkes sıkış tepiş giderken, onun bu kalabalıktan soyutlanmış yolculuğuna anlam veremiyordum. Sonra, kirden parlamış lacivert kumaş pantolonun arkasında elips şeklinde bir ıslaklık olduğunu fark ettim. Üstünde kirli bir atlet vardı, saçları birbirine karışmış yapış yapış ve kir içindeydi. Yüzü, koyu renk ve kirden kararmıştı. Terlemiş olması suratına grafit rengi bir parlaklık katıyordu. Yeşil renkli gözleri onun en güzel yanıydı. Bu, sokaklarda yatanlar kadar kirli değilse de kağıt toplayanlardan halliceydi. Belki tiner çekmişti ya da başka bir uyuşturucu... Altına işediği için herkes ondan uzaklaşmıştı. Oysa bu durumdan hiç rahatsız görünmüyordu. Orada herkesten azade olarak yolculuk ediyordu.
Ben etrafı gözlemlerken bir yandan da kız bana ritmik hareketlerle kalçalarını sürtüyordu. Sonra büyük bir durakta çok sayıda yolcu indi ve herkes serbest alanlar bulmak için ilerledi. Ben de yerimi kaybetmiştim. Kız, hızla yürüdü. Dönerse yüzünü ilk defa göreceğimi düşünerek heyecanlandım. 1 metre uzaklıktan aniden döndü ve bana baktı:
40 yaşlarında, açık tenli, renkli gözlü, kısa boylu ve zayıf bir kadındı. Kalçası kilosuna göre biraz iri sayılabilirdi. Karşıdan baktığınızda yandaki basenlerden bunu net görebilirdiniz. Minik bir suratı vardı. Yüzdeki duyularını sanki birisi eliyle tek tek koymuş gibiydi. Bana, bir tablaya oyun hamuru yapıştıran çocukluğumu anımsattı. Altın oranı anımsatan eşsiz bir muntazamlık vardı. Minik ve kalkık burnunun üstünde küçük bir kemik onu daha çekici hale getiriyordu. Kara kirpikleri kıvrılamayacak kısaydı. Beyaz ve temiz boynu bir kuğuyu andırıyordu. Boynun bittiği yerden az aşağıda terden parlayan göğüs çatalı tahrik ediciydi. Saçları arkadan toplansa, küçük yüzünü daha çok ortaya çıkarırdı. Seksi bir kumral, çıtı pıtı bir fındık kurduydu. Üstünde askılı beyaz bir tişört vardı. Tişörtün üstünde, siyah nokta nokta puantiyeler göze çarpıyordu. Kolunda kahverengi çiçek desenli küçük bir çanta takılıydı. Çanta askısının tokayla birleştiği yerin derisi kullanılmaktan yıpranarak hafifçe havaya kalkmıştı. Sonra birden gülümsedi. Ahhhh oro*pu, nasıl da güzel gülüyordu... 

Hayatında, ona dokunan herkes için bir şanstı. Napolyon'un dediği:
"Talih bir oro*pudur," sözünü mü dinlemeliydim. Yoksa, Aldous Huxley'nin:
"Şans bukalemun gibidir; biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir."'ini mi... Yoksa kamyon arkalarında yazan:
"Kaderin izin vermediğine şansın gücü yetmez."'mi daha çok beni anlatırdı. Bense, olduğu kadar olmadığı kader, diyerek ineceğim durağı çoktan kaçırmıştım. Kararım kesindi, onun peşinden gidecektim. Çünkü herhangi bir otobüsle, daha birçok durağa istediğim kadar yolculuk edebilirdim. Ama böylesi bir fırsat insanın ayağına ömründe bir, en çok iki kez gelirdi. Sydney J. Harris'ın dediği gibi; "Yaptığımız şeyler için pişmanlık zamanla geçer. Ne var ki yapamadığımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur."
Ayağınıza gelen güzel fırsatları hemen değerlendirmelisiniz. Sonra o yaptığınızı beğenmeyebilirsiniz; işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Hatta daha sonra çok daha iyi başka bir fırsatı da yakalayabilirsiniz. Ancak denemeseydiniz, daha iyisiyle kıyaslama şansınız dahi olmazdı. Ve hiç denemeseniz, sizi daha iyilerini bulmaya teşvik edecek süreç başlayamazdı. Yapmazsak sonradan pişman olacağımıza, yapıp şimdi pişman olalım.

Otobüs boşalmaya başlamıştı. Neyse ki henüz ben boşalmaya hazır değildim. Kapılardan birine yürürken gözleriyle beni süzüyordu. Altımda siyah bol bir kargo pantolonu vardı. Pantolonumun bol ve uzun paçası, ayakkabı altında ezilerek yırtılmış ve eskimişti. Ayaklarımda Cott marka, yassı taraksız spor ayakkabılarım vardı. Kolları katlı, çok yıkamaktan hafif solmuş, vücudu saran siyah tişört giyiyordum. Sol kulağımda kalın-kısa, kıskaçlı gümüş bir küpe vardı. Durakta indi ve ardından ben de onu takibe başladım.

Yolda yürüyen insanlar, market, manav, emlakçı... Sonra bir ara sokağa girdi. Topuklarını tıkırdata tıkırdata yürürken hiç arkasına bakmaması bende tedirginlik uyandırdı. Acaba takip ettiğimi bilmiyor muydu. Takip etmemi istemiyor muydu. Gösterip vermeyen kadınlardan olma olasılığı beni boğuyordu. Ben bugün, bu ihtimaller denizinde boğuluyordum.

Aslında uzak gördüğünüz olasılıklar size çok yakındır. Partnerinizin sizinle ilişkiye girme olasılığı en düşük olduğu an ilişkiniz başlar. Yeter ki doğru zamanda, doğru hamleleri yapmasını bilin. Her kilidin anahtarı vardır. Bazen doğru anahtarı bulmanız zaman alabilir. Onun evinin anahtarıysa bende yoktu...

Gösterişli dış yapısıyla diğerlerinden hemen ayrılan bir apartmanın büyük siyah camlı kapısının önünde durdu ve dönüp bana baktı. Gözleriyle bir şeyler anlatmak ister gibiydi. İkimiz de arka arkaya girdik. Apartmana girdiğimde ilk dikkatimi çeken içerisinin oldukça serin olmasıydı. Asansöre doğru birlikte yürürken zemin kattaki dairelerden burnuma, haşlamış patates kokusu geliyordu...

Birlikte asansöre bindik ve en üst kata çıkmaya başladık. Düğmeye basarken gözüm ellerine ilişti. Parmakları öyle küçüktü ki, yalnızca eline bakan birisi onların bir çocuğa ait olduklarını söyleyebilirdi. Buz beyazı parlak ojeleri vardı. Sol yüzük parmağında sarı gri bir evlilik yüzüğü taşıyordu. Mahallemizde otobüsten indiğimde apartman kapısında karşılaştığımız herhangi bir komşumuzla aynı asansöre birlikte binmemek için harcadığım sahte çabayı anımsadım. İçi zaten boş olan ve yüzüncü kez kontrol edilen zavallı posta kutumuzu düşündüm. Sonra da komşumuza siz çıkın diye el işareti yapışımı. Ne olurdu yani binseydim... Klostrofobim olmamasına karşın, neydi bu korku. Yani bu neyin fobisi... Bu fobinin de bir adı olmalı...

Beyaz çelik kapıyı açıp içeri girdiğimizde, daire, değişik mimarisiyle beni şaşırttı. Dış kapı ilginç bir şekilde koridorun tam ortasındaydı. Eve girer girmez eğilip ayakkabılarımı yerden kaldırdı ve içeri aldı. Sonra bana döndü ve sanki kapıyı içerden bana kendisi açmış gibi tek elini açarak koridorun sağını gösterdi. İçeride yürürken arkadan gözlerini tüm bedenimde gezdirdiğini hissediyordum. Benim için en zor yürüyüşlerden birisiydi. Gözlerinin sıkı markajı altında stres olmuştum. O ana kadar hiç konuşmadığımızı fark ettim. Acaba dilsiz miydi, belki de sesi çok çirkindi. Şu durumda benim gibi bir bakir için ne kadar önemlidir bilmiyorum ama, benim sesimin kalın olmasının onun için önemli olduğu kesindi. Kadınlarda ses telleri kısa ve incedir, erkeklerde ise biraz daha uzun ve kalın. Bu genetik farklılık, onları bize, bizi onlara daha çekici kılar...

Bana hiç bitmeyecekmiş gibi gelen koridorun sonuna geldiğimde kırmızı-siyah desenlerle bezeli kapıyı geçtim ve yatak odasına girdim. Kahverengi saten kumaşla örtülmüş kocaman yatağa oturdum. Yatağın tam karşısında duvara gömülmüş, metalik gri çerçeveli ince bir televizyon vardı. Açıktı ve Eurosport kanalında snooker oynayanları gösteriyordu. Yatak odası cam bir kapıyla dikdörtgen bir balkona açılıyordu. Balkonla cam kapı arasında krem rengi bir puf duruyordu. Duvarlar, altın rengi ve siyah karışımı kabartmalı duvar kağıtlarıyla kaplanmıştı. Tam o sırada bir sifon sesi duydum. Ve ardından kapının zil sesini... Birçok okulda o zamanlar bu zil çalınıyordu. Beethoven'dan Für Elise... Daha önemlisi kapı çalınıyordu ve saklanmam gerekliydi.

Hızla yerimden kalkarak önce yatak odasının büyük ve gıcırtılı kapısını kapattım. Ardından gardırop kapaklarını telaşla açmaya başladım. İlk gardırop giysilerle doluydu... Telaşla ikincisini açtım; bu, yarı yarıya boş bir dolaptı. İçine girdim ve korkuyla beklemeye başladım. Derken kapı zili acı acı ikinci kez çalmaya başladı. Bu melodi de tanıdıktı. Bu seferki Beethoven'ın 9. Senfonisi'ydi. İlk zil apartman kapısına bağlı olan, 2. zil ise daireye aitti. Malum zat, belli ki dairenin kapısına dayanmıştı.

Böyle pisi pisine ölebileceğim olasılığı saç diplerimi kaşındırıyordu. Korkudan ağlamak isteyip ağlayamıyordum. Bazı resimler çizilirken sonunu görmeden yüz gülecek mi ağlayacak mı bilemezsiniz. Sonuna konan bir küçük ayrıntı tüm tabloyu değiştirebilir. Bir filmde de öyle... Bazen filmin tamamı, katilin kim olduğunu tahmin etmekle geçer. Oysa yönetmen, sonunda bizi ters köşeye yatırır. Kontrol ondadır ve tereyağlı tavada karidesleri kızartan şef gibi sizi de kontrol altına alır. Sevgi ile nefret arasında çok kısa bir mesafe vardır. İnsan, dakikalarca ağladıktan sonra, kendisiyle konuşanlara artık rahatça gülebildiğini fark eder. Daha da ilginci var; gülme son sınırına varınca göz yaşlarıyla karışır...

