6 Mayıs 2018 Pazar

Bedel


1997 senesinin yazı, Haziran ayı, zehir gibi sıcak... 17 yaşımdayım. Yaşımı yazarken yaşındayım mı, yaşımdayım mı yazmam gerektiğini bilecek kadar bilgiliyim. 17 senede, okulda bana ders veren öğretmenlerimin hayatlarında okumadıkları kadar kitabı okuyup bitirmişim.

Göztepe Susuz Dede Parkı'na Sedat'la buluşmaya gidiyorum. Ikarus körüklü otobüsün içindeyim. Otobüs salına salına büyük bir uğultuyla giderken, ortamdaki sıcaklık giderek dayanılmaz hale bürünüyor. Otobüsün içi öylesine kalabalık ki, herkes balık istifi birbirinin üstüne çullanmış. Koridorda ilerlemeye çalışırken, toz kokulu körüğün oraya vardığımda sıcaklık ve havasızlık üst seviyeye çıkıyor. Pencerelere baktığımda, bazısının açık olduğunu, bazısının da eskimiş lastiklerinin onu sıkıştırdığını ve kapalı kaldığını gördüm.

Biraz daha arkalara ilerlediğimde sıcak, ıslak, demir kokan, dikey uzanan bir tutamağı 60 yaşında bir amcayla paylaşmak zorunda kaldım. Kısa Samsun içmiş bıyıklarıyla, ağzından nefes alan bu amcamız sürekli suratıma üfleyerek hırıltılı nefes alıyordu. Terden ıslanmış tutamaktan vazgeçerek arkamı dönmemle, kısa boylu bir kızın kalçalarının bacak arama dayanması bir oldu. Hava sıcak, sevgi-saygı taban, testosteron hormonu tavan, arzular şelale, zaten ben demire deydirsem kıvılcım çıkar, o derece abazanım. Daha milli bile olmamışım; ereksiyonum hemen başladı...

Ben, ne zaman arkasını dönecek diye düşünürken, bir yandan da yaptığımdan utanıp biraz yana çekilmeye çalışıyorum. Sanki ona 10 saniyelik değdirmemem, bana 1 saniye değdirme hakkı veriyor... Ama o da ne!.. Kız da arkamdan gelmez mi... Ben yana kaydıkça o da kalçalarını yana kaydırıyor. Giderek daha sert dayamaya başladım. Ama hiç dönmüyor, yüzünü göremiyorum. Bir an içime bir kurt düştü. Kolay yol mayınlarla doludur. İyi hücumlar pusuya gebedir. Dedim bu gay olmasın!.. Saplı sultanlardan olması fikri içimi ürpertiyordu. Mamafih bir kadını elde etmek bu kadar kolay olmamalı.

Bu tür azimli şoförlerin duraklarda durmasına ve yolcu alma çabasına her zaman hayran olmuşumdur. Otobüs o kadar kalabalık ki, bırakın yolcuyu yalnızca bir cüce ve bir adet kedi sığar.

Bu arada aklıma şu meşhur cüce fıkrası geliyor. Kıs kıs gülüyorum:
Bir hayat kadını mesleğini bırakmak istiyor ama bunu bir türlü gerçekleştiremiyor. En son kadın, arkadaşlarına yeminler ediyor ve 'artık erkeklerle beraber olmak yok' diyor. Bir hafta sonra dostları kadını bir cüce ile yatakta basıyorlar. "Hani söz vermiştin, bu işleri bırakacaktın," diyorlar. Kadın ne dese beğenirsiniz: "Birden bırakamam işte, yavaş yavaş bırakıyorum."

Tüm bu ıslak, terli, vıcık vıcık, yağlı etli insanlara karşın şoförümüz, nizami her durakta durup yolcu alımına devam ediyor. Aldığı her yolcu için prim alsa ancak bu kadar çalışabilir. Sonra durakta durduk ve orta kapıdan bir sevgili bindi. O denli neşeliler ki, sanki otobüste değil de kendi özel limuzinlerindeler. Belki beklentileri çok düşüktür. Böylece hayal kırıklıkları da en aza iniyordu. Hayatta bizim önümüzü kesen en önemli engellerden birisi beklentidir. Sabah evden çıkarız ve bizi mutlu eden şeylerin sayısı çok düşüktür. Kimse tüm uzuvları yerinde olduğu için durup dururken mutlu olmaz. Kendi ve sevdiklerinin sağlığı ile ilgili olarak minnet duymaz. Oysa bizi mutsuz edecek şeylerin sayısı sonsuzdur:
Otobüsü kaçırmamak için yolda koşarken ayağımız takılır ve düşeriz. Otobüs bu yüzden kaçar gider. Hava yağmurludur ve şemsiyemiz yoktur. Ya da şemsiyemiz vardır ama yağmur yağmaz ve tüm gün onu taşırız. Gideceğimiz yere gecikiriz. Bizi bekleyen arkadaşımız bizi bekleyip çekip gitmiştir. Cebimizde az bir paramız vardır, onu da yolda düşürürüz. Ziya Paşa'nın dediği gibi:
"Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez.
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan"

Yani efendim diyor ki:
"Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez."

Sokak jargonuna göre söylenişi şu şekildedir:
"Gökten yağmur olup *m yağsa başımıza y*rak düşer, o da yerden teper g*tümüze girer...

Kız birden tek eliyle kalçasının bir lobunu ayırdı ve benimki iyice araya girmeye başladı. Kül rengi gri bir kot şort giymişti ve altında burnu sivri, siyah renkli bir topuklu ayakkabı vardı. Kamışım kürek sapı gibi oldukça ona daha da yaklaşmaya başladım. Burnumu, su yolu gibi kıvırcık, saman sarısı gibi parlayan kumral saçlarına yaklaştırıp kokladım. Sabun, şampuan ve kokulu silgi karışımı bir rayihası vardı. Ondan gelen feromon beni büyülüyordu. Bir deneyde de geçer:

10 erkeğe beyaz tişört giydiriyorlar. 3 gün üstlerinden çıkarmaları ve banyo yapmaları yasak. 3 günün sonunda kendilerini asla görmeyen 10 kadına koklatıyorlar. 10 kadından 7'si fiziksel özellikleri en güzel olan, estetik açıdan en erkeksi, hafif kaslı ama kesinlikle çok sağlıklı olan erkeği seçiyorlar. İçgüdüsel olarak en güzel çocuğu kendilerine verecek olan adama yöneliyorlar. Doğanın kanunu bu! Zayıfa acımak doğaya ihanet.

Kokusunu alınca gözlerimi kapatıyorum ve birkaç saniye göz bebeklerim geriye doğru devriliyor... Sanki etrafımızda onlarca insan yokmuş gibi birbirimize sürtüyor, gözümüz kimseyi görmeden dans ediyorduk. Halit Ziya Uşaklıgil'in dediği gibi:
"Gözümün içine baka baka birbirlerini seviyorlar. Ölüyorum anne anlasana!"

Sonra birden, o zamana kadar fark etmediğim bir şey gördüm. En arka kapıda 30 yaşlarında bir adam dikiliyordu. Etrafında kimse yok. Herkes sıkış tepiş giderken, onun bu kalabalıktan soyutlanmış yolculuğuna anlam veremiyordum. Sonra, kirden parlamış lacivert kumaş pantolonun arkasında elips şeklinde bir ıslaklık olduğunu fark ettim. Üstünde kirli bir atlet vardı, saçları birbirine karışmış yapış yapış ve kir içindeydi. Yüzü, koyu renk ve kirden kararmıştı. Terlemiş olması suratına grafit rengi bir parlaklık katıyordu. Yeşil renkli gözleri onun en güzel yanıydı. Bu, sokaklarda yatanlar kadar kirli değilse de kağıt toplayanlardan halliceydi. Belki tiner çekmişti ya da başka bir uyuşturucu... Altına işediği için herkes ondan uzaklaşmıştı. Oysa bu durumdan hiç rahatsız görünmüyordu. Orada herkesten azade olarak yolculuk ediyordu.
Ben etrafı gözlemlerken bir yandan da kız bana ritmik hareketlerle kalçalarını sürtüyordu. Sonra büyük bir durakta çok sayıda yolcu indi ve herkes serbest alanlar bulmak için ilerledi. Ben de yerimi kaybetmiştim. Kız, hızla yürüdü. Dönerse yüzünü ilk defa göreceğimi düşünerek heyecanlandım. 1 metre uzaklıktan aniden döndü ve bana baktı:
40 yaşlarında, açık tenli, renkli gözlü, kısa boylu ve zayıf bir kadındı. Kalçası kilosuna göre biraz iri sayılabilirdi. Karşıdan baktığınızda yandaki basenlerden bunu net görebilirdiniz. Minik bir suratı vardı. Yüzdeki duyularını sanki birisi eliyle tek tek koymuş gibiydi. Bana, bir tablaya oyun hamuru yapıştıran çocukluğumu anımsattı. Altın oranı anımsatan eşsiz bir muntazamlık vardı. Minik ve kalkık burnunun üstünde küçük bir kemik onu daha çekici hale getiriyordu. Kara kirpikleri kıvrılamayacak kısaydı. Beyaz ve temiz boynu bir kuğuyu andırıyordu. Boynun bittiği yerden az aşağıda terden parlayan göğüs çatalı tahrik ediciydi. Saçları arkadan toplansa, küçük yüzünü daha çok ortaya çıkarırdı. Seksi bir kumral, çıtı pıtı bir fındık kurduydu. Üstünde askılı beyaz bir tişört vardı. Tişörtün üstünde, siyah nokta nokta puantiyeler göze çarpıyordu. Kolunda kahverengi çiçek desenli küçük bir çanta takılıydı. Çanta askısının tokayla birleştiği yerin derisi kullanılmaktan yıpranarak hafifçe havaya kalkmıştı. Sonra birden gülümsedi. Ahhhh oro*pu, nasıl da güzel gülüyordu... 

Hayatında, ona dokunan herkes için bir şanstı. Napolyon'un dediği:
"Talih bir oro*pudur," sözünü mü dinlemeliydim. Yoksa, Aldous Huxley'nin:
"Şans bukalemun gibidir; biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir."'ini mi... Yoksa kamyon arkalarında yazan:
"Kaderin izin vermediğine şansın gücü yetmez."'mi daha çok beni anlatırdı. Bense, olduğu kadar olmadığı kader, diyerek ineceğim durağı çoktan kaçırmıştım. Kararım kesindi, onun peşinden gidecektim. Çünkü herhangi bir otobüsle, daha birçok durağa istediğim kadar yolculuk edebilirdim. Ama böylesi bir fırsat insanın ayağına ömründe bir, en çok iki kez gelirdi. Sydney J. Harris'ın dediği gibi; "Yaptığımız şeyler için pişmanlık zamanla geçer. Ne var ki yapamadığımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur."
Ayağınıza gelen güzel fırsatları hemen değerlendirmelisiniz. Sonra o yaptığınızı beğenmeyebilirsiniz; işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Hatta daha sonra çok daha iyi başka bir fırsatı da yakalayabilirsiniz. Ancak denemeseydiniz, daha iyisiyle kıyaslama şansınız dahi olmazdı. Ve hiç denemeseniz, sizi daha iyilerini bulmaya teşvik edecek süreç başlayamazdı. Yapmazsak sonradan pişman olacağımıza, yapıp şimdi pişman olalım.

Otobüs boşalmaya başlamıştı. Neyse ki henüz ben boşalmaya hazır değildim. Kapılardan birine yürürken gözleriyle beni süzüyordu. Altımda siyah bol bir kargo pantolonu vardı. Pantolonumun bol ve uzun paçası, ayakkabı altında ezilerek yırtılmış ve eskimişti. Ayaklarımda Cott marka, yassı taraksız spor ayakkabılarım vardı. Kolları katlı, çok yıkamaktan hafif solmuş, vücudu saran siyah tişört giyiyordum. Sol kulağımda kalın-kısa, kıskaçlı gümüş bir küpe vardı. Durakta indi ve ardından ben de onu takibe başladım.

Yolda yürüyen insanlar, market, manav, emlakçı... Sonra bir ara sokağa girdi. Topuklarını tıkırdata tıkırdata yürürken hiç arkasına bakmaması bende tedirginlik uyandırdı. Acaba takip ettiğimi bilmiyor muydu. Takip etmemi istemiyor muydu. Gösterip vermeyen kadınlardan olma olasılığı beni boğuyordu. Ben bugün, bu ihtimaller denizinde boğuluyordum.

Aslında uzak gördüğünüz olasılıklar size çok yakındır. Partnerinizin sizinle ilişkiye girme olasılığı en düşük olduğu an ilişkiniz başlar. Yeter ki doğru zamanda, doğru hamleleri yapmasını bilin. Her kilidin anahtarı vardır. Bazen doğru anahtarı bulmanız zaman alabilir. Onun evinin anahtarıysa bende yoktu...

Gösterişli dış yapısıyla diğerlerinden hemen ayrılan bir apartmanın büyük siyah camlı kapısının önünde durdu ve dönüp bana baktı. Gözleriyle bir şeyler anlatmak ister gibiydi. İkimiz de arka arkaya girdik. Apartmana girdiğimde ilk dikkatimi çeken içerisinin oldukça serin olmasıydı. Asansöre doğru birlikte yürürken zemin kattaki dairelerden burnuma, haşlamış patates kokusu geliyordu...

Birlikte asansöre bindik ve en üst kata çıkmaya başladık. Düğmeye basarken gözüm ellerine ilişti. Parmakları öyle küçüktü ki, yalnızca eline bakan birisi onların bir çocuğa ait olduklarını söyleyebilirdi. Buz beyazı parlak ojeleri vardı. Sol yüzük parmağında sarı gri bir evlilik yüzüğü taşıyordu. Mahallemizde otobüsten indiğimde apartman kapısında karşılaştığımız herhangi bir komşumuzla aynı asansöre birlikte binmemek için harcadığım sahte çabayı anımsadım. İçi zaten boş olan ve yüzüncü kez kontrol edilen zavallı posta kutumuzu düşündüm. Sonra da komşumuza siz çıkın diye el işareti yapışımı. Ne olurdu yani binseydim... Klostrofobim olmamasına karşın, neydi bu korku. Yani bu neyin fobisi... Bu fobinin de bir adı olmalı...

Beyaz çelik kapıyı açıp içeri girdiğimizde, daire, değişik mimarisiyle beni şaşırttı. Dış kapı ilginç bir şekilde koridorun tam ortasındaydı. Eve girer girmez eğilip ayakkabılarımı yerden kaldırdı ve içeri aldı. Sonra bana döndü ve sanki kapıyı içerden bana kendisi açmış gibi tek elini açarak koridorun sağını gösterdi. İçeride yürürken arkadan gözlerini tüm bedenimde gezdirdiğini hissediyordum. Benim için en zor yürüyüşlerden birisiydi. Gözlerinin sıkı markajı altında stres olmuştum. O ana kadar hiç konuşmadığımızı fark ettim. Acaba dilsiz miydi, belki de sesi çok çirkindi. Şu durumda benim gibi bir bakir için ne kadar önemlidir bilmiyorum ama, benim sesimin kalın olmasının onun için önemli olduğu kesindi. Kadınlarda ses telleri kısa ve incedir, erkeklerde ise biraz daha uzun ve kalın. Bu genetik farklılık, onları bize, bizi onlara daha çekici kılar...

Bana hiç bitmeyecekmiş gibi gelen koridorun sonuna geldiğimde kırmızı-siyah desenlerle bezeli kapıyı geçtim ve yatak odasına girdim. Kahverengi saten kumaşla örtülmüş kocaman yatağa oturdum. Yatağın tam karşısında duvara gömülmüş, metalik gri çerçeveli ince bir televizyon vardı. Açıktı ve Eurosport kanalında snooker oynayanları gösteriyordu. Yatak odası cam bir kapıyla dikdörtgen bir balkona açılıyordu. Balkonla cam kapı arasında krem rengi bir puf duruyordu. Duvarlar, altın rengi ve siyah karışımı kabartmalı duvar kağıtlarıyla kaplanmıştı. Tam o sırada bir sifon sesi duydum. Ve ardından kapının zil sesini... Birçok okulda o zamanlar bu zil çalınıyordu. Beethoven'dan Für Elise... Daha önemlisi kapı çalınıyordu ve saklanmam gerekliydi.

Hızla yerimden kalkarak önce yatak odasının büyük ve gıcırtılı kapısını kapattım. Ardından gardırop kapaklarını telaşla açmaya başladım. İlk gardırop giysilerle doluydu... Telaşla ikincisini açtım; bu, yarı yarıya boş bir dolaptı. İçine girdim ve korkuyla beklemeye başladım. Derken kapı zili acı acı ikinci kez çalmaya başladı. Bu melodi de tanıdıktı. Bu seferki Beethoven'ın 9. Senfonisi'ydi. İlk zil apartman kapısına bağlı olan, 2. zil ise daireye aitti. Malum zat, belli ki dairenin kapısına dayanmıştı.

Böyle pisi pisine ölebileceğim olasılığı saç diplerimi kaşındırıyordu. Korkudan ağlamak isteyip ağlayamıyordum. Bazı resimler çizilirken sonunu görmeden yüz gülecek mi ağlayacak mı bilemezsiniz. Sonuna konan bir küçük ayrıntı tüm tabloyu değiştirebilir. Bir filmde de öyle... Bazen filmin tamamı, katilin kim olduğunu tahmin etmekle geçer. Oysa yönetmen, sonunda bizi ters köşeye yatırır. Kontrol ondadır ve tereyağlı tavada karidesleri kızartan şef gibi sizi de kontrol altına alır. Sevgi ile nefret arasında çok kısa bir mesafe vardır. İnsan, dakikalarca ağladıktan sonra, kendisiyle konuşanlara artık rahatça gülebildiğini fark eder. Daha da ilginci var; gülme son sınırına varınca göz yaşlarıyla karışır...

Derken kapının kilidi iki tur döndü ve dairenin kapısı açıldı. Zangır zangır titreyen dişlerimle dudaklarımı ısırdım. Çenemi zaptedemiyordum. Sonra birden bir şey oldu... Pembe, saten bir elbiseyi ağzımın içine teptim ve duyulmasın diye ağlayarak gülmeye başladım. Hayat film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı. Bana göre hiç şerefli bir ölüm değildi. Dış kapının kapanma sesini duydum. Hiç işim yokmuş gibi, evin zillerinin eşsiz sanatçısı Beethoven'ın hayatını düşünmeye başladım:
Beste yapmadan önce, nöronların daha iyi çalıştığını düşündüğü için kafasını soğuk suya sokardı. Beste yapamadığı zaman, üç saatlik uzun yürüyüşlerde ilham bulur ve gelip yeniden denerdi. Duyma yetisini yavaş yavaş kaybetmişti. Ölümüne yaklaştıkça artık o kadar az duyuyordu ki, ağzının içine bastonunun sapını koyuyor, diğer ucunu da piyanonun ayağına dayıyordu. Bir bisküvi yediğimizde, çıtırtılar bize korkunç gelir, oysa dışarıdaki insanlar aynı şiddette bir ses duyamayacaktır. Bunun nedeni kemiklerin iletim gücüdür. Alman besteci, ömrünün sonlarına geldiğinde büyük oranda sağır olmuştu. Daha da ilginci 9. Senfoni'yi yaratırken tamamen sağırdı. En iyi eseri buydu. Belki de yeniden doğmalıydı... "Hepimiz yeniden doğmalıyız, sonra bir daha ve bir daha..." - George Bernard Shaw

Zeminde yürüyen çıplak ayaktan gelen çıtırtıları duyabiliyordum. Kemik kütleme sesi, göğüs kafesime vuran kalp çarpıntılarımı bastıramıyordu. Yatak odasının cızırtılı kapısı ciğerimi kazıyarak ardına kadar açıldı. Kalın bir taşı, tüm gücümle çiğnemiş gibi oldum. Karanlık gardırobun içinde, ayakkabılarımı evin içinde yerde unuttuğumuzu anımsadım. Bazen ölmek daha kolaydı. Asıl ölümden daha acı olan, yaşarken içimizde ölen şeylerdi. Ama benim deliliklerim bitmiyordu... Aklıma şu fıkra geldi:
"Adamın birisi yurt dışı iş gezisinden sürpriz bir şekilde gece geç saatte evine dönüyor. Sonra birden yatak odasına girip bir bakıyor ki ne görsün... Sehpanın üstünde yanık halde iki tane puro dumanları tüterek ona bakıyor. Karısına bağırarak soruyor:
"Nerden geldi bu purolar." Karısında çıt yok, korkudan ağzını açamıyor. İkinci defa daha yüksek sesle evi inletiyor ve yine soruyor.
"Çabuk söyle, sana sesleniyorum, nerden geldi bu purolar."
Gardıroptaki dayanamıyor ve dolabın içinden yüzsüz bir şekilde sesleniyor:
"Havana'dan geldi kardeş, Havana'dan..."

Gardırobun önünde bir gölge beliriyor. Benim için eğlence bitti ve artık sonum geldi... Derken, bir el gardırop kapısını usulca açıyor!..
İnanamıyorum, hayatımda bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Bu O. "Gelen kapıcıydı," diyor. Sesini ilk kez duymamla yanaklarımda gevşek bir gülümseme, kocası tarafından basılmamış olmakla yaşadığım derin sinir boşalmasına karışıyor. Ağzımda ıslanmış saten elbisesini çekip elimden alırken söyleniyor:
"Ben yokken onunla mı idare ediyorsun."

"Henüz ismini bile bilmiyorum," dedim.
"Adım Mine."
"Ben de ismimi söylüyorum."
Komodinin üstündeki kitap dikkatimi çekiyor. Kadınlar - Charles Bukowski...
"Yoksa sen de hava atmak için başucunda kitapla uyuyanlardan mısın?" diyorum.
Müstehzi bir gülümsemeyle yanıtlıyor:
"Ne kadar okuduğumu zamanla anlarsın." deyip kitabı eline alıyor. Ahşap bir kitap ayracı ortalardan kayıp yere düşüyor.
"Evet, bu kitabın yarısındayım, birkaç güne bitiririm. Ama gel önce biz bu işi bitirelim!"

Önüme diz çöküp kargo pantolonumu indiriyor. Bugün cinsel birleşme yapamayız. Çünkü saha maça kapalı. Annemin pazardan aldığı Seher Yıldızı marka boxerımı görünce basıyor kahkahayı!. Bu ne ayol?.. Yanaklarımın pembeleştiğini ve utandığımı duyumsadım. Aslında haklı... Ben de bunu her giydiğimde Belkıs Akkale ve Arif Sağ düetini düşünüyordum. Seher Yıldızı, bu öğleden sonra benim yaşadıklarımı duysa bana sponsor olabilirdi...

Aletimi çıkarıp ağzına almaya başladı. Diliyle frenuluma yaptığı temaslar beni zevkin doruklarına çıkarıyordu. Gerçekten işini biliyordu. Ara sıra kafasını kaldırıp kendini acındıran edilgen göz çukurlarıyla bana bakıyordu. Bense havaya girerek saçlarını tutup çekmeye başladım. Seviştiğimizde sanki bizi kayda alan hayali bir kamera durmadan tepemizde dönüyordu. Kameraların görüntü açısıyla, dıştan bir gözle bizi seyrediyordum.

Bir süre sonra şöyle dedi: "Spermlerini dudaklarıma boşaltıp, dişlerimin arasından akmasını mı izlemek istersin, yoksa köküne kadar boğazlayıp direkt yutmamı mı istiyorsun?"

Bu işi öyle iyi yapıyordu ki meslek edinip bu özelliğini kullansa, gecede en çok parayı kazanan fahişelerden biri olabilirdi. Orospular ikiye ayrılır:
a) Kaliteli orospular
b) Kalitesiz orospular... İkisi de aynı kalitededir!

Böyle kalitelisine rastlamak mucizeydi. Hani galakside, yüz bin yılda bir samanyolu galaksisinde büyük çarpışma olur ya, işte öyle bir şeydi. Ama tekrar etmesi binlerce yıl sürebilirdi...

Bu soruya nasıl yanıt verilirdi ki? İki elimi havaya kaldırıp kafamı salladım. Tam o sırada patlamaya başladım. Köküne kadar gırtlağına sokarak yutmaya başladı. Bir iki üç, tüm taşkınlarımı boğazıyla zapt ederek durduruyordu. Sonra işini bitirince ağzını açtı ve ağız kenarlarında görünen birkaç spermi daha yedi.

"En son tatlı şeyler yemişsin diyerek ayağa kalktı."
Giyinmeye başladım. Orada daha fazla durmak istemiyordum. Az önce beni dünyanın en mutlu insanı yapsa bile bu sahte mutlulukla yaşamak istemiyordum. O ne olursa olsun yalnızca benim olmayacaktı. Benimle olması, benim olduğu anlamına gelmiyordu. Bedeninin nerede olduğunun hiçbir önemi yok. Eğer bunu gerçekten istersen, beynin nerede olmak isterse orada olursun. O, fiziksel olarak benimleydi ama ruhu başka yerlerde geziyordu.
"Seninle olmak, seni başkalarıyla paylaşmak istemiyorum," dedim.

"Bir düşünsene; 3 kişiyle birden aynı anda seks yapıyorsan, o güne dek dünya üzerinde bunu yapmayan herkesi geride bırakıyorsun." dedi.

Belki kocası yurt dışında başkalarıyla fingirdeşiyor olabilir. Fakat bu, benim onunla yatmamı etik kılmıyor. 1 trilyonda bir şanslı sperm! Neden kocası ben değilim? O'nun hayatını yaşayamaz mıydım, o da benimkini yaşardı. Şu an yarım saatliğine de olsa onun hayatına dokundum. Onun bundan haberi olmazsa, benim hayatıma asla dokunamayacak.

Uzun koridora doğru yürüdüm. Arkamdan bağırdı:
"İşini bitirdin diye mi böyle oldu. Nereye gidiyorsun. Benim gibi birini bırakabilir misin?" 
Geri dönüp koridordan yatak odasına başımı uzattım. Şuh bir şekilde yatakta yatıyordu. Dizleri kırık bir şekilde kıçını bana dönmüştü...
"Makyajına ve yüzündeki boyalara fazla güvenme. Denizler de güzeldir ama içlerine kanalizasyon akar." deyip evden çıktım.

***

Birkaç gün boyunca Oscar aday adayı, yüksek çözünürlüklü, seks dolu karışık rüyalar gördüm. Bir hafta ondan ayrı kaldıktan sonra bir öğlen evde uyurken bir gölge boynumdaki zincire eğildi ve onu çekip aldı. Daha sonra gözlerimi açtım ve kardeşim "Boynunda örümcek vardı, onu aldım. Zararı yok merak etme." dedi ve uykuma devam ettim.

Öğleden sonra uyandığımda artık boynumda zincir yoktu. Kardeşimin ilginç huyları vardı. Mesela bir akşamüstü hışımla eve girdi. Kucağında mahalleden bulduğu gri bir sokak köpeği vardı. Orta yaşlarda iri bir sokak itiydi. Dilini çıkararak etrafa bakıyordu. Ağzı çürük kemik kokuyordu. Salonun ortasına bıraktı ve "Bunu hemen yıkamalıyız." dedi.
"Ben eczaneye gidiyorum. Gelene kadar köpeği güzelce yıka." dedi ve yatak odasındaki cam kumbarayı alıp evden çıktı.

Evde bizden başka kimse yoktu. Köpeği çamaşır deterjanıyla banyoda güzelce yıkadım. Gözüne köpük kaçtıkça vik vik inliyordu. Salona getirip kuruttum. Derken kardeşim geldi. Elindeki poşetten bir çift lens çıkardı.

Anlattığına göre olay şöyle olmuş:
Esin Sitesi'ndeki evimizin altında bir dağ yolu var. Patikadan kolaylıkla inerek zenginlerin yaşadığı Elit Sitesi'ne geçiş yapılabiliyordu. O sitelerde gezerken, direklerde siyah beyaz bir fotokopi kağıdına yazılı olan şu yazıyı görmüş:
İyi de bu hayvan Sibirya Kurdu değil! Ayrıca kurt bile değil. Markası sokak köpeği olan zavallı bir kutik! Kardeşim hayvanın etrafında döndü ve "Bu neden tam beyaz değil yav." dedi. Baktım. Gerçekten de hayvan temizlenmesine karşın hala tam anlamıyla beyazlamamıştı. Çünkü doğal rengi beyaz değildi.

"Sen şu lensleri gözüne tak, ben birazdan gelirim." dedi ve evden çıktı.
Lensleri alıp biraz zorlansam da hayvanın gözüne taktım. Durmadan patisiyle çıkarmaya çalışıyordu. Ön ayaklarını bağladım. Tam o sırada kardeşim elinde bir teneke kireçle geldi. 

"Bak şimdi onu nasıl pirüpak yapacağım." dedi ve badana fırçasıyla kutiği boyamaya başladı. 5 dk sonra köpek bu sefer aşırı beyaz olmuştu. Öyle parlıyordu ki Tahsildaroğlu beyaz peynir kıvamına gelmişti. Yatak odasından getirdiği bir eşarpı lensler düşmesin diye hayvanın gözlerine bağladı. Hayvanı kucakladığımız gibi adrese doğru yola koyulduk.

Eve vardığımızda üç katlı yeşil boyalı bir villaydı. Bahçesinde Amerikan tipi posta kutusu bulunan evin zilini çaldık ve karşımıza yaşlı, ancak yaşına göre çok güzel giyinen bakımlı bir kadın çıktı. Kardeşim havaya sıçradı ve iki elini açarak "İşte köpeğinizi bulduk!" dedi.
Kadın bir bize baktı, bir boynunda siyah laylon ip olan köpeğe; pek bir anlam veremedi. Olayları kavrarken güçlük çekiyordu. Benim ve kardeşimin kıyafetleri kireçten bembeyaz olmuştu. Kardeşim, "Biz aslen boyacıyız, köpeğinizi de inşaatta bulduk." dedi.
Sonra kadın: "Peki o zaman neden gözleri bağlı." Ben; şimdi köşeye sıkıştık; bu kez ne yalan bulacak, diye düşünürken.
"Teyzeciğim, bilirsiniz bunlar hisli hayvanlardır. Cipies sistemleri kuvvetlidir. Size getirdikten sonra aynı yerden bize geri dönmemesi için gözlerini bağladık. Size verdiğimiz köpeğin bize geri dönmesini ve sonra yine size getirilip ödül alınmasının önüne geçtik." dedi.
Kadın, "Ama bu köpek iri, ben iki hafta önce kaybettiğimde daha küçüktü sanki."
"Teyzeciğim biz o kadar iyi insanlarız ki, iki haftadır bu köpeği balla börekle besledik, kendimiz yemedik ona yedirdik." demesin mi...

"İyi de benim köpek erkekti bu dişi ayol." dedi.
"Teyzeciğim bilirsiniz köpekler korktuklarında cinsel organlarını içeri çekerler. Bu erkektir ama şimdi içeri kaçmış olmalı, hayvan bi rahatlasın birazdan çıkarıp dışarı doğru sallar." dedi.

Birazdan fenalık geçirecektim. İnanılmaz bir şekilde olaylara müdahale edebiliyordu. Birazdan paramızı alıp gidecektik. Kardeşime baktım bana göz kırptı. Kör istedi bir göz, allah verdi kontak lens, yanında da promosyon solüsyonu, diye düşünüyordum ki...

Kadın eşarpı kaldırıverdi. Bir baktım ki köpeğin bir gözü mavi, bir gözü kahverengi...
"Yahu dedi bu köpeğin bir gözü mavi ikisi değil..."
"Teyzeciğim bilirsiniz ki, bizim Van yöremizin eşsiz Van kedileri gibi, tıpkı bu hayvanların da kırma olarak o yörenin soğukta kalmış köpekleriyle çiftleşen hayvanlar; tabii ki Van da Sibirya kadar soğuk olmakla birlikt..."
Kadın, "Bahçemden çıkın, yoksa polis çağıracağım." diye bağırmasın mı? Sivaslı Cindy, hesabı Vanlı-Sibiryalı köpeğimizle bahçeden kaçmamız bir oldu. Köpeği yolda bir yere bırakıp, başımız önde mahallemize döndük. Anasına küfür etsem anamız aynı, babası kötü desem babamız aynı. Ben bu çocukla ne yapacaktım?!...

***

10 günden sonra Mine'yi özlemeye başladım. Ona olan tutkum her geçen gün azalacak yerde arttı. 11. günün akşamı ayaklarımı kontrol edemeden kendimi evinin önünde buldum. Elbette, insanı yürüten ayak değil beyindir. Beynime hükmedemiyordum. Kapı zilini çalmaya başladım. Apartman kapısına Beethoven'dan Für Elise melodisi kısık kısık ulaşıyordu. Fakat evde kimse yoktu. Biraz sokaklarda oyalanıp bir saat sonra tekrar eve döndüm.

Küçükken zillere basıp kaçtığım zamanları düşündüm: Zilleri çalışmayan apartman sakinleri bizi mutlu etmiyordu. Çaldıktan sonra balkona çıkıp sinirlenmeyen daireler bize keyif vermiyordu. Hışımla apartmanın kapısını açıp da peşimize birisini takmazsak tatmin olmuyorduk. Okulda da hep öyle  değil midir? Bizi en çok eğlendiren yaptığımız şakaya en sert tepkiyi veren arkadaşımızdır. Hiç tepki vermeyenlerde durum şu şekildedir:
Onu sinir edeceğimize, o sinir olmadıkça biz küplere bineriz...

İşte bu yüzden kapıya kimse çıkmadıkça deliye dönüyordum. Belki balkona çıksa, konuşacak cesaretim olmayacaktı. Belki evdeydi ve açmak istemiyordu. Dünya onsuz siyah-beyaz karanlık ve renksizdi. Benim için güneş onunla doğup onunla batıyormuş. İnsan birisine olan sevgisinin miktarını ancak kaybedince ölçebilir. Aşık olduğunu, ayrılmadan anlayamazsın ki!

Boynum bükük mahalleden uzaklaşırken gri bir Bmw önümde durdu. Oydu. "Arkadaşımla bir yemeğe davetliyim ve sen de benimle geliyorsun," dedi. Arabaya bindim. Tarkan'dan Şımarık çalıyordu. Aracın içinde nefis bir müzik ziyafeti vardı. Camları açtık. Bir elimi pencereden dışarı çıkardım. Şu ana kadar yaşamadığım ve belki asla yaşayamayacağım hayatı bana yaşatıyordu. Onu çok özlediğimi bile unutmuştum. Acaba benim sevgim ona mıydı? Yoksa... Bana yaşattığı bu çekici hayata mı?..

Aslında zengin ya da yetkilerle donatılmış birisinin yaşadığı en büyük kabus buydu. Bilirsiniz; patronun zengin oğlu, fabrikasında çalışan kızı beğenir ve sevgili olmak ister. Kız da ona karşı boş değildir. Para her kapıyı açmaz... Fakat birçoğunu aralar. Çocuk, kızın kendisiyle para ya da güç için sevip sevmediğini asla bilemez. Ondan bu paranoyayla ayrılsa, istemeden kendisini seven birini terk etmiş olabilir. Ayrılmasa, kendisini sevmeyen yalan gözlere bir ömür boş boş bakacaktır. Erkeği perişan eden de işte bu içine düştüğü paradokstur. Bu cenderede bir köşeye sıkışır kalır...
Oppenheimer güzel söylememiş mi:
"Şişedeki iki akrebe benziyor olabiliriz, her biri diğerini öldürecek güçte olabilir, fakat bunu ancak kendi hayatı pahasına başarabilir."

Şimdi de bu kadın benim ona olan sevgimi ölçemeyecekti. Birden ona acıdığımı duyumsadım. Sonuçta benim böyle sorunlarım olamazdı. Ölmüş eşek kurttan korkmaz ki. Benim kaybedecek pek bir şeyim yoktu. Beni sevip sevmediğini bilmem benim için fark etmez. Onun içinse ederdi!..

Bu acımayla birden ona döndüm ve yanağından öptüm. Yan gözle bakıp gülümsedi. Kalabalık trafikten sıyrılıp şehirden uzaklaştık. Kırsalda, bir dağın eteklerini dolana dolana yükseliyorduk. Bense sürekli arka camdan bizi izleyen olup olmadığına bakıyordum.
"Paranoyak olmak takip edilmediğin anlamına gelmez." dedi. Suskunca dışarı bakıyordum.
"Neden sustun?"
"Yeterince konuştuğumu düşünüyorumdur."
"İkimizin, birbirine olan ilişkisinde diğerine verdiği paye farklı." dedi.
"Ben seni başka seviyorum, sen beni başka seviyorsun."

"Beni ben yapan özellikleri alırsan ortada ben kalmaz."
"Sana normal gelen, ilginç bir hayatın var."
"Benimleyken hayattan zevk alırsın ama tam olarak mutlu olacağın söylenemez," dedi ve güldü...
"Neden böyle söyledin?"
"Beni en tanıdığını zannettiğin anda, aslında hiç tanımadığını fark edeceksin." dedi.
Dağın tepesine vardığımızda bizi lüks bir restoran bekliyordu. Yeşil ve maviyi birbiriyle buluşturan harika manzara heyecan vericiydi.
Rezervasyon yapıldığını söyledi ve arkalardan cam kenarı bir yere geçtik. Masada bizi bekleyen bir adam vardı.
"Sizi tanıştırmak istiyorum. Bu dostum Devran."
Elimi uzattım ve gülümsedim. Memnun oldum...

Mine, "Devran psikiyatristtir." dedi.
"Öyle mi? Çok güzel..."
"Sen ne iş yapıyorsun küçük bey?"
"Eeee ben kardeşimle her türlü hayali ithalat ihracat... Öhöm, öhöm.. Tamir, araba tamiriyle ilgileniyoruz."
"Güzel..."

Devran, 35 yaşlarında, şahin gibi sert ve zeki bakışlı, belirgin şakaklara sahip gizemli bir adamdı. Geniş omuzlarını ortaya çıkaran siyah ve yakalı bir tişört giymişti. Kendinden o kadar emindi ki, bana göre tam bir orospu çocuğuydu. O yaşlardayken herkesten nefret etmek benim için hayat uğraşıydı. Oysa bana karşı ilgisizdi. Erkekler zaten doğaları gereği birbirine ilgisizdi. Kadınlar gibi düşmanlık beslemezlerdi. Ben de içimden ona küfür ederken annesini kast etmiyordum. :)

Biz bir şey söylemesek de masayı garsonlar donatmaya başlamıştı. Beyaz, gül rengi ve kırmızı şarap masadaydı. Pirzolaları yerken Devran konuşmaya başladı:

"Bugün 23 yaşlarında bir hastam geldi. Çocuk kız arkadaşından yeni ayrılmış ve bunalımda olduğundan söz ediyordu. Ve anlatmaya başladı:
"Giderek etrafımdaki herkesin psikolojisinin bozulmaya başladığını görüyordum. Tanıdığım herkesi psikiyatri kliniğine yönlendirdiğimi fark ettim."
"Peki bu sorun ilk ne zaman başladı," dedim.
Hastam, üç ay önce diye cevap verdi.
Bunu tetikleyen bir travma yaşayıp yaşamadığını sorduğumda anlatmaya başladı:

"Dört senedir çıktığım bir kız arkadaşım vardı. Başta ona aşık olmuştum. Aşık olduğunda sen kendini kontrol edemezsin, olaylar seni kontrol eder. İnsanı, aşık olduğu kişinin karşısında titreten güç ne?... Güzel bir kız değildi... Yalnızca seksiydi. Aslında birinin seksi olması değil, sende seks çağrıştırması önemli!..

Üç yıldan sonra ilişkimizde tıkanma emareleri hissediliyordu ancak adını koyamıyorduk. Aşka heyecan katamazsak tükeneceğimizin farkındaydık. Bir çıkış yolu arıyorduk; ama onu nasıl bulacağımız hakkında bir fikrimiz yoktu.

Oruç tutarken acıktığında yiyecekleri izlemekten zevk alırsın. Hani bazen uykusuz olduğun halde, hemen uyumayıp biraz daha uykusuz kalırsın. Ya da yazın, halı sahadan maçtan gelmişsindir. Deli gibi susadığın halde, soğuk su şişesini önüne koyarsın ve daha fazla susarsın. İçmeyip kendine acı çektirmek istersin.

Biz de sanki birbirimize acı çektirmek ister gibiydik. Aslında çoktan bitmiş bir maçın, olmayan uzatmalarını oynuyorduk. Hani bir fıkra var ya:
Görünmez Adam Filmi'ni izleyen aptala sormuşlar. Filmi nasıl buldun?
Bilmem ki demiş. Film boyunca başrol hiç ortalarda gözükmedi.
Bizim de aşkımızda bir başrol yoktu. Ortada bir aşk vardı; fakat başroller yoktu. Ayda bir kere görüşmeler, iki ayda bir görüşmelere kadar düşmüştü.

Bir restoranda garsonluk yapıyordu. Bazen iş yerinin dışından, onun müşterileriyle sohbetlerini gizli gizli izlerdim. Halinden memnundu ya da öyle görünüyordu. Son zamanlarda bende bir şey uyandırmıyordu. Kapalı bir odanın ardında olanlardan iki kişi de mutluysa, dünya üzerinde suç yoktur. Onlarla konuşurken çok mutlu gibiydi. Hayata karşı coşku ve pırıltı doluydu. O'nunla yarattığı sahte mutluluğu yıkacağım için üzülüyordum. Bu durumun bazen biraz canımı sıktığı oluyordu ama genelde bir şey hissetmiyordum. Artık eskisi gibi canımı bile sıkmıyordu!

Yeni sevgilisi müşterilerinden biriydi. Haftalardır heyecan dolu bakışmaları ve iştahlı sohbetleriyle ilişkiyi doruğa çıkarmışlardı. Aldattığını gördüğümde bir sevgili olarak onu kaybettiğim için değil, onun benim gözümdeki değerinin yitirilişine tanık olduğum için yıkıldım. Hiç unutmam deniz kıyısında gezdiğimiz bir akşam bana şöyle demişti:
- Ne zaman pişman olursun biliyor musun? Yarım bıraktığını başkası tamamladığında...

Onları iş yerinde uzak bir noktadan gizlice izlerdim. Ayrılırken birbirlerine sarılmaları gözlerimin önünden gitmiyordu. Uzaktan izleyip eve döndüğüm her gece, sabahın körüne kadar gözlerim tavandaki noktaları sayarken durmadan kendime şu soruyu soruyordum:
Neden üzüldün?
Daha önceden haberin olmadığı için mi?
O'na sarıldığı gibi, sana sarılmadığı için mi?
Hayır, artık ona sarılamayacağım için!..

Rüyadaki her ses, her insan, her hayvan, gördüğümüz her şey sonuçta bizden çıkmadır. Başkası müdahale edemez. Rüyalarınızdaki herkesin konuşması, aslında sizin konuşmanızdır! Müdahale edemeseniz de tüm konuşmaları kendi zihninizde canlandırıp perdeye aktarırsınız.

Şimdi gitseydi bile hatırası yeterdi. Çünkü anılar bana yanlış yapamaz, aldatamazdı. Nasıl istiyorsam öyle anımsayabilirdim. Olaylar birkaç ay istediğim gibi gidince, onları ben kontrol ediyorum sanmıştım. Oysa şimdi, acı gerçek yüzüme, demir kapı gibi çarpılmıştı. Peki gerçek neydi? Gerçek, beyne iletilen elektrik sinyalleriydi.

İnsan yine de düşünüyor... Gidene mi, götürdüğü hayallerine mi yanarsın. Aslında hayallerine üzülüyordum. Çünkü hayalleri ondan daha güzeldi. Artık sadece bir hayaldi. O ilk kez aldatmamıştı, son da olmayacaktı. Bense ilk kez aldatılmıştım ve son olacaktı. Aslında sanırım ilk kez aldatılmamıştım. Sadece ilk kez yakalamıştım. Çapkınlıkta iki tür insan vardır:
a) Yakalananlar. 
b) Yakalanmayanlar.

Aslında ikisi de yakalanmış sayılır. Bir şerefsizlik yaptığında şerefsizliğinin seviyesini yakalanıp yakalanmaman belirlemez. Yapmış olman yeterlidir. Yani bir insanı öldürdüğünde katil sensin. Yakalanıp yakalanmaman suçunu değiştirmez ki. Dışardaysan, sadece özgür bir katilsindir. Ayrıca bu, suçu işlemediğin anlamına gelir mi?..

Onunla arkadaşlık yapmamın faydası yoktu. Onu hayatımda tutmak, yazmayan bir tükenmez kalemi atmayıp saklamak gibi bir şeydi.
Odi Et Amo dedim içimden... Odi Et Amo!...

Aslında aldatıldığıma değil, aldatıldığımı erken fark etmeme sevinmiştim. Yoksa asla civciv çıkmayacak tohumsuz bir yumurtanın üstüne yıllarca yatan aptal bir tavuktan ne farkım kalırdı ki...

Bir kaza yaptığımızda, ne kaybettiğimize değil, ne kazandığımıza bakmalıyız. Önemli olan kaybedilenler değil, geriye kalanlardır. Bundan sonra onun için para harcamayacaktım.

Seni mutlu eden insanlar gereksiz değildir. Onu mutlu ediyordu ve gereksiz değildi. Belki de onun hayatında ben gereksiz biriydim. Önemli olan aşkımızın en şehvetli zamanlarında beni aldatmaması diye düşündüm. En azından aşk bitmiş ve sevgi tükenmişken bunu yapmıştı. Yoksa bu züğürt tesellisi miydi? Aldatılanın, kendini rahatlatmak için gerekçeler bulmakta üstüne yoktur. İnsan, her başarısızlığı için bir bahane bulmaya programlanmış tek canlıdır. Onu benden çok sevecek bir erkek bulabilirdi elbet. Ama o, erkek arkadaşını beni sevdiği kadar sevecek miydi. En güzel günleri benle yaşamış, en derin sevgileri bende tüketmişti. Çıtayı o denli yükseltmiştim ki, başkalarında bulacakları ona asla yetmeyecekti. Ondan geriye yeni sevgilisine olsa olsa bir avuç tortu kalmıştı!..

Aldatıldığınız zaman yaşamaya başlıyorsunuz. Ve yaşadığınızda şunu görüyorsunuz:
Bildiğiniz gerçeklerin, aslında gerçek olmadığı; ve bildiğiniz yalanların da aslında gerçek olduğunu...

Onun hayatımdan gitmiş olmasına üzülmediğim için yıkıldım.
Birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık, her şeyi olduk. Ama şimdi; benim için hiçbir şeyden farkın yok!

Birisinin sevgisinden emin değilseniz size ne ile bağlandığına bakın. Onu azalttığınızda, sevgisi de azalıyorsa gitme zamanınız gelmiştir. Ki bu meta genellikle para olur. Para ile kurulan ilişkiler, yine para için bozulur. Parayla kurulan ilişki, balçığa temel atılmış bir eve benzer.

Bence iyilik öncelikli olarak birisine yardım için yapılmıyor. İyilik yapan, iyiliği kendini tatmin etmek için yapıyor.
İnsanların karnını doyurabilirsiniz ama kalbini kazanamazsınız. 
Para ilişkisi kurmuştuk. İşsiz olduğu için son bir yılda her ay ona düzenli yardım ediyordum. Sevmediğim halde ayrılamıyordum. Ayrılırsam kurda kuşa yem olmasından korkuyordum.
Behçet Necatigil diyor ya:
- Biz böyle eğilmezdik çocuklar olmasaydı...
Ben de böyle eğilmezdim, adalet kavramı olmasaydı...

Telefonu elime aldım.
Sevdiğiniz birisine mesaj attığınızda hangisini tercih edersiniz:
a) Karşıdaki telefonun kapalı olması ve mesajın ona hiç ulaşmaması.
b) Mesaj attığınız numaranın artık kullanılmıyor oluşu.
c) Mesajınızı okuyup olumsuz cevap vermesi.
d) Mesajınızı okuyup hiç cevap vermemesi.
Ben hiç olmayan e) şıkkını seçederdim. Hiç mesaj atmazdım. Çünkü o zaman kötü sonuçlar beni ilgilendirmezdi.

Babamın mezarına hiç gitmedim, çünkü orada değil.
Artık onun yanına da gitmeyeceğim. Çünkü somut olarak orada olsa da soyut olarak orada olmadığını biliyorum. Kendisi orada ama ruhu değil!..

Ortaya çıkmalı mıydım? Birden restorana dalmalı mıydım?
Bazen beklemede kalıp hiçbir şey yapmamak çok şey yapmaktır. Şu an benim yaptığım gibi. Gözlerimden iki damla yaş telefonumun ekranına süzüldü.
O iyi ise neden ağlıyorum, o kötü ise neden seviyorum?

Aşkın en güzel zamanları iki tarafın da birbirini tanımadığı ve tanımaya çalıştığı zamanlardır. Onun hakkında bildiklerin çoğaldıkça, karşı taraf gizemli duruşunu yitirir ve soğuma ve kopma başlar. Fakat tam burada önemli bir kırılma noktası belirir. Eğer aşk, soğuma başlamadan bir alışkanlığa dönüştüyse, bu kez de alışkanlığın gücüne tutunarak hükmünü sürdürecektir. Ancak böyle hayatta kalabilir.

Keşke çekip gitmesini bilseydim. Zamanında plan yapmazsan, plan yapacak zamanın kalmaz. Eğer oynamayı bilmiyorsan, sen de oturup başkalarının gollerini izlersin.

Bugün doğum günüydü. Oysa benim yerime onu tercih etmişti. Yan koltukta onun için aldığım pasta erimiş, boynu bükük bir şekilde bana bakıyordu!..

Kafamı camdan çıkarıp dışarı baktım. Gökyüzünde bir sürü yıldız görünüyordu. Yaz olmasına rağmen birkaç gri bulut havada dolunayı gölgeliyordu. Arabayı çalıştırıp vitesi bire taktım ve el frenini indirdim. Restoranın tam karşısındaydım. Birkaç metre sonra içerde olmam işten bile değildi. Bazen sarhoşmuşsun gibi davranmak işe yarayabilir. O zaman ayık kafayla cesaret edemediğin şeyleri yapabilirsin. Ayağımı gaz pedalına sonuna kadar basmamla bu delilikten vazgeçmem bir oldu. Ama bir türlü tam anlamıyla vazgeçemiyordum. Bu olay kanıma dokunuyordu. Birden aklıma bir fikir geldi! Bagajdan kapüşonlu svetşörtümü aldım ve herkesin dikkatinin dağınık olduğu bir anda restorana girdim. Eski sevgilimin telefonu barda masanın üstünde şarjda duruyordu. Bara oturdum ve bir içki söyledim. Kapüşon hala kafamdaydı. Barmen içkiyi bırakıp arkasını döner dönmez kablosunu çıkarıp telefonu cebime attım. Hesabı ödeyip masadan kalktım. Arabaya atladığım gibi kendimi sahile vurdum...

Telefonun kilidini kaldırdım. Mesaj kutusu ağzına kadar doluydu. Belli ki birden fazla ilişkisi vardı. Uzun zaman önce kendisinden daha büyük ve çok saygı duyduğu birisiyle sevgili olmuşlar, ayrılmışlar ve yeniden uzun uzun mesajlaşmışlardı. Ve okumaya başladım:

Kimden: Bad Boy
Kime: Black Light

"Dün gece sabaha kadar uyuyamadım. Neredeyse her saat başı uyandım. Yatakta döndüm durdum ve hep aynı rüyayı gördüm. Rüyamda seninle birlikte geziyorduk, konuşup, sohbet ediyorduk. Çok güzeldi...

Bunca zaman sana yazmadım. Seninleyken sohbetlerimiz bile o kadar güzeldi ki... Ancak her yazmak istediğimde yeniden hayatına girip seni üzmekten korkuyordum. Aklını karıştırma düşüncesi, aklımı karıştırıyordu işte...


'Bazen gitmiş olmasının beni üzdüğü de oluyor. Kendime diyorum ki bazı kuşlar kafeslenmemeli. Tüyleri o kadar parlak ki, gittiklerinde bir parçanız onları kafese koymanın hata olduğunu biliyor. Ama yine de gittiklerinde yaşadığınız yer bomboş oluyor. Sanırım dostumu özlüyorum.'"


***

Kimden: Black Light
Kime: Bad Boy

"Bu telefon numarasında bir daha mesaj almayacağıma o kadar emindim ki, mesajı görünce şaşkınlığımı atmam ve gülme krizinin geçmesini beklemek çok zaman aldı. Ne yazayım ya da yazayım mı bilemedim. O kadar garipsiniz ki, ne yaşamış olursak olalım hayatımda bir kez sizin kafanızın içinde olmayı çok isterdim. Bana mesaj yazsınız, gerçekten inanılmaz. Eskiden olsa 'neden' derdim ama ben sizden sonra mantık aramayı, bir şeylere anlam yüklemeyi bıraktım. Yapmak istediğiniz her şeyi yapıyorsunuz. Yazmak istediniz yazdınız, yazmak istemediniz yazmadınız. Her şey sadece sizinle ilgili. Sizin kalabalık ama bir o kadar yalnız dünyanız ile ilgili. 

Dünyada bir kötülük tanımı varsa siz o tanıma uyuyorsunuz. Ancak size kızgın olamamak, yine de hatırladığım anılarda sürekli gülümsüyor olmak, bana inanılmaz geliyor. Belki böyle hissettirdiğiniz başkaları da vardır. Mr. BB :) Herkesi böyle dengede tutabilmek, kimsenin nefretini kazanmamak... Siz gerçek bir yeteneksiniz ve iyi anlamda da kötü anlamda da sizden bir tane daha yok. Bazen azarınızı bile özlüyor insan. Eğer tıpta öyle bir şey mümkün olsa, inanın bir dakika bile düşünmeden hafızamdaki sizle ilgili tüm anıları sildirmek isterdim. Özlemek çok zor kontrol ediliyor gerçekten. Her şeyin yanlış olduğunu biliyorsun ama yine de özlüyorsun.


Çok sevdiğim bir söz var. Bizim durumumuzu çok güzel anlatıyor:

'Seni tam olarak değiştirmek niyetinde değilim. Eğer değişirsen ikimize birden lüzum kalmaz.' Sonuç olarak ben size dönüşüyordum, siz de beni uzaklaştırdınız. Bence doğru bir dokunuş oldu, önce kabul etmesem de olması gerekeni yaptınız. Uzaklaşmış olsam da bu dünyada varlığınızı bilmek hoşuma gidiyor. Nesilden nesile aktarılmalısınız. :)) 

Ben de sizi rüyamda görmüştüm bu hafta iki kez. Birini hatırlamıyorum ama diğerinde beyaz bir fare siparişi vermiştiniz. Anlamsız bir rüyaydı. Neyse uzun, her paragrafın birbirinden alakasız olduğu, karmaşık bir mesaj atmış oldum."


***

Kimden: Bad Boy
Kime: Black Light

"Çok güzel yazmışsın öğrencim, aferin sana. :) Buradan,  senin de benimle sohbet etmeyi özlediğini anlıyorum.

Benim kafamın içini merak ettiğini söylüyorsun. Aslında benimle her vakit geçirdiğinde az da olsa kafa yapımı öğreniyor ve içine giriyordun.

Rüya konusuna gelince... Evet; ben alsam alsam siyah fare alırdım; beyaz değil.
Söze gelince; evet çok güzel bir sözmüş, not aldım.

Ben de seni çok özlüyorum. Bir yandan da hayatına girip seni üzmek istemiyorum. Senin de mutlu olmaya hakkın var. Tabii ki bir insanın neyle ve kiminle mutlu olacağını kimse bilemez.

Aslında sen de minik hikayeler yazabilirsin. Senin de kalemin giderek güçleniyor. Kitap okumanın yararları...

İkimizin de birbirine karşı düşkünlüğü var. Bundan vazgeçemiyoruz. Hani bir söz var ya: Gidersen şair olurum, kalırsan senin... aslında bu söz birçok şeyi anlatıyor. İki kişi ayrılamıyorsa sanki bir şeyler yarım kalmış demektir.

İşte yine o gitti ve benim dinlediğim tüm şarkılar ağlak melodi olarak çalmaya başladı. Tüm şarkılar yine arabesk...

Git *mına koyiyim git. Sen de git ki bi hikayemiz olsun.
Oysa seni gülümsetmek dünyanın en güzel şeyiydi..."

***

Kimden: Black Light
Kime: Bad Boy

"Kesinlikle sizden çok şey öğrendim. Size dair hatırladığım şeyler de hala ilham veriyor. O yüzden de öğrenmeye devam ediyorum. Ayrıca siz bir sonraki hamlenizi tahmin edemiyor ya da kestiremiyorken, benim vakit geçirerek de olsa anlamam çok mümkün değil. 

Sizi çağrıştıran birçok şey var ama Muazzez Abacı - Bana her şey seni hatırlatıyor, Charles Bukowski, ve Mehmet Ali Erbil doğrudan sizi hatırlatıyor. :))) Listedekilerin birbirleriyle alakasız olmaları da sizi daha iyi açıklıyor. 

23.32'de mesaj kutusuna bakmamaya alışmak zaman almıştı. Tuhaf oldu böyle..."
Kimden: Bad Boy
Kime: Black Light

"Bugün psikiyatrıma seni anlattım. Güldü. Aslında seni özlediğimi, ama hayatına girerek de üzmek istemediğimi söyledim. 'Öyle güzel gülüyor ki, ağlamasını istemiyorum' dedim. Sessizce dinledi. Bir daha gittiğimde daha ayrıntılı anlatmalıyım."

***

Kimden: Black Light
Kime: Bad Boy

"Yapmamamız gereken çok şey var. Bence de artık beni üzmemelisiniz. Ben özlememeliyim, siz de öyle...

Gerçekten nasıl mutlu oluyorsanız öyle olmanızı isterim. Ben birçok evre geçirdim. Üzüldüm, nefret ettim; sonra bir an durdum, özledim, boş verdim ve daha bir sürü duygu. Kusursuz ya da melek değilim. Size kızgın hiç değilim! Bazen birinin sadece yaşıyor olması mutlu eder ya öyle hissediyorum size karşı. Arada yazmak isterseniz yazın, istemezseniz yazmayın. Dahasına aslında hiç gerek olmamış, sonradan anladım bunu."

***

Kimden: Bad Boy
Kime: Black Light

"O denli kendinle barışıksın ki, senin gibisini bulamıyorum. Yalnızca bu konuda değil, aslında her konuda çıtayı öyle yükselttin ki..."

***

Kimden: Black Light
Kime: Bad Boy

"Ben değil de siz çıtayı gerçekten yükselttiniz. Bazen erkek arkadaşım o kadar çok boş konuşuyor ki... Ya da 'bunu neden anlatıyor' dediğim konulara öylesine denk geliyorum ki, içimden 'acaba ne zaman susacak' diyorum. Moralinizi hiçbir şey için bozmayın. Hayat öyle ya da böyle devam ediyor. Çözemeyeceğiniz bir şey yok...  

Ben esasen size hiciv yaptığım resimlerimi gönderip göndermemek arasında çok kararsız kalmıştım. Kızar mısınız acaba diye, ama siz de benim kadar eğlendiniz. Sizin bu şekilde karşılamanız hayranlık uyandırıcı. Bu ülkede en çok siyasilerin karikatürü yapılıyor, sonra da yasak geliyor. Eleştirmek değil amaç, mizah absürtlük ve sıra dışılık istiyor. Benim bildiğim en sıra dışı kişi sizsiniz. Bu çizimler, direkt sizinle ilgili olduğu için, bilen birinin görmesi gerekiyordu. Böyle şeyler de birileriyle paylaşılmadan gelişmiyor. Yazarlar için de böyle bence: 'ohhh kitap yazdım bana çok iyi geldi' değil. Birileri görünce, tepki alınca daha iyi hissettiriyor."

***

Kimden: Bad Boy
Kime: Black Light

"'Fransa’da Charles de Gaulle, General; asker kökenli bir adam. Yararlılık göstermiş, 2. Dünya Savaşı'ndan galip çıkmış. Fransa zaferi müttefikleriyle birlikte kazanmış. Fransa O'nu da ödüllendirmiş ve cumhurbaşkanı yapmış. Ama bu tip adamlar bir süre sonra karizma kaybeder. Bu durum De Gaulle’ün de başına gelmiş. Bir gün kültür bakanını çağırmış ve demiş ki ‘üstat son zamanlarda kimse beni eleştirmiyor, karikatürüm de çizilmez oldu, yoksa halk artık beni sevmiyor mu?’

İşte ben de böyle düşünüyorum. Yani, gereksiz eleştiri, gizli hayranlıktır. Dozunda olduğu zaman ise tadından yenmez. Ayrıca Johann Wolfgang von Goethe der ki, 'Kendi kendisiyle eğlenmeyen insan olgun değildir.'"
Kimden: Bad Boy
Kime: Black Light

"Senden ne zamandır ses çıkmayınca ikinci mesajı atma gereksinimi duydum. Şu anda yeni bir kitap okuyorum ve gözlerim doldu. Kitapta, babasıyla arasındaki bağı anlatıyor. 'Yıllarca babamın peşinden koştum, şimdi de sizin' demiştin. Aslında sen haklıydın. Ben sana ne sevgili olabildim, ne babalık edebildim!"

***

Kimden: Black Light
Kime: Bad Boy

"Sizin tek bir sözünüz ağlatmaya da güldürmeye de yetiyor. Çok duygulandım. Bunları yazmanız benim için yeterliydi ve önemliydi. Belki en çok sizden dolayı ağladım; ama en çok siz mutlu ettiniz. O yüzden, geçmişin iyi anlarını hatırlamayı tercih ediyorum. Gerçekten çok mutlu olduğum, unutamadığım anlar var. Geçenlerde hatta şu sözünüz aklıma geldi: 'Sevişirken karınızla konuşur musunuz. - Ararsa neden konuşmiyim.' :)))))) Kendi kendime o kadar çok güldüm ki."

***

Kimden: Bad Boy
Kime: Black Light

"O bir şey mi bak daha ilginç bir olay var. İkimizin de tanıdığı bir erkek arkadaşım var. İsmini biliyorsun, anladın sen onu... Adam evli ve bir sevgilisi var. Sonra çocuk kıza onu ailesiyle tanıştırmak istediğini söylüyor. Birlikte gidiyorlar. Ve ne olsa beğenirsin? Çocuk karısı ve çocuklarıyla bunu tanıştırıyor. Onun aileden anladığı bu olsa gerek. :DDD

Orospuyu mezara koymuşlar, 'Burada da yalnız yatılmaz ki şimdi...' demiş. Ne olacak ki...

Sen de beni o kadar mutlu ettin ki, senden sonra kimse senin kadar beni mutlu edemiyor. Bir kere kimse beni senin kadar dikkatle dinlemiyormuş gibi geliyor. Dikkatle dinleyen olsa bile, onun, senin kadar zeki olmadığını düşünüyorum. Söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır. Bu durumda beni çok iyi anlamadığını hissediyorum. Hep bir şeyler eksik kalıyor, hep bir şeyler yarım...

'İnsanlığın en büyük laneti, hayatının en mutlu anlarını, daima bu anlar geçip gittikten sonra anlamasıdır.' - Juli Zeh

Ben bazı güzellikleri sen gittikten sonra fark ettim. Zaten mutluluk yaşanan değil hatırlanan bir şeydir. Mutluluklar yaşanırken insan tarafından nankörce harcanır. Geçmişte kat kat anı olarak serildikçe de, aynı insan tarafından özlemle anımsanır."

******************************

Devran: "Hastam bunları anlattı ve seans bitme zili çalınca ikimiz de göz göze geldik..."

"Vay anasını," diyerek söze girdim. "İnanılmaz bir hikaye."
Devran; "İşin ilginç yanı hikaye değil, gerçek olması..."
Mine: "Peki sonrasını anlattı mı?" dedi.
"Anlatamadı, çünkü seans bitti."
"Yahu nasıl bitti. Hiç mi merak etmedin? Parasız devam etseydin ya..."
"Bilirsin Mine, ben prensipleri olan biriyim."
"Prensiplerinin canı cehenneme. Ahhhh kamon meyyyn. (Amerikanvari tonlama.)"

Hesabı ödeyip masadan kalktık. Devran Abi'den telefonunu isteyip aldıktan sonra Mine'nin arabasıyla oradan uzaklaştık. Yolda çok az konuştuk. Beni mahalleme kadar arabayla bıraktı. İnerken mahallede balkonda oturan meraklı komşulara bayağı havam oldu. Eve girdiğimde salonun kapısını açtım ve gördüğüm manzara karşısında hayrete düştüm.

Çünkü salonda iki tanımadığım adam oturuyordu. Bir tanesi takım elbiseli, bir tanesi spor giyimli iki kişi...
"Abi gerçekten benim bir suçum yok. Köpeği badana fırçasıyla beyaza kardeşim boyadı." dedikten sonra şaşırarak bana baktılar.
Annem gelenlerin kardeşimin okuldan sınıf öğretmeni ve arkadaşı Tahir'in babası olduğunu söyledi. Okulda devamsızlık hakkı dolan kardeşim akıllı arkadaşı Tahir ile buldukları sahte bir hastane koçanıyla kendilerine durmadan rapor yazarak günlerini gün ediyorlarmış.

Durumu mesaj yoluyla öğrenen kardeşim o gece eve gelmedi. Birkaç gün sonra telefonu elime aldım ve Devran'ı aradım. Telefon bir kere çaldı. 2-3... Heyecanım artmıştı; daha sonra telefon 7 defa çaldıktan sonra vazgeçip kapattım. Sonra telefonum çalmaya başladı. Arayan "Gizli Numara"ydı.
"Aloouuuvv" diye konuşmaya girdi. Hatırını sormak için aradığımı söylediğimde akşam görüşebileceğimizi söyledi. Şaşırarak kabul ettim.

En sevdiğim giysilerimi giyerek mahallemizdeki parkın yanındaki durakta beklemeye başladım. Parkta oynayan bir sürü çocuk ıslak-terli sağa sola koşuşuyordu. Bir tanesinin elinde cips, diğerinin elinde dondurma vardı. Bir kız çocuğu salıncağı en üste kadar sallayıp sallayıp atlıyordu. Her düştüğü yerde havaya saçılan kum taneleri parlak güneş ışıklarıyla renk menevişleri yaratıyordu.
Derken durağa kendisi böcek siyahı, kapkara camlı bir Maserati yanaştı. Camını indirdiğinde Devran olduğunu gördüm. Arabaya atladım ve hızla hareket ettik. Bir denizin küçük girintiler biçiminde karaya sokulduğu bir yere geldik. Kara parçasını ulu ağaçların kapladığı, yeşil köpüklü denizin sahile sertçe vurduğu serin bir koydu.

Arabadan indik. Bagajdaki soğutucudan çikolata ve viski çıkardı. Sahilde uygun bir yer bulmak ümidiyle yürümeye başladık. Tertemiz giysileri vardı. Siyah bir gömlek ve koyu mavi kot pantolon giymişti. Ayağında alçak siyah sneaker vardı. O kadar uyumlu görünüyordu ki, o uyumu beyaz metal bir saatle bozma gereği duymuştu. İri bir ağacın altına, yeşil nemli otlara birden burası uygun diyerek bağdaş kurarak çöktü. Sanki bahçesindeki verandanın minderine oturmuş gibi rahattı. Hem bu kadar kasıntı, hem bu denli rahat olabiliyordu. Söze girdi:

"Seni dinliyorum."
"Bir şey anlatacağımı bilmiyordum."
"Bazı insanlara para biriktirir, bazıları insan... Ya da bir hobileri olur. Ben de anılar biriktiriyorum."
"Nasıl olsa psikiyatr değil misin? Sendeki anı kimde var ki?"
"Değilim. Teoride öyle ama uygulamada mesleğim o değil. 13 yıllık gizli görev ve yakın dostum Mine bile bilmiyor!.."
"Peki o zaman ne iş yapıyorsun?"
"Bana sürekli ne iş yaptığımız soruyorlar, ben de bunu onlara söylemekten imtina ediyorum. Ne iş yaparsak yapalım fark etmez. Bunu karşı taraftan gizlediğinde çok ilgi çekecektir. Mafya olup söylemeniz mi, manav olup saklamanız mı daha çok ilgi çeker? Bence ikincisi.
"Yani sen şimdi yalnızca insanlara tanışıyor, hayatlar yaşıyor ve hikayeler mi biriktiriyorsun?"
"Yalnızca kendime yakın hissettiğim insanlardan..."
"Peki bir şey soracağım. Geçen hafta anlattığın aldatılan çocuk hikayesi gerçek miydi?"
"Evet. Hatta kötü bir haberim var! Çocuk üç gün sonra kendini evinin 2. katından aşağıya atmış."
"İkinci kat mı? Ama ölmemiştir değil mi?"
"Ölmek için o denli hırs yapmış ki, atmadan önce bileklerini jiletle doğramış."
"Evet ama yine de yaşama ihtimali kalır."
"O, bunu en aza indirmek için bileklerini yanal değil dikey kesmiş. Bunalımlardan bunalımlara koşarken bu ayrıntıyı araştırmış olmalı..."

Çok şaşırmıştım. Bir insan daha dünyadan kopmuştu. İntiharı hiç düşünmemiş birisi intiharı anlayabilir mi? Ona üzülüp üzülmediğini sordum.

"Öylesi hayatlar gördüm ki artık bunlara üzülemiyorum bile! Ama bırak şimdi bunları da bana hayat hikayeni anlat. Seni de yazmak istiyorum."
"Peki beni dinledikten sonra benimle işin bitecek mi?"
"Benim gözümde bitmen, benim için ölmen; seni hayatımdan çıkarıp tamamen silmen anlatacağın hikayelerine bağlı."
"Hani bir masal var ya... Bir prensesin cezası ölümmüş. Kral onu öldürecek ama prenses ona bir masal anlatmak istediğini söylemiş. Kral kabul etmiş. Masal bitince nasıl olsa öldürürüm diye düşünmüş. Prenses geceye kadar anlatmış ve gece tam en heyecanlı yerinde artık uyumalıyız demiş. Kral devamını merak ettiği için o gece öldürmemiş. Sonra diğer geceler de... Prenses her gece hikayeyi en heyecanlı yerinde bırakıyormuş. Kral da devamını duymak için bir türlü öldürememiş. Bu iş 100 gün boyunca sürünce kral sonunda vazgeçmiş. Ve prensesi affetmiş." dedim. Ben de hikayelerimde bu kurala dikkat edeceğim.

Önümdeki yarım bardak viskiyi kafama diktim. Ayağa kalktım, yassı bir taşı denizin üstünde kaydırarak uzaklara gönderdim. Taş en az 5-6 defa sekip suya daldı. Sahilde bizden uzaklarda oturan birkaç gölge daha vardı. Bu mesafeden oturanlar ancak bir gölge olarak seçilebiliyordu. Denizin arkasında, çarpık kentin minik evleri ışıklarıyla bana göz kırparken, ben, hiç tanımadığım bir adama hayatımı anlatmaya başlıyorum:

3. Yaş:
Genelde kendimi bildim bileli diye başlayan cümleler kalıplaşmıştır. Benim ise ilk kendimi bildiğim an üç yaşında olduğum zamandı. Annemin anlattıklarına göre şehrin köhne mahallelerinden birinde alt zemini çatırdayan çürümüş tahtalardan yapılmış bir evin kiracısıydık. Abdullah Abi adında bir ev sahibimiz vardı.

Varoş semtin, varoş sokak çocuklarıyla dolu mahallesinde yaşayıp gidiyorduk... Bir gün mahalleden üç çocuk koşarak yanıma geldiler. Büyük olanını 7 yaşlarındaydı. Bir elini arkasında gizlerken, kirli beyaz tişörtünün üstüne yerleştirilmiş koca kafasında, kötü kesilmiş saç tıraşı ve kir kokan suratından hinlik akıyordu. Bir yandan konuşurken bir yandan da muzip muzip gülerek,

"Sağlık Ocağı'nda hastalara iğneyi nasıl yapıyorlar, öğrenmek ister misin?" dedi. Hayır anlamında başımı iki yanıma salladım. Diğer iki arkadaşı kollarımdan tutarken gözlerimi kapatıp çaresizce beklemeye başladım. O an gerçekten sol elimde yüzlerce iğnenin yakıcı ve delici etkisini duyumsadım. Acıdan olduğum yerde haykırırken gözlerimden isteğim dışı yaşlar boşandığını hissettim. Birden gözlerimi açtım ve sol elime baktım. Elimin üstünde kül izleri vardı. Çocuk elindeki yanık sigara izmaritini, sol elimin işaret parmağı ve baş parmağı arasına basarak deriyi yakmıştı.

Feryada koşan annem elimi musluğun altına tutarken delikanlılardan hiçbirisi ortalıkta yoktu. İşte biz, bu denli acımasız bir semtte, böylesine sosyopat çocuklar arasında büyümeye maruz kaldık.

4. Yaş:

Ev sahibimiz Abdullah abinin farelerle dolu evinde yaşayıp gidiyorduk. Bağımsız (müstakil) evin eski ve tozlu zemini tahtadan yapılıydı. Bu yüzden topraktan eve hücum eden hamam böcekleri ve farelerin istilası sıradan bir durumdu.

Benden iki yaş küçük erkek kardeşim ve benden üç yaş büyük ablam uyurken, bir sabah erkenden uyandım. Annemi, sandıklı divanın üstünde, işe giderken giydiği giysilerle, kucağında çantası ile otururken buldum. Ben şaşkınlıkla anneme yaklaştım ve neden işe gitmediğini sordum.
"Oğlum, her yere fare zehri attım, ablan en büyüğünüz. Onun uyanmasını bekliyorum ki, tembihleyebileyim. Yanlışlıkla siz de zehirleri yemeyin diye bekliyorum." dedi.
Şu zarifliğe bakar mısınız? Yani istese bizi uyandırabilecekken, işe geç gitme pahasına, ablamın yatakta kendi kendine uyanmasını bekliyordu. Annemin semtte küçük bir kırtasiye dükkanı vardı. Sabah 06.00'da iş yerini açması gerekliydi.
"Tamam anne, sen gidebilirsin. Ben kardeşlerimi uyarırım ve yemeyiz." dedim.
Annem bana baktı ve,
"Ya sen de uyuyakalırsan." dedi. Ben de
"Olur mu anne, uyumam, sen merak etme." dedim. Sonra annem beni öptü ve evden ayrıldı. Ben de kardeşlerimin başında onlar uyanana dek nöbet tuttum ve uyandıklarında bir bir tembihledim. Zehirleri kimse yemedi.

5. Yaş:
Babamlar beş erkek kardeştirler. Babam içlerinde en büyüğüdür. Amcalarımın boyları ve yaşları doğru orantılı olarak büyükten küçüğe doğru azalmaktadır.
1. Babam
2. Yusuf Amcam
3. Yunuz Amcam
4. Yavuz Amcam
5. Özbey Amcam

Babam:
14 yaşımda babamın Karşıyaka Lisesi'nin karşısındaki marketinde çalışıyordum. Babam futbolu sevmezdi. Hayır, spordan değil ama futboldan ve onun fanatizminden (bağnazlık) nefret ederdi. O akşam da iki büyük takımın ligdeki son derbi maçı oynanıyordu. Babam market dolabının arka bölümüne geçmiş bir yandan bira içiyor, bir yandan da futbolun ve takım tutmanın gereksizliğinden söz ediyordu:
"Futbol taraftarlarına bir bak hepsi birbirinden cahil. Özellikle sıkı takım tutanlar, gözlerinden cehalet akıyor. Ama basketbol öyle mi? Basketbol taraftarı entelektüeldir. Futbol taraftarı ne kadar avam ise, basketbol taraftarı da o kadar havastır. İnsan bir takım tutacaksa bu bir basketbol takımı olmalı."
"Peki baba sen basketbol oynuyor musun?"
"Hayır."
"Basketbol takımı tutuyor musun?"
"Tutmuyorum. Ama bir takım tutsaydım bu kesinlikle bir basketbol takımı olurdu."

Tam bu sırada içeriye boynu ve alnı takım renkleriyle bezeli bir çocuk girdi. Yendik abi yendik! diye böğürüyordu. Babam, Beşiktaşlıların aptal olduklarını ve bu geceki maç için yollara düştüklerinden falan söz etti. Onlarda hiç akıl yoktu doğrusu. Çocuk birden bağırarak sevinçle:
"Ama ben Beşiktaşlı değilim!"
"Peki ya nesin?"
"Fenerbahçeliyim."
Babam nükteli şöyle söyledi:
"Beşiktaşlı olsaydın aptaldın, Fenerbahçeliysen profesörün!.."

*

Ben 12 yaşımdaydım. Annem babam ayrıyken annemin yoksul evi ve mahallesi Bayraklı'da oturuyorduk. Ara sıra Karşıyaka'ya gidip üvey annemin yanında kalıyorduk. O evdeki buzdolabındaki her şeyin tadı ve kokusu bize çok güzel gelirdi. Babamın kırtasiye dükkanına yakın bir yerde kiralık bir apartmanda kalıyorduk. Annemin evine göre daha zengin bir semtti.

Elimizde sapanlarla mahalleler arasında gezip sokak lambalarını indiriyorduk. Zengin mahallelerden geçerken çöpün yanında beyaz bez bir çuval bulduk. Açtığımızda gözlerimize inanamadık. Ağzına kadar oyuncakla doluydu. Mızıka, bebek, uzaktan kumandalı araba, oyun kağıtları, su tabancaları, çatapatlar... Çeşit çeşit, renk renk oyuncaklar. Oyuncakların bazılarının ufak kusurları vardı. Fakat çoğu yepyeni ve tertemizdi. Çuvalı sırtlandığımız gibi eve geldik.

Bu zengin semtin çocuklarının atılmayı hak edecek oyuncakları, bizim gibi gariban gurebalar için yeni alınmış birer hediyeydi adeta...
Akşam babam geldiğinde bizi oyuncaklar arasında görünce çok şaşırdı.
"Bunları nerden buldunuz?"
Bulduğumuz yeri tarif ettik.
"Hemen bu çuvalı kaldırıp bulduğunuz yere bırakacaksınız. Kimsenin eşyasını alamayız."
Kardeşimle ikimiz şaşkına dönmüştük. Oyuncakların eski sahiplerinin onları çöpe attıklarına babamı ikna etmemiz yarım saat sürmüştü.
Babam annemden ayrılmış üvey annemle bir hayat sürüyordu. Ancak ona da çok bağlı kaldığını söyleyemeyiz. Anılarını ve yeni yazılarını yazdığı bir tartışma platformuna üyeydi. Birçok üye birbiri ile iletişime geçip fikir teatisinde bulunabiliyordu. Babamın yazıştığı kadın arkadaşları vardı. Fakat sadece içlerinde yaşı genç olanlara karşı özel bir ilgisi vardı. Kendi yaşıtlarında olanlar onun için Arkadaş, Nilüfer Hanım, Kardeşim, Hocam diye hitap edilecek insanlardı. Yaşı daha genç kızlar yazdığında ışık hızı ile yanıt veriyor, ya kendi isimlerini kullanıyor ya da "Cici Kız, Güzel Çocuk, Güzel İnsan, Değerli Okurum" gibi hitaplar kullanıyordu. Sonra bir gün ben de yanındayken bir kadın babama yazdı:
"Bugün günlerden ne?"
"Perşembe."
"Yahu onu sormuyorum. Hangi aydayız."
"Temmuuuzzz."
"Yahu o değil, bugün ne vardı."
"Hıı, portalda arkadaşlarla aramızda sunum yapacaktık."
"Yahu o değil!.. Şimdi yangın var diye bağıracağım ha... Bugün benim doğum günüm ve sen kutlamadın."
"Doğum günün kutlu olsun..."

Babam bir yandan yazışıyor bir yandan da bana dönüp kıs kıs gülüyordu. Normalde bu kadın her sabah 'günaydın' mesajı atardı. Bugün atmama nedeni buymuş. Tabii ben onun günaydın demediğini de fark etmedim ama neyse. :)

Anlattığına göre babama zaafı olan gruptaki menopoz teyzelerden biriydi. Babamla birkaç ay önce tanışmışlar, tanışır tanışmaz da doğum gününü babam sözleyip not ettirmiş. Sapyoseksüel bir kadınmış. Yoksa babamın fotoğrafını bile görmeden bu kadar nasıl bağlanabilirdi ki?

Birbirlerine yazdıklarını gönderiyorlarmış. Babam ona kendi yazdıklarını yollarken, o da babama şiirlerini gönderiyormuş. Kötü yazılar yazsa bile kadın, şiir konusunda oldukça yetenekliymiş. Hatta birkaç güzel şiirini de babamla paylaşmış.

"Peki baba, sen doğum gününü biliyor muydun?"
"Hayır oğlum, söyledi ama ben onu nerden aklımda tutacağım. Ben kendi doğum günümü bile bilmiyorum."
"Peki bilseydin kutlar mıydın?"
"Kutlamazdım!"
":) Peki neden."
"Yahu zaten bir canlı karşımdaysa ve benimle konuşuyorsa bir gün doğmuş olmak zorundadır öyle değil mi?"
"Evet, öyle."
"Yani bugün doğmasaydı yarın doğacaktı zaten. Yani herhangi bir gün doğmuş olabilir, bunun ne önemi var ki. Üstelik bir kere doğmadı mı bu insan?"
"Evet bir defa doğuyor."
"E o zaman bunun nesini her yıl kutlayacağız?"
"Peki baba bir şey soracağım. Sana yolladığı şiirlerden birisini bana okur musun?"
"Tabii şurda olacaktı; bulayım..."

Erkek Kere
Erkekler yalançıdır inanmayın
Onların sözlerine kanmayın
Azı insandır çoğu hayın
Allah belasını versin bunların erkek kere

Elde edene kadar dolaşır
Ateş ister parkta sırnaşır
Tavlayınca sahilde öpüşür
Allah belasını versin bunların erkek kere

Sevmiş görükür sevmez seni
Ben sana söylemiştim de mi
Bu sözler hep ezber he mi
Allah belasını versin bunların erkek kere

Bazı erkekler var ki hele hele
Başka kadınlara bakar göz göre göre
Bıktım artık bunlara vere vere
Allah belasını versin bunların erkek kere
 
İster ki karılar ona katlansın
Her birini kıbleye dönderip atlasın
Bir esmere bir de sarışına saplasın
Allah belasını versin bunların erkek kere

***************************************************************

Yusuf Amcam:
Yusuf amcamı bir kere köyde görmüştüm. Köydeki birkaç çocukla bana kendi ambarımızdaki tahılları yerleştirtmişti. Karşılığında söz verdiği ücreti de ne bana ne de komşu çocuklarına vermeyerek sözünü tutmamıştı.

***************************************************************

Yunuz Amcam:
Küçüklüğümüzün geçtiği Bayraklı'daki evde, evlenmeden önce her gün Yunuz amcam da bizimle birlikte kalırdı. Babamın kırtasiyesinde çalışıp, yapılan satıştan kasada biriken paraları çalarak sürekli biriktirirdi. Bizim ise zaman zaman durumumuz sıkıştığında bir dönem evimize borçlarımızdan dolayı icra gelmişti. Küçüktük ama hatırlıyorum. Salonumuzda gri çerçeveli 37 ekran bir televizyon vardı. İcraya borcumuz olduğunu iyi bilen Yunuz amcam; babama diyor ki:
"Yahu abi, bende biraz birikmiş para (kasadan çaldığım) var. Onu sana vereyim. İcra bu televizyona kaç lira para biçecekse o miktara sizden satın alayım. Televizyon da icradan kurtulsun."
Ne müthiş bir fikir. Babam da kabul eder ve televizyon aynı evde el değiştirir. Amcamın bir evi olmadığı için televizyon salondadır. Ama aslında artık amcamızındır. Küçük olmamıza karşın onurluyduk. Amcamın ısrarlarına karşın biz, o televizyonu bir daha hiç açmadık! Amcam eve gelip akşamları izlemek istediğinde ya başımızı başka tarafa çevirir ya da başka odaya geçer ve bu durumu boykot ederdik.

*

Yıllar sonra babamın Karşıyaka çarşısında açtığı kitap sergisine de çöktükten sonra amcam, işini iyi bilen mahir tacir gibiydi. Bir gün Karşıyaka çarşıdaki kitap sergisinde pasajın ikinci katına çıktık. Ayak bastığımız zeminde bir kırıklık oluşmuştu. Böylece aşağı kattaki ayakkabıcının mağazasını görebiliyorduk. İstesek bir ayak hareketiyle kırık tavandan içeri dalabilirdik. Birden deliği gösterdi ve bana dedi ki:
"Aslında her kilidin bir anahtarı vardır. Önemli olan doğru anahtarı, doğru kilide takabilmektir. Burada kilit bile yok..."
"Yalnız amca," dedim. "Bilmediğin bir şey var. Eğer iyi bir alarm sistemleri varsa ve tüm mağaza alarm gözleri ile denetleniyorsa, o gözler kızılötesi ışınlarla sürekli mağazada görünmez bir şekilde birbirlerini keserler. Ve bağlantıları kesildiği anda alarmlar ötmeye başlar."
"Peki sen bunları nerden biliyorsun?"
"Araştırıyorum..."
Başka zaman bizi hiç umursamayıp küçümseyen amcam, değme profesöre taş çıkarırcasına yaptığım konuşmamı ağzı açık dinliyordu. İşte amcam bu denli kurnaz birisiydi.

***************************************************************

Yavuz Amcam:
Yavuz amcam zaten başlı başına bir vaka. Anlatmakla biteceğini sanmıyorum ama denemek istiyorum.

*

Üç kardeş olmamıza rağmen ablamdan ziyade kardeşimle iyi geçiniyorduk. Onunla aramızdaki bağ çok daha kuvvetliydi.

Ben 10 yaşındayken Yavuz amcam ile birlikte Karşıyaka'da çarşıdan kırtasiye dükkanımıza giden o uzun yolda yürüyorduk. Solumuzda zengin Karşıyakalıların apartmanları ve daireleri, sağımızda geniş bahçesiyle Çocuk Esirgeme Kurumu uzanırken amcamla yan yana yürüyorduk.

Birden bir seyyar satıcıya yanaştık. Amcam 'baba' diyerek seyyar satıcının eğilip elini öptü. Amcamın kayınpederi olduğunu anladım. Amcamın birkaç tane sevgilisi olduğundan, kayınpeder sayısı da aynı oranda yükseliyordu.

Adam kendi çapında köfte ekmek yapıyordu. Yavuz amcamla birlikte orada yarım saat takıldıktan sonra, hem kendine hem de bana yarım köfte ekmek aldı ve yola koyulduk. Aslında ben erkek kardeşim için de köfte ekmek isteyecektim ama adama para vermediği için utandım ve söyleyemedim.

Amcam hem ekmeği ısırıyor hem de uzun adımlarla yürüyordu. Ben aynı adımları atamadığımdan biraz geri kalarak ona yetişmeye çalışıyordum. Çok aç olmama karşın ekmeğin yarısını yedim ve çeyrek ekmeği kardeşim için saklayıp cebime tıkıştırdım. Amcam birden geri dönüp
"Hadisene oğlum neden geride kalı..." der demez ve tam diyemeden gözlerini belertip bana baktı ve "Ekmek ne oldu, düşürdün mü?" dedi. Ben de ona
"Hayır, yedim," dedim. Kendi elindeki ekmeği gösterip,
"Oğlum daha ben yemedim sen nasıl yiyebilirsin?"
O sırada cebimden çıkardığım çeyrek ekmeği gösterip
"Ben bunu kardeşime ayırdım, amca," dedim. Amcamın boğazının düğümlendiğini ve güçlükle yutkunduğunu gergin boynundan görebilirdiniz.

"Tamam sen onu ye, kardeşine yine alırız." dedi.
Ben de kalan çeyrek ekmeği sevinerek bitirdim. Aynı duygusallıkla bu olayı yıllarca anneme ve aile büyüklerimize anlatan amcam, tabii ki günün sonunda kardeşim için başka ekmek almadığını anlatmayı gerekli görmüyordu.
Yavuz amcam, ben 14, erkek kardeşim 12 yaşındayken annemin Egekent'teki dükkanını ziyarete gelmişti. Amcam yeni araba almış ve hava atmak için bizi ziyarete gelmişti. Kardeşim mk hemen çok sevindi ve arabayı görmek için otoparka koştu. Otopark geride kaldığı için, otoparkın içinden dükkan görünmüyordu. Daha sonra kardeşimin anlattığına göre olay şöyle gelişmişti:
Kardeşim Yavuz amcamdan arabasının anahtarlarını alıyor ve arabayı görmek için hevesle otoparka gidiyor.

Otoparka vardığında amcamın arabasına anahtarı denediğinde bir türlü aracın şoför kapısını açmayı beceremiyor. Daha sonra neyse ki arabanın sağ arka kapısının kilitli olmadığını görüyor ve arabaya biniyor. Araba gerçekten amcamın anlattığı gibiymiş. İçi tertemiz. Oldukça konforlu koltuklara sahip güzel bir araç. Kardeşim, arabanın ön koltuğuna kuruluyor, teybini açıyor ve başlıyor dinlemeye... Bir ara rock bir şarkı çıkıyor ve bizimki kudurdukça kuduruyor. Arabanın içinde tepinmeye başlıyor. Zaten orada yarım saate yakın bir zaman kaldığından canı sıkılmaya başlıyor ve arabanın oto çakmağını ısıtıp ısıtıp o harika nar gibi kızaran halkaları izliyor, bir yandan da ısısına elini yaklaştırıp minik ışık oyunları yapıyor. Daha sonra şeytani dürtülerle başlıyor operasyona. Kızgın yağla ısınan tavaya, patateslerin atılmasıyla havaya yükselen buhar ve acı feryat sesleri, arabanın muhtelif yerlerinden çıkıyor. Önce kendini korumaya alan direksiyon kilidinde kabahat buluyor ve direksiyon simidine cıss, cıss sesleri çıkararak basıyor çakmağı. Ardından göğüslüğe yanık noktalardan oluşan minik halkalar bırakıyor. Yan yolcu koltuğunun da bir iki yerini yakmayı ihmal etmiyor. Gerçekten arabayı iyice yakıp kavurup kavurmaya çevirdikten sonra dükkana geri gidiyor.

Anahtarı amcama teslim ederken,
"Amca, aracın arka kapısı açık kalmıştı, ben sana kolaylık olsun diye onu da kilitledim." diye yalan bile uyduruyor. Amcam da birden heyecanla,
"Yahu benim arabanın arka kapısı yok ki. Benim aldığım üç kapılı kaplumbağa bir araba..."
Anladığımız kadarıyla birader başkasının arabasını yakıp bişiriyor!..

*

Bir gün Yavuz amcamın marketine yakın bir yerlerde Çiğli'de bir pide salonuna gittim. Vardığımda Yavuz amcamın yanında Özbey amcam da vardı. Yavuz amcam "Hoş geldin yegen," dedi. Gülümseyip kafa sallayarak onların gösterdiği yere oturdum. Masamıza bakan garson kızın samimi tavırlarından, amcamın oranın müdavimi olduğu anlaşılıyordu. Pideci kız konuşurken amcama sürekli Yavuz ağbi diyordu. Amcam da gülümseyerek siparişleri veriyor ve bizimle sohbete dönüyordu. Garson, kısa boylu, sempatik ve küçük suratlı, minik burunlu, minyon tipli bir kızdı. Kız siparişleri masaya bıraktıktan sonra afiyet olsun ağbi deyip dönüp uzaklaştı. Tam bu anda Yavuz amcam bize doğru dönüp ben ve Özbey amcama şöyle dedi:
"Yahu bu kızın boyu ne güzel, ne kadar da kısa; eline alıp direk saplayıp, ne vazelin ne kayganlaştırıcı sürmeden bunu aslında önüne takacaksın, üç oda, bir salon, iki balkon bir evde yürüye yürüye gezdireceksin." Özbey amcam zuhahahahah diye gülerek bu dahiyane fikre ortak olurken bense şaşkınlıktan pidenin büzüşmüş kenarını katlayarak elimle oynuyordum.


*

Amcamın dükkanının önüne beyaz renkli, zayıf bir sokak köpeği geliyor. Özbey amcamla köpeği sevmeye başlıyoruz. Biz köpeği yeni yeni kendimize alıştırmışken içeriden çıkan Yavuz amcam kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle koşarak beyaz kutiğe bir tekme savuruyor. Arkasına bile bakmadan ve kuyruğunu arka ayaklarının arasına alan kutik oradan uzaklaşırken, Yavuz amcam da ağzındaki sigarayı düşürmeden hunharca gülüşüne devam ediyor. Amcalarımın her birinin ne kadar hayvansever olduğunu anlatmaya sayfalar yetmez.

*

Yavuz amcam sol dudak kenarındaki sigarayı tek gözü kısık olarak içmeye çalışırken bir yandan başka bir olay anlatmaya başladı: 
"Yağmurlu bir kış günü benim Broadway arabayla İzmir'den Balıkesir'e gitmem gerekiyordu. İzmir otobanından çıkarken karşımda öyle yoğun bir trafik var ki, böyle gıdım gıdım ilerliyor. Baktım ileride bir kaza olmuş, trafik polisi yolun kenarında aval aval bakıyor. Hemen camdan kolumu çıkarıp bir el ettim.
"'Selam, Ben Başsavcı Selami Siksüren, derhal yolu açın!'
Polis, derhal koşarak motosikletine atladığı gibi sirenlerini yakıp, sol şeritten yolu açarak ilerlemeye başladı. Ben de tam gaz arkasından! Polis yolu açmakla kalmadı, bir de ta Balıkesir'e kadar bana eşlik etti. Yol boyunca eskortluk ettikten sonra yolun sonuna geldiğimizde el sallayarak bir de topuk selamı verdi."

İşte daha buna benzer 20-30 tane daha hikaye Yavuz amcamda her daim mevcuttu.


***************************************************************

Özbey Amcam:
Amcamın babasını, dedemi birkaç ay önce kaybetmiştik. Özbey amcamın deterjan dükkanını ziyarete gitmiştim. Yavuz amcam da oradaydı. Üçümüz fıkralar anlatıp gülüşüp, şakalaşıyorduk. Özbey amcam, eline aldığı cep telefonunu sürekli bize doğru sallıyor ve bak kimin numarası bu bak, babamın hattını açtırdım. Kim ararsa artık ben çıkıyorum diyor; bir yandan da dedemin telefonunda kayıtlı olan akrabaları sürekli arayarak işlettiğinden söz ediyordu. Dedemin kendisini aradığını zanneden zavallı akrabalar da heyecanla telefona sarılıyor ve Özbey amcamın şakalarına maruz kalıyorlardı.

Sonra birden telefon çaldı. Özbey amcam birden irkilerek telefon ekranına baktı. Ekranda kayıtlı bir bankanın numarası yazıyordu. O an amcam, ölmüş bir adamın telefonunu açan birisiymiş gibi değil de, sanki az önce içki masasından kalktığı için onun telefonuna emaneten bakan birisi edasıyla telefonu açtı ve kendinden emin bir şekilde sıkı bir aloooouvv patlattı. Kadın:
"Reşit bey ile görüşebilir miyim?" dedi.
Amcam: "Kendisi burada değil."
Kadın: "Peki şu anda nerdeler acaba?"
Amcam: "Gümüşpala Mezarlığı'nda."
Çok cevval olmadığını anladığımız kadın yine soruyor...
"Güncel ikametgah adresini alabilir miyim?"

"Gümüşpala'da ikamet etmekte kendisi. Mezarda yaşıyor." deyince amcam, kadının telefonu kapatması bir oluyor. Yavuz amcam hunharca gülerken dükkana gelen müşteriyi görüp, bizi kapının önünde bırakarak içeri geçiyor.

*

Ben bunları anlatırken Devran bir yandan içkisini içiyor, bir yandan da kapağını ağzına koyduğu dolmakalem ile notlar alıyordu. Birden sahilin toprak yoluna hızla bir araba girdi ve ortalığı toza dumana kattı. Aracın uzun farları ikimizin de gözlerini alıyordu. Arabadan inen kişiyi görünce ikimiz de hayretler içinde...
Devamı: Bedel II
Doktrin: "Her gün yeni bir şey öğreteceğim sana. Her akşam yalnız ölecek, her sabah benimle yeniden doğacaksın." -ck-

6 yorum:

  1. Amcanın banka ile konuşması çok iyiydi çok güldüm :)
    En başta belirtmek isterim ki; dünyadaki en gereksiz kurum akrabalık kurumudur. 100 tane akraban olacağına 2 - 3 tane dostun olsun yeter. Nerde kalabalık orada bokluk misali babamlarda 10 kardeşti. 5 tane amcam vardı. Amcam giller babam dahil hiç biri işe yaramayan, kendilerini çok zeki sanan beyin fakirlerinden başka kimseler değildi esasında. Hepsi tipik köylü kurnazıydı :)

    Bu arada sizin amcanın televizyonu satın alma hikayesinin özeti, el zikeceğine ben zikeyim olmuş tam. Bari yabancıya gitmesin misali...

    Aynı hikayelerden bende de çok var ve birini paylaşmak istedim....
    Biz de çok fakirdik, ama öyle böyle değil, dolabı açtığımda maydonoz, roka, yumurta, salça ve sudan başka birşey olmadığı gibi ay sonlarında hiç paramız kalmaz ve son haftayı hergün papates yemeklerinin tüm türevlerini yiyerek geçirdiğimizi bilirim. Resmen patetesin kombinasyonunu alırdık. Tam bir matematik sorusuydu... 3 kilo patetesten 4 kişilik, bir birinden farklı kaç çeşit yemek yapabilirdik ? İşte tam bu sorunum cevabı bizim evde saklıydı. Salçalı papates yemeği, patetesli yumurta(favorimdi), patates haşlama... ama haşlama patetesin kabuklarını soyup üzerine tuz ve karabiber ekince gerçekten o açlıkta efsane bir lezzet oluyordu. Ha birde soğanlı maydonozlu yumurtalı patetes salatası...ayın son bir haftası hep böyle geçerdi.
    Babam hiç çalışmazdı. Evimiz kiraydı. Ama kirasını almanyadan halam öderdi. Ozamanlar almancılarda hep mark vardı ve çok zenginlerdi. Bizim ülkemizin geri kalmışlığındam hep o gözle bakılırdı. Ev sahibimiz de almancıydı.

    Annem belediyede çalışırdı. Bilet gişesinde bilet satardı. Babamın en iyi yaptığı şeyler; yemek yapmak, alkol tüketmek ve aşırı derecede kitap okumasıydı. Tüm gün evde iş güç yok, hergün bi 70lik içip sayfalarca kitap okurdu, artık konu komşu dahil okuyacak kitap kalmadığından, halamların evden ansiklopedileri taşırdım, üzerine adam cilt cilt tüm ansiklopedileri okurdu. Azılı ateist ve kominist bir adamdı kendileri.

    Annem haftanın 6 günü çalışır, bir gün izin yapardı, tabi adı izindi. Esasında en çok yorulduğu gündü... O günde evin temizliği, kardeşim ve benim banyom ve tüm çamaşırları eliyle yıkamasıyla geçerdi. Tahmin edeceğiniz gibi çamaşır makinemiz ve su ısıtıcımız yoktu tabiki :) Su büyük kazanlarda ocakta ısıtılırdı.

    Ben biraz büyümüştüm sünnet olucaktım, Almanya' dan halam geldi. Bana sünnet hediyesi diyerek çamaşır makinesi aldı bize. Arçelik marka 3340 serisi, halen resim gibi etiketine kadar aklımda, süper birşeydi. Evin girişindeki büyük hole kurdurduk makineyi, çamaşırlar yıkanırken annem ben ve kardeşim geçer karşısına izlerdik. Bizim için o kadar ulaşılamaz bir lükstü ki anlatamam. Hayal gibiydi.
    Bu arada sünnet oldum falan aile arasında evde eğlence yaptık, akrabalarımız ve 3-5 komşumuz geldi. Sünnet yatağında yatması gereken benken babam sızmıştı üzerinde. Ya o kadar çok alkol içerdi ki, ben babamı 19 yaşlarıma kadar gördüm. Sonra kalp krizi geçirip öldü... 19 yılda babamı toplamda 3 ay ayık görmedim. Adam her zaman sarhoştu. Bu üç ayıda nasıl ayık gördüm, oda başka bir hikaye tabi. Babamız alkolü bırakmak için 3 kere manisa ruh ve sinir hastalıklarına yattı ama ne çare... koca hastane buna alkolü bıraktırmadı, üstüne alkolizm +şizofrenizm diye rapor verip, çalışamaz diyerek birde maaş bağladılar:))).... DEVAMI İKİNCİ YORUMDA

    YanıtlaSil
  2. Ya bu adamın tüm hayat endeksi 70lik rakının birim fiyatı üzerindendi. Adamın para birimi 70lik rakının birim fiyatıydı. Birgün eski bir eşyayı eskiciye vericektik. Eskici geçerken kapının önünden çağırdık. Adam geldi baktı işte dedi; abi 10 lira veririm. Babam da dedi ki :
    -Ya aq bari bi 70lik parası ver. 10 lira ne dedi :))

    Tüm bunlar yaşanırken tabi biz kardeşimle biraz daha büyüdük, artık daha rasyonel düşünür hale gelmiştik, herşeyi anlayabiliyorduk. Artık kardeşim ve bana herkesin nasıl acıyarak baktığını fark da edebiliyorduk... En acısı da buydu. Kimin ne olacağı belli olmaz. Ben o yüzden hiç bir çocuğa acıyarak bakmam. Çünkü o acıyarak baktığın çocuk ilerde senden ve senin çocuklarından çok daha iyi bir yere gelebilir...
    Neyse herkesin babası çalışıyordu, bizimki her zaman evde. Okulda baban ne iş yapıyor dediklerinde, kardeşimle hep utanarak yalan söylerdik. Babamız hep belediye de zabıtaydı :) kim sorsa öyle derdik.

    Tabi şuana kadar anlattıklarım bu mutlu ailemin hep iyi tarafları... Ünlü büyük düşünür Ahmet Kaya derki ; biz üç kişiydik. İşte bu bizdik, annem, kız kardeşim ve ben... yediğimiz dayakların hesabı yoktu. Babamdan yediğim dayaklar burdan İstanbul'a köprü olurdu ve dayakların hiç biri böyle basit tokat falan değil... Polis jopuyla, sopayla ya da tam bir Osmanlı Tokadıyla.... babam bir tokat attı mı direkt yerdesin. Yere düşmeme ihtimalin yoktu. Düşersin ve tekrar vurmak için ayağa kalkmaya tenezül bile etmezdi, seni gene çağırır gel buraya diye, ağlayarak yalvarırdım:
    -baba lütfen vurma diye... Ama ne çare, küçücük çocuğa nasıl bu kadar acımasız olduğunu halen daha anlayamıyorum. Çoğu dayaktan sonra suratımın farklı bölgelerinde mutlaka şişlik morarıklık olurdu, sorduklarında hep düştüğümü ya da pencereye vurduğumu söylerdim. Tabi buna sadece ben inanıyordum.

    Gel zaman git zaman artık biz üç kişi babamdan inanılmaz derecede nefret ediyorduk. Öldürmeyi bile düşünüyorduk. Ondan kurtulmak için her yol mübahtı fakat babamdan da it gibi korkardık. Bir ben değil tüm mahalle, tüm akrabalar... babamdan korkmayanı daha önce hiç görmedim çünkü hiç geri vitesi yoktu, şakası yoktu, defalarca hapse girmişliği vardı.... bunlarda başka bir hikaye, buraya da hiç girmeyeyim.
    Annemle daha ben ilk okul 5. Sınıfa giderken derleşirdik, annem kurtulmak istediğini söylerdi ama kimsesiz olduğu için, sahip çıkanı olmadığı için oda cesaret edemezdi. Esasında onunda 2 kardeşi ve bir babası vardı. Abisi ve babası almanya ya çalışmaya gitmişler, annenemi, teyzemi ve annemi burada 3 kadını bırakmışlardı. Yıllarca aramadılar sormadılar, bu üç kadın ne yapar düşünmeşlerdi, onlarda bu derece kansızdı yani.... bu da ap ayrı bir hikaye...

    YanıtlaSil
  3. Annemle dertleşiyoruz nasıl kaçarız nasıl kurtuluruz, annem sürekli ağlardı üzülürdü... Sonra birgün bir cesaretle eczaneden uyku hapı aldık, ben bunları sarımsak döveceği ile iyice ezdim toz haline getirdim. Bunları babam sızdığında rakısına karıştırmaya başladım. Babam akşamlar o kadar güzel uyuyordu ki, o kadar mutluyduk ki anlatamam. Tv de istediğimizi açıp sohbet edip sürekli gülüyorduk. Babam sızdığında ya da uyuduğunda inanılmaz mutlu bir aile oluveriyorduk...
    Daha sonraları tabi annemle gene konuşuyoruz, bize bi korkak cesareti geldi. Babamı uyutup bir ev tutup kaçıcaktık... annem de biz biraz büyüdüğümüz için cesaretlenmişti... Ama babamı daha derin ve daha uzun uyutacak birşeye ihtiyacımız vardı... İşte o şeyin adı Diazem di. Sadece yeşil reçete işe verilen bu ilaç Xanax türevi bir uyuşturucu ilaçtı. Ama Xanax falan hikaye bunun yanında. Üzerinde eşek kadar uyarı vardı ; alkolle birlikte sakın kullanmayın... İşte benim ilgimi çeken de bu ibareydi. Bu ilaçlar kapsül şeklindeydi. Denemek için bunun bir tanesini açtım ve yarısını içkisine karıştırdım. Ya babam bir uyudu aq ta sabah kadar yerinden kalkmadı. Öldük sandık aq, o derece :))))
    Ya esasında bunu sonra büyünce öğrendim, uyuşturucu ve alkol tedavisinde kullanılan bu ilaç, alkol ile tepkimeye girince kalp krizi riski doğuyormuş. Gerçekten çok tehlikeliymiş yani...
    Babamın içkisine hergün atıyorum yarım kapsül bir kapsül deniyoruz halen. Bildiğin kobay yaptık adamı. Sonunda dedik tamam ilaç bu.
    Daha sonra evimiz Fahrettin Altay Üçkuyular mahallesindeydi. Sırf babam bizi bulamasın ve buraya çok uzak olsun diye Buca Evka 1 semtinden bir ev kiraladık.hayayımızda ilk defa gidiyorduk. Nakliyecilere gittik, adamlara halimizi anlattık, dedik kaçacağız. Uyuyor sessiz olmamız lazım, adamlar da bize demez mi; abla merak etme uyanırsa biz tekrar uyuturuz diye....
    Neyse pedere diazemi dayadım. Annem işten geldi, daha önce ayarladığımız nakliyecileri de organize ettik. Evden alabildiğimiz hafif ve kolay taşınıcak kıyafet döşek vs üç beş eşya alıp kaçtık.Tabi çamaşır makinesini ses çıkaracağı ve babamın uyanma riskinden dolayı bırakmak zorunda kaldık...

    YanıtlaSil
  4. Velhasıl kelam yalnızca özet olarak geçtiğim gerçek hayat hikayemi az çok hayal etmişsinizdir. İşte tam bu noktada abi senin tv muhabbetine mansuben, durumu çok iyi olan, kendi arabası evi olan, kocası öğretmen olan halam biz evden kaçtıktan bir kaç ay sonra bize gelir. Babama derki:
    -sen bu makineyi kullanamzsın. Zaten 2-3 parça kıyafetin var gardaşım, sen bu makineyi bize sat, burda çürümesin, çamaşırlarını bize getirirsin gardaşım diyerek babama 50 TL verip makineyi alır. Babamın tüm endeksi 70lik rakı üzerine olduğundan o anı hayal edebiliyorum... sarhoş babam anında 50 TL ye kaç şişe alabilirim diye çoktan hesaplamıştır bile.

    Anlatsam daha ohooo, babamdan kaçışımızı, babamın bizi yakalayışını, annemin ikinci kez aç bir adamla evlenmesini, bu adamın beni evden kovmasını, kardeşim ve bana bakamazken bir çocuk daha yapmasını, daha sonra tüm bu yaşananlara dayanamyıp annemin kanser olup öldüğünü, bu ölümden 3 ay sonra babamın kalp krizi geçirip öldüğünü, babamın ölümünden sonra; körün ölüp badem gözlü olduğunu :))) o güne kadar piyasada olmayan amcamların babamın evindeki 50 liralık kilime kadar aldığını ve bana babamın hiç bişeyini hak etmediğini söylediğini, babam öldükten sonra babamın borcundan dolayı üzerime çıkan 750 liralık hacizi ve daha nicelerini anlatmak yazmak isterim. Her biri ayrı bir bölüm olur. Bir yapımcıya anlatsam yemin ediyorum dizi olur....
    Çoook uzun yazıp beynizi ziktiğim için kusura bakmayın.
    Saygılarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayat hikayenizi çok beğendim benimde bu tarz hikayelerim olmuştur

      Sil
    2. Hayat hikayenizi çok beğendim benimde böyle yaşamışlik hikayelerim olmuştur :)

      Sil