7 Kasım 2018 Çarşamba

Ölüler Böyle Sever - Charles Bukowski

Sf: 47
"Dinle, tam sana göre bir iş var."
"Dinliyorum, Dan."
"Şu yamyamla evlenen kaltak var ya, onunla bir söyleşi yapmanı istiyorum. Cinselliği abart. İçine biraz aşk ve dehşet kat. Anlatabiliyor muyum?"
"Elbette. Hep yaptığım şey zaten."
"Martın 27'sinden önce teslim edersen beşyüz dolar."
"Beşyüz dolar için Burt Reynolds'ı lesbiyene çeviririm, Dan."

Sf: 66
"Hayatını yaratarak kazanmayan bir yazar ölmüştür." "Hayatlarını yaratmadan kazanan milyonlarca insan var Carl! Ölmüş mü onların hepsi?" 
"Evet." 

Sf: 67
Telefon çaldı. Carl telefonu açtı. "Bay Grantling?"
"Evet?"
"Fairmont Kolejinde şiir okumayı kabul eder miydiniz?"
"Evet, neden olmasın. Ne zaman?"
"Önümüzdeki ayın otuzunda."
"O tarihte müsaitim sanırım."
"Yüz dolar ödeyebiliyoruz."
"Genellikle yüzelli alırım . Ginsberg bin dolar alıyor."
"O Ginsberg. Yüz dolardan fazla ödeyemeyiz."
"Pekala."
"Öyleyse anlaştık Bay Grantling. Ayrıntıları konuşuruz."
"Ya benzin? Dünyanın kilometresi. "
"Pekala. Benzin için yirmi beş dolar."
"Anlaştık."
"Derse katılıp öğrencilerle söyleşmek ister miydiniz?"
"Hayır."
"Öğle yemeği bizden."
"Pekala."
"Anlaştık Bay Grantling. Sizi kampüsümüzde görmek bizi mutlu edecek."
"Güle güle."

Sf: 71
"Arkadaşında şeytan tüyü var." dedi Flo bana.
"Şeytanın ta kendisi olduğunu söylüyor." dedim.
"Canlı kanlı bir kadınla yatağa girmeyeli çok oldu." dedi adam. Uzanıp Flo'yu dudaklarından öptü. Geri çekildiğinde Flo şoka girmişti. "Kimse beni bu kadar ateşli öpmemişti," dedi, "ve çok öpüştüm."
"Sahi mi!" dedi adam.
"Öpüştüğün gibi sevişiyorsan dayanılmaz bir şey olur herhalde, tahayyül bile edemiyorum!"
"Yatak odası ne tarafta?" diye sordu adam.
"Hanımefendiyi izle," dedim.
Flo'nun peşinden yatak odasına gitti ve ben kendime koca bir bardak viski doldurdum.
Ömrümde böyle çığlıklar, böyle inlemeler duymamıştım ve temizinden kırkbeş dakika sürdü. Sonra dışarı çıkıp tek başına oturdu, kendine bir viski koydu.
"Oğlum," dedi. "sıkı bir kadın bulmuşsun kendine."
Salondaki kanepeye gidip uzandı, uyuya kaldı. Yatak odasına gidip soyundum Flo'nun yanına uzandım.
"Tanrım," dedi, "inanamıyorum. Cennetten girip cehennemden çıktık."
"Kanepeyi tutuşturmaz inşallah," dedim. 
"Elinde sigara ile uyuma alışkanlığı mı var?"
"Ne diyorsun sen allahaşkına!"
Eve hakim olmaya başlamıştı. Kanepede ben yatıyordum. Her gece Flo'nun çığlıklarını dinlemek zorunda kalıyordum. Bir gün Flo alış verişteyken mutfak masasında onunla konuşma fırsatı buldum, bira içiyorduk. "Dinle," dedim, "sana yardım etmiş olmam sorun değil ama yatağımı ve karımı kaybettim. Senden gitmeni isteyeceğim korkarım ki."
"İnanıyorum ki biraz daha kalacağım oğlum, karın gibi kadın kolay bulunmuyor."

Sf: 72
"Pekala moruk," dedim, "iki gün daha kalabilirsin ama sonra gitmen gerek."
"Bana biftek yap," dedi, "karnım aç, sperm azalması da söz konusu galiba."
Kalkıp tavaya bir biftek attım.
"Yanına da biraz patates kızart," dedi, "bir de domates dilimle. Kahve istemiyorum. Uykusuzluk çekiyorum. İki bira içerim yalnız."

Sf: 78
"Aşçı geçen gün bir denizcinin ırzına geçti. Denizci yürüyemedi, hastaneye kaldırdılar."
Ağzıma püre doldurdum.
"Senin edişelenmene gerek yok ama, o kadar çirkinsin ki kimse sana bir şey yapamaz."
"Ben kendime birini bulmayı düşünüyordum daha çok."
"Göt oğlanlarını gösteririm sana. Kimi sahiplidir. Kimi değildir."
"Yemek nefis"
"İki çeşit göt oğlanı var burada. Oğlan gelenler ve içerde oğlanlaştırılanlar. Gelen göt oğlanları talebi karşılamadığından içerisi bir miktar üretmek zorunda kalır."
"Mantıklı."
"İçeride oğlanlaştırılanlar kafalarına aldıkları darbeler yüzünden biraz tuhaftırlar. Karşı koyarlar önce."
"Yok ya?"
"Evet. Ama bakir ölmektense göt oğlanı olarak yaşamayı yeğlerler sonunda."

Sf: 85
Cinsel bir heyecanla inmiştim aşağı ve duymuyordum o heyecanı artık. Demek istediğim, kadının hafif domuzumsu bir yanı veya çirkin bir yeri, bir defosu (tavşan dudak, ne olursa) hamlemi yapabilecektim. Bir keresinde Yarış Bülteni'nde kendisine sunulan harikulade kısraklarla çiftleşmeyi reddeden safkan bir aygırla ilgili bir öykü okumuştum. Bulabildikleri en güzel kısrakları getirmişler ama aygır hepsinden uzaklaşmış. Derken birinin aklına bir şey gelmiş, bu işlerden anlayan birinin. En güzel kısrağı çamurla sıvamış ve aygır  hemen onunla çiftleşmiş. Teori, aygırın güzelliği çamurla kirletildiğinde kendini eşit, hatta üstün hissedip çiftleştiği şeklinde. Atların beyinleri ile insan beyni arasında şaşırtıcı benzerlikler olabilir. 

Sf: 89
ÖLÜLER BÖYLE SEVER 
Bir yokuşun tepesindeydi otel. İçki almaya gidişi kolaylaştıran, şişe ile geri dönerken de zahmete değecek kadar bir meyil vardı o yokuşta. Otel bir zamanlar tavuskuşu yeşiline boyanmıştı, parlak bir yeşile; ama yağmurlardan, Los Angeles'ın herşeyi silip süpüren kendine has yağmurlarından sonra o cart yeşil tırnakları ile tutunuyordu binanın duvarlarına -otelin müdavimleri gibi.
Oraya nasıl taşınmıştım, bir önceki yerimden neden ayrılmıştım anımsamıyorum. İçki veya kira veya sokak kadınları ile sabah tartışmalarımız yüzünden kovulmuş olmalıydım. Sabah tartışmaları derken sabah on buçuğu değil, öğleden sonra üç buçuğu kastediyorum. Polis çağırılmışsa kapının altından atılmış bir not olurdu genellikle. Koparılmış bir defter sayfasına kurşun kalemle yazılmış “Sayın Bay Chinaski, odayı hemen terketmenizi istiyoruz.” Bir keresinde akşamüstü tartışmıştık. Tartışma bitmiş, kırık cam parçalarını toplamış, boş şişeleri kese kağıdına koymuş, küllükleri boşaltmış, uyumuş, uyanmıştık ve üste çıkmıştım ki kapının kilidine anahtar girdiğini duydum. Öylesine şaşırmıştım ki gidip gelmeyi sürdürmüştüm. Ve birden tepemizdeydi, minik idareci, kırk beş yaşlarında, kulakları ve taşakları hariç kılsız, altımdaki hatuna bakıp işaret parmağını ona doğrulttu ve, “Sen -sen burdan GİTTİN,” diye bağırdı. Hatunun üstünden inip adama baktım. İşaret parmağını bu kez bana doğrultup, “Sen de burdan GİTTİN,” diye bağırdı, döndü, kapıya gitti, usulca kapattı ve gitmişti. Makineliyi tekrar ateşledim ve odadan ayrılacak olmamızın hakkını verdik. 
Neyse, ordaydım işte, boyası solmuş yeşil otelde, ve paçavra dolu bavulumdan başka bir şeyim yoktu. Genellikle yalnızdım ama kirayı ödeyebilecek kadar param vardı ve ayıktım ve üçüncü katta ön tarafa bakan bir oda vermişlerdi bana, telefonu holde, pencerenin yanında küçük bir ocak, büyük bir lavabo, küçük bir buzdolabı, iki koltuk, bir masa, yatak ve holün sonunda tuvalet. Çok eski bir bina olmasına rağmen asansörü de vardı -klas otelmiş eskiden. Şimdi ben kalıyordum orada. İlk işim gidip bir şişe viski almak oldu. İki karafatma öldükten sonra kendimi oraya ait hissetmeye başladım. Sonra telefona gidip bana yardımcı olabileceğini düşündüğüm bir hatunu aradım ama evde yoktu, başka birine yardımcı oluyordu herhalde. 

Sf: 90
Sabahın üçü gibi kapı vuruldu. Yırtık robumu üstüme geçirip kapıyı açtım. Bir kadın duruyordu karşımda. O da robunu giymişti "Evet?" dedim, "Evet?"
"Ben komşunuzum. Adım Mitzi. Holün sonundaki odada kalıyorum. Bugün sizi telefon ederken gördüm."
"Evet?" dedim.
Kollarını arkasında kavuşturmuştu. Bir şişe viski çıkardı arkasından. Kaliteli viskiydi.
"İçeri gir," dedim.
İki bardak yıkadım, şişeyi açtım. "Sek mi?"
"Üçte iki su lütfen."
Lavabonun üstünde küçük bir ayna vardı. Aynanın karşısında durmuş saçına bigudi sarıyordu. Viskiyi verdim ve yatağa oturdum. "Holde gördüm seni. İlk görüşte senin iyi biri olduğunu anlamıştım. Bu otelde kalanların hepsi o kadar iyi sayılmaz."
"Orospu çocuğunun teki olduğum söylenir."
"İnanmıyorum."
"Ben de."
İçkimi bitirdim. O kendininkinden küçük yudumlar alıyordu. Kendime bir tane daha koydum. İçip konuştuk. Üçüncü bardağı içtim. Sonra kalkıp arkasında durdum.
“OOOOOOOh! Deli çocuk!
Dirseğimi böğrüne gömdüm.
"Ahhh! Gerçekten de orospu çocuğunun tekiymişsin!"
Elinde bigudi vardı. Onu kendime çekip o ince yaşlı-kadın ağzından öptüm. Yumuşak ve sıcaktı. Hazırdı. İçkisini eline tutuşturdum, yatağa götürüp oturttum. "İç şunu," dedim. İçti. Gidip birer tane daha koydum. Robumun altına bir şey giymemiştim. Robum açıldı ve mal göründü. Tanrım, diye geçirdim içimden, iğrençsin, salağın tekisin. Gülmemek için zor tuttum kendimi önümde sallanan kalafata bakarken. Viskiydi aslında istediğim. Tepede bir şatoydu. Hamamdı. Her şey olabilirdi, o olmasın yeter ki. İçkilerimizle yatakta oturuyorduk. Tekrar öptüm onu, nikotinli dilimi boğazına kadar soktum Nefes almak için ayrıldım. Robunu açtım, göğüslerini gördüm. Göğüs denebilirse, zavallıcık. Birini ağzıma aldım. Havası kaçmış, bayatlamış bir balon gibi esneyip buruştu. Cesaretimi yitirmedim, memesinin ucunu emdim kahramanca. Eğildi ve kamışımı eline aldı. Roblarımızla o ucuz yatağa sırtüstü devrildik ve ona sahip oldum. 

Sf: 91 3
Eski bir dolandırıcı ve maden işçisiydi Lou. Otelde bir kat altında kalıyordu. Son işi şekerleme imal eden bir fabrikada kazanları silmek olmuştu. Ama o işi de -diğerleri gibi- içki yüzünden kaybetmişti. İşsizlik sigortamızın süresi dolar ve farelerden farkımız kalmazdı -saklanacak yeri olmayan, kirayı ödeyemeyen fareler. Acıkan karınlarımız, sertleşen kamışlarımız, yorgun ruhlarımızla, eğitimsiz ve mesleksiz. Hayat acımasız, burası Amerika, dedikleri gibi. Çok şey istemiyor ama onu da alamıyorduk. Hayat gerçekten acımasızdı.
Bir içki partisinde tanımıştım Lou'yu. Kapı açıktı, sürekli birileri girip çıkıyordu. Parti benim odamda veriliyordu. Herkes gelmişti. Bir kızılderili vardı. Dick. Küçük boy viski şişelerinden araklayıp dolabına dizerdi. Bu şekilde kendini daha güvenli hissettiğini söylerdi. Çaresiz kaldığımızda ona giderdik.
Ben pek beceremem araklamayı ama ince bıyıklı bir hırsız olan Alabam'dan iyi bir numara öğrenmiştim. Et ve benzeri pahalı şeyleri büyük bir kese kağıdının içine koyup üstünü patatesle dolduruyorsun. Tartıcı kese kağıdını tartıp patates parası alıyor senden. Ben Dick'ten veresiye alışveriş etmekte ustaydım. İçki satan marketin sahibiydi Dick. Dick çoktu mahallede. Bu o da onlardan biriydi. Odada oturup içerken son şişenin dibini bulurduk. İlk hamlem başka birini yollamak olurdu. "Adım Hank," derdim odadakilerden birine, "Dick'e git, benden selam söyle, hesaba bir şişe viski versin, sorun varsa bana telefon etsin.", "tamam moruk," derdi tip ve giderdi. Beklerdik, ilk yudumun tadı azımızda, sigara içerek, volta atarak. Tip dönerdi sonra, "Dick olmaz dedi! Veresiye limitini doldurmuşsun."
"NE!" diye bağırırdım.
Hiddetle fırlardım yerimden: gözler kan çanağı, bir karış sakal. "OROSPU ÇOCUĞU, OYACAĞIM ONU!"
Gerçek bir öfkeydi, samimi, nereden gelirdi bilmiyorum. Kapıyı çarpıp çıkar, asansörle aşağı iner, yokuşu inmeye başlardım... amcık ağızlı, utanmaz herif... ve dükkana girerdim.
"Pekala, Dick."
"Hoşgeldin Hank."
"İki şişe viski istiyorum! (ve en pahalı markalardan birini söylerdim) "iki paket sigara, birkaç puro ve... evet, bir paket fıstık."
Dick nevaleyi önüme dizer ve bana bakardı.
"Parasını ödemeyecek misin?
"Bunu hesaba yazmanı istiyorum Dick."
"yirmi üç dolar elli sent borcun var bana. Eskiden her hafta biraz öderdin. Cuma günleriydi, hatırlıyorum. Üç haftadır kuruş vermedin. Arada sırada birkaç dolar vermek zorundasın ama."
"Bak Dick, tartışmak için gelmedim buraya. Bunları ya kese kağıdına koy ya da geri al."

Sf: 93
Ve önündekileri ona doğru itip sigaramdan bir nefes çekerdim dünyanın sahibiymişim gibi. Bir çekirge kadar bile klasım yoktu. Aklın sesini dinleyip her şeyi raflara geri koyacağı ve bana siktiri çekeceği korkusu içindeydim aslında. Ama yüzü her seferinde sarkar ve kese kağıdını doldururdu. Hesabı yapmasını beklerdim. Toplamı söylerdi ve başımı sallayıp çıkardım. İçki daha da tatlı oluyordu bu koşullar altında. Ve dostlarımın beklediği odaya girdiğimde kraldım.
Bir gece Lou ile odasında oturmuş içiyorduk. Kirasını bir hafta geciktirmişti, benimse hemen ödemem gerekiyordu. Ucuz şarap içiyor, sigaralarımızı kendimiz sarıyorduk. Lou'nun sigara sarma aleti vardı, hayli düzgün çıkarıyorlardı. Dört duvardı önemli olan. Dört duvarın varsa bir şansın vardı. Sokağa düştün mü o şansını da yitiriyordun, ellerine geçiyordun, teslim oluyordun. Pişiremeyeceğin bir şeyi neden çalasın? Sevişecek bir yerin bile yokken sevişecek birini nereden bulacaktın? Ya deliliğe Otuzbir bile çekemezsin. Dört duvar şart. Bir insana dört duvarını garanti et bir gün dünyaya hakim olabilir. Endişeliydik anlayacağınız. Duyduğumuz her ayak sesi ev sahibimize aitti sanki. Gizemli bir ev sahibemiz vardı. Kimsenin henüz düzmeyi başaramadığı genç bir sarışın. Sonunda bana geleceğini ümit ederek soğuk davranıyordum ona. Geliyordu ama sadece kira istemeye. Bir yerlerde bir kocası olduğunu duymuştuk ama adamı gören yoktu. Neyse, hapı yutmuştuk ve ev sahibemizi düzebilirsek sorunlarımızın son bulacağını sanıyorduk. İçinde yaşayan bütün kadınları düzmenin doğal sayıldığı bir binaydı, görev bilirdik hatta. Ama bu hatun oltama gelmiyor, özgüvenimi sarsıyordu. İşte, Lou ile oturmuş şarap içiyor, sigara üstüne sigara yakıyorduk ve duvarlarımız sallanıyordu. Böyle zamanlarda en iyisi konuşmaktır. İyice zırvalar, şarabını içersin. Ödlektik çünkü yaşamak istiyorduk genede.

Sf: 94
"Buldum galiba," dedi Lou.
"Hadi ya?"
"Evet."
Bardakları doldurdum.
"Ortak çalışacağız."
"Elbette."
"Senin ağzın laf yapar, ilginç hikayeler anlatır durursun, doğru olup olmadığı önemli değil."
"Doğrudurlar."
"Önemli değil. Ağzın laf yapıyor. Sokağın sonunda klas bir bar var, biliyorsun, Molino's. Oraya gideceksin. Sadece ilk içki için para lazım. Onu da bulacağız. Oturup içkini içerken bir yandan da cebinden bir tomar para çıkaran birini arayacaksın. Gösterişe meraklı olanlardan. Adamı buldun mu git yanına otur. Aç muhabbet çekmesini aksın. Hoşlanacaktır. Sana içki ısmarlayıp içmeyi sürdürecektir. İçsin, içmesini istiyoruz. Kapanış sati geldiğinde Alvarado sokağına doğru götür onu, orada bir ara sokak var. Ona gen bir a.cık bulacağını söyle, ne dersen de, ama o ara sokağa getir. Ben orada onu bekliyor olacağım."
Lou kapının arkasından bir beysbol sopası çıkarttı. Çok büyük bir sopaydı.
"Tanrım, Lou! Adamı öldürmeye mi niyetlisin?"
"Hayır, hayır, bir sarhoşu öldürmenin mümkün olmadığını sen de bilirsin benim kadar. Ayık olsa belki. Bayılacaktır sadece. Cüzdanını alıp içindekileri kırışıyoruz.
"Bak Lou, ben böyle bir şey yapamam, kusura bakma."
"Sen mi böyle bir şey yapamazsın? Ömrümde tanıdığım en iğrenç adamsın, bu yüzden seviyorum seni."

Sf: 95
Buldum birini. İri ve şişmandı. Hayatım boyunca onun gibi sıfırlar çeşitli işlerden kovmuşlardı beni. Boktan, sıkıcı ve çok az ödeyen işlerden. Zevk duyacaktım. anlatmaya başladım. Daldan dala sıçrıyordum. Dinliyor, başını sallıyor, gülüyor, içki ısmarlıyordu. Kol saati, yüzükler, dolgun cüdan. Kolay iş değildi ilgisini canlı tutmak. Hapishane hikayeleri anlattım ona. Demiryolu çeteleri ile ilgili hikayeler, kerhane hikayeleri. Kerhane hikayeleri çekti ilgisini en çok.
On beş günde bir gelip çok iyi bahşiş dağıtan birinden söz ettim ona. Adamın tek isteği orospulardan biri ile odada iki saat geçirmekti. İkisi de soyunup iskambil oynuyor, sohbet ediyorlardı ve gidiyordu. Kıza elini bile sürmeden.
"İşe bak," dedi.
"Ya," dedim.
Lou'nun beyzbol sopası ile o koca kafasını dağıtmasına hiçbir itirazım olmadığına karar verim. Tam bir bok çuvalıydı herif.
"Sübyan sever misin?" diye sordum.
"Evet, evet," dedi.
"On dört buçuk yaşında filan."
"Tanrım. evet."
"Bu gece biri geliyor. Chicago'dan. Bir buçuk treni ile. İkiyi geçe bende olur. temiz, seksi, zeki. Ben girdiğim riske karşılık on dolar talep edeceğim. Çok mu sence?"
"Hayır. Uygun."
Saat iki oldu nihayet. Birlikte çıktık ve onu ara sokağa doğru yönlendirdim. Lou orada olmayacaktı belki de. Bir yerde sızmış veya götü yememiş olabilirdi. Adamı öldürür o sopa. En azından sakat bırakır. Ay ışığında sendeleyerek yürüyordu. Kimsecikler yoktu etrafta, sokaklar boştu. Kolay olacaktı.
Ara sokağa girdik. Lou oradaydı. Ama şişko onu fark etti. Kolunu kaldırıp eğildi ve Lou'nun sopası sağ kulağında patladı.
Sf: 96
Lou eski işine döndü. İçki yüzünden kaybettiği son işine. Sace haftasonları içmeye yemin etmişti.
"Tamam arkadaş," dedim ona, "uzak dur öyleyse benden. Ben ayyaşım, sürekli içerim."
"Biliyorsun Hank, senden hoşlanıyorum. Ömrümde birinden bu denli hoşlanmadım ama içkimi haftasonları ile sınırlamak zorundayım. Sadece Cuma, Cumartesi. Pazarları da yok. Eskiden pazarları da içtiğim için Pazartesi sabahları işe gidemezdim, çok işten kovuldum bu yüzden. Senden uzak duracağım ama bunun seninle ilgili olmadığını bilmeni isterim."
"Benim ayyaş olmamla ilgisi var ama."
"Bu doğru."
"Pekala Lou, Cuma ve Cumartesi günlerinin dışında gelip de kapımı çalma sakın. İçerden şarkı sesleri ve gen kız kahkahaları gelse bile."
"Senin işin çürüklerle Hank."
éŞaraplı gözlere çıtır görünürler ama."
İşinden söz etmeye başladı. Şekerleme makinelerinin kazanlarını temizliyordu. Yapışkan ve kirli bir işti. Patron işçileri eski mahkumlardan seçiyor ve ölümüne çalıştırıyordu. Gün boyunca analarına sövüp duruyor, kimsenin elinden bir şey gelmiyordu. Maaşlarını kesiyor, kimsenin gıkı çıkmıyordu. Anında kovulurlardı. Mahkumların çoğu şartlı tahliye edilmişlerdi zaten. Taşaklarından kavramıştı patron onları.
"Öldürülesi bir adama benziyor."
"Beni sever, en iyi işçisi olduğumu söylüyor. İçkiyi bırakmamı istiyor, güvenebileceği birine ihtiyacı varmış. Bir keresinde duvarlarını boyamak için evine gittim. Banyosunu boyamıştım, hem de dört dörtlük. Tepede bir evi var, kocaman bir ev. Karısını bir görsen. Böyle kadınlar olduğunu bilmezdim. Harikulade -gözleri, bacakları, yürüyüşü, aman allahım."

Sf: 97
Lou sözünün eri çıktı. Bir süre görmedim onu. haftasonları bile. O arada ben kişisel cehennemimde yanıyordum. Asabiydim, en ufak bir gürültüde ödüm bokuma karışıyordu. Uyumaya korkuyordum: Kabus üstüne kabus, herbiri öncekinden daha korkunç. Kör kütük sarhoş olmuşsam sorun yoktu, deliksiz uyuyordum. Ama yarı sarhoş, daha da kötüsü ayık yatmışsam düş görmeye başlıyor ama düş görüp görmediğinden emin olamıyordum çünkü düşümde odayı olduğu gibi görüyordum; odayı düşlüyordum; kirli bulaşıkları, fareleri, sıvası dökük duvarları, orospunun tekinin yerde unuttuğu külotun üstündeki bok lekesini, pencerenin önünde duran mermi gibi ayı, araba farlarının pencereden içeri sızan güçlü ışığını, damlayan musluğu, araba farlarının pencereden içeri sızan güçlü ışığını, damlayan musluğu, her şeyi, ve ben karanlık bir köşede duruyordum, karanlık karanlık bir köşede, çaresiz, nedensiz, ter içinde, o leş kokusu: örümceklerin, gözlerin, ev sahibelerinin, kaldırımların, barların, binaların, çimin, çimsizliğin, ışığın, ışıksızlığın, hiçbir şeye sahip olamamanın. Pembe filler hiç görünmediler ama ilkel işkenceler bilen küçük adamlar vardı, veya ensene dişlerini geçirmeye çalışan bir azman, kıllı ve terli bir kütle, üstüne üstüne yatmış ve kımıldayamıyorsun ve terliyorsun.
Bu kabuslar yetmezmiş gibi gündüzleri de bir koltukta saatlerce oturuyordum, korku içinde, göğsümde çiçek gibi açan bir korku, tahlil edemiyordun, nedenini çözemiyordun ve bu işleri daha da çetrefilleştiriyordu. Hiç kalkmadan koltukta saatlerde oturuyordum, işemek ve sıçmak büyük çaba gerektiriyordu. Saç taramak, diş fırçalamak söz konusu bile değildi. Alevden bir denize yürüyordum. Bir su bardağına su doldurmak mesele oluyordu mesela -su bardağına su doldurmaya hakkım yoktu sanki. Kafayı ediğime karar verdim, uyumsuzdum ve kendimden iğreniyordum. Kütüphaneye gidip insanlar neden kendilerini böyle hissederler sorusunun cevabını aradım ama bulamadım. ya da ben kitapları anlayamadım. Kütüphaneye gitmek hiç de kolay değildi benim için -herkes öyle rahat görünürdü ki orada; kütüphaneciler, okurlar, benden başka herkes. Tuvaleti bile kullanamaz olmuştum orada -eladaki berduşlar ve beni işerken izleten ibneler bile benden daha güçlü görünüyorlardı. Daha tasasız ve kendinden emin. Dışarı çıkıp kaldırıma geçer, binlerce sandık portakalın depolandığı ve yukarı spiral bir merdivenle çıkılan binanın en üst katındaki helaya giderdim. Oraya ait olduğum duygusu ile, o beton mezara.
İntihar düşüncesi hep vardı. Güçlü, bileğinin iç kısmında dolanan karıncalar gibi. İntihar dışında her yol olumsuzdu. Öte yanda hayatta kalabilmek için şekerleme kazanları temizlemeye razı Lou vardı. Benden daha akıllıydı.

Sf: 98
O sıralarda bir barda bir kadınla tanıştım. Benden daha yaşlı, görmüş geçirmiş biriydi. Bacaklarında iş vardı hala, mizah duygusu ise hayli garipti. Son derece pahalı kıyafetleri vardı. Çok zengin bir adamın metresiyken merdiveni alt basamaklarında bulmuştu kendini. Benim daireme yerleşti. yatakta çok zevk veren bir kadındı ama sürekli içmesi gerekiyordu. Düzüşüyor ve şarap içiyor, şarap içiyor ve düzüşüyorduk. Kütüphane kartım vardı. Her gün kütüphaneye gidiyordum. İntihar düşüncemden söz etmemiştim ona. Benim kütüphaneden eve gelişim aramızda bir şakaya dönüşmüştü. Kapıyı açtığımda başını kaldırıp bana bakardı:
"Be, kitap yok mu?"
"Kütüphane okul değildir Vicki."
İçeri girip şarap şişesini kese kağıdından çıkartırdım ve başlardık.
Bir keresinde bir hafta aralıksız içtikten sonra kendimi öldürmeye karar verdim. Ona söylemedim. Tek başına bara gittiğinde yapacaktım, canlı birini aramaya giderdi bazen. Şarlatan şişkoların altına yatmasından hoşnut değildim ama bana para, viski ve sigara getiriyordu. Bir tek seni seviyorum, ayakları koşarak. Bir türlü anlayamadığım bir deneden ötürü, "Bay Van Bilderass," diyordu bana. Bu arada ben sürekli çalışıyordum intihar üzerine. Emindim bir gün gerçekleştireceğimden. İşte, o bir hafta süren sarhoşluk sonrasında kararımı vermiştim. Bir hafta durmadan içmiştik. Ucuz porto, testilerle. Mutfakta yerde ön sırada testiler, arkalarında küçük şişeler diziliydi. Gece-gündüz kavramı kalmamıştı. Düzüşüyor ve içiyor ve konuşuyor, konuşuyor ve içiyor ve düzüşüyorduk. Sevişme ile sonuçlanan korkunç kavgalar. Bayılıyordum onunla sevişmeye. Dar ve kıvırtkandı. İki yüz kadında bir rastlar böylesi. Öbür türlüsü bir oyundur sevişmek, bir şaka. Neyse, bütün bunlardan, fazla içmekten ve iğrenç boğaların Vicki'yi düzmelerinden duyduğum rahatsızlıktan ötürü hastalanmıştım. Bunalımdaydım.
Şarap tükendiğinde bunalım, korku ve devam etmenin yararsızlığı korkunç bir hal aldı ve zamanın geldiğini anladım. Hatun odadan çıkar çıkmaz işi bitirecektim. Nasıl yapacağımı bilmiyordum henüz ama yüzlerce yolu vardı. Küçük bir havagazı ocağımız vardı. Havagazı cezbeder insanı. Bir öpücüktür. Bedene zarar vermez. Şarap bitmişti. Güç yürüyordum. Terden ordular koşuşturuyordu bedenimde bir aşağı bir yukarı. Basitti aslında. En iyi yanı bir daha asla kaldırımda yürürken yanından birinin geçemeyecek olmasıydı. Yağlı kütlelerini, sıçan gözlerini, iki paralık merhametsiz yüzlerini, hayvansı çiçeklenişlerini hiç görmemek, ne tatlı bir düş: tek bir insan yüzü bile görmemek.
"Ben gidip bir gazete alacağım. Bugünün günlerden ne olduğunu bilmek istiyorum, tamam mı?" dedim.
"Tamam," dedi.
Kapıdan çıktım. Kimse yoktu holde. Sabahın onuydu. Leş gibi sidik kokan asansöre binip aşağı indim. Kolay değildi o asansöre tahammül etmek. Sokağa çıkıp yokuşu indim. Döndüğümde gitmiş olacaktı.İçki bitince evde durmazdı. Yapacaktım. Ama önce günlerden ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Yokuşun sonundaki marketin önünde gazeteler duruyordu. Gazetenin tarihine baktım. Cumaydı. Neden olmasın? Cuma uygundu. Derken gazetenin manşetine gözüm takıldı:
MILTON BERLE'İN KUZENİNİN BAŞINA TAŞ DÜŞTÜ

Sf: 100
Kavrayamadım önce. Eğilip tekrar okudum. Doğru okumuştum:
MILTON BERLE'İN KUZENİNİN BAŞINA TAŞ DÜŞTÜ
Koyu ve büyük harflerle yazılmıştı. Manşetti. Dünyada gerçekleşen onca önemli olayın arasından bunu manşet yapmışlardı.
Karşıya geçtim. Çok daha iyi hissediyordum kendimi. İçki dükkanına girdim. İki şişe ucuz şarapla bir paket sigara alıp hesaba yazdırdım. Eve döndüğümde Vicki henüz çıkmamıştı.
"Neymiş günlerden?" diye sordu.
"Cuma."
"İyi."
İki bardak şarap koydum. Buzdolabında biraz buz vardı.
"Canını sıkmak istemiyorum ama,"dedi Vicki.
"Biliyorum istemediğini," dedim.
"Şarabından bir yudum al önce."
"Elbette."
"Sen dışardayken kapının altına bir not attılar."
"Anlıyorum."
Şarabımdan bir yudum aldım, bir sigara yaktım ve notu verdi. Sıcak Los Angeles akşamlarından biriydi. Bir Cuma. Notu okudum:
sevgili Bay Chinaski. Çarşamba gününe kadar kiranızı ödemezseniz çıkmanızı isteyeceğim. Odanıza getirdiğiniz kadınlardan da haberim var. Çok gürültü yapıyorsunuz. Pencerenin camını da kırmışsınız. Size şimdiye kadar çok müsamaha gösterdim. Artı, ya Çarşamba gününe kadar kirayı öder, ya da çıkarsınız, diyorum. Herkes odanızdan gelen gürültüden şikayetçi, ne geceniz belli ne de gündüzünüz. Ve sürekli küfür ediyorsunuz. Kira ödemeden yaşayamazsını burda. Sizi uyarmadığımı söylemeyin.
Bardağımdaki şarabı dipledim. Delirmek üzereydim. Sıcak Los Angeles akşamlarından biriydi.
"Usandım iğrenç heriflerin altına yatmaktan." dedi Vicki.
"Bulacağım parayı," dedim.
"Nasıl? Ekinden hiç iş gelmez."
"Biliyorum."
"Nasıl bulacaksın öyleyse?"
"Bulacağım."
"Son sederinde herif beni iç kere düzdü. Tahriş oldum."
"Üzülme yavrucuğum. Ben bir dahiyim, ne var ki bunu kimse bilmiyor."
"Neyin dahisi?"
"Bilmiyorum."
"Bay Van Bilderass!"
"O benim, güzelim. Bu arada Milton Berle'in kuzeninin başına taş düştüğünü biliyor muydu?"
"Ne zaman?"
"Bugün ya da dün."
"Nasıl bir taş?"
"Bilmem. İrice sarı bir taş mesela."
"Kimin umurunda?"
"Benim olmadığı kesin. Sadece..."
"Sadece ne?"
"Sadece o taş benim hayatımı kurtardı."
"Göt gibi konuştun yine."
"Götün tekiyim ben zaten."
Gülümsedim ve bardakları doldurdum.

Sf: 108
Harris'in oyunu, Babamı Vur, Tanrını Vur, Yolu Vur, Broadway'de çok başarılı oldu. Broadway'de en uzun sahnelenen oyun ünvanını kazandı. Herkes için bir şeyler vardı içinde: Muhalifler için, komedi sevenler için, dram sevenler için, entellektüeller için, ve buna rağmen oyun anlamlıydı.

Sf: 112
Vicki'den ayrılıp odaya çıktım. Daktilonun başına oturdum ve dışarı baktım. Olmuyordu. Hayatım boyunca yazar olmayı düşlemiştim, şimdi elime fırsat geçmişti ve gelmiyordu. Hani boğa güreşleri, boks maçları, genç senyoritalar? Boku yemiştim. Yazamıyordum. Köşeye sıkışmıştım. İnsan aniden kuruyabilirdi elbette. Ama ben hep farklı olacağını düşünmüştüm. Yazmaktan söz ediyorum. Leslie Howard'ın oynadığı filmin etkisi olabilir. Veya Hemingway ve D.H.lawrence'ın hayatlarını okumanın. Ve Jeffers'ın. Yazar olmanın çeşitli yolları vardı oysa. Bir süre yazarsınız ve başka yazarlar tanırsınız. İyi ve kötü yazarlar. Ve hepsinin teneke ruhlu olduklarını keşfedersiniz. Onlarla aynı odada bulununca anlıyordunuz bunu. Büyük bir yazar beş yüz yılda bir geliyordu ve o sen değildin ve onlardan biri olmadığı da kesindi. Boku yemiştik.

Sf:113
Vicki uyandırdı beni. "Müthiş eğlendim!" dedi.
"Öyle mi?"
"Deniz motorunda bir adam gördüm, nereye gittiğini sordum. Yat-taksi imiş, insanları yatlara götürüp getirirmiş. Elli sent. Adama elli sent verdim ve o yatlara insan taşırken ben de onunla dolaştım, saatlerce. Harikuladeydi."
"Ben doktorlarla hemşireleri izledim," dedim. "Canım sıkın biraz."
"Saatlerce dolaştık o motorla," dedi Vicki. "Ben sandviç almaya giderken ona giymesi için şapkamı bıraktım ve beni bekledi. Dün gece motosikletten düşüp bacağını incitmiş."
"On beş dakikada bir zil çalıyor burada. Delirtici."
"Bütün yatların içine baktım. Bir sürü ayyaş var o yatlarda. Kiminin yanında çizmeli genç kızlar, kiminin yanında genç erkekler. Kart ve ayyaş zampara kaynıyor o yatların içi."
Vicki'nin bilgi edinem yeteneğine sahip olsaydım müthiş yazardım, diye geçirdim içimden. Ben oturup gelmesini beklemek zorundaydım. Geldiğinde işleyebilir, suyunu sıkabilirdim ama gidip arayamıyordum. Benim konularım bira içmek, at yarışlarını ve senfonik müzik dinlemekten ibaretti. Eksik bir hayat olduğu söylenemezdi ama hayatın tamamı da değildi. Nasıl becerebilmiştim bu kadar sınırlı kalabilmeyi?

Sf: 115
Televizyonda Henry Fonda, Tyrone Power ve Radolph Scott'lu bir film buldum. 1939. Ne kadar gençtiler hepsi. İnanılır gibi değildi. Ben on yedi yaşındaydım o zaman. En karlı ben çıkmıştım tabii ki. Hayattaydım.

Sf: 123
On beş-yirmi yıldır basurdan çekerim; ayrıca ülserden, karaciğerden, çıbanlardan, evhamdan ve deliliğin çeşitli türlerinden, ama hepsinin birlikte bastıramayacağı umudu ile yaşamaya devam edersin. 

Sf: 125
Alışıla gelmiş form doldurma, idrar tahlili, kan tahlili faslından sonra sekizinci katta dört yataklı bir odaya yatırdılar beni. Dinim sorulduğunda dinsiz yanıtından sonra karşılacağım bakış ve sorulardan yırtmak için "Katolik," demiştim. Bürokratik engellerden ve tartışmalardan usanmıştım. Hastane katolik hastanesiydi ayrıca -bana daha iyi bakarlardı belki, hem, Papa'nın hayır duası da üstümde olurdu.

Sf: 126
Penceremden tepeler görünüyordu. Tepelere baktım. Hava kararmak üzereydi. Evlerden başka bir şey yoktu o bayırlarda. Eski evler. Birden o evlerde kimsecikler yokmuş, herkes ölmüş, herkes yaşamaktan vazgeçmiş gibi bir hisse kapıldım.

Sf: 128
Aynı filmlerdeki gibiydi. Erkek bakıcıların hepsi eşcinsel görünümlüydü. Aralarından biri daha erkeksi göründü bana.
"Hey, dostum!"
Yanıma geldi. "İşeyemiyorum. İşemem var fakat işeyemiyorum."
"Birazdan dönerim. Sorununu halledeceğim merak etme. 
Uzunca bir süre bekledim. Geldi sonunda. Yatağımın etrafındaki perdeleri çekip yatağa oturdu.
Tanrım, diye geçirdim içimde, ne yapacak? Çükümü mü emecek?
Ama baktığımda elinde bir cihaz olduğunu gördüm. Uzunca bir iğneyi çükümün deliğinden içeri sokuşunu izlerim. Çükümde his belirdi birden.
"Aman Allahım!" diye tısladım.
"Hoş bir duygu olduğu söylenemez.."
"Hiç. Hiç. Katılıyorum. Offff! Ne sikim iş bu!"
"Birazdan bitiyor."
Mesanemi sıktı. Küçük çanağa idrar dolduğunu gördüm. Bu bölümleri filmlerde bulamazsınız.

Sf: 129
Ertesi gün kırsaç (film kameramanı) kahve fincanını alıp yatağımın yanındaki iskemleye oturdu. "Şu orospu çocuğuna tahammül edemiyorum." Sarı sidikkuşu kastetmişti. Kırsaç ile konuşmaktan başka çarem yoktu. Beni bu hale alkolün getirdiğini söyledim ona. Korkunç içki günlerimden, başıma gelenlerden söz ettim. O da birkaç iyi hikaye anlattı.
"Eskiden," dedi, "kırmızı vagonlu trenler vardı. Yanılmıyorsam Glendale Long Beach hattında çalışırlardı. Bir buçuk saatlik bir zaman dilimi dışında sürekli açıktı hat. Sabah üç buçukla beş arası çalışmazlardı sanıyorum. Neyse, bir gece bir arkadaşla bara gidip içtik. Bar kapandıktan sonra arkadaşın evine gidip içeye devam ettik. Evinden çıktıktan sonra yolumu kaybettim. Farkında olmadan çıkmaz bir sokağa girmişim. Hızlı gidiyordum. Birden karşıma tren rayları çıktı. Duramadım. Rayların üstüne çıktım. Çenemi direksiyona çarpıp bayılmıştım. Rayların üstünde arabamın içinde baygın yatıyordum. Talihim varmış, çünkü o bir buçuk saat içinde olmuştu. Uzun süre tek bir tren bile geçmemişti. Bir tren düdüğü ile kendime gelip ve gözümü açtığımda tren üstüme geliyordu. Arabayı çalıştırdım, geri vitese taktım ve geri gittim. Tren kıl payı sıyırdı arabayı. Sekiz olmuş ön lastiklerle eve sürdüm."


Sf: 130
"Ramak kalmış."
"Bir başka sefer barda oturuyordum. Barın tam karşısında demiryolu işçilerinin yemek yediği bir yer vardı. Tren orada durur, adamlar inip yemeklerini yerlerdi. Yanımdaki taburede oturan adam bana dönüp, "Bunlardan birini sürerdim eskiden. Hala sürebilirim. Benimle gelirsen sana kanıtlarım," dedi. Onunla dışarı çıkıp lokomotife bindim. Gerçekten de çalıştırdı treni. Gidiyorduk. Giderek hızlanmaya başladık. Ben ne yapıyorum? dedim kendi kendime. Adama, "arkadaş seni bilmem ama ben iniyorum," dedim. Frenin nerede olduğunu biliyordum. Frene asıldım ve trenin durmasını beklemeden atladım. adam öbür kapıdan atladı ve onu bir daha görmedim. Çok geçmeden büyük bir kalabalık birikti trenin etrafında. Polisler, demiyorlu işçileri, gazeteciler, ahali. Bir kenarda durmuş herkesle birlikte olanları izlerken yanımdaki tip, "Yakına gidip ne olduğunu anlayalım," dedi. "Boşver ya, tren işte." dedim ona. Birinin beni görmüş olabileceğinden korkuyordum. Ertesi gün gazetede haber olmuştu. TREN TEK BAŞINA PACOIMA'YA GİTTİ diye manşet atmışlardı. Haberi kesip on yıl sakladım. Karım birkaç kez gördü haberi. "Ne diye saklarsın bu haberi? TREN TEK BAŞINA PACOIMA'YA GİTTİ." dedi bir keresinde. Hiçbir zaman anlatamadım ona. Hala korkuyordum. İlk kez sana anlatıyorum."
"Rahat ol," dedim ona, "Yeryüzünde tek bir kişi bile bu öyküyü bir daha dinlemeyecek."

Sf: 132
sonunda iki kişilik bir odaya naklettirebildim kendimi. Halt ettim. Adı Herb idi ve erkek hasta bakıcı bana, "Yok bir şeyi, turp gibi," dediğinde haklıydı. Üstünde ipek bir rob vardı, günde iki kez sakal traşı oluyordu. Kapatma düğmesine basmayı hiç aklından geçirmediği bir televizyonu vardı ve ziyaretçileri eksik olmuyordu. Hatırı sayılır bir şirketin genel müdürüydü. Gençlik, beceri, zeka ve sertlik imajı için kır saçlarını kısacık kestirme formülünü uygulamıştı.
Televizyon tahminimin ötesinde bir kabusa dönüştü. hiçbir zaman televizyon sahibi olmadığım için biraz yabancısıydım. Otomobil yarışları fena değildi, otomobil yarışlarına tahammül edebildim. ama hayırlı bir iş için para toplanan şu Maraton programlarından biri vardı. Sabahın erken saatlerinde başladı ve kesintisiz sürdü. Arada sırada ne kadar para toplandığını gösteren küçük pankartlar geliyordu ekrana. Aşçıbaşı şapkalı biri vardı. Neyin nesi olduğunu bir türlü çözemedim. Bir de kurbağa suratlı korkunç yaşlı bir kadın. Çok çirkindi. İnanamıyordum. Bu insanların yüzlerinin ne kadar çirkin, kasvet verici, etli ve iğren. göründüklerinin farkında olmadıklarına inanamıyordum -tüm güzelliklerin kirletilmesi gibiydiler.

Sf: 136
Ertesi sabah doktorum geldi, kıçımdan içeri baktı ve eve gidebileceğimi söyledi. "Ama ata binmek yok, ya?"
"Ya .m?"
"Ne?"
"Cinsel ilişki?"
"Nein, nein! Noğmal bir sevişme için altı-sekiz hafta geçmesi geğek."
Doktrin: "İnsan sevilmek için çok şey, kıskanılmak için ise her şeyi yapıyor." - Mark Twain

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder