17 Nisan 2018 Salı

Gazoz


Bir yandan gündüzleri internet cafede takılıyor, diğer yandan akşamları Faruk'la dışarı çıkıyorduk. Fight Club gibi anlattım ama bizim farkımız kavgamızın jetonlularla oluşuydu.

Gene böylesi bir gece saat 00:10 suları (Oro*pular 2200-2300'ten önce sokağa düşmezdi.) arabayla Alsancak caddelerinde turlamaya başladık.

Canımız sıkılıyordu. Ne kolay bir kaçış şekli. Bir insan "canım sıkılıyor" deyip bahaneler üretip, yapabileceği her şeyi legalleştirebilirdi:
"Canım sıkılıyor."
"İyi; p*çlik yapalım!"

Arabanın yan camından vitrinlerden çarpan sahte ışıklarla parlayan sokağı izledim. Kadın kılığındaki travestiler yarısı dolu bir fıçı gibi kıvırtarak yürüyordu. Kadınlar asla onlar kadar kıvırmaz, zaten gerek de duymazlar. Onların kendilerine has bir güvenleri vardır. Doğuştan gelen doğallığı kullanırlar, fiziği iyiyse bir de doğal torpili tabii. Travestiler ise onu biri arzulasın diye aşırı bir çaba içindedir. Doğru sözün yemin istememesi, en çok yalancıların yemin etmesi gibi göz boyama eylemlerini sürdürürler. 

Merak etmesinler, onların da alıcıları var tabii; ancak biz değiliz; en azından şimdilik. "S*ktiret olum şu saplı sultanları, dalgamıza bakalım." dedim Faruk'a.
Tam camideki durağı geçtik ki karanlıkta, kadın mı travesti mi belli olmayan bir gölge. Sağda durduğumuzda aracımızın yan camına yanaşmaya başladı. Ohhh orijinal, gerçek ve jetonlu... Pek güzel değil ama be... Hı... Tam kese kağıtlık... Arkaya atladı. Sürmeye başladım:
"Derya napıyon kız." 
"İyi yavrum çalışıyorum, siz napıyonuz." 

Motor, Faruk'un tanıdığı çıktı iyi mi... İyi, bu işleri kolaylaştırır... Derya 1.60 boylarında, balık etli (her iki kadından üçü zaten balıktır), iri kopil suratlı, göbeğinde hafif balkonu olan bir kadındı.
"Nerde yapıcaz?" 
"Alsancak stadı arkasında ticari kamyonet park yeri var orayı kullanırız."
"Ücretsiz otelimiz de hazır, iyi güzel; güzel..."

Parlak asfalttan çamurlu patika yola girdik. Arabanın altını sürte sürte, çukurlara bata-çıka park yerine vardık. Burası hem bir depo hem de park yeriydi. Bir kamyonetin arasına girdik. "Ben yapmayacağım." dedim. Ama gene de inmeden edemedim.

Faruk otuzlu yaşlarda, zayıf, gözlüklü, dar pantolon giyen libidosu düşük bir çocuktu; hem de ne düşüklük... 6 ayda falan ancak bir kez sex yapardı; ancak asexüel falan değil. O kadar az sex yaptığını bildiğim birisini iş üstünde izlemek garipti. Göz görmeyince hayal etmek zor. Bir kızın elini bile tutamadığını bildiğimden olsa gerek ben onu hiç sex yapmaz sanıyordum.

Kamyonetin kasasına iki eliyle sıkı sıkıya tutunmuş olan kadını ayakta domaltmış, ileri geri gitmeye başlamıştı bile. Fakat bunu o kadar hızlı yapıyordu ki kasıkları kadının kalçalarına her çarpışında şak şak diye tuhaf sesler çıkarıyordu. Bununla da kalmadı; karı da "ağghhh, ohhh," nidalarıyla playback misali Bornova sokağı doktrininden kolpa salvolar atıyordu.

Kafamı kaldırdım, bu güzel havada ne berbat yerdeydik. Beş araç uzağımızda kaburgaları karnına yapışmış sarı tüylü bir kutik ön iki ayağıyla bir çöp varilini devirmeye çalışıyordu. Kafamı gökyüzüne kaldırdım. Kim bilir... dünyanın neresinde, ne insanlar benle beraber aynı gökyüzüne bakıyor, aynı yıldızlarla farklı dilekler tutuyordu. Tam bu sırada yirmi metre ileride sarı bir pisik gözlerini hiç ayırmadan bize bakıyordu. Sanki hiçbir şeyi kaçırmak istemiyor gibiydi... O an, bizi izleyen bir çift gözden sonra ilk kez anladım yaptığımızın hoş olmadığını... ve utandığımı... Onun az ilerisinde iki araç arasında bir kurbağa dinlene dinlene zıplıyordu; "zaten kurbağanın kanatları olsa zıplaya zıplaya g*tünü eskitmezdi," ya neyse...

Kısa süre sonra Faruk aletini yuvadan çıkardı ve ağzına boşalmak istediğini söyledi. Bu ekstra paraya tabiydi. Ben ödüyordum ne olacak ki. Öyle mi?.. O zaman Faruk özgürce s*kebilirdi. Fatura kendine kesilse tavuk bile s*kmezdi. 

Şehrin iyi çocukları evlerinde deliksiz uyurken, kötü çocuklarına rahmet okutan biz, idrar kokan arka sokaklarda şeytanla yeke yek barbut atıyorduk.

Kadın birden Faruk'unkini eline aldı ve arabanın arkasındaki kasalardan bir şişe çıkardı. O ana kadar onun bir gazoz kamyoneti olduğunu anlamadığımı fark ettim. Aslında Faruk da bilmiyordu. Çakmakla gazozu açıp Faruk'un çükünü yıkadı. Böyle hijyenik oro*puyla ilk defa karşılaşıyordum. Mr. Muscle görse duygulanırdı. Karşımızdaki karı her ne kadar teenage olmasa da Türk Pediatri Kurumu bu anı görse bize plaket verebilirdi. En azından önümüze, gazozlu altın suyuna batırılmış bir bereket tanrısı koyardı. Faruk'un s*ki artık frambuaz aromalıydı. Gecenin karanlığında fruktozlu, frambuazlı pipi... Faruk, ayışığında parlak pipisini karı ağzına aldıkça komik surat ifadeleriyle zevkten yırtıldı. Şeker, endorfin, serotonin ve mutluluk. Şelaleler gibi aktı... Uzaklarda bir köpek acı acı uludu...

Spermli s*kini silmeden beyaz donuna sokan Faruk arabaya oro*puyla beraber bindi. O, kısa süreliğine de olsa onun oro*pusu olmuştu.

Para hızla el değiştiriyordu. Abrakadabra... ve şipşak! Büyülü bir şekilde; birisi birilerinin malı oluyordu. Normalde yoldan geçerken bakıştığın birisiyle yatman rüyayken, burada gerçekti. Mucizeler mimarı oro*pular bir gecelik de olsa bunu bizim için mümkün kılmıştı. "Benim küçük oro*pum," diye sevilen sevgililer... hayatlarında loş bir pavyonda dişleri kir, bıyıkları kül kokan bir erkeğin içki masasında kaç defa meze olmuşlardı? Pekiii... gerçek bir oro*punun sahte gözyaşlarına değil, istemeyerek bu yola düşen sahte bir oro*punun, damladığı alkol bardağını bile acılaştıran gerçek gözyaşlarına biz kaç defa tanık olduk?..
Doktrin: "Cinsel birleşmedeki esrime hali. İşte bu! Her şeyin gerçek özü ve nüvesi bu, varoluşun amacı ve hedefi." - Arthur Schopenhauer

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder