18 Mayıs 2018 Cuma

Balkon

Yıl 2000... Tarih, milenyuma basarken ben de 20 yaşıma basıyorum. Henüz askere gitmemişim. Güven isimli bir arkadaşım var. Gazete ilanıyla bulduğumuz saçma sapan bir iş yerinde tanıştık. Siyah Beyaz Danışmanlık ve P*k Püsür Hizmetler Organizasyon Limited A.Ş. Pehh pehhh... İsmi duyunca geçen senenin vergi rekortmeni dev gibi bir ajans zannedeceğiniz bu yerde kapı kapı dolaşarak fare kovucu, çelik tencere, meyve sıkacağı, blender, fritöz, elektrikli radyatör, titreşimli vibratör falan satıyoruz. Birkaç hafta sonra işten ayrılmıştık, ancak dostluğumuz yanımıza kar kalmıştı.

Sıcak bir Haziran akşamı evde uyuyorum. Odamdaki ev telefonu cayır cayır çalıyor. Açtım, konuşurken bir yandan saate baktım, gecenin üçü... Karşımdaki ses Güven...
"Kardeşim nasılsın, şimdi seni almaya geliyoruz." Arkada Huuuuuuwww, yihuuuuu. sesleri ve haykırışlar. Araçtan gelen yol gürültüsü... Ve çatlak ergen sesli kızlar...

Daha önce böyle sürprizler yapmazdı. Telefonu kapayıp hazırlanmaya başladım. Ne kadar yoksul olsak da rezil olmamak için banyo yaptıktan sonra evdeki en güzel giysilerimi giydim. Gecenin sonunda ifşa olma olasılığına karşı, yırtık olmayan Seher Yıldızı marka yeşil pazar malı donlarımdan birini kıçıma geçirdim ve beklemeye koyuldum. Evin adresini bulamadıkları için gelene kadar en az üç kere daha telefonla aradılar. En son çözümü, yol üstü uygun bir yere çıkmakta buldum.

İşte araba uzaklardan yanaşıyor. Gri renkli gıcır gıcır bir Palio... Direksiyonda şişman bir kız, yan koltukta Güven ve arkada esmer bir kız daha... Hepsinin kafası uçan daire. Araba bir sağa bir sola yalpalıyor. Arkaya bindim. Cennete mi düştüm cehenneme mi...
Sürücü, "Merhaba ismim Deniz," Arkadaki kız "Adım Ayşe," dedi. Merhaba ben de Can. Güven gülümseyerek arkaya döndü ve bana sağ gözünü kırptı.

Arabanın içinde saçma sapan müzikler çalıyor. Bir şarkı bitmeden diğer bir şarkıyı açmalar. Radyodaki reklam müziklerine bile anıra anıra eşlik etmeler. Arabada yenmiş cips poşetleri, bitmiş bira kutuları, peçeteler...

Arabayı süren kız zaman zaman aynadan bana bakıyor. Taksicinin arabasına binen kadını gözleriyle soyması gibi, bu durumdan çekinmeye başlıyorum. Avcı mıyım, yoksa av mı... Anladım; onlara göre ben çok deneyimsizim. Aslanın pençelerinde kendini savunmasız hisseden karaca gibiyim...

Evlerine geldik. Hatay Nokta durağında. O zamanın en güzel semtlerinden birisi. İzmir'de en zenginlerin oturduğu elit semtlerden birisi. Sonra yıllarca travestiler oraya yerleşerek tüm semtin keyfini kaçırırken, yavaş yavaş değerini de düşürdü.

Apartmanın önüne geldik. Kapıda bir tane de kırmızı Opel Vectra; vay anam vay... Zamanın en iyi arabalarından biri. Deniz, "Bu babamın arabası," dedi. "Ve şu an onlar yazlıkta." Babasında Vectra, kızında Palliyo, burda bir şeyler oluyo...

Kızlar hep bir ağızdan bağırdı. Anahtarı evde unutmuşuz. Haydaaaa... Tüm hevesler kursağımızda kaldı. Aşağıdan başlayarak katları saymaya başladım. Daire 5. katta. Balkonun kapısı kapalıydı. "Balkon kilitli mi," diye sordum. "Hayır açık," dediler. Koşarak apartmandaki en alt daireye atladım ve başladım tırmanmaya. Zemin, bir iki... İlk katları geçerken çok kolay iken giderek daha da zorlaşmaya başladı. Sanki aşağıdan beni çeken bir şeyler vardı. Ağırlığım durmadan artıyordu. Sanki ben yükseldikçe, yer çekimi beni derin boşluğa doğru çekiyordu. Kollarımdaki kuvvet beni kaçıncı kata dek taşıyabilirdi. Haziran ayı, sabah serinliği, havadaki nemle ıslanmış paslı balkon demirleri, altımda beni izleyip tezahürat yapan bir avuç arkadaş, onlardan yalnızca birisini tanıyor olmam, düşüp geberirsem tanımadığım birisinin evine tırmanırken ölen bir hırsız olarak anılacak olmam, annemin yoksul cesedimi alırken yaşayacağı eziklik, arkadaşlarım itiraf ederse hırsız olarak damgalanmamam, ancak bu sefer de *mbudalası olarak ölen bir Niyazi olarak hatırlanacak olmam, 4. kata yaklaştığımda Deniz'in ellerini kenetleyerek yerde zıplayıp, sağa sola dönerek yaptığı reverans hareketi ve "Ay ben bu çocuğa bu gece kesin veririm," bağırtıları, derken ıslak paslı balkondan ellerim kayıveriyor... Son anda tutunarak 5. kata yükseldim ve artık balkondayım. Bu balkon, benim hayatımda tırmandığım ilk ve son balkon.

Balkonun diğer tarafına geçerek kollarımla tutundum ve çömelme pozisyonunda kıçımı aşağı doğru sarkıttım. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Bazen bir şey yaparsınız ve nedenini bilmezsiniz. Çünkü nedenini sorgulayacak kadar zaman geçirmeden eyleme geçmişsinizdir. İşte ben de böyle yapmıştım. Ulan!.. dedim, şu üç müptezelin kafalarına etsem aslında ne kadar güzel olur. Zaten bunu çoktan hak etmediler mi!..
Çok yüksek bir binadan atlayan adama orta katlarda sormuşlar, "Nasıl gidiyor," o da "Vallahi şimdilik iyi!" diye cevap vermiş... Daha yere çakılıp hazin sonla karşılaşmadığı için ayırdına varamıyormuş. Gençliğinde hunharca fiziksel özelliklerini suistimal ederek bedenlerini yıpratanlar da işte böyledir...

Sonra, küçüklüğümde aynı bu şekilde, balkonun arkasına geçerek intiharı denediğim o berbat günü anımsadım. 10 yaşlarımdaydım. Aynı riskli hareketi aşağıdakilere de yaptım; ama intiharı denediğimde yalnızdım. Ve aşağıda beni korkulu gözlerle bekleyen izleyicilerim yoktu. Sonra tekrar balkonun iç tarafına geçmek istedim. İki kolumla kendimi o denli sert çekmiştim ki, balkon demirlerinin bağlı bulunduğu beton kütlesinden çıtırtılarla beraber minik tozların da aktığını gördüm. Sıçrayarak balkona geçtim ve yukarıdan onlara baktım. Ben çok yüksekteydim, onlarsa alçakta. 

Hepsinin elleri ve hareketli parmakları aşağıdan bana uzanmak istermişçesine kaldırılmış, sabahın karanlığında minik çığlıklarla atlamamı önlemeye çalışıyorlardı. Gözleri irice açılmış, ağızları biçimsiz daireler oluşturmuştu. Kendimi, büyük bir konser alanında, platformun üstüne çıkıp hayranlarını selamlayan bir sanatçı gibi hissettim. Kısa bir mutluluk... Yalan da olsa bir süreliğine de olsa ünlü ve zengin olmanın verdiği o haz...

En büyük korkum kafaları trilyon olan bu kızların balkonlarının kilitli olması. Kapı koluna sarıldım ve çıt... Açıldı. O an yeniden doğdum; kol ve bacak kaslarımdaki yangıları unuttum.

İşte içerideyim. Evin havası, kızarmış elma kabuğu gibi kokuyor. Başkasının evi, başka kokular, bambaşka duygular. Üstelik bu zengin birilerinin evi, onların yaşantısı... Bir gecekonduya gizlice girseydim aynı hoş duyguları yaşar mıydım. Daha mı burukluk hissederdim. Belki küçüklüğümü hatırlardım. Yalnız ev gerçekten çok lüks, çok iyi döşenmiş. Dış kapıya geldim, apartman kapı düğmesine bastım ve onları binaya aldım. Ardından daireye geldiler. Onları evde, ev sahibi gibi karşıladım. Bu zengin evin, çapkın prensi gibi... İnsan beş dakikalığına da olsa kendini zengin hissediyor. Amerikan filmlerinde bize hissettirdikleri bu değil mi. Mutlaka kendimizi baş roldeki güçlü karakterin yerinde hayal etmez miyiz. Tüm hayatı kendi kameramızdan yaşarken sanki birileri bizi gözlüyormuş ya da bir film için çekimdeymişiz gibi düşünmez miyiz. Belki hırsızların, zenginlerden çalarken hissettikleri en hoş duygu budur:
Kendi yapamadıklarını yapan insanlardan yasa dışı yollarla aldıkları öçler.
Belki yoksul uyuşturucu satıcılarının tek tesellisi budur:
Kendi çocuklarının asla yaşayamadığı hayatı onlardan çalıyorlar. Bohemce yaşayan zengin çocuklarının hem paralarını, hem sağlıklarını alıyorlar. Ve onların göz göre göre yavaş yavaş ölüme gitmelerini seyre dalıyorlar. Birileri ağlarken inceden inceden, içten içe kahkahalar atıyorlar...

Salona geçtik. Metalik gri bir sehpanın üstünde dev ekran bir televizyon. Lüks ve yumuşak koltuklar leopar desenli ince kumaşlarla örtülmüş. Yerler, o yılların modası olan yeşil halıfleks ile döşenmiş. Duvarlarda beyaz renkli güllerden oluşan duvar kağıtları tertemiz duruyor. Büfenin olduğu yerde renk renk içkilerle tıka basa dolu bir Amerikan bar göze çarpıyor. Birçok evde vantilatör bile olmadığı şu dönemde evin salonunda dev bir klima var. Altı adım ilerde duvara dayalı bir müzik seti ve altındaki cam bölmede saklı duran klasik bir pikap göz alıyordu. Açık pencereden gelen sabah rüzgarıyla süzülen tavandaki avizenin içindeki lamba ve onun etrafında dönen parlak taşları, zaman zaman üstümüze parıltılar saçan yıldızlar gibi ışık saçıyordu.

Salonun ortasında halıfleksin üstünde bordo tonları ağırlıklı rengarenk bir halı, halının üstünde de alttan ince başlayıp yukarı doğru bir yay çizerek kalınlaşan, ağaç biçimli sehpa vardı. Sehpayı ortadan kaldırıp yerde bir yarım yuvarlak çizecek şekilde bağdaş kurduk. Işık altında ilk kez o zaman herkesi dikkatle inceleme fırsatım oldu:
Evin sahibi Deniz, orta boylu, şişman, çok minik göz çukurlarına sahip, kızıl kıvırcık saçlı itici bir kızdı. Üzerinde yeşil renkli aslan resimleri olan bir tişört ve altında dar bir kot şort vardı. Bağdaş kurduğunda fark ettim ki, ayak baş parmağında kuru hamur rengi, kalın bir tırnak kırılmış sallanıyordu. Suratına baktığımda dudak, yanak ve çene mimikleri çok belirsiz ve titreşim halindeydi. Ya her an ağlayacak, ya da birden lafa girip komik bir fıkra anlatıp herkesten önce kahkahalara boğulacak gibi duruyordu. Bıyık hizasının az üstünde sol yanağında bulgur büyüklüğünde bir ben ve ondan fışkıran iki kısa kıl onu iyice sevimsizleştiriyordu.

Onun kız arkadaşı Ayşe:
O, gerçek bir esmer güzeliydi. Diğer kız şişman, ancak karakter olarak zayıfken bu kız yalnızca fiziksel olarak zayıftı. Bir defa kısa boylu ve minyon tipliydi. Küçük bir surata sahip olmasına rağmen ilginç şekilde belirgin şakakları ona yakışıyordu. Koyu siyah saçları, yapışık kulak memelerinin hemen üstünde duracak biçimde dümdüz kesilmişti. Kısa ve kalın telli saçları küt bir biçimde ortadan ayrılıyordu. Saçlarının her telini gözlerinizle sayabilirdiniz. Hem o kadar parlak, hem öylesine nizami salınıyordu. Ondan burna gelen temiz bir krem kokusu, henüz yeni banyodan çıkmış da buğusu üstünde tütüyormuş gibi bir hava yansıtıyordu. Parlak bal rengi gözleri iri ve ardına kadar açıktı. Bu, elinde olmadan bakışlarını şapşallaştırıyordu. Buna karşın, ışıklı bir yelpazeyi gece salladığınızda nasıl ışıltısı gözünüzü alırsa onun da gözleri işte böyle fasılalı parlıyordu. Açık pembe dudakları ne kalın ne de çok inceydi. Dudaklarının üstünden burnuna uzanan oval çukur alabildiğine derindi. Bu derinlik yüzüne başka bir ifade veriyordu. Kalkık burnu, minik bir mantı bohçasından farksızdı. Siyah-bordo tonlarında mevsimlik bir elbise giymişti. Belini çok ince gösteren elbise, kalçalarına inerken kesimi nedeniyle nazik bir biçimde genişliyordu. Hem el, hem ayak tırnakları sağlıklı, temiz ve bakımlıydı. Bakımlı tırnaklarına şeffaf renkli ojeler sürmüştü.
Kızlardan birisi yeryüzüne melekler tarafından gönderildiyse, diğer kız da kesin şeytanın evden kaçan 7. kızı falan olabilirdi. Çok da kötü konuşmak istemiyorum ama bir insan kese kağıdı ile suratını kapatsa belki bir saatliğine onunla sevgili olabilirdi. Üç şişe kutik öldüren şarabı içmiş bir evsiz, alkol komasındayken belki onunla ilgilenebilirdi. Çok da kalbini kırmak istemiyorum ama, ıssız adaya bırakılsanız bırakın onunla beraber olmayı, kutikbalıklarının önüne atlayıp yüzme bilmeseniz bile adadan kaçmayı deneyebilirdiniz. Fazla da umutsuzluk pompalamak istemiyorum ama, onunla sevişen birisi ömür boyu sekse küsüp aseksüel tercihe geçebilirdi. Matematik öğretmeniyle yatsa adam sayılara küserdi. Beden eğitimi öğretmeni ile beraber olsa, hoca kötürüm olabilirdi. Doktorla yatsa mesleği bıraktırır, polisle yatsa kendini vurdurur, gardiyanla aynı yerde kalsa ağırlaştırılmış müebbet hücre hapsine razı edebilirdi. Fazla da abartmak istemiyorum ama gorille yatsa hayvanlığından soğutur, hayvanat bahçesine zorla girse barınağın taşınmasına sebep olabilirdi. Ülkeden başka kıtaya kaçsa, bir daha keşfedilmemek üzere kıtanın isminin yeryüzünden silinmesine neden olabilirdi. Mars'a çıksa... Neyse işte kısaca anlatmaya çalıştım...

Güven:
Yeşile kaçan koyu mavi gözlü, uzun boylu, kumral uzun küt saçlı, düzgün yüz hatlarına sahip kılsız-tüysüz parlak bir çocuktu. Yakışıklıydı da; ama onu tek kelime ile anlatmam istenseydi "kurnaz" derdim. Kendisine çok düşkündü. Bunun için yapamayacağı eylem, satamayacağı insan yoktu.

Herkesin elinde bir bira yere bağdaş kurduk. Sofra bezi serildi, bir poşetten çıkardıkları kuru ot parçalarını bezin üstüne kütle kütle döktüler. Ayrıca kırmızı bir Marlboro sigarası açıp taneleri parçalayıp tütünlerle karıştırmaya başladılar. Deniz, beyaz temiz bir kağıda sardığı tütünleri kapatırken diliyle tükürükledi. Sonra zorlanarak yaktı ve sırayla içmesi için herkese uzattı. Ben içemeyeceğimi söyledikçe ortama uymam için zorlamaya başladılar. Bir puro kalınlığında olan, biçimsiz silindiri elime aldım ve azcık dudak ucumla ısırarak içime çektim... Boğazıma ucu ateşte ısıtılmış nar kırmızı iğneler sapladılar. Çok kötü bir duyguydu. Acı ve sert bir soba dumanı gibiydi. Kapalı gözlerimle öksürerek cigaralığı dairenin dönüş yönünde solumdaki Ayşe'ye uzattım. İçten içe onun içmemesini ve zarar görmemesini istiyordum. 

Daha sonraki tüm dönüşlerde beni atlayarak devam ettiler. Bense gözlerimi kısarak tavandaki ışıklardan kendime ışık oyunları yaratıyordum. Bir saate yakın bir süre takıldıktan sonra herkes odalara geçmeye başladı. Güven'le bir ara göz göze geldik, bana döndü ve gülerek, "Misafir umduğunu değil bulduğunu s*kermiş." dedi. Bana pek komik gelmedi. "Ben Ayşe'yi istiyorum," dedim. 
Güven:
"Oğlum Ayşe reglmiş, yoksa zaten onu ayarlıcaktım," dedi. "O zaman Deniz'le yapmamıza gerek yok, zaten ona soksak bile hissetmez ki, tombik ya," dedim.
"Ya yapmak zorundasın. Yoksa bu evdeki kapımızı kapatmış olursun. Tüm umutlarım sende, " dedi.
"Oğlum, sanki Milli Mücadele'de tüm umutların üstünde toplandığı İngiliz Kemal miyim ki ne umudu, ne görevi. Her şey tükendi de benim Deniz'e saplamam mı kaldı."
"Kardeşim," dedi. "Yüzümü kara çıkarma, döşe boruyu ne olursun!"
"Bak," dedim. Hani kızlar der ya: Bakire değilim ama henüz oro*pu da olmadım. İkisinin arası bir şeyim işte. İşte ben de bakir değilim ama henüz kaşarlanmış p*çin teki de değilim.

"Beni dinle," dedi. "G*t ıslanmadan balık tutulmaz. Sen bu işi yapmalısın."
"Oğlum," dedim. "Tembele iş buyur, sana akıl öğretsin. Sen yat o zaman o kızla, sen de mi regl oldun yoksa."
Güven:
"Oğlum, ben onunla yatamam. Benim kız arkadaşımla yakın arkadaşlar, işte asıl o zaman bütün planı bozmuş oluruz."

İsteksizce odalarda onu aramaya başladım. Ev, Genelev gibiydi. O denli çok odası vardı ki, gezerken ayaklarım adeta geri geri gidiyordu. Kendimi Kemal Sunal'ın kardeşleri tarafından tuzağa düşürüldüğü "Yüz Numaralı Adam" filmindeki Şaban gibi hissetmeye başladım. Yatak odasını buldum. Odadaki geniş ve yuvarlak yatağın üstünde parlak sünnet pelerini kırmızısı bir saten örtü bulunuyordu. Kışlık yavru ayı, bu yaz mevsiminde, onu bile kaldırmadan yatağın üzerine yatmış, şehvetle buruk pipili pirensini bekliyordu. Oda karanlıktı. İstemsizce onun yanına yattım. Bana döndü ve öpüşmeye başladı. Aslında gözler kapalıyken fena değildi. En azından benden istekli öpüşüyordu. Daha sonra benimkini ağzına aldı ve kısa süre sonra da üstüme çıkarak içine doğru itti. O kadar dardı ki, aletimi sanki kaba zımpara kağıdı ile ovalıyor gibiydi. Hem ters kesilmiş kılların tahriş gücü, hem dişi filin tombul kıçı, hem fare kadar dar deliği pipimin çapını %10 inceltmiş gibiydi. Işık olsa ve görebilsem başı mosmor bir yavru solucanı andırıyor olmalıydı. Sonra birden içinde kaymaya başladı. Tahminimden çok daha çabuk boşalmaya başladım. Akan her sperm boşaltma refleksini saymışımdır. 1-2-3... 19-20-21... Sonra kalktım ve yıkandım. Geri yatağa geldiğimde yan dönmüş bana bakıyordu. Yatağa oturdum ve "Bir daha yapacak mıyız," dedim. "O nasıl söz öyle, sorulur mu hiç," dedi. Ne bileyim amk. Hayatımda kaç defa parasız jigololuk yaptım ki...

Salona geçtim ve televizyonu açıp sabahın olmasını bekledim. Tan yeri ağarırken diğer odadan sesler geliyordu. Daha sonra Güven'in, pek de güven kırıcı bir şekilde, diğer odada Ayşe ile beraber olabilmek için bana oyun yaptığını anladım. Spor ayakkabılarımı giyip, kapıyı çarpıp evden ayrıldım.

Sabahın serinliğinde, asık bir surat, fırçalanmamış dişler, aç bir mide, yorgun ve uykusuz çapkın minik jön evinin yolunu tutuyordu. Bomboş bir otobüse binip en arka koltuğa geçtim. Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış... Ben de kendimi limuzinin en arka koltuğuna oturmuş gibi hissediyordum. Otobüste şoför ve benden başka kimse yoktu. Genelde en ucuz oro*pular en büyük paralara mal olurlar. O evdeki kızı düşünüyorum da; dün gece en pahalı fah*şe, bana en ucuza, bedavaya mal olmuştu. Ama bu sabah, acısını çıkarırcasına bana en pahalı fiyattan bedelini ödetmişlerdi. Sayemde kapıda kaldıkları evlerine girdiler, temiz bir çocuğa esrar içirdiler, Deniz hanıma ücretsiz jigolo hizmeti sundular, Güven beyle Ayşe hanımı sevgili yaptılar. İki elimle sımsıkı kavradığım, ağır dolu bir taş parçasını tüm gücümle çiğnemiş gibi oldum...

Eve geldiğimde ilk işim yarım kalmış eylemi gerçekleştirmek oldu. 31 çekmeye bayılıyordum. Kimsenin peşinden koşmak ve tavlamak zorunda değildim; üstelik ücretsizdi. Kollarımı güçlendiriyordu ve en önemlisi paralı bir fahişedense her zaman daha ucuzdu...

Güven'in beni onca kandırmış olmasına karşın onu sonraları çok özlediğimi fark ettim. Hatta yıllar sonra bir iki sefer görüştük bile, ama her görüştüğümde aslında benim özlediğimin şimdiki zaman içindeki değil, çok daha geçmişteki "Güven" olduğunu anladım. Aradan geçen yıllar, iki insan arasında uçurum derecesinde karakter farklılıkları meydana getirmişti. Aslında, geçmişte özlenen yalnızca bir arkadaşınız değil, onunla yaşadığınız anların olmasını sağlayan, beş duyunuza hitap eden sonsuz olasılıklar sarmalıdır:
Samimiyet yüklü mahalle, bir bahçeden geçerken alınan çiçek kokuları, size ait olduğunu sandığın yeryüzü, apartman kenarında yanık kokuları gelen, dumanı tüten içi kül dolu bir çöp varili, yaşınızın size verdiği cesaret, ilk aşkınız, o an hayatınızda olup, kendini sizi mutlu etmeye adamış bir sevgili, az da yaşansa aile sevgisi, mahallede sevdiğiniz, her gün sizi bekleyen bir sokak hayvanı, kapı eşiğindeki saksıda duran tozlu sardunya, top oynadığınız yaşıtlarınız, o yaşa özgü gamsız tavırlarınız, kimi zaman dünyaya başkaldıran o mağrur bakışınız, dik alnınızdan dünyaya yayılan ışığınız, içinizden korkusuzca feveran eden kırıp dökme istekleri... ve benzeri nedenler olduğunu çok sonraları anladım. Aslında ben onu değil, o yıllardaki kendimi özlüyordum!..
Doktrin: "Bir gecede on kişiyle beraber olsan bile, hayatı paylaşacak kimse yoksa, hiç kimse yok demektir." -ck-

8 yorum:

  1. Merakla bekliyorum. Yorum kotası da tuttuğuna göre sıra saat kriterine geçti :)

    YanıtlaSil
  2. Meraklandırıp bırakmak nahoş olurdu ama yapmazsınız diğ mi?

    YanıtlaSil
  3. https://m.youtube.com/watch?v=cvRHwJAN3Jg

    YanıtlaSil
  4. Betimlemeleriniz nakış gibi işlenmiş... O nakışlar sayesinde geçmişteydik, oradaydık.. Tavanda oynadığınız ışık oyunlarının içlerinden geçtik... Milenyum bir başka tadı, kokusu olan dönemlerdendi ve benim aklıma Milenyum denildiğinde ilk gelen şey parlak gri renktir... Hiç sevmemiştim. Sayenizde adım adım gezdik milenyumda, kaleminize sağlık sayın yazarım, nice öykülerinizde buluşmak dileğiyle...

    YanıtlaSil
  5. sürükleyici bir hikaye, tesbih gibi dizilmiş kelimelerin, gerçek hikayenin harmanlanmış hayal ürünün kaleme dökülmesi çok iyi...

    YanıtlaSil