10 Eylül 2018 Pazartesi

Veda


Gece, "Turan Dursun Hayatını Anlatıyor" adlı kitabı oku. Uyku hapı al. Yat, uyuyama... Sabaha karşı uykuya dal. Kış gününün en soğuk sabahına uyan... 31.01.2013. Haber başkasından sana gelsin. Kötü bir haber nasıl alıştırılarak anlatılır ki? Temel'in "nah vardır" isimli abuk fıkrasını hatırla. Saçmala...

Pek hazırlıksız yakalandın. Aklın alıştırılmadan karıştı. Giyinme telaşı. Herkes orada olabilir. Gene de bunlara karşın evden eşofmanla çıkmayacak kadar özenli olduğun için kendinden utan. Bir gün zeka kat sayısı seksen olan birisinin "Usta sen kız olsan kesin kokoş olurdun!" eleştirisini düşün. Aslında haklı. Ama şu an onun canı cehenneme!


Olay yerindesin, iki sevdiğin insan yanında. Hayatında hiç sevdiğinin ölüm haberini almadın. Hayatında hiç ölü görmedin. "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki?" - J. R. Tolkein ayarında en az beş felsefik söz hatırına geliyor. Bu sözleri yazanların bir kısmı şu an ölü. Ama bu sözleri yazanlardan tamamı yazdığında yaşıyordu. Bu durumda dünyadaki hiç kimse yazarken ölü değil. O zaman ölmeyi nasıl tasvir edebilir?


*

Yıllar önce bir Hyundai minibüs kabusumuz olmuştu. Bankaların kendisine kredi vermediğini bilen Özbey amcamız, benim üstüme bir minibüs satın aldı. Taksitlerini ödemeliydi, ama ödemedi, ödeyemedi... Yavuz amcamın sürücülüğünde, kaskosuz, sigortasız ters yönden girerek bir arabaya vurdular. Karşı taraf bize dava açtı. Benden parayı aldı da... Benim de aracın sürücüsüne dava açma hakkım doğdu. Açtım da... Sonra ne mi oldu?

Kendisine haklı olarak dava açtığım Yavuz Bey, internet kafemize yanında bir adamla gelerek beni tehdit etti. Hakaretler savurdu. Babam hayattayken de onu sevmezdi. Onunla defalarca kavga etmişlerdi. Biz kere dükkanda tartıştıklarında babama
"Sen mi büyüksün, yoksa ben mi büyüğüm. Dışarı gel de seni döveyim!"
dediğini bize defalarca anlatmıştı.

*

En son babamı 7 ay önce ziyaret etmiştim. Harmandalı'da tek katlı köhne bir yapı. Eski bir bakkal dükkanı. Kapıyı kırıp içeriye girmişler. Arabayla önünde durduk. Birkaç kişi marketin önünde toplaşmış. Kardeşimle arabadan inip içeri girdik. Kasanın olduğu bölmeyi geçtik. Normal bir evi dükkana çevirmişler, ancak dükkanın dışındaki diğer odalar hala inşaat halindeydi. İçerdeki odalardan birine doğru yürüdük. Özbey amcam odada bizi bekliyordu. Duvarlar yaş sıva kokuyordu. Kırık bir pencereyi kapatan gazete kağıtlarının arasından gelen soğuk ve kar, odadakilerin yüzüne mızrak gibi saplanıyordu. Hayatta kalan da doğduğuna pişman oluyordu. Soğuk ve rutubetli bir hücre evini andırıyordu. Odaya girer girmez babamın soldaki eski yatakta yattığını gördüm. Cenin pozisyonunda, sağa dönük şekilde, iki avcunu birleştirip çenesinin altına koymuş. Gözleri yumuk... Keşke uyandırmasalar. Oysa öyle güzel uyuyordu ki...

Odaya girer girmez kardeşim amcama baktı ve kızarak:
     - Ya amca, işte babam burda uyuyor ya! Niye bize öldü diyorsun!

Amcama döndüm. İkimiz de birbirimize baktık. Hiçbir şey konuşamıyorduk ki. Dilimiz tutulmuştu. Kardeşim babamı sarsmaya başladı.
     - Uyandırsanıza babamı amca! Neden bize öldü dedin. Yatıyormuş işte...

Amcam bir bana bakıyor, bir boynunu yere eğiyor. Sonra gözlerinden bir iki damla yaş geldi. Ya da bana öyle geldi. Belki soğuktan çabucak dondular. Ama nemlilerdi eminim. Ben babama dokunamadım. Kardeşim yüzünü okşadı, konuşmaya çalıştı... Sonra ona sarılıp dışarı çıkardım. Sigara içseydi sigara verirdim. Alkol alsaydı alkol verirdim. Kuru soğukta, aç bünyelere, ölmüş birisinin ardından nasıl teselli verilir bilemedim. Kimse öğretmemişti...

Savcı geldi, işlemler. Avukatlar... Babamın bize bırakacağı tek miras akıldır. Hiçbir şeyi yoktu. Olan malı, borcunu bile zor karşılardı. Paraya kıymet vermezdi. Paraya önem veren insanlara hiç kıymet vermezdi. Yayları kırık, eski bir yatağın üstünde, eski püskü bir yorganın altında kalp krizinden can vermişti. İpek röbdoşambrı içinde, elinde viskisiyle şömineli bir evde ölebilirdi. Belki o zaman, içimizde büyüyen bu derin sancı biraz olsun hafiflerdi. Ama öylesi sefil bir halde ölmüştü ki...

Siyah bir poşetin içinde babamı dışarı çıkardılar. Yavuz amcam dışarı çıktı. Ben de çıktım. Babama son defa bakıp dokunamadım. Avukata sorduğumda, savcının dükkanın anahtarını bize teslim edeceğini söylüyordu. Öyle de oldu. Benim asıl amacım, anahtarı Yavuz amcama kaptırmamaktı. İsmi gibi öyle kötü bir adamdı ki, öldükten sonra babamın mallarına göz koyacağını biliyordum. Olmayan mallarına...

Savcı anahtarı bana verdi. Yavuz amcam bana doğru adım atmaya başladı. Yaklaştı yaklaştı... Ona doğru döndüm. Olanca gücümle...
Tam o sırada bir şey oldu. Amcam ağlamaya başladı. Ama nasıl ağlıyor!.. 
Sonra ayakkabılarına gözüm ilişti. Yırtık pırtık, eski püskü bir ayakkabı... Yavuz amcam her zaman sülalenin en janti ve şık giyinenidir. O gün de o siyah takım elbisesinin altında, gözüme çarpan peşmürde pabuçlar, babamın eski ayakkabılarıydı. O hengamede, ceset çıkarılmadan onları ayağına takıvermiş. 

O yırtık ayakkabı beni hüzne boğdu. Bir parçası ısırılmış ekmek, gazetenin izi üzerine çıkmış kireç beyaz peynir, ağzında iri lokma çiğneyen garip işçi, sireni acı acı çalan bir ambulansın havayı yırtan tiz sesi, kırık bir aynaya yaşlı gözlerle bakıp ağlayan kadın, yoksul mahallelerde tren geçerken pencereleri titreyen kerpiç ev, buzda kayıp düşen yaşlı amca, vapura koşarken simitleri dökülen satıcı, zabıtanın meyvelerini bir tekmeyle yere devirdiği işportacı... Bunlar da beni hüzne boğar.
Ağlarken ağzından çiğnenmiş ekmekleri yere kütle kütle düşüren sarı saçlı oğlan çocuğu... Yavuz amcam! Bu nasıl acı? Ben nasıl dayanırım?..

Yavuz amcamın gözleri nemlendi. Sürekli:
"Onun yerine keşke ben ölseydim. Bu köhne bakkalda benim ölmem gerekirdi. Abim neden öldü!"
diyerek bana sarıldı. Ağlamaya başladı... Ama nasıl ağlıyor! Sürekli dönmeye başladık. Biz kendi etrafımızda mı dönüyoruz, etrafımızda dönen bir kamera mı var. Neler hissettiğimi anlatamam. O kadar küçükmüş ki. Oysa sarılmadan önce heybetli görünüyordu. Boyu benden kısa... Kesilmediğinde sakalı uzuyor. Biraz parfüm sıkmış. Bizim gibi insan işte... Oysa kimseyi yanına bile yaklaştırmazdı. Başını göğsüme yasladı hüngür hüngür ağlıyor. Şu an ona ne istesem yapabilirim. Tüm yılların öcünü alabilirim. Göğsüme bastırıp nefessiz bırakabilirim. Kollarımda ölebilir. Ama biraz sonra, ölümü alsınlar ki ona bir şey yapmadım. Yapamadım...

*

Eve dönerken babası hayatta olan herkese düşman gibi bak! Sanki haksızlığa uğramış, annenin kollarından koparılıp Yetiştirme Yurdu'na atılmış bir çocuk gibisin. Cemal Süreya'nın hamamda gözleri yaşaran, hamamda gözleri sabundan yanan küçük bir çocuk kıvamında yazdığı şiiri hatırla.

Mezar başında güçlü profil çizmek için fıkra anlatan sen, eve geldiğinde yanında kimse yokken bir şarkıyla, bir hafta boyunca anıra anıra ağla.


Neye üzüldük. Ölen öldüğünü biliyor mu? O kadar bencisin ki! Yapma... Biraz samimi ol. Sen kendine ağlıyorsun. Bir daha onu göremeyeceğine. Onun seni bir daha göremeyeceğine değil!


Büyük yazar Charles Bukowski; John Fante öldüğünde onun için "O benim tanrımdı." demişti. İşte biz de Hazreti'yi kaybettiğimizde "Tanrımız öldü." dedik. Düşünce yapısıyla bizi her zaman etkilemiş, salt bizi değil aynı zamanda toplulukları da... İkna kabiliyeti ile öğretme sanatını bir arada kullanarak bildiklerini ustalıkla herkese yaymıştır.

Sitesine bakıyorum. Kendisine hakaretamiz yazılarla saldıranlara bile (bir hayvanı döverek ya da severek eğiten eğitmenin yapacağı doğru seçimler gibi) büyük bir olgunluk ve saygılı bir dille yaklaşarak bilgilendirmeyi denemesi, onu bir saldırgan değil bilgisiz birisi gibi görerek ona yardım etmeye çalışması bizi sarsmıştır. Siz hiç hem bir profesöre, hem de bir ayakkabı boyacısına aynı saygı ve sevgiyle yaklaşabilir misiniz? İşte o bunu başardı!


Okunduğunda insanı titreterek kendine getiren yazıların sahibi. Kendisinin bile tam olarak sayılarını bilmediği hayranları onu kaybetti. Tümcelerin yalın bir dille yazılıp paragraflara gömüldüğü, Öz Türkçe'den neredeyse hiç uzaklaşmadan sayfalara serpilmiş sözcüklerin anlatım gücü bizi kendimize getiriyordu.


Bir keresinde yirmi üç yaşımdayken yanına geldiğimde ona sırıtarak, "Baba biliyor musun? Benim şu anda dört tane sevgilim var.." dediğimde, bana sinirli bir ifadeyle sertçe dönerek "Güzel, yalnız ne yazık ki bu senin adına sevinilecek değil utanılacak bir şey!" diyerek gülümsememin yüzümde donarak, dudaklarımın şakaklarıma kadar keskin bıçakla yarılmasına neden olmuştur. Kendisi gençliğinde inanılmaz çapkın olmasına karşın, beni o an küstürerek kaybetme pahasına da olsa çekinmeden fikrini açıkça söyleyebilerek beni benden almış kişidir.


Birkaç yıldır yazmakta olduğu ve ölmeden önce bitirdiği kitabını okuyorum. Muhteşem bir hazineyi kaybettiğimizi fark ediyorum. "Sürahide ne varsa bardağa o boşalır." sözüne  bardaktakileri okuyunca sürahideki değerli arşivi kaybetmekten dolayı hüzünleniyorum. Aslında sitesindeki her bir sayfa da eşsiz bir kütüphanenin tıka basa dolu rafları niteliğindeydi. İnanamıyorum…


Birçok kişinin kendi çıkarları için vatanını bile satmaktan çekinmediği şu günlerde; sitesine kimseden bir şey beklemeden yazdığı onca sayfa, başlık, satır bir film karesinde kopup düşen takvimlerin yaprakları ya da sonbaharda dönerek yere düşen ölü yaprak inişi gibi gözlerimizin önünden akıp gidiyor. Sitesinde açtığı/paylaştığı başlıkları yazabilecek çok az kişi var; yazdığı kitabı şu anda yazacak bir kişi daha yok.


Aslında tam olarak her şey bitmiş değil! Sanırım bayrağı bize devretti. Ateizmi insanlara anlatma görevi hayattayken hep onun omuzlarında bir yük iken, şimdi bayrak bize geçtiğine göre o ağırlık, biz öğrencilerine eşit olarak dağılmış durumda.


Yalnızca eli olmayanları anlamak için bir gün boyunca evde tek kolumu vücuduma bağlayarak gezdiğim bir gün vardı. Ya da Chuck Palahniuk'in öğretisinde söz ettiği gibi "Kendimi yumruklayarak o acıyı tatmak istemek!" Ama hiçbiri beni körleri anlamak için bir gün gözlerimi karartmaktan daha fazla korkutamadı.


Bir an için düşünün: Siz bir gün gözleriniz kapalı olsa bile güzel bir kızın yüzünü, bir kedi ya da ağacı tüm renkleriyle hayal edebileceksiniz. Oysa kör (hayatında hiç görmemiş) birisi bunları asla, sizin anladığınız tonda hayal edemeyecek. İnsan gördüğü bir şeyle hiç görmediği bir şey arasında kalacak olursa, gördükten sonra elinden alınması, hiç görmediği bir şeyin eline hiç geçmemesinden çok daha yakar canını. Gök kuşağının tüm renklerini gördükten sonra Hazreti'yi kaybettik. Ve işte biz asıl şimdi kör olduk!


Cemal Süreya ne demiş, ne demiş Cemal Süreya: "Sizin hiç babanız öldü mü?"

Doktrin: "Silah; elimizde değil, beynimizdedir." - haz®eti

1 yorum:

  1. Yazınız çok içten ve duygu dolu sonunda eklediğiniz müzikte anlatılanlar ile çok uyumlu olmuş . Ne yazık ki aynı acıyı yaşamadan insanlar aynı duyguları hissedemiyor . Zamanı geri getirebilseydik eğer canımız dahi neleri vermezdik ki ... Ben de bu duyguları yaşadım fakat kendimle yüzleşemedim umarım bir gün bende bunu başarabilirim . . Böyle güzel içten bir yazı yazdığınız için teşekkür ederim

    YanıtlaSil