Derken kapının kilidi iki tur döndü ve dairenin kapısı açıldı. Zangır zangır titreyen dişlerimle dudaklarımı ısırdım. Çenemi zaptedemiyordum. Sonra birden bir şey oldu... Pembe, saten bir elbiseyi ağzımın içine teptim ve duyulmasın diye ağlayarak gülmeye başladım. Hayat film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı. Bana göre hiç şerefli bir ölüm değildi. Dış kapının kapanma sesini duydum. Hiç işim yokmuş gibi, evin zillerinin eşsiz sanatçısı Beethoven'ın hayatını düşünmeye başladım:
Beste yapmadan önce, nöronların daha iyi çalıştığını düşündüğü için kafasını soğuk suya sokardı. Beste yapamadığı zaman, üç saatlik uzun yürüyüşlerde ilham bulur ve gelip yeniden denerdi. Duyma yetisini yavaş yavaş kaybetmişti. Ölümüne yaklaştıkça artık o kadar az duyuyordu ki, ağzının içine bastonunun sapını koyuyor, diğer ucunu da piyanonun ayağına dayıyordu. Bir bisküvi yediğimizde, çıtırtılar bize korkunç gelir, oysa dışarıdaki insanlar aynı şiddette bir ses duyamayacaktır. Bunun nedeni kemiklerin iletim gücüdür. Alman besteci, ömrünün sonlarına geldiğinde büyük oranda sağır olmuştu. Daha da ilginci 9. Senfoni'yi yaratırken tamamen sağırdı. En iyi eseri buydu. Belki de yeniden doğmalıydı... "Hepimiz yeniden doğmalıyız, sonra bir daha ve bir daha..." - George Bernard Shaw

Zeminde yürüyen çıplak ayaktan gelen çıtırtıları duyabiliyordum. Kemik kütleme sesi, göğüs kafesime vuran kalp çarpıntılarımı bastıramıyordu. Yatak odasının cızırtılı kapısı ciğerimi kazıyarak ardına kadar açıldı. Kalın bir taşı, tüm gücümle çiğnemiş gibi oldum. Karanlık gardırobun içinde, ayakkabılarımı evin içinde yerde unuttuğumuzu anımsadım. Bazen ölmek daha kolaydı. Asıl ölümden daha acı olan, yaşarken içimizde ölen şeylerdi. Ama benim deliliklerim bitmiyordu... Aklıma şu fıkra geldi:
"Adamın birisi yurt dışı iş gezisinden sürpriz bir şekilde gece geç saatte evine dönüyor. Sonra birden yatak odasına girip bir bakıyor ki ne görsün... Sehpanın üstünde yanık halde iki tane puro dumanları tüterek ona bakıyor. Karısına bağırarak soruyor:
"Nerden geldi bu purolar." Karısında çıt yok, korkudan ağzını açamıyor. İkinci defa daha yüksek sesle evi inletiyor ve yine soruyor.
"Çabuk söyle, sana sesleniyorum, nerden geldi bu purolar."
Gardıroptaki dayanamıyor ve dolabın içinden yüzsüz bir şekilde sesleniyor:
"Havana'dan geldi kardeş, Havana'dan..."

Gardırobun önünde bir gölge beliriyor. Benim için eğlence bitti ve artık sonum geldi... Derken, bir el gardırop kapısını usulca açıyor!..
İnanamıyorum, hayatımda bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Bu O. "Gelen kapıcıydı," diyor. Sesini ilk kez duymamla yanaklarımda gevşek bir gülümseme, kocası tarafından basılmamış olmakla yaşadığım derin sinir boşalmasına karışıyor. Ağzımda ıslanmış saten elbisesini çekip elimden alırken söyleniyor:
"Ben yokken onunla mı idare ediyorsun."

"Henüz ismini bile bilmiyorum," dedim.
"Adım Mine."
"Ben de ismimi söylüyorum."
Komodinin üstündeki kitap dikkatimi çekiyor. Kadınlar - Charles Bukowski...
"Yoksa sen de hava atmak için başucunda kitapla uyuyanlardan mısın?" diyorum.
Müstehzi bir gülümsemeyle yanıtlıyor:
"Ne kadar okuduğumu zamanla anlarsın." deyip kitabı eline alıyor. Ahşap bir kitap ayracı ortalardan kayıp yere düşüyor.
"Evet, bu kitabın yarısındayım, birkaç güne bitiririm. Ama gel önce biz bu işi bitirelim!"

Önüme diz çöküp kargo pantolonumu indiriyor. Bugün cinsel birleşme yapamayız. Çünkü saha maça kapalı. Annemin pazardan aldığı Seher Yıldızı marka boxerımı görünce basıyor kahkahayı!. Bu ne ayol?.. Yanaklarımın pembeleştiğini ve utandığımı duyumsadım. Aslında haklı... Ben de bunu her giydiğimde Belkıs Akkale ve Arif Sağ düetini düşünüyordum. Seher Yıldızı, bu öğleden sonra benim yaşadıklarımı duysa bana sponsor olabilirdi...

Aletimi çıkarıp ağzına almaya başladı. Diliyle frenuluma yaptığı temaslar beni zevkin doruklarına çıkarıyordu. Gerçekten işini biliyordu. Ara sıra kafasını kaldırıp kendini acındıran edilgen göz çukurlarıyla bana bakıyordu. Bense havaya girerek saçlarını tutup çekmeye başladım. Seviştiğimizde sanki bizi kayda alan hayali bir kamera durmadan tepemizde dönüyordu. Kameraların görüntü açısıyla, dıştan bir gözle bizi seyrediyordum.

Bir süre sonra şöyle dedi: "Spermlerini dudaklarıma boşaltıp, dişlerimin arasından akmasını mı izlemek istersin, yoksa köküne kadar boğazlayıp direkt yutmamı mı istiyorsun?"

Bu işi öyle iyi yapıyordu ki meslek edinip bu özelliğini kullansa, gecede en çok parayı kazanan fahişelerden biri olabilirdi. Orospular ikiye ayrılır:
a) Kaliteli orospular
b) Kalitesiz orospular... İkisi de aynı kalitededir!

Böyle kalitelisine rastlamak mucizeydi. Hani galakside, yüz bin yılda bir samanyolu galaksisinde büyük çarpışma olur ya, işte öyle bir şeydi. Ama tekrar etmesi binlerce yıl sürebilirdi...

Bu soruya nasıl yanıt verilirdi ki? İki elimi havaya kaldırıp kafamı salladım. Tam o sırada patlamaya başladım. Köküne kadar gırtlağına sokarak yutmaya başladı. Bir iki üç, tüm taşkınlarımı boğazıyla zapt ederek durduruyordu. Sonra işini bitirince ağzını açtı ve ağız kenarlarında görünen birkaç spermi daha yedi.

"En son tatlı şeyler yemişsin diyerek ayağa kalktı."
Giyinmeye başladım. Orada daha fazla durmak istemiyordum. Az önce beni dünyanın en mutlu insanı yapsa bile bu sahte mutlulukla yaşamak istemiyordum. O ne olursa olsun yalnızca benim olmayacaktı. Benimle olması, benim olduğu anlamına gelmiyordu. Bedeninin nerede olduğunun hiçbir önemi yok. Eğer bunu gerçekten istersen, beynin nerede olmak isterse orada olursun. O, fiziksel olarak benimleydi ama ruhu başka yerlerde geziyordu.
"Seninle olmak, seni başkalarıyla paylaşmak istemiyorum," dedim.

"Bir düşünsene; 3 kişiyle birden aynı anda seks yapıyorsan, o güne dek dünya üzerinde bunu yapmayan herkesi geride bırakıyorsun." dedi.

Belki kocası yurt dışında başkalarıyla fingirdeşiyor olabilir. Fakat bu, benim onunla yatmamı etik kılmıyor. 1 trilyonda bir şanslı sperm! Neden kocası ben değilim? O'nun hayatını yaşayamaz mıydım, o da benimkini yaşardı. Şu an yarım saatliğine de olsa onun hayatına dokundum. Onun bundan haberi olmazsa, benim hayatıma asla dokunamayacak.

Uzun koridora doğru yürüdüm. Arkamdan bağırdı:
"İşini bitirdin diye mi böyle oldu. Nereye gidiyorsun. Benim gibi birini bırakabilir misin?" 
Geri dönüp koridordan yatak odasına başımı uzattım. Şuh bir şekilde yatakta yatıyordu. Dizleri kırık bir şekilde kıçını bana dönmüştü...
"Makyajına ve yüzündeki boyalara fazla güvenme. Denizler de güzeldir ama içlerine kanalizasyon akar." deyip evden çıktım.

***

Birkaç gün boyunca Oscar aday adayı, yüksek çözünürlüklü, seks dolu karışık rüyalar gördüm. Bir hafta ondan ayrı kaldıktan sonra bir öğlen evde uyurken bir gölge boynumdaki zincire eğildi ve onu çekip aldı. Daha sonra gözlerimi açtım ve kardeşim "Boynunda örümcek vardı, onu aldım. Zararı yok merak etme." dedi ve uykuma devam ettim.

Öğleden sonra uyandığımda artık boynumda zincir yoktu. Kardeşimin ilginç huyları vardı. Mesela bir akşamüstü hışımla eve girdi. Kucağında mahalleden bulduğu gri bir sokak köpeği vardı. Orta yaşlarda iri bir sokak itiydi. Dilini çıkararak etrafa bakıyordu. Ağzı çürük kemik kokuyordu. Salonun ortasına bıraktı ve "Bunu hemen yıkamalıyız." dedi.
"Ben eczaneye gidiyorum. Gelene kadar köpeği güzelce yıka." dedi ve yatak odasındaki cam kumbarayı alıp evden çıktı.

Evde bizden başka kimse yoktu. Köpeği çamaşır deterjanıyla banyoda güzelce yıkadım. Gözüne köpük kaçtıkça vik vik inliyordu. Salona getirip kuruttum. Derken kardeşim geldi. Elindeki poşetten bir çift lens çıkardı.

Anlattığına göre olay şöyle olmuş:
Esin Sitesi'ndeki evimizin altında bir dağ yolu var. Patikadan kolaylıkla inerek zenginlerin yaşadığı Elit Sitesi'ne geçiş yapılabiliyordu. O sitelerde gezerken, direklerde siyah beyaz bir fotokopi kağıdına yazılı olan şu yazıyı görmüş:
İyi de bu hayvan Sibirya Kurdu değil! Ayrıca kurt bile değil. Markası sokak köpeği olan zavallı bir kutik! Kardeşim hayvanın etrafında döndü ve "Bu neden tam beyaz değil yav." dedi. Baktım. Gerçekten de hayvan temizlenmesine karşın hala tam anlamıyla beyazlamamıştı. Çünkü doğal rengi beyaz değildi.

"Sen şu lensleri gözüne tak, ben birazdan gelirim." dedi ve evden çıktı.
Lensleri alıp biraz zorlansam da hayvanın gözüne taktım. Durmadan patisiyle çıkarmaya çalışıyordu. Ön ayaklarını bağladım. Tam o sırada kardeşim elinde bir teneke kireçle geldi. 

"Bak şimdi onu nasıl pirüpak yapacağım." dedi ve badana fırçasıyla kutiği boyamaya başladı. 5 dk sonra köpek bu sefer aşırı beyaz olmuştu. Öyle parlıyordu ki Tahsildaroğlu beyaz peynir kıvamına gelmişti. Yatak odasından getirdiği bir eşarpı lensler düşmesin diye hayvanın gözlerine bağladı. Hayvanı kucakladığımız gibi adrese doğru yola koyulduk.

Eve vardığımızda üç katlı yeşil boyalı bir villaydı. Bahçesinde Amerikan tipi posta kutusu bulunan evin zilini çaldık ve karşımıza yaşlı, ancak yaşına göre çok güzel giyinen bakımlı bir kadın çıktı. Kardeşim havaya sıçradı ve iki elini açarak "İşte köpeğinizi bulduk!" dedi.
Kadın bir bize baktı, bir boynunda siyah laylon ip olan köpeğe; pek bir anlam veremedi. Olayları kavrarken güçlük çekiyordu. Benim ve kardeşimin kıyafetleri kireçten bembeyaz olmuştu. Kardeşim, "Biz aslen boyacıyız, köpeğinizi de inşaatta bulduk." dedi.
Sonra kadın: "Peki o zaman neden gözleri bağlı." Ben; şimdi köşeye sıkıştık; bu kez ne yalan bulacak, diye düşünürken.
"Teyzeciğim, bilirsiniz bunlar hisli hayvanlardır. Cipies sistemleri kuvvetlidir. Size getirdikten sonra aynı yerden bize geri dönmemesi için gözlerini bağladık. Size verdiğimiz köpeğin bize geri dönmesini ve sonra yine size getirilip ödül alınmasının önüne geçtik." dedi.
Kadın, "Ama bu köpek iri, ben iki hafta önce kaybettiğimde daha küçüktü sanki."
"Teyzeciğim biz o kadar iyi insanlarız ki, iki haftadır bu köpeği balla börekle besledik, kendimiz yemedik ona yedirdik." demesin mi...

"İyi de benim köpek erkekti bu dişi ayol." dedi.
"Teyzeciğim bilirsiniz köpekler korktuklarında cinsel organlarını içeri çekerler. Bu erkektir ama şimdi içeri kaçmış olmalı, hayvan bi rahatlasın birazdan çıkarıp dışarı doğru sallar." dedi.

Birazdan fenalık geçirecektim. İnanılmaz bir şekilde olaylara müdahale edebiliyordu. Birazdan paramızı alıp gidecektik. Kardeşime baktım bana göz kırptı. Kör istedi bir göz, allah verdi kontak lens, yanında da promosyon solüsyonu, diye düşünüyordum ki...

Kadın eşarpı kaldırıverdi. Bir baktım ki köpeğin bir gözü mavi, bir gözü kahverengi...
"Yahu dedi bu köpeğin bir gözü mavi ikisi değil..."
"Teyzeciğim bilirsiniz ki, bizim Van yöremizin eşsiz Van kedileri gibi, tıpkı bu hayvanların da kırma olarak o yörenin soğukta kalmış köpekleriyle çiftleşen hayvanlar; tabii ki Van da Sibirya kadar soğuk olmakla birlikt..."
Kadın; "Bahçemden çıkın, yoksa polis çağıracağım." diye bağırmasın mı? Sivaslı Cindy, hesabı Vanlı-Sibiryalı köpeğimizle bahçeden kaçmamız bir oldu. Köpeği yolda bir yere bırakıp, başımız önde mahallemize döndük. Anasına küfür etsem anamız aynı, babası kötü desem babamız aynı. Ben bu çocukla ne yapacaktım?!...

***

10 günden sonra Mine'yi özlemeye başladım. Ona olan tutkum her geçen gün azalacak yerde arttı. 11. günün akşamı ayaklarımı kontrol edemeden kendimi evinin önünde buldum. Elbette, insanı yürüten ayak değil beyindir. Beynime hükmedemiyordum. Kapı zilini çalmaya başladım. Apartman kapısına Beethoven'dan Für Elise melodisi kısık kısık ulaşıyordu. Fakat evde kimse yoktu. Biraz sokaklarda oyalanıp bir saat sonra tekrar eve döndüm.

Küçükken zillere basıp kaçtığım zamanları düşündüm: Zilleri çalışmayan apartman sakinleri bizi mutlu etmiyordu. Çaldıktan sonra balkona çıkıp sinirlenmeyen daireler bize keyif vermiyordu. Hışımla apartmanın kapısını açıp da peşimize birisini takmazsak tatmin olmuyorduk. Okulda da hep öyle  değil midir? Bizi en çok eğlendiren yaptığımız şakaya en sert tepkiyi veren arkadaşımızdır. Hiç tepki vermeyenlerde durum şu şekildedir:
Onu sinir edeceğimize, o sinir olmadıkça biz küplere bineriz...

İşte bu yüzden kapıya kimse çıkmadıkça deliye dönüyordum. Belki balkona çıksa, konuşacak cesaretim olmayacaktı. Belki evdeydi ve açmak istemiyordu. Dünya onsuz siyah-beyaz karanlık ve renksizdi. Benim için güneş onunla doğup onunla batıyormuş. İnsan birisine olan sevgisinin miktarını ancak kaybedince ölçebilir. Aşık olduğunu, ayrılmadan anlayamazsın ki!

Boynum bükük mahalleden uzaklaşırken gri bir Bmw önümde durdu. Oydu. "Arkadaşımla bir yemeğe davetliyim ve sen de benimle geliyorsun," dedi. Arabaya bindim. Tarkan'dan Şımarık çalıyordu. Aracın içinde nefis bir müzik ziyafeti vardı. Camları açtık. Bir elimi pencereden dışarı çıkardım. Şu ana kadar yaşamadığım ve belki asla yaşayamayacağım hayatı bana yaşatıyordu. Onu çok özlediğimi bile unutmuştum. Acaba benim sevgim ona mıydı? Yoksa... Bana yaşattığı bu çekici hayata mı?..

Aslında zengin ya da yetkilerle donatılmış birisinin yaşadığı en büyük kabus buydu. Bilirsiniz; patronun zengin oğlu, fabrikasında çalışan kızı beğenir ve sevgili olmak ister. Kız da ona karşı boş değildir. Para her kapıyı açmaz... Fakat birçoğunu aralar. Çocuk, kızın kendisiyle para ya da güç için sevip sevmediğini asla bilemez. Ondan bu paranoyayla ayrılsa, istemeden kendisini seven birini terk etmiş olabilir. Ayrılmasa, kendisini sevmeyen yalan gözlere bir ömür boş boş bakacaktır. Erkeği perişan eden de işte bu içine düştüğü paradokstur. Bu cenderede bir köşeye sıkışır kalır...
Oppenheimer güzel söylememiş mi:
"Şişedeki iki akrebe benziyor olabiliriz, her biri diğerini öldürecek güçte olabilir, fakat bunu ancak kendi hayatı pahasına başarabilir."

Şimdi de bu kadın benim ona olan sevgimi ölçemeyecekti. Birden ona acıdığımı duyumsadım. Sonuçta benim böyle sorunlarım olamazdı. Ölmüş eşek kurttan korkmaz ki. Benim kaybedecek pek bir şeyim yoktu. Beni sevip sevmediğini bilmem benim için fark etmez. Onun içinse ederdi!..

Bu acımayla birden ona döndüm ve yanağından öptüm. Yan gözle bakıp gülümsedi. Kalabalık trafikten sıyrılıp şehirden uzaklaştık. Kırsalda, bir dağın eteklerini dolana dolana yükseliyorduk. Bense sürekli arka camdan bizi izleyen olup olmadığına bakıyordum.
"Paranoyak olmak takip edilmediğin anlamına gelmez." dedi. Suskunca dışarı bakıyordum.
"Neden sustun?"
"Yeterince konuştuğumu düşünüyorumdur."
"İkimizin, birbirine olan ilişkisinde diğerine verdiği paye farklı." dedi.
"Ben seni başka seviyorum, sen beni başka seviyorsun."

"Beni ben yapan özellikleri alırsan ortada ben kalmaz."
"Sana normal gelen, ilginç bir hayatın var."
"Benimleyken hayattan zevk alırsın ama tam olarak mutlu olacağın söylenemez," dedi ve güldü...
"Neden böyle söyledin?"
"Beni en tanıdığını zannettiğin anda, aslında hiç tanımadığını fark edeceksin." dedi.
Dağın tepesine vardığımızda bizi lüks bir restoran bekliyordu. Yeşil ve maviyi birbiriyle buluşturan harika manzara heyecan vericiydi.
Rezervasyon yapıldığını söyledi ve arkalardan cam kenarı bir yere geçtik. Masada bizi bekleyen bir adam vardı.
"Sizi tanıştırmak istiyorum. Bu dostum Devran."
Elimi uzattım ve gülümsedim. Memnun oldum...

Mine, "Devran psikiyatristtir." dedi.
"Öyle mi? Çok güzel..."
"Sen ne iş yapıyorsun küçük bey?"
"Eeee ben kardeşimle her türlü hayali ithalat ihracat... Öhöm, öhöm.. Tamir, araba tamiriyle ilgileniyoruz."
"Güzel..."

Devran, 35 yaşlarında, şahin gibi sert ve zeki bakışlı, belirgin şakaklara sahip gizemli bir adamdı. Geniş omuzlarını ortaya çıkaran siyah ve yakalı bir tişört giymişti. Kendinden o kadar emindi ki, bana göre tam bir orospu çocuğuydu. O yaşlardayken herkesten nefret etmek benim için hayat uğraşıydı. Oysa bana karşı ilgisizdi. Erkekler zaten doğaları gereği birbirine ilgisizdi. Kadınlar gibi düşmanlık beslemezlerdi. Ben de içimden ona küfür ederken annesini kast etmiyordum. :)

Biz bir şey söylemesek de masayı garsonlar donatmaya başlamıştı. Beyaz, gül rengi ve kırmızı şarap masadaydı. Pirzolaları yerken Devran konuşmaya başladı:

"Bugün 23 yaşlarında bir hastam geldi. Çocuk kız arkadaşından yeni ayrılmış ve bunalımda olduğundan söz ediyordu. Ve anlatmaya başladı:
"Giderek etrafımdaki herkesin psikolojisinin bozulmaya başladığını görüyordum. Tanıdığım herkesi psikiyatri kliniğine yönlendirdiğimi fark ettim."
"Peki bu sorun ilk ne zaman başladı," dedim.
Hastam, üç ay önce diye cevap verdi.
Bunu tetikleyen bir travma yaşayıp yaşamadığını sorduğumda anlatmaya başladı:

"Dört senedir çıktığım bir kız arkadaşım vardı. Başta ona aşık olmuştum. Aşık olduğunda sen kendini kontrol edemezsin, olaylar seni kontrol eder. İnsanı, aşık olduğu kişinin karşısında titreten güç ne?... Güzel bir kız değildi... Yalnızca seksiydi. Aslında birinin seksi olması değil, sende seks çağrıştırması önemli!..

Üç yıldan sonra ilişkimizde tıkanma emareleri hissediliyordu ancak adını koyamıyorduk. Aşka heyecan katamazsak tükeneceğimizin farkındaydık. Bir çıkış yolu arıyorduk; ama onu nasıl bulacağımız hakkında bir fikrimiz yoktu.

Oruç tutarken acıktığında yiyecekleri izlemekten zevk alırsın. Hani bazen uykusuz olduğun halde, hemen uyumayıp biraz daha uykusuz kalırsın. Ya da yazın, halı sahadan maçtan gelmişsindir. Deli gibi susadığın halde, soğuk su şişesini önüne koyarsın ve daha fazla susarsın. İçmeyip kendine acı çektirmek istersin.

Biz de sanki birbirimize acı çektirmek ister gibiydik. Aslında çoktan bitmiş bir maçın, olmayan uzatmalarını oynuyorduk. Hani bir fıkra var ya:
Görünmez Adam Filmi'ni izleyen aptala sormuşlar. Filmi nasıl buldun?
Bilmem ki demiş. Film boyunca başrol hiç ortalarda gözükmedi.
Bizim de aşkımızda bir başrol yoktu. Ortada bir aşk vardı; fakat başroller yoktu. Ayda bir kere görüşmeler, iki ayda bir görüşmelere kadar düşmüştü.

Bir restoranda garsonluk yapıyordu. Bazen iş yerinin dışından, onun müşterileriyle sohbetlerini gizli gizli izlerdim. Halinden memnundu ya da öyle görünüyordu. Son zamanlarda bende bir şey uyandırmıyordu. Kapalı bir odanın ardında olanlardan iki kişi de mutluysa, dünya üzerinde suç yoktur. Onlarla konuşurken çok mutlu gibiydi. Hayata karşı coşku ve pırıltı doluydu. O'nunla yarattığı sahte mutluluğu yıkacağım için üzülüyordum. Bu durumun bazen biraz canımı sıktığı oluyordu ama genelde bir şey hissetmiyordum. Artık eskisi gibi canımı bile sıkmıyordu!

Yeni sevgilisi müşterilerinden biriydi. Haftalardır heyecan dolu bakışmaları ve iştahlı sohbetleriyle ilişkiyi doruğa çıkarmışlardı. Aldattığını gördüğümde bir sevgili olarak onu kaybettiğim için değil, onun benim gözümdeki değerinin yitirilişine tanık olduğum için yıkıldım. Hiç unutmam deniz kıyısında gezdiğimiz bir akşam bana şöyle demişti:
- Ne zaman pişman olursun biliyor musun? Yarım bıraktığını başkası tamamladığında...

Onları iş yerinde uzak bir noktadan gizlice izlerdim. Ayrılırken birbirlerine sarılmaları gözlerimin önünden gitmiyordu. Uzaktan izleyip eve döndüğüm her gece, sabahın körüne kadar gözlerim tavandaki noktaları sayarken durmadan kendime şu soruyu soruyordum:
Neden üzüldün?
Daha önceden haberin olmadığı için mi?
O'na sarıldığı gibi, sana sarılmadığı için mi?
Hayır, artık ona sarılamayacağım için!..

Rüyadaki her ses, her insan, her hayvan, gördüğümüz her şey sonuçta bizden çıkmadır. Başkası müdahale edemez. Rüyalarınızdaki herkesin konuşması, aslında sizin konuşmanızdır! Müdahale edemeseniz de tüm konuşmaları kendi zihninizde canlandırıp perdeye aktarırsınız.

Şimdi gitseydi bile hatırası yeterdi. Çünkü anılar bana yanlış yapamaz, aldatamazdı. Nasıl istiyorsam öyle anımsayabilirdim. Olaylar birkaç ay istediğim gibi gidince, onları ben kontrol ediyorum sanmıştım. Oysa şimdi, acı gerçek yüzüme, demir kapı gibi çarpılmıştı. Peki gerçek neydi? Gerçek, beyne iletilen elektrik sinyalleriydi.

İnsan yine de düşünüyor... Gidene mi, götürdüğü hayallerine mi yanarsın. Aslında hayallerine üzülüyordum. Çünkü hayalleri ondan daha güzeldi. Artık sadece bir hayaldi. O ilk kez aldatmamıştı, son da olmayacaktı. Bense ilk kez aldatılmıştım ve son olacaktı. Aslında sanırım ilk kez aldatılmamıştım. Sadece ilk kez yakalamıştım. Çapkınlıkta iki tür insan vardır:
a) Yakalananlar. 
b) Yakalanmayanlar.

Aslında ikisi de yakalanmış sayılır. Bir şerefsizlik yaptığında şerefsizliğinin seviyesini yakalanıp yakalanmaman belirlemez. Yapmış olman yeterlidir. Yani bir insanı öldürdüğünde katil sensin. Yakalanıp yakalanmaman suçunu değiştirmez ki. Dışardaysan, sadece özgür bir katilsindir. Ayrıca bu, suçu işlemediğin anlamına gelir mi?..

Onunla arkadaşlık yapmamın faydası yoktu. Onu hayatımda tutmak, yazmayan bir tükenmez kalemi atmayıp saklamak gibi bir şeydi.
Odi Et Amo dedim içimden... Odi Et Amo!...

Aslında aldatıldığıma değil, aldatıldığımı erken fark etmeme sevinmiştim. Yoksa asla civciv çıkmayacak tohumsuz bir yumurtanın üstüne yıllarca yatan aptal bir tavuktan ne farkım kalırdı ki...

Bir kaza yaptığımızda, ne kaybettiğimize değil, ne kazandığımıza bakmalıyız. Önemli olan kaybedilenler değil, geriye kalanlardır. Bundan sonra onun için para harcamayacaktım.

Seni mutlu eden insanlar gereksiz değildir. Onu mutlu ediyordu ve gereksiz değildi. Belki de onun hayatında ben gereksiz biriydim. Önemli olan aşkımızın en şehvetli zamanlarında beni aldatmaması diye düşündüm. En azından aşk bitmiş ve sevgi tükenmişken bunu yapmıştı. Yoksa bu züğürt tesellisi miydi? Aldatılanın, kendini rahatlatmak için gerekçeler bulmakta üstüne yoktur. İnsan, her başarısızlığı için bir bahane bulmaya programlanmış tek canlıdır. Onu benden çok sevecek bir erkek bulabilirdi elbet. Ama o, erkek arkadaşını beni sevdiği kadar sevecek miydi. En güzel günleri benle yaşamış, en derin sevgileri bende tüketmişti. Çıtayı o denli yükseltmiştim ki, başkalarında bulacakları ona asla yetmeyecekti. Ondan geriye yeni sevgilisine olsa olsa bir avuç tortu kalmıştı!..

Aldatıldığınız zaman yaşamaya başlıyorsunuz. Ve yaşadığınızda şunu görüyorsunuz:
Bildiğiniz gerçeklerin, aslında gerçek olmadığı; ve bildiğiniz yalanların da aslında gerçek olduğunu...

Onun hayatımdan gitmiş olmasına üzülmediğim için yıkıldım.
Birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık, her şeyi olduk. Ama şimdi; benim için hiçbir şeyden farkın yok!

Birisinin sevgisinden emin değilseniz size ne ile bağlandığına bakın. Onu azalttığınızda, sevgisi de azalıyorsa gitme zamanınız gelmiştir. Ki bu meta genellikle para olur. Para ile kurulan ilişkiler, yine para için bozulur. Parayla kurulan ilişki, balçığa temel atılmış bir eve benzer.

Bence iyilik öncelikli olarak birisine yardım için yapılmıyor. İyilik yapan, iyiliği kendini tatmin etmek için yapıyor.
İnsanların karnını doyurabilirsiniz ama kalbini kazanamazsınız. 
Para ilişkisi kurmuştuk. İşsiz olduğu için son bir yılda her ay ona düzenli yardım ediyordum. Sevmediğim halde ayrılamıyordum. Ayrılırsam kurda kuşa yem olmasından korkuyordum.
Behçet Necatigil diyor ya:
- Biz böyle eğilmezdik çocuklar olmasaydı...
Ben de böyle eğilmezdim, adalet kavramı olmasaydı...

Telefonu elime aldım.
Sevdiğiniz birisine mesaj attığınızda hangisini tercih edersiniz:
a) Karşıdaki telefonun kapalı olması ve mesajın ona hiç ulaşmaması.
b) Mesaj attığınız numaranın artık kullanılmıyor oluşu.
c) Mesajınızı okuyup olumsuz cevap vermesi.
d) Mesajınızı okuyup hiç cevap vermemesi.
Ben hiç olmayan e) şıkkını seçederdim. Hiç mesaj atmazdım. Çünkü o zaman kötü sonuçlar beni ilgilendirmezdi.

Babamın mezarına hiç gitmedim, çünkü orada değil.
Artık onun yanına da gitmeyeceğim. Çünkü somut olarak orada olsa da soyut olarak orada olmadığını biliyorum. Kendisi orada ama ruhu değil!..

Ortaya çıkmalı mıydım? Birden restorana dalmalı mıydım?
Bazen beklemede kalıp hiçbir şey yapmamak çok şey yapmaktır. Şu an benim yaptığım gibi. Gözlerimden iki damla yaş telefonumun ekranına süzüldü.
O iyi ise neden ağlıyorum, o kötü ise neden seviyorum?

Aşkın en güzel zamanları iki tarafın da birbirini tanımadığı ve tanımaya çalıştığı zamanlardır. Onun hakkında bildiklerin çoğaldıkça, karşı taraf gizemli duruşunu yitirir ve soğuma ve kopma başlar. Fakat tam burada önemli bir kırılma noktası belirir. Eğer aşk, soğuma başlamadan bir alışkanlığa dönüştüyse, bu kez de alışkanlığın gücüne tutunarak hükmünü sürdürecektir. Ancak böyle hayatta kalabilir.

Keşke çekip gitmesini bilseydim. Zamanında plan yapmazsan, plan yapacak zamanın kalmaz. Eğer oynamayı bilmiyorsan, sen de oturup başkalarının gollerini izlersin.

Bugün doğum günüydü. Oysa benim yerime onu tercih etmişti. Yan koltukta onun için aldığım pasta erimiş, boynu bükük bir şekilde bana bakıyordu!..

Kafamı camdan çıkarıp dışarı baktım. Gökyüzünde bir sürü yıldız görünüyordu. Yaz olmasına rağmen birkaç gri bulut havada dolunayı gölgeliyordu. Arabayı çalıştırıp vitesi bire taktım ve el frenini indirdim. Restoranın tam karşısındaydım. Birkaç metre sonra içerde olmam işten bile değildi. Bazen sarhoşmuşsun gibi davranmak işe yarayabilir. O zaman ayık kafayla cesaret edemediğin şeyleri yapabilirsin. Ayağımı gaz pedalına sonuna kadar basmamla içeriye..."
Devamı: Bedel II
Doktrin: "Bugün en önemli şeyin hiç kimse tarafından aldatılmamak olduğunu sanırsın. Ancak, hayatın güneşi, asıl senin hiç kimseyi aldatmamaya çalışacağın gün doğacaktır." - Emerson

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder