21 Eylül 2018 Cuma

Kahverengi

Lise son sınıfın en çalışkan(!) öğrencisiydim. İlk dönem dört dersimin birden zayıf olması beni hırslandırdı. Başarısız olmak istemiyordum, bu yüzden iki kat fazla çalıştım. İkinci dönem azmettim ve bu sayıyı beşe çıkardım. Sınıf öğretmenimiz şaşkınlıktan beynini çay kaşığıyla yedi.

Çok uzun boylu iri kıyım ve muhkem bir adam olduğundan aynı zamanda beden eğitimi öğretmeni olan hocamıza taktığımız lakaptı Haytavır*. Hem sınıf hem beden eğitimi öğretmenimizdi. Birinde beden eğitimi dersinde beni sıkı bi zopalamıştı. Her iki spor ayakkabımın ucuna ayakkabısıyla basarak beni sabitledi; ardından, yerden yaylı, hacıyatmaz modeli dövüş torbasına yumruk atar gibi beni marizliyor, ben geri düşemeyip onun kucağına hışımla yaylandıkça aparküt ve şamarları hunharca yerleştiriyordu.

En iyi yaptığım şey sınıfta en arka sıralarda saçma şekiller karaladığım deftere kafamı kaldırmadan gömülmekti. Üç bin kişilik okulda yalnızca üç tane kız olması bu okuldaki eğitimini tamamlayanların otomobil tamircisi olarak yetişmesinden olabilir miydi? Abazanlığın en üst seviyesinde olmamızın sonucu en sevdiğimiz arkadaşımız Elizabeth'ti. Okuldan eve dönerken otobüslerin canımdan bir kızla iki saniyeden fazla bakışmak bizim için salıncağın en yüksek kısmından aşağı boşluğa düşerken duyduğumuz his gibi kışkırtıcıydı...

Kalemtıraştan söktüğüm minik bıçakla sol kol bileğimin üstüne "KEN" yazısını kanatarak, kanla boyayarak kazımıştım. Oysa Ken, bir dönemin kült film ve oyunu, günümüzün gerçek retro'su Street Fighter Oyunu'nun en güzel dövüşçüsü, hayali kahramanıydı. En münzevi şekilde yaşaması ön görülen karakterin oyunun sonunda evlenmesi bambaşka bir ironiydi. Şimdiki birçok sevgiliyi kıskandıracak bağlılıkla sevdiğim tek aşkım kazınmış halde kolumdaydı. Ama Ken erkek!.. Evet, bu doğru... Ne fark eder ki?

Okulda, hani çok sıkı olduğunuz arkadaşlar vardır, bir de yüzünü bile zor hatırlayabileceğiniz, neredeyse ismini bilmeden bir okul döneminin sonuna geldiğiniz tipler. İşte Ümit bu iki tipin de ortasındaydı. Onunla ne çok yakındık ne de çok uzak. Orta seviyede seyreden bir arkadaşlığımız vardı. Kısa boylu, ön iki dişinden birisi diğerinin üstüne girift oturmuş, yüzünde bir kızdan az ve bir erkekten çok çillerle kaplı, parlak kahverengi gözlü, yuvarlak yüzlü bir çocuktu. Saçları o kadar dağınık ve o kadar karışıktı ki çoğu zaman günlerdir yıkanmamış gibi duruyordu. Bana bir gün eski oturduğu mahallesinden tanıdığı bir kızdan söz etti. "Gülay." Ve devam etti: "Çok iyi bir kızdır. Görsen sen de çok seversin. Çok güzel bir kızdır. manken yavrusu gibi." Sol elinin ortadaki üç parmağını saçlarının arasında gezdirdi. Yağlı saçlarından yere belli belirsiz kepekler düştü. Bana baktı ve: "Ne düşünüyorsun?" diye sordu. Düşündüm... Her gün evden okula ellerim cebimde yürürken, aslında delik olan cebimden solucanıma uzanıyor, silgiye benzeyen kafasını elleyerek küçük bir sosis kıvamından baton sucuğa veya salama dönüşmesini sağlıyordum. Bir kız arkadaş fena olmayabilirdi. İlk sevgilim olacaktı. Bunun için bana kimsenin ısrar etmesine falan gerek yoktu. Azgınlıktan o kadar kudurmuştum ki, ereksiyonun doruk noktalarındayken onu iki elime alıp okulun demir parmaklıklarına sürterek hızla koştursam kıvılcım çıkabilir okulda afet-ül yangın çıkarabilirdim. Sevincimi belli etmemeye çalışarak kabul ettim.

Ümit birkaç gün sonra bana kızın telefonunu verdi. Akşam olmak bilmedi; sabırsızlanıyordum. Eve vardığımda aslında bir kızla konuşacak cesaretimin olmadığını fark ettim. Erkek kardeşimle konuşarak: Onu aramasını, onunla ben gibi konuşmasını, telefon numarasını ortak bir arkadaşımızın verdiğini, ama etik nedenlerden ötürü arkadaşımızın ismini  ona söyleyemeyeceğimizi iletmesini tembihledim. Kardeşim: "Tamam." dedi. Heyecandan öbür odaya kaçıp can sıkıntısından odada iki elimi arkamda bel hizasında kavuşturdum, sağ elim sol bileğimi kavrar şekilde başım yerde dar alanda dört dönerek düşünmeye başladım.

Kardeşim beş dakika sonra odaya girerek bana müjdeyi verdi: "Kız başta güvenmedi; ama sonra arkadaş olabileceğimizi söyledi." dedi. İş olmuştu. Çok sevindim, çok mutlu oldum. Evin içinde yavru buzağı gibi tepindim, dana gibi gutnadım.

Macarena'nın patlama yaptığı ve Macarena'nın makarna tarifi olduğunu sandığımız yıllardı. Her yerde şu an bile unutamadığım zamanın kült şarkısı Aicha çalıyordu. Çalan her şarkı ikimiz içindi. Dinlediğim şarkılar gerçekten güzel miydi, yoksa bana mı öyle geliyordu? Bir alkoliğin ikinci dubleden sonra karşısına çıkan ilk kişiyi "Öpüjem!" diye kucaklaması nasıl bir hisse, benim de şu anda yaşadığım coşku öyleydi. Okula sevinçle gidiyor, tüm gün derslerde onu düşünüyor, bu sayede okul birincisi olma ihtimalini kaçırıyordum. Derslerden geri kalmama o sebep olmasına rağmen bu durumdan hiç şikayetçi değildim. Çünkü öbür dönem hırs yaparak daha fazla çalışabilirdim.

Bazı akşamlar eve geldiğimde ona telefon açıyordum. Artık cesaretim yerine gelmişti. Kardeşimin yerine yavaş yavaş ben onunla konuşmaya başlamıştım. Onun da tüm gün okulda beni düşündüğünü öğrenince sevinçten deliriyordum. Sesi o kadar güzeldi ki; yumuşak, çocuksu, masum ve çılgın... Sonra bilirsiniz, anne-çocuk rolü oynamaya başladık. "Eve gelince yemek yedin mi sen?" diye sordu. "Hayır, henüz yemedim." dediğimde; "Kıyamam ben sana. Yemek ye sonra bi daha konuşalım." Yemek yedikten sonra yeniden aradığımda: "Yemek yedin mi sen?" diye sordu. "Evet bi tanem." dediğimde bu sefer; "Kakanı yaptın mı? Hadi git tuvalete, sıkı bi s*ç, klozeti doldur canım benim." dedi. "Tamam yaptım. Hatta klozet tıkandı." dediğimde "G*tüne sağlık bitanem. Temiz ol, g*tünü de ıslak mendille iyice sil." dedi. Çok ilgiliydi benle. Kendimi aloe veralı yumuşak bebek bezi gibi hissediyordum.

Artık buluşmamızın zamanı gelmişti. Gerçek olarak birbirimizi görmeyi çok istiyorduk. Belki arzuluyorduk da!.. Randevulaştık. Okullarının çıkışında onu bekleyecektim. Bir arkadaşımı yanıma almaya karar verdim. O da hemfikirdi. Ertesi gün buluşacaktık. Yanımda getireceğim erkek arkadaşım Yusuf idi. Yusuf saçlarını dümdüz tarayan, mavi gözlü, yüzündeki sivilceleri patlatmaktan sıfatı Kıbrıs Haritası'na dönmüş biriydi. İmam Hatip okulunu sonunculukla bitirmişti. Bir kere okuması için ona verdiğim "Sizin Memlekette Eşek Yok mu? - Aziz Nesin" kitabını yırtık bir şekilde geri alırken "Ne bunun hali?" diye sorduğumda "Yobaz arkadaşlarım elimde görünce alıp parçaladı!" diyebilecek kadar da eşekti.

Okulumuz tuhaf bir yerdi. Öğretmenlerimizin bazı kurallara takıktı. Ceketsiz ve okul armasız kesinlikle okula alınmazdınız. İçinde ceketimin olduğu okul çantamı atari salonunda çaldırdıktan sonra günlerce okula girerken çok zorlanmıştım. Ceket ve armasız okula almayan bu zihniyet, yüksek vatkalı yakası olan ve beyaz puantiyeli mor renk p*zevenk gömleğiyle okula girseniz size selam verir, ses çıkarmazdı.
O gün öğleden sonra okulun önünde erketeye yattık. Evdeki giysi dolabına nereden geldiğini bilmediğim kahverengi bir gömleğim vardı. Kısa kollu, klasik bir öğrenci gömleğinden çok da uzak olmayan gömleğimi çılgınlık yapacağım o gün üzerime giymezlik edemezdim. Yusuf tercihini o günün Nafiz Gürman - Gümüşpala otobüs güzergahı hareket memurlarının giydiği açık mavi kumaş üzerine yukarıdan aşağı ince siyah çizgileri olan kısa kollu seksi bir gömlekten yana kullanmıştı. Kreasyonunu günün modasına uygun pazarda beş liraya satılan, gri okul pantuluyla tamamlamıştı.

Beklemek ne kadar da zordu. İkimiz de birbirimizi ilk kez görecektik. Birbirimizde sağ altındaki beyaz çizgide "Foto Zümrüt" yazılı olan bir fotoğrafımız bile yoktu. Gülay da yanında bir kız arkadaşıyla gelecekti. Tek başımıza bu heyecana dayanamayacağımızı düşünmüştük. Okulun bel hizasından yukarı beş parmak aralıklı demir parmaklıklarına sırtımı dayıyor, belden aşağısını kaplayan taştan yapılma duvarına kıçımı vererek sağ ayağımı dizim yere paralel olacak şekilde bastırarak en seksi görüneceğimi sandığım pozisyonu avanakça almaya çalışıyordum. Dün akşamki telefonda "Birbirimizi nasıl tanıyacağız?" sorusuna klasik: "Yakamda kırmızı karanfil, g*tümde Hasyün marka dede donu olacak!" yanıtı yerine kahverengi gömlek giyeceğimi söylemiştim. Kollarımı birbirine kavuşturmuş etrafı izliyordum. Her çift gezen kızı bizim kızlar zannederken, en güzel olanlarının kesinlikle benimki olmasını umuyordum. Derken bu gelenler de kim böyle?.. Biri bana şaka mı yaptı?.. Şu an bir başkasının hayatını yaşamayı, zamanı geri almayı o kadar çok isterdim ki!.. Diğer kız benimki olsun ne olur, diğeri... Ama bu imkansız. Kızlardan birisi Leyla! Örnekköy'de elinde salça ekmek olmadan sokağa çıkmayan, karabiberli terli ufunetini iki metreden etrafa yayan kız. Ve ismi Gülay değil!.. O bile olsa şu an razıyım. Bu durumda kesinlikle diğeri... Kaçamam!.. Benden başka kahverengi gömlekli yok. Ele verdim kendimi. Kaput!.. İşi batırdım. Daha akıllıca davranıp onları uzaktan izlemeli, istemezsem ortaya çıkmamalıydım. Yanımıza doğru geliyorlar. İkisi de gülümsüyor. Gerçekten büyük bir aşkla bağlanmıştım. Bana bu yapılır mı lan?!.. Şu anda ölmeyi o kadar çok isterdim ki!...

"Unutulmamalıdır ki her insan potansiyel bir engelli adayıdır." Engellilerin züğürt tesellisi mi bu? Yoksa onlardan sağlıklı olan insanlara bir gözdağı mı? Kızın sol ayağı sağ ayağına göre bir diz kapağı büyüklüğünde daha kısa. Topallayarak yürüyor. Şans mı bu? Sınanıyor muyum? Onu kabul edebilir miyim? O kadar cesur muyum? Korkak, benci, y*vşağın tekiyim. Sağlam kız olsaydı balıklama atlardım. Yaklaşıyorlar. "Merhaba!" dedi, ikisi de aynı anda. "Merhaba." (Hı hı, meraba!)

Yürümeye başladık... Kız 140 cm boylarında. Yalnızca bacağı kısa değil, boyu da kısa. Gözleri yeşil boncuk taneleri. Yüzü ay gibi parlak. O kadar sevimli ki! Burnu minicik, ince açılmış çiğ mantı bohçası sanki. Dudakları çok düzgün çizilmiş ve ufacık. Kız kaç yaşında olursa olsun on yaş küçük gösterecek. Sürekli gülümsüyor, dişlerinde ağzının ıslak parlaklığı güneşte parlıyor. Bunlar inanmadığım kaderin bir oyunu mu bana? Günahlarımın cezasını mı çekiyorum?

Kız sakat. Ne yaparım onunla?.. Başıma gelen şey, hayatında kaç insanın başına gelmiştir? Dördümüz yolda yürümeye başladık.Ben arkalarından geliyordum. Utanıyor muyum onunla yan yana olmaktan? Bembeyaz ensesinden ince boynundaki sarı tüylere gözlerim dalıyor. Dar omuzlarınının her adımda yukarı aşağı hareketini seyrediyorum. Onu, her adımında sağ eliyle diz kapağından destek alarak yan yan yürümesini izliyorum. Yaşadığı zorluğu hissetmeye çalıştığımı hissetmiş olabilir mi? Bana döndü, gülerek "Yürüsenee!" dedi. Kafamı "Tamam," anlamında sallayarak onayladım. Her ara sokakta onlardan koparak kendimi unutturmak, her açık apartman kapısından içeri dalarak en üst kata koşup çatıdan atlamak istiyorum!

Bir şeyler içtik ve ayrıldık. İlk görüşmemizdi; son da oldu! Ayrıldığımızı söyleyecek cesareti kendimde bulamadığım için bu zor görevi kardeşime verdim. Bilirsiniz işte... Adi herifin tekiyim!..
Doktrin: "Bağdat’ı almaya çalışmak; Bağdat’ın kendinden daha mı güzeldi ne!" - IV. Murat

2 yorum:

  1. Zor bir durum. Yine de kabalık göstermeyerek o günü bir şekilde atlatabilmişsiniz. O da ayrı bir meziyet.
    :) Aicha

    YanıtlaSil
  2. Gülay'ın büyümüş evlenmiş hali sanırım Yalçın Tosun 'un Bir Nedene Sunuldum adlı kitabındaki Sare Hanım olabilir. Kitabı yakın bir zamanda okuduğum için beni öyle etkiledi. Öykünün güzel bir bölümünün bu öykünün altına yakışacağını düşündüm.

    "Bir şeyi istemek başka, oldu diye üzülmek başkaydı ne de olsa.
    Böyle bilirdi Sâre Hanım.
    ...
    Bir gün fesleğenlerinden biri topak topak topaklanır, verilen suyu olduğu gibi kusar oldu. Sâre Hanım’a öyle geldi ki, bu fesleğen gidici. Oturdu başına, uzun uzun baktı ona. Sonra saygı duydu bu kararına. Bir an gelir, dünyadaki tüm canlılar gitmeyi isteyebilirdi. Kendisi de kaç kez istemişti. Anlayabiliyordu yani onu. Sâre Hanım herkesi, her şeyi anlayabildiğini sanıyordu. Anlayamazsa ölecekmiş gibi geliyordu hatta. Ne tuhaf. Oysa anlamaktan da ölebilirdi insan. Fazla anlamaktan ölebilirdi."

    Arada tekrar tekrar aynı öykülerinizi okumak iyi oluyor, kaleminize sağlık...
    Hatırlatmaya devam ediniz.

    YanıtlaSil