31 Aralık 2018 Pazartesi

Kravat

Tek bir harekette gömleğinin kolalı, muntazam ütülenmiş yakasını
yukarıya kaldırdı. Kravatını sol eliyle kavrayarak bir sağa bir sola hafif hareketlerle gevşetmeye başladı. İşaret parmağı arkadan düğümü destekliyor, baş parmağı çengel gibi üstte asılmış diğer üç parmağı da işaret parmağına kravatın düğümü arada kalacak şekilde baskılıyordu. Bunu yaparken tekrar takacağı zamanı da hesapladığını anlayabiliyordum. Çok kadının soyunurken bu özeni göstermediği de bir gerçek. Bu kravat ve gömleğin, muhtemelen benim iki aylık gelirimle aynı fiyatta olmasından değildi, emindim. Tamamen titiz ve ayrıntıcı olduğunu özellikle söylemişlerdi zaten. Yoksa neden bu ilk günümde
onunla birlikte oluyordum.

Bu kadar çaresiz kalacağımı hiç düşünmezdim. Oysa yalnızca bir tane sevgilim olmuştu ve çok masum bir çocukluk aşkı seviyesinden öteye gitmemiştik. Kanıksanmış olan el değmemişliğin değeri de bende işlemiyordu. Sadece ortaokul ikinci sınıfa kadar okumuş vasıfsız bir kız olduğum için birkaç gündelikçi yaşlı teyzenin referansıyla onların artık yapamadıkları mesleklerini devam ettiriyordum. Sanki beni emekli oldukları memuriyete aldırmışlar gibi her işimden kendi hakları olduğunu iddia ettikleri yarı payı da almayı ihmal etmediler. Annem ve babam yaşıyordu. Belki ölmüş olsalardı bana daha şefkatli
yaklaşırlardı. Öyle ya sonuçta istenmeyen olarak ortada kaldıysanız,sorun sizden kaynaklıymış gibi bütün kapılar yüzünüze kapanmaya başlar.

Annem, babamın her akşam sarhoş olduktan sonra sürekli olarak onu aldattığını söyleyip, gözlerimizin önünde bayıltana kadar dövmesine daha fazla dayanamayıp evi terk etmiş ve gerçekten de babamın yakın bir arkadaşına metres olmuştu. Babamızın "Annenizin bize yaptığına bakın!" diyerek evde ne var ne yok kırmaya başlamasıyla, artık annemizden nefret ediyor, aslında bir boşluk olan babamızın öfkeli nefesine sığınıyorduk.

Babamız çalışmayıp içmeye devam ettiği için kirayı ödeyemiyorduk. Ev sahibinin her zamanki koyu kahve ütüden parlamış pantolonu ve kalın kareli gömleğiyle topallayarak beş
merdiven çıkıp bağıra çağıra kapımıza dayandığı günler kendimi tekli koltuğun arkasına saklıyor, gitmesini bekliyordum. Bu koltuk diğerleri gibi hafif değildi ve kolay kolay kaldırılamazdı, sanki beni her beladan kurtaracak güç oydu.

Bir gün kırık dökük eşyamızın çoğunu bırakarak ayrıldık o evden. Altı nüfuslu İranlı kaçak bir ailenin oturduğu evin bir odası artık bizimdi. Rutubet kokusunu gölgede bırakan naftalin
dumanı ancak ayakkabıların çıkarıldığı avluyu geçerseniz duyulabilirdi. Sanki içine mavi boya damlatılmış kireçle badanalanmıştı ev. Öyle soluk ve kirliydi ki, yer yer dökülmüş
bölümlerden kat kat görünen sıvalardan evin daha önce kaç kere boyandığını sayabiliyordunuz.

Bize ait odada bir de küçük tüpümüz vardı. Öğünlerimiz genellikle sade bir kahvaltı olsa da, babam çay demlediğinde bu hırpalanmış oda, bana gerçek bir ev gibi görünür, ısınırdım. Nasıl bir dönemdi bilmiyorum. İran’dan Türkiye’ye gelmek çok cazip olmalıydı. Aynı evi
paylaştığımız, babamın tavladan tanıdığı erkek arkadaşına sürekli bir kadından mektup gelirdi. Erkekler kadının fotoğrafını aralarında döndürür durur, güzelliğini dile getirir, mektup sahibinin canını sıkarlardı.

Babamın menfaatçi ve kurnaz bir adam olduğunu söylemeliyim. Bir gün evde kimse yokken mektubu bizim odaya getirip okuduğunu ve cevap yazdığını hatırlıyorum. Hatta cüzdanındaki tek vesikalık fotoğrafı çaydanlık tabanının ağırlığıyla düzeltip cevabın yanında gönderdiğini de. Bu olaydan yaklaşık bir ay sonra babamız ortadan kayboldu. İlk iki gün kalan artıkları yedik. Sonra o da kalmayınca abim veresiye yazan bakkala gidip ekmek isteyip isteyemeyeceğimi sordu. Babamızın ortada olmadığı duyulmuştu ve bu yüzden
abim çekiniyordu. Ben kafamla onaylayıp "Giderim!" dedim. Abim bana sarıldı, "Tamam" dedi. "Ben de seni hemen köşede bekleyeceğim zaten!.."

İçeri girip veresiye bir ekmek istediğimizi söyledim. Tezgahın arkasında duran orta yaşlı bakkal amca yarı gülümser bir suratla başıyla onaylayarak "Alabilirsin." dedi ve yüzünü gazetesine gömdü. Bu olayı kısa kesmek ve başka bir şey istememe engel olmak için en geçerli yoldu. Ekmeği kolumla göğsüm arasına sıkıştırıp abime koştum. Bu defa bir tebrik ve minnet öpücüğünü kapmıştım.

Ertesi gün yine aynı dert! Karnımız acıkıyordu ve kendimize kızıyorduk. Ertelemeler, oyunla geçiştirmeler artık bir işe yaramıyordu. Görev yine benimdi. Bakkala girdim ve istedim. Ayrıca ölmek de istedim. Çünkü utanıyordum. Bu duyguyla bu kadar erken tanışmak ne kadar zordu. Yalnızca bir ekmek kaldığını ve onun da dünden kalmış ekmek olduğunu söyledi bakkal amca. Yine de en alt raftaki ekmeği tutmaya çalıştım. Hemen dolabın kapağını hiç açmamış gibi usulca kapattım, çünkü ekmek çok sertti. Abime
koştum. Durumu anlattım "Keşke alsaydın!" dedi. ‘Abi çok sertti, taş ,taş! dedim. O an üzüntüsünü gördüm. Küçücük kalbimden bir parça koptu.

Gidip bakkalın hissetmemiş gibi yapmasının rahatlığıyla ekmeği alıp koştum. Abim uçları siyah çizgili emaye kabın içine az su koyup, tavuk yemler gibi sağ eliyle ekmeğe serpti. Ortalarından bir bölümü elime tutuşturdu yedik ve yan yana uyuduk. O gün ev boştu ama
sabaha karşı gün ağarmaya başladığında kapımız açıldı. Hamed amca çırılçıplak odamıza girmişti. Önündeki solucanı tutmamızı istiyordu. Sıcak iklimleri seven kalın ve büyük bir pantolon solucanı. Doğrulduk. Abim bana siper oldu ve onu reddetti. Anlayamamıştım. Kalkıp sırtımız kapıya dönük geri geri kaçmaya çalışıyorduk. Birkaç hamle yaptı ve ısrarcıydı. Kaçamayacağımızdan emindi. Hep üstümüze doğru gülerek geliyordu. Abimin arkasındaki dış kapının kolunu bakmadan nasıl çevirdiğini hala anlayamıyorum.  Beni dışarı itti ve kendi, atletinde sapığın eliyle eşikte kaldı. Kapı sokağa bakıyordu. Sabah namazı cemaatinin ayak sesleri ,ezilmiş sıkı topraklı sokağı gıcırdatıyordu. Hamed amcanın çıplak olması işimize yaradı, kendini saklamak için abimi bırakıp içeri bir adım atmıştı ki bu bizim için yeterli zamandı.

El ele tutuşup "yalın ayak başı kabak" yaklaşık bir saatte evini bildiğimiz teyzemizin kapısına gittik. Bizi görünce gerçekten sıcacık bir tebessüm oluştu yüzünde ve sırayla ikimizin kafasını da göğsüne gömüp kulaklarımızı ısıttı. Eve girdik. Karnımızı doyurdu. Duyacaklarını biliyormuş gibi sormayı erteliyordu. Sonunda abim anlatmaya başladı. Bu kadar soğukkanlılıkla dinleyip elinden bir şey gelmeyeceğini söyleyeceğini ummazdım. Sonrasında birkaç günlüğüne bize acıyan akrabalar ve sokak deneyimi ile günleri geçirmeye başladık. Babam İranlı kadınla geri dönmüş ve beni de yanına almıştı. Abim benden dört yaş büyüktü. Ben hariç kimseye zarar vermekten çekinmez bu yüzden de başı bitten g*tü s*kten kurtulmazdı. Ya nezarethanede ya da çocuk ıslah evinde olmasına alışmıştık. Öyle ki oralarda olmadığında onun adına daha da endişeleniyordum. Kendi sefil ve eziyetli hayatımın yalnızlıkla sonlanması aslında bir kurtuluştu benim için. Hikayem böyle başladı…

Komşu kocalarının, cami hocasının, bakkalın, gittiğim evlerin erkeklerinin tacizini anlamazdan gelerek kendimi korumaya çalışmalarım artık işe yaramıyordu. Sanki bütün günahları ben giymişim ve her pisliği ben hak ediyormuşum gibi dert yakamdan düşmüyordu. Bir gece kapımı zorlayarak evime giren komşu adamdan kurtulmak için çığlık atıp sokağa savrulunca yakalandım. Adam kılıfını hazırlamıştı. Önce onu ayarttığımı ve yanına gitmezsem karısına söyleyeceğim tehdidini yaptığımı anlattı. Şimdi de "Beni almazsan seni rezil ederim!" deyip sokağa fırlamış, yaygara yapmıştım. Etraftaki kadınların tükürüğü ve tokatlarıyla sarsıldım. Polis arabası gelince etrafımı açtılar ve beni şikayet ettiler. Karakolda da polislerin tacizi ile artık tamamen fişlenmiştim. Herkes yalan söylüyor olamazdı ya! Kötüydüm!.. Yaklaşık bir yıldır peşimden düşmeyen hayat kadını bir komşum, sürekli olarak kendimi aklayamayacağımı, kurtuluşun bu yolda olduğunu söylüyordu. "En azından paran olacak!" diyordu. Kapısına gidip kabul ettiğimi söyledim. Telefonla birilerini aradı ve haber verdi. "Tamam." dedi. "İlk iş çok para kazanacaksın. Şanslısın!.."

Şimdi bu odadayım. Aslında böyle olmazmış buluşmalar,en fazla üç yıldızlı bir otel odasında olurmuş ve yalnızca iki saat. Oysa burası üstüne basmaya utanılacak kadar temiz girişi olan, her yerde siyah granitten sütunların olduğu dev gibi bir otel. Kapıda yaya olarak buluştuğumuz için hangi arabayla geldiğini bilmediğim, çalışanlardan gördüğü ilgiden ötürü binmek için ancak bir ömür para biriktirilmesi gerekli olan araçlardan birine sahip olduğunu düşündüğüm adam. Benden en az on beş yaş büyük. Bir yanlışlık oldu herhalde. Hiç böyle bir adam hayal etmemiştim. Ben küfür repertuvarı geniş bir züppeye, her türlü ter kokusunu barındıran bir hanzoya, yağlı bidon formunda bir  vücut tipine hazırdım. Buysa elimi sıktığı anda titreten ve güzel kokusuyla hipnoz eden bir adam. Geniş omuzlu ve cılız olmayan bir boynu var. Sanki gömleğin yakası bu boyun tipine göre üretilmiş. Bir taraftan da bu kadar beyefendi görünen birinin bir hayat kadınıyla birlikte olmak istemesi ona karşı saygı duymamı engelliyor. Her yeri ayna kaplı asansörde kafamı yere dikip ayakkabılarına bakıyorum. Gerçekten sanırım bugün alınmışlar. Bu kadar kusursuzluk beni ürkütür. Karar veriyorum. Kesinlikle sapık bir katil. Bu da iyi bir seçenek. Bu iğrenç işe ve bu işin iğrenç parasına alışmadan ölebilirim.

Odaya girerken konuşmuyor ama o kadar kibarca bana yol gösteriyor ki kalbimin bu yabancıya ısınmasını da engelleyemiyorum. Öyle ya, beni bu işten ancak o kurtarabilir. Bizimle birlikte gelen kat görevlisine bahşişini verip kapıyı üstümüzden kapatıyor.

Pantolonunu da aynı özenle çıkarırken bana ilk kez baktığını hissediyorum. Bir taraftan ışığı da kapattığı için artık içerisi yalnızca dışarının ışığıyla aydınlanıyor. Soyunmam gerek. Onu taklit ederek soyunurken özenmek istiyorum ama yapamam. Bir taraftan gözümden
akan yaşların makyajımı bozmaması için siliyorum. Bir taraftan da bir türlü açamadığım elbisemin sırtındaki fermuarla boğuşuyorum.

Saçlarımı iki eliyle toplayıp sağ omzumun üstüne hafifçe bıraktığında karanlık ama aynı zamanda da çarpıcı kokusuyla irkildim. Eski kokan, tozlu, şekerli, baharatlı, büyüleyici!... Arkamdan boynuma bir öpücük kondurdu ve fermuarımı açtı. Böyle olmamalıydı. Bugün benim kendimle hesaplaşma günümdü. İçinde olduğum çöplüğün hakkını bir çöp olarak vermeliydim. Bir prenses gibi okşanıyordum oysa. Yatağa uzandık ve beni izleyerek mastürbasyon yapmaya başladı. Suratımı, kullanmadığı eliyle ona bakmam için zorla çeviriyordu. Gözlerini gözlerime dikmişti. Çok uzun sürmeden ve bana hiç dokunmadan, gözlerini sımsıkı kapatıp tavana bakarak rastgele fışkırttı sıvısını.
Belli belirsiz bir homurtu, aslında bu da uzun sürmedi. Uzandı ve uyudu. Şimdi ne yapmam gerekiyordu?.. Kalkmak istiyordum, ama kımıldamama izin vermeyecek şekilde sarılmıştı. Sanki onun tek kolu benim vücut ağırlığıma eşti.

Pişman olmuştum. Bana sarılan kişi yanıma devrilen bu adam olmamalıydı. Ne kadar uzun zamandır sarılmamıştı kimse ve bu duyguyu bir yabancı ile yaşamamalıydım. Bu kadar ucuz olmamalıydı geceliğim! Bu kadar ucuz olmamalıydı geleceğim. Yavaş yavaş kollarından kurtuldum. Bembeyaz yastıkta bıraktığım gözyaşı ile ıslanmış makyaj lekesini gördüm. Çok utandım. O yastığı bile kirletmeye hakkım yoktu. Gözüm ipek kravata takıldı. Dokundum o kadar pürüzsüz ve güzel ki… Yazı masasının üzerindeki iki sayfa kağıt, bir kalem ve kravatı alıp banyoya geçtim.

Tavan da otelin ihtişamını tamamlarcasına yüksek. Yazmadan ölmek istemiyorum. Ölünce yazmak isteyemem. Tavandan geçen borulardan birine ipek kravatı düğümleyerek bağladığıma göre yazmak için vakit kaybetmemeliydim. Hayat bazılarına hiç fırsat vermez ve kötü olması için üstüne gelir. Şikayet bile edemezsiniz, çünkü kimseniz yoktur ve şartlar değişmez. Kötülük yapmak yerine ölmeyi tercih edersiniz. Nefesinizi daraltır da öldürmez. Ne bitmez bir işkence. Şimdi iş yine başa düştü işte…
Doktrin: "Geride bıraktığımız kalplerde yaşamak, ölmek değildir." - Thomas Campbell

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder