13 Temmuz 2018 Cuma

Aşk Hikayesi

Ablamla ben iki yaramaz, fırlama kardeştik. Babam ve annem uzun yıllar önce Anadolu'nun bir taşra kasabasından bu büyük kente göç etmişler. Ablamla aramızda iki yaş fark vardı. Büyükşehirde olsak da küçüklüğümüz yoksul bir kenar mahallede geçti; hatırlarım. Aslında çok iyi hatırlıyorum... Sürekli mahallemizi daraltan inşaatlardan arta kalan arsalarda koşturur dururduk. İnşaatların o beton küfü, serin-sulu kokusunda soğuk taşlara oturarak salça ekmek kemirmek nefes almak gibi bir şeydi. Bazen de ekmeğe sürülmüş margarindeki beyaz şeker kristallerini yalamak...

Ben, kalın tül kirpiklerimin altında, iri kahverengi tahta boncuk gözlere sahip minik bir peri kızıydım. Ablam benden daha iriydi. Doğum gününde giydiği laylon, pembe, bol ve fırfırlı elbisesiyle tombul bir civcivi andırıyordu.

Babam bize her zaman kitap okumamızı salık veriyordu. Bu konuda takıntılıydı. Evde bizi ne zaman boş görse boyumuzdan büyük kitapları zorla önümüze koyar, okuyup ona özet çıkarmamızı isterdi. Kendisi de evde, tuvalette, işe gidip gelirken; aslında her zaman ve durmadan kitap okurdu.

O gün kendi evimizde ablamın 15. yaş gününü kutlayacaktık. Uyduruk petibör pasta hazırlanmış ve kesilmeyi bekliyordu. Mahalleden davet ettiğimiz kızlı erkekli arkadaşlarımızdan dokuz tanesi ev partimize katılmıştı. Kasette Tarkan'ın "Kıl Oldum Abi" şarkısı çalıyordu. Birden kapı açıldı ve babam içeri girdi. Tıpkı futbol hakeminin maçı sonlandırması gibi bir etki yaratmıştı. Herkes çil yavrusu gibi bir mindere dağıldı. Babam:

"Bu ne yaw, ne gerek var bu kadar gürültüye? Böylesi bi şarkının kime ne yararı var?" dedikten sonra kitaplıktan on beş kadar kitabı eline alıp büyük küçük herkese dağıtmaya başladı. Kitap uzatılan bazı çocuklar muz uzatılan maymunlar gibi babamın eline bakıyorlardı. Neyden sonra babam duraksadı ve hediyelere doğru yürümeye başladı. Arkadaşlarımızdan dördü ablama çeşitli hediyeler getirmişti. Ancak bu armağanlardan yalnızca bir tanesi kitaptı. Babam kitabı görünce delirdi; ne yapacağını şaşırdı. "Bu hediyeyi kim getirdi," diye sordu. Kız arkadaşlardan Eylem elini kaldırdı ve "Ben getirdim." dedi. Babam kızın yanına gitti ve "En iyi hediye kitaptır." dedikten sonra ablama dönüp: "İşte senin en iyi arkadaşın da bu kızdır." dedi. Kız şaşkınca teşekkür etti. Babam odadan çıktı. Beş dakika sonra da herkes dağıldı. İşte babamınki böylesi acımasız bir entelektüellikti...

Ablam ilişkilerinde benim kadar seçici değildi. Aslında "Ben seçilmem, seçerim." mantrasını ne kadar benimsese de gerçek öyle değildi.

On sekizli yaşları yeni geçmişti. Artık güzel bir kızdı ve erkekleri peşinden koşturuyordu. Onunla beraber olmak isteyen bir sürü pipili arkadaşı vardı. Nasıl bir beraberlik olduğunu anladınız. Ara-sıra anneme dert yanarak bu durumu anlatıyor; annem de doğulu serzenişiyle buna karşı çıkınca, dayanamayan ablam tek eliyle kavunun ağırlığını tartar gibi hareketlerle havayı okşayarak"AŞ BUNLARI ARTIK GÜLDÖNDÜ HANIM AŞŞŞ!" diye bağırıyordu. Beraber olduktan iki ay sonra çocuk bunu bıraktı. Sıra anneme gelmişti. Bir ay boyunca ablamın başının etini yedi:

Annem ablamın ağzını yaslayarak "Aşş punları aşş Gülg*ttü hanım aşşş! Al işte eloğlunun çükünün peşine düşersez a beyle t*şşağa sarılırsız."     

Ablam yirmi beş yaşına geldiğinde artık erkekleri parmağında oynatmak konusunda ustalaşmıştı. Üç tane sevgilisi vardı. Hani ideal kızlar için söylenen meşhur deyim vardır:

"Sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta oro*pu."
Ablam da ondan ilham almış olacak ki aynısının erkek versiyonu için arayıştaydı:

"Sokakta kabadayı, evde centilmen, yatakta s*kilatör."
Bu üç ideal yetenek tek bir vücutta hayat bulamadığından, o, üç ayrı koca adayıyla aynı anda flörtteydi.
Ablamın 1 Numaralı Sevgilisi: Saf-Sapuk Kövlü
Ablamdan en az on beş yaş büyük olan bu adamın ismi Ekrem'di. Çok eski model kapriyo altıaçık arabası vardı. Arabada Latif Doğan kaseti önlü arkalı sürekli döner dururdu. Bu arabayı aynı zamanda inşaatlarda da kullanırlardı. Çünkü kendisi inşaat kalfasıydı. Arabanın içinde bazı noktalarda yer yer donmuş beton parçaları olurdu. Bazı günler de gezerken diğer koltuklarda beton çivisi, tuğla ve piriket göze çarpardı. Ekrem abi köydeyken de yıllarca aynı mesleği yapmıştı. Ablama sorduğumda, "komik olduğu için onunla beraber olduğunu" söylerdi. Oysa ben ablamı güldürdüğüne hiç tanık olmadım.

Ekrem abi akşamları çok içer; içip içip sürekli ablamı arardı. O da evde kimi boş bulursa telefonu onun kucağına atar, ardından mutfağa giderek işlerine devam ederdi. Çünkü Ekrem abi kafası uçan dayre olunca kimseyi dinlemez, karşı tarafta insan var mı yok muyla ilgilenmez, soru sorulup cevap beklenen konuşmalar yapmaz, aksine boyuna anlatır da anlatırdı. İyi ki de ablam telefonu bana vermiş. Yoksa bunca güzel hikaye şimdi silinip gidecekti. O kadar çok macerasını anlatmıştı ki; yalnızca aklımda iki tanesi kalmış. İşte bu gecelerden birinde şu hikayeyi dinlemiştim:

Ekrem abi ergenlik zamanlarını köyde geçirdiği için haliyle tüm maceraları da o ortamda gerçekleşmişti. E tam hormonların tavan yaptığı, arzuların şelale olduğu o yaşlarda azmanlar durur mu. Briket, traktör egzoz ne delik bulsalar yapıştıracaklar...

Mahallelerinde Nermin adında, açık gri tenli, hafif kısa tüylü, manken yavrusu gibi bir eşek! Eşeğin sahibi Nuri adında bir çocuk. Meğer ahırın kapısında oturuyor, gelene geçene ufak bir miktar paraya bilet kesiyormuş. Eşeği parayla satıyor yani. Şark pez*venkliği... Ekrem abinin anlattığına göre arkasına geçen çocukların tümüne eşek karşı geliyor, ayak diretiyor, bazen de çifte atıyormuş. Ama eşek Ekrem abiye gelince asla karşılık vermiyor, hatta tatlı tatlı kuyruk sallıyormuş. Bu yüzden Nuri, Ekrem abiden para almıyormuş. Aman ne büyük övüntü...

Ekrem abinin neden inşaatlarda güçlü kuvvetli onca işin üstesinden geldiği anlaşıldı. Nedeni: Eşek Power!

Başka bir gece de ablama anlattığını sanarak şu müthiş hikayeyi benimle paylaşmıştı:
"Köydeyken mahallemizdeki komşulardan biri bizim köy evindeki horozun sesinden fena halde rahatsız olmuş. Horoz gece gündüz ötüyor; kimseye de rahat vermiyormuş. Aslında bizi pek rahatsız etmiyordu; ancak komşumuz hassas olacak ki bu işe fena halde kafayı takmış ve sürekli şikayete geliyor. Öyle de besili bir horoz ki... Kına rengi tüyleri, iri kaslı kanatlarıyla, kemikli ayaklarıyla güçlü kuvvetli bir mahluk. Mahalledeki otuz sekiz tavuğa tek başına hükmedebiliyor. İsmi de Coşkun! Neyse sorduk soruşturduk da öğrendik:

Bu horozlar öterken kendilerini sıkarlarmış. Bizim hapşırırken gözlerimizi açamamamız gibi bunlar da büzüklerini sıkmadan ötmeyi beceremezlermiş. Mahallemizin ileri gelenlerinden 157 yaşında, yaşlı ama genç gösteren (en fazla yüz elli gösterir) bir teyze, olmayan dişleri, cadaloz sesi, eğik boynu ve kısık gözleriyle:

"Onun kıç deliğine zeytinyağı sürün! Öterken büzüğünü sıkmaya çalıştığında tutamayacak, o zaman da ötmez, ötemez ya zahir." dedi...

Yahu iyi de teyzecik, zeytinyağının etkisi geçince neydecez?
"O zaman bi daha sürersiniz oğul." dedi.

E tamam da her dakka biz elimizde zeytinyağlı pamukla Coşkun beyi mi kovalayalım?
"O zaman siz de pambığı muhkem dıkayın." dedi.

Ertesi gün kasabaya gidenlerden birinin sersem oğlu Nüksettin'e para vererek yarım litre zeytinyağı sipariş ettim. Akşam beklediğimiz sipariş gelince komşunun oğlu Nüksettin'le birlikte hışımla yakaladığımız Coşkun'un kıçına yağı güzelce tatbik ettik.

Ertesi sabah komşu kapıyı depikleyerek evi bastı. Nedeni de horoz normalinin üç misli daha fazla ötmüş. Hatta o kadar içten ötüyormuş ki hicaz makamından girip hüzzamdan çıkıyormuş. Dedim teyze doğru söylüyor iyice süremedik. Akşam gene yakaladık horozu ve bu sefer Nüksettin bi yandan kıçını avuçluyor, ben beri yandan ucuna zeytinyağlı bez sardığım ince zopayı horozun g*tüne tepmeye başladım. İyice yağladıktan sonra kendi haline bıraktık. Gece uyumaya başladık.

Sonraki sabah komşu evi çift fişek pompalı av tüfeğiyle basmasın mı. Yahu dedik gene ne oldu. Horoz sabaha kadar hiç susmamış. Kümeste ahırda mahallede ne kadar tavuk varsa da s*ke s*ke öldürmüş. Hatta iki komşunun horozu da nasibini almış. Yahu ne oluyor bu horoza böyle. Derken ben araştırıyorum işin aslını. Meğer bizim akıllı oğlan kasabadan yağı alırken "yemeklik" diye söyleyince satıcı da buna acılı zeytinyağı vermiş. Hayvanın da feryat figan koparması bundan. Biz sürdükçe g*tü tutuşan hayvan köyü ayağa kaldırır dururmuş. Tevekkeli değil daha sürmeden hayvan bağırıyor, ara sıra da kıçını toprağa sürtüyordu. Ben de yağ vazelin vazifesi gördü, hoşuna gitti sanıyordum, bundanmış demek.

Bunu anlatıyor ve basıyor yaygarayı ama ne gülmek. Tükürük saçan kahkahaları adeta ahizeden suratıma sıçrıyor.

Ben kulak misafiri olduğum "eşek hikayesi"ni ablama anlattıktan sonra onunla ilişkisini derhal bitiriyor...
Ablamın 2 Numaralı Sevgilisi: 1 Kalorilik Layt İsmet
İsmet zengindi, lüks arabası vardı. Ablam onunla özel olarak ilgilenirdi. Pek yakışıklı olduğu söylenemezdi; kısa boylu, hatta çirkindi de. Vejetaryendi; yani etyemezdi. Ama onun yerine günde sekiz-on tane yumurta yerdi. Ablam, ben ve İsmet üçümüz dışarı yemek yemeye çıktığımızda asla et yemeği yemezdi. Biz kuzu çevirmeleri lavaşa sararken "O hayvanın canını alırsam ben nasıl yaşarım," der, ardından yarım saat boyunca Bülent Arınç gibi ağlardı. Bazen ağlamaktan arabayı kullanamaz o zamanlarda da ablama kullandırırdı.

Gene bir akşam üçümüz yemeğe çıkmıştık. Yemekte ben İsmet'e şöyle dedim:
"Hani bir hayvanın canını almaya kıyamıyorsun ya. Peki o hayvanın canını sen almasan, yani eceliyle ölmüş bir hayvan olsa gene yemez misin? Yani bi bakmışsın ezrail uzun tırpanıyla hayvanın canını almaya gelmiş." İsmet baktı gözlerimin içine, şaşırmıştı. "Bak senin hemencecik aklını karıştırırım." dedim. Hiçbir şey söylemeden enginar yapraklarını kemirmeye koyuldu. Biz ablamla birbirimize bakıp tavukların kemiklerini sıyırıyorduk. Bir ara iyice şımarıp ladese tutuşarak kemiği orta yerinden kırıverdik. O ana kadar gözleri dolan İsmet, hıçkırarak ağlamaya başladı...

Dönüş yolunda ağlamaktan süremeyeceği için ablamı direksiyona geçirdi. Ablam biraz acemi... Hani yolda şerit değiştirmeden önce tek yapması gerekenin sinyal vermek olduğunu zanneden, sinyalin ardından da aynaya bile bakmadan o şeride dalan kadınlardan. Derken acı bir korna, ardından fren sesiyle irkildik. Bize çarpmamak için son anda manevra yapıp direğe toslayan adam levyeyle arabadan indi. Ardından ablam ve ben de indik. İsmet ise arabada mendille gözlerini siliyordu. Adam bize bağırıp çağırmaya başladı. İsmet dayanamadı ve arabadan indi. İkimiz de merak içindeydik. Acaba ne yapacaktı? Korkusundan önce bize ardından kendisinden iki kat iri yarı adama baktı ve elinden levyeyi kaptığı gibi kendini dövmeye başladı. Adama da "Abi sizin eliniz acımasın ben kendi kendimi dövebilirim" diyordu. Arada bir iki defa da kendi kafasını direğe vurdu. Hatta biraz sonra iyice coştu ve kendisine küfürler etmeye başladı. Adam da ne yapacağını bilemedi. Ardından arabaya binerek hızla uzaklaştık. Bu olaydan sonra ablam İsmet'ten ayrıldı.
Ablamın 3 Numaralı Sevgilisi: Pinti Pamir
Ablamla aynı yaşta, zayıf, çelimsiz, mavi gözlü bir çocuktu. Pamir pizzacıda çalışıyordu. Bir gün ablamla evde oturuyoruz. Kapı çaldı. Açtığımızda ablama:

"Sevgilim, hadi çok az vaktimiz var, gel seni gezdireyim." dedikten sonra ikisi beraber aşağıya indiler. Ablamı pizzacı motosikletinin arkasına attığı gibi gaza bastı.

Bir saat içinde kapı çaldı. Açtığımızda ablam ağız dolusu küfürler savuruyordu:
"Lan bu salak o kadar pinti ki b*kunu buzdolabına koyan tiplerden. Hatta acıkacağım korkusuyla yemek bile yemiyor. Çalıştığı iş yerine pizza siparişi gelmiş. Beni bu yüzden gezmeye çağırmış. Mahalle mahalle dolaştık. Ben motosiklette beklerken o apartmana çıkıp müşteriye pizzasını teslim etti. Ardından promosyon pizzayı yememiz için beni parka götürdü. Sana da menüden çıkan şu uyduruk oyuncağı yolladı."

Şaşkınlıktan kafayı üşütmek üzereydim. Pinti Pamir anladığımız kadarıyla sipariş geldikçe ablamı gezmeye çıkarıyordu. Hem yakıt harcamıyor, hem de şirketin motosikletiyle bize hava atıyordu. Hem de ne hava atmak...

Pinti Pamir aylar sonra krediyle Tüplü ve Öfkeli bir Şayin almıştı. Ablam da nihayet pizzacı motosikletiyle gezmekten kurtuldum diye seviniyordu. Ancak hayatlarında ilk kez araba sahibi olan görmemiş tiplerin süslerken rüküşlüğü abartması örneğindeki gibi Pinti Pamir de arabanın her yerini rengarenk morlu, sarılı, kırmızılı, yaldızlı ışıklarla donatmıştı. Ezik araç tabii gece kulübünü bozar. Diskoya gittikleri bir akşam valeye anahtarı teslim ederlerken çocuk:

"Abi ne bu arabanın hali yauw, seyyar kerhane gibi." deyince ablam basmış kahkahayı... Onunla son görüşmesi o gece olmuş. Ablam ayrılırken Pamir'i, aklıma geldikçe hala güldüğüm şu atasözü ile aşağılamıştı:

Yahu sen ne biçim insansın. "Hem fakir hem s*ki büyük."
Her konuda ablamla huylarımız benzeşmezdi. Benim aşklarım da çok farklıydı. Onun gibi gönül eğlendiremezdim. Aynı anda birden fazla kişiyle çıkamazdım. Kendimi ve sevdiğim insanı aldatamazdım. Onun gibi durmadan erkek arayışında da olamazdım. Her şey kendiliğinden gelişmeliydi. Öyle de oldu...

Alsancak'ta bir mankenlik ajansında çalışıyordum. Model olma teklifini elimin tersiyle itip, kırıp dizimi ofisin sekreterlik işlerini yürütüyordum. Bana göre böylesi daha onurlu bir davranıştı. Derken bir gün ofise birisi girdi. İsminin Baran olduğunu ve patronla görüşmek istediğini söyledi. Onu tanımıyordum. Kim olduğunu bilmiyordum. Yanımdan geçerken karanlık, yoğun paçuli içeren, sert ve erkeksi parfümüyle sarsıldım. Kısa saçlı, esmer, kirli sakallı, uzun boylu, kemikli yüz yapısına sahip, geniş omuzlu bir çocuktu. Sonradan patronun eski bir arkadaşı olduğunu öğrendim.

Bir saat sonra odadan çıktı ve bana göz kırparak ayrıldı. Onu asla unutamadım. Gittiği günden beri onu düşünmeden tek bir gün, tek bir saat, tek bir dakika bile geçirmedim...

Tam bir hafta sonra kapıdan girdi. Heyecandan kalbim ağzımdan çıkacakmış gibi atıyordu. Patronun onu beklediğini söyleyerek içeri girdi. On dakika sonra kahve götürme bahanesiyle odaya daldım ve iki elini birbirine kenetlemiş, çatık kaşlarıyla bir konu hakkında sertçe savunmasıyla yakaladım. Çok karizmatikti; ağır bir adamdı. Yanına yaklaştığımda aynı kokuyu sürmüştü. Ona baktığımda benle göz göze gelmedi. Ancak göz ucuyla beni izlediğine emindim. Arkamı dönüp boş tepsiyle çıkarken gözlerini kıçımda hissedebiliyordum...
Bir saat sonra ayrılırken "Sana kahve ısmarlayayım mı?" dedi. Çıldırmak üzereydim. O an dünya yıkılsa umurumda olmazdı. Cilve, naz yapmaya fırsatım bile olmamıştı. Zaten o kadar klas bir adamdı ki buna izin bile vermezdi. Boş sünepeliklere tavizi yoktu... Heyecanla dilimi dişleyerek "Tamam," deyiverdim. Her şey bir anda olmuş gibiydi. Birkaç saniyede numaramı almış ve gözden kaybolmuştu.

Akşam deniz kıyısında ikimizin bildiği bir kahvecide buluştuk. Gri bir tişört ve siyah kot pantolon giymişti. Ben klasik iş yerinde giyindiğim iş kadını tarzımla karşısına çıkmıştım. Köşelerden, denize yakın bir masaya karşılıklı oturduk. Batan güneşten gözlerine yansıyan menevişler göz alıcıydı. Bana bakarken gözleri parıl parıl parlıyordu. Bakışlarını üzerimden alamadığını söylüyordu. Bense ona bakmaya bile çekiniyordum.

Ya birden utangaç olmuştum; ya da bu adam aklımı almıştı. Ablamı düşündüm, onun erkekleri ezme taktiklerini. Ben mi zayıf karakterdim, ablam mı çok acımasızdı. Belki de hiç böyle biriyle karşılaşmamıştı. Aşkın ne olduğunu bildiğinden kuşkuluydum. Aşkın ne olduğunu bildiğimden emindim. Ayaklarım yerden kesiliyordu, kalbim ağzımdan çıkacakmış gibiydi, karnımda kelebekler uçuşuyordu ve yine fena halde başım beladaydı.

Bir ara tuvalete gitmek için kalktım. Lavaboda aynanın karşısında kendime tokat atmaya başladım. Heyecanımı bir türlü bastıramıyordum. Tekrar yanına dönmeyi hem çok istiyor hem korkuyordum. Hızla kendine güveni tam bir şekilde tuvaletten çıkarak rap rap adımlarla masasına yürümeye başladım. Ya birisiyle konuşuyor ya da konuşur gibi yapıyordu. Çünkü beni görünce telefonu aniden kapattı ve kalkması gerektiğini söyledi. O an yıkıldım!.. Yüzsüzce "Tekrar görüşeceğiz ama değil mi?" dedim...

"Hesabı ben ödedim; akşam arayacağım telefonunu duy!" dedi ve gitti. Rüya gibiydi. On dakika oturduktan sonra sahilde tek başıma yürümeye başladım. Limana yanaşan büyük bir yolcu gemisine gözüm ilişti. Bir an o geminin içindeki insanlardan hiçbirisinin benim kadar şanslı olmadığını düşündüm. Belki hiçbirisi böyle bir aşk yaşamamıştı. Hatta hiç kimse. Beni kıskandıklarını düşündüm. En azından kıskanmaları gerektiğini...

İki saat yürüdükten sonra eve döndüm. Kanepede uzanmış, gözlerimi tavana dikmiş, tavan noktalarını gözlerimle birleştirerek "noktaları birleştir" oyunu oynuyordum. Telefonun sesiyle irkildim. Numarasını bile bilmiyordum ki. Açtığımda sert, tok ve bas bariton bir erkek sesi "Alooou" diye seslendi. Sesi böyle seksi miydi? Sanki telefonda daha da değiştirmiş daha da güzelleştirmişti; Cohen'i andırıyordu.

"Baran" dedim kısık sesimle; "Evet güzelim, benim," dedi.
"Yarın sana sarılmak için hem yoğun duygular besliyorum hem sana sabırsızlıklar biriktiriyorum." deyiverdim. Güldü. Ahhh p*ç... Öyle güzel gülüyordu ki. Daha önce hiç gülüşüne tanık olmamıştım. Ama esrarengiz ses tonu, parlak gülüşünü kafamda canlandırmaya yetmişti. Yıldırım aşkıyla çarpılmıştım...

Ertesi gün sabah odama sızan güneş ışınlarına karışan minik kuş cıvıltılarıyla uyandım. Ondan gelen bir mesaj umuduyla yatakta tek gözüm açık telefonuma baktım. Hiçbir şey yoktu. Ancak bu sabah ilk kez içimde giderek büyüyen bir umutla uyandım. Yanımda olmasa bile ne olursa olsun bir yerlerdeydi ve hep olacaktı. Şu koca dünyada onun da nefes alıyor oluşu beynimi hazla uyuşturuyordu.

Kafamı kaldırarak ayaklarıma baktım. Parmaklarımı kımıldatıp esneyerek tatlı tatlı gerindim. Yorgan üzerimden hafifçe kayıp yataktan düştü. Hazırlanmaya başladım.

Banyodan çıktıktan sonra ne giyeceğime bir türlü karar veremedim. Artık hayatımdaydı ve sanki her gün beni görme olasılığı vardı. Sürprizlere öyle teşneydi ki ne zaman görüşeceğimizi kestiremiyordum. Bu durumda her zaman görüşebilirdik ve ben her an hazır olmak zorundaydım. Fakat en güzel giysilerimle onu günlerce beklemem de olasıydı. Tüm bunların beni şimdiden yormaya başladığını fark ettim.
Siyah, dar bir kot pantolon ve beyaz üzeri siyah puantiyeli bir gömlekle çıkmaya karar verdim. Ayaklarımda parlak siyah babetlerim vardı.

İş yerinde gün boyu gözüm hem kapıda, hem telefonumdaydı. Öğleden sonra iş yeri telefonu çaldı. Açtığımda, ismimi sorarak benimle görüşmek istediğini söyleyen bir erkek sesiyle karşılaştım; oydu biliyorum. Neden böyle bir yol denemişti. "Benim." dedim. Akşam çıkışta beni alacağını söyleyerek gönlüme giden arnavut taşlar serili o yolun tüm ışıklarını bir bir yaktı...

Akşam çıkış saatimde telefonuma mesaj düştü. "Aşağıdayım." Tek sözcükten oluşan bir cümle, yalnızca bir yüklem. Bunu bilerek mi yapıyordu? Yani güçlü görünmek için öfkeye mi gereksiniyordu? Hani bazı insanların doğal halleri pek çekilmez olur; onun da doğal hali böyle zor muydu?

Aşağı indim. Elleri cebinde, sırtı bir mağazanın duvarında, tek ayağı duvara bükük beni bekliyordu. Salaş giysileriyle çişli bir sokak çocuğunu andırıyordu. Bazen sert erkek kocaman adam, bazen sümüklü sokak çocuğu... Bunlar için çaba harcamadığı sugötürmezdi. Ben kabul edeyim ya da etmeyeyim o gerçekten olduğu gibiydi...

Birlikte çarşıda yürümeye başladık. Öyle soğuktuk ki çarşıda aramızdan yabancı insanlar geçip gidiyordu. Bense ona yanaşmaya çekiniyordum. Yanımızdan son geçen erkekten sonra bana çok dik bir bakış fırlattı. Kahverengi gözlerinden parlak şimşekler haykırdı. Hemen heyecanla ona yaklaştım; aynı zamanda bana karşı soğuk olmadığını anlayıp rahatladım.

Yanımıza kağıt mendil satıcısı çocuk yanaştı. Yavaş yürümeye başladığımızdan sürekli yüzünü bize çevirmiş, ara sıra yola bakarak yanımızdan gelmeye devam ediyordu. Onun böyle zamanlarda ne yapacağını merak ediyordum. Her insanın kendine göre ilkeleri vardır. Tinerci çocuğa, ayakkabı boyacısına, sigara isteyen bir kağıt toplayıcısına, falcı kadına, ispirto parası isteyen bir şarapçıya veya bir otelin satın alma müdürüne... Acaba nasıl davranacaktı? Aklıma şu söz gelmişti:

"Her şey için önceden plan yapılmaz. Bazı planlar akışın içerisinde kendiliğinden olur. O anın içinde olay başınıza geldiği an hızlıca yapmalısınız." -ck-

Zor durumlarda kaldığımızda, doğru karar verememekten korktuğumuzda büyüklerimizi, kendimizden bilgili insanları düşünürüz:

'Acaba o olsa bu durumda ne yapardı?' diye düşünür, sonra onun vereceğini varsaydığımız tepkiyi gösterir ve sonucunu bekleriz. Ondan bir farkımız vardır. Bunun sonucu yalnızca bizi bağlar...

Onunla hiç konuşmadı. Bana döndü ve dedi ki:
"Kaderlerini değiştirmek için hiçbir şey yapmazlar, sonra da o kadere isyan ederler. Yoksullara yardım ederseniz, yoksulluklarını kendilerine sunulmuş bir lütuf sayarlar ve durumu değiştirmek için samimi bir çabaya girişmezler. Uzun süre aç kalarak sınanmalı ve bir gün kaderini değiştirip varsıl olduktan sonra şöyle demeliler:
'Bugüne kadar çektiğim tüm sıkıntılar beni bugüne hazırladı.'"
Çocuk peşimizi çoktan bırakmıştı. Sorun olmaması durumu, problemi absorbe edebilmek. Mantıklı açıklamalarla çözüm aramak... Gözlerine baktım, şaka mı yapıyordu. En ufak titreme yoktu. Acımasız mıydı, yoksa rasyonalist mi?..

Etkilenmiştim, ben de deneyebilirdim. Farkında olmadan etkilendiğimiz insanların yerini alıyorduk. Bu koca evrende o insanlardan daha fazla olmaya başlıyordu. Tornadan çıkmışçasına aynı kalıba girmiş milyonlarla dolu bir dünya. Belki de bayat dizilerdeki gibi; bir düzinelik sayıyı geçmeyen karakter sayısıyla her dizide hep aynı tipler. Ama o, onlardan değildi. Onu gözümde çok mu büyütüyordum? Kendimi çok mu hızlı kaptırdım? Bazı insanlar nasıl kısa sürede böylesi ağır etkiler bırakabiliyor? Başkalarında olmayıp onlarda olan belagatları mı var?..

Deniz kıyısında salaş bir çay bahçesine oturduk. Hem hayatı lüks yaşayarak havas görünüyor, hem de avam insanlara kucak açarak kendi kendiyle çelişiyordu. Tahta sandalyenin paslı çivisi kıçımı acıtırken aklımdan bunlar geçiyordu. Zihnimi okumuş gibi:

"Neden bu köhne yerde olduğumuzu mu düşünüyorsun?"

Evet. Düşündüğüm tam da buydu... Ancak o bana fırsat vermeden devam etti. "Sorunlu bir çocukluk dönemi geçirdim. Bu hem erken olgunlaşmamı, hem de sorunlarla baş edebilmemi sağladı. Rudyard Kipling’in dediği gibi;"
"Hiçbirisi fazla olmamak şartıyla tüm insanları sevebilirsen," bunu söylediğimde babam bana çok kızardı ve şöyle derdi:
"Herkesi eşit bir düzeyde seversek; gerçek sevgiyi hak edenlere haksızlık ettiğimiz gibi, asıl kötüsü sevmesini ve sevginin ne olduğunu bilmiyoruz demektir. Bir soykırımcı ile evrensel düşünen bir insan nasıl aynı olabilir?"

"Babamdan bahsediyordum, ama ölmeseydi onu bu kadar sevemezdim. Bazen gerçekten birilerinin ölmesi gerekiyor. Kimilerinin doğması için, birilerini içimizde öldürüyoruz. Norman Cousins'in dediği gibi:
"Ölüm hayatta büyük bir kayıp değildir. Asıl büyük kayıp, yaşarken içimizde ölen şeylerdir." "Acını anlıyorum." dedim. Garip birisiydi. Entelektüel birikimine yetişememekten korkuyordum.

"Bazen sevdiklerimizi terk etmek zorunda kalırız. Hem de onları en sevdiğimiz, onlardan en vazgeçemediğimiz anlarda bile..." dedim. Ardından "Aslında biz çoğu zaman insanları, onların bizi düşündüğünden daha fazla düşünüyoruz. Bence sorunun kaynağı bu..." deyiverdim.

Araya giren garson çocuk "Ne alırsınız?" diye sordu. "Gördün mü bak!" dedi. "Garson çocuk bizi bizden fazla düşünüyor."

Garsona dönüp "İki çay getir güzelim, biri açık." dedi. "Hem belki sonra bu anları Cemal Süreya ile anarız."
'İki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.' diye heyecanla bir çırpıda haykırdım!..

Yüzüme baktı; gene o ukala tavrıyla "Beni şaşırtıyorsunuz küçük hanım, konumuza dönelim." dedikten sonra:

"Hepimizin zaafları vardır. Arkamızı dönüp gideriz. Geride bıraktıklarımız zaaflarımızı iyi bilirler. İçimiz yanarak, tutamadığımız sözlere kızarak gitmek zorunda kalırız." dedi. Ardından sinirli yanak titremesiyle ekledi:

"Nereye gidiyorsun be adam! Giden sensen kalana, kalan sensen gidene özenirsin!.."
Düşündüm. Ne biçim konuları konuşuyorduk. Hangi kız sevgilisiyle bu denli yakınlaşabilirdi. Hem onunla her konuyu tartışacak kadar yakındım; hem de onu hiç tanımayacak kadar uzak. Öylesine mistikti ki...

Felsefe mi yapıyordu. Amiyane tabirle 'beni tavlamaya' mı çalışıyordu? İyi de bunu neden yapsın? Sonra, yalnızca entelektüel birikimini empoze edebileceği birilerini gereksindiğini düşündüm. O yalnızca hava atabileceği birini arıyordu. Bu herhangi birisi olamazdı. Bu kişi en az kendisine yakın derecede bilgi birikimine sahip olmalıydı. Resimden anlamayan birisinin ressamın yeteneklerini kavrayamaması gibi. Bu tıpkı operadan anlamayan birisinin klasik müziğin tınılarını hissedememesi gibi. Bu tıpkı Yunan mitolojisini hiç okumamış birisine felsefeden, yani düşünceyi sevmekten söz etmenin zorluğu gibi. Oysa bunlardan kaçınıyordu. Anlattıklarının eksiksiz kavranmasını istiyordu. Şizofren miydi? Kendi kendisiyle sürekli konuşan, durmadan tatmin eden birisi olmasından korkuyordum.
Ama bir de böyle bir şey var:
"En çok dinlediğin adam sen daha iyilerine layıksın deyip gider, ertesi gün de pişman olduğu için ağlar." dedim.

"Ağlar doğru; haksız da sayılmaz. Ama kaybetmeyeceğin aşkın tadından nasıl söz edebilirsin ki. Sana az önce de söyledim. En değerli eşyamız kaybettiklerimizdir. Ben insanları eşya olarak görmüyorum elbet; fakat onların zihnimize kazınmaları için hayatımızdan çıkmaları gerekli..."

Sazları ellerinde, kilimde bağdaş kurmuş, kapalı gözleri ve titreyen boyun damarlarıyla sürekli kapışan iki aşık gibiydik. Ona yetişemiyordum. Belki bir sözlüğe, bir kitaba, bilgili birisine ya da internete ihtiyacım vardı. Beni köşeye sıkıştırmak hoşuna gidiyordu.

"Yani sen her zaman ayrılmak için mi seversin?" dedim. "Bak; yeni bir kişiye bakış her zaman farklıdır. Bu, bir restoranda bakıştığın yabancı ya da merhaba dediğin yeni bir flört olabilir. Oysa o da diğerleri gibi hatalarla doludur; tek fark, onun henüz eksiklerini ortaya çıkaracak bir belirti göstermemiş olmasıdır." dedi ve ekledi:

"Bak bir ilişki başta mükemmeldir. Pozitif gözlüklerimizle onu yücelttikçe yüceltiriz. Hatta o insanla ilk tanışınca ön yargılarımız öylesine güçlüdür ki ardından gösterdiği değişimlerde bile yargılarımızı kırmamız zordur. Fakat zaman ilerledikçe ilişki monotonlaşır ve çürük yumurtalar da bir bir kırılmaya başlar. Önce onun yeterince mükemmel olmadığını görürüz. Sonra bu gerçeği yavaş yavaş kendimize kabul ettiririz. Ardından ona sinir oluruz ve sonrasında bu bir nefrete dönüşür." diyerek konuşmasını sürdürdü.

"Negatif bakış açımızla tüm olumsuz taraflarını görmeye başlarız. İlk sevdiğimiz zaman o, dünyada yüzlerce kötü arasında en iyi seçenektir. Oysa ayrılacağımız zaman anlarız ki; o, aslında yüzlerce seçenek arasından en kötüsüdür!"

Sonra birden parmaklarıyla şakaklarımı ve avuç içleriyle çenemi kavradı ve gözlerime baktı. Güçlü kalp atışlarım nefesimi de kesik kesik almama neden oluyordu.

"Bana bakarken baygınlaşan gözlerinin içindeyim..." dedi ve bıraktı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir dediği bir dediğini tutmuyordu. Biraz çay içti, kafasını gökyüzüne kaldırdı ve:
"Sevgilim bana güven; ben galiba hiç yeterince sevmemişim bu güne kadar. Sadece sevgilim değil, aynı zamanda öğrencim de olmanı istiyorum." der demez ayağa kalktı; pantolonunun ön cebine bir tırnakçı ustalığıyla iki parmağını soktu ve küçük bir kağıt parayı çay tabağının altına koydu.
"Gel benle! Seni büyüdüğüm mahalleye götüreceğim. Oradaki ezilmiş insanları da görmeni istiyorum. Unutma ki oralarda da bir hayat var; üstelik avm'lerde çakma çantayla gezen, sahte parfüm kokan insanlardan daha gerçek." dedi.

Beni sürekli şaşırtıyordu. En yakın metro durağına hızlı adımlarla yürüyorduk. Kimi adımlarda omuzlarımız birbirine değiyor, kimisinde dirseği göğsüme çarpıyordu. İkimiz de bunu bilerek yapmıyorduk. İkimiz de bunu bilerek yapmalıydık.

Bayraklı'da metrodan indik. Akşam karanlığında labirent gibi ara sokaklardan beni çekerek sürüklüyordu. Arkasından koşarak ona yetişmeye çalışırken savruluyordum. Beni sahiplenircesine tüm gücüyle iri göğüs kafesine doğru çekmesiyle çıldırıyordum. Merkezden uzaklaşarak varoş bir mahalleye geldik.

"İşte buralar doğup büyüdüğüm yerler." dedi. Uzaktan eski bir apartmanı gösterdi. Dışı sarı boyalı, yer yer sıvaları dökülmüş, kirli bacaları, paslı balkonları, çatıdan suyu karaya taşıyan boruları çatlamış-çürümüş, çatısında iki eski antenin bağlı olduğu dört katlı yapıya baktım. Orta katlarda bir evin koyu yeşil perdesi pervaza kadar ulaşmamış kısa kalmıştı. Öyle ki camdan sokağa sızan sarı ışıktan içerisi belli belirsiz görülebiliyordu. Apartmanın önüne geldiğimizde zillerdeki çoğu silik isimlere göz attı. Elimi tuttu ve soğuk merdivenleri çıkmaya başladık.

Bir asansörü bile yoktu. Apartmanda merdivenleri el ele çıktıkça tabak ve çatal sesleri kulaklarımıza geliyordu. Bir kattan çıkarken kızarmış biber kokuları iştahımı açtı. Oldboy filminde esas oğlanın büyüdüğü okula dönerek eskiyi yad etmesini anımsadım.

İlk kattaki dairelerde kapı eşiğinde görülen eski, yırtık bir terlik beni hüzne boğdu. Bunu ona söylediğimde

"Küçükken apartmanların önünden ayakkabılar çalardım. Ama onda bile zenginden alıp fakire veren Robin Hood adaletiyle hareket ederdim. Orta sınıf spor ayakkabı olan evlerden hırsızlık yapmazdım. Benim tercihim üst sınıf spor ayakkabılar giyen kaymak tabaka p*çleriydi... Bende daha ne hüzünler var. Bunları yukarıda konuşalım."

Bir de yukarısı mı var? Heyecandan ölmek üzereydim. Katları geçtikçe kapı önünde tek tekeri kırık, soğan kokulu bir pazar arabası hüznü selamlıyordu. Aynı evde, çok kalın, kirli bal rengi, tozlu bir paspas üzerinde yırtık bir çocuk spor ayakkabısı vardı. Ancak bizim evdeki en eski ayakkabılarımız bile bundan yeniydi.

"Zaten şimdi alışveriş yapmayı bıraksak hepimizin gardırobu ölene kadar en az iki defa eskitilmeye yeter de artar. Hem %80 - %20 kuralını unutma." dedi. Ne olduğunu sorduğumda:

"Dışarıda geçirdiğimiz zamanın %80'inde gardırobumuzun yalnızca %20'sini kullanırız." dedi. "E bu durumda o kadar alışverişi boşuna mı yapıyoruz?" dedim.

"Evet. Ya ne sandın?" Tam bu sırada merdivenlerin sonuna ulaşmış ve metal kapıdan çatıya çıkmıştık. Etrafa bakındım. Yerlerde yanlamasına on, üst üste yirmi sıra dizili tuğlalar duruyordu. Bir köşede içi kil ve kedi dışkısı barındıran bir kum yığını. Orada o kadar çok beklemişlerdi ki tuğlalar nemli ve çürükken kum yığınının üstü birkaç kat ağır bir toz yığınıyla kaplanmıştı. Etrafı beton kaplı temellerin üstlerinden çıkan paslı demirler rastgele yönlere bükülmüştü. Kapı ağzında içi yağmur suyu dolu iki tane iri yağ varili duruyordu. Beton kaplı çatı çıkışının üstündeki bölmede yana yatık halde konumlandırılmış sekiz şişman su deposu bulunuyordu. Yanımızdaki bacalardan çıkan dumanlar, gökyüzünde kafatasına benzer işaretler çizerek lacivert bulutlara yükseliyordu. Rüzgarda sallanan bir anten gıcırtılı sesler çıkarıyordu. Bir köşede çatıyı koruyan yarım yüksek duvarın üstüne serilmiş tüylü velense dikkatimi çekti. Demek buraya çıkıp oturan, bu yoksul mahalleden, zengin semtlerin ışıklarını seyreden bizden başkaları da vardı. Ancak o zengin mahalleden buradaki çıplak ampullü evlerin soluk ışıklarını seyreden belki de hiç kimse yoktu.
Altı kadın vardı demir kapının önünde
ve demir kapının ardında beş yüz erkek vardı efendim;
altı kadından biri sen değildin, ama
beş yüz erkekten biri bendim… - Nazım Hikmet

Bu mahallenin yoksul kadınları o zengin kokan evlere ancak temizlikçi olarak girebiliyordu. Bu yoksul kadınların çocukları, o varsıl kadınların kızlarının eskilerini giyerek büyümeye mahkumdu. Zaten zenginlerin köpeklerini bile fakirler gezdirmiyor muydu?..

Kafamı çevirdiğimde çok uzaklarda, sürekli yanar döner ışıklar göz kamaştırıyordu. İki gözümü sıkıca kıstım, arkama geçerek belimden tuttu; gözlerimle uzaklara baktım. Denizin arkasına yerleşen karşı yakaya baktım; Karşıyaka'ya baktım... Parlak, canlı canlı ışıklar olgun ateş böceklerini andırıyorlardı. Daha önce hiç dikkat etmediğimi anladım. Yalnızca çocukken böyle oyunlar yapardık. Ben onun yanında hem olgun bir kadın, hem minik bir kız çocuğuydum.

"Yalnızca çocuklar ve gerçek gezginler her yerde kendilerini evde hissederler." - George Bernard Shaw. dedi.
Acı gülümsemeyle suratı daha önce görmediğim bir çirkinliğe büründü. "Bak sana bir şey anlatacağım."
"Dinliyorum." dedim...

"Şu yukarıdaki su depolarını görüyor musun?"
Evet anlamında başımı salladım. İkimiz de, yana yatar şekilde konumlandırılmış sekiz tane su deposuna bakıyorduk... Şöyle devam etti:

"Ben 10 yaşında küçük bir çocukken, 8 yaşındaki erkek kardeşim ve 13 yaşındaki ablamla birlikte bu apartmanın 4. katında yaşıyorduk. Bir sene, 31 Aralık gecesi, yılsonunu yılbaşına bağlayan geceyi kutluyorduk. Üç kardeş evde o kadar çok ses çıkardık, o kadar azıttık ki ev panayır yeri gibiydi. Hepimizin ağzında üflendiğinde bukalemun dili gibi uzanan oyuncaklar, kafamızda komik şapkalar vardı. Evin taş eşiğinde keserle ceviz kırıyorduk. Alt kattaki bir türlü çocukları olmayan komşumuz ev sahibimizle birlikte kapıya gelmişti. Sesten onları rahatsız etmiştik. İşte bu yüzden onlara hep garazımız vardı.

"Bir keresinde mahallede sular kesildi. Bir gün, iki gün, üç... Sular bir türlü gelmek bilmiyor. Su depomuzdaki sular tükenmeye başladı. Derken altıncı gün sularımız bitti. Hemen üç kardeş çatıya çıktık. Diğer su depolarından maşrapayla azar azar su çalmaya başladık. En dolu depo, sinirlendiğimiz alt komşununkiydi. Malum; ev kalabalık değildi... Tam depo kapaklarını kapatmıştık ki burnumuza çürük et kokusu gelmeye başladı. Biraz dikkat kesilip, çevreye dağılarak aradığımızda yarısı kuma gömülü,  belki de bir kedi tarafından boğulup yarısı yenmiş, yarısı saklanmış bir güvercin leşi bulduk. Aslında bu, orta boyda gri renkli bir kumruydu. Birbirimize şeytanca bakarken, dudaklarımızdan sinsi gülümseme, gözlerimizdense kızıl kıvılcımlar çıkıyordu. Güvercin leşini depoya attık ve kapağını kapattık. Yüreğimize soğuk su serpilmişti. Adam, karısı Serpil'le çürük güvercinli suyla keyifli duşlar alabilecekti.

"Tam 4 gün daha sular gelmedi. Sıcak bir yaz günüydü. Yere atılan herhangi bir sıvı hemen buharlaşıyor, yarı katı yiyeceklerse çabucak pişebiliyordu. Mecbur yeniden çatıya çıktık. Hunharca tüm depo kapaklarını tek tek açmaya başladık. Tüm depolardaki suların dibine darı ekilmişti. Hepsinin paslı dibinde, borularının ulaşamadıkları yerde hafif kirli, çamurlu bir su birikintisi kalmıştı. Tek dolu depo alt komşumuzunkiydi. Bıraktığımız çizgiden çok daha azını kullanmıştı. Güvercini hemen suyun içinden çıkardık. Apartmandan aşağıya, boş tarlaya tüm gücümle savurdum.  Alt komşumuzun deposuna kapağına tırmanıp içine bakmaya başladık. Deponun içinde ne kadar leş parçası, kanat, tırnak, tüy ve deri varsa tek tek temizledik. Çünkü o suya ihtiyacımız vardı. O suyu kullanacağımıza bir türlü inanamıyorduk. Yaptığımızdan çok utanmıştık. Deponun içindeki su aynasında yüzlerimize bakarken köseleyi andıran sert ve utanmaz suratlarımızı ilk kez bu kadar kırmızı görmüştük. Zarar verdiğimiz insanların suyunu kullanmaya muhtaç olabileceğimiz gerçeğini bir türlü kabullenemiyorduk.

"Yani demek istediğim; hayatta yaptığımız iyilikler kadar kötülükler de bumerang etkisiyle bize geri dönebilir."

"İlginç bir hikaye." dedim. "Kendi kazdığınız kuyuya, yine sizin düşmeniz trajik olmuş."

"Hepimiz zaman zaman bu hatalara düşmüyor muyuz? Hatta Murphy Kanunu 15.'de söylendiği gibi:
'Ters gidebilecek bir şey mutlaka ters gidecektir. Hatta bu tersliğin en az mümkün göründüğü anda bile.'" dedi.

"Bumerang ha..." dedim. Yani yaptığımız her şey gerçekten bize geri dönüyor mu? Eğer öyle olsaydı dünyada her saniye başına bir iş gelmeyen bir tane bile insan kalmazdı."

"Zaten öyle değil mi?" dedi ve ekledi: Hayat aslında sonsuz olasılıkların toplamı değil midir. Ne geçmiş vardır, ne de gelecek; yalnızca sonsuz bir şimdi vardır. Hayat, aslında bir filmin ardışık kareleri gibi sürekli ve anbean akmıyor mu?"

"Peki ya mutluluk..." dedim. "Yani onun da mı bir önemi yok? Hayat sürekli akıyor da, bizim hayattaki amacımız ne?.."

"Onu da anlatayım. Tolstoy'a göre mutluluk,  tek başına yaşanılan bir şey değildir. Kişi başkalarını mutlu ettiği müddetçe mutlu olabilir. Mutluluk, bu dünyadaki en değerli sıvı altındır. Ancak depolanamaz. Eğer depolanabilseydi, belki en kıymetli akçe olacaktı.

"Ne kadar güldük ve kahkahalar dolusu anılar yaşadık, o kadarı yanımıza kar kalır. Sonrayı ancak hayallerimizde yaşatırız. Mutluluk aslında yaşanan değil, hatırlanan bir şeydir. Ya geçmiş zamanda özlenen ya da gelecek zamanda istenen bir şeydir."

Durmadan anlatıyordu. Aslında güzel konuşuyordu ama biraz fazla felsefi kalmıştı. "Bu kadar bilgili olup, bu kadar güzel konuşup hiç aşktan söz etmemen ne ilginç..." dedim.

"Çünkü küçük kız; yeni tanıştığımız kişileri tanımayız ve bu mistik (gizemli) yanları bizi kendilerine çeker. Oysa onları tanıdıktan sonra onların da aynı aptallardan olduklarını anlarız. Sonunu bilsek de bu süreyi geçirmeden edemeyiz. İnsanın yeni ve bilinmeyeni öğrenme çabası, ve onun, en azından bu seferlik farklı olmasına duyulan merak ve tutku, bunu yapmamızı sağlar. Sonunun aynı olacağını bilsek de.

"Sen şimdi beni yeni tanımaya başlıyorsun ve ben de seni yeni tanıyorum. Kısa süre sonra, birbirimizin olumsuz yanlarını görmeye başlayacağız. Kusurlarımız birbirimizin gözüne batmaya başlayacak. Ben bunun olmasını istemiyorum. Gözünde değerimin düşmesini istemiyorum. İşte benim zayıf tarafım.
"Oysa ilk zamanlar ne de güzeldir. Keşke her akşam hafızamı kaybetsem ve her sabah uyandığımda başka birisi olarak yeniden uyanabilsem. Belki o zaman seni sevebilirdim.

"Kadın erkek ilişkisini kimyada demir elementini kullanarak açıklayacağım: İnce ve yumuşak bir demir çabuk ısınır ve çabuk soğur. Kalın ve sert bir demir ise ne kadar geç ısınırsa o kadar geç soğur. İlişkide de erkek çabuk ısınır ve çabuk soğur; kadın ise geç ısınır ve geç soğur. İlk tanışma ve sevgili olma evresinde durum böyledir. İnce bir demir ateşe tutulduğunda çok çabuk ısınır ve kırmızı bir kor olur. Ama kalın bir demir öyle mi?.. Hem geç ısınır, hem de çok geç soğur. İşte bu örnek sekste de geçerlidir. Erkek çabuk kabarır ve derhal doyuma ulaşır. Kadın ise öyle kolay kolay isteklendirilemez. Ancak bir kez isteklendi mi kolay kolay durulmaz ve doyurulamaz... Kadının ise doğası gereği ona alışması zaman alacaktır. Ancak geçirdiği zaman farkında olmadan onun bağlanmasını sağlamıştır. Artık soğuması da bir o kadar zordur."

Şaşırmıştım. Sanki söylemek istedikleri bunlar değildi. Sanki o, başka şeyler anlatacaktı da içinde bunu engelleyen görünmez bir güç vardı. Çirkin bir güç. Bir cinin insanın içine girmesi gibi. Bunları neden anlatıyordu. Sanki son on dakikadır bir başkasıyla konuşuyor gibiydim. Aslında beni dinleyen aynı kişiydi de, benim dinlediğim bir başkası oluvermişti. O konuştukça ben susuyor, o konuştukça dibe vuruyordum.

"Hoşuna gitti sanırım, devam edeyim." dedi.
Hani çok zekiydi... Beni iyi anladığını sanıyordum. Gözlerimden mutsuz olmadığını anlayamıyordu. Dedim ya, artık bir başkasıyla konuşuyordum. Sanki bir cinayetin işleneceği anı bekleyen katilin kulağına gelen boğuk çığlıkları duyuyordum.

"Bir de erkek kadını çok iyi tanımalı ve her huyunu, her yönüyle bilmelidir. Kadının onu tam anlamıyla tanımasına asla izin vermemelidir. Yoksa kadını kontrol etmesi güçleşir. Ayrıca erkeğin kendini tanıtmaması, onun hep gizemli kalmasına neden olur. Bu da onu, kadının gözünde daha seksi kılacaktır.

"Bir kişi sizin arkadaşınız ya da sevgiliniz olduysa bu bir başlangıçtır. Eğer ona bağlanmaya başlarsanız tebrikler! Artık bilinçaltınız yavaş yavaş gerçekliği çarpıtma sanatını konuşturacaktır. Pozitif gözlüklerinizi takacak ve onun yaptığı birçok şeyi olumlu görmeye başlayacaksınız. Aşk, aslında birçok kusurumuzu affeder. Zihniniz yavaş yavaş uyuşan bir esrarkeşin beyni gibi olayları farklı görmeye başlayacaktır. Alkolden, uyuşturucudan etkilenen birisi nasıl bakarsa, siz de öyle bakacaksınız. Çevrenizdeki gerçek dünya, size ancak bir bulutun arkasından görünecek. Böylece o kişiyi zihninizde ilahlaştıracaksınız. Bu karışık duygu durumu, ancak siz ondan soğuyup, ayrılana dek böyle sürüp gider. Pozitif gözlüğünüzü bir kenara atıp, negatif gözlüklerinizi takmaya başladığınızda, şimdiye dek göremediğiniz tüm olumsuz özellikleri görerek şaşıracaksınız. Ve artık ona tahammül edemeyeceksiniz.
"Geçmişteki davranışlarınızı imgelediğinizde, çok zaman kendinizi tanıyamadığınızı fark edeceksiniz. Ona kızmanız boşunadır. Değişen, siz ve sizin bakış açınızdır. Kendinize kızmanız boşunadır. O zamanın şartları onu gerektiriyordu ve onu sevdiniz; şimdiki şartlar ayrılmayı gerektiriyor ki ayrıldınız. Hayat iniş çıkışlardan ibaret. Hepsi bu..."

"Evet benzer bir şeyler söylemiştin." dedim. "Bu kadar basit ha!.." diye ekledim. (Bunu söylediğimde boğazıma bir yumru oturdu. Gözyaşlarım istemsizce akmaya başladı. Önce sol gözümden, sonra da diğer gözümden... Hayatım boyunca hep bu sırayla ağladım; hiç değişmedi...)

"Benzer şeyler söylemiştin, benzer şeyler, benzer..." bu sözcükleri tekrarladı durdu ve sonra devam etti:

"Kız erkeği yalnızca eşi ve benzeri olmadığı için sever. Dünyadaki en iyi ve en yakışıklı insan tabii ki olamam. Benden çok daha iyileri vardır; ve olacaktır; bu sugötürmez gerçektir. Fakat onlarla aramda büyük bir fark vardır. Dünyanın en yakışıklı erkekleri onu benim kadar iyi tanıyamaz. Ben, onu iyi tanıyarak, ne istiyorsa, neye gereksinimi varsa tam anlamıyla verebilirim. Ne eksik, ne fazla... İstediği her şeyi benden bulduğunu düşündüğünde, hayatı boyunca bulabileceği en iyi insan olarak beni addedecektir.

"Yani düşünsene, dünyadaki tüm çiftler sence en iyi olan eşlerini seçmiş olabilirler mi? Yeterince aradılar mı? Yani "seçkin insan" denilen kavram, en iyi ruh ikizi safsatasına ne kadar yakınlar?... Herkesin aptal gibi ellerindeki eşlerine sıkı sıkı sarılmalarının nedenini Kissinger güzel açıklamış:
'Cinsiyetlerin savaşını iki taraf da hiçbir zaman kazanamayacaktır. Düşmanların arasında çok fazla yakınlık var.'"

Saatler geçmişti. yere sırtüstü boylu boyunca uzandı. Yalnızca konuşuyordu. Bana bakmıyordu, benimle ilgilenmiyordu. Sanki yanında getirdiği, görünmez bir arkadaşına anlatıyordu. Hatta bir değil, birden çok kişiyle konuşuyor gibiydi. Bazı dediklerini duyamıyordum. Bazen sesi kısılırken, bazen alabildiğine yüksek sesle konuşuyordu. Apartmana sesimizin gitmesinden endişeleniyordum. Onu tanıyamadığıma inanamıyordum.

Hayatımın en güzel bir haftasını geçirdiğim için ona teşekkür mü etmeliydim? Ondan ayrılıp, hayatımın en kötü bir yılını geçireceğim için ondan nefret mi etmeliydim. Yavaş adımlarla çatıdaki kapıdan geçtim. Sesi giderek soluklaşmaya başlamıştı. Merdivenleri yavaş adımlarla inmeye başladım. Gözlerimden yeniden yaş boşalmaya başladı. Yüzüme bakan bir kişi olsa, onun da gözlerini yaşartacak kadar ıslanmıştım. Gözlerimden, bozuk bir musluktan akar gibi yaşlar damlıyordu. Ama önce sol, sonra diğer gözümden. Tozlu merdivenler, ıslak damlalarımla nemleniyordu. Kendime acımaya başladım. Hatta dışarıdaki bir insanın gözünden kendime bakıp, kendi kendime acımaya başladım. Apartmandan çıktım. Hem üzgün, hem de mutluydum...

Onu, o şizofren haliyle yalnız bırakarak ona iyilik mi, yoksa kötülük mü ettiğimi bilmiyorum. Hayatımda ilk kez böylesi güzel bir aşk yaşayacaktım; ama onu da başkası elimden aldı. Kim olduğunu bilmediğim bir başkası. Kendi içindeki, kendisinin de tanımadığı birisi. Dudaklarından biberonu çekilmiş, elinden oyuncağı alınmış çocuktan farkım var mı?..

Okyanusu su bardağıyla boşaltamazsın.. Evet onu düzeltmeye çalışmak, adeta okyanusu su bardağıyla boşaltmak gibi. Yas tutmayla ölü dirilmez. Evet, onu düzeltmeye çalışmak, bir ölüyü yeniden ayağa kaldırmak gibiydi. Ne yapabilirdim ki... Belki de bir süre yalnız kalmam gerekiyordu. En azından uzun bir süre daha. Ben koşarken yarattığım yapay rüzgar gözyaşlarımı şakaklarımdan süzerek saçlarıma yapıştırıyordu. Yoksa yağmur mu yağıyordu? Yüzüm, yanaklarım ve saçlarım öyle ıslanmıştı ki... Gecenin karanlığında, mahallenin kirli sokaklarından koşarak kaçarken ben, pabuçlarımın altından sıçrayan çakıl taşları, hızla uzaklaşarak çamurlu kaldırımlara çarpıyordu...
Doktrin: "Boşuna yağıyor yağmur, birlikte ıslanmayacağız ki." - Aziz Nesin

1 yorum:

  1. Her okuyuşumda farklı bir şey yakalıyorum yine de ilk kez okuyacakları çok kıskanıyorum.

    YanıtlaSil