16 Mayıs 2018 Çarşamba

Cin Aynası - Ercan Kesal

Sf:13
"Anılar bizi saldırılara açık, acı çekmeye hazır hale getiriyor," diyor Tarkovski.

Sf: 17
Maquez, Yüzyıllık Yalnızlık kitabını büyükannesinin hikaye anlatma yöntemiyle yazdığını söyler. Büyükannesi en acımasız şeyleri bile kılını kıpırdatmadan, sanki her zaman gördüğü şeylermiş gibi anlatırmış. Anlattıklarını bu kadar değerli kılan, onun bu olağan, duygusuzmuş gibi gözüken tavrıymış. Bunu okuduğumda, "Tevekkeli değil," diye mırıldanmıştım. Demek, bu yüzden bu kadar içimi acıtmıştı Ali Kaypakkaya'nın anlattıkları. Oğlu İbrahim'in işkenceyle tüketilmiş bedenini Diyarbakır'dan Çorum'a götüren Ali Amca, onun ölümünden daha çok, tabutu kaça aldığını, tabutun içini niye alüminyumla kaplattığını falan anlatıyordu sakince. En çok da İbo'nun tabutunu taşıyan hamalın, onun işkenceyle öldürülen bir öğrenci olduğunu öğrendiğinde ağlayıp, taşıma için para almamasıydı Ali Amca'yı gururlandıran.

İbo'nun ölümünden yıllar sonra bir başka baba, Orhan Keskin'in babası, oğlunun elli günlük ölüm orucundan artakalan cansız bedenini almak için yine Diyarbakır zindanının kapısındadır. Baba alır cenazeyi ve döner memlekete. O gece mezarlığa götürmez oğlunu. "Beş yıldır eve gelmedi, bu gece de bizimle evde kalsın," der.

Sf: 18
Marquez, Kırmızı Pazartesi romanında, iki kardeş tarafından bıçaklanan Santiago Nasar'ın son anlarını şöyle anlatır: "Halam Wenefrida, ırmağın öte yanındaki evinin avlusunda bir tirsi balığının pullarını temizlemekle uğraşıyordu. Santiago Nasar'ın eski rıhtımın merdivenlerini inip, kendinden emin adımlarla evine doğru yürüdüğünü görmüştü.

Sf: 19
'Santiago, yavrum!' diye bağırmıştı. 'Neyin var?'
Santiago Nasar onu tanımıştı.
'Beni öldürdüler, Wene Hala!' demişti.
'Son basamakta tökezlemiş, ama kendini toparlamıştı. Hatta bağırsaklarına bulaşan toprağı eliyle silkelemek titizliğini bile gösterdi,' dedi bana Wene Halam. Sonra açık olan arka kapıdan evine gitmiş, mutfağın içine yüzükoyun yığılıp kalmıştı... "
Burada beni ve kuşkusuz okuyucuyu da en çok etkileyen şey, ölmek üzere olan Santiago'nun, hala hayatta olmasına rağmen kendisinden, "Beni öldürdüler!" diye söz etmesidir.

19 Ocak 2007 Cuma günü, bir halkın en soylu evlatlarından biri, Hrant Dink, kalleşçe öldürüldü. Hrant o gün Agos'un önündeki kaldırımda kurşunlandıktan sonra kalkıp yürüyebilseydi eğer, mutlaka gazetedeki odasına gitmek için merdivenlere yönelirdi. Basamakta tökezlese de kendini toparlardı. Hatta eliyle kafasının arkasındaki kanı siler ve odasına doğru yürürdü. Onu gören arkadaşlarından biri mutlaka sorardı:
"Hrant Abi, neyin var?"
Hrant, arkadaşına dönerek her zamaki mahçup gülümsemesiyle,
"Beni öldürdüler kardeşim!" der ve kalbimizin üzerine düşerdi.
Kalbimiz Hrant'a mezar yeridir.

Sf: 21
Ahlak Utanmayı Bilmektir
1970'li yıllar, Avanos. Yazın ilk günleri. Evin önünde bir kamyonet duruyor. Kayseriden yüz çuval şeker gelmiş. Kitap okuduğum kovuğumdan çıkıp çuvalların taşınmasını seyrediyorum. Gazoz şişelerine, şeker çuvallarına, benim ders notlarına, fırından yeni çıkan bazlamaya, bahçeden kopardığı domatese bile dualar okuyan annem yine iş başınsa, dudakları sürekli kıpırdıyor. "Bu yaz çok gazoz satılacak inşallah."

Çuvallar taşındı, kamyonet gitti. Tüm aile içimiz rahatlamış halde sofraya oturduk. Philips sadyoda ajans zamanı. Spikerin okuduğu haberlerin içinden bir ara "şekere zam"haberini duyduk. Büyük abim sevinçle "Oh!" dedi, "Tam zamanında almışız şekeri."

Ertesi gün babamı erkenden kalkmış, evin önündeki camekanda annemle konuşurken gördüm. Canının sıkıldığı zamanlarda yaptığı gibi mendilini sebepsizce katlayıp duruyordu. Az sonra da kalktı gitti zaten. Annem camekandan salona geçerken kendi kendine mırıldanıyordu: "Deli bu herif, sabaha kadar uyumamış!"

Sf: 22
Bir saat kadar sonra geldi babam. Rahatlamış, yüzü gülümsüyor. Maliyeye gidip ihbar etmiş kendini. "Dün yüz çuval şeker aldım, aslında bugün alacaktım. Zamlı almam lazımken, ucuza aldım. Farkını ödemek istiyorum."
Çocuk aklımla bile anlamıştım, babamın aslında maliyeden değil, "utanmaktan" korktuğunu.

Sf: 24
Lütfi Akad, zoom yapılabilecek merceği ilk defa "Zümrüt" filminde, kameramanı İlhan Arakon'un elinde görür. Filmde az da olsa kullanılmasına rağmen bu mercekle ilgili düşünceleri ilginçtir: "Hareketi 'zoom'la ya da 'travelling' le sağlamak sinemacılık değildir. Olur olmaz yerde kullanıyorlar. Bir nevi şantaj oluyor seyirciye. Adam parayı ödemiş, iyi niyetle gitmiş sinemaya, karanlıkta bir koltuğa oturmuş, bir tek yer aydınlık... İster istemez oraya bakmakta... Yani her şeyiyle teslim olmuş bir insana şantaj yapmak çok ayıp. Bu adamın iyi niyetini kötüye kullanmaktır..."

Kamerasının merceğine bile "ahlaki" kaygılarla bakan Lütfi Akad, o yıl Venedik Film Festivali ana yarışmaya seçilen filmi için, "Filmim böyle bir yarışma için yeterince güçlü değil, bu haliyle katılmaktan utanırım," demekten de çekinmeyecektir.

Sf: 45
Salonun basma perdesi, camlı kapıyı yarısına kadar örtmüş. Perdenin arkasındaki somyada Akbaba dergisi okuyorum. Geçen gün anamın ardına takılıp bir tanıdığın evine gitmiştim. Sıkılıp mızmızlanınca, "Önüne okuyacak bir şeyler koyun, sesi çıkmaz o zaman!" dedi anam. Önüme bir yığın Akbaba dergisi koydular. Kendimi kaybetmiş gibi geziyorum sayfalarında.

Sf: 75
Çaresizlikten ne yapacağını bilemez bir halde çırpınırken, bir ara omzumun üzerinden bizi seyreden Veysi'yi fark ettim. Çoktan unutmuştum ben onu. Baktım, bir şeyler söylüyor:
Hocam, bu adam sıtma olmasın?"
"Ha!.. Sıtma mı?.. Ne sıtması yav!"
Tekrar döndüm adama. "Bizim sıtmacı Veysi'nin bildiği bir tek soru var, her sınavda o çıksın istiyor," diye geçirdim içimden.

Sf: 80
"Veteriner izne gitmiş, ay sonuna kadar gelmeyecekmiş. Ne yapacağımı bilemedim. Senden başka çarem yoktu."
Hiçbir şey söylemeden öylece bakıyorum adama ve katıra.

Hayatımda ilk defa bir katır muayene edeceğim. Biraz acemiyim haliyle! Gidip, çöküyorum hayvanın yanına. Sağına soluna bakıyorum. Anamnez almalıyım. Hasta hikayesi yani. Hasta konuşamadığına göre adamdan alacağız.

Sf: 86
Kapıcı Kasım, cerrah İbrahim Abi'yi kaldırmak için eve yollanırken, o da ellerini yıkıyordu sessizce. Süt dökmüş kedi gibi oturdum koltuğun ucuna. Hafif mütebessim, konuştu: "Ağrısını kesince iyileşti zannettin öyle mi? Ağrı seni ikaz ediyor halbuki. 'Ben burdayım, sorun devam ediyor.' Bağırandan değil, susan hastadan korkacaksın asıl."

Sf: 87
Akrabalarımızdan birinin bir akşam anlattığı "susma" hikayesinin kalbimi yırttığı gibi: "On yedi yaşındaydım evlendiğimde. O zamanlar, 'ses saklama' adeti vardı. Kayınpederin, kayınların yanında konuşamazsın, hiçbir şey söyleyemezsin, ses saklayacaksın yani. Artık, kaç sene olursa. İyi ses saklarsan eğer, ailenin büyüğü bi tarla ya da bi bağ bağışlar, ondan sonra dilin açılır, konuşmaya başlarsın. Öyle bi adet işte. Ben de hiç konuşmazdım, hep ses saklardım. O zamanın başka bi adeti de, evlere kadın getirmek. Öyle bir şey vardı, olmaz olasıca. Dört-beş arkadaş bir araya gelir, kadın getirirler, kadın hepsinin evinde sırasıynan kalırdı. Bizimki de almış getirmiş. Üç gün bizde kalacakmış. Kadın yukarda bizimkiynen odada; ben de aşağıda, tandırın başındayım. Yukardan şırıl şırıl suyun sesi gelir. Yıkanmış herhal. Az sonra kurulamış saçlarını, indi aşağıya. Geldi önüme oturdu. 'Abla, saçlarımı bir örsene!' dedi. Sustuğum yerden yandığımı bilmez ki! İçimden neler söylüyorum bir duysa."

Terapide de, terapistin derdi, hastanın "sustuğu" yerdir, Freud'dan sonra, psikanalizle birlikte hasta, 'bir sedire uzanacak ve aklından geçenleri serbestçe söylemeye davet edilecekti. Bu aynı zamanda hatırlamaya, bağ kurmaya, çağrışımlar üzerine düşünmeye de davet etti. Sustuğunda niye sustuğu, neye direndiği, neden korktuğu çözülenecek, bütün ruhsal hayatı mercek altına alınacaktı."

Sf:89
Şimdi bize, "Susun " diyorsunuz. Çocuklarımız ölürken, sokaklarda sorgusuz sualsiz tekmelerle canları alınırken, gül yüzlü kızlarımız karanlık ormanlarda yakılırken, kar topu oynamaktan başka suçu olmayan arkadaşlarımız öldürülürken, itiraz edenlere, zulma, haksızlığa karşı çıkanlara "susun," diyorsunuz ya. Belki susarız.
Ama o zaman, kulaklarınızı kapatın. Sustuğumuz zaman söylediklerimizi hiç duymak istemezsiniz çünkü.

Sf:93
Mecburi hizmet sırasında şahit olduğum onlarca ölüm vakasında, savcının cesedi teşhis için çağırdığı kişinin yüzüne bakardım ister istemez. Yüzlerinde, bir görevi yerine getirmenin sessiz baş eğikliğinin yanı sıra, öleni son kez görmenin merak ve acısının da birleştiği o tuhaf resmi görürdüm hep.

Sf: 95
Her şeyin farkındayız. Çöküş dönemlerinde kurban sayısı artar ve bu yüzden Anadolu'da 'Zulmün artsın ki tez zeval bulasın,' denir.

Sf: 97
Yalnız Kuşun Yazgısı
Ortaokul bir ya da ikinci sınıfa gidiyoruz. Matematikçi Hikmet Bey, yüzünde hiç de masum olmayan bir gülümsemeyle bize bakıyor. Ağzına kadar denklem, permütasyon ve kombinasyon dolu acayip bir ödev vermiş, çözümleri de yarına istiyor. Bakalım ne yapacağız?

Son dersten sonra, elimizde matematik defterleri, üç arkadaş, Karaseki'ye doğru yola çıktık. Önce eve uğrayıp sucuk, kuru üzüm, birkaç tane de "keskiç" almıştım, Basri, babasının dükkandan iki şişe "Derdalan" şarabı, biraz fıstık içi, Ertaş da ebesinden "köftür" almıştı galiba.
Yol boyunca bastıramadığım bir korkuyla, ikide bir soruyorum Basri'ye: "Oğlum adam bi şey yapmasın bize? "

Kasabadan epey uzaklaşmıştık bu arada. "Damönü" denilen mevkide, oralarda bolca bulunan kaya mağaralardan birine yaklaştık. Mağaranın önüne yayılıp yatmış köpeklerden birkaç tanesi kafalarını kaldırarak bize doğru havlamaya başladılar. Zaten hep korkarım köpeklerden. Başından beri yanlış bir iş yaptığımızı düşünerek, geldiğimiz yola doğru bakıyorum, şimdi şuradan koşmaya başlasam köpekler yetişir mi acaba? Basri yerden taş alıp atacak gibi yaparken, mağaranın içinden, üzerinde rengini çoktan kaybetmiş kirli bir palto, ayağında eskimiş botlarıyla, sakallı, seyrek saçlı, uzunca boylu bir adam çıktı. Eliyle küçük bir işaret yaparak, saldırmaya hazır halde bağrışan köpekleri susturdu. En cesurumuz Basri, yanına gitti adamın ve az sonra da bizi ağırdı.

Sf: 98
Mağarada köpekleriyle yaşayan adam, kasabada "Deli yüzbaşı" diye bilinen birisiydi ve biz adama Hikmet Bey'in verdiği problemleri çözdürmeye gelmiştik.
Deli Yüzbaşı'yı daha önceden bir kez görmüştüm. Halit Ağa'nın ekmek fırınından, kendi için mi, yoksa yanında sürekli gezdirdiği beş-altı köpeği için mi bilemediğim büyükçe bir torbaya doldurduğu bayat ekmekleri alıp, etrafına bakmadan Karaseki yoluna doğru hızlı adımlarla uzaklaşıp gitmişti. Yazları bağ ve bahçelerden elma, üzüm, karpuz alarak karnını doyurduğunu, ama karşılığında mutlaka o bağda ücretsiz çalıştığını söylerlerdi.

Köpekler uysalca uzandılar ateşin yanına. Basri getirdiğimiz yiyecekleri mağaranın içinde bir yere bıraktı. Mağaranın önüne, artık sönmeye yüz tutmuş ateşin yanındaki taşlara oturduk. Deli Yüzbaşı okuduğum matematik problemlerini, elindeki değneğiyle toprağa şekiller çizerek dinledi. Bir daha okuttu. Biraz durdu, düşündü ve başladı konuşmaya: "Bak şimdi, burada suyun taşıma kuvveti..."

Akşam iyice inmiş, sarı-kızıl bir renk tüm bozkıra çökmüştü. Bir süre sonra işimiz bitti. Hiç konuşmadan, tepeden aşağıya kasabaya uzanan toprak yolda sessizce yürüdük. Eve vardığımda babamı camekanda otururken buldu. Ğhilips radyomuzdan gelen akşam ajansının sesi tüm salonu doldurmuştu. Havada akşamhayır çiçeklerinin kokusu geziyor, bahçede ağzına kadar suyla dolu havuzun sureti salonun camlarına yansımış, sallanıyordu.

Sf: 99
Babam sormadan konuştum:
"Deli Yüzbaşı'ya gittik bugün.
"İsmail'e mi?"
"Adı İsmail mi onun?
Kafasını salladı hafifçe. Sonra "Niye?" der gibi baktı yüzüme.
"Matematik problemini çözememiştik, ona yaptırdık!"
"Çözmüştür mutlaka" dedi babam.
"Evet," dedim "çözdü."
Bir süre konuşmadık. Ajans bitmiş, "hafif batı müziği" başlamıştı radyoda.
"Niye böyle yaşıyor baba?"
Bir süre dalgınca gözlüğünün camını sildi babam. Sonra cevapladı sorumu:
"Kimseye benzemediği için oğlum... Düşündüğü gibi yaşadığı için!"

Albinizim, genetik özelliğe sahip, metabolik bir hastalıktır. He canlıda, cilde, saça ve gözlere rengini veren melanin adlı pigmentler albinolarda yoktur.

1949'da Mali'de soylu bir ailede dünyaya gelen Salif Keita da bir albino olarak doğdu. Albinoların uğursuz olduğuna ve öldürülmesi gerektiğine inananlardan korumak için, ailesi Keita'yı herkesten sakladı. Keita yıllarca toplumdan ayrı ve yalnız yaşadı. Hayatında yalnızca kitaplar ve müzik vardı. Ama, sesi çok etkileyiciydi ve şarkı söylemek istiyordu. Ailesine göre ise soylu biri asla şarkı söylemezdi ve bunu sadece aşağı sınıftan insanlar yapabilirdi. Keita her şeye rağmen, tüm bunlara direnerek düşündüğü ve dilediği gibi yaşadı. Dünyaya, Bambara dilinde, "Folon" "Yamore" ve "Madan" gibi mucizeler hediye etti.

Sf: 103
Ölümüne Seversen Ölürsün
Soğuk bir aralık günü... Ortalıkta hiç kimse yok. Her zaman neşeli çocuk sesleriyle dolu bahçe, sabahki kardan artakalan beyazlığın içinde, sessiz ve hüzünlü. Bahçenin bittiği yerdeki yeni bina inşaatı hemen fark ediliyor. Arabamızı bahçenin girişine bıraktık ve yürümeye başladık. Çok geçmeden dokuz-on yaşlarında esmer, ince yüzlü bir çocuk sakin adımlarla geldi, karşımızda durdu. "Hoşgeldiniz!"
"Aziz Bey'e geldik oğlum, nerede kendisi?"
"Aziz Dede inşaatta , gelin götüreyim sizi."

Sıvasız merdivenleri tırmanarak küçük bir odanın kapısına geldik. Çocuk, odanın kapısını açarak hemen pencerenin önündeki divana doğru yürüdü. Hafifçe eğilerek, "Dede, dede!" diye seslendi. İnce bir battaniyenin altına kıvrılmış el kadar bir gövde kıpırdadı önce ve yavaşça toplandı. Üzerinde eski, kolsuz bir hırka ve ayağında eprimiş bir eşofmanla, bitmemiş bir inşaatın karanlık odasındaki uykusundan kaldırdığımız adan Aziz Nesin'di. Aziz Bey, gözlerini karanlığa alıştırmaya çalışarak bir müddet baktı bize.

Sf: 104
"Eskisi gibi göremiyorum artık, biraz yakına gelin bakayım."
Kadim dostu Nurettin Abi, "Benim abi, Nuri, bu da bizim Doktor Ercan, seni görmeye geldik," dedi. Divanın yanındaki sandalyelere oturduk ve uzun uzun konuştuk. Sohbetin bir yerinde, aralığım kaçında olduğumuzu sordu. "Tesadüfe bakın, bugün benim doğum günüm," diyerek devam etti sonra. Ziyaretine gittiğimiz Çatalca Nesin Vakfı'nın yatakhaneleri yeterli gelmiyordu artık çocuklara ve bu yüzden ek yatakhanelerin olduğu bu inşaatla uğraşıyordu epeydir. Ama işte, bir türlü yetmiyordu para! Kitaplarından gelen telif ücretleri ve hayatı boyunca kazandıklarıyla güçbela vakıf adına alınan gayrimenkullerin kiraları da karşılamıyordu giderleri. Bütün derdi buydu Aziz Bey'in.

Aziz Abi'yi ziyarete gittiğimiz tarih 20 Aralık 1994'tü."Şeytan Aziz bu, yakın, yakın!" nidalarıyla çıktığı Sivas cehenneminden yaklaşık bir yıl sonra yani. Akşam olmadan İstanbul'a dönmek için izin alıp ayrıldık Çatalca'dan. Giriş kapısına kadar uzanan taşlı yolda giderken Nuri Abi'ye dedim ki "Abi, bu adam kendisine yapılanları hak edecek ne yaptı bu ülkeye?"

Kar yavaş yavaş hızını attırmıştı. Hiç konuşmadan yürüdük. Aziz Nesin kısa bir süre sonra da öldü. İyi biliyordum, Madımak Oteli'ndeki otuz beş canın hatırasının nasıl ağır bir yük gibi çöktüğünü kalbine.

Aziz Abi niye Sivas'a gitti? Ömrünü yetim, kimsesiz çocuklara niye verdiyse o yüzden gitti. Aziz Abi yakılmayı hak edecek ne yaptı bu ülkeye? Ölmeden bir saat önce bile, ömrünü verdiği kimsesiz çocukların nasıl daha rahat yaşayacaklarını ve gelecekte onlara daha iyi neler sunabileceğini düşündüğüne adım gibi eminim. Bu yüzden mi hak etti yakılmayı?

Sf: 107
"Yakılanlardan mısın, yoksa yakanlardan mısın?" diye sorarmış Sivaslılar gurbette birbirlerine rastladıklarında. Ben, hala yananlardanım...

Sf: 109
12 Eylül'den önce çalıştıkları bölgedeki kadınlarla birlikte hareket eden, konuşan, yardım eden devrimciler vardı. Onlara Mitka'nın romanını okuyorlardı. Romanda gerillalar dağa çekilince halk bahçelere ekmek koyar, acıktıklarında gece gelip almaları için. Bucalı kadınlar yıllar sonra devrimci kadınlarla karşılaştıklarında, onlara "Romandaki gibi, biz de günlerce balkonlarımıza ekmek koyduk, ama gelmediniz," demişler.

Sf: 113
Mahir...
Mart 1974. Nevşehir Lisesi'ndeyim. Haftada bir saat "Milli Güvenlik Dersi" diye bir ders görüyoruz, nam-ı diğer "askerlik" dersi. Nevşehir Komando Birliği'nden tıknaz, yanık tenli, albay mı binbaşı mı bilemediğim rütbeli bir asker girerdi derse. Sınıf mümessili Derviş koridorun başında durur, albayın gelişini kollardı. Onun uzaktan gelen "Dikkaaat!" sesiyle toparlanır, hiç sesimizi çıkarmadan, ayakta mum gibi beklerdik. Askerlik dersinde sıranın gözüne yerleştirdiğim kitapları okurdum genellikle ya da 1-A'daki yeşil gözlü kıza akrostiş yazardım... Öyle bir ders işte.

Sf: 114
Martın son günleriydi galiba. Albay birkaç hafta derse gelmedi. Lisede boş geçen derslerin tadı hiçbir şeye benzemez. Ben şiire devam ettim tabii ki. Hicranlı dörtlükler yazıyordum artık. Zaten "benim ki" de geçen gün koridorda arkadaşıyla kıkırdayarak geçip gitti yanımdan, neye yoracağımı bilemedim. Zafer Hoca'nın dediği gibi kara sevdaya mı düştüm nedir.
O haftaki askerlik dersine bir tuhaf geldi albay. Derviş'e "dikkat" çektirmedi. Her zamanki zıpkın hal de yoktu üzerinde. "Bilmem kaçıncı sayfadan itibaren okuyun," diyerek oturdu yerine. Kalktı sonra, pencereye gitti ve uzun uzun baktı dışarıya. Her zaman en arka sıradaki haytalarla oturduğum için görebiliyordum ne yaptığını. Arkasına bağladığı ellerini biraz daha sıktıktan sonra asker botlarının içinde hafifçe yaylanarak geriye dönüp bizi seyretmeye başladı. Bir şeyler konuşmak ister gibi bir hali vardı. Nasıl olduysa laf teröre, komünizme falan geldi. Bizim albay iki sene önce Niksar Kızıldere'de Mahirleri kuşatan komando birliğindeymiş. Ağır ağır ve kelimelerini seçerek konuştuğunu iyi hatırlıyorum albayın. "Biz görevimizi yaptık," diyordu. "Askerlik" diyordu. "Emir komuta" diyordu. O günkü dersten aklımda kalan cümle ise "Ne olursa olsun, yine de yiğit çocuklardı..." cümlesi olmuştu.

Sf: 115
Canım çok sıkılıyor.
Siz ne yaparsınız canınız çok sıkıldığında? Yeğenimi kaybettiğimde Edip Cansever okumuştum hiç durmadan.
Şimdilerde Ulaş'ın Mahir'i kucakladığı videoyu izliyorum. İyi geliyor.
Sf:119
Ama zor oyunu bozar.
Bu yüzden mesela, 27 Mayıs 1871'de Parisli komüncüler öleceklerini de bilseler, tarihe "başka türlü bir hayatın mümkün olacağını" kanlarıyla yazmışlardır. Çoğu işçi, gazeteci, doktor ve rahip olan doksan iki kişi almış gün kadar iktidarda kalmayı başarmışlardır. Bu kısa sürede kiralar azaltılmış, borçlar ertelenmiş, faizler yasaklanmıştır. Fabrikalar çalışan işçilere devredilmiştir. En sert direniş yoksulların daha yoğun olduğu bölgelerden gelmiş, sokak savaşları sekiz gün sürmüştür. Dönemin hükümeti 27 Mayıs 1871'de kuşattığı direnişleri ve destekçilerini vahşice öldürmüştür.

Sf: 123
Annem bahçedeki kümesten yakaladığı tavuğu kestirecek birini arıyor. Babamın hiç o taraklarda bezi yok. İki büyük abim gazozhanede. Bana bakıyor, kitap okuyorum, benden de ümit yok. Yan komşumuz Memiş Amca'yı bulmak için kendi kendine söylenerek çıkıp gidiyor. Memiş Amca emekli astsubay ve annemle iyi anlaşırlar nedense. Az sonra konuşmalarını duyuyorum. Memiş Amca askerlerine emir veren tarzını hiç bozmadan, kış için aldığı odun ve kömürleri anlatıyor anneme. Nasıl ucuza aldığını, odunların kuruluğunu, kömürlerin hiç tozunun olmamasını falan. Merdivenin altında gördüğüm odunlar geliyor aklıma, cetvelle ölçülmüş gibi düzgün ve hepsi de aynı hizada.

Sf: 126
Yine babamla bitireyim ben bu mevzuyu: "...Ekini biçip, buğdayı savurduktan sonra, ürünü çuvallara doldurur, pazara götürürdük. Geride, harmanın dibinde, arpa, buğday ve yulafın karışık olduğu, 'kesmik' denilen bir yığın kalırdı. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da çavdar. Bu karışık ürün pazarda pek para etmez. Çitçiler, hasattan kalan bu karışık ürünü toplar, temizler ve değirmende öğütürler. Bu undan dünyanın en lezzetli, en güzel kokulu ekmeği olur: kesmik unun ekmeği..."

Kızdan erkekten, yaşlıdan gençten, yan yana durandan, birlikte yürüyenden korkanlar! Hala anlamadınız mı, biz kesmik unun ekmeğiyiz. Sizin pazarınızda para etmemek bize ancak gurur verir. Kızlarımız ve oğullarımız yeryüzü sofrasının en has ekmeğidirler. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da çavdardırlar. Bazen Deniz, bazen Mine, bazen de Aleida'dırlar. Kızlı erkeklidirler yani. Umudumuz onlardır...

Sf: 128
İşte, görüyorsunuz, "Emek Sineması'nı yıkıp, yerine on bir sinema daha yapacağız," diyorsunuz, yine de memnun olmuyoruz. Şaşırıp, hayretle bakıyorsunuz yüzümüze, hatta tutamayıp kendinizi, öfkelenerek gaz sıkıyor, cop sallıyorsunuz kafamıza. Ama olmuyor. Çünkü sizin biber gazı sıktığınız gözlerimiz, sizlerin gördüğü şeyleri görmüyor. "Çünkü göz 'şeyleri' görmez, başka şeylerin anlamını yüklenmiş şeylere ait 'şekilleri' görür. Mekanlar, kendi başına hiçbir şey değildir. Bir 'yer'in 'yer'likten çıkabilmesi ve 'mekan' olarak nitelenmesi için, 'iletişim'in bir uğrak noktası olması gerekir. Mekan, ancak en temel bir insani deneyim olan iletişim ile ilişkisi halinde mekan olur, aksi halde bir 'yer' olarak kalır.

"Mutlak mekan diye bir şey de yoktur. Mekan ancak içerdiği enerjilerle var olur. Zaman da kendi başına hiçbir şey değildir. O da ancak içinde yer alan olaylar sonucu kendini sürdürür." (Heidegger)

Sf: 129
Yerimiz farklı, yönümüz farklı. Bu şehre, mekanlarımıza, meydanlarımıza farklı yerlerden bakıyoruz. Biz Bankalar Caddesi'ne baktığımızda ilk sevgilimizi hatırlarız, siz ilk banka hesabınızı. Biz Emek Sineması'na girdiğimizde, ilk hangi filmle ruhumuzun savrulduğunu düşünürken, siz "Daha önce niye fark etmedik buradaki rantı," diye hayıflanırsınız.

Hüseyin İnan'ın, idam kararı kesinleştikten bir hafta sonra bile okumak için avukatı Halit Çelenk'ten, mecliste görüşülen tarım reformu tutanaklarını istemesini neden anlayamıyorsanız, bizi de ondan anlayamazsınız.

Sf: 130
Ünlü gezgin Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatır Kubilay Han'a. "Peki, köprüyü taşıyan taş hangisi?" diye sorar Kubilay Han. "Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi," der Marco. Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler: "Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer." Marco cevap verir. "Taşlar yoksa kemer de yoktur."

Sf: 134
Che için, "Çok iyi bir kumandandı," diyor köylüler. "Doktordu ve gebe kadınlara yardım ediyordu. Eşitlikten, adaletten ve sağlıktan söz ediyordu ve özellikle yoksulların aç kalmamasını istiyordu. Bizim için öldü o. Aynı İsa gibi. O, gerçek bir azizdi.

Sf: 136
Galeano'dan gerçek bir hikaye: "Paris belediyesinin işçileri ellerindeki ağlarla şehirdeki güvercinleri yakalamaktadırlar. Bu sırada elindeki şemsiyeyle orta yaşlı bir kadın öfkeyle saldırır işçilere ve ağlarını parçalar. İşçiler bir yandan kadını engellerken öte yandan da ne olduğunu anlamaya çalışırlar Kadın bir süre sonra yorulur ve bir duvarın dibine çöker. Uzun bir sessizlikten sonra da konuşur: "Benim oğlum öldü."

İşçiler çok üzüldüklerini ama bunun yaptıkları işle bir ilgisinin olmadığını söylerler. "Paris'te binlerce güvercin vardır ve bu işi yapmak zorundadırlar..."

Sf: 137
Kadın "Anlamıyorsunuz," der, "oğlum ölünce güvercine dönüştü..."
İşçiler suskunlaşarak, bir süre göğü, kaldırımları ve damları dolduran güvercinlere bakarlar. Biri sorunu çözmek için kendince bir yol önerir:
"İyi öyleyse Madam, siz oğlunuzu alıp gidin! Biz de rahatça işimize bakalım."
Kadın biraz sustuktan sonra acıyla konuşur: "Ama güvercinlerin hangisi benim oğlum, bilmiyorum ki! Zaten bilsem de alıp götürmem onu. Arkadaşlarından ayırmaya ne hakkım var?"

Sf: 148
Aynı cümle çok sonraları bir İstanbul akşamında yeniden çıktı karşıma. Rasih Abi'nin, bizim hastanede uzunca bir süre yoğun bakımda yatan eşi, epey sonra gözünü açarak bir şeyler istemiş. Anestezi uzmanı gülerek yanıma geldi, "Beria Hanım rakı istiyor," dedi. Normal suya biraz anason katıp içine de pipet koyup gönderdik. "Çok mutlu olmuş." Öyle dedi Rasih Abi. Kısa süre sonra da kaybettik kadını. Birkaç gün sonra taziye için Rasih Abi'nin evine gittim. Anılar ve kitaplarla dolu salondaki berjer koltuklara karşılıklı oturarak sohbet ettik. Bir ara laf yeni kaybettiği eşine geldi. Rasih Abi eşinin cenazesini bizden aldıktan sonra o gece evde kalmasını istemiş.

"'Evde kalsın bu gece,' dedim kendi kendime. Her zamaki gibi yatağımıza yatırdım ve ellerinden tutarak son bir kez, yanında, huzur içinde uyudum," demişti.

Sf: 153
Biri Konuşunca Aydınlık Oluyor
"Babam o gün konuşsaydı benimle, gitmezdim abi evden. Niye gideyim? Sokak zordur abi. Her türlüsü vardır," demişti Ferit, avuç içini tırnağıyla bir şeyi kaldırmak ister gibi dikkatle kazıyarak.

Hastaneyi ilk açtığımız günlerden iriydi. Sekreterin cep telefonu çalınmış, kimin yaptığını da bulamamıştık. Yeni bir telefonla gönlünü almayı düşünürken, idari midir müjdeyi verdi. Telefonu sokakta yaşayan çocuklardan biri çalmış meğer. Arkadaşlarından birisi de telefonu elinden alarak iade etmiş. Telefonu verirken defalarca özür dilemiş üstelik: "Ercan Abi kusurumuza bakmasın. Oğlan tineri fazla çekmiş, iyiymiş kafası, ne yaptığını bilmiyormuş."

"Çağırsanıza şu çocuğu Allah aşkına, bi konuşayım," dedim ve Ferit'le hikayemiz başladı.
"Kaportacıda çalışıyordum abi aslında. İşi de öğrenmiştim. Ustam çok severdi. O akşam maç vardı, arkadaşlara takıldım, geç gittim eve. Aslında pek yaptığım bir şey de değildi. Eve vardım. Babam acayip kızgın. Hiçbir şey söylemeden, konuşmadan iki tokat attı. Ama, çok zoruma gitti. Ertesi gün gitmedim işe. Daha ertesi gün de. İşe gidiyorum diye çıkıyordum evden, orda burda geziyordum. Akşam olunca da dönüyordum eve. Bir gün öğleyin tesadüfen dükkana uğramış babam. Epeydir işe gelmediğimi söylemiş usta. Neyse, çıraklardan biri söyledi durumu. "İstersen eve gitme, durum fena," dedi. Korktum. O akşam gitmedim eve, ondan sonra da hiç gitmedim. Bir ay kadar sokaklarda yattım kalktım. Sonra da alıştım zaten. Herhalde iki buçuk-üç sene olmuştur sokaktaki hayatım. Yani düşünüyorum da abi, o akşam babam bi kere konuşsaydı benimle, bunlar olmazdı biliyor musun. Konuşmadı, hiçbir şey sormadı bana, dinlemedi beni. Bak sen ne güzel konuşuyorsun ani benimle Konuşunca iyi oluyor çünkü..."

Sf: 154
Ferit'i hastane kadrosuna aldık. Halkla ilişkilerin ilan, reklam dağıtımlarını yapıyordu. Sonra, uzunca bir süre görmedim Ferit'i. Başhemşire söyledi, hastalanmış, iyi değilmiş. Tetkik falan, kanser teşhisi konmuş, tedavi oluyormuş. "Kemoterapi için geliyor ara sıra," dedi, "sizi soruyor, bulamıyor." Geçen gün kapı çaldı, baktım Ferit. Biraz zayıflamış sanki, yüzü de hafiften kararmış. Kucağında topaç gibi bir oğlan. Kanserler boğuşurken yine pervasızca yaşadığı bir evlilikten doğan çocuğunu almış kucağına, bana el öpmeye getirmiş; "Biraz da konuşuruz hocamla," diyerek gülümsedi mahcubiyetle.
"Ne koydun oğlanın adını?"dedim kucaklarken.
"Allah var, adını Ercan koyacaktım abi, ama bizimkinin adağı varmış, Umut koyduk."

Sf: 155
"Mouchette" Fransız yönetmen Bresson'un başyapıtlarından biridir. Filmde, on beş yaşında bir genç kızın yoksulluk ve acılar içindeki hayatı anlatılır. Filmin final sahnesinde Mouchette, intihar etmek için bir göl kenarına gider. Suya atlayıp boğulacaktır. İlk denemenin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra etrafa bakınırken, yoldan geçen bir traktör görür. Traktörü kullanan çiftçiye kırılgan bir şekilde elini kaldırarak selam verir.

Sf: 156
"Hayata tutunma isteğinin küçücük de olsa bir karşılığını bulmak istiyordur, bir merhamet ifadesi...
Çiftçi selamı gördüğü halde karşılık vermeden geçer gider. Mouchette intihar eder.

Kieslowski, oyuncu seçimlerinde, oyuncuların sadece dış görünüşleri ya da teknikleri ile ilgilenmez. Oyuncu adaylarıyla sohbet ederek onların ruh hallerine de vakıf olmaya çalışır. "Veronique'in İkili Yaşam "ının oyuncu seçimleri sırasında bir kadın oyuncu, üzgün olduğu zaman insanlarla beraber olmak için dışarı çıktığını söyler. Altı yıl önce başından geçen bir olayı anlatır sonra:

"Sinirlerim çok bozuktu, ben de dışarı çıktım. Sokakta, ünlü Fransız mim sanatçısını Marcel Marceau'ya rastladım. Çok yaşlanmıştı. Yanından geçip giderken dönüp bir daha baktım ona. O da döndü ve bana gülümsedi. Orada, birkaç dakika gülümseyerek durdu, sonra da uzaklaştı. O an, Marceau beni kurtardı."

"Marcel Marceau'nun onu kurtarmak için yaşamış olup olmadığını konuştuk," der Kieslowski.

"Belki de Marceau'nun yapmış olduğu hiçbir şey, hiçbir gösterisi ve bu gösteriler yoluyla insanlarda uyandırdığı hiçbir duygu, bu gerçekle karşılaştırıldığında bir şey ifade etmiyordu. 'Sizin için ne kadar önemli olduğunu biliyor muydu?' diye sordum. 'Hayır, dedi oyuncu. 'Bir daha onu görmedim.'"

Sf: 160
Üniversiteye başladığımda ise, o galiba ilk yaptığı katın etrafında gece gündüz nöbet tutuyordu. Binasını hem yeni gelen hemşirelerinden, hem de belediyenin zabıtasından korumak için. Üçüncü sınıfa geçtiğimde Erzincanlı üçüncü katı çıktı bir önceki katın bekleyen demir filizlerinin üzerine. Mezun oldum, mecburi hizmet için Anadolu'ya gittim. Hacı Taşan'ın saz çalıp türkü söylediği meyhanede kasaba bürokratlarıyla ilk yemeğimi yerken, bizim mal sahibi belediye meclis adayı olduğu Özal'ın partisinin ileri gelenlerine, binanın girişindeki et lokantasında ziyafet veriyordu. Çok sonraki sohbetlerimizde o günlerden söz ederken, siyaset yapma tarzını veciz bir atasözüyle anlatıyordu: "Yedireceksin doktor bey, yiyen ağız utanır."

Sf: 161
Zemin katta kamyon tamirhanesi, girişte et lokantası ve kıraathane, bir üst katı iki hemşerisine kiralamış; biri hafriyatçı, diğeri muhasebeci. Onun üzerinde de "Düğün Salonu" vardı. Halay çekerken rahat dönülmüyor diye ortadaki kolonu kesmişlerdi binbir zahmet. Her düğünde aşağıya doğru bel veren salonun üst katına da ev yapılmıştı.

Sf: 163
2001'de bir başka hevesle bütün sokaklarını dolaşmıştım mahallenin ve semti ne kadar az tanıdığımı da anlamıştım böylece. Adım adım gezdiğim sokaklarında çocuklar camekanlarda ya da kapı eşiklerindeydiler her zamanki gibi. Partisinden aday olmaya heveslendiğim genel başkanı karşılamaya gittiğimizde havaalanına, adamın karşısında yarım saat konuştuktan sonra bana değil de arkamdaki televizyona baktığını fark ettiğimde zaten alamıştım boşa kürek çektiğimi.

Sf: 167
Yılmaz Güney'in annesi Güllü Hanım da oğlu Fransa'ya kaçtıktan sonra onun sesini ancak telefondan duyabiliyordu. Yılmaz'ın hastalığının giderek ağırlaştığı günlerdi. Bir süre sonra da öldü Yılmaz. Haberi sakladılar ve söylemediler Güllü Ana'ya. Yılmaz'ın ağzından mektuplar yazıldı, selamlar söylendi. Oğlunun sıkıntıda olduğu, ilk fırsatta yanına geleceği ve onu arayacağı anlatıldı. Epeyce devam etti bu masum oyun. Sonunda öldü Güllü Hanım, oğlu Yılmaz'ın ölüm acısını yaşamadan, çekip gitti bu dünyadan.

Sf: 172
1973 yılı... Lütfi Akad ve eşi, Şehir Tiyatrolarında bir oyun seyretmeye gidiyorlar. Oyun ara verdiğinde yanlarına TRT'de çalıştığını söyleyen genç bir kadın geliyor ve kendini tanıtarak, "Lütfi Bey gülerek, "Ben daha gencim efendim,  siz kendinize belgesel yapacak daha yaşlı birini bulun," diyor. Genç kadın, "Sayın Akad, teklifimi düşünün, sizi tekrar arayacağım," diyerek gidiyor. Hayatının belgesel yapılması önerisine canı sıkılan Lütfi Bey, "Kadının konuşma edasında, 'belgeselin yapılmadan ölürsen suç benim değil' gibi bir hava vardı," diyor anılarında.

Belgesel niyetlisi kadın daha sonra birkaç kez daha arayarak not bırakıyor, ama iş sonuçlanmıyor. Ardından iki yıl geçiyor ve 197 yılında, üstelik bir haziran günü, Lütfi Bey sıkı bir üşütme sonucunda yatağa düşüyor. Ateş, öksürük vs... Yatağa düştüğünün ikinci günü evdeki telefon çalıyor. Telefonu açan eşi biraz sonra kafasını uzatıyor ve
"Lütfi, Ankara'dan arıyorlar, o hanım," diyor.
"Hangi hanım?"
"İşte o, belgeselci!"
"Eyvah!" diyor Lütfi Bey. "Galiba ölüyorum. Yoksa niye arasınlar?"

Sf: 173
Ondaki bu tuhaf telaşı gören eşi merak ederek soruyor:
"Kim bunlar Allah aşkına?"
"İşte o belgeselciler."
"İyi de ne var bunda telaşlanacak?"
"Öyle deme, bunlar boşuna aramazlar!Söyle aramasın beni. Niyeti yok, ölmeyecekmiş de. Umudunu kessin benden."

Sf: 176
Sinemanın gücü zamanı mühürleyen bir sanat olması. Sinemayla birlikte insan ilk kez "zamanı durdurma, yeniden yaratma ve isterse ona geri dönme olanağına" kavuşmuştur. Filmler, zamanı dondurur ve onu yeniden defalarca izleme şansı verir.

Yılmaz Güney, ilk gençlik yıllarında bisikletine binerek sinemadan sinemaya film bobinleri taşıyordu. Aynı zamanda makinistlik de yaptığı bu sinemalarda yıpranmış film pelikülleri koptuğunda ya da yandığında sahneye çıkıp, seyircinin göremediği sahneleri anlatıyordu.

Kopan yerlerimizi tamamladığımız bir büyülü andır film seyretmek.

Sf: 178
Komiseri dinlerken, bir süre önce, dede katili genç bir kızı sorgulayan komiseri oynadığım "Derin" filmi gelmişti aklıma. Ensest ve sonucundaki cinayeti anlatan bir filmdi "Derin". Filmdeki kız, sorgucunun tüm çabasına rağmen dedesini niçin öldürdüğünü söylemez. Tam ortalık toparlanıp sorguya son verileceği sırada birden odanın camına bir kuş çarpar. Genç kız konuşmaya başlar ve cinayeti niye işlediğini tüm açıklığıyla anlatır.

Aklımızı zorlayan değil, duygularımızı harekete geçiren şeydir asıl olan. Bu da çoğu zaman "çok basitmiş gibi gözüken, küçük bir ayrıntı"dır... "Bir zamanlar Anadolu'da" filminde, katile cesedin yerini en sonunda söyleten şey, muhtarın güzel kızının sunduğu bir bardak çaydır. Kasabadaki komiserin sözünü ettiği suçluyu konuşturan şey sokaktan gelen bir çocuk sesi, "Derin" filmindeki kızın cinayeti açıklama sebebi ise sorgu odasının pencere camına çarpan kuştur. Kuş cama değil, aslında "vicdanımıza çarpmıştır" da diyebiliriz.

Sf: 179
Kieslowski'nin "Aşk üzerine Bir Film"inde genç delikanlı Tomek, komşusu Magda'yı dürbünle röntgenler. Ona aşık olmuştur. Sürekli sevgili değiştirmesiyle bilinen orta yaşlı Magda, küçük aşığı yakalar ve ona ne istediğini sorar: "Sevişmek mi, birlikte eğlenmek mi ya da ne?" Tomek 'in cevabı ile Metin Erksan'ın "Sevmek Zamanı"ndaki Boyacı Halil'in cevabı hemen hemen aynıdır: "Hiçbir şey... Hiçbir sebebi yok. Sadece seyretmek istiyorum."

Sf: 180
Sinema sadece gördüğünü anlatmalıdır. Asla öğretmeye kalkmamalı, hayatı olduğu gibi göstermelidir.

Sf: 181
Hayatın ortasındayız. "Kendi kameramızın gözünden oynuyoruz. Başrol oyuncusu da biziz. Kamerada görüyor, yürüyor, çekiyor ve kaydediyoruz.

Sf: 189
Duende
Çok eskilerde ünlü bir saz ustası varmış. Onun yaptığı sazın sesi başka hiçbir sazda olmuyormuş nedense. Herkes onun yaptığı saza sahip olmak, o sazı çalmak istermiş.Uzun zamandır ona saz yaptırmayı bekleyen genç icracı, söz verilen gün giderek ustanın karşısına oturmuş ve sazını beklemeye başlamış. Yaşlı saz ustası az önce bitirdiği pırıl pırıl sazı alarak bir süre bakmış. Delikanlı da birazdan sahip olacağı sazını hayranlıkla seyrediyormuş. Yaşlı adam birden elindeki sazı sapından tutarak havaya kaldırmış ve birkaç saniye sonra da yere bırakıvermiş. Usta, dağılan sazı sakince toplayıp, yeniden tamir etmiş. Eskisinden pek farklı değilmiş saz, lakin dikkatli bakılınca yaralı olduğu da anlaşılmaktaymış. İşini bitiren usta sazını delikanlıya teslim etmiş:
"Şimdi çalabilirsin artık!"

Delikanlı şaşkınlıkla almış sazı ve çalmaya başlamış. Şimdiye kadar hiç duymadığı derinlikte ve güzellikte sesler çıkarıyormuş sazdan...
Yaşlı adam sakince konuşmuş: "Sazın büyüsü yarasındadır. Ancak yaralı bir gövdeden çıkan ses içli ve ezik olabilir.

Sf: 191
Neşet Ertaş uzun yıllar Ankara Radyosu'nda, "Yurttan Sesler" programında türkü söylemiştir. "Kırşehirli mahalli sanatçı Neşet Ertaş" anonsuyla on beşer dakikalık ayda iki program. TRT'ciler bu programlar esnasında Neşet'in arkasına koro vermek isterler. Neşet kabul etmez ve hep tek başına çalar. Neşet'in söyleşisinde bunun sebebini anlatırken tarif ettiği şey, onun duende'sinden başka bir şey değildir. "Türküler özeldir. Türküyü üreten insanın yüreğindeki aşktır. O aşktan yüreği yanar ve o yanıklıktan türkü çıkar...Arkamda koro olmasını ben istemedim. Koro benimle çalamaz ki. Ben duygusal çalıyorum, onlar notayla. Aynı şekilde çalamam ben. Benim o andaki duygum bir başka oluyor, başka bir zamanda da daha başka bir duyguda oluyorum. Onların yapacağı bir şey değil bu."
Sf: 192
Yılmaz Güney'in sinemacılığından söz ederken, "Onda şeytan tüyü vardı," diyor Nihat Ziyalan. "Onun yürüyüşü, duruşu, gülümsemesi..."
Başka kimsede olmayan şey. Nihat Ziyalan'ın "Şeytan tüyü" dediği şey, Yılmaz'ın duende'sidir. "Umut gibi, Türk sinemasının dönüm noktası sayılabilecek bir filmi yaratan en önemli sebep, işte onun bu niteliğidir.

Sf: 196
"Peki, burada bir gazete çıkarılırdı. Namık Kemal de başyazarıdıydı." "İbret!" diye atladım heyecanla.
Hiç öyle takdir, iltifat falan yok. Duymamış gibi devam etti:
"Namık Kemal yirmi üç yaşında başladı gazeteciliğe. Aynı yaşta başlamışız demek ki. 1952'de.

Sf: 198
Ortaokuldaki ilk gazetecilik deneyimim, okulun "İlk Adım" isimli duvar gazetesidir. Sınıftaki ahşap rabıtaların mazot kokusunu hala burnumda hissettiğim ortaokul yıllarının müdür muavini Rıza Bey, öğle arasında gazozhanede şişe yıkayıp, derse yetişmek için sınıfa doğru koştururken, koridorun ortasında, duvarda epeydir değişmeden asılı duran İlk Adım gazetesinin önünde durdurdu. Pek hayırla sonuçlanmaz bu beklenmedik duruşlar! Akşam kapalı sinemaya Yılmaz Güneyin filmine gitmiştim gizlice; okulun haysiyet kolundan gören oldu da, şikayet mi ettiler acaba? Korkuyla bakıyorum yüzüne.

Sf: 199
"Senin edebiyatın iyiymiş, öyle mi?"
"Öyle" der gibi başımı yana eğiyorum.
Sağına doğru dönerek, elindeki ince uzun sopayla duvar gazetesini gösteriyor:
"Bu gazete sana ait artık, bundan sonra sen çıkaracaksın bunu. Yazıları toplayacaksın, resim bulacaksın. Bir de başyazarı yazacaksın her sayısına. Okulumuzdaki güzelliklerden, başarılardan haber vereceksin... Anlaşıldı mı?"

Okulumuzdaki güzellikler, başarılar, öyle mi! Peki, okulumuzun pek meşhur "sıra dayaklarını" da yazsam, ya da her sabah okul girişinde elinde makasla bekleyen müdür muavininin saçı birazcık uzamış ergen arkadaşlarımın esmer ve masum kafalarında açtığı eşek tıraşı izlerini yayımlasam, Fransızca, fizik ve coğrafya derslerine öğretmen olmadığı için hala noter Hasan Abi'nin kaymakamın karısının, bir de mimar Rasim Abi'nin girdiğini anlatsam.


Sf: 205
Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in "Dönüş" filmini seyrettikten sonra, büyük kardeşi oynayan Vladimir Garin'in filmdeki gölde boğularak öldüğünü okuduğumda çok hüzünlenmiştim. 1987 doğumlu Vladimir Garin on altı yaşında ilk kez oynadığı bu uzun metrajlı filmde inanılmaz bir performans sergiliyordu. İlk ve tek filminin gösteriminden hemen önce bu kez eğlenmek için girdiği göl, onun ölüm seti olmuştu. Gogol'ün Ölü Canlar'ını okuduğum günlerde, onun kitabın ikinci cildini bir çılgınlık anında, şöminede yaktığını öğrendiğim an içimden "Ah!" iniltisine benzer bir ses çıkmıştı, Garin'in ölüm haberini okuduğumda.

Sf: 219
Kasabalarda çok fazla müdür vardır. Malmüdürü, Ziraat Bankası müdürü, nüfus müdürü, yazı işleri müdürü, milli eğitim müdürü, emniyet müdürü, okulların müdürleri vs... Bayram törenlerinde ön sıradaki koltuk ya da sandalyelere yan yana oturan onlarca müdüre, yine PTT'de çalışan muzip bir personelin şakasını hatırlıyorum. Bürokrasinin sıralandığı sıranın en başından bağırırdı: "Müdür bey merhaba!" Tüm sıra koro halinde (haklı olarak, hepsi de müdürdü) kafalarını ondan yana çevirerek "Merhaba!" nidasını koyverirdi... Bu müdürlerden birisi de PTT müdürüydü ve beni hiç sevmediğini de çok iyi bilirdim. Sebebi malum: "Doktor bey, iyi hoş da, biraz gomunis." Akşamları kulüpte karşılaştığımızda özellikle bakışmamaya gayret eder, bulunduğum masalara da hiç oturmazdı.

Sf: 225
Yıl 1982, İzmir. Tıbbiye'de öğrenciyim. Hafta sonu oldu mu, istikamet Şan Pasajı, "Aydın Kitabevi".

Geçen hafta okumaya başlayıp, çaktırmadan sayfanın ucunu büküp bıraktığım kitap yerinde duruyor. Rafların dibine, küçük bir tabureye çökerim. Aydın Abi nazik adam, mutlaka çay ısmarlar. Bildiğin, kütüphane muamelesi yapıyorum kitapçıya. Yorulup eve dönme vakti geldiğinde, "Şimdi kitap almadan gitmek de ayıp olur" düşüncesiyle alınan ucuzundan bir şiir kitabı. Aydın Abi bir kitap da kendisi koyar torbaya, halden anlar sağ olsun.

Çok yıllar sonra bir konuşma için İzmir'e gidince, hemen Kemeraltı'na daldım. Derdim pasajı bulup, hala kaldıysa kitabevine uğramak. İkinci Beyler'in etrafında bir süre şaşkınca dolandım. Bir pasaj var ama, içinde Şan Sineması yok. Camlarında, "devren satılık" ve "indirim" ilanlarının asılı olduğu karanlık bir geçit. Burası olmaz bence. Sırtını ışıklı bir reklam tabelasına dayamış, başı önünde sigara içen birisine yaklaştım sonra:
"Pardon birader, Şan Pasajı burası mı, yoksa başka bir yerde mi?" deyince, adam pasajın şaşaalı günlerini de yaşamış ekabir ve efkarlı bir esnaf sesiyle, "Burası, burası... Şan Pasajı burası. Neyi aramıştın sen?" diye mırıldandı. Neyi mi aramıştım? İlk gençliğimi tabii ki... İlk aşkımı, canım İzmir'imi... Şiirlerimi... Masumiyetimi bir de. Çok şey mi aramıştım?

Sf: 232
Ömer Usta cihazı iki günde kurdu. Sıra deneme çekimi yapmaya gelmişti ki beni çağırdılar. Kaset yerleştirildi, ışıklar kapandı, Usta düğmeye bastı. Hiçbir şey yok. Sağını solunu kurcalayıp bir daha, yok... Cihaz çalışmıyor. O gün akşama kadar uğraştı Ömer Usta. Cihazı çalıştıramadı. Ertesi gün geldiğimde röntgen odasının zeminine kocaman bir brandanın serildiğini ve Ömer Usta'nın iki oğluyla birlikte bizim röntgen cihazını en ufak vidasına kadar parçalayıp yere serdiğini gördüm. Her parça numaralanıp, işaretlenmişti. Ara sıra yaptığım ümitsiz ziyaretlerin birinde Ömer Çoban'ın elindeki Kiril alfabeli bir şema kitabına bakarak, cihazı yeniden ve baştan kurduğunu anladım. Bir hafta içinde, tüm parçaları hiç değiştirmeden ve müdahale etmeden elindeki şemaya göre bir araya getirdi ve beni de çağırarak düğmeye bastı. Cihaz çalışıyordu!
"Bakın doktor bey. Biz bu cihaza hiçbir müdahalede bulunmadık. Ne yaparsak yapalım çalışmıyordu. Bu yüzden parçaladık ve yeniden kurduk, ama elimizdeki şemaya göre. O zaman çalıştı. çalışmama sebebini bulamazsan boz, parçala ve kaynağına bakarak yeniden kur. Hiçbir şeyini değiştirmene gerek yok. O çalışır."

Sf: 236
Evet, 1990'lı yıllarda Konya'ya gelen bir grup araştırmacı, her yaştan görüştükleri kadın ve erkeklere gördükleri rüyaları anlattırıyor ve karşılığında para veriyordu. Rüyalarını satın alıyordu yani!

Bir grup psikolog piyasada bilinen bir araba markası adına yüzlerce denekle konuşuyor, onlara hayallerini anlattırıyormuş. Asıl dertleri de, onlar için ideal araba hayalinin ne olduğunu ortaya çıkartmakmış. Anlaşılan, Türkler, ucuz ama pahalı zannedilen, küçük ama gösterişli, spor gibi gözükse de haşmetli bir araba hayal ediyormuş. Arkadaşım, "Tüketici algısı işte," diyerek bitirmişti sohbeti.

Sf: 238
"Afrika'da 'yalanı' bilmeyen kabileler yaşadığını biliyor musunuz? Antropologlar, anlatmaya çalışmışlarsa da, yerliler bir türlü anlayamamışlar 'yalan' kelimesinin neyi ifade ettiğini.

Yeni Gine'de iç kısımlarında yaşayan halklar, futbol oynarken, iki takımdan birinin galibiyeti yerine iki takımın da galibiyet ve mağlubiyet sayısı eşit oluncaya kadar maç yapmaya devam ediyormuş. Oyun bizdeki gibi bir taraf galip gelince değil, iki tarafın da mağlup olmadığı kesinleşince sona eriyormuş."

"Yıl sonunda sahip oldukları her şeyi yakıp yok ederek, biriktirmenin ve sahip olmanın zehirleyici etkisinden kurtulmayı seçen toplulukların hala var olduğunu da unutmayalım."

Sf: 239
Hırsızların, eğer biz istemezsek çalamayacakları tek şey rüyalarımızdır.

Dünyaya sahip olmak için düşlerimiz yeter. Dünyanın en büyük gezginlerinden James Colman bir kördü ve sorulduğunda, "Ben ayaklarımla görüyorum," diyordu.
Düşlerimize ve kendimize inanmaktan vazgeçmeyelim.

Sf: 241
1969 Temmuz. Okullar tatil olmuş. Her gün buğday pazarının karşısındaki gazozhanemizde çalışıyorum. Abilerim nefes aldırmıyor. Sadece radyodaki "Çocuk saati" programını dinlememe izin var, o da cuma günleri saat beşte. Şişeleri yıkadıktan sonra, arka taraftaki küçük sedire uzanıp, Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'nı okuyorum. Çok komik bir kitap. Yan komşumuz Hacı Osman Amca, namaz vakitlerinde dükkana geliyor. Elinde ibrik, abdest almak için su dolduracak. Birkaç kez yanıma gelip bana bakıyor. Kitaba öyle dalmışım ki , dünyadan haberim yok. Abime söylediklerini duyuyorum ama: "Oğlum, buna dikkat edin. Kendi kendine gülüyor. Çok okumaktan oynatmış olabilir. Babana söyle de bir doktora göstersin."

Az sonra dükkana, abimin arkadaşı Hasan Hüseyin Abi giriyor. Biz, "Hacı Dayı" deriz. Pek mutlu. Bir film çekiliyormuş. Zelve'de. Adı ne, kim çekiyor, bildiği yok. Hüseyin Zan'la konuşmuş, anlaşmışlar. Bütün işleri o ayarlıyormuş zaten. Yemek, yevmiye çok iyi. Bir problem var yalnız. Film boyunca kafasında boynuzlu bir miğferle dolaşacakmış, ona canı sıkılıyor. Arkadaşları dalga geçerler çünkü. Zaten dediği gibi de oldu. Uzun yıllar bu boynuzu miğfer meselesi konuşuldu kasabada.

İtalyan yönetmen Pasolini, Maria Callas'ın başrolde oynadığı "Medea" filmini Avanos Zelve'de çekti. Hacı Dayı ve bir çok Avanoslu o filmde oynadı. Geçenlerde tesadüfen "Medea"yı seyrederken, Pasolini'nin fantastik boynuzlu askerlerinin arasında Hasan Hüseyin Abi'yi gördüm. Pause'a bastım, bekledim... Sinemanın ne olduğunu düşündüm. Pasolini'nin hayal edip çektikleri mi, kasabanın tarihine iyi yevmiye ve köfte ekmekle giren sosyal bir hadise mi ya da benim, gece yarısı odamda, belleğimin elinden tutmuş, bugünün gözüyle geçmişimi okuduğum bir metin mi?

Hasan Hüseyin Abi çok sigara içerdi. Erken yaşta akciğer kanserinden öldü. Pasolini'nin feci halde dövülmüş ve kafasının üzerinden arabayla geçilmiş cesedi 2 Kasım 1975 yılında, bir sahilde bulundu. Maria Callas 1977 yılında Paris'te öldü. Vasiyeti üzerine yakılmıştı. Küllerini çaldılar. Epey sonra bulundu ve Ege Denizi'ne serpildi.

Sf: 243
Tony Curtis 2010 yılında öldü. O günlerde, Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Sinema Merkezi'nde, Mithat Bey'in konuğu olmuştum. Sohbet sonrası bana merkezin film arşivini gezdirdi. Zengin bir koleksiyonlarının olduğunu ve aradığım bir film varsa verebileceklerini söyledi.
"Paralı askerler," dedim."Yönetmenini bilmiyorum. 1970 yılında çekildi, Avanos'ta. Türkiye'de oynamadı bildiğim kadarıyla... Var mı?"
Bir an duraladı Mithat Bey ve ortadan kayboldu. Geldiğinde hafif mahcup ve biraz da canı sıkkın "Yok," dedi. "Vizyona farklı bir isimle girmiş olabilir."
Sonunda filmi buldu Mithat Bey. "You Can2T Win'Em All"muş orijinal adı, "Peter Collinson'ın filmi, 'Hepsini Kazanamazsın' diye çevrilebilir" dedi ve CD'yi önüme koydu. Akşam bilgisayarımda çocukluğumu, eski evimizi, ölmüş komşularımızı izledim ağlayarak. Mithat Alam, bir film üzerinden geçmişimi hediye etmişti bana. Belki de sinema, sadece bu kadarcık bir şeydi.

Sf: 245
"Şunu iyi biliyorum artık: Filmlerin de canı var ve basbayağı yaşıyorlar. Zamanla değişik hallere dönüşebiliyorlar, tıpkı biz insanlar gibi. Aynı filmden çocukken farklı, genç bir delikanlıyken daha farklı, sevgilisinden yeni ayrılmış biriyken ya da yeni baba olmuş elli yaşında bir hekimken çok daha farklı biçimde etkilenip, farklı duygularla çıkabiliyorsunuz. Bu sizin o filmle hangi zaman diliminde, hangi ruh haliyle ve filmin kendi yolculuğunun hangi evresinde karşılaştığınızla ilgili ola çok enteresan bir durum. Üstelik, her seyircinin, tek başına, her filmle, sadece filmle kendisi arasında çok özel bir ilişki kurduğuna da eminim.

Sinema yapanların sinemayla kurdukları ilişkinin özünün "aşk" olduğunu bilenlerdenim. Esasında bir "yolculuk" olan sinema, yaratıcı ve seyircisi arasında ortaya çıkan yabancılaşmayı ancak, basit ve gerçek insan hikayeleriyle ve hayatın kendisini öne çıkararak aşabilir.

Aşk bitmez. Asıl olan yolculuktur. Vuslat olursa da aşkın manası kalmaz..."

Sf: 250
Elimde kağıtlar, Yaşar Kemal'e bakıyorum. "Ben yazdım, beğeneceksin" dedi, içinde gözdağı da olan bir ses tonuyla!
Yaşar'la iyi dost olduk sonra. İyi tanıyordum onu. Hatta, "Beyaz Mendil"in senaryo çalışması sırasında eklenen yeni bölümlerle birlikte diyalog ihtiyacı doğunca, "bunları benim dilimle yazmak olmaz" düşüncesiyle, bazı konuşmaları onun diline benzeterek yazmıştım. Bunu daha sonra ona söylediğimde, "Yok yahu, onları ben yazdım sanıyordum," demişti, sevimli bir şaşkınlıkla.

Sf: 253
Soma Treni
12 Eylül 1980. Darbe günleri.

Bornova yurtlarının başına emekli bir albay getirmişler. Adamın ilk yaptığı, yurdun kapısında durup, kıyafetini beğenmediği öğrenciyi içeri sokmamak. Eli arkasında bütün gün dikiliyor. Yurtlara nizam veriyor aklınca. Çok geçmedi, birkaç gün sonra yurttan atılanların listesi de asıldı kapıya. İlk listede ismimiz çıktı şükürler olsun!

Şimdi kalacak yer lazım, resmen sokaktayız çünkü. Yazın Bornova akşamlarının tadına doyum olmaz. Havada her şeyi unutturan bir nergis kokusu vardır. Küçükpark'ın önündeki son otobüsü bilerek kaçırır, yürüyerek gidersin yurtlara. Lakin ekimden sonrası kötü. Soğuk adamın ciğerine işler. Zaten, kar yağarsa önce Manisa'ya, ardından Bornova'ya yağar. İzmirliler eskiden arabalarına binip Bornova'ya kar seyretmeye gelirlerdi, hala öyle midir bilmem.

Bizim Hakkı enteresan bir öneride bulundu. Kır Mahallesi'nde dededen kalma boş bir ev varmış, "Orada kalabiliriz," diyor. Plan basit: Basmane'den her akşam Soma treni var. Okul çıkışı Basmane'ye geçip Soma trenine bineceğiz. Emiralem Kır Mahallesi'nde ineceğiz. Kır Mahallesi yeşillikler içinde, mis kokulu bir köy. Çilek tarlalarının ortasında, Gediz'e yaslanmış küçük bir cennet. Ev bahçeli, iki göz odalı kerpiç bir köy evi. Sadece yazları kullanılıyor.

Sf: 254
Köyde tren istasyonu yok ama regülatör denilen tahta bir baraka var. Regülatöre yaklaşınca tren durmuyor, yoldaki keskin virajın da zoruyla iyice yavaşlıyor. Orada atlayacağız trenden. İlk gün denedik, oldu. Hakkı zaten deneyimli, yağ gibi akıyor trenden. Ben pek alışkın değilim, ama hızla öğrendim. Düştüğüm yerden koşmalıyım, onu anladım.

Akşamın geç saatlerinde vardığımız kerpiç köy evinde, hala kızlarının hazırladığı yemekler bekliyor bizi.
Hakkı'nın halası da aynı köyde. Nasıl cefakar bir kadın. Kızlar zaten birer melek. Geniş bir tepsiye sıralanmış ağzı kapalı bakır kaplarda börülce, radika, pazı ve labada. Hakkı, girişteki asmadan kopardığı üzüm koruğunu salatanın üzerine sıkıyor. Hafif acıya kaçmış sızma zeytinyağı da bulduk bir yerden. Sofra örtüsüne sarılmış kocaman ekmekler. Evin yanında amca oğlunun tavuk çiftliği var. Kuzen İbrahim, horoz çıkan yeni yetme piliçleri ya da hastalanıp ölmek üzere olan tavukları kesip kesip getiriyor. Sundurmadaki plastik bidon ağzına kadar üzün şırasıyla dolu. Keşif cümlemiz: "Oğlum bunlar şarap olmuş, yırttık lan!"

Tedariğimiz de sağlam bu arada. Dolapta epey bir Edip Cansever var. Enver Gökçe, Ahmed Arif de tabii ki, Neruda, Nazım'lar gırla. O aralar nedense Hilmi Yavuz da okuyoruz. Bedrettin Üzerine Şiirler varDoğu Şiirleri var. Bir de Murathan'ı keşfetmişiz. Ama en çok Neruda sanki. Gece yarısı başlıyorum ben: " Gel de gör caddeler kan revan, gel de gör caddeler kan revan!.."

Sf: 255
Sabaha kadar süren şiir ve sohbet, sabah 5.30 Soma treninin sesiyle bitiyor. Trene binebilmek için onunla aynı istikamette sola doğru, rahvan bir koşu tutturmak zorundasınız. Tren biraz ilerideki keskin virajı dönerken illaki yavaşlayacak, tam o anda bindiniz bindiniz, yoksa kaçar gider.

Trende uyuyamıyoruz bir türlü. Kaçak bindik ya, etrafı kollamak lazım. kompartımanda Soma'nın maden işçileri, tartımaklı köyüler, entarili kızlar, yaşlı kadınlar var. İzmir'e gidiyorlar. Kemeraltı'na, Basmane'ye, belki Karşıyaka'ya. Avuçlarında kontrolör için sakladıkları biletler. Sessizce ve biraz korkuyla gösteriyorlar.

Sf: 256
1977 yılının Eylülü'nde, Kemeraltı Hisar Cami girişinde durdum. Çok güzel bir rüzgar esiyordu. Adı imbatmış, sonra öğrendim. Uykusuz bir Ankara yolculuğundan sonra, düşe kalka İzmir'e gelmişim. Sabah bir hemşerimi bulacak ve kayıt için üniversiteye gidecektim. Kampüse yani... Gitmeden önce karadut şerbeti içtim. Camiden çıkan yaşlılara baktım sessizce. Söğüşçü arabasını yerleştiriyordu hiç acele etmeden. Basmane bulvarındaki sıhhi banyo müdavimi uzun yol şoförleri, ellerinde kirli iç çamaşırlarının olduğu naylon torbalarıyla yeni garaja gidecek otobüsü bekliyorlardı, bir sonraki gurbet için. Pavyonlar çoktan paydos etmiş, beyaz ışığı yakmışlar. Sanatçı çıkışının önündeki ıslık sesiyle geriye doğru gaza basan taksiler, kıymetli yolcularını alıyorlar, Güzelyalı ya da Göztepe için.

Boyozcu ve gevrekçiler seslerini alıştırıyorlar.
6.45 Karşıyaka vapuru bugün erken gelmiş.
Saat kulesinin altındaki kız birini bekliyor, biraz telaşlı.

Sf: 257
Ah İzmir'im, ilk gençliğim, hayallerim... Olmamış, yarım kalmış şeylerin başkenti...
Yıl 2004.
Kalbimin üzerinden Soma treni geçiyor. Gül yüzlü gelinler morg kapılarında. İmbat esmiyor artık. Gediz'in içi kurudu. Çilek bahçelerini toplu mezar yaptılar. Geniş ovalarda incire, süte zeytine, bala bulanmış bir halkı, bilbordlarda ölülerini seyreden bir kalabalığa çevirdiler.

Batsın sizin karlarınız ve yüksek verimliliğiniz. Çek defterleriniz ve makosen ayakkabılarınızla üzerimizde gezinip durduğunuz yeter. Kibriniz ve azametiniz yiyip bitirecek sizi sonunda. Pahalı kol saatleriniz ve kurşun geçirmez arabalarınızla birlikte dilerim sonsuza dek yok olursunuz.

Ovanın içinden bir düdük sesi çınlıyor.
Soma treni geliyor ve galiba yavaşladı.
Şimdi koşmak zamanı... Düştüğümüz yerden kalkacağız, unutmayın!

Sf: 259
Her yönetmenin filmi kendisine benziyor. Hayatla nasıl bir ilişki kurmuşsa, kendini nasıl konumlandırmışsa, kısacası nasıl bir adamsa, filmle ilgili tüm tercihlerini de öyle kullanıyor. Aldıkları eğitim, okudukları ve etkilendikleri kitaplar, siyasal eğilimleri, gündelik hayattaki tercihleri, huyları, meşrepleri vs... Her şeyleri, nasıl bir film yapacaklarını da belirtiyor.

Oyunculuk için de benzer şeyler söylenebilir. İnsan yaşadıklarının toplamından başka birşey değildir çünkü.

Sf: 261
Yıl 1970, Avanos. Kasabada tatlı bir heyecan var. Filmciler gelmiş. Kovboy filmi çekiyorlar. Adı "Çeko". Başrollerde Yılmaz Köksal oynuyor.

Hatırladığım iki şey var o filmden: Birisi, Yılmaz Köksal'dan sürekli dayak yiyen bir figüran. Sahnenin birinde yüksekçe bir balkondan avluya düşecek. Adamın düşeceği avluya üst üste yataklar koydular. Üzerine de kocaman bir branda. Brandanın bir ucundan çalışanlarla birlikte ben de adam tutmuşum, adamın düşmesini bekliyoruz. Kamera çalıştı, adam yumruğu yedi. Aşağıya düşerken bize bakan korkulu gözlerini ve sesini hiç unutmadım: "Sıkı tutuuun."

Diğeri ise daha özel. Akşamüzeri saatleriydi. Üzerimde kısa kollu kareli gömleğim, ceplerimde Bakkal Hacı Amca'nın bardak hesabıyla doldurduğu tuzlu ay çekirdeği, taş köprüye doğru yürüyorum. Birden Yılmaz Köksal'ı gördüm. Set bitmiş belli ki, bir elinde sigara, diğerinde filmde kullandığı kovboy çizmeleri karşıdan geliyor. Hemen yanına koştum.
"Yılmaz Abi, çizmelerini ver abi, ben taşırım."
Aldım çizmeleri ve koşarak kaldıkları pansiyona bıraktım.

Sf: 262
Aradan yıllar geçti. İstanbul'dayım artık. Hastaneme filmciler gelmiş, birkaç sahne çekecekler. Başrolde de Yılmaz Köksal var. Öğle oldu, set ara verdi. Yönetmen, Yılmaz Köksal'la tanıştırdı beni. Ona, "Ben çocukken sizin çizmelerinizi taşıdım, biliyor musunuz? dedim ve "Çeko"dan söz ettim.

Yılmaz Köksal'ın gözlerindeki bakış, otuz yıl önce köprünün başında Avanoslu, küçük bir çocuğa çizmelerini verdiği bakışla aynıydı.

Öğle saatleriydi galiba. Katta dolaşırken setten uzak bir yerde, hasta odalarının birinde, yatağın üzerinde elinde bir sandviçle tek başına oturan birini gördüm. Hastalardan biri zannettim önce. Sette herkes bir sonraki sahnenin hazırlık telaşındaydı. Adamın yanına yaklaştım. Ciguli bu. Orada unutulmuş gibi, öylece oturuyor. Acıkmış belli ki. İştahla elindeki peynir ekmeği yiyor. Beni görünce bir an durdu ve artık nasıl bir duyguyla konuşma ihtiyacı hissetmiş olacak ki, tatlı bir göçmen şivesiyle,
"Meşhur olmak da ne zormuş be yav!" dedi.

Sf: 263
Oyunculuk açısından hep şanslı biri oldum. Ya, çoğunlukla kendi yazdığım diyalogları oynadım, ya da senaryoya birebir bağlı olmadan, "duyguyu" alıp, "kendi cümlemle" oynamama müsaade eden yönetmenlerle çalıştım. En azından, elimdeki metni eleştirel bir biçimde analiz etmeme saygı duyan yönetmenlerle.

Sf: 264
"Ama, seyirciyle kurulan bu ilişki aynı zamanda tehlikelidir de. Dengesini ve kıvamını kaçırırsanız, 'farkındalığınızı' yitirirsiniz.

'Kendiniz' olmaktan çıkar, sizi beğenenlerin övgülerine esir olursunuz. " Meşhur" olursunuz yani. Seyirciyle hemhal olmak, onu şaşırtarak derinleştirmek, ona ve kendinize, hayatla ilgili yeni fırsatlar sunmak yerine, birlikte yarattığınız -uydurduğunuz- gerçek olmayan lezzetli bir pastayı hızla yemeye başlarsınız. Sonunda midenizin bozulacağı kesin."

Sf: 268
Cemil Filmer Hatıralar'ında İzmir'deki sinemacılık günlerinden söz ederken, Atatürk'ün İkiçeşmelik'teki Ankara Sineması'na film izlemeye geldiğini anlatır. O gün gösterilern film, Şarlo'nun "Şarlo İdama Mahkum" isimli filmidir. Film boyunca gülmekten gözleri yaşararak kahkahalar atan Atatürk, film bittikten sonra, tüm masumiyetiyle sorar Cemil Filmer'e: "Cemil, hayatımda bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum, şunu bir daha seyretme imkanımız var mı?"

Sf: 269
"Tabii ki paşam," der Cemil Bey, sinemanın gücünü çoktan keşfetmiş bir özgüvenle, "Bu bir film efendim, istediğimiz kadar, tekrar tekrar seyredebiliriz." Atatürk'ün bir çocuk masumiyetiyle sorduğu sorunun cevabı sinemanın evrensel gücünün kısacık tarifidir.

"Paris'te Son Tango"nun yönetmeni Bernardo Bertolucci, "Benim için film yapmak babasının yatak odasında neler döndüğünü anahtar deliğinden izleyen çocuğun yaşadığı gerilimi verme sanatıdır."

Sf: 270
1987 yılıydı galiba ve Ankara'daydım. Metropol Sineması'nın akşam seansında, Tarkovski'nin "Solaris"ini seyrettim. Filmden sonra Emek'teki evime iyice afallamış bir halde varıp yatağa uzandığımı ve birkaç gün yataktan çıkmadığımı hatırlıyorum.

Sf: 275
"Yok yok birader, vardır onlarda para... Sen bilmezsin doktor milletini. Ben görmedim gerçi bu İstanbullu doktoru ama, öyle bir söylenti var."
"Bilmiyorum valla. Belki de öyledir!"

İddiasını itiraz etmeden kabullenmem, öğretmeni daha da iştahlandırmıştı. Hipotezini bir üst seviyeye çıkararak tekrar sordu:
"Siz mesela, paranız olsa, durumunuz iyi olsa, hayatınızı film yapmak ister misiniz? Ben şahsen, hiç düşünmem, yaparım. Düşünsenize Allah aşkına, çocukluğunuzu, gençliğinizi, ölmüşlerinizi, dedenizi, ebenizi herkesi yeniden canlandırıyorsunuz. Başınızdan geçenleri filan. Öyle değil mi?"

Öğretmen ders zili çalınca, konuşmayı kesip ayrıldı yanımdan. Beni, Tarkovski'nin sinemanın tarifini yaparken kullandığı tanımla baş başa bırakmıştı.

Tarkovski'ye göre, çağımızda sinemayı bu kadar büyülü ve çekici kılan şey, insanların "yitirdikleri zamanı" sinemada bulma ihtimalidir. Seyircinin peşine düşüp, aradığı şey sadece "geçmişte kalan" zaman değil, boşa geçip giden, "kaybettiği" bir zamandır da. o, aldığı bir sinema biletiyle aslında, anılarının eksiklerini kapatmaya çalışır ve çoktan yitirdiği bir cennetin peşine düşer. Bu sayede, huzursuzluk ve iletişimsizlikle sıvanmış hayatının manevi boşluklarını da doldurmaya çalışır. Sinema, insanların deneyimlerini, başka hiçbir sanat türünün başaramayacağı kadar, zenginleştirip derinleştirdiği için önemli ve kıymetlidir.

Sf: 276
Ünlü bir romancıya atfedilen bir hikaye: Evinde uzun zamandır romanı için çalışmakta olan yazarı, yakın bir dostu ziyaret eder. Hüzünlü ve içlenmiş bir halde bulur onu. Ağladı ağlayacak. "Nedir üstat bu hal?" dediğinde aldığı cevap:
"Romanımın kahramanlarından biri intihar edecek! Ona üzülüyorum."
"Senin elinde değil mi üstat, öldürmezsin olur biter."

Cevap kurmacanın gücünü anlatıyor:
"Ah! Keşke. Ama, benim elimde değil ki bu. O ölecek çaresiz. Böyle istiyor çünkü."

"Seyrci olarak seyredip kapının önüne çıktığımda etkisini sürdüren, ama ertesi gün unuttuğum filmler oldu. Bir kez seyredip bugüne kadar hiç unutamadığım filmler oldu. Çok etkilenip bir süre sonra tekrar seyrettiğimde hiçbir şey hissetmediğim filmler oldu. İlk seyrettiğimde çabucak aklımdan çıkan ama yıllar sonra bir daha karşılaştığımda çarpıldığım filmler oldu."

Sf: 279
Her pazar saat 10.00'da kapısını çalardım Metin Erksan'ın. Salonda biraz oturur, giyinmesini beklerdim sonra. Artık eprimeye başlamış siyah takım elbisesini giyer, kravatını özenle takar, fötr şapkasıyla da kıyafetini tamamlardı. O hazırlanırken, masanın üzerinde son okuduğu kitabı alır, altını çizdiği satırlara bakardım.

Bir süre sonra da "Yahu doktor, beklettim seni!" nidasıyla çıkmaya hazır olduğunu duyurur, o günkü gezimize başlamak üzere evden ayrıldık.

Ne yapardık tüm gün? Pazarlardan birini mesela, Halide Edip'in meşhur Sultanahmet konuşmasını tam olarak nerede yaptığını keşfetmeye ayırmıştık. Alanda iki yüz bin kişi olduğu söylenir hep, kürsü nereye konmuştur acaba? Gelip geçenlerin meraklı bakışlarına aldırmadan, Sağlık Müzesi ile Ayasofya arasını, kadastrocu dikkatiyle arşınlayan iki kişi. Ertesi hafta Şakir ve Kemal Seden kardeşlerin İstanbul'daki ilk sinema salonlarının, Ali Efendi Sineması'nın peşine düşmüştük. Bir başka pazar ise, Atatürk'ün İstanbul'da yaşadığı bekar evlerinin izini sürmüştük. Beyoğlu Hava Sokak No: 5 mesela.

Sf: 287
1991 yılında yönetmen Jonathan Demme'in yaptığı "Kuzuların Sessizliği" filminde toplam on altı dakikalık performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Oskar'ını alan Anthony Hopkins'in dediği gibi: "Oyununuzu oynarken başka biri olmaya çalışmayın, kendiniz olun. Çünkü en iyi bildiğiniz şey bu!"

Adana'da yedi çocuklu yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Yılmaz Güney, sinemaya Atıf Yılmaz'ın desteğiyle girer. 1959 yılında "Bu Vatanın Çocukları" ve "Alageyik" filmlerinin senaryolarını yazar ve oyuncu olarak da katkıda bulunur. İlk filmlerinde, yönetmen asistanlığının yanı sıra, küçük yan rollerde de oynayan Yılmaz Güney, çekimler sırasında, Atıf Yılmaz'ın deyişiyle, "bir an için senaryodan ayrılıyor ve ne yapıp ederek kendi rolünü büyütüyor, ona bakmanızı sağlıyordu."  Güney, bütün iyi oyuncular gibi uslu bir "düşünce taşıyıcısı" olmak yerine "rubato" yapıyordu aslında. Yani filmin en uygun anında önceden belirlenmiş ritim yapısından ayrılarak, kendi içgüdüsüne göre tempoyu ve yapıyı değiştiriyordu.

"Oyuncu, insanın evrensel niteliklerini durmadan yenileyen, onu türlü biçimlerde kendi hayatına ortak eden kişidir," diyen Güney, sahici, yalın ve abartısız oyunculuğuyla zaten kısa bir süre sonra "Alageyik"te de başrolü alır. Ondan sonrasını biliyorsunuz.

Alabildiğine sade bir sinema üslubuna sahip olan Fransız yönetmen Bresson, oyuncularından hep duygusallığın uzağında bir oyunculuk istemiştir.Ona göre duygusallık ruhsallığın önündeki bir set gibidir. Belki de bu yüzden, birkaç filmi dışındaki tüm filmlerinde amatör oyuncuları oynatmıştır. "Model" adını verdiği oyuncular, onun için sadece filmin içinde bulunduğu ruhsal atmosferin modelleridir.

Sf: 288
Bertolucci daha net: "Bir aktörün yemekte hoşuma giden bir gülüşünü görmüşsem, 'Dün gece güldüğün gibi gül', derim. Yani performansı soyut bir şeye değil, kendisine ait olan bir ize dayandırırım. Referans noktası olarak onların hareket, gülme, konuşma, biçimlerini alırım," diyen Bertolucci oyuncuya, "Bu karakteri oku ve içine gir," demez. Tam tersine, karakterin oyuncuya uyması için senaryoyu bile değiştirmekten çekinmez.
Doktrin: "Hayatta önemli olan hiç düşmemek değil.. Düştüğün her seferde ayağa kalkabilmektir." - Konfüçyüs

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder