6 Eylül 2018 Perşembe

sarhoş çal piyanoyu, vurmalı çalgı gibi, parmaklar biraz, kanamaya başlayana dek - Charles Bukowski

Sf: 7
matkap
evlilik albümü yazıyor
üstünde
açıp göz gezdiriyorum
on yıl dayanmışlar
gençmişler bir zamanlar.
şimdi kadının yatağında
ben yatıyorum.

kocası arıyor:
"matkabımı geri istiyorum.
hazır et.
çocukları saat onda
alacağım."
geldiğinde içeri girmiyor,
kapıda bekliyor.
çocuklar babalarıyla
gidiyorlar.
kadın yatağa dönüyor
bacağımı uzatıp
kalçasına dayıyorum.
ben de gençtim bir zamanlar.
insan ilişkileri dayanıklı değil,
bu kadar basit.
geçmişte birlikte olduğum
kadınları düşünüyorum,
sanki yoktular.

"matkabını aldı mı?" diye soruyorum.

"evet matkabını aldı."
bir gün
bermuda şortumu
ve The Academy of St. Martin in the
Fields plağını almak için
gelmek zorunda kalır mıyım
acaba? Kalırım
herhalde.

Sf: 9
2347 Duane
tavanı sarmış
sarmaşığın altında
mavi bir bebe
mavi meme emiyor
ve biraz daha sağda
koyu kahverengi fonun önünde
açık kahverengi tenli bir kız
iskemlenin üstünden dışarı eğilmiş
düşünceli görünmeye çalışıyor, sanırım.
sigaram söndü
bu evde hiçbir zaman kibrit bulunmaz
kalkıp mutfağa gidiyor ve
sigaramı 30 yılık ocaktan yakıyorum.
dönüyorum kazasız belasız
şimdi arkamdaki pembe iskemlenin üstünde
büyük ve antika bir makas duruyor.
saat gece yarısını on beş geçiyor
kapının sürgüsü takılı ve
uzun eğik gece lambasının üstüne
kırmızı çarpık bir şapka konmuş
abajur niyetine ve
küçük bir köpek
dışarıdaki yüksek ve soğuk göğe hırlıyor.
iki şilte duruyor yerde
çok uyumuşluğum var
o şiltelerden birinde.
dediklerine göre Fuji adında
bir Japon güreşçisine ait olan
bu binayi buldozerliyeceklermiş.
yerine bundan iyisini yapamazlar.

Sf: 10
kadın küvetin ve lavabonun musluklarını tamir etti
bu gece. Sigara sarmayı bilmiyor ama su faturasını
asgaride tutabiliyor.
Albay Sanders'ın tavuğundan yedik bu akşam,
yanında da lahana salatası, patates püresi, etsuyu ve çörek.
saat gece yarısını yirmi üç geçiyor
ve bu binayı buldozerliyecekler,
yarın değil, ama yakında,
ve küçük köpek göğe hırlıyor yine
ve yine sigara sönmüş;
o kapının yanındaki şiltede yaşanan aşk ve
şehvet tartışmalar ve düşler ve
sohbetler; o buldozer geldiğinde
ıskalayacak onları, helayı yıkıp
bahçeyi dümdüz etse bile
her şeyi yıkamayacak,
ve 6 ay sonra burdan geçerken
yerine diktikleri içinde 50 sabit gelirlinin
yaşadığı yüksek binayı gördüğümde
hâlâ mavi meme emen mavi bebeyi,
tavandaki sarmaşığı, açık kahve tenli kızı,
damlayan muslukları, örümcekleri ve karıncaları,
yeşil duvar boyasını, ön pencereye serilmiş
masa örtüsünü ve kapının yanındaki
şilteyi hatırlıyor olacağım.

Sf: 11
taşaklı radyo
Coronado sokağında ikinci katta yaşıyordum
kafayı çekip
radyoyu çalarken pencereden dışarı
fırlatırdım ve pencerenin camı
kırılırdı, elbette ve radyo düştüğü çatıda
çalmaya devam eder ve ben kadınıma
"yahu, ne harikulade bir radyo!" derdim.

ertesi sabah pencereyi
menteşelerinden çıkarır
ve sokağın sonundaki
camcıya götürürdüm
yeni bir cam takması için.

ne zaman kafayı çeksem
radyoyu pencereden dışarı fırlatır
ve radyo her seferinde çatıda
çalmaya devam ederdi - 
sihirli bir radyo
taşaklı bir radyo
ve her seferin sabahında
pencereyi söküp
camcıya götürürdüm.

nasıl bittiğini hatırlamıyorum
ama sonunda o evden
taşındığımızı biliyorum.
alt katta bikinisiyle
bahçede çalışan bir kadın vardı
ve kocası geceleri
benim yüzümden
uyuyamadığını söyleyip
şikayetçi olmuştu
biz de taşınmıştık
ve yeni evimizde ya radyoyu pencereden atmayı
akıl edemedim
ya da artık içimden
gelmedi

bikinisiyle bahçede çalışan kadını
hatırlıyorum ama,
elindeki kürekle eğildiğinde
acayip domalırdı
ve ben pencerenin önünde oturup
güneşin o canım kıçı
aydınlatışını seyrederdim

müzik çalarken.

Sf: 13
söyleşiler
benimle söyleşmek için
yeraltı gazetelerinden ve
marjinal dergilerden gelen
gençlerin sayısında
artış var-
saçları uzun
cılızlar
teypleri var
ve bol biraz
getirirler.
genellikle
birkaç saat kalıp
sarhoş
olurlar.

kız arkadaşlarımdan biri yanımdaysa
söyleşiyi ona
devrederim.
hadi, derim, benim hakkımda
gerçeği söyle onlara.

bir geri zekalı
portresi çizerler
ki doğrudur.

sonra sorular gelir:

neden yazmaya on yıl ara
verdiniz?

bilmiyorum.
askere alınmayışınızın nedeni ne?
deli.
Almanca konuşabiliyor musunuz?
hayır.
hangi çağdaş yazarları beğenirsiniz?
bilmiyorum.

genellikle okumam
söyleşileri. ama bir keresinde
gençlerden biri
ben banyoda iken
kız arkadaşımın onu
öptüğünü yazdı bana.

verilmiş sadakan varmış, diye yazdım
ona ve bu arada sana
Dos Passos hakkında
söylediklerimi unut. yoksa
Mailer miydi? sıcak bu gece
ve mahallenin yarısı
sarhoş. öbür yarısı ise
ölü.
şiir yazma üstüne verilecek
bir öğütüm varsa, o da şu;
yazma. birini yollayıp
kızarmış tavuk aldıracağım.

buk

Sf: 16
itfaiye
         (Jane'e, sevgiyle)
bardan çıkmıştık
çünkü paramız bitmişti
ama odada
birkaç şişe şarap vardı.

öğleden sonra dört sularıydı
itfaiye binasının önünden geçiyorduk ki
sapıttı:

"İTFAİYE! bayılırım itfaiye arabalarına, çok
şekerdiler, ateş kırmızısı! içeri
girelim!"

peşinden içeri
girdim "İTFAİYE ARABALARI!" diye bağırdı
iri kıçını
sallayarak.

kamyonlardan birine tırmanmaya başlamıştı
bile, koltuğa oturmaya çalışıyordu ve 
eteği beline kadar sıyrılmıştı.

"dur, dur, yardım edeyim!" dedi koşarak
gelen bir itfaiyeci

bir diğeri yanıma
geldi. "kapımız hemşerilerimize her
zaman açıktır." dedi
bana.

öteki Jane'le koltuğa
yerleşmişti. "senin de kocaman bir ŞEYİN var mı?"
diye sordu Jane ona. "ooo, ha ha ha! kocaman bir
MİĞFERİN demek istedim!"

"miğferim de kocamandır," dedi
itfaiyeci

"ooo, ha ha ha!"

"kağıt oynar mısın?" diye sordum
itfaiyecime. 43 sentim vardı, vakit
desen istemediğin kadar.

"arka tarafa gel," dedi
bana, "para için oynamayız tabii ki.
kurallara 
aykırı."

"anlıyorum," dedim
ona.

43 senti bir dolar doksan sent yapmıştım ki
Jane'in itfaiyecisi ile yukarı
çıktığını gördüm.

"koğuşları gezdirecek bana," dedi
Jane.

"anlıyorum," dedim
ona.

Sf: 18
on dakika sonra
Jane'in itfaiyecisi direkten kayarak indiğinde
başımla işaret edip
çağırdım.

"5 dolar
kafi."

"ne için?"

"itfaiyede rezalet çıkmasını istemeyiz,
değil mi? ikimiz de işimizden 
olabiliriz. ne var ki
ben işsizim."

verdi.
beşliği.

"otur, paranı geri alırsın
belki."

"ne oynuyorsunuz?"

"blackjack."

"kumar oynamak 
yasak."

"ilginç olan her şey yasak. ayrıca,
para görüyor musun masada?"
oturdu.

beş kişi
olmuştuk.

"nasıldı, Harry?" diye sordu
içlerinden biri.

"fena değil, fena
değil."

soran itfaiyeci yukarı
çıktı.

kötü oyuncuydular.
kağıt sayma zahmetine
katlanamıyorlardı. destede kalanlar
yüksek mi alçak mı bilmiyorlar,
genellikle batıyorlar.

yukarı çıkan itfaiyeci
aşağı indiğinde
beşliği toka etti.

"nasıldı, Marty?"
"iyiydi... bazı kendine has
numaraları var."

"kağıt!" dedim. "hoş kızdır, temizdir. ben de 
kullanırım arada sırada."

kimse bir şey
demedi.

"büyük yangın çıktı mı son
zamanlarda?" diye sordum.

"yo. küçük
yangınlar sadece."
"egzersize ihtiyacınız var
sizin. bir kağıt
daha aç!"

motorlardan birini parlatmakta olan
iri ve kızıl oğlan
elindeki bezi yere fırlatıp
yukarı çıktı.

geri döndüğünde
beşliği önüme attı.

4. indiğinde
yirmiliğini alıp
üç beşliği verdim.

binada kaç itfaiyeci olduğunu
ve nerede olduklarını
bilmiyordum. kaytaranlar
olmuştur mutlaka. üçe
beşe bakmam
ama.

siren çaldığında
dışarda hava kararmaya
başlamıştı.

Sf: 21
bir koşuşturmadı gidiyordu.
direkten kayarak iniyordu
itfaiyeciler.

sonra Jane kaydı direkten
aşağı. iyi kayıyordu. sahici
bir kadın. sırf cesaret ve
kıç.

"gidelim," dedim
ona.

orada durup itfaiyecilere
el salladı, ama
itfaiyeciler onunla
ilgilenmiyorlardı artık.

"bara dönelim," dedim.

"ne, paran
mı var?"

"varmış ama fakında
değilmişim..."

barın sonuna oturduk,
viskileri birayla
cilalamaya başladık.
"iyi bir uyku
çektim."

"iyi ettin, güzelim. uyku
sana yara."

"şu denizcinin beni nasıl kestiğini
görüyor musun? orospunun teki
olduğumu düşünüyor..."

"yok öyle bi şey. rahatla biraz. klas
hatunsun sen. gerçekten klas. opera
şarkıcılarını anımsatıyorsun bana
bazen. bir primadonna. her
yerinde klas yazıyor senin
güzelim. içkini iç."
iki viski daha
söyledim.

"sevdiğim tek erkek sensin, bunu
biliyorsun. yani... gerçekten
SEVDİĞİM! anlıyor musun?"

"elbette, bazen kendime rağmen bir kral
gibi hissediyorum kendimi."

"tamamen öyle. benim söylemek
istediğim de bu."

işemeye gittim. döndüğümde
taburemde denizci
oturuyordu. Jane bacağını
adamın bacağının üstüne atmıştı
ve adam bir şeyler söylüyordu.

gidip At Harry ve sokağın köşesinde gazete bayiliği
yapan çocukla dart
takıldım.

Sf: 27
hiçbir şey yenilgi kadar
etkili değildir
nereye gidersen git yanında bir
not defteri bulunsun, dedi,
ve fazla içme, içmek duyguları
köreltir,
şiir dinletilerine katıl, nefes aralarına
dikkat et ve sen okuduğunda asla
abartma, dinleyici sandığından daha
zekidir ve bir şey yazdığında
yollama hemen, at çekmecene bir
iki hafta dursun,
sonra çıkar ve oku, tekrar çalış
üstünde, tekrar ve TEKRAR.
5 mil uzunluğunda bir köprünün ayakları
kadar sağlam olsun dizelerin,
ve yatağının başucunda bir not
defteri bulunsun, geceleyin
fikirleri gelecektir sana, bir yere
not etmezsen
uçup giderler,
ve içme, her aptal
içebilir, yazın adamlarıyız
biz.

hiç yazmayan biri olarak
diğerleri gibiydi: yazmaktan
söz etmekte
üstüne
yoktu.

Sf: 28
sekiz oda
Dişçim ayyaşın teki.
ben dişlerimi temizletirken
koşarak giriyor odaya:
"hey, yaşlı osuruk! ahlaksız
öyküler yazmaya devam ediyor musun?"
"evet."
hemşireye bakıyor:
"bu yaşlı osurukla ek
terminaldeki postanede
çalıştık bir zamanlar!"
hemşire karşılık vermiyor.
"şimdi bak bize" çıktık ordan;
yırttık, değil mi?"
"evet, evet..."
başka bir odaya gidiyor koşarak.
harikulade kızlar çalıştırıyor,
kızlar her yerde.
dişçim haftada 4 gün çalışıyor ve
altına sarı bir Cadillac çekmiş.
bekleme odasının dışında 8 odası
var, hepsi de tam teçhizat.
hemşire vücudunu vücunuma
dayıyor, inanılır gibi
değil, göğüsleri, kalçaları,
vücudu üstümde. dişlerimi kurcalarken
gözlerime bakıyor:
"canını yakıyor muyum?"
"hayır, hayır, devam et!"

15 dakika sonra dişçim giriyor odaya:
"hey, çok uzun süremesin! neden
bu kadar uzun sürüyor?"
"bu adam dişlerini beş yıldır temizletmemiş,
doktor. iğrenç durumdalar!"
"pekala, bugünlük bu kadar yeter! bir
randevu daha ayarla ona!"
koşarak çıkıyor.
"bir randevu daha ister misiniz?"
gözlerime bakıyor.
"evet," diyorum.
vücudunu gene vücuduma yaslayıp
biraz daha temizliyor dişlerimi.
röntgen dahil sadece kırk dolar
tutuyor herşey.

bana adını söylemedi
ama.

Sf: 32
ne tuhaf
karanlıkta
koltuğumda oturuyordum ki
penceremin önündeki
çalılardan korkunç
işkence ve korku sesleri
gelmeye başladı.
erkek ve dişi
olmadığı belliydi
iki erkek kediydi ve
seslerden birinin diğerinden
çok daha iri olduğu
ve öldürmek için
saldırdığı anlaşılıyordu.

sonra kesildi.

sonra tekrar başladı
ilkinden de kötü:
sesler öyle korkunçtu ki
kalakaldım.

sonra kesildi.

koltuğumdan kalktım
yatağa girdim ve 
uyudum.

bir düş gördüm. küçük, gri-beyaz bir
kedi göründü bana düşümde,
çok kederliydi. konuştu
benimle,
"bak, öteki kedi ne yaptı bana." dedi
ve kucağıma yerleşti,
yaralarını gördüm,
çiğ eti. sonra
sıçradı kucağımdan.

hepsi bu.

sabah dokuza çeyrek kala uyandım,
giyindim ve dışarı çıkıp
etrafa bakındım.

yoktu görünürde
bir şey.

içeri girdim
tencereye su doldurdum
içine iki yumurta attım
ve altını yaktım.

Sf: 34
farklı türden yakınlaşmalar
sinemaya gidiyor muyuz, gitmiyor muyuz?
diye sordu kadın.

pekala, dedi adam, gidelim.

içime külot giymeyeceğim, karanlıkta
beni parmaklarsın, dedi
kadın

patlamış mısırı tereyağlı mı alacağız?
diye sordu adam.

elbette, dedi kadın.

külotunu giy,
dedi adam.

neyin var senin? diye sordu kadın.

tek istediğim filmi seyretmek,
dedi adam.

bak, dedi kadın, tek başıma çıkabilirim, benimle
yatmak için takla atacak yüzlerce
erkek var dışarıda.

iyi, dedi adam. tek başına çık.
ben evde kalıp National
Enquirer okurum.

orospu çocuğu, dedi kadın, anlamlı
bir ilişki kurmaya çalışıyorum
ben.

bunu çekiçle yapamazsın,
dedi adam.

sinemaya gidiyor muyuz, gitmiyor muyuz?
diye sordu kadın.

pekala, dedi adam,
gidelim...

adam Western ile Franklin kavşağında
sola dönmek için sinyal
verdi ve karşıdan
gelen şoför
yolunu kesmek istercesine
gaza bastı.

Frenlere asılındı. çarğışmadılar
ama çarğışmalarına
ramak kalmıştı.

adam öbür arabanın şoförüne
küfretti. şoför
küfüre küfürle karşılık
verdi. Şoförün yanında bir
kadın vardı. karısı.

onlar da sinemaya
gidiyorlardı.


Sf: 39
üç parmağını kıçına soktuktan sonra parmaklarını
açıp kapamasını söylediğimi
ilet ona.

Sf: 40
küçük bir atom bombası
ah, küçük bir atom bombası verin bana
fazla büyük olmasın
küçücük
sokakta gezinen bir atı öldürmeye yetecek kadar
ama hiç at yok ki sokakta

öyleyse, saksıdaki çiçekleri uçurmaya yetecek kadar
ama hiç çiçek
görmüyorum
saksıda

aşkımı korkutmaya
yetecek kadar
öyleyse,
ama aşkım
yok ki

kirli ve sevimli bir çocuğu yıkar gibi
küvetimde yıkayabileceğim
bir atom bombası
verin bana
öyleyse

(küvetim var)

düğme burunlu
pembe kulaklı
Temmuz ayında
iç çamaşırı gibi kokan
bir atom bombası, general

aklımı kaçırdığımı mı düşünüyorsunuz?
düşüncelerinize bakarak
ben de sizin aklınızı kaçırdığınızı
düşünüyorum:
başkası yllamadan
siz yollayın bir tane.

Sf: 42
yumurta
oğlan 17'sinde.
anne, dedi, yumurta nasıl
kırılır?

pekala, dedi kadın bana, orda
sinir sinir oturmak zorunda değilsin.

ah, anne, dedi oğlan, sarısını patlattın.
sarısı patlamış yumurta yiyemem.

pekala, dedi kadın bana, sen çok
dayanıklısın, mezbahalarda çalıştın, fabrikalarda
çalıştın. hapse girdin, kaya gibisin,
ama herkes senin gibi olamaz, bu herkesi
haksız, seni haklı kılmaz.

anne, dedi oğlan, işten dönerken bana
birkaç kutu kola getirir misin?

bak, Raleigh, dedi kadın, bisikletle gidip
kolanı alabilirsin, iş dönüşü yorgun
oluyorum.

ama, anne, tepeyi çıkmam gerek.

ne tepesi, Raleigh?

tepe var,
adamın iflahını
kesiyor.

pekala, dedi kadın bana, kendini bir
bok sanıyorsun. bir tren çetesinde
çalışmışsın, her sarhoş
olduğunda bunu duyuyorum:
"bir tren çetesinde çalıştım ben."

ama doğru, dedim, çalıştım.

iyi de, ne fark eder?
herkes bir yerde çalışmak zorunda.

anne, dedi oğlan, şu kolaları
getirecek misin?

gerekten hoşlanıyorum çocuktan. son
derece müşfik buluyorum. yumurta
kırmayı da öğrendi mi
olağanüstü işler
yapabilir. bu arada
annesiyle yatıyor
ve tartışmalardan uzak
durmaya çalışıyorum.

Sf: 47
otel odalarında yaşayan yaşlı adamların seslerinden şaşma.

Sf: 49
sokak panosunda seçim adayının yüzü
işte karşınızda:
akşamdan kalmalığı pek bilmez
kadınlarla fazla tartışmamış
lastiği fazla patlamamış
intiharı bir kez olsun aklından geçirmemiş

diş ağrısı üçü geçmez
öğünleri sektirmez
hiç hapse girmemiş
hiç aşık olmamış

7 çift ayakkabı

üniversitede bir oğul

bir yaşında bir araba

sigorta poliçeleri

yemyeşil bir bahçe

kapakları sıkıca kapatılmış çöp kutuları

seçilecek.

Sf: 51
gömün beni
yerden bir şey
kaldıramıyorum-
kirli çoraplar
şortlar
gömlekler
gazeteler
mektuplar
kaşıklar şişeler bira şişesi kapakları

yatağı yapamıyorum
tuvalet kağıdını takamıyorum
dişlerimi fırçalayamıyorum
saçımı tarayamıyorum
giyinemiyorum

yarısı yerde
kirli çarşafların üstünde
çıplak yatıyorum
şiltenin düğmeleri
sırtıma
batıyor

telefon çaldığında
kapıma biri geldiğinde
öfkeleniyorum

bir taşın altındaki böcek gibiyim
aynı korkuyla
yataktan çıkmıyor
şifoniyerin üstündeki aynayı farkediyorum

kaşınmam
mucize.

Sf: 55
bir piknik ki
bana Jane ile yaşadığım 7 yılı
hatırlatır
ayyaşın tekiydi
sevmiştim onu

annem ve babam nefret ederlerdi ondan
ben annemden ve babamdan nefret ediyordum
iyi bir
dörtlü oluşturuyorduk

bir gün tepelerde
pikniğe gittik
hep birlikte
iskambil oynadık ve bira içtik ve
patates salatasıyla sosis yedik

Jane'e insan muamelesi yapıyorlar
nihayet

herkes güldü
ben gülmedim

daha sonra eve döndüğümüzde
viski içerken,
onlardan hoşlanmıyorum
ama sana insan muamelesi yapmalarından 
hoşnutum, dedim.

ahmak herif, dedi
fakına varmadın mı?

neyin?

bira göbeğime bakıp duruyorlardı
beni hamile
sandılar.

ha, dedim, harikulade bebeğimize içelim
öyleyse

harikulade bebeğimize,
dedi.

dipledik içkilerimizi

Sf: 57
şunları alacağız
şu ıstakozlar
şu iki ıstakoz...
evet, şurdaki hergeleler,
şunları alacağız...

nasıl da pembe-kırmızı.

haşlamadan önce
sıcak suya koyarsan
uyur
ve haşlandıklarında hiçbir şey
hissetmezlermiş.

nasıl bilebiliriz ki?

Stalingard
dışında yanan tanklara
Hitler'in vejetaryenliğine
Andernach'da doğduğum evin
randevuevi olmasına ve
92 yaşında
hala aynı kasabada yaşayan
Heinrich dayımın
romanlarımdan ve öykülerimden hoşlanmamasına
şaşmamalı.

şu iki hergeleyi
alacağız

deniz çiçekleri.

Sf: 59
evin içinde gezinip büyün ışıkları yaktım
sonra yine yatağa döndüm
ve yine kaydı ruhum
ve kalkmış
bütün ışıkları yakıyordum yine

7 yaşında bir kızım vardı ve
ölmemi istemediğinden emindim
yoksa
umursamazdım

Sf: 61
40 sigara
bugün iki paket sigara içtim ve
dilim yağmursuyuna ulaşmaya çalışan bir
tırtıldan farksız ve
ter damlaları süzülürken
yağlı göbeğimden
Pictures at an Exhibition
çalıyor radyoda.
işe gidemeyecek kadar hastayım bugün
telefon edip
karnımın ağrıdığını söyledim.
ya kıçımın ve ruhumun
ağrısı?
sincaplar yeraltında
çamurdan duvarlarda resimleri seyrediyorlar
makinalı tüfekler kurulmuş
pencerelere.
40 sigara
otla beslenen
dört ayaklı ve
elsiz şey nedir?
politbüro
değil.
eşek
olabilir. bir süre için
bir eşeğin beyninde olmak
ister miydiniz? ödünüz
bokunuza karışır korkudan
on dakikadan fazla dayanamaz
sizi oradan çıkarmaları için yalvarırdınız
ama varoluşunuza dair
bu mavimor kasvetli sanıdan
kim çkaracak
şimdi sizi? ve ödü bokuna
karışan benim.

Sf: 75
ölü hayvan ruhları
mezbahadan çıktıktan sonra
köşedeki bara
gidip oturur
pencereden güneşin
batışını seyrederdim,
uzun ve kuru otlarla kaplı
bir arsaya bakardı pencere.

iş bittikten sonra çocuklarla
birlikte duş yapmadığım için
ter ve kan
kokardım.
ter kokusu bir süre sonra azalır
ama kan kokusu
güçlenip dehşetengiz bir hal 
alır

bütün o ölü hayvan ruhlarının
benimle birlikte yolculuk
edecekleri otobüse binebilecek gücü
kendimde bulana dek
bira ve sigara içerdim;
otobüse bindiğimde
başlar yavaşça bana doğru döner
kadınlar kalkıp benden
uzaklaşırlardı.

Sf: 75
otobüsten indikten sonra
radyomu açacağım, bir
sigara yakacağım
ve kimsenin beni umursamayacağı
odama varmak için bir blok
yürürdüm sadece.

Sf: 76
bir tartışma daha
şöminenin ışığında krikrak ve ballı çörek
yerken külotunu koklayan
bir amcası varmış.
Çin lokantasında karşıma oturmuştu
ve içkiler habire geliyordu.
hatun Matisse'den, İran sikkelerinden,
Cambridge'deki el taslarından,
Salerno'da Pound'dan, Madagaskar'da
Plato'dan, Shaupenhauer'ın
ölümünden, birlikte
ve coşkun olduğumuz günlerden
söz etti.

öğleden sonra sarhoş
biliyordum beni fazla tuttuğunu ve ötekine döndüğümde
öfkeden kudurmuş
çıldırmış
alev alev yanıyordu.

sonra artık önemi kalmadığını söyledi
ve içinden, ne demek artık bir
önemi kalmadı? hiçbir şey için söyleyemezken
bizim için nasıl söylersin bunu? gözlerin
nerde, ayakların nerde, başın nerde? birliklerin
ince mavi yürüyüşlerine başladıkları
doğruysa yakında hepimiz
öleceğiz, demek geldi.
Sf: 77
kırmızı porsche
çok hoş
benden daha kültürlü
bir kadının sürdüğü kırmızı
porsche'un içinde olmak.
çok hoş
bana klasik müzik hakkında
bilgi veren bir kadının
sürdüğü porsche'un
içinde olmak

çok hoş
buzdolabımı ve mutfağımı
dolduran bir kadının
sürdüğü kırmızı porche'un
içinde olmak;
kiraz, erik, marul, kereviz,
yeşil soğan, kahverengi soğan, 
yumurta, çörek, sivri
biber, kahverengi şeker,
İtalyan salata sosu, has
zeytinyağı ve,
kırmızı turp.

paşalar gibi
sigaramı tüttürürken
kırmızı porsche ile gezdirilmek
hoşuma gidiyor.
talihliyim. hep talihli
oldum,
açlıktan ölmek üzere olduğum
günlerde bile
benim için çalardı
bandolar.
ama kırmızı porsche harika.
kadın da
öyle, ve kendimi iyi hissettiğimde
kendimi iyi hissetmeyi
öğrendim.

kırmızı bir porsche ile gezdirilmek
kırmızı porsche sahibi
olmaktan daha iyi. budalanın
talihi ters dönmez.

Sf: 79
hiçbir yerin sokaklarından
bir Pazar öğle sonrası sıcak bira
içerken eski bir şiiri yamamaya 
çalışmak son derece saçma
elbette; sigaranın son nefesinde
varolmak yeğdir; insanlar
huzursuz ve bu yetersiz bir
tanımlama olmaklı birlikte
Gershin radyoda
kafa şişirip dışarı çıkabilmek için
dua ediyor;
gazeteleri okudum
intiharları özenle not ederek,
son deminde bir doğa şairi gibi
ağacın yeşilini de not ettim
özenle,
ve
bam bum
kıyamet kopuyor dışarda;
yeni veletler, içlerinden kimileri
yerime oturmaya, benim
yaptığımı yapmaya hazırlanıyorlar-
sıcak biraz, ölü Gershwin,
karın nahiyesi yağlanmış,
açlık yıllarına inanmayarak,
Atlanta bir Tanrı'nın başı gibi donmuş,
elinde bir elma ile pencerenin önünde,
ama sonunda kandırılıp
ölüme tokatlanırız
aşıkların yeminleri gibi, hiç
kâr bırakmayan pazarlığın
kurbanları
ve radyodaki müzik bitti
ve telefon çalıyor ve kadın
"Bu gece serbestim," diyor, iyi bir
parça olduğu söylenemez ama
ya bana ne demeli;
bir zamanlar gençlik ateşiyle
hiçbir yerin sokaklarında
at koşturacağımı sanmıştım, 
ama hemen vurdular altımdaki atı,
"Sigaran var mı?" diye soruyor
hatun. "Evet," diyorum.
"Sigaram var." "Kibritin?" diye
soruyor. "Roma'yı yakmaya yetecek
kadar." "Viskin?" "Acıların
Mississipi Nehri'ni doldurmaya
yetecek kadar viskim var."
"Sarhoş musun?" "Henüz değil."
gelecek: mükemmel: incir
yaprağı ve küçük bir asa, ve
yamamaya çalıştığım şiire bakıyorum:

     öğlen Salinas'lı rençberlerin
     üstüne çöktüğünde
     arka sokaklar da
     kanlı berduşların
     üstüne çökecek
     derim...

palavra. sayfayı bir, iki, üç kez
yırtıyor, sonra kibrit ve buz
kontrolü yapıyorum,

sıcak ve soğuk,
bazı adamların sohbetleri
yaratıcılıklarından güçlüdür,
bazı adamlar için de
bir kadın
herhangi bir kadındır
park banklarının arasında Rodin'leri;
sokağın köşesindeki kuş
fare ve tekerlek bekliyor, 
biliyorum seni terk ettiğimi,
buzlar ahmak altını gibi kümeleniyorlar
sürahide
ve Alex Scriabin çalıyorlar
şimdi de 
ki biraz daha iyidir
ama beni
kesmez.

Sf: 82
herkese aşık olabilirler
yaz hatunları:
size bile
yaz sürdüğü sürece

Sf: 83
yorgunların mutlu hayatı
balığın şarkısıyla
mükemmel bir uyum içinde
deliliğe beş kala
mutfakta dikiliyor ve
Hemingway'in İspanya'sını düşlüyorum.
hani derler ya, yapış yapış bir hava,
nefes alamıyorum,
biraz önce sıçtım ve spor sayfalarını okudum,
buzdolabını açıyor
mor et parçasına bakıyor ve
geri
fırlatıyorum.

merkezi bulmanın yolu
kenarda aramaktan geçer
bu gök gürültüsü
su borusunun titreşimi
sadece

korkunç yaratıklar yürüyor duvarlarda
ağır ağır; kanser çiçekleri büyüyor
balkonda; beyaz kedimin
bir gözü
çıkarılmış ve hipodromun
yaz tatiline girmesine 7 gün
kaldı.

Sf: 84
Kulüp Normandy'deki dansöz
hiç gelmedi
ve Jimmy fahişeyi
getirmedi,
ama Arkansas'tan
bir posta kartı ve
Food King'den bir kıyak çıktı
postamdan: 10 adet bedava
Hawaii tatili,
tek yapmam gereken formu
doldurmakmış.
iyi de, Hawaii'ye gitmek
istemiyorum ki.

göbek düğmesi bakırdan
yüreği fildişi
o pelikan gözlü fahişeyi
istiyorum.

mor et parçasını dolaptan
çıkarıp
tavaya koyuyorum.

derken telefon çalıyor.

dizlerimin üstüne çöküp masanın
altına giriyorum. telefonun
sesi kesilene dek
kalıyorum masanın altında.

sonra kalkıp
radyoyu açıyorum.
Hemingway'in ayyaş olmasına
gel de şaş, İspanya'nın
canı cehenneme,
ben de artık
tahammül edemiyorum.

yapış.
yapış.

Sf: 86
gezinti
her gece, hemen hemen
her gece,
hava kararmak üzereyken
yaşlı adamla
küçük siyah beyaz köpeğini görüyorum.
karanlık olur bu sokaklar
ve beni bir çok kez görmüş olmasına
rağmen
her seferinde ürkek ama
cesur bakar bana-
cesur çünkü küçük ve kırılgan
köpeği yanında.
üstü başı eski,
buruşuk bir kep
pamuklu eldivenler
küt burunlu kocaman ayakkabılar.
hiç konuşmayız.
ben yaşta ama ben kendimi
daha genç hissediyorum.
adamı da köpeğini de dışkılarken
görmedim ama dışkılamak zorunda
olduklarını biliyorum.
o ve köpeği huzur duygusu
veriyorlar bana.
sokak levhaları
bahçeler
sarı pencereler
kaldırımlar
sirenler ve telefonlar kadar
aitler.
park girişleri
park etmiş arabalar
ve ay olduğunda
ay kadar.

Sf: 89
münzevi
boyunun kalınlığı 35 santimdi
68 yaşındaydı
halter kaldırıyordu
vücudu delikanlı
vücuduydu (neredeyse)

kafasını usturayla traş
ediyordu
ve yarım galonluk testilerden
içiyordu şarabı

kapısının sürgüsü hep
takılıydı
pencerelere tahta
çakmıştı

kapıyı özel bir şekilde
vurmak gerekiyordu
içeri girebilmek için

bakırdan muştaları
bıçakları 
sopaları
ve silahları vardı

bir güreşçinin göğsüne
sahipti
gözlüklerini bir kez olsun
kaybetmemişti

hiç küfretmezdi
bela
aramazdı

karısının ölümünden sonra
hiç
evlenmemişti

kedilerden
hamam böceklerinden
farelerden ve
insanlardan
nefret ederdi

gazetelerdeki bulmacaları
çözerdi
haberlerden haberdardı

o 35 santim kalınlığındaki
boyun

68 yaşında biri için görülmeye
değerdi

pencerelere çakılı bütün o
tahtalar

çamaşırlarını ve çoraplarını
kendi yıkardı

dostum Red evine götürdü
beni bir gece
tanıştırmak için

bir süre 
sohbet ettik
sonra biz çıktık
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu
Red

"çoğumuzun korktuğundan daha çok
korkuyor ölümden," dedim
ikisini de görmedim o günden
beri.

Sf: 92
Yankee Doodle
gençtim
karın dümdüz
kolalr ince
ama güçlü

fabrikaya her sabah
sarhoş gelir
hiç zorlanmadan
herkesten fazla çalışırdım

yaşlı adam,
Sully idi adı
İrlandalı Sully
somunları sayar

ve sabahtan akşama kadar aynı
şarkıyı öttürürdü ıslıkla:

Yankee Doodle came to town
Ridin' on a pony
He stuck a feather in his hat
And called it macaroni...

yıllardır bu şarkıyı ıslıklarmış
dediklerine göre

ben de hemen ona ıslıkla eşlik
etmeye başladım

Sf: 93
saatlerce ıslık çalardık birlikte
o somunları sayarken
be iki metre uzunluğundaki
floresan lambalarını
tabutvari kutularına yerleştirirdim

günler geçip giderken
Sully solmaya ve titremeye başladı
bazı notaları kaçırıyordu

ben hiç sektirmeden çalıyordum ıslığımı
birkaç kere işe gelmedi Sully
sonra bütün bir hafta

derken haber yayıldı
Sully hastaneydi
ameliyat olacaktı

iki hafta sonra çıkageldi
elinde baston
yanında karısı
herkesin elini sıktı

40 yıllık eleman

onun şerefine emeklilik partisi verdiklerinde
gidemedim
korkunç akşamdan kalmaydım

o gittikten sonra
tuhaftır
gözlerim onu arar oldu,
ve benden hiç nefret etmediğini
fark ettim, sadece ben
ondan nefret etmiştim.
daha fazla içmeye
daha çok kaytarmaya başladım

sonra beni de kapıya
koydular.

Sf: 95
ağlanası
terliyorum mutfakta
bir şiir daha haklamaya çalışırken
56 yaşında
kollarımı korku bağlamış
ayak tırnaklarım çok uzun
bacağımın yan tarafında kist

fabrikada farklı olan
acıyı birlikte
hissetmemizdi

büyük sopranoyu görmeye gittim
geçen gece
hala harikulde
hala şuh
hala kişisel yasını tutuyor
ama detone olup durdu
sanatı katletti
sarhoşluğunda

mutfakta terlerken
sanatı katletmek istemiyorum

bir doktor görüp
bacağımdaki kisti aldırmalıyım
ama ödleğin tekiyim
bağırıp bekleme odasında bulunan
bir çocuğu korkutabilirim

düzmek isterdim büyük sopranoyu
saçına ağlamak isterdim

ve Lorca var yolun sonunda
İspanyol mermileri yiyor tozda
büyük soprano şiirlerimi okumadı
ama ikimiz de sanatın nasıl
katledileceğini
içmeyi ve yas tutmayı
biliyoruz

terliyorum mutfakta
formüller kaybolmuş
tanıdığım en iyi şair ölü
diğerleri bana mektuplar yazıyorlar

büyük sopranoyu düzmek istediğimi
yazıyorum onlara
ama onlar başka şeyler yazıyorlar
işe yarama
sıkıcı
boş şeylerden

bir sineğin radyomun üstüne konuşunu seyrediyorum
o biliyor ne olduğunu
ama söylemiyor
soprano öldü.

Sf: 97
eroin
loş bir odada üç eroinmanla oturuyorum,
üçü de kadın.
içleri çöp dolu kahverengi
kesekağıtları var
her yerde
saat öğleden sonra bir-buçuk.
hiçbiri çalışmıyor.
devletten aldıkları yardımla
yaşıyorlar.

erkek bir sonraki şırınga için
kullanılabilen bir nesne.

saat öğleden sonra bir-buçuk
ve küçük bitkiler büyüyor dışarda.
çocukları hala okuldalar.
kadınlar sigara içip
benim satın aldığım birayla
tekilayı götürüyorlar.

oturuyorum onlarla.
kendi şırıngamı bekleyerek:
şiir bağımlısıyım.

tahtadan bir kafese sokup sokaklarda
gezdirdiler Ezra'yı.
Blake Tanrı'dan emindi.
Villon soyguncuyu.
Lorca çük emerdi.
T.S Elliot veznedarlık yaptı.

kuğudurlar şairlerin çoğu,
balıkçıl kuşlardırlar.

öğleden sonra bir-buçukta
üç eroinmanla oturuyorum.

duman yukarı doğru işiyor.

bekliyorum.

ölüm hiçliğin azmanı.

kadınlardan biri sarı gömleğimi
sevdiğini söylüyor.

sade şiddetten yanayım ben

bu
birazı.

Sf: 99
Afrika, Paris, Yunanistan
genç bir kadından kurtulmak
daha kolaydır: gidecek
yerleri daha
çoktur

Sf: 102
katil gülümser
eski sevgililerim hala arıyorlar
kimi geçen yıldan
kimi önceki
kimi de daha önceki yıllardan.
iyi bir şeydir yürümeyen
ilişkileri bitirmek
başarısız olduğun insandan
nefret etmemek
hatta unutmamak da
iyidir.

ve bana başka biriyle şanslarının yaver gittiğini
ve mutlu olduklarını söylediklerinde
hoşuma gidiyor.

beni aldattıktan sonra
bütün mutlulukları hak ediyorlar.
hayat çok daha güzel görünüyor onlara
benden sonra.

onlara
kıyaslama imkanı
yeni ufuklar
yeni kamışlar
huzur
ve bensiz
gelecek verdim.

telefonu her kapatışımda
adalet yerini buldu, diye hissederim.

Sf: 104
severdim onu
severdim D.H. Lawrence'ı
nasıl da hiddetlenir
harikulade enerjik cümlelerle
nasıl da ısırır, nasıl da paralardı.
sözü parlak ve kıvrak
oturtmayı bilirdi.
buram buram kan,
cinayet ve kurban kokar,
sadece iri Alman karısıyla
yatağa girdiğinde izin
verirdi şefkate.
severdim D.H. Lawrence'ı
ama onunla
küçük sıcak çay bardağını
kaldırırken
solucan deliklerini andıran
gözleriyle bana baktığı
bir bistroda karşılaşmadığıma
memnunum.

Sf: 105
sıcak ay
üç kadın ziyaretime gelecek
Temmuz'da, belki de
daha fazla
kanımı emmek
istiyorlar

yeterince
temiz havlum var mı?

kendimi iyi hissetmediğimi
söyledim onlara (beklemiyordum memeleri
şişmiş bütün o 
anneleri)

aşk eksikliği hissettiğimde
aşk aşk diye haykıran
o sarhoş telefonu
etmekte pek ustayım,
anlıyor musunuz?

Sf: 109
gururlu
ince
ölüyorlar
pansiyonlarda ve süpermarketlerde
yaşlı insanlar görüyorum ve inceler
ve gururlular ve ölüyorlar,
açlıktan ölüyorlar ve gıkları
çıkmıyor. çok önceden, başka yalanlarla
birlikte suskunluğun kahramanlık
olduğunu öğretmişler onlara. şimdi,
bir ömür boyu çalıştıktan sonra
enflasyon kurbanı olmuşlar, etraflarına
bakınır, bir üzüm çalıp ağızlarına
atarlar. küçük bir alışveriş
yaparlar sonunda, bir günlük.
onlara öğretilen bir başka yalan:
çalmayacaksın.
çalmaktansa ölmeyi yeğlerler
(bir üzüm onları kurtarmaya yetmez)
ve küçücük odalarda
açlıktan ölürler küçük ilanları
okurken
hiç ses çıkarmadan ölürler,
uzun sarı saçlı delikanlılar tuttukları
gibi cesetleri yükler ve
gazlarlar, güzel gözlü,
Vegas, am ve zafer düşleriyle dolu
delikanlılar.
böyledir bu iş: herkesin ağzına bir
parmak bal çalınır
sonra gelsin bıçak.

Sf: 116
imece
hatun iyi niyetliydi,
piyanonu çal, diyor
iyi değil senin için
yazmamak.

adada biraz gezinecek
veya tekne turuna
çıkacak.
yanına çağdaş bir roman
ve okuma gözlüğünü
aldı sanıyorum.

ben onun elektrikli daktilosuyla
pencerede oturmuş
genç kızlara ilişik
genç kız kıçları seyrediyorum.

nihai çürüme.

20 yayımlanmış kitabım ve
6 kutu biram var.

turistler sıçrayıp duruyorlar suda
turistler konuşuyor yürüyor
fotoğraf çekiyor
soğuk meşrubat içiyorlar.

iyi değil benim için
yazmamak.
hatun tekne gezisinde şimdi
ve dalgalara bakarak
düşünüyor-
"saat iki buçuk. yazıyordur
herhalde, iyi değil onun
için yazmamak. çok fazla bira
içmez umarım. Robert'dan çok daha
iyi sevişiyor ve deniz
harikulade."

Sf: 118
başkalaşım
kız arkadaşım gelip
benim için bir yatak inşa etti
yerleri cilaladı
elektrikli süpürgeyle toz aldı
banyoyu temizledi
yerleri sildi
saçımı ve tırnaklarımı
kesti

sonra
aynı günde
tesisatçı gelip mutfak musluğuyla
sifonu
gazcı kombiyi
telefoncu da telefonu
tamir etti.
şimdi bu mükemmeliyetin ortasında oturuyorum.
çıt çıkmıyor.
üç kız arkadaşımla da bozuştum.

karmaşanın ortasında daha iyi hissediyordum
kendimi.
birkaç ayımı alacak normale
dönmem:
muhabbet edecek bir hamam böceği bile bulamıyorum.

ritmimi kaybettim.
uyuyamıyorum
yiyemiyorum.

pasaklılığımı
çaldılar.

Sf: 122
sandviç
bir sandviç almak için sokağın
köşesine yürüdüm
ve herifin teki
Cinsel Eğitim Enstitüsü'nün parkından
öyle bir çıktı ki bisikletiyle
parmaklarımı ezmesine
ramak kaldı:
siyah pis bir sakalı vardı
gözleri bir Rus piyanistinin
gözleriydi
nefesiyse Batı Kansas'lı bir orospunun
nefesinden beterdi;
payetli ceket giyen bir hıyar
tarafından nerdeyse öldürülmek
çok sıktı canımı;
yukarı baktım ve kapılarının önündeki koltuklara
oturmuş
Greta Garbo filmleri düşleyen
kızları gördüm;
gazete kutusuna yarım dolar attım
ve en son seks gazetesini aldım;
sonra sandviççiye girdim
bir sandviç ve büyük
kahve söyledim.
etrafımda oturmuş nasıl
kilo verileceğinden söz ediyorlardı.
bir porsiyon patates kızartması
istedim. seks gazetesindeki kızlar
seks gazetesindeki kızlar nasıl görünürse

öyle görünüyorlardı.
yalnızlık çekmememi söylüyorlardı
bana, onlar giderirdi
yalnızlığımı:
onları zincirle ya da kırbaçla dövebilir
ya da onlar beni zincirle ya da kırbaçla
dövebilirlerdi, tercih benimdi.
sandviçi bitirdim, hesabı ödedim,
bahşiş bıraktım, seks gazetesini de iskemlenin
üstünde bıraktım.
sonra kemerimin üstünden sarkan
göbeğimle Western Bulvarı'nı geri yürüdüm.

Sf: 124
59 sent kilosu
sıradan mekanlarda gezinip
insanların tadına bakmayı severim-
uzaktan.
fazla yakın istemem onları, 
o zaman sürtüşme
başlar.
ama süpermarketlerde
çamaşırhanelerde
kafelerde
köşe başlarında
otobüs duraklarında
eczanelerde
vücutlarına
yüzlerine
ve kıyafetlerine bakabilirim-
yürüyüşlerini 
ya da duruşlarını
ya da yaptıklarını
seyrederim.
röntgen cihazından farkım yok,
böyle seviyorum onları: 
uzaktan.
onlarla ilgili en güzel şeyleri
hayal ederim.
cesur ve deli hayal ederim onları
harikulade hayal ederim

severim sıradan mekanlarda gezinmeyi.
birlikte hayata hapsolmuşluğumuz
ve tuhaflığımızla
hepimiz için hüzünlenir ya da
mutlu olurum.
çorap, havuç, ciklet
dergi
doğum kontrol
şekerleme
saç spreyi
ve tuvalet kağıdı satın
alırkenki ciddiyetimizden daha gülünesi
bir şey yoktur.

devasa bir kamp ateşi yakıp
dayanıklılığımızdan
ötürü birbirimizi kutlamalıyız.

uzun kuyruklarda dikiliriz
ortalıkta geziniriz
bekleriz

severim sıradan mekanlarda gezinmeyi,
insanlar bana kendilerini anlatır
ben de onlara kendimi

öğleden sonra üç buçukta bir kadın
kantara bütün ciddiyetiyle
bakarak mor üzüm tartıyor,
basit yeşil bir elbise var üstünde
beyaz çiçek desenli,
üzümleri alıp
dikkatle beyaz bir kesekağıdına
koyuyor

bu yeterince aydınlatıcı

generaller ve doktorlar bizi öldürebilirler
ama biz
kazandık.

Sf: 127
cennetin pençeleri
tahtadan kelebek
karbonat tebessüm
talaş sineği-
göbeğimi seviyorum
ve içki satan adam bana
"Bay Schlitz," diyor
hipodromdaki gişeciler
"ŞAİR BİLİR!" diye bağırıyorlar
kuponlarımı paraya tahvil
ettiğimde.
hatunlar
yatakta ve yatak dışında
beni sevdiklerini söylüyorlar
ben ıslak beyaz ayaklarla
dolaşırken.

sarhoş gözlü albatros
Temel Reis'in boklu şortu
Paris'in tahtakuruları,
barikatları yıktım
ve otomobili 
akşamdan kalmalığı ve 
gözyaşlarını
ezberledim
ama trafikte arabaların
bir kediyi ezip geçmelerini seyreden 
okul çocuğu gibi biliyorum 
son hükmü.

Sf: 132
zampara hazırlanıyor
hiç fena sayılmazdı
18, 19 yaşlarında
denizci
ne zaman koridordan bir kadın gelse
sanki kadını görmemi engellemek için
ayağa kalkıyor
kadın da ona gülümsüyordu

ama ben gülümsemiyordum
ona

sürekli trenin penceresinde
kendine bakıyor
ayağa kalkıp ceketini çıkarıyor
sonra tekrar
giyiyordu

kemerinin tokasını parlatmaktan
büyük zevk duyuyordu

ve boynu kırmızıydı ve
yüzü kırmızıydı ve gözleri 
güzel bir mavi

ama haz etmemiştim
ondan 
ve ne zaman tuvalete gitsem
ya kabinlerden birindeydi
ya da aynanın karşısında
saçını tarıyor veya 

sakal traşı oluyordu
ve sürekli koridorlarda
geziniyor
ya da su içiyordu
su içerken adem elmasının
aşağı yukarı oynayışını
seyrediyordum

gözüme batıp
duruyordu

ama hiç konuşmadık
ve diğer trenleri 
diğer otobüsleri
diğer savaşları hatırladım

Pasadena'da indi
bir kadından daha kendini beğenmiş
gururlu ve
ölü
Pasadena'da indi.

yolculuğun kalan kısmı-
on- on iki kilometre-
mükemmeldi.

Sf: 136
ayyaş davalarına bakan yargıç
ayyaş davalarına bakan yargıç
bütün yargıçlar gibi
geç geldi ve
gençti
besiliydi
eğitimliydi
şımartılmıştı ve iyi
aile çocuğuydu

biz ayyaşlar sigaralarımızı söndürüp
merhametine sığındık.

kefalet ödemeyenlerin davalarına
önce bakılır, "suçumu kabul
ediyorum," derler, hepsi "suçumu
kabul ediyorum" der.
"7gün." "14 gün." "14 gün sonra
yarı açığa sevk." "4 gün." "7gün."
"14 gün."

"içeride insanın anasını ağlatıyorlar,
yargıç."
"sıradaki."
"beni eşek sudan gelene dek
dövdüler, yargıç."
"sıradaki, lütfen"
"7 gün." "14 gün sonra
yarı açığa sevk."

ayyaşların davalarına bakan yargıç
genç ve
fazla besiliydi. fazla öğün
yemiş. şişman.

kefalet ödeyebilen ayyaşların
davalarına gelir sıra. uzun
kuyruklar oluştururuz ve
yargıç süratle bakar
davalarımıza. "2 gün ya da 40 dolar." "2 gün
ya da 40 dolar. "2 gün ya da
40 dolar." "2 gün ya da 40 dolar."

35, 40 kişi
kadarız.

adliye San Fernando yolu
üstündeki hurdalıkların arasında.

kefalet memuruna gittiğimizde
bize, "kefalet geçerli,"
diyor.

"ne?"
"kefalet geçerli."

kefalet 50 dolar. 10 doları
mahkemenin

dışarı çıkıp külüstür
arabalarımıza biniyoruz.
arabaların çoğu hurdalıktaki
arabalardan daha berbat
görünüyorlar. kimimizin arabası
yok. çoğumuzun Meksika'lı ve
yoksul beyazlarız. karşıda
tren yükleme istasyonu var. güneş
tepemizde.

yargıcın
cildi
pürüssüz
ve hassas, yargıcın
gerdanı
var.

arabalarımıza yürüyüp
adliyeden uzaklaşıyoruz.

adalet.
Doktrin: "En güvendiğin insanların bir yanılgıdan ibaret olduğunu anlayınca köşene çekilirsin." - Charles Bukowski

2 yorum:

  1. Bugün ki doktrin bana gelsin demiştim. Şarkı tutar gibi özlü sözler tutmak, kitap sayfaları tutmak çok keyif verici olabiliyor en son sıradaki öykü ve sıradaki blog şeklinde de değişip, geliştirilebilir.

    Aklıma Voltaire'den bir söz geldi okuyunca..." Tanrım, beni dostlarıma karşı koru, kendimi düşmanlarıma karşı korurum. "

    YanıtlaSil
  2. Herzamanki gibi çok iyiydi sürükledi beni okumak keyif veriyor
    Bahcede bikini ile calisan kadin fikir olarak süperdi
    Hemen yayınlama çekmecede at muhteşem bir öğüt

    YanıtlaSil