25 Mayıs 2018 Cuma

Kırılma Noktası

Dünyanın en gereksiz insanları akrabalardır. En azından benim için. Sayısız akraban olmasındansa seni candan seven bir insan varsa yeter, hayatın kurtuldu demektir.

Babamlar 5 kardeştiler. 4 tane amcam vardı. Amcalarım hiçbir işe yaramayan, kendilerini çok zeki sanan, birer beyin fakiriydiler. Hepsi tipik köylü kurnazıydı.

Hakaret etmek istemem ama, onların beynini kuşa taksak hayvan geri geri uçardı.
Hele en küçük amcam var ya, tam bir yetersiz bakiyeydi.
Büyüklerime saygısızlık etmek istemem ama, her biri battaniye kadar zeka taşıyordu.
Gıybet etmek günah ama, onları gören 'ilk altı ay anne sütü şart' demekten kendini alamıyordu.
Arkalarından konuşmak bana yakışmaz, bunların dilinden gelen elinden gelse, her soytarı kral olurdu.
Çok da saygısızlık etmek istemiyorum ama, her birinin IQ'su ayakkabı numarası kadar ya var, ya yoktu.
En küçük amcam tavuk döner kadar zeka taşıyordu. (Çeyrek döner.)
Hepsinin zekasını bir araya toplasak, ancak bir marul (aysberg) kadar ederdi.
En büyük amcamı ise farklı bir yerde tutuyorum. O diğerleri gibi değildi. Onun zekası ancak normal marul kadardı.

Biz çok fakirdik, ama öyle böyle değil... Dolabın içine fare düşse kafasını yarardı. Kardeşimle pazarlarda su satardık. Akşam da pazar alışverişi yapar, eve yiyecek alırdık.

Babam 1.87 boyunda, kapılardan sığmaz, ayı irisi bir adamdı. Dik ve geniş omuzlarının altında kalın bir boyna sahipti. Gözleri iri ve simsiyahtı. Kemikli bir burnu vardı. Kötü biriydi ama, köpek, çok yakışıklıydı. Herkesin kaybettiği babası kadar yakışıklı...

Kalın bıyıklarıyla Tatar Ramazan'a benziyordu. Ona yaklaştığımızda genelde kolonya kokardı. Her zaman temiz ve bakımlıydı. Bir robot gibiydi. Hatta çorapları bile kokmazdı. Alkolden yağlanmış olmasına karşın ince bir bele sahipti. Onun altındaki kalın bacaklar, ona ayrı bir hava katıyordu.

Fakat hiç çalışmazdı. Evimizin kirasını Almanya'dan teyzem öderdi. Annemi korumak, evin erkeği olarak bana düşerdi. Annem sokaklarda akşama kadar Milli Piyango Bileti satardı. Babamın en iyi yaptığı şey; yemek yemek, kabız olup tuvaletleri tıkamak, alkol tüketmek ve aşırı derecede kitap okumaktı. Tüm gün evde iş-güç yok, 70'lik rakıyı açıp sayfalarca kitap okurdu. Bir gün alkolün etkisiyle okuduğu kitaptaki imla hatalarının tek tek altını çiziyor, yazara ağıza alınmayacak hakaretler ediyordu. Hasta iyileşince doktorunu tanımazmış. Ona bilgiler öğreten yazarı tanımıyordu. Zaten tanımaması da gerekirdi. Okuduğu yazarların çoğundan fazla bilgiye sahipti. Okumak başka, yazmak başka şeydir. Okumakla, yazmak bir noktaya kadar gelişir; ama insan yazışını geliştirmek için mutlaka yazmak zorundadır. Yazmak, yazmakla gelişir. Babamınsa yazmakla pek ilgilendiği söylenemezdi.

Biz annemle mutfakta kulak kabartmış, acaba tırlattı mı diye düşünürken annemin gülüşünü yakaladım. Nedenini sorduğumda:

"Babaannen haklıymış, 'bu adam hiçbir şey bulamazsa kendi b*kuyla kavga eder.'" derdi.
Bir gün babaannem, küçük bir çocuğa ceza verir gibi babamı karşısına aldı:
"Dünyadaki her şeyin bir zararı vardır. Bana söyler misin, senin bir yararın var mı?" dedi.
Babam donmuş bir şekilde karşısındaki duvara bakıyordu. Onda aynı zamanda katatoni (donakalım) vardı. Tıpkı videoyu durdurduğunuzda ekrandaki görüntünün donması gibi. Pause durumu...
Babam uzun süre konuşmadı. Kısık sesle duvardaki noktaları sayıyordu. Onun bu dünyada korktuğu tek insan annesiydi. Ona asla saygısızlık yapmazdı. Hatta, yıllar önce köyde kalırlarken, hırsızlık yaptığı için en büyük amcamı (normal marul kadar zeka taşıyan) babaannem demir çubukla dövmüş. Sonra birden amcam elini tutmuş ve ona karşı gelmiş. Babaannem çok bozulmuş:
"Allah belanı versin, bana bunu da mı yapacaktın? En büyük abiniz karısının, çocuklarının yanında onu dövsem bile bana saygısızlık etmedi." demiş. İşte babam annesine bu denli saygılıydı.
Bir erkek, bir ömür geçirip bunu duymadan ölebilir. Hem bir erkek, annesinden bu sözü duymak için, bir ömür boyu ona saygı duyabilirdi. Babam bir süre sonra yerinden kalkıp kitaplara gömüldü.
Babaannem arkasından bağırdı:
"Oku, oku... Oku ki iyice dellen. Kimseye bişey öğretmeden bu kadar okumak neye yarayacaksa!?"
Artık konu-komşuda bile okuyacak kitap kalmadığından, teyzemlerin evinden ansiklopedileri taşırdık. Sonra adam, cilt cilt gazete promosyonu ansiklopedileri de hatmetti. O da yetmedi... Birden çubuklu pijamalarla koşarak mutfağa girdi. 'Bana okuyacak bir şey verin' diye bağırdı. Ardından banyoya geçti ve kapıyı kapattı. Kulak kabarttık ama içerden hiç ses gelmiyordu. Annem:
"Allah vere de şofbeni açıp intihar etsin," dedi. Gerçekten babam bir kere intihar etmeyi denemiş ama başaramamıştı. Borç içinde yüzdüğümüz geçen yıl, deli gibi alkol aldığı yağmurlu bir pazar akşamı 6 tane kitap alıp banyoya girdi. Uzun süre çıkmayınca kapıyı çaldık ve açtı. Çıktığında biraz sersemlemişti. Ancak alkolle o kadar keş olmuştu ki, tüpün kokusu onu daha da açmıştı.
"Yahu bu ne biçim iş, yoksul evin tüpü bile fakir. Öğrenci evi tüpü gibi. Açtım hemen bitti. Bu evde bir ağız tadıyla intihar edemeyecek miyiz? Tüpçüyü arayın çabuk. Hemen ölmem lazım."

Annem şaşkınlıkla telefona sarılıp tüpçüyü aradı. Tüpçü, borcumuzu kapatmadan veresiye veremeyeceğini söyledi. :)
Babam telefonu eline alıp
"Ulan buraya hemen tüp gönder, yoksa seni o tüpe oturtup ...... ...... ☠ doldurttururum ☠ !?" dedi. Tüpçü telefonu hemen kapadı. Belki de korkudan "1-2-3 tüp" diye donmuştu.

"Bu nasıl iş yauw. Bi ağız tadıyla geberemedim. Şimdi apartmandan atlasam bi ton gürültü. Aslında tüple ölsem güzel olacaktı." dedi ve banyoya yeniden girdi. Gürültüden nefret ederdi. Tuvalette bile çıkan doğal sesleri bastırmak için 7 kere falan sifon kullanırdı. Ya da sesleri kamufle etmek için televizyonda bol gürültülü bir kanal açar, sonra tuvalete girerdi. Hep

"İçimde kanser olacağına, g*tümde konser olsun." derdi.

Yarım saat sonra tuvaletten çıkıp salona geçti. Annemle sessizce banyoya gidip kafamızı uzattığımızda çok şaşırdık. Banyodaki her şeyi alıp ortaya saçmıştı. Neler yoktu ki? Boş sabun kutuları, diş macunu, pamuk, tıraş bıçağı kağıdı, ped poşeti ve ilaç prospektüsleri... Onların da üzerlerindeki bilgilendirme yazılarını okumuş ve bitirmişti. Her şeyi okumak istiyordu.

Anneme baktım.
"Tırlattı... Millet okudukça akıllanır, bu dellendi. O kadar okudu ki ters etki yaptı. Akıllanacak yere iyice şaşırdı. Balatayı sıyırdı." dedi.

Salona geçtik. Hepimizi karşısına tek sıra yaptı.

"Bana okuyacak bir şeyler bulun!"
Kriz gelmişti, okuma krizi. Bu kadar okuyan birisinin çevresine yararı olması beklenmez miydi? Ne kadar okursa, o kadar cahilce davranıyordu. Kitap okumak, gözlerini kelimelerin üstünden geçirmek değil, okuduklarını anlayarak öğrenmektir. Hem bir şeyleri okumak yetmez, uygulamak da gerekmez mi?

Bunları yaparken bir yandan televizyonda geçen alt yazıları okuyordu. Birden aklıma geldi. Televizyondan teletext'i açtım. Hemen sevindi. :)

Onu kızdırmak da, güldürmek de çok kolaydı. Bardakla çorba içmek kadar kolay. Aynı çorbayı bıçakla içmek kadar zor!
Hemen annemle kardeşime "Bu onu bir süreliğine oyalar, kaçıp kendinizi kurtarın," dedim.
Evden çıkıp karşı komşuya geçtiler. Babamsa çocuk gibi rakı içip Telegün'deki saçma sapan haberleri okuyordu. Onu ne zaman böyle görsem aklıma, dizlerime başını koymuş, çizgi film seyreden, afacan bir çocuk geliverir.

Sık sık "Annem enteresan biri olmalı. Benim gibi bir oro*pu çocuğunu doğurmuş." derdi. Azılı ateist ve komünist bir adamdı. Aslında onu polise ihbar etmek en kolayıydı. Ama bunu yapamadık. Her şeye rağmen ispiyon, kendimize asla yakıştıramayacağımız bir utançtı...


Teyzem Almanya'dan gelirken hediye olarak Arçelik 3340 serisi bir çamaşır makinesi getirdi. Hala tüm hatlarıyla makine aklımdadır. Süper bi aletti. Çamaşırlar yıkanırken ben, annem ve kardeşim karşısına geçer, Dallas dizisi gibi izlerdik. Bizim için dünyanın en güzel şeyiydi. 


Sünnet olduğum gün, aile arasındaki eğlenceye birkaç komşu katıldı. Çüküm kesildi, tam sünnet yatağına yatmam gerekirken babam sızmıştı. Ya o kadar içerdi ki, 19 yaşıma dek onu üç defa ayık gördüm. Sürekli sarhoştu. Zaten içmesine gerek yok, normalde bile kafa hep uçan daireydi. Alkolü bırakmak için üç kere Manisa Ruh Sağlığı Hastanesi'ne yattı. Koca hastane buna alkolü bıraktıramadı, üstüne 'alkolik ve şizofren' raporu verip, çalışamaz diyerek düzenli maaşa bağladı. Bu ona da rakı aldı. İlk maaşıyla bir koli rakıyı kilere doldurdu.


Bir gün hastaneye onu almaya gittiğimizde, çevresindeki 3 doktora söylev çekiyordu.

"Ben ne profesörleri bile cuk oturturum. Bunlar kim ki? Benden bilgilisi olamaz," deyip doktorun steteskobunu çekip kopardı. Sonra eline aldı ve
"Bu kaç lira eder?" dedi. Doktor 7 Lira dediğinde,
"Ya aq bari 14 ver de 70'lik etsin. 35'lik neyimize yetsin teres?" dedi.
Ya bu adamın tüm hayat endeksi 70'lik rakının birim fiyatı üzerindendi. Meksika Pezosu nasıl ki o ülkenin parasıydı, pederin para birimi 70'lik Türk Rakısı'ydı.

Alkol bulamadığında çıldırır, kolonya ve ispirto içerdi. Annem, onun hep bu yüzden kolonya koktuğunu söylerdi. Bense oldukça temiz olduğunu bilirdim.
Bir gün alkol bulamamış ve krize girmişti. Sokağa çıkıp geldi. Parayı nerden bulduğunu anlamamıştık ama elinde birkaç bidon sıvı vardı. Sanayide kullanılan ve halk arasında odun ispirtosu da denilen metil alkol (metanol) ile üzüm, şeker ve anasonu karıştırıp rakı yaptı. İçtikçe müptelası oldu ve daha çok üretti. Babam bir şeye takıldı mı onun suyunu çıkarana kadar giderdi. Sonraki günlerde işi iyice abarttı. Rakı bulsa bile,
"Bu ne ki, benim yaptığım daha güzel. Bu rakıyı millete şişesiyle bi dünya paraya sokuyorlar. Fiyatlar kazık. Milleti bi şişeye oturtmadıkları kalıyor. Hem naylon bidon, cam şişeden daha sağlıklı" derdi. Babam, işine geldiği gibi gerçeği çarpıtırdı. Sonuçta insan, kendi bakış açısıyla her şeyi meşrulaştırabilir. Amaçlar, illegal araçları meşru kılar.

Tüm bunlar yaşanırken takvimden günler kopuyor, yıllar akıp gidiyordu. Ben ve kız kardeşim daha rasyonel (akla uygun) düşünür hale gelmiştik. Komşularımızın bize acıyarak baktıklarını fark edebiliyorduk... Bize en çok koyan da buydu! Kimin ne olacağı bilinmez. Ben o yüzden, üzülsem bile hiçbir çocuğa acıyarak bakmam. Acımak ve üzülmek başka şeyler. Çünkü, acıyarak baktığın o çocuk, bir gün senden daha iyi yerlere gelebilir...
"Sular yükselince balıklar karıncaları yer; sular çekilince karıncalar balıkları... Kimin kimi yiyeceğine, suyun akışı karar verir."
Neyse işte; herkesin babası çalışıyor, bizimki evde camış gibi yatıyor. Okulda, baban ne iş yapıyor dediklerinde, kardeşimle hep utanarak yalan söylerdik. Kim sorsa, babamız hep kitapçıydı. En iyi bildiği iş, kitap ve içkiydi...

Tabii şu ana dek anlattıklarım ailemin iyi taraflarıydı... Şair Yusuf Hayaloğlu der ki:
"Biz üç kişiydik. Bedirhan, Nazlıcan ve ben..."
Annem, kız kardeşim ve ben... Yediğimiz dayakların haddi hesabı yoktu. Hiçbirisi öyle sıradan dayaklar değildi. Polis jopuyla, sopayla ya da Osmanlı tokadıyla... Polis jopunun ne kadar acıttığını yemeden bilemezsiniz. Plastik gibi görünür, ancak elastiktir. Kayış gibi esnekliğini demir gibi sertliği destekler. Hem yumuşak, hem sert; iki acı bir arada. Tam da sahibine uymuş. Babam bir tokat attı mı direkt yerdesin. Yere düşmeme ihtimalin yoktu. Bazen üçümüz arka arkaya durursak en arkadaki, yansıyan darbeyle yere yapışırken öndeki iki kişi birbirine tutunarak zor ayakta kalırdı. Sonra kalan iki kişiyi de yere düşürene kadar tokatlardı. Yere düşsem bana vurmak için ayağa bile kalkmaz, beni yanına çağırırdı:
"Baba, lütfen vurma," diye yalvarırdım, ama nafile... Dayaktan sonra suratımın belli yerlerinde morluklar olurdu. Sorduklarında, düşmüş ya da bir yere vurmuştum. Elbette bu yalana sadece ben inanıyordum.

Bir gün televizyon izlerken sesini açmaya başladı:
Kadına Şiddete Hayır Kampanyası.
Türkiye Boks Federasyonu'nun düzenlediği bir etkinlikti.
KADINLARA EL KALDIRILMAZ
EĞER ERKEKSEN RİNGE ÇIK!
"Bence herkes desteklemeli." dedi. Ertesi gün boksa yazıldı. Bir ay kursa gittikten sonra parasını ödemeden bıraktı. Ama o bir ay da ona yetti. Tekniği gelişmişti. Artık daha güzel dövüyordu. Kampanyanın bizde işe yaradığı söylenemezdi.

Bir gün dayım aradı. ☎
Babamla telefonda konuşmaya başladı. Sıkı bir pazarlık vardı. 1 haftadan başlayan ihale, 24 saat ile kapandı. Anlaşma şuydu:
Babam bizi 24 saat dövmeyecek, dayım da ona viski gönderecekti. (Dayım yurt dışından kaçak viski getirtip satardı.) Telefonu kapattıktan bir saat sonra kapı çaldı. Dayım bir adamıyla viski ve çikolata göndermişti. Babam, alkol dışında sağlığına dikkat ederdi. Şekeri hiç sevmez, uzun uzun zararlarından söz ederdi. Çikolatayı görünce çok bozuldu. Kapıdaki çocuğa,
"Ulan bunu gönderene kadar 70'lik rakı koyaydı ya. Çikolata yemediğimi bilmiyor mu bu sersem?"
Çocuk "Abi bizde rakı bulunmaz, hep viski." dedi.
Babam "Başağınız çok da taneniz yok!" deyip kapıyı suratına kapattı. 

Dayımın çikolatayı bizim için gönderdiğini anlamıştık. Babam çikolatayı yemezdi. Bizi sevmezdi. Ama bu onun adalet kavramını etkilemezdi. Kötü biri olsa da biliyorduk ki adildi. Çikolatayı eninde sonunda bize verecekti. Öyle de oldu.
"Merhamet hata yaptırır. Fakat adil değilsen, hayatın tamamıyla bir hatadır." dedi ve dev çikolata kutusunu bizimle paylaştı.
Tatlı bizi çok sevindirmişti. İnsanlar öyledir; hayatta karşısına çıkan hoş sürprizlere hemen adapte olurlar. Ama kötü bir haber aldıklarında durmadan, 'neden ben' diye hayıflanır dururlar. Oysa mutluluklar bize bir şey öğretmez, sevindirir. Üzüntüler ise bizi eğitir ve olgunlaştırır. 

Aslında bizi çikolatadan daha çok sevindiren 24 saat dayak yemeyeceğimizi bilmemizdi. Çünkü bilirdik ki babam, hem Erol Taş kadar kötü, hem Hulusi Kentmen kadar adildi. Zaten onda her şey üst seviyeydi, orta ayar yoktu. Ya düşmanları vardı, ya dostları. Normal bir tanıdığı olmadı. Dayımla sıkı dostlardı. Zamparalık hikayelerini çok dinlemiştim. Şimdi de dostuna verdiği sözü yerine getiriyor, fakat bunu nasıl yapacağını kara kara düşünüyordu. Birden bana döndü ve mutfaktan iki 70'lik istedi. Cebinden çıkardığı hapı bize göstermek istemeyen hareketlerle (aslında daha çok dikkat çekerek) ağzına attı ve şişeyi kafasına dikti. Bir zaman sonra şişe bitmeye yakın, 
"Ben şimdi yatıyorum, beni yarın bu saatte uyandırın ki sizi dövebileyim.
- Bu Kamil ibinesi de durup dururken iş çıkardı şimdi.
- Gerçi bi bakıma iyi oldu. Ellerim şişmişti, biraz dinleneyim.
- Ama dövüp uyusam daha mı iyi? Hem yorulunca daha sıkı uyku çekerim. Kalkınca da alkol almam, değişiklik olsun diye meyve suyu içerim. (Alkol oranı düşük ve üzümle yapılıyor diye şaraba meyve suyu derdi.)
- Yok yok söz verdim uyuyayım. Uyanınca daha bi dinç döverim!
Kimseye ihtiyacı yoktu. Çoğu zaman kendi kendine konuşurdu. Habire hayat muhasebesi yapardı. Aslında hayat bu kadar zor olmamalıydı. Sonra üstünü örttük ve uyudu. Bize güvenememiş olmalı ki saati 23 saat 25 dakikaya kurdu. Çok adil adamdı babam yahu... Dayım viskiyi göndereli tam 35 dk. olmuştu.

O uyurken her saat odasına girip zamanı geri alıyorduk. Sonra aklıma bir fikir geldi. Parlak bir fikir! Babamın uyumak için aldığı uyku hapını aradım. Gardırobun dibine sokulmuştu. Bir kağıda sarılı 20 adet renkli hap vardı. Beş tanesini cebime koydum.

Babam bir buçuk gün uyuduktan sonra uyandı. Gerçekten de bizi hemen dövmedi. Sürekli saate bakıyor ve olay örgüsünü kavramaya çalışıyordu. Ama parçaları bir araya getirip bütüne ulaşamıyordu. Nerdeyim ben, der gibi bize bakıyordu. Birden bize dönüp "Hangi yıldayız!" diye bağırdı. :) Demek içtiği oldukça güzel bir ilaçtı. Sonra bir şeyler yedi ve kalan viskiyi içerken hepimizi salona çağırdı. Ayağa kalkıp koşarak bizi yumruklamaya başladı. Sağ elinin serçe parmak kemiği dişime geldi ve eli kanamaya başladı. Her insanın canı tatlıdır ama babam sağlığına çok hassastı. Tüm her şeyi ringde bıraktı ve koltuğa oturdu. Yara bandı ve rakı getirdik. Hemofili hastasıydı. Bir hemofili hastasıysanız ve yaralandıysanız kanı kolay durduramazsınız. Çünkü pıhtılaşma çok geç gerçekleşir.
"Bak şimdi bu hiç iyi olmadı." dedi. Bir saate yakın tampon yaparak kanı durdurdu. Alkolün kanı sulandırıcı etkisi nedeniyle böyle zamanlarda asla rakı içmezdi.
"Rakı zararlı! Böyle bir zamanda alkol alıp sağlığımı bozamam," deyip esrar içmeye başladı.

Bir buçuk saat sonra kanama tamamen durdu. Sardığı kalın esrar çarşafını ısırırken, bir yandan da tek gözünü kısıyordu.
"Şu an zor durumdayım, sizi dövemem. Bunu size yapamam, bu yüzden siz gelip kendi kendinizi dövdüreceksiniz." dedi.
Salonun ortasında tek ayağı yere düz basarken, diğer ayak tabanını havaya kaldırdı, Front Kick pozisyonunda öylece bekledi ve;
"Hadi koşarak gelip tabanıma çarpın!" dedi.
Filmlerde Cüneyt Arkın'a koşarak gelip sağa sola saçılan dublörler gibiydik. Koşarak gelen tabanı yiyip kenara düşüyor, düşen daha bir hırsla gelip kendini sopalatıyordu. Bir süre sonra canım hiç acımamaya başladı. Korkudan ortaya çıkan hormonlar işe yaramıştı. Adrenalin hormonu, doğal analjezik etki yaptı. Ağrı sızı kalmadı, pırıl pırıl olmuştum. Önce gülümseme başladı, sonra kıkırdama ve ardından kahkahalar. Kendimi ne kötü hissediyordum, ne de iyi. Pederin tabanı suratıma patladıkça kahkahalarla gülüyordum. Sonra babam da güldü ve bizi bıraktı. Onu ilk kez gülerken görmüştüm. Bir oyunu kaybetmenin sonsuz, kazanmanın ise tek bir yolu vardır. Onu zayıf yerinden vurmuştum. Bana öğrettiği gibi. Gözlerinde buğulanma vardı. Karşımdaki o değil bir çocuktu. Titanyum kırılmaya en dayanıklı elementlerdendir. Zincir kopmuştu! Bu, onun için bir kırılma noktasıydı:
Titanyumun kırılma noktası...
O günden sonra bizi bir daha hiç dövmedi; ama hiç... Yalnız sonra bir iki defa dayımı dövdüğünü duyduk. Viskisine su kattığı için.

Babamın üzüldüğünü sanmıyorum. Güçlü karakterler, bir şeyi kendi istekleriyle kaybettikleri zaman umursamazlar. Onları mutsuz eden, kontrolü kaybetmeleridir. Bu olay kendi kontrolünde olmuştu. Onların mutluluğu ise paranın satın alamayacağı şeylere bağlıdır. 


Sonra babam bizi bir daha dövmediği için bunalıma girdi. Bir gün mutfaktan sesler geliyordu. Koşup baktığımızda gördük ki kendini tokatlıyordu. Sonra bu durumdan sıkıldı ve dışarı çıktı. Yeni denizlere yelken açmıştı. Bu sefer mahalledekileri dövmeye başladı. Kimse onu durduramıyordu. Hatta mahallede,

"Abidin G*tkesen'den Dayak Yiyenler Derneği" diye bir yer kurulmuştu.

Belki de onu değerli kılan, onunla geçirdiğim zamanların azlığıydı. O gün havasındaysa, beni yanından ayırmazdı. Yine böyle bir gün:

"Alkolün benim hayatımda hiçbir önemi yok. Önemli olan miktarıdır." dedi.
Beni, gece geç saatlerde televizyon izlerken görünce çok kızardı.
"Bu yaşta bir çocuk televizyon izlememeli," derdi. Hemen videoya porno film koyar, onu izletirdi.
Bazen şaka yapıp yapmadığını yüz çizgilerinden anlayamazdınız. Suratına bakardım ama ifadelerini okumak çok güçtü. Gülerken birden ağlamaya başlayabilirdi. Şimdi de baktım. Hayır, şaka yapmıyordu.

Bence çok duygusal biriydi. Bu duygusallık onu biraz alıngan ve agresif yapıyordu. Sinirlendiğinde asla empati yapmazdı. Hoş normalde de pek yapmazdı ya... Aslında bana sorsanız 'babama karşı içimde birçok kırgınlık var' derim. Ama neye kırıldığımı anlatamam. Çünkü unuttum. Nasıl yapıyor bilmiyorum ama bir şekilde unutturuyor. O da unutuyor.


Herkes acı çekiyor, acı çekmiyormuş gibi yapanlar da dahil. Bence o da çok acı çekiyordu, bu sadece bir kişiliği; diğer kişiliği ise çok acımasızdı.

Baskın bir karakterdi. Herkesten üstün olduğu mesajını vermeyi severdi. Ama bu üstünlük içi boş değildir. Ona karşı itaatkar olmalıydınız.

Gördüğüm en kültürlü ve zeki insandı. Onun yakınında olma şansınız varsa ondan öğrenecek çok şey vardı ve hiç bitmezdi. Bakış açınızı değiştirir, olaylara geniş açıdan baktırırdı. Her şeyin gözüktüğü gibi olmadığını anlardınız. Ama onun yanında kendinizi her zaman biraz salak ve bilgisiz hissederdiniz.


Oldukça takıntılıydı. Ona göre bir iş ya tam yapılmalıydı ya da hiç! Mükemmeliyetçiydi. Bilirdi ki, o küçücük, önemsiz şey bir gün karşısına çıkabilir.


Bazen acımasızdı. Özellikle yalan söylediyseniz hiç şansınız yoktu. Ona sırf doğruyu söyleyerek çok defa dayaktan kurtulmuşumdur.

"Asla yalan söylemem. Ben hep dürüstlüğümle kazandım." derdi.
Şimdi size bir kanıt sunamam ama, onun da küçük yalanlarının olduğunu düşünürdüm.

Camilerden ve ezandan nefret eder, dinin insanları sömürdüğünden söz ederdi. "Dünyadaki en karlı ticaret, din tüccarlığıdır. Sermayesi yalan, müşterisi cahildir." derdi. Buna rağmen kendini tasavvufa verip, saf bir sevgiyle tanrıya bağlanan insanlara sempati duyardı. Bir gün içki masasında dayımla oturuyorlarmış. Gecenin ilerleyen saatlerinde dayımın ona anlattığı fıkraya bayılmış.
"Sanki benim için yazılmış yahu," deyip deyip gülüyordu:
"Adamın biri cuma günü ölmüş ve gömmüşler. Oğlu hocaya gitmiş ve
"Babam cuma günü öldü, öbür tarafta nasıl karşılanır?" diye sormuş. Hoca da çocuğa şöyle demiş:
"Namaz kılar mıydı?"
"Hayır! Ama cuma günü öldü."
"Kumarı, içkisi var mıydı?"
"İkisi de vardı, ama cuma günü öldü."
"Yalan söyler miydi?"
"Evet ama az. Üstelik cuma günü öldü."
"Hovardalığı var mıydı?"
"Evet ama cuma günü öldü."
Hoca sonunda sinirlenmiş ve...
"O zaman cuma günü ellemezler ama cumartesi günü anasını s*kerler." demiş. 
Bazen anlattıklarını unuturdu. Ben yine de üzülmesin diye her anlattığında yeni duyuyormuşum gibi şaşırarak dinlerdim. Bana bu fıkrayı her hafta anlatıp anlatıp gülüyordu. :)
Gülmekten gözünden yaş gelmişti. Sağ elinin avuç içiyle sol gözündeki, dışıyla da sağ gözündeki yaşları sildi.
Bir akşam babaannem yatıya misafir gelmişti. Babam dışarı çıkacağını söylerken babaannem,
"Yarın sizin evlilik yıl dönümünüz. Bunu ilk kutlayan sen olmalısın. Sana gece 12.00'ye kadar mühlet. 12'yi 1 geçe karınla zaman geçireceksin." dedi.
"Yahu nasıl olsa 12'den sonra her an kutlanabilir." diyerek güç bela 01.00'e kadar izin kopardı. Babam özel günlerden nefret ederdi. Doğum gününü bile bilmeyiz. Her Firavun'un bir Musa'sı vardır. Onunki de babaannemdi. Ondan ödü kopardı, ama can çıkar, huy çıkmaz işte; yine de yapacağından geri durmazdı. Öyle de oldu. Saat yarımda herkes yataklarına çekildi. Ben babaanneme kendi odamı verip salonda yattım. Derken kapı tıkırtısına uyandım. Herkes derin uykudaydı. Geceye sessizlik, salona karanlık hakimdi. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Birinin, parmak ucunda yürüdüğünü duyabiliyordum. Kemik çıtırtıları kulağımı tırmalıyordu. Sonra birden salondaki duvar saati GONG sesiyle ortalığı inletti.
DİNG-DONG 1
DİNG-DONG 2
DİNG-DONG 3
Demek gece saat 3'tü. Sese uyanan babaannem odasının kapısını açtı. Odadan yayılan ışık, koridoru ve salonu sarıya boyadı. Babamın beyaz gömleğinde parlak fondöten izleri vardı. Kot pantolonu buruşmuştu. Sokaktan gelen soğuk ve alkollü koku, salonda yavaşça ilerliyordu. İki elini havaya kaldırıp saate doğru döndü ve:
"Yahu seninki de iş mi şimdi. Tamam biliyoruz saat 1, ama bunu 3 defa söylemenin alemi var mı aq." dedi. :)
Baktım babaannem de gülüyor, ben de uyuyor numarasını bırakıp kikirdemeye başladım. Evin yaramaz çocuğu ben değil, oydu. İşte bu adam, böyle bir adamdı.
Oldukça nüktedan, eğlenceli birisiydi. Şu an oturduğumuz evi tuttuğumuz ilk gündü. Ev sahibine bankadan ilk kirayı ve depozitoyu göndermişti. Telefonda konuşuyorlardı. Babam birden köpürdü;
"Ne depozitosu yaw, ben depozito falan göndermedim. O güvence parasıdır." dedi. Pek kimse bilmezdi ama Türkçesi 'güvence parası'ydı. Fakat bunu ona söylerken tek eliyle avizeyi kapatıp bana göz kırpıyordu. Adam sonunda kabul etti de kurtuldu. Ona güvence parası dedirtince, annesinin gözüne giren çocukmuşçasına sevindi. 
Klima demez, 'iklimlendirme' derdi. Kimse anlamaz, bu kendi kendine konuşur eylenirdi. :)
İmlaya çok dikkat eder, ama imla hatalarına bayılırdı. Birisi hata yapsın diye açığını arayan, baş parmağını burnuna dayayıp, diğer dördünü havada sallayan muzip çocukları andırırdı. Hem babam, hem oğlum gibiydi. Nasıl da kendini sevdirirdi p*ç. :)
"Astronot değil, gökmen olacak.
DJ değil 'tekerçalar' yauw."
Evde saatlerce imla sözlüğü okurdu. Demezdi ki ben Türkçe öğretmeni miyim? Hem bunca imlayı bilmek neye yarayacak?

Kadınlara düşkündü. Dayımla çıktığı gecelerde az fındık kırmamışlardı. Kadınlarla flörtleşmeyi, beğenilmeyi severdi. Kadınlarına değer verir ya da öyle hissettirirdi. Onunlayken kendilerini iyi hissederlerdi. Beyinlerini öyle uyuştururdu ki, onun yanından ayrılan her kadın, bir daha öylesi mutlu olamayacağının korkusunu taşırdı. Asıl fırtına o zaman başlardı. Onunla flört ediyorsanız sadece onun olmalısınız. Kıskançtı. Yaşamadığınız mutlulukları, ayrıcalıkları size yaşatır. Ama o kimsenin olmaz... Siz bunu kabul edebilen bir kadınsanız ne ala... Bilirsiniz ki o size ait değil. Belki onu çekici yapan da buydu. Hayalleriniz varsa ve onunla birlikteyseniz unutsanız iyi olur.
Çok kadın, yok kadın demekti:
Aslında kimseye ait değildi. Sihirli lambanın cini misali, kim gaz lambasına elini sürtse çıkagelirdi. Bizden ayrılır, onların koynuna koşardı. Ne bize yetebildi, ne onlara... Bir paradoksun içinde yitip giderdi. En çok da kız kardeşim onu kıskanırdı. Bazen çıktığı hayatlara yine girdiği de olurdu. Babam onlara döndükçe onların da hayatlarına yeniden renk geliyordu. Kimi zaman da hayatları kayıyordu!.. Denizde dibe dalıp gözden kaybolan karabatak kuşu gibiydi. İlişkinin en mutlu anında bir gün çıkıp gider, aylarca ortalarda görünmez, sonra bir sabah erkenden geliverirdi. Onu yeniden kabul eden kadın, eski hayatını değiştirip, fabrika ayarlarına dönmek zorunda kalırdı!..

Birçok kadınla birlikte olmak sıradan yaşam tarzıydı. Onunla birliktesiniz; ama bir geleceğinizin olmadığını ve bir saat sonra başka bir kadının yanında olacağını biliyorsunuz. Hayatınızdan bir gün çıkacağını bile bile beraber olmaya devam edersiniz. Ömrünüzden akıp giden zamanlarınız... Belki bir zaman makinesi olsa, ya da zamanı durdurabilsek, en mutlu anlarımızı onunla yaşayabilirdik. Ah; oysa bu anlar ne kadar da azdır!...

Asla biriyle uyumazdı. Hatta annemle bile! Annem, çok yadırgadığı bu duruma zamanla alışmıştı. Belki de değeri düşmesin diye. Belki uykudaki masum halini kimseye göstermemek için. Bunu neden yaptığını kimse bilemedi.


Yüz yüze diyalogları pek sevmezdi. Zaten heyecandan karşısında konuşamazdık. Ona bir şey söylemek, rüzgara karşı işemekten farksızdı. Dinlemez ve çabuk sıkılırdı. En güzeli onunla yazışmak. Aynı evde, ona mektup yazardık. Zarfı heyecanla açıp mektubu okur, sevinirdi. :)
Hapishaneye düştüğünde bile, o kadar mektup atmamıştık.
Güven verirdi. Onun yanındaysanız hiçbir şeyden korkmanıza gerek yok. Hayatınızın bir bölümünden babam geçtiyse, ömrünüzün sonuna dek bir daha öyle birine rastlayamayacağınız düşüncesi, boğazınıza düğüm gibi otururdu. Ve onu tanıyanlar iyi bilir, kimsenin hayatında sonsuza dek kalmaz. Bir gün sizi yanından uzaklaştıracaktır. Sanıyorum zayıflıklarının, çok duygusal oluşunun bilinmesini istemiyor. Bir gün beni de göndereceğini biliyordum. Ya da bizi terk edip gideceğini düşünüyordum. Aslında kötü zamanlarını düşündüğümde gitmesi iyi bile olabilirdi. Ama iyi anlarını hep özleyecektik. O, hem bal-şeker meyve, hem en acı scoville değerine sahip biberdi. Bunu bile bile onun yanında neden kalıyorduk? Size bunu anlatamam. Bu onun yaptığı bir sihir, bir illüzyon. Bu onun yarattığı eşsiz denge.

Duygusallığını sinirli suratıyla kapatırdı. Onu tanımıyorsanız her zaman sinirli sanabilirsiniz.

Onun yakınında hem dünyanın en mutlu insanısınızdır, hem de en huzursuz. 'Odi et amo' tabiri onda hayat bulmuştur. Anlamadığınız bir şekilde her an sinirlenebilir ve baskın karakterini daha baskın hale getirir. Korkmuyordum desem yalan, çok korkuyordum. Ama duyduğum o korku beni daha çok heyecanlandırıyor, daha çok çekiyordu. Ha bu arada, herkesin ona ait olmasını ister, ama o, hiç kimseye hiçbir yere ait olmak istemez.

Gel zaman git zaman biz babamdan artık kurtulmak istiyorduk. Öldürmeyi bile düşünüyorduk. Ondan kurtulmak için her yol mübahtı. Hem ondan it gibi korkardık, hem de cesur hayaller kurardık. Bir ben değil, tüm mahalle, tüm akrabalar yılmıştı... Babamdan korkmayanı hiç görmedim. Hiç geri vitesi yoktu, şakası yoktu. Defalarca hapse girmişliği vardı. Her çıktığında orada tanıştığı belalı arkadaşlarıyla daha bir palazlandı, gücüne güç kattı.


Her zaman insanların sorunu vardır. Yoksa da kendisi yaratır. Bizim zayıf, 1.31 boyundaki yönetici de bela aradığı bir gün, aidatı ödemediğimiz için kapıya dayanmıştı. Sanırım yönetici de içkiliydi bilmem ne... Yoksa buna cesaret edemezdi. Tartışmaya başladılar. Sonra yöneticinin ağzından minik bir küfür çıktı. Tam hatırlamıyorum ama, puşt gibi böyle minicik bir şey. Babam,

"Terbiyeni takın küfür etme. Annene küfür edemem, dua et ki annen ölmüş. Çünkü ölmemiş olsaydı onu s*ke s*ke öldürürdüm." dedi.
Yönetici, kuyruğunu arka ayaklarına kısan kutik gibi koşarak merdivenlerden indi. Bir daha da bizden hiç aidat istemedi.

Bir keresinde mahalledekilere sataşırken, şikayete gelen ekip otosundaki polisleri dövmüştü. Yine içeri girmedi. Ne yapıp edip savcı ve hakimleri ikna edip sıyrılıyordu. İşin ilginç yanı, böylesi acımasız bir adamı sorgu sonunda çok seviyorlardı. Zekasıyla onları da etkisi altına alırdı.

"Herkesin zayıf yanını bulmalısın. O zaman alt edemeyeceğin kimse yok. Bir boğaya boynuzlarından saldırırsan, herhalde durumun pek parlak olmaz." derdi.

Annem sürekli ağlar, üzülürdü. Sonra bir cesaretle ondan yürüttüğüm uyku haplarından tekini sarımsak döveceği ile iyice ezip toz haline getirdim. Babam sızdığında rakısına karıştırdım. Akşam bebekler gibi uyudu. Öyle mutluyduk ki anlatamam. Televizyonda istediğimiz kanalı açıp, çiğdem yiyip sohbet ediyorduk. Şakalaşıp, eyleniyorduk. Ailemize renk gelmişti.

Daha sonra bize bir korkak cesareti geldi. Babamı uyutup başka bir eve yerleşecektik. Biz, biraz büyüdüğümüz için annem de cesaretlenmişti. Ama babamı daha derin böyle dipsılip uyutacak bir şey lazımdı. Çünkü kendi uyku haplarıyla bile bazen gözünü açıp televizyona bakıyor ve sayıklıyor, elimizde ayran görse rakı sanıp istiyordu. Bu yüzden o uyurken simit bile yesek, yanına ayran söylemiyorduk. İşte o ilacın adı Diazem'di. Annemin tanıdığı bir eczaneden zar zor bulabilmiştik. Sadece yeşil reçete ile verilen bu ilaç, Xanax türevi bir uyuşturucuydu. Ama Xanax bile bunun yanında devede kulak kalır... Üstündeki kırmızı etikette eşek kadar puntolarla şu uyarı yazıyordu:
"ALKOLLE BİRLİKTE TÜKETİRSEN DENGENİ KAYBEDERSİN
KİLİSEYE GİDER SELAMÜN ALEYKÜM DERSİN"

İşte benim ilgimi çeken de bu ibareydi. Çünkü Sadri Alışık'ı çok severdim. İlaç kapsül şeklindeydi. Bir tanesini açtım ve yarısını içkisine karıştırdım. Ya babam bir uyudu aq, iki gün boyunca hiç yerinden kalkmadı. Öldü sandık o derece. :))))

Sonradan öğrendim ki, uyuşturucu tedavisinde kullanılan bu ilaç, alkol ile tepkimeye girince kalp krizi riski doğuruyormuş.

Babamın içkisine her gün atıyorum. Yarım, bir derken iyice şımarıp oranı arttırmaya başladım. En son iki kapsüle kadar çıkardık. Adam sayemde kobay olmuştu. Sonunda dedik tamam usta ilaç bu. Bu işin peygamberi Diazem. Ama bi görseniz Diazem baş tacımız oldu. Nereye gitsek yanımızda. Herkesin cebinde en az üç-beş tane Diazem vardı. Evde en güzel köşeye koyduk. İki elimizi böyle çenemize koyup, kaşlarımızı kaldırıp, gözlerimizi sevimli sevimli kırpıp, büfedeki İlaç kutusuna aşkla bakıyoruz. Tutkulu bakışlarımızdan havaya kırmızı şeffaf kalp baloncukları yükseliyor, o derece.

Yan dairede misafirler vardı. En yüksek perdeden kahkaha sesleri geliyordu. Böyle ağız dolusu gülmeyeli öyle uzun zaman oldu ki. Hep merak ederdim. Neydi insanları bu denli güldüren?..

Biz de artık mutlu olmak istiyoruz. Babam bizi bulamasın diye uzaklara taşınmak istiyoruz. Annem  Türkiye haritası bulamamış, kırtasiyeden küre bir dünya haritası almış. Başladık çevirmeye... Nerede durursa, oraya taşınacağız. Parmağımı bir tıkladım ki, Burkina Faso! Burnuna sinek konmuş fakir çocuklar gözümün önüne geldi. Dedim burası olmaz. Zaten acız, iyice ajlıktan ölürüz. Bir daha çevirdik, bu sefer Çuvaşistan! Kız kardeşim,

"Ne güzel Çuvalistan iyidir, demek tarımı iyi bi ülke." dedi. Çuvaşistan kızım, ne çuvalı? Adını, sanını bilmediğimiz yerler... Bir daha çevirdik ki İzmir! Üçümüz de havaya uçtuk. Çok sevindik. Sonra ben birden durdum. Yahu biz zaten İzmir'deyiz. Doğru. O zaman İzmir'in başka ilçesine gitme kararı alarak küreyi kaldırdık.

Neyse pedere dayadım Diazem'i. 3 tane birden attım ki ölmüyorsa bile sürünsün. Önceden ayarladığımız nakliyecileri çağırdık. Adamlara her şeyi anlatmıştık. Annem,

"Aman babaları uyuyor, eşyaları sessiz alalım," dedikçe kekolar iyice coşup
"Abla merak etme, uyanırsa biz onu gine uyuturuz." diyor. Aynen yazdım, çünkü gine dedi. :)
Bilmiyor ki adam uyanırsa ananızın a*ına örümcek ağı örecek.

Ses çıkarıp yakalanmayalım diye, çok sevdiğimiz çamaşır makinesini alamadık. Eşyaları toplarken beni bir gülme aldı. Adam kim bilir kaçıncı rem uykusunda? Rüyasında acaba ne görüyor? Onun kafasının içine girebilmeyi o kadar çok istemiştim ki. Yani hayatımda bir saatliğine de olsa onun kafasında olmayı çok isterdim. Çünkü içmese bile kafa hep uçan daireydi...

Sonra taşındık ve babamdan ayrı yaşamaya başladık. Mutluyduk da... Kız kardeşime ve anneme hiçbir zaman itiraf edemesem bile onu çok özlüyordum. Bunu bana hiç itiraf edemediler. Yine de onların da babamı özlediğini biliyordum. Kötü bir hayatımız vardı. Çok şey istemiyor, ama onu da alamıyorduk.

Babamın iyi huylarını örnek alarak birkaç yıl içinde bir sürü kitap okudum. Kimseyi beğenmeyen, herkesi cahil bulan kibriyle ben de tanıştım.

"Aptal insanların arasında yaşamaya çalışmak, zeki insanların lanetidir." derdi. Ne kadar da haklıymış...

Yıllar sonra güzel bir araba aldım. Sevgilimle birlikte eski evimizin yolunu tuttum. Yolda o kadar neşeliydim ki, içim içime sığmıyordu. Beni, güzel arabam ve temiz giysilerim içinde görünce çok sevinecek, belki de boynuma sarılıp benimle gurur duyacaktı. Özellikle sevgilimi görmesini çok istiyordum. Güzel bir kız seçtiğim için babamın takdirini kazanırken, zeki bir babam olduğu için de kız arkadaşımın saygısını duymak istiyordum.


Artık paramız vardı, babamı iyi bir hastaneye yatırabilirdik. Ayrıca bundan sonra bizimle bile kalabilirdi. Babam iyi olursa, annemi ve kardeşimi de onunla barıştıracaktım. Her şeyi planlamıştım. Köşeyi dönüp eski mahallemize girdim ve apartmana yanaştım. Birden içimi bir hüzün kapladı. Sanki ayaklarım geri geri gidiyordu. Hani olur ya, her şey yolunda giderken birden bir aksilik olur ve aksilikler arka arkaya gelir. Büyüyü bozmak istemiyordum. Sorun çıksın istemiyordum. Sevgilim de telaşımı anlamış olmalı ki elime daha sıkı sarıldı. Apartmana girip merdivenleri çıkmaya başladık. Kapıya anahtarı taktığımda kilidin hala değişmediğini fark ettim. Bu koku da ne?!... Salona girdiğimde gördüğüm manzara ile beynimden vurulmuşa döndüm. Babam yerde, beton zeminde yatıyordu. Suratı, soğuk kızıl rengiyle bana bakıyordu. Ellerimi yanmış derisinde gezdirmeye başladım. Benden akan iki damla yaş, soğuk yanaklarını ısıttı. Üstünü örtmek istedim. Görseniz nasıl buz gibiydi! Sehpada ona ait eşyalar kalmıştı. Bir rakı bardağı, kitaplar, kirli tabaklar ve haplar... Sehpanın da bir kısmı tutuşmuştu.


Belki de onun sorunu yalnız kalmak istememesiydi. Çok zekiydi. Ne kadar zor bir adam olduğunu biliyordu. Evrende onu bu haliyle kabul edecek insan sayısı azdı. O da bulduklarını kaybetmek istemiyordu. Karanlıkta korkusunu bastırmak için şarkı söyleyenler gibiydi. Ama öyle olmadı. Yalnız geldiği dünyadan, soğuk beton duvarlar arasında, yine yalnız gitmişti. Onulmaz bir acı, gelip göğüs kafesime oturdu. Ağlamadım... Ağlamak isteyip de ağlayamamak, ağlamaktan daha acıymış. 
Mahalleliden öğrendiğimize göre akşamdan yüksek miktarda alkol almış. Evin her yeri metil alkol, ispirto kolonya... O mu kendisini yaktı, yoksa yangın mı çıktı, kimse bilmiyor. Fakat bunu nasıl başardıysa yalnızca yerdeki beton ve kendi vücudu alevler içinde kalmış. Ölürken bile her zamanki rahatlığı, umursamaz tavrı üzerindeydi. Evin diğer eşyalarına hasar gelmemiş. Komşular ne ses duymuş, ne ışık görmüş. Muhtemelen gündüz kendini ateşe vermiştir. Böylece kimse alevleri fark etmemiş. Düşünceli babam, gece karanlığında kimsenin alevlerden uyanmasını istemedi mi ki? Bu küçük olay bana çok dokundu. Ne apartmana, ne daireye bir zarar vermemiş. Acaba alevler bedenini sardığında aklından son geçenler neydi? Belki de ölürken kendine durmadan 'neden ben' diye soruyordur. Yangın çok yeni... Birkaç gün önce gelseydim babamı kurtarabilirdim.

Babamdan bahsediyorum. Ama ölmeseydi, onu bu kadar sevemezdim. Gerçekten hayatta olamaz mıydı? İyi bir insan olmasa bile bir yerlerde yaşıyor olamaz mıydı? Şimdi elimde bir fotoğrafı var. Bana zarar veremiyor, ama benimle konuşmuyor da... Keşke olsaydı. Bazen azarını bile özlüyor insan...
Babamdan 3 ay sonra babaannem yüksek miktarda uyku hapı alarak intihar etti. Belki de babamın şimdiki hastalığının geçmişteki travmalara bağlı olduğunu düşünüp kendini sorumlu hissediyordu. 

Down sendromlu çocuklara eğitim veren bir öğretmenle konuşmuştum. Hastane ziyaretimde çocuklara acıyarak baktığımı gören hocamız bana gülümseyerek döndü ve şöyle dedi:

"Deliler, deli olduğunu bilmiyor. Ve ölüler de öyle... Onlar öyle olmaktan son derece mutlular. Hem belki senden, benden bile..."
Babam da yaşasaydı, ama nasıl mutlu oluyorsa öyle yaşasaydı. Çok üzüldüm, nefret ettim sonra bir an durdum, özledim... Uzun süre boş verdim ve daha bir sürü karışık duygu. O sütten çıkmış ak kaşık değildi ama ben de melek değilim. Ona kızgın hiç değilim. Ona kızmak, bir kuşun ötmesine kızmak gibiydi. Onun doğası buydu. Bazen birinin sadece yaşıyor olması mutlu eder ya; babama karşı hala öyle hissediyorum...

Şu an ölmüş olması aklımı karman çorman ediyor. Ne üzülebiliyorum, ne sevinebiliyorum. Hatta ne hissedeceğimi bile bilmiyorum. Herkesin babası bir defa ölüyor. İnsan ilk kez karşılaştığı bir şeyle nasıl baş edeceğini bilmiyor. Aşık olduğun insandan ayrıldığında yaşadığın tarifsiz duygulara benziyor. Hastayken gördüğün kabuslara benziyor. Tarif edemem. Bir rüyadan uyandığında herkese heyecanla anlatırsın ya hani... Ancak seni dinleyen insanın, seninle aynı heyecanı paylaşmadığını görüp kırılırsın. O, senin rüyandır ve senin için değerlidir. Onun içinse herhangi bir şeydir. Bu ise senin baban, senin cenazen ve senin hayatın. İlk kez kendimi çocuk değil, büyümüş hissettim. Ne yazık ki bu defa rüya değil!

Doktrin: "Bazı anlar olur ki onları hiçbir duyguyla anlatamazsınız." -ck-

1 yorum:

  1. İnsan esasında nefret ettiği babasını özlüyor, onca kötülük yapmasına rağmen unutuyor ve affediyor fakat hayatta olsaydı, başına bela olacağını da biliyor... Yani esasında tam olarak "odi et amo" durumu :)

    YanıtlaSil