19 Kasım 2018 Pazartesi

Saklı Seçilmişler - Soner Yalçın

Siz onları değil; onlar sizi seçti.

Sf: 11
Bir top keki toptancısı 15 kuruşa satıyor. Un, yumurta ve yağ ile yapsanız 30 kuruş malzeme maliyeti var; keza ambalajı, üretici karı, nakliyesi ve toptancı karı vs. eklenince nasıl o fiyata satılabiliyor? Çünkü kek değil; "kek benzeri kimyasal bir şey" alıp yiyoruz.
Pul biberin, karabiberin, kimyonun içinde ne var?
Kilosu 5 liraya satılan sucuklarda gerçek baharat mı var sanıyorsunuz? Örneklerini sayfaları çevirdikçe göreceksiniz, şaşırarak okuyacaksınız.
Peki... Mesele basit bir gıda hilesi mi? Hayır.
Mesele sandığınızdan çok daha büyük...
Kitabı elinde tutan değerli okuyucu...
Hadi sizi bıraktık diyelim; ancak çocuğunuza, torununuza ne yedirdiğiniz sizin sorumluluğunuzda. Kronik hastalıklara yakalanıp sonrasında bu hastalıkları genetiğimizle çocuklarımıza miras bıraktığımız da gerçek. Bu vebal çok ağır...

Sf: 13
Gen yapımız ve buna bağlı vücudumuzda gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar, doğal olmayan endüstriyel yiyeceklerin tümüyle başa çıkacak yeteneğe sahip değil.

Evet... Yediğimiz yiyeceği sindirmek, moleküllerine ayırmak ve besinleri bağırsaklarımızdan vücudumuzun geri kalanına dağıtmak için milyonlarca yıl içinde programlanan vücudumuz, beslenme değeri az ve kalorisi yüksel kimyasal gıdaları tanımıyor.
İşte... Bu da vücudun bağışıklık sisteminin yıkılmasına sebep oluyor.

ABD'de 1935 yılında en yaygın ölüm nedeni grip ve ishal iken, günümüzde niye kalp ve kanser? Yaşlılıktan ölüm oranı azalıyor; insanlar genç yaşta kronik hastalıklardan ölmeye başladı. Baksanıza...
Dünyada şeker / Tip 2 diyabet 1990-2010 yılları arasında yüzde 35 oranında arttı. Bugün Amerikan nüfusunun üçte ikisi aşırı şişman ve obez.

İnsanoğlu yağ depolamak için evrilmedi. O halde... Hastalanmasına sebep olacak kadar yağı sürekli neden depoluyor? Beynin kafası karıştırıldı çünkü.

Sf: 14
Düş tacirleri tükenmek bilmez aldatmacayla zayıflama rejimleri uygulattı. "Greyfurt yiyerek yağlarınızı eritebilirsiniz" veya "yeşil çay içerek zayıflayabilirsiniz" gibi saçmalıklarla insanlar sürekli başka reçetelere yönlendirildi. Oysa hiçbir besin maddesi kesin olarak zayıflatıcı değildir.
Zaten... Bütün insanlar aynı metabolizmaya sahip değildir.

Sf: 28
ABD rejimi "plutokrasi"dir. Yani, yönetme erkini maddi açıdan üstün birkaç kişinin paylaşmasını öngören oligarşik yönetim biçimidir. Bu, cumhuriyet rejiminden daha iğrenç, monarşiden daha despotik, aristokrasiden daha merhametsiz, bürokrasiden daha bencil bi varsıl yönetimidir!

ABD Başkanı Theodore Roosevelt, 27 Mart 1922 tarihinde New York Times gazetesine şöyle diyordu: "Bu uluslararası bankerler ve Rockefeller-Standard Oil, ülkedeki gazeteleri ve gazetecilerin çoğunu kontrol ediyor. Bir görünmez hükümet oluşturmuş. Yozlaşmış, güçlü hizip grubu, toplumu onları itaate zorluyor ya da kendilerine itaat etmeyen devlet görevlilerini işinden ediyorlar."
Haklıydı... Rockefeller diyordu ki, "Sahip olmak hiçbir şeydir; kontrol her şeydir." Yani...

NTV-CNNTürk gibi haber kanalları kimi günlerde büyük heyecan yapar; "ABD Merkez Bankası faiz kararını açıklayacak!" Sadece Türkiye değil dünya bu kararı bekler! ABD Merkez Bankası (Federal Reserve) 1913 yılında özelleştirildi. Sahipleri gizli tutuluyordu. Sonra öğrenildi. Dokuz ortağından birini tahmin edersiniz; Rockefeller!*

*ABD'de bugüne kadar çok az kişi Merkez Bankası ve arkasındaki güçlere karşı mücadele bayrağı açtı. Bunlardan biri ABD Başkanı John F. Kennedy idi. Merkez Bankası'nı devletleştirmek istedi; 4 Haziran 1963'te başkanlık kararnamesi yayınladı. 5 ay sonra öldürüldü! ABD kongre üyesi Larry P. McDonald, "Rockefeller ile birlikte Federal Reserve Bank'ı oluşturan diğer çok uluslu özel bankerlerin amacı; Sovyetleri, Amerika'yı ve yeryüzündeki bütün ulus devletleri ortadan kaldırıp, bunları yerine bir tek dünya devleti yaratmaktır. İnanılmaz kötü amaçları olan bir entrikadır bu" deyip kongrede soruşturma açılmasını talep etmesinden sonra şaibeli bir uçak kazasında hayatını kaybetti!

Sf: 31
Dünyada ilk kültüre alınan buğday türleri "Einkorn" ve "Emmer" buğdaylarıdır. "Einkorn" (Triticum monoccocum) ve "Emmer" (Triticum dicoccum) buğdaylarına Anadolu'nun en eski yerleşimlerinden Diyarbakır Çayırönü'nde M.Ö 7 binde rastlandı. Konya Çatalhöyük, Burdur Hacılar kazılarında ekmeğin ilk kimler tarafından yapıldığını yanıtlayan bulgular bulundu. Kastamonu'nun siyezi ile birlikte Kars'ın kavılcası da bu antik buğday grubu içinde yer alır. Siyez, kavılca ile akraba olsa da görünüş bakımından daha çıplaktır. Bu nedenle de Karslılar, siyeze "cıbıl arpa" der. Kavılca, siyezin daha çatallısı anlamında "çatal siyez" adını da alır.

Sf: 32
ABD'de 1896-1897 kışı çok sert geçti ve sadece Türk, Big Frame ve Currell buğdayları hayatta kalabildi. Bu Türk buğdayı kavılcanın ABD'de tanınmasına yol açtı. Amerikalı tarım uzmanları 1902'de test edilen türler arasında Türk buğdayı / kavılcanın rekolte, soğuğa, genel hastalıklara karşı dayanıklı, kalite açısından en iyi tür olduğunu belirledi.

Sf: 34
1933 yılına gelindiğinde vakıf, Çin'de 37 milyon dolar harcamıştı. O yıllar için inanılmaz bir paraydı bu. Ama...
Bu çalışmalar sürerken Çin'de devrim oldu; Rockefeller kovuldu. "Ölüm İmparatorluğu"nun ilk yurt dışı "çalışması" başarısızlıkla sonuçlandı.

Sf: 35
1920'lerin sonunda Mısır genetiği üzerinde çalışmaya başlayan / mısır genetik haritasını çıkaran ABD'li Barbara McClintock da Nobel Ödülü kazandı. Bu "işler" Nobel ödülsüz olmaz!

Sf: 36
Dr. Norman Borlaug, 1943 yılında "buğday ıslah" çalışmalarına başladı. Önce buğdayın başağını daha verimli hale getirdi. Fakat sapında sorun çıktı. Buğday narin bitkiydi ve uzun ince sapı, iri başağı taşıyamıyor, kırılıyordu.
Dr. Borlaug bu kez, kavılcadan melezlenen "norin" cüce buğdayla çalışmaya başladı ve buğdayın sapını kısaltıp, kalınlaştırmayı başardı. Büyüyen başağı taşıyacak kadar güçlü bir saptı bu.
Böylece: Dünya üzerinde bilinen tüm buğday türlerini kısa sürede tarihe gömecek -sapının kısalığından dolayı- "cüce buğday" (F1-hibrit tohum) yaratıldı.

Diyeceksiniz ki... Ne var bunda? Doğada gen aktarımı yok mu? Var. Çoğunlukla böcekler aracılığıyla (özellikle arılar) ve rüzgar gibi dış etkenler sayesinde bitkilerde döllenme oluyor.
Milyonlarca yıl boyunca mikroorganizmalar, böcekler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar, yani tğm canlılar, toprak, hava, su, güneş gibi ekosistemin farklı unsurlarıyla, doğal yollarla etkileşerek / gelişerek / sevişerek çeşitlendi / çeşitleniyor.

Sf: 37
Kimilerinin gizli amaçları için laboratuvarlarda her geçen gün daha fazla gen transferi yaparak, geri dönülmez bir genetik kirliliğe yol açmakta olduğu da acı bir gerçek.
Karşı çıkılan şudur: Milyonlarca yılda oluşan yapıların, laboratuvar ortamında kısa sürede genetiğiyle oynanarak vücudun / beynin hiç tanımadığı yiyeceklere dönüştürülmesi!
İnsan, bitki veya et yediğinde bir canlıyı, yani bir sürü gen yemiş oluyor. Bu doğal genleri insan vücudunda sindiren mekanizmalar var. Doğal genleri milyon yıllık süreçte tanıyan insanoğlunun, hızlıca yeni oluşturulan genleri tanıyamadığı için vücut dengesi bozuluyor.

Sf: 40
Kissinger, 123 sayfalık raporu ABD Başkanı G. Ford'a sundu. Şu sihirli sözü etti: "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

Shakespeare'in sözüdür: "Şeytan bir günah işleyeceği zaman işe önce günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar!"

Sf: 41
"İnsanların size güvenip dayanmalarının, size bağımlı olmalarının ve bu şekilde sizinle işbirliği yapmalarının yolunu arıyorsanız, onları gıdaya bağımlı hale getirmek mükemmel bir yöntemdir."

1972-74 yılları arasında yaşanan siyasi Watergate skandalını dünyada duymayan kalmadı. ABD Başkanı Richard Nixon, FBI-CIA komplosuyla iktidardan düşürüldü. Bu, Dışişleri Bakanı Kissinger ile Nelson A. Rockefeller'ın bir entrikası idi. Öyle ki...
Başkan Nixon'un koltuğuna oturan Demokrat Parti'den G. Ford'un ilk yaptığı, Cumhuriyetçi Parti'den Nelson Rockefeller'ı yardımcısı olarak yanına almak oldu! Biliyordu ki, iktidarı kendisine altın tepside sunan Rockefeller idi!

Sf: 42
Hep yazarım; "biri Nobel Ödülü aldı" ise ondan mutlaka kuşku duyunuz! Kissinger'a 1973'te Nobel Ödülü verildi; dünya barışına yaptığı katkıdan ötürü!

Aradan yıllar geçti. Hindistan bugünlerde Türkiye'deki tarım topraklarının tamamından daha fazla bir alanda (26 milyon hektar), hibrit tohumlar için atılan gübreler sonucu toprakta oluşan alüminyum toksisiteyle uğraşıyor. Pencap'tan alınan 8 bin 706 toprak örneğinin yarısından fazlasında çinko noksanlığı çıktı. Hibrit tohumun en önemli özelliği topraktaki besin miktarını azaltmasıydı. Gübresiz olmamasının sebebi buydu! Buğday, pirinç veriminin çok düşmesinin altında bu gerçek vardı.

Sf: 46
Bir kere, hibrit tohumlarının en can alıcı özelliği üreme kapasitelerinin olmayışı! Yani, hibrit tohum almak için her yıl patenti elinde bulunduran küresel şirketlee gitmeye mecbursunuz. "Gitmem" diyemezsiniz; örneğin Türkiye'de AKP çıkardığı "Tohumculuk Kanunu" ile buna mecbur etti. "Sertifikalı tohum" dedikleri, patenti elinde bulunduran küresel şirketlere mecbur edilmeydi!
Evet, hibrit tohumlar kısır oldukları için üreticiler her yıl bu küresel şirketlerin kapısını çalmak zorunda. Diyebilirsiniz ki: "Kardeşim sen de laboratuvar kur, tohum üret, sen de tohum sat!"
Hadi "paran yetmez" demeyeyim de başka sebebi yazayım: Patenti uluslararası kuruluşlardan (PCT-EPO) alman gerekiyor ki, bu konuya hiç girmeyeyim, rakip olamazsın! Kendi toprağını, tohumunu koru yeter! Onu bile koruyamıyorun, sorun bu... Diğer yandan Güney Kore şirketi Samsung'un 2015'te aldığı patent sayısı 5 bin 72 iken, aynı yıl Türkiye'de sadece patent için başvuranların sayısı 4 bin 665! Samsung'un bir yılda patent, Türkiye'nin 50 yılda aldığının 18 katı!

Yüksek teknoloji şirketleri borsası / NASDAQ'ta tek bir Türk şirketi niye yok? Dünya inovatif / yenilikçilik sıralamasındaTürkiye 68'inci sırada. Şaşırtıcı mı, değil. Çünkü... Türk çocuklarının dünyada "yaratıcılık ve problem çözmede" başarı oranı 2.2. Güney Kore'nin ise 28!
Dünyada bilgiye dayalı bir ekonomi kuruluyor. Bunun temeli Osmanlıca ya da din bilgisi değil; matematik-fen; yani yaratıcılığa dayalı eğitim!
Bugün dünyada eğitim denince ilk akla gelen neden Finlandiya oluyor? Finli çocuklar matematik, fen ve okuma becerilerinde dünya zirvesinde çünkü. Bilgiye ulaşmada Finlandiya dünyada ilk sırada yer alırken; biz 154'üncüyüz! 1970'li yıllara kadar ekonomisi Türkiye seviyesindeki Finlandiya'nın milli geliri bugün nasıl dört katımız oldu? Eğitim ve dolayısıyla AR-GE ile oldu. NOKIA nasıl doğdu sanıyorsunuz?
Biz ise hala bir dünya markası çıkarmış değiliz. Laf üretiyoruz sürekli.
Hala 100 yıl öncesinin teknolojisiyle yerli-milli otomobil üretmekten bahsediyoruz. Jet Fadıl'ın "yaptığı" otomobilden medet umanların ülkesi burası!
Hiçbiri tesadüf değil. Bilerek Türkiye'yi bu hale düşürdüler. Türkiye geri kalmış bir ülke değil, geri bıraktırılmış bir ülkedir!

Sf: 51
Gluten dünyada en çok kullanılan katkı maddelerinden biri. Sadece işlenmiş gıda ürünlerinde değil kişisel bakım ürünlerinde bile karşımıza çıkar!
Kıvam artırıcıdır. Peynirlerin, margarinlerin yumuşak yapısının korunmasını sağlar. Sosların ve et sularının topaklanmasını önler...
Konumuz buğday...
Buğdayda türe ve çevre şartlarına göre değişmek üzere, yüzde 65-78 oranında karbonhidrat; yüzde 7-19 oranında protein; yüzde 1-3 oranında lipit; yüzde 1-3 oranında mineral; yüzde 8-15 oranında su var.
Proteinler yüzde 9-10'unu "gluten", yüzde 2'sini "albümin", yüzde 0.5'ini "globülin"; ve karbonhidratların yüzde 0.5-2.5'unu "fruktan" oluşturuyor.
Suda erimeyen, çok farklı ve kompleks buğday proteini olan gluten, tek bir molekül olmayıp iki ana protein grubunun bir araya gelmesiyle oluşur.
Gluteninler ve gliadinler...

Sf: 52
Son yıllarda çölyak hastalığının korkunç hızlı yayılan problem haline gelmesinin sebebi, "buğdayı ıslah etme" adı altında yapılan çalışmalar esnasında, buğdayın içindeki glutenin yapısal değişikliklere uğramasıdır.

Genetiğine müdahale edilmiş buğday yiyen insanoğlunun DNA'sında kimsenin öngöremeyeceği değişiklikler olabileceğini belirtiyor.
Tehlikenin farkında mısınız? İki dilim buğday ekmeğinin, kan şekerini iki yemek kaşığı şekerden daha fazla yükseltebileceğinin farkında mısınız?
Ara da bul Anadolu'nun kavılca buğdayını!
Çünkü: Atalarımızın buğday yetiştirmeyi ve öğütmeyi öğrendiği günden bugüne aynı gluten çeşidini yiyerek gelmedik!

Kavılca gibi kadim köy buğdaylarında 28 kromozom var. "Modern buğdaylarda" ise, 42 kromozom. Buğdaya sonradan soğuğa dayanıklılık gibi 14 kromozom eklendi. Yapı bozuldu. Bugünkü 48 kromozomlu buğdayda 23 bin türlü gluten var, hastalıkların temelinde de bu yatıyor.

Sf: 53
Konuyu açmalıyım: Çünkü, günümüzün en önemli sağlık tehditlerinden biri "Tip 2 Diyabet." Siz ya da ailenizden biri mutlaka bu rahatsızlıktan şikayetçidir.
Tıpkı çölyak gibi nadir görülen "Tip 2 Diyabet"in bugün dünyayı saran salgın hastalık halini alması, durumun ne kadar vahim olduğunu anlatmak için yeterli.
Şu basit bilgiyi vermeliyim:
Beyin sürekli enerjiye ihtiyaç duyuyor. Bir yetişkinin beyni günde 280 ile 420 kalori arasında enerji harcıyor. Beyin tek başına tüm vücut kitlesinin yüzde 3-4'ünü oluşturuyor ama vücut enerji bütçesinin yüzde 25-30'u kadarını tüketiyor.
Beyin kendi enerji kaynaklarını biriktiremediği için kandan devamlı enerji / şeker alıyor. Kan şekerinde bir veya iki dakikadan fazla süren kısa duraklamalar ve eksiklikler telafisi mümkün olmayan çoğu zaman ölümcül sonuçlara neden oluyor!
Sağlıklı vücutta bu düzen takır takır işliyor. Sağlıksız olanlarda ise, enerji kaynağı olan yağı -zor zamanlarda kullanmak maksadıyla- sürekli depoluyor! Şişmanlığınızın sebebi budur.
İnsanoğlunun ne zaman şişmanlamaya başladığı henüz bilinmiyor. Ama bilinen sebepler var:
Örneğin...
Genetiği değiştirilmiş buğday, içeriğindeki karbonhidrat bileşeni olan "amilopektin A" yüzünden kan şekerini hızla yükseltiyor. Neden? Glisemik indeksi çok yüksek de ondan! Çay şekerinin glisemik indeksi 59 iken, buğday ekmeğinin glisemik indeksi 72.
Acıklıdır... Kimi doktorlar, diyabet hastalarına şekeri yasaklarken, glisemik indeksi daha yüksek olan buğdayı öneriyor!

Sf: 54
Hibrit tohumlarının satışını artırıp pazar payını büyütmek isteyen küresel şirketler, 1980'lerde ABD'de "Besin Piramidi" açıkladı. Kontrollerindeki medya aracılığıyla kısa sürede dünyaya yaydılar.
1980 başında Amerikan Diyabet Derneği (American Diabetes Association / ADA), şişmanlık ile obezite ve şeker hastalığı / diyabeti engellemek için bir besin piramidi açıklayarak bunu dünyaya "beslenme önerisi" diye duyurdu. Bu beslenme piramidine göre; obezite, diyabet ve kalp damar hastalıklarından korunmak için günlük besin ihtiyacımızın büyük kısmını tahıl -özellikle de buğday- ürünlerinden almak şarttı! Obezite ve diyabetten korunmak için iki saatte bir, günde altı ile sekiz öğün yenmeliydi! Ve günde altı ile onbir porsiyon tam tahıllı ürün tüketilmeliydi!
Piramidin en tepesindeki minicik bölümde yağlar yer alıyordu. ADA, "yağ yemeyin, yağlar damarları tıkıyor ve kalp damar hastalıklarına yol açıyor" diye uyardı.
Buğdayın adeta sağlık mucizesi olarak lanse edildiği 30 yıllık dönemde ne oldu biliyor musunuz? Obezite 3, diyabet 4 kat arttı!
Hani...
Tam tahıllı ürünler tüketerek obezite ve diyabet engellenecekti? İnsanoğlu tarihte hiç olmadığı kadar şişmanladı. Şeker hastalığı salgın hastalık gibi çoğaldı.
İddiam şu: Bilerek yaptılar bunu!*

ABD'li kardiyolog William R. Davis**, Buğday Göbeği kitabında buğdayın "mükemmel bir zehir" olduğunu yazdı: "Bugünkü buğday, 1950-1960 yıllarındaki, yani annelerimizin veya büyükannelerimizin sahip olduğu buğday değildir. Bu yeni ürün, insan sağlığı için hiç beklenmedik etkileri olan ve bu nedenle hiç kimseye uygun olmayan yiyecektir."

*New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg 2011 yılında lokantalarda trans yağ içeren yiyecekler kullanılmasını yasaklamak istedi. Bu karara karşı çıkanların başında -kalp damar ilacı üreticilerinden her yıl 2 milyon dolar bağış alan ABD Kalp Derneği vardı! Şaşırmayınız: Amerikan Kalp Ritmi Derneği'nin ilaç firmalarından 16 milyon dolar aldığı ortaya çıktı. Bu derneğin 18 yönetim kurulu üyesinden 12'si ilaç firmalarının bordrosundaydı!

**Türkiye'nin bugün bir Canan Karatay'ı var ise, -fiziksel olarak da benzediği Amerikalıların da dün bir beslenme uzmanı Adelle Davis'i (1904-1974) vardı. Beyaz ekmek, tuz, şeker ve diğer rafine gıdaları lanetleyen -10 milyon satan- dört kitap yazdı. ABD'de doğal gıdalar konusunun bilinmesinde büyük rolü oldu.

Sf: 55
Tip 2 Diyabet teşhisi konulduktan sonra doktorunuz sizi ilaca başlatıyor. Paranız varsa bir de diyetisyen öneriyor. O da size, "diyabet hastasısınız, karbonhidrat almalısınız" derse durumunuz vahim hale geliyor.

En sık duyduğumuz şudur: "Ekmeksiz hiçbir tat alamıyorum!" Davis bunu şöyle açıklıyor:
"Buğdayın beynimize yaptığı tam olarak şudur: Buğday sindirildiğinde açığa çıkan morfin benzeri bileşen olan beynin opioid reseptörlerine tutunur. Bu da vücutta keyif verici madde etkisi yaparak haz duygusu yaratır."
Gıda üreticilerinin yiyeceklere mümkün olduğunca fazla gluten koymalarının sebebini anlıyor musunuz? Sizi bağımlı yaparak yavaş yavaş öldürüyorlar!

Sf: 56
Sadece buğdayın genetiği değiştirilmedi.
Una ve hamura kimyasal katkı maddeleri eklendi. Bizim çocukluğumuzda "beyaz ekmek" yemek zenginlik göstergesiydi! Besleyici özelliği olmayan / doyurmayan rafine edilmiş unun; buğdayın posasını, minerallerini ve vitaminlerini öldürdüğünü nereden bilecektik?
-Unu beyazlatmak için kullanılan E928-E924,
-Küflenmeyi önlemek için kullanılan E282,
-Suni tatlandırıcı-kıvam artırıcı E420,
-Başta domuz kılı, tavuk tüyü ve insan saçından yapılan E920 vb.
Zararlı katkı maddelerinin vücutta birçok hastalığa sebep olduğunu nereden bilecektik?

Meğer su değirmenlerinde taşlar tarafından ezilen un daha sağlıklıymış!

Oysa.
J.J.Rousseau İtiraflar eserinden şöyle diyordu: "Bir köy ekmeğinden daha değerli ikram düşünemiyorum."
Unuttuk Sapanca'nın somunu, Amasya'nın Ladik ekmeğini...

Anadolu'da binlerce yıldır kullanılan buğday tohumlarında böyle tehlikeli sağlık sorunlarına yol açacak katkılar yoktu.

Sf: 57
Sadece "kavılca" mı, "siyez" mi; Anadolu'da binlerce yıldır bilinen ürün veren "zeron", "şahman" gibi buğday çeşitleri yok olmaya yüz tuttu. Bunların yerine ne geldi?

Ekmeklik buğday kepeğinin, ağrı kesici olarak kullanıldığı ve kas ağrılarına, romatizmaya, kabızlığa, kansızlığa iyi geldiği anımsanmıyor artık. Sahi. Hayvanların mide ve bağırsak sorunları buğday saplarıyla giderilmez miydi?
Buğday eskiden yıkanır, durulanır, çimlendirilir, fermante edilir ve yavaş kabaran maya ile pişirilirdi. Bu sayede taninler, saponinler, sindirim enzim inhibitörleri ve lektinler gibi suda eriyen ve sıcağa duyarlı toksin ve anti-besin öğelerin seviyesi azalırdı. Dişlerin de düşmanı olan "fitik asit" kısmen parçalanır ve böylece hazım kolaylaşır ve besin değeri artardı.

Şimdi hastalık sebebi oldu!

Sf: 61
Ne açlığı? Dünyada yılda 1.3 milyar ton gıda çöpe gidiyor. Bunun önüne geçseler, gıda çöpe gideceğine 1.8 milyar insanın yiyeceği olur! Dönüp baktıkları yok. Bu nedenle dünyada her gün 5 yaş altı 20 bin çocuk yetersiz beslenmek nedeniyle ölüyor.
"Yeni dünya düzeni" dedikleri işte bu.

Bakınız... Dünya tarım piyasasına hakim altı kürsel şirket vardı:BASF (Almanya), Bayer (Almanya), DuPont (ABD), Dow Chemical (ABD), Monsanto (ABD) ve Syngenta (İsviçre).
Hepsinde Rockefeller'ın hissesi olması şaşırtıcı mı?

Sf: 63
Ve pirincin genetiğiyle kim oynadı:
20. yüzyılın en zengini Rockefeller ve 21. yüzyılın en zengini Bill Gates!

Henry Ford'un şu sözü bilinir: "İyi ki insanlar paranın ve bankacılık sisteminin nasıl işlediğini bilmiyor. Bilecek olsalardı sabaha çıkmadan ayaklanırlardı!"

İrlandalı göçmen bir çiftçinin oğlu Henry Ford (1863-1947) adını bilmeyen yoktur. Otomobil üreticisi Fort Motor Company'nin kurucusuydu. Thomas Edison'un yanında mühendis olarak çalışırken, üretim bandını mükemmel hale getirip üretimi hızlandırarak otomobili ucuzlattı. Böylece otomobiller kısa sürede dünyaya yayıldı. Elbette bu gelişme "petrol devi" Rockefeller'ın servetine servet kattı. Yani, Rockefeller ile Ford'un ilişkileri köklüydü.

Sf: 64
Hibritten GDO'ya tüm gıda çalışmalarında aynı tezi ileri sürerler: Açlıkla mücadele! Evet bu koca bir yalandır. Şunu söylemem gerekiyor: Daha fazla yiyeceğin olması iyidir ama tek çeşitli tarımsal beslenme hastalık sebebidir! Bugün sadece bir ürüne bağımlılığın hastalıklara sebep olduğu bilinmektedir. Gıda çeşitliliğini yok edenler bu meseleyi hiç konuşturmaz. Baksanıza... Çavdarı, darıyı, arpayı, gölevezi, manyoku unutturdular! Tek bir örnek vermeliyim: İrlanda'da 8'inci yüzyılda halkın tek besini olan patatesi saran mantar hastalığı, dört yılda hasadın dörtte üçünü yok etti. Patatese bağımlı bir milyon insan açlıktan öldü. Tek bir ürüne bağlılığın ne olduğunu acı bir sonuçla öğrendi İrlandalılar!

Sf: 70
"Glisemik indeks" kavramını duydunuz mu?
Kan şekeriyle ilgili. Karbonhidratların kandaki glukoz düzeylerine olan etkisini ölçme sistemi.
Bilirsiniz, tam tahıllar, posalı yiyecekler gibi "glisemik indeksi" düşük gıdalardaki şeker, kana yavaş yavaş karışır.
Ama. Beyaz pirinç gibi "glisemik indeksi" yüksek ürünler, kan şekerini hızla yükseltip sonra hızla düşürür. Ardından, gelsin açlık ve tatlı krizleri, göbeğe yerleşen yağlar!
Üstelik bu doğal pirinç. Bir de doğal pirincin genetik yapısını bozduğunuzda vücudunuzda neler olacağını tahmin ediniz.
Yüksek nişasta bazlı besinlerden pirincin genetiğiyle oynadığınız zaman, kimyasalların nişasta bileşiklerine bağlanması sonucu, vücuttan atılamayan bitkisel ilaçlı ürünler ortaya çıkıyor. Bu da belli zaman sonrasında vücutta birikip bedeni zehirliyor.

Ne tür zehirlenme olduğunu söylemek zor. Çünkü, bu nişasta bileşikleriyle kimyasalların bağlanış biçimlerine göre değişiyor. Eskiden karbon bile 4 bağ yaparken şimdilerde 6 bağ yapabileceği ortaya çıktı!

Sf: 71
Yapılanlara dayanamayıp dünya devi Syngenta'dan istifa eden Steven Smith, ölümünden önce 2003 yazında şöyle yazdı:
"Size GDO'nun dünyayı besleyeceğini söyleyenlere öyle olmadığını söyleyin. Dünyayı beslemek siyasi ve ekonomik niyet ister, sadece üreyim, dağıtım değil..."

Namuslu bilim insanları yok değil: Hintli ekonomist -çocukluğunda açlık yaşamış- Amartya Sen, kıtlıkların doğa değil, insan kaynaklı olduğunu söyledi.

Sf: 73
Avrupa'da 2006-2013 yılları arasında, 344 adet yasa dışı genetiği değiştirilmiş pirinç vakası ortaya çıkarıldı. Bu rakam AB'de ortalama haftada bir genetiği değiştirilmiş pirinç yakalanması anlamına geliyor! Bu ürünlerin 150 tanesi ABD, 169 tanesi ise Çin kaynaklıydı. (ABD'den gelen ürünlerde "LL601" ve "LL62", Çin'den gelen ürünlerde ise "BT63" kodlu genetiği değiştirilmiş pirince rastlandı.)
Sorumlu şirketler 750 milyon dolar tazminat ödedi.
Peki... Avrupa raflarına kadar ulaşan GDO'lu pirinç Türkiye'de yok mu?
Hibrit pirinç Türkiye'ye nasıl sokuldu?
Kuşkusuz AKP sayesinde...

Sf: 83
Tıpkı Cargill'in yaptığı gibi Coca-Cola, Hindistan Karela eyaletinde verimli tarım arazisi üzerine 2002 yılında fabrika inşa etti. Günde 1.5 milyon litre su kullanması yöre halkının tepkilerine yol açtı. 1 litre kola üretmek için 2.5 litre tatlı su kullanıyordu. 2006 yılında Coca-Cola'nın tükettiği su miktarı; Cola için üretilen maddeler, suni tatlandırıcılar ve bunlar için üretilen mısır bitkisine harcanan su dahil 290 milyar litre olarak hesaplandı. Bunun yüzde 40'ını meşrubat üretiminde kullanırken, yüzde 60'ını yıkama ve diğer alanlarda kullanıyordu. İlginçtir; Coca-Cola sanki kimi ülkelerin tatlı su kaynaklarını bitirmek için yatırımlarını buralara kaydırıyordu. Hindistan dünya nüfusunun yüzde 17'sine sahipken, tatlı su kaynaklarının yüzde 4'üne sahipti. Çin'de bu rakamlar yüzde 20 ile yüzde 7 idi. Ve Coca-Cola'nın Hindistan'da 59, Çin'de 43 fabrikası var!

Sf: 87
Örnek vererek başlayayım:
İnsanoğlu ne zamandan beri çürük dişle mücadele ediyor?
On bin yıl önce avcı-toplayıcı atalarımızda diş çürüğü ender görülürdü. Diş sorununun yoğunluğu 19. ve 20. yüzyılda fırladı! 
Bugün dünyada -tespit edilen- 2.7 milyar insanın dişinde çürük var. Çürük sebebi basitçe şu:
Diş çürüklerine, diş üzerine ince film tabakası olarak yapışan-biriken bakteriler sebep oluyor. Aslında ağzımızda bulunan bakterilen çoğu doğal ve zararsız. Ancak, birkaç tür bakteri -yiyeceklerdeki nişastalar, şekerlerle beslenerek bir boşluk yaratacak şekilde altındaki dişi eriten- asitler ortaya çıkarıyor. İşte bunlar çürüklere sebep oluyor.
Yani, nişastalı ve şekerli endüstriyel yiyecekleri tüketmek için evrilmemiş olduğumuzdan, tükürükten başka doğal savunma mekanizmamız yok.
Çürüklerden kurtulmanın başlıca yolu, endüstriyel şeker ve nişastadan uzak durmak.
Kuşkusuz... Şekerin zararı sadece dişlere değil...
Şeker, ölümdür...

Şeker çoğu bitkinin bünyesinde bulunuyor.Bir de... Kimyasal yollarla elde edilen şeker var.
Bünyesinde elde edilebilecek kadar bildiğimiz şeker bulunduran iki bitki var:
1) Şekerkamışı...
2) Şekerpancarı...

Ülkemizde şekerkamışı yetişmediğinden gerekli (çay şekeri, sofra şekeri, toz şeker, kristal şeker, beyaz şeker adlarıyla bilinen) kimyasal şeker (yani sakaroz) üretimi, büyük oranda pancardan alınıyor.*

*Alman kimyacı Andreas S. Marggraf pancarı analiz ederken bu ürünün kristalleşen ve son derece tatlı bir madde içerdiğini 1747 yılında fark etti. Pancarda bulduğu maddenin şekere benzemekle kalmayıp kamıştan elde edilen şekerle aynı olduğunu, şekerin kamıştan olduğu gibi pancardan da elde edileceğini buldu. Bu tarih şekerpancarının ilk kez şeker kaynağı olarak tanımladığı tarihtir. Marggraf'ın bu çalışmasını Fransız öğrencisi Carl Achard daha geliştirdi ve dünyanın ilk pancar şekeri fabrikasını 1802 yılında Aşağı Silezya'da kurdu. Düşünün ki, pancarın anavatanı Asya! Türkiye'de ise ilk pancar şekerini, 1926 yılında kurulan Kırklareli Alpullu Şeker Fabrikası üretti. Bugün kapalı, Trakyalılar açılması için mücadele veriyor.

Sf: 90
"Nişasta bazlı şeker" nedir?
Bunu yazmadan önce, "hangi nişasta" sorusuna yanıt vermek gerekiyor. Köylümüzün, iri taneli buğdayları devasa kazanlara koyup, üzerine su ilave ederek, güneş altında 15-20 gün bekleterek yaptığı nişasta değil bu! Onlar tarih oldu...

Bugün... Mısırdan pirince, buğdaydan patatese bitkilerdeki fazla şekeri / glikozu depolamak için bulunan karbonhidrat / nişasta, kimyasal işlemler sonucu "nişasta şeysine" dönüştürülüyor! Böylece ısıya, aside, soğutmaya, dondurmaya ve zamana dayanıklı hale getiriliyor.

Sf: 91
Glikoz, vücudun enerji kaynağı şeker. Birçok bitkide var, üzüm gibi. "Kan şekeri" olarak da biliniyor.
Fruktoz ise, genellikle meyvede bulunan şeker.
Yani, Süt hariç her karbonhidrat kaynağında "glikoz" ve "fruktoz" bulunur. (Sütte bulunana "galaktoz" denir.)

Mısır gibi kimi bitkilerdeki nişastanın kimyasal yollarla glikoz ve fruktoza dönüştürülmesi sonucu elde edilene "nişasta bazlı şeker" denir. (Buğday, pirinç ve patates gibi kaynaklardan da elde edilebilen nişasta bazlı şeker, en çok mısırdan üretilir.)

Sf: 92
-"Nişasta bazlı şeker" ne?
-"Mısır şurubu" ne?
Özünde aynılar... Halk arasında "nişasta bazlı şeker" olarak bilinen tatlandırıcıyı bizler, değişik isimlerle tüketiyoruz. Satın aldığımız ambalajlı gıdalarda farklı isimle karşımıza çıkıyor. İçindekiler bölümünde; "mısır şurubu", "glikoz-fruktoz şurubu", "yüksek fruktozlu mısır şurubu" vs. yazıyor.
Evet, isimleri farklı olsa da özünde hepsi aynı; işlenmiş endüstriyel şeker!
Bu sebeple...
Nişasta kökenli şekere, -mısır nişastasından yapıldığı için- "mısır şurubu" veya farklı isim denmesi kafanızı karıştırmasın; Hele.. "Şurup" adının yanıltıcılığına kanmayınız! Bildiğimiz "şerbet" ile hiçbir ilgisi yoktur!

Glikoz ile fruktoz içeren nişasta bazlı şekere, "bilimsel" anlamda "HFCS" (High fructose corn syrup) deniyor.Kısacık şunu yazmama izin veriniz, önemli bir ayrıntı var çünkü:
- Yaklaşık yüzde 42 fruktoz ve yüzde 53 glikoz içerenler; "HFCS-42" diye adlandırılıyor.
- Yaklaşık yüzde 55 fruktoz ve yüzde 41 glikoz içerenler; "HFCS-55" olarak isimlendiriliyor.
Bunlardan...
HFCS-55 sakkaroz ile aynı tada sahipken, HFCS-42 daha az tatlı.
HFCS-42 ise katı gıdalarda kullanılıyor.
Ama... Bunlar özünde insan metabolizması için kesinlikle uygun değildir. Örneğin aşırı endüstriyel fruktoz tüketenlerde, -alkoliklerde olduğu gibi- karaciğerde yağlanma ve siroz görülür. (Düşünün ki fazlası doğal meyvede bile zararlı!)
Şimdi... Satın aldığımız yiyeceklerin etiketleri bile, bu iki şekerin ayrımını yapamazken, vücudunuz yapar. Asıl mesele budur... Çünkü bunlar doğal ürün değildir.

Sf: 93
Ve, nişasta bazlı şekerli ürünlerin bulunduğu gıdaları ne kadar yerseniz yiyin -az insülin sağlandığı için- tokluk hissi uyandırmıyor. ("Ne yesem doymuyorum" diye kendinize kızmayın, ne yediğinizin farkında olunuz!)
Fast-food olarak ifade edilen tüketim kültürünün en önemli unsurlarından biri budur; sürekli ye ve hiç doyma!
Bilin ki... Kalorileri daha yüksek oranda proteinlerden ve yağlardan gelen yiyecekleri tüketen insanlar, kalorilerini çoğunlukla şekerli ve nişastalı yiyeceklerden elde eden insanlara göre daha uzun süre tok kalırlar ve daha az yemek yerler.

Vücudumuz yakıt bankası gibi çalışır.
Besinlerden aldığı "yakıtı", hücrelerimizin kullanabilmesi için enerjiye çevirecek şekilde tasarlanmıştır. Hücrelerimizin (özellikle beyin hücrelerinin) hayatta kalması için kanımızda yeterli miktarda glikoz / şeker bulunması şarttır.
- Yediğiniz (ekmek, makarna, kepek, pirinç gibi) karbonhidratlar, glikoz / şeker oluşturulmak üzere bağırsakta sindirilir.
- Oluşan glikoz / şeker kan yoluyla tüm vücuda taşınır ve enerjiye dönüştürülmek üzere (kas, yağ, karaciğer) hücrelerine alınır.
- Bundan sonra görev midenin arkasında bulunan pankreasa düşer; salgıladığı insülin hormonuyla hücreye alınan glikozu denetler.
- Görevi glikozu daha sonra yakıt olarak kullanacağı karaciğer hücrelerine iletmek olan insülin, metabolizmanın en önemli görevlisidir. Glikoz seviyesinin aşırı yükselmesine engel olmaya çalışır.
- Sağlıklı hücrelerin insülin hassasiyeti yüksektir. Ancak (kimyasal yiyecekler, nişasta bazlı şeker) insülinin kafasını karıştırır; seviyesi tavan yapar!
- Bu kez (kas, yağ, karaciğer) hücreleri kendini korumak için insüline duyarsızlaşır; kandaki glikozu bünyelerine almaz.
- Pankreas panikler ve fazla insülin sağlayarak tepki verir.
Şeker hastalarının bu nedenle kanlarındaki şeker oranı yüksektir. Zira vücutları şekeri enerji olarak depolanacakları hücrelere ulaştıramaz!
Bırakın kimyasal şekeri, zaten sindirim sistemlerimiz çok fazla şekerle çok hızlı ve etkin bir şekilde baş etme konusunda yetersizdir. Öyle evrilmedik!

"Meyve suyu" dediğiniz aslında "boyalı su"dur! Türkiye'de 1970'lerde yıllık kişi başı 0.4 litre olan meyve suyu tüketimi, 2000'de 4.4 litreye, 2010 yılında 12 litreye ve günümüzde 20 litreye çıktı! İçtiklerinizin içinde meyve var mı? Manav fiyatlarıyla meyve suyunu karşılaştırın bakalım! Hepsinde gıda aroması var. 
Somutlaştırırsam: 1 litre kolada 28, bir kase sütlaçta 20, 1 paket bonibonda 12, 1 kutu ketçapta 20, 100 gram patates cipsinde 10, bir paket bisküvide 20, iki dilim baklavada 12 küp şeker var...

Sf: 94
Bu olağanüstü durum, bedeninizde diyabet / şeker hastalığı gibi saymakla bitmeyecek hasarlara yol açıyor. Sürekli şişkinlikten aşırı gaz çıkarmaya, sinir asabiyetlerinden körlüğe, kalp rahatsızlığından alzheimer'e, pankreas kanserinden astıma kadar birçok sağlık bozukluğunun sebebi bu. Maalesef şekerin yazmakla bitmez vücutta açtığı hasarlar.
Örneğin... Yazdığım gibi doğal yiyeceklerden alınan fruktoz zararsız değildir. Fruktoz metabolizması karaciğerde gerçekleşmektedir. İnce bağırsakta absorbe edildikten sonra karaciğere taşınır. Karaciğerin bir defada yakabildiği fruktoz miktarı sınırlı. Ancak...
O kadar çok gıda içine ilave edilen kimyasal fruktozun miktarı ve kana karışma hızı karşısında karaciğer yetersiz kalır; baş edemez; ve fruktozu yağa çevirir. Bu da yağlanan karaciğerin insülin takviyesini engeller.

Sf: 95
Tatlandırıcıların maliyetinde her bir sentlik düşüş -örneğin- Coca-Cola'ya milyon dolarlık kazanç elde ettiriyor. Fast-food niye bu kadar ucuz sanıyorsunuz? Ve...
3 kilo yapay tatlandırıcı 750 kilo şekere denk geliyor. Şeker türlerine tatlılık açısından baktığımızda, sakaroz 800 birim tatlılığa sahip ise, glikoz 74 birim ama fruktoz 173 birim tatlılığa sahip. Bu nedenle fruktoz daha çok kullanılıyor. Bu da ucuzluğa sebep oluyor. Ben bu ucuzluğun da gizli bi amacı olduğunu düşünüyorum... Çok ayrıntılara girerek kafanızı karıştırmak istemiyorum. Tek örnek vereceğim: Mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Üretiminde kullanılan kostik soda (NaOHÜ) genellikle cıva hücreleri kullanan "klor-alkali" işletmelerde üretilmektedir. Cıva kuvvetli bir nörolojik toksindir / zehirdir. ABD'de yapılan bir araştırmada, incelenen 20 mısır şurubunun dokuzunda 0.065 ile 0.570 mikrogram oranında cıva saptandı. Günlük yaklaşık olarak bir insanın 50 g mısır şurubu tükettiği düşünülürse, insan vücuduna bu yolla önemli miktarda cıva girdiğini göstermektedir. Bu özellikle çocuklarda daha tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Bunların kasıtlı olduğunu düşünüyorum.

Sf: 96
Türk Gıda Kodeksi, Türkiye'de satışa sunulan gıdalara ilişkin hijyen, etiketleme, pestisit ve veteriner ilaç kalıntıları, ithalat ve ihracat denetimi ve belgelendirme sistemi,  tahlil ve numune alma yöntemleri, gıda katkı maddeleri, beslenme ve özel diyet amaçlı gıdalar gibi genel standartların yanı sıra taze, dondurulmuş ve işlenmiş her çeşit gıda ve gıda ürünlerine özgü belirli standartlara ait veri tabanıdır. Ne etkileyici bir tanım değil mi? İşin özü farklıdır: AB Uyum Yasaları için çıkarılmıştır. Geleneksel pazarın yok olmasıdır. Köylülerin marketlere-bakkallara ürün satamamasıdır. Örneğin, teneke peynir gibi binlerce doğal ürünün öldürülmesidir. Gıdada AB'ye sınırsız teslimiyetin belgesidir.

Sf: 97
Journal of Neuoropathology and Experimental Neurology adlı bilimsel dergide 1996 yılında yayımlanan makalede, ABD Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından tutulan kanser istatistiklerinin incelendiği ve aspartam'ın 1981 ve 83 yıllarında kullanılmaya başlamasından sonra beyin tümörlerinden beklenmedik bir artış görüldüğü ortaya çıkarıldı.

Sf: 99
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın oğlu Abdullah Unakıtan! Şirketi AB Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile 4 Ağustos 2003'te 4 bin ton mısır ithal etti. Bu arada 2002'de yüzde 35 olarak belirlenen mısır gümrük vergisi 17 Nisan 2003 tarihinde yüzde 20'ye indirildi. Yetmedi. 220-230 lira olan mısırın kilo fiyatı ülkeye sokulmasının hemen arkasından Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından 310 lira olarak açıklandı! Unakıtan tavuklarının yemesi için mısır ithal ettiğini söyledi. Hesaba göre 2 milyon tavuğunun olması gerekiyordu!

Sf: 101
Anımsar mısınız:
Ülker'in yerli üretimi "Cola Turka" vardı!
Şimdi nerede? Sormayın başına neler geldi...
Coca-Cola ve Pepsi ayrı ayrı Ocak 2005 yılında gönderdikleri mektupla Cola Turka'dan şikayetçi oldu. Kota dışı nişasta bazlı şeker kullandığını iddia ettiler.*
Meşrubat devlerinin ihbarı üzerine Cola Turka'yı üreten Ülker Grubu'na baskın yapıldı. Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, Şeker Kurulu'nun 33 milyon TL'ye yakın ceza uyguladığını, konunun mahkemeye taşındığını belirtti.
*Halkın sağlığını nasıl düşünüyorlar değil mi? American Journal of Preventive Medicine dergisinde yer alan gazlı içeceklere ek vergi koymaya ve obezite ile savaşmak için çeşitli tedbirler almaya başladığı 2011-2015 seneleri arasında tıp dernekleri, sağlık kuruluşları ve hükümet kurumlarına milyonlarca dolar ödedikleri ortaya çıkarıldı.

Sf: 102
Rakipleri Coca-Cola ve Pepsi, daha önce de haksız rekabet yarattığı gerekçesiyle Cola Turka'yı şikayet etmişti! Amansız bir savaş bu...
Sonuçta... Ülker, Cola Turka'yı Japon devi DyDo Drinco'ya satarak kurtuldu! (Keza Japonlar; Çamlıca, Saka Su, Bahar Su, Flores, Eskipazar, Sunny ve Maltana'yı da 2016 yılında satın aldı. Kahve-çay pazarına girmek istediklerini de açıkladılar.)

Sf: 103

Böceklere dayanıklı "bacillus thrungiensis" adlı toprak bakterisi moleküler düzeyde incelendi. Böceklere karşı oluşturduğu mekanizma anlaşıldıktan sonra bunu kontrol eden gen alınıp, yine doğada yaygın olarak bulunan başka bir toprak bakterisi olan "grobakterium" aracılığı ile mısırın hücresine aktarıldı. Böylece mısır, zararlı böceklere dayanıklı hale getirildi.
Yani... GDO en basit tanımıyla "böceği yok eden genin" transfer edildiği mısır ve bu mısır, insana-hayvana yedirilmeye başlandı!

Sf: 106
İsviçreli kimyacı Paul Hermann Müller, 1935'ten itibaren böcek ilaçları üzerinde çalışıyordu. Bir süre sonra "bitkilere ve sıcak kanlı hayvanlara zarar vermeyecek", etkisini uzun süre koruyabilecek, güçlü bir ilaç geliştirmek amacıyla yaptığı yoğun çalışmalar sonucunda "diklorodifeniltrikloroetan" (DDT) adlı maddeyi buldu. 1948 yılında Nobel Ödülü aldı! Gerçekte DDT ilk olarak Alman kimyacı Othmar Zeidler tarafından 1874'te bulunmuş, ancak böcek ilacı olarak değeri anlaşılamamıştı. "Böceklerin atom bombası" denen DDT, Dünya Sağlık Örgütü tarafından -sıtma salgınını önlemek için- 76 ülkede kullanıldı. Böcekler zehre karşı bağışıklık geliştirdi ve bu ekosistemde dengesizliklere sebep oldu. Örneğin, Malezya Sarawak bölgesinde zehirli böcekleri yiyen kediler ölünce, verem-tifüs hastalıklarının taşıyıcısı fare popülasyonunda inanılmaz patlama yaşandı. Dünya Sağlık Örgütü İngiliz Kraliyet Hava Ordusu'nu yardıma çağırdı. Bölgeye kediler bırakıldı! DDT yasaklandı.

Sf: 109
GDO'lu patateslerle beslenen farelerin daha küçük ciğerleri, kalpleri, testisleri ve beyinleri vardı! Keza, bağışıklık sistemleri zarar görmüştü ve akyuvar hücrelerinde yapısal değişimler yaşamışlardı! Bu durum onları (GDO'sız patateslerle beslenen farelerin aksine) enfeksiyona ve hastalıklara daha açık hale getiriyordu. Ayrıca, boyun altı bezi ve dalakta hasarlar ortaya çıkıyordu; (pankreas ve bağırsaklar da dahil) dokular genişliyordu; karaciğerde iltihaplana durumları ortaya çıkarken, mide ve bağırsaklarda ciddi bir yaygınlaşma yaşanıyordu. Ki bunlar kanser riskini artırıyordu!
Bunun kadar alarm verici olan diğer unsur ise, sonuçların 10 günlük bir testin sonucunda alınmasıydı; ve bu da insan yaşamında 10 yıla karşılık geliyordu!
Tehlike büyüktü...

Pusztai bulgularını 13 Haziran 1998'de BBC haber programında açıkladı. Bir gün sonra İskoçya Rowett Research Institute'taki işine son verildi! Ardından eşi Dr. Susan Bardocs da kovuldu. Laboratuvar çalışmalarına el konuldu. Özellikle ABD medyası tarafından "halk düşmanı" ilan edildi.

Sf: 111
Laboratuvarda oluşturulan "yabancı DNA'lar" vücudun yapısını bozuyor. Bunlar vücuda girdiğinde başıboş dolaşıyor, mide bağırsak güzergahı içerisinde uzun süre yaşayabiliyor ve iç organlara kan yoluyla taşınabiliyor.

GDO'lu gıdaları yiyen hamile kadınların bu şekilde normal cenin gelişimine zarar vermeleri ve sonraki kuşaklara geçen gen ifadelerini değiştirmeleridir.
Sf: 115
Arjantin'de 1989'da devlet başkanı olan Carlos Menem'in ekonomik programının Rockefeller tarafından yazıldığı sır değil. Borçlu Arjantin'in borçlarını kapatması için tek çare sunuldu: Genetiği değiştirilmiş soya üretmek! Üretim 1991'de 569 tarlayla başladı. 1996'da Monsanto, Arjantin'de "round-up ready" soya fasulyesi tohumlarının dağıtım lisansını aldı. Ve... Mısır, buğday, hint darısı, yağlı tohumlar, ayçiçeği, yer fıstığı, soya, sebze ve meyve yetiştirip ihraç eden Arjantin'de; GDO'lu soya ekili alanlar 2007'de 16 milyon hektara ulaştı.  Tohum saklama geleneği sona erdirilen köylüler, her yıl Monsanto'dan yeni tohum alıyordu. Kaliteli et ve sütleriyle tanınan Arjantin'de süt üretimi çok düşünce ilk kez Uruguay'dan süt ithal etti. Pirinç üretimi yüzde 44, mısır yüzde 26, ayçiçeği yüzde 34, domuz eti üretimi yüzde 36 düştü. Fiyatlar ise hızla arttı; unun fiyatı yüzde 162, mercimeğin yüzde 272, pirincinki yüzde 130 arttı. İtibarıyla Arjantin 2002'deki ekonomik krize girince ayaklanmadan korkan hükümet ile Monsanto bedava yiyecek dağıtmaya başladı. Hükümet, soyadan alınan proteinin etin yerine geçebileceği yönünde propagandaya başladı. Fakat araştırmalar soya sütüyle beslenen bebeklerin daha alerjik olduğunu saptadı. Rus Bilimler Akademisi'nden Dr. Irina Ermakova GDO'lu soyayla beslenen dişi-erkekten doğan bebek farelerin üç hafta içinde öldüğünü ispatladı. GDO'lu soya yemiyle beslenen sığırlar ölüyordu. İnsanlarda kanser, tiroit, solunum sistemi bozuklukları, akciğer ödemleri, deri hastalıkları gelişiyordu. Hormon bozuklukları yüzünden bazı kız çocukları altı yaşında regl olmaya başladı. GDO'lu soyalar Arjantin'den gemiyle Türkiye'ye sokuluyordu.

Sf: 127
Çocukları ilköğretimde okuyan bir annenin bana gönderdiği mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum:
Bilindiği gibi sağlıklı tarım uygulanmayan tarım ürünleri, zirai ilaçlardan kaynaklanan, yıkamayla bile geçmesi mümkün olmayan kanserojen kalıntılar içermektedir. Artık meyve ve sebzeler dahil, bu tarım ürünlerini göz göre göre tüketmek imkansız hale geldi.
Sofralarımızdan pek eksik edilmeyen tavuk etiyle ilgili gerçeklere gelince:
- "Kemikleri gelişmesin", "sadece et yapsınlar" ve "çabucak büyüsünler" diye yumurtadan çıkar çıkmaz hormon ve antibiyotik verilen...
- 1 saat karanlıkta, 23 saat ışık altında bırakılarak durmadan yemeye zorlanan...
- kuluçka süresi 17 güne inen...
- henüz 45 günlükken aslında bir yumruk büyüklüğünde olması gerektiği halde 1.5 kiloya kadar çıkabilen 40 gramlık civcivler...
Eğer hemen kesilmezlerse, zaten kemikleri kırılarak kendiliğinden ölen zavallılar...
Toksin, hormon ve antibiyotikler verilerek yetiştirilen bu çiftlik tavuklarını yemenin; kansere, karın fıtıklarına, kemiklerin kolay kırılabilir olmasına, akciğer sıvısının bitmesine ve KOAH başlangıcına yol açtığı, onkoloji uzmanları tarafından açıkça belirtiliyor.
"Beyaz et sağlıklıdır" düşüncesi ile sık sık tavuk tüketen onlarca kadın, onlarca gencecik kadın meme kanserine yakalanıyor!
Hepimiz biliyoruz ki, kız çocuklarımız artık erken yaşta adet görmeye başlıyor. Erkek çocuklarımızın göğüsleri büyüyor. Henüz 11-12 yaşındaki çocuklarımız gıdalardan aldıkları bu hormonlar yüzünden erken gelişen metabolizmalara sahip oluyorlar. Yetişkin giyim ve ayakkabı mağazalarından alışveriş edip, diyetisyenler ile fazla kilolarını vereye çalışıyorlar.
Ben, bir anne olarak...
Doğdukları günden beri çocuklarımın sağlıklı ve iyi yetişmeleri için çaba gösteriyorum. Amacım, çocuklarımın gencecik yaşlarda amansız hastalıklarla mücadele etmelerini bir nebze olsun engellemek.
Geçtiğimiz yıllarda oğluma, okulda sadece yoğurt ve ekmek yiyerek karnını doyurmasını öğütlerken; şimdilerde market yoğurtlarının da yanına yaklaşmaması gerektiğini tembihliyorum. Bu sebeplerden oğlumuz iki yıldır okul yemekhanesini istisnalar dışında kullanmamaktadır.
Sağlıklı tarım ürünü olup olmadığını bilmediğimiz meyve, sebze ve tahılları, yazılıp çizilen tüm tehlikelere rağmen okul yemeği menümüzden halen ısrarla çıkarmayan, bakteri ile zehir saçan tavuk ile dana etlerinin, nebati yağların, kızartmaların, sentetik mayalı yoğurtların kullanıldığı yemekhaneyi, önümüzdeki yıllarda da kullanmasını bir anne ve bir baba olarak uygun görmüyor, onaylamıyoruz.
Yukarı ayrıntıları ile belirttiğim tüm haklı sebeplerle, 2014-2015 eğitim yılından itibaren, okul yemeği ücretinden muaf olmayı talep ediyoruz...
Mektup böyle...

Sf: 128
Sadece bir anne değil...
Gıda sağlığı konusunda Sözcü gazetesindeki köşemde yazdıkça onlarca mektup aldım:
- "6 yaşındaki bir kız çocuğu adet görür mü? Hemen tedaviye başlandı ve doktor: 'tavuk yemeğini kesin; içindeki hormonlar bu tür rahatsızlıkları tetikliyor' dedi..."

- "Eskiden evde tavuk piştiği zaman sevinirdik. Çok güzel kokardı. Tavukları en aşağı bir saat pişirirdik. Lezzetine doyum olmazdı. Bugün tavuklar saman gibi lezzetsiz, 15 dakikada pişiyor..."
Konuya girebilirim:
Bedensel ve zihinsel gelişim, sağlıklı ve dengeli beslenme için tüketilmesi gereken hayvansal proteinlerin başıdan tavuk gelir. Örneğin... Tavuk B2, B6, B12 gibi sinir sistemini besleyen ve destekleyen vitaminler yönünden de zengindir.
Ne yapıldı da tavuk-piliç etinden şikayetler bu derece artmaya başladı?
ABD'de vizyona giren "Fed Up" adlı film ve "Food" adlı belgesel var. Biz de tartışmalıyız, bize ne yediriyorlar, bilmeliyiz. Asırlardır nezle-grip olduğunda şifa niyetine tavuk suyu yapılırdı. Özellikle aynı bizde olduğu gibi Museviler tavuk suyuna "Yahudi Penisilini" derdi. Şimdi marketlerden alıp yapın da görün, hiç kokusu tadı var mı?

İşte gelen bir mektup daha:

Sf: 129
Bilinmelidir ki, yazı boyunca yer yer dil alışkanlığıyla tavuk diye bahsedilen canlı, aslında tavuk değil, tavuğumsu diye tabir edilmelidir.
1930'larda sektörün ağababası ABD, daha fazla gıda ve daha az maliyet esasına göre, tavukları yeniden tasarladı.
1946'da; tavukçuluk sektörü gözünü genetik bilimine çevirdi. Gelişmiş ülkelerin sektörel destekleriyle, daha az besinle, daha fazla ete sahip tavuğa ulaşıldı.
1940'lar, ilaç ve antibiyotiklerle büyümenin teşvik edilmesi ve kapalı yerde kalma sonucu ortaya çıkan hastalıkları bastırmak amacıyla bunların tavuk yemlerine katıldığı yıllar oldu.
Tavukların artık, çeşitli yem ve ilaçları içeren beslenme planları vardı.
Genetik bilimi, tavukların haddiden fazla yumurta üretebilmeleri adına da çalışıyordu.
1950 yılına gelindiğinde artık iki ayrı tavuk vardı:
Biri yumurta için...
Biri et için...
Bakınız...
Geçtiğimiz elli yılda ev alma maliyetlerinin yüzde kaç arttığını hesap edebiliriz ya da yeni bir araba maliyeti son 20 yılda ne kadar artmış, bulabiliriz. Oysa yumurta ve tavuk fiyatları iki katına bile çıkmadı! Niye?
Nihayetinde endüstriyel tavukçuluk, hayvanların genetik yapısıyla oynandığı, hareket alanlarının kısıtlandığı ve doğal olmayan yemlerle (çeşitli ilaçlara ihtiva eden yemlerle, örneğin antibiyotiklerle) beslendiği, dar alanda yüksek verime odaklı sanayileşmiş bir hayvancılık sistemidir.
Sistem özünde şudur: Civcivi güneşe çıkartmazsanız, kemikleri sağlıksız gelişeceği için sadece et yapar. Civcivlerin yaşamının ilk haftası boyunca ışıkları yaklaşık 24 saat açık bırakırsanız, bu onları daha çok yemeye teşvik eder. Sonra ışıkları kısa bir süre kapatır ve günde sadece 4 saat hayatta kalmalarına yetecek uyku süresi verirsiniz.
Bu işkencedir. Ve bitmez. Endüstriyel tavukların kas ve yağ dokuları, kemiklerine oranla hızlı gelişir ve bu biçim bozukluklarına, hastalıklara yol açar. Örneğin... Karın boşluğunda fazladan sıvı birikmesi sebebiyle ölüm ve yürüme bozuklukları da kayda değerin üstlerinde oranlarda görülmektedir. Sıkışıklık sebebiyle fiziksel olarak bozulmuş, ilaç verilmiş, pislik ve dışkı içinde yetiştirilen stresli hayvanlara sağlıklı demek ne kadar mümkün?
Biçim bozukluğunun yanı sıra; göz hasarı, körlük, kemiklerde bakteriyel enfeksiyon, belkemiği kayması, felç, iç kanama, anemi, tendon sakatlıkları, alt bacak ve boyun eğriliği, güçsüz bağışıklık sistemi ve solunum hastalıkları sık karşılaşılan sorunlardır.
Çare, antibiyotiktir!
Antibiyotikler tavukların beslenmelerine iki sebeple katılır:
- Büyütme faktörü olarak...
- Gayri sıhhi ortamlarda 38-42 gün aralığında canlı kalabilmeleri için...
Büyütme faktörü olarak kullanılmaları gereklidir zira tüm plan FCR'ya (Feed Conversion Ratio- yemin ete dönüşme oranı) göre yapılmıştır. Alınan birkaç eksik gram birkaç kuruşa mal olur! Binlerce tavuktaki zararı düşünün!
Tipik bir çiftlikte hayvanlar her öğünleriyle birlikte ilaç alırlar, bu zaruridir. Endüstri gayet tabii ki en başından bu durumu biliyordu ancak daha az verimi kabullenmek yerine çöken bağışıklık sistemlerini yem katkılarıyla desteklemeyi yeğledi.
Sonuçta hayvanlar tedavi amacı taşımayan yöntemle yani hastalanmadan önce antibiyotikle beslenmeye devam ediyor, dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi ülkemizde de.
1990'lı yılların sonları ile 2006 yılına kadar, dünyada pek çok ülkede tavukçulukta kullanılan bazı antibiyotikler yasaklandı. Sözgelimi "avilamycin" ve "salinomycin."
Soru şu:
2006'ya kadar yemde kullanılan bu antibiyotiklerin, ülkemizde de yoğun olarak tüketilen tavuk eti-yumurta ve ileri işlenmiş ürünleriyle insan sağlığı üzerinde ne gibi etkileri oldu?
Hayvanların çevresel koşulları değiştirilmediğine göre, bu büyütme faktörü antibiyotiklerin yemlerden çıkarılmasının ardından, yemlere ikame olarak ne ilave edildi?
Maliyeti daha yüksek ve etkinliği bu büyütme faktörü antibiyotikler kadar olmayan (maksimum 42 günlük kesime gitme süresi içinde) maddeler bu durumda perakende fiyatlara neden yansımadı?
Cargill ve Bunge gibi dev yem tedarikçilerinin ve lokal partnerlerinin, en masumu hibrit ve GDO'lu soya ve mısır olmadan, böyle bir sektörün ne kadar süre aynı maliyet esaslarıyla ayakta kalabileceğine dair fikri olan var mı?

Tavuk şoklama odalarında neler yapılıyor ki, tavuk etinin raf ömrü bir yıl oluyor? Tavuk eti yerine bizlere ne yediriyorlar?

Sf: 142
Bu şirketin, ileride yem sektöründe dünyanın en büyük şirketlerinden biri olacağını söylemeye gerek yok sanırım. Köpeğinize, kedinize, balığınıza verdiğiniz katkı maddeli yem kutusu üzerinde bakın bakalım ne yazıyor. Şirket, 1997'de Monsanto'ya satıldı. Yem hammaddedeki ithalatı toptan satışını yapan Agroceres'in Mersin'de bürosu var.

Çünkü: Kitabı yazdığım günlerde Venezuela'da solcu hükümete karşı muhalefet şiddete başvuruyordu. ABD, bu ülkeden solcu iktidar tarafından kovulmayı hiç kabul edemedi, çünkü Venezuela dünyada en çok petrol rezervi bulunan ülkelerin başında geliyor. IBEC'in, Venezuela'da el attığı kuruluşlar içinde petrol şirketleri vardı. Petrol konusunda kendilerine sorun çıkarıldığında hükümetleri elindeki süt şirketi, süt tozu, su gibi gıda ürünlerini kısarak, ayaklanma çıkarmakla tehdit ederek istediğini yaptırırdı. Bugün de halka "gıda ayaklanması" yaptırmak istiyor! Brezilya'daki solcu hükümeti yıkmayı başaran ABD, bakalım Venezuela'da daha neler yapacak!

Sf: 143
IBEC faaliyetleri Latin Amerika ülkelerine "Muz Cumhuriyeti" adının verilmesine sebep oldu Kavram, ilk kez 1904 yılında ABD'li yazar O. Henry tarafından "Lahanalar ve Krallar" hikayesinde kullanıldı. "Kukla yönetim" anlamındaydı...
Bu kavrama neden olan ABD'li bir meyve şirketiydi: "United Fruit Company." Şilili büyük şair Pablo Neruda'nın, şiirinde adı geçen küresel şirket:
Trompetler çaldığında
her şey düzelenmişti dünyada,
ve Tanrı bölüştürmüştü dünyayı
Coca-Cola, Anaconda,
Ford ve diğer şirketler arasında:
Meyve Şirketi
en şerbetlisini aldı,
ülkemin merkezi kıyısını,
Amerika'nın en hoş bölgesini.
"Muz Cumhuriyetleri" olarak
değiştirdiler adlarını ülkelerin...
Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez, Kostarikalı Carlos Luis Fallas, Honduraslı Ramon Amaya Amador, Guatemalalı Miguel Angel Asturias ve Uruguaylı Eduardo Galeano hep bu ABD'li şirketi yazdı.

Gençliğim bu şirketin / "United Fruit Company"nin Latin Amerika'yı nasıl sömürdüğünü ve CIA ile birlikte yerli yoksul halklara nasıl acımasız davrandığını Latin Amerikalı yazarlardan okuyarak geçti. Kolombiya'dan Guatemala'ya askeri darbelerin yapılmasını sağlayan bu şirketti. Marquez nasıl bizim toprakların Binbir Gece Masalları'ndan etkilenip büyük yazar oldu ise, bizler de Yüzyıllık Yalnızlık eserini okuyarak Latin Amerika gerçeklerini / United Fruit Company'nin karanlık faaliyetlerini öğrendik...

Sf: 144
Eli Black'in şüpheli intiharı ABD Sermaye Piyasası Kurulu'nun soruşturma başlatmasına sebep oldu. Böylece, ABD tarihine "bananagate" / "muzgate" olarak geçen skandal ortaya çıktı. Örneğin, şirket Orta Amerika'daki diktatörlere milyonlarca dolarlık rüşvetler dağıtmıştı. Honduras devlet başkanı Oswaldo Lôpez Arellano'nun İsviçre'deki gizli banka hesabına iki defa 1,25 milyon dolar olmak üzere toplam 2,5 milyon dolar rüşvet yatırıldığı ortaya çıktı. Bu rüşvet karşılığında Honduras'taki muz vergisi koli başına 50 cent'ten 25 cent'e indirilmişti. Bu vergi indirimi ise şirkete 7,5 milyon dolar ek gelir sağlamıştı. Vs.

Sf: 146
"Hibrit devriminden" önce ortalama bir et tavuğu verilen yemin dörtte birini et dokusuna dönüştürüyordu. Modern tavuk ise yarısını! Keza...
Yumurta tavuklarının yıllık verimi 200 yumurta iken, 300 yumurta oldu! İktisadi açıdan "yararlı!"
Tavuk pazarında kar marjı az. Ne yapmak gerekiyor; sürümden kazanmak şart! Bu nedenle dünyada son yıllarda tavuk tüketimi hızla artırıldı.
Hiç sorun yok mu? Olmaz olur mu; tavuklara neler yapıyorlar neler:
Örneğin... Yumurta tavukları çok etlenmesi için değil, çok yumurta vermesi için yetiştiriliyor. Bundan dolayı bu tavuklardan doğan erkek civcivleri et tavuğu olarak kullanmak karlı olmuyor. Sadece İsviçre'de her sene iki milyon taze yumurtadan çıkmış erkek civcivin gaz odalarında öldürüldüğü ortaya çıktı! Avrupa Birliği'nde ise, her sene ortalama 280 milyon yeni doğmuş civciv aynı nedenle yok ediliyor. AB gaz odasında değil, öğütme makinelerine atarak parçalıyor! Çünkü, etleri dişi civcivlere yem olarak veriliyor!
Diyeceksiniz ki:
"Milyonlarca civciv arasında erkek ve dişileri nasıl ayırıyorlar?" Tavuk endüstrisi bir yöntem buldu: Tavuk öyle bir şekilde dizayn edildi ki, erkek ve dişi civcivlerin tüyleri farklı renk oldu. Hayvanların cinsiyet organları incelenmeden, sadece tüy renginden cinsiyeti belirleniyor. Bu şekilde saatte 4 bin civciv ayıklanabiliyor. Zamanı daha iyi kullanmak için şu an mekanik ayıklama yöntemleri üzerine araştırmalar yapıyorlar. Naziler'den ne farkları var!

Sf: 147
Bu arada... Dişi tavukları ayrıcalıklı sanmayınız. Ömürleri çok kısa. Dişi bir civcivin yumurtlayabilecek hale gelmesi için 18 hafta gerekiyor. Bu noktadan sonra sadece altı ay yaşıyor. Çünkü yarım sene sonra genelde tavukların aynen doğal tavuklar gibi tüyleri dökülüp, yenileniyor. Bu süreçte yumurtlayamıyorlar. Aslında, yumurtlamalarına ara verip, tekrar bir sene boyunca kullanılabilirler. Ancak, böyle bir ara "yumurta fabrikalarındaki" planı bozuyor! Yaşı büyük tavukların yumurtaları genelde biraz daha büyük olur - bunlar ise pazar ve tüketiciler tarafından istenmiyor. Bundan dolayı tavukların çoğu altı ay sonra öldürülüyor. Bu tavukların eti çok az olduğu için alıcı olmuyor, tavuk unu-yemi yapılıyor...
Maalesef...
Tavuklara yapılan eziyetler yazmakla bitmez...
Yetiştirme yöntemleri hayvanların psikolojisini bozuyor. Birbirlerinin tüylerini koparıyor, yaralıyorlar. Bunu önlemek için tavuklardaki -sinir dokusu bol olan- gagalar kesiliyor!
Et tavuklarına gelince, iskeletleri kas dokusunun aşırı hızlı gelişmesine yetişemiyor. Ağırlık ve kemik yapısı arasındaki dengesizlik bir çok hastalığa yol açıyor. Ayakta durma ve yürüme zorlukları yaşıyorlar. Hayvanlar kronik kemik ve eklem ağrısı çekiyor. Kendi gövdelerinin ağırlıklarından dolayı belirli bir süreden sonra kımıldayamıyor. Zaten istenen de bu, tavuklar ne kadar az hareket ederse, o kadar az kilo alıyor!

Bu tavuk soykırımını ölüm imparatoru Rockefeller dünyanın başına bela etti. Bu düpedüz hayvan katliamı. Ama kimsenin sesi çıkmıyor! Niye acaba?

Sf: 154
CP Group gibi büyük tavukçuluk firmaları zenginleşecekti. Şubat 2006'da, GDO işleri ile ilgilenen bir kuruluş olan GRAIN tarafından yayınlanan detaylı bir raporda; Tayland temelli CP Group ve diğer fabrika tavuk çiftliklerinin bulunduğu 'neredeyse her yerde kuş gribinin görüldüğü' açıklandı."
Bunu sakladılar. Endüstriyel gıda şirketleri hakikatleri hiç itiraf etmedi:
Domuz Gribi... Deli Dana Hastalığı... Ve Ölüm Tohumları ülkemizde yerel sektörleri vurdu. Türkiye'nin en büyük tavuk şirketleri "Köy-Tür", "Mudurnu Piliç", "Şeker Piliç" gibi milli şirketler kapandı.

Bir dönem tavukçuluk sektöründe "YU-Pİ" markası vardı. Sahibi İzmirli vatandaşımız -altay kulübün başkanlarından- Hanri Benazus. İflasından sonra nerede kalıyor biliyor musunuz? Zenginlik günlerinde yaşlılar için yaptırıp İzmir Belediyesine bağışladığı huzurevinde!

Sf: 155
Yumurta canlı'dır. (Yemeyip, kümeste bırakırsanız, bie süre sonra içinden civciv çıkıyor! Yumurtanın kabuğunda milyonlarca küçük delik var. Bu deliklerden yumurtanın içindeki hücreler nefes alıyor. Hücreler nefes aldıkça da yumurtanın içindeki yapı değişiyor. Bu yapı değişmesini biz yumurtanın lezzetinin kaçması, yumurtanın bozulması olarak adlandırıyoruz.) Normal oda veya mutfak sıcaklığında kalan bir yumurtanın, kümesten çıktıktan sonra ortalama 5-6 gün özelliği bozulmuyor. Günümüzde, soğuk zincir içinde tüketiciye ulaştırıldığında yumurtanın raf ömrü (kümesten başlayarak son tüketim gününe kadar süre) 28 güne kadar uzuyor!

Sf: 156
Değil mi ki: Orucu neyin bozacağı konusunda çok hassasız... Televizyonlarda din hocalarına bu konuda sorulanları görünce "şaka mı yapıyorlar" diye düşünüyorum. Şuna şahit oldum: "Hocam, elektrikçiyim; mesleğim gereği küçük de olsa bazen elektrik çarpıyor. Sorum şu: Vücuda elektrik girince oruç bozulur mu?"

Öyle ya... Abdullah Gül ile birlikte New York'a giden Hayrünnisa Hanım, gittiği lokantada yemeğin piştiği tavada daha önce domuz eti pişip pişmediğini sorup; piştiğini öğrenince garsonlardan tavayı değiştirmelerini istemedi mi? İstedi. Yani, konu mühim.

Sf: 157
İstediğim kadar buraya, neoliberal politikalarla tarım ve hayvancılığımızın nasıl bitirildiğini yazayım...
İstediğim kadar buraya, GDO'lu yemlerin, hayvanların ve bizim sağlığımızı nasıl etkilediğini yazayım...
Pek kimse ilgilenmez. Araya "domuz meselesini" katınca herkes pürdikkat kesilir:
- "Hocam yem paket etiketlerinin üzerinde 'domuz yağı kullanışmamıştır' notu olması gerekmiyor mu?"

ABD'li gazeteci Eric Schlosser'in yazdığı Hamburger Cumhuriyeti kitabında; ABD ve AB ülkelerinde ucuz yem üretme uğruna domuz, at, eşek, kedi, köpek ölülerinin artıklarının ve mezbahadan toplanan kanların, küçükbaş ve büyükbaş hayvan yemi üretiminde kullanıldığı, Türkiye'ye de ithal yolu ile bu ürünlerin yıllarca giriş yaptığı çarpıcı bir şekilde anlatılıyor.
Konuyu yıllarca araştıran Schlosser'in verdiği bilgilere göre, tahıl fiyatlarının artması ABD yönetimi üzerinde büyük ağırlığı olan hayvan üreticilerini, daha ucuz sığır yemlerine yöneltti. Özellikle büyümeyi hızlandıran yüksek proteinli maddeler, besicilerin gözdesi haline geldi. Büyükbaş hayvanların tamamına yakın bir bölümü, hayvan ölülerinin atıklarından yapılmış hazır yemlerle beslenmeye başlandı.* Bu leşlerin yanı sıra, sığır yemlerine proteini bol olduğu için hayvan kanı da karıştırılıyor. Kesimlik sığırlar, yıllar boyunca hayvan barınaklarından satın alınan kedi ve köpek leşleriyle beslendi. Yaradılışı icabı yüksek selüloz içeren besinler, yani tahıl ürünü yemeleri gereken sığırlar, bir çeşit etobur haline getirildi. Sığırlar kendi cinsi yedirilerek, bir nevi yamyamlaştırıldı.

*Deli Dana" hastalığının sebep olduğu nedenlerin ortaya çıkmasıyla 1997 yılından itibaren koyun, sığır, kedi, köpek leşlerinden yem yapılması yasaklandı. Ancak kümes hayvanları, at, domuz leşlerinden hala yem yapılıyor.

Sf: 160
Batı mutfağında sığır hep hor görülür ve yalnızca et suyu için kullanılırdı. Koyun ve dana aristokrat sofralarının vazgeçilmeziydi.

Sf: 164
Oyun şöyle kuruldu:
2008'de çiğ süt fiyatının düşürülmesi sonucunda başlayan kriz nedeniyle ne yaptılar biliyor musunuz: 1 milyon baş verimli süt ineğimizi kestiler!
Hayvan varlığının azalması ve 2009'da kırmızı et fiyatının yükselmesiyle sütteki kriz yanında kırmızı ette de kriz yaşanmaya başlandı. AKP iktidarı, krizi önlemek ve et fiyatını düşürmek için et ve hayvan ithalatına izin verdi. Aynı zamanda küresel şirketlerle işbirliği yapılması maksadıyla sıfır faizli kredi vererek yeni işletmelerin kurulmasını teşvik etti. Ülkede hayvan olmadığı için verilen kredi ve desteklerle sığır ithal edildi.

İtibarıyla elinde yerli hayvanı olan ve buna yatırım yapan orta ve küçük düzey besiciler ya battı ya da piyasadan çekildi. Büyükler ise bu sarsıntının şiddetiyle sektöre daha fazla yatırım yapmaktan vazgeçti.

Sf: 166
Meseleyi daha iyi kavramak için size dışarıdan çarpıcı bilgi vermeliyim: Hollanda...
1989 yılında, 50 bin yetiştiriciyle 1.9 milyon baş sığır ile et-süt üretirken,
2014 yılında, 3 milyon yetiştiriciyle 14 milyon 415 bin sığır ile et-süt üretti! Bizde niye tersi oldu? Hollanda'ya (vb.) etlerini satacakları dış pazar lazımdı; Türkiye piyasası sonuna kadar bu ülkelere açıldı...

Sf: 169
Doğu Anadolu Kırmızısı ortalama 11 yavru verirken Holştayn 2-3 yavru doğuruyor! En önemlisi ise, Holştayn genellikle erkek doğururken, Doğu Anadolu Kırmızısı'nda dişi-erkek dengeli. Sadece büyükbaş değil. Küçükbaş hayvancılığı bilerek yok ediliyor. Örneğin... Koyun ve keçinin gebelik süresi 5 aydır, bir doğumda çok yavru verebilir. Sığırın ise gebelik süresi 9 ay 10 gündür ve doğumda ancak bir yavru verebilir. Koyun ve keçi bir yaşından sonra gebe kalır, bir başka deyişle üreme çağına sığırdan önce erişir. Türkiye'nin mera ve otlaklarındaki otlar, seyrek ve kısa boyludur. Yani, mera ve otlaklarımız sığır yetiştiriciliğine değil, koyun ve keçi yetiştiriciliğine uygundur. Beslenme maliyetleri bile sığıra göre çok azdır.

Holştayn 80 litre su içerken Doğu Anadolu Kırmızısı 10 litre su içer. Endüstriyel yöntemlerle yetiştirilen bir sığır, açık havada otlayan bir sığıra göre çok daha fazla su tüketiyor. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) tarafından yapılan bir çalışmaya göre, sadece bir kilogram sığır eti üretmek için; 6.5 kilogram tahıl, 36 kilo kaba yem ve 16 bin litre suya ihtiyaç var. Dünya çapında giderek daha fazla sayıda hayvan, dışarıda otlatılmak yerine iç mekanlarda endüstriyel yemlerle beslendiği için su kaynakları hızla tükeniyor.

AKP'nin hayvancılık politikasına Türkiye'nin en büyük şirketi Koç Grubu bile dayanamadı. Koç Grubu; 2000 yılında faaliyete geçen, yıllık 13 bin 250 büyükbaş hayvan kapasiteli Harranova Çiftliğini kapatma kararı aldı. Harranova A.Ş. Yönetim Kurulu Murahhas Üyesi Güçlü Toker, bugünkü ithalat politikası ile besicilik yapmanın olanaksız olduğunu belirterek, "Biz de besiye yeni hayvan almıyoruz. Almamız demek yüzde 30, yüzde 50 zarar etmek olur" dedi.

Sf: 171
Türkiye'de GDO'lu yem ithalatını serbest bırakmalarının nasıl yorumlamak lazım? Hayvana "bir şey olmaz" kafası mı bu? Ne?
Dünyaca ünlü Londra'daki River Cafe bir İtalyan lokantası. Nasıl bu kadar tanındı / popüler oldu biliyor musunuz? Hayvanın beslendiği yeme göre et lezzetinin nasıl değiştiğini keşfederek!
Yem, hayvan etinin lezzetini değiştirir...

Sf: 172
Araştırmayı Fransız Caen Üniversitesi 2010 yılında yaptı. GDO'nun sağlık üzerindeki etkileri hakkında uzman moleküler biyolog Prof. Gilles-Eric Seralini başkanlığında bilim ekibi, 24 ay boyunca Monsanto'nun Round-up yabani ot ilacının (herbisit) fareler üzerindeki etkilerini inceledi.
Neydi bu "NK603"?
Monsanto'nun ürettiği Round-up herbisiti uygulanarak yetiştirilen GDO'lu mısır çeşidiydi.
Prof. Seralini ve ekibi, bir grup fareyi "NK603" ile besledi. İçme sularına (ABD'de içme suyunda ve GDO'lu mahsullerde izin verilen oranda) Round-up kattı.
Sonuç: farelerin, karaciğer ve böbreklerinde ciddi hasarlar oluştu; hızla kansere yakalanıp öldüler!

Sf: 173
AKP'nin Biyogüvenlik Kurulu 16 çeşit genetiği değiştirilmiş mısır ve 3 genetiği değiştirilmiş soyanın hayvan yemi olarak ithali ve kullanımına izin verdi. Ancak "GDO'ya Hayır Platformu" bileşenlerinin açtıkları dava sonucunda Danıştay Aralık 2013'te iki GDO'lu mısırın ithali ve kullanımının yürütmesini durdurdu. Bunlar; "MON810" ve "MON810x88017" idi. Artık Türkiye'de 14 GDO'lu mısır ve 3 GDO'lu soyanın hayvan yemi olarak ithalatı ve kullanımı yasaldı. Yani, Fransa'daki araştırmada zehirli olduğu anlaşılan NK603 mısırın sadece iki türevi yasaklandı. Ya diğer dördü? Yemeye devam ediyoruz; hayvanlar ve dolayısıyla bizler!

Sf: 175
Sperm düşmanı: Tuz
Kırmızı et...
Protein, demir, çinko ve B proteini yönünden oldukça zengin. Özellikle de çocukların gelişiminde büyük önem taşıyor. Peki...
Günümüzde çocuklarımız veya kendimiz için gerçekten sağlıklı et tüketiyor muyuz?
Bir, iyi beslenme olmadan iyi et olmaz.
Hayvanın nasıl beslendiği, etinin nasıl endüstriyel süreçten geçirildiği önemli. Örneğin...
Ete yapılan kimyasal işlemler çok tehlikeli.

Türkiye'de kullanım izni olmayan, "bradmix" adlı Hollanda'dan getirilen kimyevi maddenin, etlerin hacmini yüzde 25-30 artırmak amacıyla kullanıldığını biliyor musunuz? Bu madde kırmızı etlere; kesim, soğutma, taşıma ve işleme gibi endüstriyel işlemler esnasında kaybedilen su oranını yüzde 5-8 yeniden kazandırmak; veya "marinasyon" denilen, terbiye esnasında daha canlı, parlak ve aromalı bir görünüş sağlamak amacıyla şırıngayla enjekte ediliyor!

Sf: 176
Sadece bu değil...
Ete katkı maddesi çok: Fosfatlar, emülgatörler, askorbik asit, şekerler, kültürler, aroma maddeleri, baharatlar, asitlendiriciler, tuz (NaCI, KCI) gibi...
Kimi örnekler sıralamalıyım: Raf ömrü uzaması yani renk değişimi olmaması için özellikle şarküteri gibi işlenmiş ete, (E250 koduyla)* nitrat ve nitritin sodyum konuyor. Özellikle nitrar bulunan ette kızartma sırasında son derece güçlü kanserojen madde nitrozaminler oluşuyor. Artık sık görülmeye başlanan mide kanserinin sebeplerinden biri budur.
Bozulmayı önleyici sodyum sülfat (E221) pankreas kanserini yüzde 67, lösemi riskini yüzde 700 oranında artırıyor. Başta kolon kanseri olmak üzere her çeşit kanseri tetikliyor. Çocuklarda beyin tümörü oluşturuyor; öğrenme bozukluğu yaratıyor. Özellikle cenin, bebek ve çocuklar için tehlikeli.
Ete şeker konuyor! Aroma vermesi, tuz lezzetini nötrleştirmesi, proteinlerin jel haline dönüşmesi, ürünün kesilip, dilimlenebilir nitelik kazanması, fermantasyon esnasında pH düşmesi, renk oluşumuna katkı amaçlı sakaroz, mısır şurubu vb. kullanılıyor.
Neler yok ki... Yazmakla bitmez:
"Çin tuzu" adını duymuşsunuzdur; "monosodyum glutamat (MSG)".
Maddenin tadı, ne acı, ne tatlı, ne ekşi, ne tuzlu. "Beşinci tat" olarak nitelendiriliyor.
1908'de Tokyo Üniversite'nden kimya profesörü Kikunae Ikeda (1864-1936), Japonya'da sık kullanılan deniz yosununun içinde bulunan bu maddeyi ayrıştırarak buldu. MSG'yi buğday ve soya fasulyesi gluteninden çıkarıp patentini aldı. (2001'de domuzdan üretildiği ortaya çıkınca yer yerinden oynadı.)
Yiyeceklerin lezzetini artırmak için kullanılan "Çin tuzuna" hemen her yiyecekte rastlamak mümkün: Et suyu tabletler, hazır köfte harçları, hamburger, hazır çorbalar, kuruyemiş, sakız, cipsler, dondurmalar, renkli yoğurtlar, salata sosu, çiğ köfte ve benzeri birçok üründe var.

*Sözüm ona... Gıdada kullanılan bir katkı maddesinin E kodu almış olması demek, Avrupa Birliği, Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu güvenlik testlerini geçmiş ve gıdalarda kullanımında bir sakınca olmayan katkı maddesi demektir! ABD'de gıda katkı maddeleri sınıflandırılması GRAS (Generally Recognized as Safe) diye adlandırılır. Yerseniz...
Sf: 177
Gıda ambalajının üzerinde "MSG" ya da E-621 yazıyorsa bilin ki içinde "Çin tuzu" var. Neye yarıyor? "Çin tuzu", yiyeceklerin lezzetini artırıyor, insana yedikçe yediriyor. Bu sebeple yapılan araştırmalara göre yol açtığı en bilinen sorun obezite. Ayrıca... Sinir hücrelerine zarar veriyor, buna bağlı olarak alzheimer, parkinson, epilepsi, pankreas, diyabet, böbrek ve karaciğerde soruna sebep oluyor. Hamile kadınlar "Çin tuzunu" aldıklarında direkt olarak bu madde cenine geçip kalıcı tahribat verdiği ileri sürülüyor. Özellikle bebeklerin ve hamile kadınların bu maddeden uzak durması gerekiyor. AB ülkelerinde üç aylığa kadar olan bebeklerin gıdalarında kullanımı yasak. Aralarında ABD'nin bile bulunduğu yaklaşık 50 ülkede kullanımı sınırlandırıldı. Türkiye'de ise kullanımı serbest! Şaşırmıyoruz artık. Bunlar AKP'nin size yedirdiği haltlar!
Dumanlama / tütsüleme işlemlerine filan girmeyeyim...
Kesilmiş / karkas etler, kanları akmış olduğu için hormon testine cevap vermiyor!
Yani:
Kasabınızdan, etinizden emin olunuz.

11 Aralık 1936'da yürürlüğe giren "Tuz Kanunu" 11 Haziran 1985'te değiştirildi; devlet tekeli kaldırıldı ve Türkiye'de sorgusuz-sualsiz olarak yiyeceklere tuz atılma dönemi başladı. Tuzu beyazlatmak ve topaklanmasına mani olmak için "titanyum dioksit" kullanılıyor. Bu ise, MS hastalığı, sperm sayısında azalma gibi sorunlara yol açıyor.

Sf: 178
"Soya kıyması" adını duydunuz mu?
Bu ürün, yağı alınmış soya küspesi. 25 kiloluk torbalarda kilo fiyatı 1.5 TL civarında. Kullanırken ılık suyla ıslatılıyor, 1 kilo soya kıyması 3 kilo su emiyor. Yani kullanım fiyatı kiloda 50 kuruştan aşağı oluyor. Gerçek etin kilosunun 22-30 TL olduğu yerde tabii ki şirketler bunu kullanıyor.
"Annemin köftesi" gibi köftelerin tamamı soya katkılı. Şirin gözükmesi için de "mix kıyma", "soya proteini" vs. gibi farklı isimleri koyuyorlar ambalaj üzerine!
Bu soya, granül veya toz halinde, beyaz, açık kahve. koyu kahve, kırmızı, yeşil renkleri var; tadı nötre yakın. Ve cevizle karışıp baklavaya; kıymayla karışıp köfteye; unla karışıp ekmeğe, keke vs. konuyor. Afiyet olsun!
Bir danadan 25-30 kilo sinir çıkıyor. Eksi 40 derecede dondurup-öğütüp çıkan unu sosise basıyorlar. Şarküteri ürünlerine dikkatli bakın "yüzde 100 dana" diyor, "yüzde 100 dana eti" demiyor! Yazacak çok örnek var. Mideniz bulanır...

Sf: 179
McDonald's, KFC, Pizza Hut gibi yerlerde her yedi saniyede yemek yiyen bir kişide kanser vakası var! Bunu ben değil, ABD senatosu söylüyor. Fast-food kültürü intiharın öteki adı! Ve insanı yok etmek için neler yapmıyorlar ki...

Sf: 184
Hollanda Maastricht Üniversitesi'nden Mark Post, "Bir domuzdan alınan kök hücreleri 1 milyon faktör düzeyinde çoğaltmamız durumunda, aynı miktarda elde edeceğimiz et miktarı için ihtiyacımız olan 1 milyon domuzu yetiştirmemiz gerekmeyecek" açıklamasını yaptı.

Sf: 185
Dr. Mark Post, 2013'te Londra'da yapılan tanıtımda, yaptığı ilk kültür dana etinden hamburger köftesini yedi. Memphis Meats, test aşamasında 200 gram sentetik eti 11 dolarak mal etmeyi başardıklarını belirtti. Henüz üretim maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle bu yolla üreyilen bir hamburgerin binlerce dolara mal olabileceği belirtildi.
Dört yıl sonra...
Kimler ne "iş" için bir araya geldi: Memphis Meats, hayvan hücrelerinden dana, tavuk ve ördek eti üretme projesi için Microsoft kurucusu Bill Gates ve Virgin Group kurucusu Richard Branson'ın yanı sıra, dünyanın en büyük tarımsal ürün şirketi Cargill'i yanına aldı! Memphis Meats'in sermayesi 22 milyon dolara çıktı.

Sf: 188
Dünyada su durumu vahimdir: 1.4 milyon insan temiz ve sağlıklı su kullanamıyor. 2.6 milyar insan ise temizleme ve arıtma tesislerinden yararlanamıyor. Üçüncü Dünya Ülkeleri'nde sudan kaynaklanan hastalıklar yüzde 80'e ulaştı. Kolera, ishal ve tifo gibi hastalıklardan sadece 1 dakikada 15 kişi hayatını kaybediyor! Dünyada her gün 6 bin çocuk temiz su olmadığı için hayatını kaybediyor.

Sf: 189
Türkiye'de yılda akarsularla birlikte alandan yaşınan toprak; ABD'nin 7, Avrupa'nın 17 ve Afrika'nın 22 katıdır. Fırat Nehri 108 milyon ton, Yeşilırmak 55 milyon ton toprak taşıyor! Her yıl Keban Barajı'nda 32 milyon, Karakaya Barajı'nda 31 milyon ton toprak birikiyor. Erozyonla yılda 90 milyon ton bitki besin maddesi toprakla yitip gidiyor.
İktidarlar seyrediyor... Dillerinden vatan sevgisi düşmüyor...

Sf: 190
Tükettiğimiz yoğurt ne kadar sağlıklı?
Hatırlayınız... Zehirlenen kişilere evde yapılan yoğurt yedirilirdi. Çünkü... Canlı ve doğal halleriyle sağlığımız açısından büyük önem taşıyan süt ve süt ürünleri, "glutatyon" üretiyordu.
"Glutatyon" denen aktif molekül, vücuda giren toksinleri (kanser, yaşlanma ve pek çok hastalığın sebebi zehri) tutarak, hücre tahribatını engelliyor, bağışıklığı güçlendiriyor, iltihaplarla savaşıyordu. Yani "glutatyon" çok değerli...

Sf: 191
"Homojenizasyon" sırasında uygulanan basınç, süt proteinlerinin moleküler yapısını büyük ölçüde değiştiriyor. Değiştirince insan vücudunda bu neye yol açıyor:
Yapısı değişen dolayısıyla sindirilmeyen protein parçacıkları, midede sindirim kısmını atlatarak bağırsaktan direkt kana karışıyor.
Beyin, bu kimyası değişmiş sütü tanımadığı için "düşman" olarak algılıyor ve korunmak için bağışıklık sistemini devreye sokuyor.

Sürekli mücadele eden bağışıklık sistemi güçten düşüyor. Öyle ya, bir değil iki değil ne çok kimyasal gıda yiyoruz. Bunun sonucunda vücut, alerjik hallere, kalp rahatsızlıklarına ve hatta kanser başta olmak üzere pek çok hastalığa yeniliyor.

Sf: 193
Kuşkusuz günümüzde pastörizasyon işlemine tabi tutulmuş yüzlerce gıda var. Süt bunlardan biri. Şunu karıştırmamak gerek:
72-75 derecede 15-30 saniye endüstriyel işlem görmüş süte: "pastörize süt" denir. 135-150 derecede 2-6 saniye endüstriyel işlem görmüş süte: "UHT süt" denir.
"UHT süt" 4 ay, pastörize süt 3 gün tazeliğini korur! Fark budur.
Pastörize iyi bir çözüm ancak ömrü kısa ve soğuk zincir ister. 
Sterilize ise, uzun ömürlü, soğuk zincir istemez ve en kötüsü işlem sırasında faydalı bakterileri yok eder.

Anadolu'da söz var; "bir taşım". Sütün kaynama derecesi için söyleniyor! Yani tencerede ilk köpük oluştuğunda kaynatma işi tamamdır. Tahta kaşıkla şöyle bir çevirip kapatırsınız. Eğer ısrar edip fokur fokur kaynatırsanız "süt ölür" derdi ninelerimiz. Haklılardı. Uzun kaynatma süreleri, sütün protein yapısını değiştiriyor. Ama gel de anlat tüketiciye...

Tüketici gıdalar konusunda fazla bilgili değil. Bilgilendirilmiyor. Örneğin... Patatesten soğana, maruldan ıspanağa hatta baharatlardan ete kadar yiyeceklerin belli oranda radyasyon verilerek raf ömürlerinin uzatıldığını kaç tüketici bilir? Etiket üzerindeki radyasyon verilmiş anlamındaki yeşil rengindeki "radura" işaretini kim anlar? Türkiye'de gıdaları radyasyona tabi kılınmasıyla ilgili "Gıda Işınlama Yönetmeliği" 6 Kasım 1999'da sessiz sedasız yürürlüğe girdi. Gıda ışınlanmasında Gamma-Pak şirketi ilk ve tek onay almış şirket durumunda. Şirketin sahipleri Nevzat Yalçıntaş'ın oğulları (İstanbul Ticaret Odası Başkanı) Murat ve Mehmet Yalçıntaş ile çocukların dayısı Memduh Üretmen. "Az radyasyondan bi şey olmaz" sözü bana hep Çernobil faciasından sonra "çayda radyasyon tehlikesi yok" diyerek çay içen dönemin ANAP'lı bakan Cahit Aral'ı anımsatır!

Sf: 194
Özellikle Ramazan ayındaki reklamlarda iftar sofralarına getirilen Coca-Cola reklamlarına gülüyorum. Cola'da yaklaşık 0.75 gram alkol vardır. Bazı gazlı içeceklerde bu oran daha yüksektir. Örneğin yarım litre asitli kolalı meşrubat içildiğinde bir bardak şaraba yakın alkol alırsınız! TUBİTAK 2006 yılında yaptığı incelemede Türkiye'de satılan kolalı-kolasız meyveli 10 ayrı gazozda litre başına 0.20 ile 1.56 gram alkol oranı bulunduğunu tespit etti!

Sf: 195
Neolitik çağdan beri kullanılan yoğurt sütün fermantasyonu (mayalanması) sonucunda elde ediliyor. İçindeki faydalı bakteriler ve mantarlarla yoğurt yaşayan bir canlı.
Sadece yoğurt değil, kefir ve peynir de doğal "probiyotik" süt ürünleri.
Peki... "Probiyotik" nedir?
Probiyotikleri ilk keşfeden 1908 yılında Nobel Tıp Ödülü'nü kazanan Rus bilim insanı Ellie Metchnikoff oldu.
Probiyotik; bağırsak floramızı koruyan canlı-faydalı bakteriler ve mantarlara verilen isim. Bağışıklık sistemini destekliyor, hastalık yapan mikroorganizmaların çoğalmasını, zehirli toksinlerin kan dolaşımına geçmesini engelliyor. Böylelikle kanser, romatizma, iltihabi hastalıklar, alerji gibi pek çok ciddi sağlık sorununu önlüyor ve iyileştiriyor. Keza.
Otizmi, depresyonu, şeker ve böbrek taşları oluşumunu azalttıklarını savunan pek çok hekim var. 
Canlı, doğal gıdayla kolaylıkla alabildiğimiz "probiyotik" şimdilerde doktor önerisiyle eczanelerden tablet halinde alınabiliyor! Niye? Çünkü yoğurdu, yoğurt olmaktan çıkardılar. Yoğurdu öldürdüler! Nasıl mı?
Canlı-doğal yoğurt, kefir, peynir, turşu, ekmek, bira ve şarap maruz kaldıkları fermantasyon sonucunda bolca "probiyotik" içeriyor. Sütün yoğurt yapılmak üzere fermante edilmesi (mayalanması) sonucu içinde; laktik asit olarak adlandırılan canlı, faydalı bakteriler oluşuyor.
Bunlar arasında en önemlileri; "Lactobacillus" ve "Bifidobacterium." Bunlar bir çeşit probiyotik...
Evde çiğ veya pastörize sütle yapılan yoğurtta laktik asit bakterileri ölmez. Yani, dolaba konulduktan sonra yavaşta olsa üremeye, laktozu parçalayıp laktik asit üretmeye devam eder. Asitlik arttığından yoğurtta ekşi bir tat oluşur. Çünkü, laktik asit bakterileri kendinden başka bakterinin -yani zararlı bakterilerin- yaşamasına izin vermez; dolayısıyla yoğurt küflenmez, sadece ekşime yapar.
İşte bu hakiki sütten yapılan doğal yoğurttaki maya bakterisinin latince adı, "Lactobacillus bulgaricus." Oysa. Bugün yoğurtlarda maya için laboratuvarda üretilen bakteriler kullanılıyor. Bunların adı ise, "Leuconostoc" ve "Chloromisis."
Sf: 196
Laboratuvar ortamında oluşturulan bu iki kimyasal bakterinin sahip olduğu özellikler sonucu ortaya kimyasal ürün çıkarılıyor. Buna "yoğurt" diyorlar! Bu "yoğurdumsu şey" ne sulanıyor ne ekşiyor.
Kimyasal işlemler sütün başına ne getiriyor ise, yoğurdun başına da o getiriliyor. Yoğurt, yoğurt olmaktan çıkıyor!
Hani deniyor; "Coca-Cola'nın sırrı kimseye verilmiyor!" Laboratuvar ortamında hazırlanan yoğurdun da sırrı var; ithal özel maya kullanılıyor. Bu mayanın sırrı Türkiye'de kimsede yok! Çünkü üreticisi küresel yabancı şirket. Mayayı oluşturan bakterilerin genetik kodlarını bir kez kullanıma göre ayarlıyor. Yani hazır yoğurt, maya olarak kullanılsa bile aynı kıvamda yoğurt olmuyor.
Yani, "hibrit yoğurt!" Sadece bir seferlik! İkinci kez yapmaya kalkıştığınızda aynı tadı vermiyor. Yani evde üretemez hale geliyorsunuz!
Durun bitmedi...
- Bazı firmalar, endüstriyel yoğurdun maliyetini azaltmak ve tereyağı üretmek için sütün içindeki yağı alıyor; ver yerine margarin ekliyor!
- Yasal olmamasına rağmen yoğurda "pimarisin" (natamisin) adlı katkı maddesi ekleniyor. Bu madde, yoğurdun küflenmesini engelliyor; tadının-kokusunun değişmemesine sebep oluyor.
- Yoğurda, kanserojen olduğu bilinen "aspartam", "sakarin" gibi tatlandırıcılar ilave ediliyor.
- Dikkatinizi çekmiştir: Üretilen endüstriyel yoğurtların imal tarihleri ile son kullanmak tarihleri arasında büyük bir aralık var. Bazı markalarda süre 7 gün iken, bazı markalarda ise 1-1,5 aya kadar çıkabiliyor! Geleneksel yoğurdun dayanma süresi en fazla 4-5 gün. Aradaki fark birinin yoğurt olmadığını ispatlamıyor mu?
Çapa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar, endüstriyel yoğurdun yoğurt olmadığını ve kansere yol açtığını yıllardır söylüyor. Türkiye'de yoğurdun 10-15 yıl önce kesinlikle böyle olmadığını hatırlatan Dr. Dizdar, bu yeni yoğurt yönteminin bilinçli bir şekilde Türkiye'ye dayatıldığını iddia ediyor. Bu güçlerin, yoğurda ilişkin Türkiye'deki yasal tebliğleri bile değiştirdiğini ifade ediyor.

Sf: 197
Türkiye'de Kars gravyer peyniri meşhurdur. 40 yıl önce Kars'ta 90 mandıra vardı; bugün sadece 5 mandıra var!
Çuvaldızı kendimize de batırmalıyız:
Türkiye'de ister sağ ister sol hareketler, mücadeleyi salt siyaset çemberi içine hapsetti! Örneğin, yemeğin kalitesi için " damak tadı mücadelesi vermeli" dersem bu çoğu solcuya komik gelecektir! Oysa bu, küreselleşmiş gıda diktatörlüğüne karşı Anadolu biyo çeşitliliğinin korunması mücadelesidir.

Sf: 198
Bugün... Fast-food kültürüne karşı 132 ülkede hızla yayılan "Slow Food Devrimi"  bu söyleşilerden-makalelerden-mücadeleden doğdu. Tecrit edilen, asi / şiddet yanlısı görülen -İkinci Dünya Savaşı'nın kahramanı- komünistler ile İtalyan köylüsü yıllar sonra yeniden böyle buluştu!
Bizim solcular gıda meselesini burjuva sorunu sanıyor! Küresel gıda şirketleri "meydanı boş bulup" insan-çevre sağlığını tehdit ediyor.

Sf: 199
Kimyasal katkı maddelerinin pek çoğu ısıya, ışığa, asitlere, alkalilere karşı dayanıklı; ve bu nedenle raf ömürleri oldukça uzun. Sadece süt ve yoğurt değil; kekler, bisküviler, gofretler, çikletler, bonbon şekerler, drajeler, kuru toz içecekler, tatlılar, krema tozları, hazır çorbalar, soslar, sosisler, konserveler aklınıza ne geliyorsa o gıdalara bu yapay renklendiriciler konuyor! Dondurmanın külahında bile bu kimyasal renklendirici var!
Yoruldunuz mu? Yerken hoşunuza gidiyor ama!
Durun. Sadece bu kadar değil...
- Düşük kalorili bir tatlandırıcı olan "asesülfam potasyum (asesülfam-k) E950" katkı maddesi var. Şekerden tam 130 kat tatlı ama kalorisi düşük. Süt ve süt ürünlerinde, diyet ürünlerde, meyveli yoğurtlar, hazır tatlılar ve pudinglerde kullanılıyor. Yapılan fare deneylerinde uzun süreli ve çok miktarlarda kullanımında göğüs-organ tümörlerine, akciğer-solunum yolu hastalıklarına sebep olduğu; ve kısa süreli çok miktarda kullanımda ise baş ağrısı ile depresyona yol açtığı tespit edildi.
- İçine katıldığı ürünün akışkanlığını-kıvamını düzenleyen, jelleştirici olarak kullanılan "carrageenan (karagenon) E407" katkı maddesi var. Yoğurtlarda, peynirlerde, puding ve dondurmalarda başta olmak üzere pek çok gıda ürününde bu kimyasal kullanılıyor. Kalp damar hastalıklarına, diyabet ve kansere sebep oluyor.

Sf: 200
Burada değerli bir bilim insanını anmalıyım: Trans yağların damarları tıkadığını ve yasaklanması gerektiğini yıllardır bıkmadan usanmadan kahramanca savuran Fred Kummerow! Trans yağların kalp hastalıklarına sebep olduğunu ilk 1950'lerde söyledi. Araştırmalarında kalp krizinden ölen hastaların damarlarında yüksek miktarda trans yağlar bulunduğunu tespit etmişti. Daha sonra trans yağlarla beslenen farelerde damar sertleşmesinin (ateroskleroz) geliştiğini, bunların diyetten çıkarılmasıyla aterosklerozun gerilediğini tespit etti. Yaptığı araştırmasını 1957'de yayınladıktan sonra trans yağların miktarının azaltılması için çabaladı ama başarılı olamadı. Yılmadı. 2009'da FDA'e başvurarak trans yağların yasaklanmasını istedi, cevap alamayınca 2013'te FDA ve Sağlık Bakanlığı'nı dava etti. FDA, 3 ay sonra trans yağların güvenilir olmadığını, bunların tamamen kaldırılması icap ettiğini açıkladı. Ve FDA 2015'te trans yağların üç yıl içinde Amerikan diyetinden tamamen çıkarılmasını istedi. Kummerow bu yıl ABD'de 102 yaşında evinde hayata gözlerini zaferle kapadı...

Sf: 201
Yoğurdun peygamberi
"Bağırsak" deyip geçmeyiniz...
Yaşadığınız birçok sıkıntının sebebi, bağırsak sağlığının bozulması. Günümüzde sağlıklı birey, ancak sağlıklı bağırsakla var olabilir.
Ne demek istiyorum: Bağırsak en başta bağışıklık sistemimizi kontrol ediyor. Bununla da kalmıyor, psikolojik sağlığımız üzerinde de en etkili sindirim organı.
Modern tıbbın -zararlı yan etkilerine rağmen- ilaç kullandırarak tedavi etmeye çalıştığı (şeker, şişkinlik, hazımsızlık, yüksek tansiyon, alerji gibi) hastalıkların / rahatsızlıkların etkin tedavisi ancak "bağırsak florasının" düzenlenmesiyle mümkün.
Nedir bağırsak florası?
Kalın bağırsakların doğal koşulu / ortamı anlamına geliyor. Buradaki 500 çeşit bakteriden oluşuyor. Salıklı bağırsak florasında, bunların yüzde 98'i faydalı bakteri.
Meselenin hayati önemini anlamak için sağlıkla bağırsak florasının görevlerini sıralamak gerekiyor:
- Zararlı bakterilerin çoğalmasını engeller.
- Toksinlerin ve zararlı bakterilerin karaciğere ulaşarak bu hayati organı yormasına mani olur.
- Proteinlerin, sindirilemeyen gıdaların parçalanmalarına ve emilmelerine yardımcı olur.
- Alerjileri engeller.
- K2 vitaminini üretir ve vücudun kullanabileceği hale getirir.
- Seratonin gibi ruh halimizi belirleyen nörotransmitterleri üreterek psiko-aktif maddelere tepki gösterir.

Sf: 202
Yani, vücut sağlığı için ne derece önemli olduğunu gördünüz. Bağırsaklarımızın beyne gönderdiği sinyaller beyinden alınan sinyallerden daha fazladır. Bu sebeple kimileri "karnımızdaki ikinci beyin" diyorlar!
Fakat...
Endüstriyel / kimyasal gıdalar sonucu kalın bağırsaktaki flora dengesi bozuluyor.*
Bağırsak florasının bozulması demek, zararlı bakterilerin fazlalaşması ve zararlı mantarların büyümesi anlamına geliyor. Keza. Bağırsaktaki flora kişide psikolojik olarak hissedilen endişeyi, acıyı ve ruh halini bile derinden etkiliyor. Duyguların belirtisi bağırsakta hissediliyor. Kuşkusuz bağırsak insanlarda sadece sevinci ve üzüntüyü kontrol etmiyor anı zamanda vücudun sigortası bağışıklık sistemini de kontrol ediyor. Peki... Nedir bu şahane sistemi, yani sağlıklı bağırsak florasını bozan etkenler:
Maalesef kötü beslenme en baş sırada yer alıyor:
- Hazır yiyecekler (her çeşit hazır satılan gıda),
- Geç yemek yemek,
- Az su içmek,
- Asidik toksinli beslenmek...

*İnsan vücudunda 100 trilyon hücre bulunduğu tahmin ediliyor; bundan on misli fazla miktarda mikrop da vücudun deri, ağız, vajina, bağırsaklar gibi çeşitli bölgelerinde yerleşmiş bulunuyor. Bu mikroplar bulundukları yerlere göre o bölge "florası" olarak adlandırılıyor. ("Mikrobiyota" tanımı da kullanılıyor.) "Bağırsak florası" dendiği zaman bağırsaklarımızda yaşayan tüm mikropları anlıyoruz. Bağırsak florasında en azından bin farklı türden bakteri ve bunlara ait üç milyondan fazla gen (insan genlerinden 150 misli fazla) bulunuyor. Bunların ağırlığı iki kilogramı buluyor.
"Mecbur kalmazsanız sezaryen doğum yapmayınız" denmesinin sebebi bağırsak florasıyla ilgilidir. Bebek anne karnında steril bir ortamda gelişir ve ilk mikropları / milyarlarca yararlı bakteriyi dünyaya gelirken anenin doğum kanalından, vajinasından, derisinden, memesinden ve soluduğu havadan alır. Bu da bebeğe onu hastalıklardan hayatı boyunca koruyarak probiyotikler aşılar.
Bebek sezaryenle dünyaya gelirse bu özel bakteri yağmurundan mahrum olur. Bağırsak florası, doğumun üçüncü gününde bebeğin beslenme şekline göre değişir. Anne sütü emen bebeklerin bağırsak mikrobiyotasında "bifidobakteriler" hakim olur. Üç yaşına gelindiğinde bağırsak florası artık belirlenmiş ve erişkinlerinkine benzer bir hale gelmiştir; ve bu ömür boyu sürer.

Sf: 203
Ne yazık ki yıllarca yuttuğumuz, çocuklarımıza yutturduğumuz pek çok tıbbi tedavinin vazgeçilmezleri de bağırsak florasını darmadağın ediyor:
Antibiyotikler, ağrı kesiciler, romatizma ilaçları, antidepresanlar, kortizon...
Çaresizce, beslenme, çevre şartları, hava kirliliği sebebiyle maruz kaldığımız toksinler; ağır metaller, hormonlar, kimyasallar, sezaryen ve karın ameliyatları, bazı aşılar, stres...
Anlaşılacağı üzere "mesele" sadece, "elma elma değil, domates kokusu domates kokusunu benzemiyor" meselesi değil arkadaş!
Vücudun tanımadığı kimyasal gıdalar, bağırsak çeperine / duvarına sürekli olarak yapışıyor, burada birikiyor ve zamanla bağırsakta bulunan floranın değişmesine neden oluyor.
Bu endüstriyel yiyecekler vücuda girdiklerinde zehre dönüşüyor. Bunun ilacı sağlıklı yoğurt ama küresel şirketler bunu engelliyor... Nasıl mı?
Pasteur'ün ölümünden sonra Pasteur Enstitüsü'nün başına Rusya doğumlu biyolog Ellie Metchnikoff geçti. Rusya'nın tanınmış bilim insanlarındandı. Yahudi kimliğinden dolayı baskı gördüğü için Odessa Üniversitesi'ndeki kürsüsünü terk edip Avrupa'ya gelmişti. Pasteur kıymetini keşfedip, Öğretmen Okulu'nda bir laboratuvar vermişti. Akyuvarların vücuda giren mikropların etrafını kollarla sarıp hücre içine yutması / fagositoz keşfiyle 1908 Nobel Tıp Ödülü'nü aldı.
Metchnikoff mikropların "kaderini" değiştirerek "mikrop fobisini" yendi. Vücutta yaralı bakterilerin olduğunu ileri sürdü.
Bağırsakta yararlı bakteriler bulunduğunu tespit eden ilk bilim insanı oydu!
Ömür uzatan bu faydalı bakterilerin -Avrupa'da az bilinen yiyecek- yoğurtta bulunduğunu söyledi. Yüz yaşını aşmış Bulgar çobanların ekşimiş süt / yoğurt dediklerine dikkat çekti.
Unutmadınız değil mi? Evde yapılan geleneksel yoğurt maya bakterisinin, Latince adı neydi: "Lactobacillus bulgaricus!"
Bu ismi veren kişi, Metchnikoff idi! Sütü ekşiterek yoğurda dönüştüren bakterinin gerçekten de olağanüstü bir laktik asit üreticisi olduğunu keşfeden bilim insanıydı.
1903'te yazdığı İnsanın Doğası kitabı İngiltere ve ABD'de epey ilgi uyandırdı.

Sf: 207
Bugün Türkiye'nin "dünya markası" diye övündüğü "Chobani" marka yoğurt ABD'de "Greek Yoğurt" (Yunan yoğurdu) diye satılıyor! Sahibi Hamdi Ulukaya İngiltere pazarına girmek istedi; "Yunanistan'da imal etmediğimiz yoğurda 'Greek Yoğurt' diyemezsiniz" dediler. Girmekten vazgeçti "satamam" diye!

Sf: 208
Kaynak ve maden suları açısından dünya üçüncüsü olan Türkiye'de şişelenmiş içme suyunun yüzde 70'i yabancıların elinde! İlk üç büyüğün pazar payı; yüzde 29 Nestle, yüzde 18.4 Coca-Cola, yüzde 10.5 Danone. "Evian" su ile Danone dünya pazarında da üçüncü sırada. Bugün dünyada en hızlı büyüyen sektörlerden pet şişenin pazar payı 100 milyar dolara yaklaştı. Coca-Cola, Pepsi gibi küresel şirketler pazara hızlı giriş yaptılar: Şu an pazarın yüzde 12'sine sahipler. Öte yandan dünyada pazarlanan şişelenmiş suların beşte ikisi musluk suyu! Coca-Cola'nın "Dasani" markasıyla musluk sularını filtre edip sattığı suyun içinde kansere sebep olacak "bromate" tespit edildi. Şirket suyu piyasadan çekmek zorunda kaldı.

Sf: 210
Köylünün, köy kamyonlarına binip yanında getirdiği yoğurdu, peyniri, yumurtayı, tavuğu, tereyağını, sebze-meyveyi şehirdeki köy pazarında satmasını, "kontrol dışı" bulup karşı çıkıyorlardı.
Aslında bunlar... Ekonomik kazancın dışındaki, tüm toplumsal öncelikleri göz ardı eden vahşi kapitalizmin sözcüleriydi. Öyle anlatıyorlardı ki... Sanki ülke tarımı, tüm iktisadi sorunları temel kaynağıydı!
Türkiye'nin milli stratejik sektörü tarımı yağlı urganla boğdurmak; köylüyü "düşmanlaştırmak" istiyorlardı.
Türk köylüsünü geleneklerinden koparmanın hele de toprağından koparmanın ne kadar güç olduğu malumdur. Anadolu'da tarım on bin yıldır var. O halde... Türk köylüsünü toprağından koparmanın yolu neydi? Onu sürekli zarar ettirip, "illallah" dedirtmekti! Yoksa köylüye ata toprağını bıraktırmak mümkün değildi. Hedef belliydi; zaman içinde üretici zarar ettirilip toprağından koparılacaktı. Bunun yolu siyasi iktidarların tarım politikasından geçiyordu...

Sf: 213
Dünya hayvansal ürün piyasalarını, et, süt piyasalarını - "komünizme yenik düşmemesi için"- AB'ye bırakan ABD, aynı dönemde süt ve süt ürünlerinde fazla vermeye başladı. Yani AB ile tersi oldu; ithalatçı / satın alma konumundan ihracatçı / satma konumuna geldi.
Yine de bunlar pek sorun yaratmadı. Dünya gıda piyasaları genişliyordu. Özellikle 1973-74 petrol fiyatlarının artışı Ortadoğu'da büyük gelir artışına sebep oldu. Bölgedeki -başta Araplar olmak üzere- insanların gelirlerindeki ilk artış doğrudan tüketime yansıdı.
Hangi tüketime? Elbette ilk önce gıda tüketimine! Ortadoğu'da gıda ithalatı patlaması yaşandı. 1973'te 2 milyar dolar civarında olan gıda ithalatı, 1980'lerin başında 20 milyar dolara yükseldi. Fakat. Ortadoğu pazar yeterli değildi. ABD ve AB'ye yeni pazarlar gerekiyordu. Ama Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin başta dış borç olmak üzere ekonomik sorunları vardı. Bu iktisadi kriz dünya piyasalarında durgunluğa sebep olmuş ve ithalat darlaşmıştı.
Elinde tarımsal fazlalık oluşmaya başlayan / depoları dolu ABD, AB ne yapacaktı?

Öncelikle yeni pazarlar bulmaları şarttı. İyi de her ülkenin petrol kuyusu yoktu ki! Örneğin, Türkiye ne yapacaktı? Üstelik tarım ülkesiydi! Yani, ABD ve AB'nin elindeki tarımsal fazlalığa ihtiyacı yoktu; kendine yeten dünyadaki yedi ülkeden biriydi. Bir "hal çaresi" bulunmalıydı. Çünkü...

Sf: 214
ABD ihracatı düşmeye başladı: 1980'de 43,3 milyar dolara ulaşan tarım ihracatı büyük gerilemeyle, 1986'da 26 milyar dolar seviyelerine indi. Buna karşın ithalat arttı. İç pazarında, talep artışı yüzde 1 olarak gerçekleşirken, üretimdeki artış yüzde 2 idi. Bu durum büyük gıda stoklarına sebep oldu.
ABD'li küçük çiftçi yıkıma sürükleniyordu. Bankalardan aldığı kredileri geri ödemekte zorlanınca, geri ödenmeyen krediler yüzünden finans piyasaları da zorlanmaya başladı.
Amerikalı çiftçi, artık tarım ürünleri ihraç etmeyen ABD'ye ateş püskürüyordu.
Tarih: 10 Kasım 1982.
ABD tarımının içinde bulunduğu durumu tartışmak ve çözüm yolları aramak için Şikago'da yapılan "Ulusal Tarımsal Bankacılık" konferansında şöyle dedi bir üretici:

Burada herkes, tarımın felaket içinde olduğunu söyleyecektir. Pamuk stokumuz geçen yılki miktarın iki-üç katından fazladır. Buğdayın devreden stoku iki yıl öncesinden yüzde 43 fazladır. Soya stoku gelecek yıl bu yıldan yüzde 60 fazla olacaktır. Satamıyoruz. Çünkü Avrupa Ortak Pazarı 20 yıl önce tarımda kendi kendine yeterli olmak için inşa edilmiştir. Fakat bu nokta geçilmiştir. Ortak Pazar 1960'lardaki yıllık 20 milyon tonluk net hububat ithalatçılığı konumundan, 1980'lerde net hububat ihracatçısı konumuna gelmiştir. Bu amaçlanan kendi kendine yeterliliğin çok ötesindedir. Para yatırımları ihracata yönelik çok artmış ve Amerikan üreticisiyle rekabet durumu yaratmıştır. Bizim üreticilerimiz, Avrupalı kapitalistlerin hazinelerine karşı mücadele vermek zorundadır.

Aynı dönemde benzer sorunlar AB'de de yaşandı. Aşırı üretim sonucu stoklar büyüdü. Yemlik tahıl stokları 200 milyon tona, ekmeklik tahıl stokları 150 milyon tona ulaştı. Et ve süt ürünlerinde ise kısa sürede tüketilemeyecek dev stoklar oluştu. Sonunda beklenen gerçekleşti...

Sf: 215
ABD, o güne kadar tonu hiç 155 doların altına düşmemiş buğday fiyatlarını 70 dolara indirdi! AB ve özel olarak da Fransa'nın pazarı olan Afrika ülkelerine tarım ürünleri ihracatı için büyük hamle yaptı. Yetmedi...
Dünya fiyatları 180 doların üzerindeyken, Mısır'a tonu 25 dolara, 1 milyon ton buğday unu sattı. Fas'a 2 milyon ton hububat ihraç etti. Yine Mısır'a çok düşük fiyatlarla tereyağı ve peynir sattı. ABD bunları uzun vadeli krediler sağlayarak verdi. Buna karşın...
AB de, eli kolu bağlı beklemedi. Rusya'ya o güne kadar dünya piyasalarında görülmemiş fiyata, tonu 450 dolara tereyağı ihraç etti. Bu fiyat AB'nin çiftçilerine ödediği destekleme fiyatının bile yalnızca yüzde 14'ünü karşılayabiliyordu.

ABD ile AB arasında rekabet sertti. Buğdayın ton başına dünya piyasa fiyatı 100 doların altına kadar düştü.
Bu sürdürülemez bi tarım ticaretiydi.

Gerçi... Ucuz gıda aldıkları için Cezayir, Mısır, Irak, Fas, Tunus gibi ülkeler bayram ediyordu. "Bağımlılığın" kendilerine neye mal olacağının henüz farkında değillerdi.

Sf: 216
Yerli üreticiyi dışlayan, "sosyal devleti" kaldıran ve ithalatı teşvik eden bu kararın, GSMH'nın yüzde 25'ini oluşturan tarıma ne kadar büyük ölçüde yansıyacağını kestirmek zor değildi.
Uygulanan politikaların ilk sonucu buğday, pamuk gibi ürünler için ithalat kapılarının açılması oldu. Tarımda açılan bu ithalat kapısından daha sonraki yıllarda birçok ürün girecekti...
Türk tarımı kapitalist piyasanın insafına terk edildi. Çiftçi-köylü şaşkındı. Yetmezmiş gibi üreticiler "devlet hazinesini soyan hırsız" gibi gösterilmeye başlandı. (Ki ABD'nin, kendi çiftçisine 1978 yılında sağladığı 3.5 milyar dolar teşvik 1986 yılına gelindiğinde 42.5 milyar dolara ulaştı! Türkiye'ye ise tersi dayatılıyordu: "Desteklemeye son verin!")

Sf: 217
Türkiye, Dünya Bankası ile bugüne kadar 200'e yakın anlaşma imzaladı. Yapılan kredi anlaşmalarının sektörel dağılımında tarım yüzde 19.2 ile başta geliyor. İkinci sırada enerji: yüzde 17.7, üçüncü sırada finansman var. 15.3.

Sf: 218
- Tarım yapamayan köylü en büyük gelir kaynağı olan toprağını terk edip şehirlere göçtü. 1980'lerden sonra kır-kent nüfus dağılımında ciddi kırılma meydana geldi. 1980-85 yılları arasında 3 milyon 819 bin 910 kişi göç etti.
- Durum öyle vahim hale geldi ki; ülkesinde bulamadığı olanakları Türkiye'de bulan yabancı şirketler, zehirli atıklarını, topraklarımıza-ırmaklarımıza-denizlerimize boşaltmaya başladı!

Sf: 220
Meksika, -Türkiye gibi- bir zamanlar tarımsal üretimi kendine yeten ülkeydi. Ne zaman ABD ile Kanada'nın kurduğu Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması'na (NAFTA) 1994 yılında katıldı önce borç batağına yuvarlandı.
"Tefeci akbabaların" eline düşen Meksika, IMF ve Dünya Bankası'nın dayatmalarıyla "Yapısal Uyum" programlarını yürürlüğe soktu. Bu programlar çerçevesinde özelleştirmeler ile en temel ve karlı kamu işletmeleri, ABD'li tekeller ve onların Meksika'daki işbirlikçilerine peşkeş çekildi. Keza. Ülkeye gelir sağlayan tarımsal ürünlerden mısır, fasulye ve şekerpancarının ithalatı serbest bırakıldı.
IMF ve Dünya Bankası'nın hazır reçete olarak tüm borçlu ülkelerin burnuna dayadığı "kamu açıklarını kapatma" gerekçesiyle tarım destekleme fonları, sübvansiyonlar kısıtlandı ya da tamamen kaldırıldı.

Sf: 221
Gübre, zirai ilaçlar ve diğer tarımsal girdilere yüksek oranlı zamlar yapıldı. Tarım kredilerinin faizleri artırıldı. Meksika köylülüğü ve tarımsal üretimi çöktü. Ve...
Kısa bi zaman öncesine kadar söz konusu ürünleri ihraç eden Meksika, tüketilen fasulyenin yüzde 40'ını, mısırın yüzde 25'ini, şekerin yüzde 30'unu ithal eder duruma geldi.
Uygulanan hayvancılık politikaları sonucu, taze süt tüketimi yüzde 41, et tüketimi yüzde 30 azaldı. Tarım işçilerinin yüzde 30'u topraktan koptu; işsiz kalarak göçe zorlandı.
Arjantin, Peru, Bangladeş, El Salvador, Brezilya, Aşağı Sahra Afrikası, Hindistan, Pakistan, Bolivya, Ruanda, Zimbabwe, Polonya, Macaristan ve kuşkusuz Türkiye farklı olmayacaktı. Hepsi aynı "kaderi" paylaştı. Bu ülkeler önce borçlandırıldı ve sonra "Yapısal Uyum Programı" dayatmasıyla tarım pazarlarını küresel gıda devlerine açmayı kabul etti.
Hemen her ülkede aynısı oldu.

Sf: 222
Sadece Konya bölgesinde üretilen buğday Türkiye'yi doyuracak iken, buğday ithal edilmeye başlandı!

Samir Amin 2003'te Monthly Review'de yayımlanan makalesinde, üçüncü dünya ülkeleri tarımı ile Batı'nın kapitalist tarımı arasındaki astronomik verim farklarına işaret ettikten sonra olası sonuçları tartıştı:

Sf: 223
"Bugünün üç milyar köylüsünün pazara sunduğu gıda ürünlerinin otuz milyon modern çiftçi tarafından üretileceği düşünülebilir. Böyle bir seçeneğin gerçekleşmesi için verimli toprakların önemli bir miktarının şimdiki köylülerin elinden alınması ve yeni kapitalist çiftçilere transfer edilerek milyarlarca rekabetçi olmayan üreticinin kısa bir tarih dilimi içinde ortadan kaldırılması" gerekecektir.
Samir Amin sordu: "Bu milyarlarca insana ne olacak?"

Yazacağım... Çünkü bu soru kitabın yazılma sebebidir!

Sf: 224
AVRUPA "ORTAK", TÜRKİYE "PAZAR"
Tespit 1)
Atatürk dedi ki:
"Efendiler! Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık, Osmanlı tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanmıştır. Vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!" (6 Mart 1922, TBMM)
Tespit 2)
Tarih: 18 Kasım 2006.
AKP İzmir İl Gençlik Kolları'nın düzenlediği "Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Toplumsal Etkileri" başlıklı toplantının konuğu Liberal Düşünce Topluluğu Başkanı Prof. Dr. Atilla Yayla idi. Şunu dedi:
"Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder. İleride bizlere, 'neden her yerde bu adamın (Atatürk'ün) heykelleri, fotoğrafları var' diye soracaklar."
Bu konuşmadan bir gün sonra...
Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan telefonla ulaştığı Prof. Yayla'ya şu soruyu yöneltti: "Siz Liberal Düşünce Topluluğu'nun başındasınız. Bugüne kadar AB'den kaç para aldınız?"
Prof. Yayla şu yanıtı verdi: "Her şeyimiz yasaldır. İki adet ifade özgürlüğü projesi için AB'den 450 bin euro aldık. Ne var bunda..." (22 Kasım 2006, Hürriyet)
Tespit 3)
Yıl, 2012. AKP hükümetinin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker'e, Fransa hükümeti tarafından "Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı" (Chevalier dans l'Ordre du Merite Agricole) verildi. Bakan Eker, Şövalye Liyakat Nişanı'nı Paris'te düzenlenen törenle Fransa Tarım Bakanı Stephane Le Foll'ün elinden aldı.
Bakan Eker yaptığı konuşmada, 1883'ten bu yana verilen şövalye liyakat nişanının ilk kez bir Türk bakana verildiğini hatırlatarak, "Şövalye Liyakat Nişanını, dostluğumuzun her gün geliştiği bir ülkenin bakanından almaktan onur duyuyorum" dedi.
Dış Ticaret Müsteşarlığı verilerine göre; Türkiye, 2010-2012 yılları arasında ilk kez Fransa'dan 250 milyon dolar tutarında canlı hayvan ve et ithalatı yaparak, bu ülkenin 2008 yılından bu yana tarımda yaşadığı krizi atlatmasına yardımcı olmuştu.

Sf: 226
Hele 1996'da başbakan olan Necmettin Erbakan "para musluğunu" köylü lehine sonuna kadar açmıştı. Bir önceki hükümet tarafından öngörülen destekleme fonu 38 trilyon TL idi. Refah-Yol, 1996 yılı ikinci yarıda yaptığı hamle ile 1996'daki desteklemeyi, 60 milyon TL'ye çıkardığı gibi, 1997 yılı içinde de 95 trilyona yükseltmeyi hedefledi.*

*Erbakan "Müslüman 8 ülke" anlamına gelen "D8 Ekonomi Politik Platformu" kuracaktı. İndirildi: Peki Erbakan'la aynı görüşte olanların başına ne geldi: Pakistan'da Benazir Butto, 1997'de görevden alındı, sürgüne gönderildi, öldürüldü. Endonezya'da Suharto'nun 30 yıllık iktidarı 1998'de istifaya zorlanmasıyla bitti. Nijerya'da Abacha 1998'de yatağında ölü bulundu. Mısır'da Mübarek iktidardan düşürüldü. Bangladeş'te Hasina hapis yattı. Malezya'da Mahathir mevkiini koruyan tek lider oldu. İran'da Rafsancani 1997'de Cumhurbaşkanlığı'ndan ayrıldı. Tüm bunların anlamı ne: "D8 Laneti" mi?

Sf: 227
Dünya Bankası'nın hükümetin önüne koyduğu programın ardından toplanan Birinci Tarım Şurası'nda istenilen hedefler doğrultusunda kararlar alındı! Ama bu "acı reçete" uygulanamadı. Sonra ne oldu? Türkiye'de 19 Şubat 2001 tarihinde ekonomik kriz patladı.
Neymiş efendim... Çankaya Köşkü'ndeki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında yaşanan tartışmada, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer elinde Anayasa kitapçığını Başbakan Bülent Ecevit'e fırlatmasıyla ekonomik kriz çıkmıştı! Yerseniz.
Konunun aslı şuydu:
Hükümet, 1999 yılı sonunda IMF'ye, 2000'li yıllarda uygulanacak ekonomi politikalarını tanımlayan, "niyet mektubu" sundu. Bu mektup, tarım reformunun öz itibarıyla yaklaşık 20 yıl önce alınan kararların yenilenip güçlendirilmesinden başka bir şey değildi.
Bunun uygulanması, halktan kabul görmesi kolay değildi. 20 yıl önce Başbakan Özal'ın arkasında darbenin postalı vardı. Bu ağır tarım politikalarını uygulayan siyasal iktidarın sonu ölümdü. Bu nedenle -ekonomik kriz gibi- olağanüstü bir olaya ihtiyaç duyuldu. Ki tuzağın gerekçesi ortaya çıksın; "bütçe yükünü azaltmak!"

Dünya Bankası (yoksullukla mücadele programını yürüten) Birinci Başkan Yardımcısı Kemal Derviş adı "kurtarıcı" kimliğiyle ortaya atıldı. Öyle şişirildi ki...Kimse geçmişinden bahsetmedi. Kemal Derviş S. Robinson ile birlikte Dünya Bankası adına Türkiye için inceleme yapıp 1978 tarihli raporu hazırlamamış mıydı? Bingo! Kemal Derviş tarafından hazırlanan raporda, Türkiye'de sanayileşmenin "yavaşlatılması" önerilmişti. İşte bu Derviş "kurtarıcı" olarak ABD'den getirilecekti!

Sf: 228
Kemal Derviş ABD'den haber gönderdi, "15 günde 15 yasayı çıkarmazsanız gelmem." Hükümet, "Aman ABD'nin desteğini kaybediyoruz" telaşına düşüp, gece gündüz meclisi çalıştırarak, 15 günde 15 kanun çıkardı!
Ecevit'in genel başkanı olduğu DSP ise, emperyalizmin dayattığı bu milli yıkım yasalarını, "Sessiz Devrim" kitabında "milli ihtiyaçlar için ve milli güçler tarafından yapıldı" diye sundu.

Kemal Derviş Türkiye'ye geldi; ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapıldı. Daha soluklanmadan ne yaptı dersiniz: Dünya Bankası ile, "Tarım Reformu Uygulama Projesi Anlaşması" (ARIP) imzaladı. Dünya Bankası, tarım reformu yapması karşılığında Türkiye'ye 500 milyon dolarlık finans desteği verdi.

En tehlikelisi...
"Doğrudan Gelir Desteği" (DGD) adında yeni bir destekleme türü ortaya çıkardılar. Doğrudan Gelir Desteği, daha önceki girdi, fiyat ve kredi desteklemelerinin yerine üreticiye tarımsal üretim yaptığı arazi üzerinden (bir dekara 10 lira) veren bir destekti. Fakat bu, tarımsal destekten ziyade sosyal bir yardımdı. Çünkü, özü neydi biliyor musunuz: Köylü üretmesin!
Türk üreticilere yapılan ödemelerin, ne ürettiği miktar ile, ne de piyasa fiyatlarıyla herhangi bağlantısı vardı. Bu sistemde yapılan gelir ödemesi, geçmişte belli bir tarihteki ekim alanı ve verim dikkate alınarak yapılmaktaydı!
Denilecek ki, "ama ABD ve AB ülkelerinde de bu sistem var." Evet, var! Ancak, ABD-AB'deki Doğrudan Gelir Desteği uygulaması, üretimle bağlantı; ne kadar ürettin, o kadar para!
Türkiye'deki Doğrudan Gelir Desteği uygulaması, tümüyle üretimden bağımsızdı; üret-üretme paranı al!

Bu nedenle, 2000 yılında 2.2 milyar TL olan Doğrudan Gelir Desteği, 2008 yılında 6.5 milyar TL'ye kadar çıktı. Söyler misiniz; köylü niye üretsin? Üretme diye para veriliyor!

Sf: 229
2002-2012 yılları arasında 6 milyon insan tarımsal faaliyetleri bırakarak büyük şehirlere göçtü! Şaşıracak yanı yok; AB'ye söz verdiler; tarım nüfusunu önce yüze 10'a sonra yüzde 5'e düşüreceklerdi!

Sf: 230
AKP Kurucusu Prof. Dr. Sami Güçlü, 3 Kasım 2002 seçiminde Konya AKP milletvekili oldu. İki hafta sonra kurulan kabinede, Tarım ve Köyişleri Bakanı yapıldı. Ve...
Yerli üreticiyi korumak için 2004 yılında "yerli ürün alana ithalat izni" uygulamak istedi. ABD, "uluslararası ticaret yasalarıyla uyuşmadığı" gerekçesiyle Türkiye'yi, Dünya Ticaret Örgütü'ne şikayet etti. Ardından dava açtı.
Sonuç? Erdoğan devreye girdi; ABD'ye kararı kaldırttı ve 2 Haziran 2005'te Bakan Sami Güçlü'yü koltuğundan aldı!
Erdoğan, ABD ile "başını belaya sokmayacak" Mehdi Eker'i Tarım ve Köyişleri Bakanı yaptı!
Bu konu WikiLeaks belgeleriyle ortaya çıktı.

Sf: 231
Güçlü'nün bakanlık koltuğundan indirilmesi de hazin oldu. TBMM Genel Kurulu'nda Tarım Sigortası Yasa Tasarısı'nın görüşmelerinde "bakan" olarak hükümeti temsil ediyordu. Başbakan Erdoğan tarafından görevden alındığını, TBMM Genel Kurulu'ndaki AKP milletvekillerinden cep telefonlarına gelen mesajla öğrendi. Genel kurulu terk etti! Kurucusu olduğu AKP ile yolunu ayırdı...

Akdeniz sineği denilen küçük böcekler, ekim ve kasım aylarında dalda olgunlaşmayı bekleyen portakalların içine girer ve portakalları erkenden toprağa düşürür. Bazı üreticiler, bu erken sararmış portakalları daldan toplar ve pazarlar. Çiçeklerde ise "Çiçek Tripsi" diye adlandırılan böcekler benzer bir durum yaratır. Tarım Bakanlığı'na bağlı Zirai Karantina Müdürlüğü ihraç ürünlerini kontrol ederek sağlık sertifikası verir. Eğer Akdeniz sineği ve trips var ise bunların ihracatına izin verilmemesi gerekir. Ancak üreticiler ve tarım müdürlükleri bu kurala uymayınca, Rusya böcekli meyve ve sebze konusunda altı ay boyunca Ankara'ya uyarılarda bulundu; uyarılar dikkate alınmayınca meyve-sebze ithalatını durdurdu.

Sf: 232
Bunu size şöyle izah edeyim: Dünyada yüzölçümü Türkiye'nin kaybettiği tarım alanlarından daha küçük 87 ülke mevcut! Meselenin özü budur! Ne toprak korumasından bahsediyorlardı ki?

Sf: 233
Kavılca buğdayımızın hikayesine benzer kırmızı mercimeğin başına geldi:
Kanada 1970'li yıllarda Türkiye'den götürdüğü kırmızı mercimeği, soğuk iklime dayanıklı hale getirmek için genleriyle oynadı. Böylece dünyanın en büyük ihracatçısı oldu.
Bugün yıllık ortalama 300 bin ton mercimeğin önemli miktarını Kanada'dan alıyoruz! Bu ülkenin Saskatchewan bölgesi dünya mercimek ihtiyacının büyük bölümünü karşılıyor.
Yazlık ve kışlık ekilen bizim kırmızı mercimeğin yetiştiği Güneydoğu boynu bükük duruyor! Terörle boğuşuyor!

Sf: 234
Ya tohumlar? Hibrit tohumlar...
Şili'den, Çin'den, Tayvan'dan fasulye tohumu alıyoruz!
Keza "insanlarını doyuramıyor" gibi yalan propogandanın yapıldığı Çin'den bakla tohumu alıyoruz.
Afrikalı Tanzanya'dan barbunya ve hıyar tohumu alıyoruz!
Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Romanya, Hırvatistan, Sırbistan, İsviçre'den buğday tohumu alıyoruz. Hırvatistan'dan arpa, yulaf tohumu alıyoruz. Peru'dan, Pakistan'dan patlıcan tohumu alıyoruz. Zimbabve'den bezelye alıyoruz.*
Sudan'dan ve Yunanistan'dan bile mısır tohumu alıyoruz.**
İsrail'den; biber, turp, marul, soğan, domates, kabak, ayçiçeği, buğday, kavun, karpuz, çiçek tohumları alıyoruz.

*Bezelyeyi alıp ne yapıyorlar biliyor musunuz: Bezelyenin kurusu öğütülüp fıstık süsü verilerek tatlılara konuyor!**Merkezi Yunanistan'da bulunan Golden West Tohumculuk Ltd. Şti nedense kaç yıldır resmi sitesini yapıp hayata geçirmedi. Hep "yapım aşamasında" yazısı çıkıyor!

Sf: 235
Sorsanız AKP yönetiminin hepsi Osmanlıcı! Fatih Sultan Mehmet'e, armut ve kestane Bursa'dan, bal Malkara'dan, zeytin İzmit'ten, üzüm Ayaş'tan, balık Terkos Gölü'nden gelirdi.
Şimdi... Yaklaşık 15 milyar dolar veriyoruz tarım ithalatına.
Evet. Türkiye'nin tarımsal ihracatı 1980'lerin başında 2 milyar dolar; ithalatı ise sadece 50 milyon dolar idi! Hala... Kimileri Özal'a, Çiller'e, Erdoğan'a "devrimci" diyor!
Bu sağcı politikaların iktidara gelmesini kim destekledi; ABD!
Bugün...
Kuru fasulyeyi, mercimeği ABD'den alıyoruz.
Nohutu ABD'den alıyoruz.
Bezelyeyi ABD'den alıyoruz.
Buğdayı, mısırı, ayçiçeğini ABD'den alıyoruz.
Pamuğu ABD'den alıyoruz. 2000'li yılların başında, pamuk ekim alanları bakımından Hindistan, ABD, Çin, Pakistan, Özbekistan ve Brezilya'dan sonra yedinci sıradaydı Türkiye. Bugün Çin'den sonra dünyanın "en büyük ikinci pamuk ithalatçısı" durumunda!
Diğer gıdalar farklı değil...

Daha ne yazayım... Dünya tarım devi Hollanda'nın tüm ekili arazisi kadar olan toprağı biz her yıl nadasa bırakıyoruz! Neymiş, "tarım devrimi" yapmış AKP! Eski tas eski hamam... Yaklaşık 40 yıldır "yapısal tarım reformlarından" bahsediyorlar. Yahu, Yunanistan'dan pamuk alıyoruz. Bu "devrim" değil tarımsal çöküş'tür.

Sf: 236
Türkiye daha düne kadar bu ürünlerde ihracatçı değil miydi? Arkadaş! Ispanak üretiminde dünyada bir numaraydık! Neler yaptılar tarımımıza?

2003-2012 yılları arasında yabancılara yaklaşık 90 milyon metrekare toprak satıldı. Keza, 190 milyon 265 bin 84 metrekare büyüklüğünde taşınmaz 247 bin 384 yabancıya satıldı. Yabancılara mülkiyet 7 il ve 11 ilçede yüzde 10'u aşmış durumda! Yabancılara 1 milyon metrekare üzerinde satış yapılan il sayısı beş. Ve bu satışın en fazla olduğu yer Konya! Mevlana sevgisi nedeniyle değil herhalde!

Sf: 247
Bundan altı milyon yıl önce yaşayan atalarımız sadece meyve yiyordu. Bu nedenle -ağaca uzanmak için- iki ayağı üzerine kalktı. Bedenimiz / genetik yapımız için meyve mirası önemli.
Taze sebze ve meyve antioksidan. Hücreyi, kanser ve kalp, felç gibi rahatsızlıklardan koruyor. A-C-E vitaminleri deposudur sebze-meyve.
Bunların yerine işlenmiş-paketlenmiş sebze-meyve ithalatı yapıyoruz!

Kimyasal zehir pestisit koyuyoruz... ABD'de yapılan bir araştırmaya göre, en fazla böcek ilacı bulunanlar şunlardı:
Çilek, ıspanak, nektarin, elma, şeftali, armut, kiraz, üzüm... Böcek ilacı az olanlar; ananas, portakal, nar, karpuz, kavun... Böcek ilacı koymaya ihtiyaç duyulmayanlar; karnabahar, brokoli, lahana, patlıcan, soğan...

Sf: 248
Yunanistan AB'ye 1981'de ama Gümrük Birliği'ne 1986'da girdi! İspanya, AB'ye 1986'da ama Gümrük Birliği'ne 1993'te girdi.

Bizde niye tersi oldu? Gümrük Birliği'ne 1995'te girdik; AB'ye girmiş gibi sevindik, havai fişek attık! Bu derece kendimizi aşağılatmaya ne zaman başladık biz?

Gümrük Birliği öyle bir anlaşma ki, şaşırıp kalırsınız: Fransa; Çin, Hindistan, Güney Kore, Japonya ile ikili anlaşmalar yapıyor. Türkiye ise Gümrük Birliği nedeniyle yapamıyor! Bu sebeple, Fransa'daki ithalatçı, Çin malını Türkiye'ye ihraç ediyor. Biz ise, Çin'e mal satarken yüksek gümrükler ödüyoruz, onların malları AB üzerinden geldiği için gümrüksüz giriyor! Nasıl? Yetmiyor.

Sf: 254
- ABD / AB ülkelerindeki küresel şirketlerin finansal ablukayla / Dünya Borsa Fiyatı numaralarıyla bizim gibi tarım ülkelerini nasıl çökerttiğini bilmelisiniz.

Sf: 255
Dünyada kişi başı milli gelir arttıkça, konut talebi azalıyor! Örneğin... Hindistan'da; kişi başı yıllık gelir 3 bin 340 dolar iken, ev sahipliği yüzde 87. Almanya'da; kişi başı yıllık gelir 44 bin 550 dolar iken, ev sahipliği yüzde 52.
Türkiye, konut sahipliği oranında Avrupa'da birinci sırada. Konut sahipliği oranı yüzde 68 seviyesinde hesaplanan Türkiye; İngiltere, Fransa, Hollanda, Avusturya, İsviçre gibi ülkeleri geride bıraktı. Ev sahipliğinde Türkiye, ABD ve Japonya'yı bile geçti!
Peki... Türkiye zar zor elde ettiği sınırlı yatırım kaynağını neden betona / komuta gömüyor? Girişimciler kendilerini neden bi tek inşaat sektöründe güvende hissediyor? AKP / Erdoğan İktisat politikalarının bu yatırım seçiminde katkısı nedir? Mülkiyet belgesi tapu, nasıl "kutsallık mertebesine" ulaştırıldı?
Soruları çoğaltabiliriz.
Yeni bir tüketici ahlakı oluşturuldu:
Evin var saygınsın!
Araban var saygınsın!
Kredi kartın kadar saygınsın!
Cep telefonunun markası kadar saygınsın!
Tüketim-marka çılgınlığı Müslümanları da derinden etkiledi.
Mücahit, müteahhit olurken; "tek lokma tek hırka" anlayışı lüks yaşama dönüştü.
Bir dönem hep karşı çıktıkları modern hayat, artık pazarladıklarıydı! Tek istekleri vardı, para kazanmak! Bu nedenle dillerinden düşürmedikleri "inşaat ya resulullah" oldu!
Sürekli tarım alanlarını yok edip rant alanları açan spekülatif konut sektörünün simgesi TOKİ "kabe"leriydi artık!

Sf: 256
Kentsel dönüşüm rantçılığıyla tarihi mimariyi yok ettiler. Mahalle kültürünü betonlara gömerek toplumsal değerleri çürüttüler. İnsan kimliğini salt tüketime göre biçimlendirdiler.
Sf: 257
Mehmet Ali Birand ile birlikte "Özallı Yıllar" belgeseli yaptık. İşadamı Şarık Tara, röportajda bir anısını anlattı:
"Turgut (Özal) Bey başbakandı. Evinde oturuyoruz. Sabah saat 04'e doğru. Zaten Turgut Bey geç vakte kadar oturmasını seven bir insandı. Cebimden sigara paketini çıkardım, dedim ki, 'Şu anda ben bunu (Marlboro) içtiğim için hapse kadar gidebilirim. Halbuki Türkiye'de bunu herkes içiyor. Onun için bunu serbest bırakın' dedim. Açtı telefonu, 'Resmi Gazete yarın üç saat geç yayınlansın' dedi, arkasından yine telefon etti, 'Adnan Kahveci gelsin.' Adnan Kahveci uykulu gözlerle geldi. Ona dedi ki, 'sigaranın serbest ithali için bir tebliğ yaz.' Turgut Bey böyle kararları çabuk alırdı."


Sf: 259
İstanbul'da 2000 yılında yapılan Ulusal Sigara Sağlığı Kongresi'nde konuşan Dünya Sigara Sağlığı ile Savaşanlar Örgütü Bakanı İngiliz David Simpson gerçeği yüzümüze vurdu: "Biliniz ki, ABD'de ve İngiltere'de sigara içenlerin sayısı azalıyorsa, Türkiye'de içenlerin sayısı mutlaka artacaktır."

AKP "teslimiyet bayrağını" Kemal Derviş'ten aldı...
İktidara gelir gelmez... TEKEL'e ait Alkollü İçkiler Sanayi ve Ticaret A.Ş.'yi 2003 yılında, 292 milyon dolara işadamı Nihat Özdemir ve ortaklarına sudan ucuza sattı.
Bu satışla TEKEL 18 il ve ilçedeki fabrikaları, depo ve arsaları, kasasındaki -dönemin- 384.4 trilyon TL parası ve 70 milyar TL değerindeki içkisiyle beraber devredildi.
Nihat Özdemir, Mey'i üç yıl sonra -şirketin yüzde 92'sini- 810 milyon dolara Amerikan Texas Pacific Group'a sattı.
Bu ABD'li firma da Mey'i 2,1 milyar dolara Johnny Walker viski ve Guinnes biranın sahibi İngiliz Diegeo'ya sattı!
Ülkeyi bu derece zarar ettiren nasıl bir kafa?

Sf: 260
Biranın anavatanı Ortadoğu...
Arkeolojik araştırmalara göre ilk kez MÖ 10 bin civarında Ortadoğu'da -muhtemelen tesadüf sonucu- buğday çorbasının mayalanması ile keşfedildi.
Yani, bira aslında ilk başlarda içkiden ziyade gıda maddesiydi. Henüz yabani bir bitki olan arpayı, insanoğlu yenilebilir hale getirmek için çok uğraştı; önce öğütüp ufaladı, sonra suyla karıştırıp bulamaç haline getirdi. Güneşin altında fazla kalan bulamaç, havadaki mikroskobik mantar sporları sayesinde mayalandı. Bulamacın suyu az olduğunda hamur, fazla olduğunda ise bira oluştu.
İlk bira, -şerbetçiotu kullanılmadığı için- daha bulanık ve köpüksüz olup bozaya benzerdi.
Bira evde yapılıp tüketilen bir içki iken, 14. yüzyıl itibariyle birahaneler ortaya çıktı ve böylece biranın kalitesi yükseldi; daha çok tüketilmeye başlandı.

Sf: 271
Bugün sigara satılan tezgahlara baktığınızda rafların en üst sıralarında hep mentollü sigaralar var. Daha birkaç yıl öncesine kadar aynı rafların değişmez liderleri şimdilerde köşelere atılmış durumda; pek talep görmüyorlar! En göz alıcı yerlerde hep mentollü sigaralar satılıyor.
Türk sigara tiryakisi hızla mentollü sigara tüketimine alıştırılıyor.

Sf: 272
Alman Kanser Araştırma Merkezi rapor hazırladı. Mentollü sigaranın tiryakilerde bağımlılığı artırdığını ve naneli dumanın rahatlık hissi verdiği için ciğerlerin daha derinlerine çekildiğini belirtti. Tüketicinin sigara içme alışkanlığını kuvvetlice desteklediği için, sigarayı bırakmayı daha da zorlaştırdığını açıkladı.

Sf: 275
Türkiye'de akciğer kanseri, en sık görülen kanser türleri arasında ilk sırada yer alıyor. Resmi rakamlara göre her 100 bin kişinin 29.51'inde görülen akciğer kanserine, erkeklerde kadınlardan yaklaşık 8 kat daha fazla rastlanıyor.
Akciğer kanserlerinin yüzde 90 sebebi, sigara içmek!
KOAH, kronik bronşit, kısırlık, astım, ülser, şeker gibi hastalıkların da nedenidir sigara!
Başta ABD'de olmak üzere Batı'da sigara içenler azalıyor. Başta Türkiye olmak üzere Asya ve Afrika'da tüketici sayısı hızla artıyor.

İnsanları mermiyle değil, sigarayla öldürüyorlar...

Sf: 277
Savaştan sonra devreye Amerikan / Marshall yardımı da girdi...*
Amerika ne derse inanıldı. O günlerde başladı; "zeytinyağı ısınırsa kanser yapar" yalanı. Oysa zeytinyağı, dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağdı.
Binlerce yıldır Anadolu insanını doyuran zeytinyağı, sipariş türküler, "zararlıdır" dedikodularıyla gözden düşürüldü. Zeytinyağlı sabun bile kullanılmamaya başlandı.

Zeytinyağına düşmanlığın sebebi neydi?

*ABD'nin Avrupa'ya yapacağı Marshall Yardımı'nı organize etmek için 1948'de Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC) kuruldu. Söz konusu organizasyon 1961 yılında "Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı-OECD"ye dönüştü. Türkiye üre 34 ülkeden biridir. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve OECD'nin temel işlevlerinden biri, dünya para birimini ABD dolarına endekslemek oldu!

Sf: 278
Türkiye'de neyin üretileceğine, neyin tüketileceğine ABD tarım uzmanları karar verecekti. Türkiye'den ilk istekleri şu oldu; "bizden mısırözü yağı alacaksınız!" Aldık... Kimse sormadı;  (ki soranı "gomonist" diye hapse atıyorlardı) "yahu biz zaten tarım ülkesiyiz; alacaksak niye mısırözü yağı alalım; ülke olarak mısır üretiminde önemli potansiyele sahibiz. Zaten sıvı yağına ihtiyacımız yok ki!"
Ayrıca... "Bizim zeytinyağımız zararlı ise, Amerikalılar peşin dolar verip niye bu yağımızı alıyor?"
Aynı Amerika, mısırözü yağını Türk lirası karşılığında borç olarak veriyordu! (Tabii aradan yıllar geçip Türk halkı zeytinyağından soğuduktan sonra ABD, mısırözü yağını dolarla satmaya başladı.)
Türkiye boğazından düğümlenmeye böyle başladı...

Sf: 279
Türkiye'de ilk margarin fabrikası ABD'nin yardımıyla kuruldu. Margarine alışkanlık o hale geldi ki, gün gelecek -aynı Şili'de olduğu gibi- o margarin kuyruklarıyla solcu Ecevit Hükümeti yıkılacaktı...

Margarini Fransız kimyager Mege Mouries 1869 yılında üretti. "İnci tanesi beyazlığında" diye nitelendirdiği bu gıdaya Yunanca "inci" anlamına gelen "margaron" adını verdi. Köylülerin karşı çıkmasıyla "margaron" 1897'de tereyağı üretim ve satışı yapılan yerlerde kanunla yasaklandı. 100 yıl sonra Türkiye benzer sorunla karşılaştı ama köylü tereyağını korumayıp "sınıf atlama" sembolüne dönüştürülen margarine yenik düştü!

Sf: 280
"Zeytinyağlı yiyemem" o dönemin en çok bilinen türküsü oldu. (Gerçi hala öyle!) Türkünün bu kadar bilinmesinin-sevilmesinin sebebi; 1948'den itibaren Türkiye'ye 45'lik plakların girmeye başlamasıydı. Columbia Records gibi Amerikan plak şirketleri, başta "Zeytinyağlı yiyemem" olmak üzere Amerikan psikolojik savaşını müzik araçlarını binlerce plak yapıp çok ucuz fiyata sattı.

Rockefeller Vakfı'nın resmi sitesinde şu bilgi var:
"Rockefeller Vakfı'nın müziğe verdiği destek, kar amacı gütmeyen kayıt şirketi olan New World Records, ulus müziklerinin 100 kayıtlık bir araştırmasını üretmek ve dağıtmak için kuruldu. Yaklaşık 4 milyon dolarlık bir yatırımla kayıt setleri dünya çapında müzik okullarına, kütüphanelere, radyo istasyonlarına ve USIS (Amerikan Haberler Merkezi) merkezlerin dağıtıldı." Kayıtlardan biri de Kürtçe türküydü!

Sf: 284
Zeytin olgunlaşıp dalından koparıldıktan sonra en az bir yıl, en fazla iki yıl salamurada kalması lazım ki acısı çıksın! Ama kimi şirketlerin bekleyecek zamanı yok. Hemen 10 günde piyasaya sunmak istiyorlar. "Kostik" (sodyum hidroksit) bu iş için kullanılıyor! Evet...
Maalesef zeytin, acılığını gidermek, yumuşatmak ve rengini siyahlaştırmak için "kostik" kimyasalına yatırılıyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın, 28 Mart 2014 tarihinde yayınladığı "Türk Gıda Kodeksi Sofralık Zeytin Tebliği"ne göre işlem görmüş salamura yeşil ve siyah zeytinler için kullanılabileceği belirtiliyor! "Ama" diyor, "iyi yıkayın!.."
Siz de evinizde mutlaka "kostik" kullanıyorsunuzdur. Özellikle kostik ile gider açma ülkemizde sıkça denenen tehlikeli bir iştir. Uzmanlar hep uyarır: Kostik asit bazlı bir malzemedir, su ile birleştiğinde ısı açığa çıkar ve yakıcıdır. Cilde, göze ve solunum yollarına ciddi zararlar verebilen kostik kullanırken mutlaka gözlük ve eldiven takılmalı, kokusu asla içe çekilmemelidir. Kağıt sektöründe yapıştırıcı amacıyla, tekstil sektöründe beyazlatma ve yapay ipek üretiminde kullanılıyor kostik.
Zeytinin çekirdeği simsiyah ise kesin kostiklidir!

"Ferrolaktat (E-585)" ve "Ferroglukonat (E-579)" gibi renk düzenleyici kimyasallar zeytin üretiminde kullanılıyor. Zeytin parlak mı parlak, yumuşak ve rengi bozulmadan kalıyorsa bilin ki bu kimyevi maddeler kullanılmıştır. Ayrıntıya girip sizleri zeytinden soğutmayayım. Tek söyleyeceğim, güvendiğiniz üreticiden alınız!

Sf: 287
Palm yağı, palmiye meyvesinden elde edilen doymuş yağ asidi seviyesi yüksek yarı katı bir yağ...
Bu yağ; gıdalar, temizleyiciler ve endüstriyel ürünlerin çoğunda kullanılıyor. Yemeklik yağlar, margarinler, dondurma, hazır yemek ve şekerlemeler gibi işlenmiş gıdaların çoğunda palmiye yağı kullanılıyor. Çikolata, pizza hamuru, bisküvi ve kurabiyeler, paketlenmiş ekmek bu ürünlerden bazıları.
Ayrıca sıvı deterjan, sabun ve şampuanların çoğu, ruj, ağda ve cilalar, endüstriyel yağlayıcılar ve biyolojik yakıtların içeriğinde bu yağ bulunuyor...

Sf: 288
Dünya Sağlık Örgütü / WHO, BM Gıda ve Tarım Örgütü / FAO gibi kuruluşlar palmiye yağındaki GE olarak bilinen kanserojen maddenin arz ettiği tehlikeye dikkat çekmekle birlikte, palmiye yağının tüketilmemesi tavsiyesinde bulunmadı! Bu nedenle...
Sofranızdan eksik etmediğiniz Nutella, lezzetini ve uzun raf ömrünü büyük ölçüde palmiye yağına borçluydu! Nestle ve Unilever de, çikolata ve margarin gibi ürünlerde palmiye yağı kullanıyordu. Nutella'nın imalatçısı (Michele Ferrero'nun sahip olduğu) Ferrero SpA ise, yağın güvenli olduğunun vurgulandığı bir reklam kampanyası başlattı. Rafine etme işlemini 200 derecenin altında yaptığını savundu. Yine de...

Palm yağı Avrupa'yı karıştırdı. İsviçreli market zinciri Coop, İtalya'daki marketlerinde palmiye yağı bulunan ütünü satmayacağını açıkladı!

Sf: 289
Hazır gıda üreticileri / fast-food lokantalar çok kızartma yağ tüketiyor. Yağ maliyetleri çok yüksek oluyor. Dallas Group of America Inc. adlı ABD şirketi, "Magnesol XL" adlı kimyasal madde üretti. Bu katkı maddesi, mevcut yağın defalarca kullanılmasını sağlıyordu! Maliyeti oldukça düşüktü: 100 litre yağda 1 kilo kullanılması yeterliydi.

"Magnesol XL" içinde yüzde 75-97 oranında magnezyum silikat vardı. Belki bilirsiniz, inşaat sektöründe ısıya-aşınmaya dayanıklı asbest kullanılırdı. Solunum yoluyla akciğer kanserine sebep olduğu ortaya çıkınca yasaklandı. İşte bu asbest içinde magnezyum silikat vardı! Peynir, sakız, pirinç, salam, şekerlemelerin içinde olduğu gibi!

Sf: 293
DP Hükümeti, "Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu" çıkardı. Öyle bir propoganda yapılıyordu ki, önünde durmak imkansızdı! Örneğin Amerikalılar, Türkiye'de petrol ve değerli maden yatakları bularak ülkeyi zenginleştirecekti!
Yabancı sermayenin önündeki engeller kaldırılınca ilk gelen isimlerden biri; Türk halkına "ucuzluk kralı" olarak tanıtılan -M. Gottlep Duttweiller tarafından 1925 yılında Zürih'te kurulan- Migros oldu.*
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD merkezli çok uluslu şirketler gıda ve tarım sektörüne hızlı bir giriş yaptı. Bunlardan biri de margarin yağıyla Unilever oldu.**
Keza...
Coca-Cola dünyadaki 1.109'uncu fabrikasını Türkiye'de kurmak istediğinde, üretimi Marshall fonunun öncelikle listesine alınarak şirkete kredi verildi. 1952, 1953 ve 1956'da Gıda Maddeleri Nizamnamesi sürekli değiştirilerek Türkiye pazarı sonuna kadar Coca-Cola'ya açıldı. Eh tabii ki yerli gazoz imalathaneleri filan kapatıldı! Türkiye'nin "gazoz ağacına" döndüğü süreç başlatıldı!
Şaşıracak bir durum yok... Coca-Cola, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte küresel güç oldu. Şeker karnesinden bile muaf tutuldu.

*Türkiye'nin en büyük süpermarket zincirleri arasında yer alan Migros 1974 yılında Koç Grubu tarafından satın alındı. 2008 yılında 3 milyar 250 milyon dolara Migros'u, küresel (yüzde 40'ı ABD, yüzde 30'u Avrupa, yüzde 30'u da Asya ve Ortadoğu kökenli olup, dünyada 1 trilyon doları yöneten İngiliz) fon BC Partners satın aldı. 2015 yılında ise Tuncay Özilhan'ın sahibi olduğu Anadolu Endüstri Holding hisselerin yüzde 40.2'sini BC Partners fon ortaklarından Moonlight / MH'den aldı.

**Margarin üreticisi Hollandalı Margarine Union ile sabun üreticisi İngiliz Lever Brothers'ın 1930 yılında birleşmesiyle kurulan Unilever, Türkiye'de ilk ortaklık teklifini Vehbi Koç'a yaptı. Koç margarinin Türkiye pazarında tutmayacağını düşünerek reddetti. Sonradan büyük hata yaptığını açıklayacaktı. Unilever'in ilk dönemler margarin yağı tutturması zor oldu. Trabzon ve Urfa yağlarını örnek alıp, karoten, butirik asit ve etil butirat gibi katkı maddeleriyle tereyağı Türk ağzına uygun hale getirdi. Latince "sağlık" anlamına gelen "Sana" ve Latince "yaşam" anlamına gelen "Vita" yağlarını üretti. ABD'den getirdikleri pamuk ve soya yağları yardımıyla fiyatları bayağı aşağıya çektiler. İlk yıllar durgunluğu Türk Ordusu'nun verdiği 300 tonluk Vita-20 tonluk Sana yağ talebiyle aştılar! Zamanla margarinin adı Türkiye'de "Sana yağı" oldu...

Sf: 294
Coca-Cola makinelerini çalıştıran ve sevkıyatını yapan şirketin özel görevlilerine askeri rütbeler verildi. "Coca-Cola albayları" savaş sırasında 64 askeri fabrika kurdu...
General MacArthur'dan General Patton'a kadar herkes Coca-Cola'ya meftundu! Solomon Adaları'ndan Kazablanka'ya kadar her yerde Coca-Cola vardı. 1942 yılındaki reklamı bunu açık eder: Güvertede Coca-Cola'yı içen bahriyelileri gösteren fotoğrafın altında şu yazılıydı: "Bir ABD savaş gemisinin gittiği her yere Amerikan yaşam tarzı da gider. Doğal olarak Coca-Cola da..."

ABD Ordusu'nun "eteğinin altındaki" Coca-Cola Antarktika hariç yeryüzünün tüm kıtalarına yerleştirildi. 1950 yılında Coca-Cola'nın karının üçte biri artık ABD dışından geliyordu!*

*Coca-Cola vb. sağlık açısından ne derece tehlike barındırdığına bir örnek vereyim: Bir kutu kolayı klozetin içine dökünüz. Bir saat kadar bekleyiniz. Sifonu çekiniz. Koladaki sitrik asit tuvaletteki tüm lekeleri yok eder! Pas lekesini de yok eder; kolaya batırılmış bezle ovarak pası çıkarabilirsiniz. Bunlar şaka değil. 2001 yılında Delhi Üniversitesi'nde "kim daha fazla Coca-Cola içecek." yarışmasında sekiz litre kola içen "şampiyon" herkesin gözünün önünde 10 dakika sonra can verdi!

Sf: 297
Aradan sekiz yıl geçti. ABD önce bedava verdi sonra "Türk parasıyla alabilirsiniz" dedi. En sonunda Türkiye'nin ne kadar buğday (vb.) alacağını, ne kadar satacağını kendi belirler oldu! Nihayetinde de satışın dolar üzerinden olma şartını dayattı! Budur: Ayı ile yatağa girersen sonucuna katlanırsın!

Sf: 307
Aradan sekiz yıl geçti. ABD önce bedava verdi sonra "Türk parasıyla alabilirsiniz" dedi. En sonunda Türkiye'nin ne kadar buğday (vb.) alacağını, ne kadar satacağını kendi belirler oldu! Nihayetinde de satışın dolar üzerinden olma şartını dayattı! Budur: Ayı ile yatağa girersen sonucuna katlanırsın!

Sf: 315
DP'nin gerici kadroları, CHP dönemi Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i hedef aldı. Neler yapmadılar ki: Tarih: 12 Mart 1953...
Dünya gazetesi haberini vereyim:
"Edremit'te Stalin aşığı bir komünist olan 38 yaşındaki Haşim Elmacı, kızıl diktatörün ölümü haberini duyunca, doğrudan köy odasına gitmiş ve toplantı halinde bulunan köy öğretmenlerine hitaben, 'Ben Hasan Ali Yücel'in çırağıyım. Stalin öldü. Yüreğime hançer saplandı' deyip bir asker gibi esas vaziyet alarak selama durmuştur."*
Köylü Haşim'in sonunun ne olduğunu tahmin etmeye gerek var mı?
Aynı gün Vatan gazetesi ise, Köy Enstitüleri'yle ilgili yaptığı haberi Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'ye dayandırdı: "Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı bakınca 'orak' şeklinde!"
Bu tür yalan haberler nedeniyle 27 Ocak 1954 tarihinde Köy Enstitüleri kapatıldı.**

*O yıllarda Stalin'in fiziki görünümüne benzemek de suç unsuruydu. "İzmir'de yeni bir komünist şebekesi ortaya çıkarıldı. Stalin modasına göre bıyık bırakan bu şebekenin oldukça geniş bir teşkilata sahip olduğu zannediliyor." (10 Ocak 1952, Akın)
7 Mart 1953 tarihli Vatan gazetesi haberine göre, delirerek karısını ve çocuklarını bıçaklamak isteyen İskenderunlu Abbas Öner "polis tarafından öldürülerek etkisiz hale getirilmişti". Abbas Öner bir Stalin hayranıydı ve Stalin'in ağır hastalığını duyunca cinnet geçirmişti!

**1940-1954 arasında Köy Enstitüleri; 6.875 eğitmen; 1.398 kadın, 15.943 erkek olmak üzere toplam 17.341 öğretmen ve 1.599 sağlıkçı mezun etti.

Sf: 316
Sonuçta...
ABD, Türkiye'yi eğitim konusunda da istediği noktaya getirdi... Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay şunu diyecekti:
"Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı İmam-Hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu okullarda yetiştireceğiz."
Keza. Cumhurbaşkanı Kenan Evren şunu diyecekti:
"İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye laikliği dinsizlik olarak anlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930'lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum."
Bu bir ABD eğitim stratejisiydi.
Ülkemizde yaklaşık 70 yıldır uygulanıyor.*

*Nelson Rockefeller'ın oğlu Steven Clark Rockefeller Columbia Üniversitesi'nde din felsefesi diplomasına sahipti. John C. Elder ile birlikte 1992 yılında kitap yazdı: Dinlerarası Diyalog! Kimi şaşkınlar hala FETÖ'nün arkasında kimlerin olduğunu merak ediyor!

Sf: 319
GAP'ta istenen sonucun alınmamasının bir nedeni de baraj yerinin yanlış seçimiydi! Alman PM dergisinde bilimsel makaleler yer alır. Keban barajını resmi yanında özetle şunu diyorlardı: Türkiye'deki tüm barajlar yanlış yatırım. Barajın ömrü 40 yıl. İlk 25 yılda maliyetini karşılamalı ki, son 15 yılda kar sağlasın. Türkiye'dekiler bunu sağlamıyor. Neden mi? Baraj granit veya bazalt zemine yapılır. Türkiye'dekiler ise kalker üzerinde. Dolayısıyla çatlaklar çok fazla. Çok sayıda beton dolgu gerekli. Bu da maliyeti yükseltiyor. Yine de istenen ölçüde su tutamıyor.

Sf: 324
Osman Nuri Koçtürk yıllar önce 1968 yılında Barış ve Emperyalizm kitabında yazdı:
"Tarım ilaçları dünyaya korku salan maddeler haline gelmişlerdir. Böcekler gibi insanlar için de toksik ve zararlı olan bu maddelerin tarımsal ürünler üzerindeki kalıntıları zamanla insan vücudunda birikmekte ve özellikle de kanserin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.

Sf: 325
"TÜRKİYE TOPRAKLARINI ZEHİRLEDİK"
"O kadar üzülüyorum...
O kadar vicdan azabı çekiyorum ki...
Çok toprağı zehirledik.
Çok insanı zehirledik... Ben sebep oldum... Benim gibi bu işi yapanlar sebep oldu...
1950'lerden itibaren binlerce ton, on binlerce ton zehir döktük Türkiye topraklarına.
Hemen tüm topraklarını zehirledik güzelim yurdun.
Öyle zehirler vardır ki, toprakta çok uzun yıllar kalabiliyor. Her miligramı, insan vücudunda birikiyor; ve son damlayı aldığınız zaman ölüyorsunuz. Hani denir ya, "Dün sağlamdı adam, hiçbir şeyi yoktu, bugün fücceten / aniden gitti." Yok öyle fücceten gitti. Zehirledik biz insanları...
Uçaklardan atıyorduk tozlama olarak. Mesela, Adana bölgesine binlerce ton DDT-BHS karışımı, kükürt karışımı ilaçları bu şekilde uyguladık. Kurt, kuş, değen öldü. Yiyen can verdi.
Kimyasal ilaçların etkileri iki türlü oluyordu: Biri, satıhtan, tabanca gibi öldürüyor. İnsan vücudundaki kan gibi, kimyasal zehir özsu bitkinin içinde dolaşıyor; yaprağa gidiyor, çiçeğe gidiyor, meyveye gidiyor ve orada kalıyor. Bazıları üç ay kalıyor, bazıları üç hafta kalıyor.
O kadar etkili ki bu zıkkım; yağmur ile yıkanmıyor, rüzgar ile, güneş ile bozulmuyor. Çünkü bitkinin özsuyunu zehirliyor. İşte biz bunu idare edemedik...
Çiftçiye dedik ki 'hasada üç ay kala bunu artık kullanma.' Ne gezer! Böyle böyle zehirlendi insanlar. Tabii bir taraftan da, çiftçilerin çok sıkıntıda olduğu gerçeği vardı. Denize düşüp yılana sarılmış gibiydiler. O 'yılan' bizi nelerden etti görmek lazım...
Çiftçimiz cahil, biz ayrı cahil...
Malımızı / kimyasal ilaçları satmak için elimizden gelen gayreti gösteriyorduk, her yolu deniyor, her kapıyı zorluyorduk.

Sf: 326
Çiftçi de memnundu; mahsulü kurttan, haşereden, hastalıklardan kurtuluyor diye sevindi ve dolayısıyla imtina etmeden kullandı.
Her ilacın üzerinde mesela, "LD 50 mg / kg" diye bir rakam vardı. Bu rakam; bir miligramı bir kilograma ne kadar düşerse bir insanı öldürür onu gösterirdi. Bunu bilen kim, bunu anlayan kim? Dozlara, hiçbir zaman hiçbir suretle riayet edilmedi. Diyorsun ki; 100 kilo suya, 10 gram atacaksın. '100 kilo suya 10 gram olur mu' diyor, 10 kilo koyuyordu. Kontrolü yoktu...
Bu zehirli ürünlerin teknik personelleri, tanıtımcıları, mühendisleri bize, bu kimyasalların toprağa ve insan sağlığına etkilerinden hiç bahsetmedi. Hatta sağlığı, tamamen dışarıda tutup, hiç bahsetmemeye özen gösterdiler. Bilmiyorlar mıydı? Bütün iş, ticaret-kazanç üstüneydi. "Kollasın kendini, ölmesin, üzerinde yazıyor, kullanım dozları var, ona göre kullansınlar' diyorlardı. İnsan sağlığına ilişkin ne vardı, o gizli bir kutuydu. Biz sadece haşere öldürüyor mu, öldürmüyor mu, ona bakıyorduk.
En zararlı ilaçlar klorlu hidrokarbon grubu idi; aldarin, eldirin, dehidrin, DDT, BHS... Bunlar vücutta biriken zehirlerdi.
Mesela, dozu 10 mg / kg olan temik diye bir ilaç girdi memlekete. Toprağa atıldı, topraktan bitki onu aldı; haşere, hasada kadar ısıramadı, sokamadı, zarar veremedi bitkiye. Çiftçiler, 'çok güzel' dediler, bu sefer sebzeye koydular. İş sebzeye kayınca bütün insanlar legal dozu 10 mg / kg olan temik aldı vücuduna. Fark edildi zararı ve yıllar sonra yasakladılar. Ama satılan satıldı.
O legal doz dediğimiz zehir, insanda birikiyor. Diyor ki üzerinde; 55.000 mg / kg. Peki, kaç kilosunuz? Elli. Elli beşbini elli ile çarpıyorsunuz., şu kadar mg ilacı aldığınız zaman ölüyorsunuz.
Siz bunu bugün şu kadar, yarın şu kadar, öbür gün şu kadar şeklinde alıp vücutta depoluyorsunuz. Vücut bunu idrarla-terle atamıyor. Atamadığı için de o doz dolduğu zaman ölüyorsunuz! Öyle çok insan öldü gitti ki bu şekilde; tahmin edilebilecekten çok daha fazla. Cehaletten gitti, aptallıktan gitti, ihmalden gitti...
Bilgisizlik ve korkusuzluk o yılları bu yıllara taşıdı...

Bundan 50 sene kadar önce Almanya'da bir yerde misafiriz, evin hanımı ile pazara çıktık, nerede kurtlu şekli bozuk şeyler var, onları satın alıyor. Halbuki orada tablo gibi meyve sebzeler var. Sandım 'ucuz' diye alıyor! Teklif ettim, 'kurtlusunu alacağına parasını ben ödeyeyim şu güzel görünümlülerden alalım' dedim. Kızdı bana, 'bunlar ilaçsız, biz çoluğumuza çocuğumuza onları yedirmiyoruz; bu kurtlu gördüklerini yediriyoruz' dedi.

Sf: 327
Bilgili insanlar bunu taa o zaman çözdüler aslında. Bizler işin içindeyken bile çözemedik. Dayadık zehiri...
Kaç seneler sonra bize bu kimyasal ilaçları satan ülkeler dediler ki; bunlar insan sağlığına zararlı! Dünya yasakladı, biz ise on sene sonra yasakladık!
Peki DDT, toksafen, klorür hidrokarbonlar grubu, alderin, dealderin, elderin gibi insan vücudunda biriken çok zehirli böcek öldürücüleri yasaklanınca ne oldu? Köylü yasakladığını duyunca ne kadar bulduysa toparladı aldı! Stok yaptı. İlaçların haşere üzerinde etkili olduğunu biliyorlardı çünkü. Bilmediği ise, insan sağlığına ve toprağa ne kadar zararlı olduğuydu! Uzun bir müddet stokladıklarını kullanmaya devam etti.
Böyle böyle bugünlere geldik...
Şimdi o kadar bozmuş durumdayız ki, artık tekrar dengeye gelmek çok zor. Bakın, doğadaki her şey kendi dengesinde; o onu yiyor, diğeri de onu yiyor, bu böyle sürüyor... Biz tüm bunları hiçe sayarak faydalıları da öldürdük. Faydalı kalmayınca, artık her şey kimyasala döndü.
Öyle ya...
İlaçların çoğu toprakta ayrışmayarak yıllar yılı kalıyor. Hatta öyle bir kalıyor ki; yağmurlarla, sulamayla derelere, derelerden denizlere, denizlerde balıklara kadar gidiyor... Bir zaman okumuştum ki, okyanusta yakalanan bir balığın etinde DDT (çok zehirli bir böcek öldürücü) çıkmış! Çıkar, normaldir. Çok vahşice kullanıldı bu zehirler, anlatamam. Her köşede vardı da bir soframızda yoktu bu ilaçlar. Bir soframıza konmamıştı 'bardağa koyup içelim' diye! Mesela bitlenirsin kafan ilacı sürerler. 'Bu zehir' dersin, 'iyi ama içmedin' ki der! Oysaki, 'temas zehiri' diye bir şey var, değdiği anda zehirleniyorsun, değdiği anda ölüyorsun. Cahil-gariban bunları bilmiyor ki...
Biz bildik mi?
Bütün bu yaptıklarımızın aslında çok tehlikeli ve zararlı olduğunu ne zaman düşünmeye başladım? Arkadaşlarım öldükten sonra! Çok acıdır. Ancak neticede öğrendik. Evet üzerinde yazıyor ama oradan ekmek yediğimiz için, biz kendimizi mümkün mertebe kollamaya, durumu da yok saymaya çalışıyorduk.

Peki kolladık da zehirlenmedik mi? Ne mümkün! Ben kaç defa zehirlendim, kaç defa ölümden döndüm. Neden? Hata olmaması için ilacın denemesini biz yapıyorduk! Yaptığımız denemeden muayyen zamanlarda gidip örnekler alıyor ve sayımlar yapıyorduk. Haşere ne kadar ölmüş, ne kadar yumurta paketi erimiş, sırtımızda  makinelerle yapıyorduk bütün bu işlemleri. Dolayısıyla da zehirleniyorduk...

Sf: 328
En çok hangi bölgeler zehirlendi
Ege bölgesinde en çok tütünde, Adana bölgesinde pamukta, Antalya bölgesinde narenciyede çok yoğun, çok vahşice kimyasal uygulamaları uzun yıllar boyunca yapıldı. Her bölgenin kendine has üretimi var; o ürünün de zararlısı ayrı hastalığı ayrı. Hepsinin ayrı ayrı ilacı var.
Türkiye'yi yıllar içinde kullanılmış olan zirai ilaçlar açısından değerlendirirsek, tarla bitkileri açısından en kirli bölge Adana bölgesidir. Meyve olarak Anadolu'nun meyvecilik bölgeleri çok kirlidir. Bir tek Orta Anadolu'da buğday sahalarına fazla ilaç atılmadı. O ovalarda, nispeten diyelim, daha az ilaç kullanıldı. Ancak Ege Bölgesi kirli. Tütün arazileri, pamuk arazileri hep bulaşık. Bunların bir kısmı daha kısa sürede temizlenebiliyor. Ama bazıları çok uzun yıllar gerektiriyor. O da tabii uygulamayı tamamen durdurup uzun yıllar beklemek anlamına geliyor ki kim yapacak? Yapan yok.
Görüyoruz, hala yoğun kullanılan bazı zehirli ilaçlar yüzünden ihraç edilen meyvemiz sebzemiz sınırdan dönüp geri geliyor. Kimse de sormuyor; 'geri çevrilen bunca tarım ürününü sen ne yaptın, nerede, nasıl ürettin!"

Yok ettik ülkeyi...
Bir çayır ve meralar temiz kalmıştır ülkede. Oralara ilaç atılmadı. Ekim dikimin olmadığı çayır ve meralar bu biçimde temiz kaldı. Yaylalar da temiz. -Çernobil ne kadar etkiledi bilmem- Karadeniz yaylaları da zehirsiz. Şöyle, Karadeniz'de fındık kurduyla mücadele için, devlet ilaç, makine, personel, teçhizat verdi, o zaman ilaçlama yapmaya başladık.

Sf: 329
Karadenizliler bizi tarlalarına sokmadı, 'istemiyoruz' dediler. Neden? Tarlada arı var, arı ölüyor bizim attığımız zehirden. Arı ölüsünü başka bir böcek yiyor, o da ölüyor, onu başka bir canlı yiyor o da ölüyor. Fakat, sonradan baktılar ki, fındık para etmeye başladı, kurtlu fındık çoğaldı, yüzde 50'nin üzerine çıktı, o zaman boş verdiler. İnsafsızca, korkusuzca, en kuvvetli zehirleri fındık kurduyla mücadele için kullandılar!
Maalesef, devlet eliyle gelinmiş acı gerçek var. Devletin, bu noktalara gelineceğini bilmesi gerekirdi. Düşünüyorum da, bilselerdi yapmazlardı herhalde. Devlet, 'köylü kurtulsun' diye, 'denize düşen yılana sarılır' misali, yabancı şirketlerin ilaçlarına sarıldı.
Ama memleket zehirlendi. Tarım bitirildi.*
Kullanılan zirai ilaçlarla ilgili devlet, bir tür istatistik tuttu. Tuttu ama ne kadar doğrudur, tartışılır. Devletin tam kontrolü olabilmesi lazımdı ki bu hiçbir zaman olamadı. Bu sebeple Adana bölgesinde on binlerce dönüm pamuk vardı. Şimdi yok.
Ege bölgesinde de çalıştığım için iyi biliyorum; dünyanın en kaliteli anasonu Urla'da yetişiyordu. Şimdi bir tek kökü bile yok. Hepsi gitti.
Keza tütün, aynı akıbeti yaşadı.
Ege bölgesinde de yüz binlerce dönüm pamuk vardı. Şimdi nerede? Pamuk tarlalarının hepsi mısır tarlası oldu. Mısır da mısır olsa; eskiden yediğin zaman mısır kokardı, şimdi 'mısır kokusunu tarif et' desen kimse tarif edemez. Yeni nesil hiç bilmiyor domatesin, patlıcanın kokusunu tadını. Şekil olarak tanıyor bir tek.
Bizler kalmadık... Son nesiliz...
Biri kafaya koysa, 'ben bu ülkeyi zehirden temizleyeceğim' dese, geçmişe dönük sağlam bilgi olmadığından, yani nerede, ne kadar süre hangi zehir kullanıldığı bilinemeyeceğinden temizlemesi mümkün olmaz.
Bugün 50-60 sene önceki durumu ve içyüzünü bilen kaç kişi kaldı? Kitapçı çok kişi var da, tatbikatçı kaç kişi var?

*Devlet zehiri bilmiyor muydu? Sanmıyorum. Osmanlı padişahı 1. Abdülhamit çok dindar biriydi. Kadı vasıtasıyla çekirge emirhanesi yayınlattı: "Ey adı çekirge olan kuşlar, siz ki Allah'ın nebatını yemek suretiyle zararlı olmaktasınız. Halk bu yüzden sizlerden şikayetçi olduğu için mektup gönderildi. Aldığınızda aklınızı başınıza toplayıp bir daha böyle zararlar yapmayınız, sizi Allah'a havale ederim." Türkiye'de iktidarlar bunu bile yapmadı, seyrettiler!

Sf: 330
Tarımı katleden kimyasal maddeler nerede, ne kadar ne kullanıldı? Evet, bilen kaç kişi kaldı? Hiç...
Bizimki hayal, zehre savaş açacak biri mi var?"

Rıfat Amca'nın hikayesiBu sözlerin sahibi, Rıfat Çorulusazan.
Bozcaada, 1939 doğumlu.
Adanın üzüm bağlarında geçti çocukluğu.
Babası esnaftı.
O yıllar ada mahrumiyetti. Sevinci-tasayı Rumlarla birlikte paylaşıyorlardı. Adada sadece üzüm ve şarapçılık ticareti yapılıyordu. 15 civarında şarap fabrikası vardı. (Şimdi üç tane kaldı.) O zaman "fabrika" değil; "mağaza" diyorlardı.
Bir gün... Bozcaada'da yeni bir şarap fabrikası kurulmak üzereydi. Yüzde seksen hissedarı olan zat, genç Rıfat'a ziraat okumasını, ardından Fransa'ya giderek şarap tahsili almasını istedi. Sonra fabrikada işi hazırdı...
Yıl, 1955.
İstanbul Halkalı Ziraat Mektebi'ne kaydoldu. Yatılı okudu.

Sf: 331
Bana gelen maili sizinle paylaşmak istiyorum: "Ben Ahmet Almaç. 1946 doğumlu, tıp doktoru ve Kocaeli Üniversitesi'nden emekli öğretim üyesi. Rahmetli Babam Ziraat Mühendisi idi. 1950-60'lı yıllarda babam o zamanın Devlet Üretme Çiftliği ve Teknik Ziraat Okullarında (Gökhöyük-Amasya, Koçaş-Niğde) yöneticilik yaptı. Okullar çevre kasaba ve köylerden ilkokul mezunu çocukları sınav ile okula alıyor, 3 yıllık modern tarım ve kültür eğitimi veriyordu. Mezunlarına tarım desteği, tohumluk tahıl, damızlık hayvan veriyordu. Çevre halk bu okullardan çok şeyler kazanıyordu. Memnuniyet düzeyi çok yüksekti. 1950'li yılların sonunda -hangi akla hizmet ettiği çok iyi anlaşılan- siyasal iktidar, bu okulların giriş koşullarında çok basit bir değişiklik yaptı: Okula giriş koşullarında ilkokul yerine ortaokul mezunu olma koşulunu getirdi. Yani okulları lise düzeyin yükseltti. Ne oldu? Okulların çevreyle, köylerle ilişkisi birdenbire kesiliverdi. Çünkü ortaokul mezunu yoktu köylerde. Okullar işlevlerini kaybetti. Öğrenci bulunamadı. Babam ve arkadaşları bu değişiklik yüzünden çıldırdı. Böyle bir değişikliği önlemek için çok mücadele ettiler. Ama başaramadılar. Köy Enstitüleri'nin akıbetine benzer bir durum..."

Sf: 334
Oysa zehir kullanmadan da pekala tarım yapılırdı. İlaçlar -atalarımızın yaptığı gibi- doğal yollardan yapılabilirdi. Isırgan otu, tespih ağacı tohumu, sütleğen otu, sarımsak, kırmızı acı biber, kadife çiçeği, tütünden bile ilaç yapılırdı. Doğada bunlar var.

Sf: 345
Osmanlı, 1854 yılında Kırım Savaşı'ndan hemen sonra ilk dış borcu İngiltere'den aldı. 2.5 milyon altın lira alındı ve 3.3 milyon altı lira borç altına girildi! Bu borca karşılık Mısır Vilayeti vergi gelirleri teminat gösterildi.
İlk borçlanmayı ertesi yıl yeni dış borçlar izledi.
1854-1877 yıllarını kapsayan dönemde toplam 344.3 milyon Osmanlı altın lirası borçlanıldı ve fakat ele geçen para sadece 228.1 milyon altın lira oldu. Çünkü, 116 milyon altın lira faiz yükü altına girildi. Her alınan borç için bir bölge veya vilayetin geliri karşılık gösterildi.
Ve... Osmanlı borçlarının idaresi ve düzenli ödenmesi için alacaklı devletlerin katılımıyla 1881'de Düyun-ı Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi kuruldu. Devlet ekonomisi resmen Batılı devletlerin, şirketlerin ve bankaların vesayetine terk edildi.
Osmanlı, dış borçların ana para ve faiz taksitlerinin ödenmesi için bazı vergi gelirlerini bu idareye bıraktı.
Düyun-ı Umumiye'nin, Osmanı mali teşkilatı içindeki yeri zamanla genişledi ve Birinci Dünya Savaşı'na kadar ikinci bir maliye bakanlığı haline gelerek, topladığı gelirler devletin bütçe gelirlerinin yüzde 30'unu aştı.*
Osmanlı ekonomisi, kapitülasyonlar ve dış borçlar gibi uzun tarihsel sonunda, Avrupa ülkelerinin denetimi altına girdi. Kapitülasyonlar, gümrüklerde koruma önlemleri alınmasını engellerken; dış borçlarda ekonominin tam bir batışa yönelmesine sebep oldu.
Bu süreçte Osmanlı ne yaptı biliyor musunuz:
Çoban ihracını yasakladı!
Sakız çiğnemeyi yasakladı!
Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmesini yasakladı!

Reşat Ekrem Koçu'nun Garip Vakalar kitabından öğreniyoruz ki, israfı önlemek için yemek çeşidi yasağı koydu; beş türlü yemeğin yapılması yasaklandı!

*Osmanlı dış borçları Lozan Barış Anlaşması görüşmelerinde en çetin tartışma konularından biri oldu. Bu borçlar, 1928 yılında yapılan anlaşmayla mirasçı ülkeler arasında dağıtıldı ve en büyük pay (84.6 milyon TL) Türkiye Cumhuriyeti'nin omuzlarında kaldı. Genç Cumhuriyet, Osmanlı borçlarından payına düşeni, 1954 yılına kadar taksit taksit ödedi.

Sf: 349
Halkalı Ziraat Mektebi mezunlarından Dramalı Ahmet, 1902 yılında yazdığı kitabın basım v neşri için Maarif Nezareti'nden izin talep etti. Mevadd-ı Gıdaiyenin Muhafazası Usulleri isimli konserve imalatını anlatan eser için izin çıkmadı! Niye acaba? Halbuki modern konserve yapımı, "Bir ordu midesi üzerinde yürür" diyen Napoleon Bonaparte askerlerinin ihtiyacı için, Nicolas Appert (1749-1841) tarafından yüzyıl önce "icat" edildi! 1810 yılında teneke kutu için patenti Peter Durand adlı İngiliz tüccar aldı. 1813'te John Hall dünyadaki ilk ticari madeni kutulama fabrikasını açtı.

Osmanlı devlet kafası ise neredeydi...

Sf: 350
Türkler kaç bin yıldır ne yiyor?
Orta Asya'da Türklerin, ilk besinleri buğday unu, süt-süt ürünleri, at-koyun eti ve içkileri ise kısrak sütünden hazırladıkları kımızdan ibaretti.
Süt tek başına tüketildiği gibi, tereyağı, peynir, yoğurt, ayran, çökelek vb. çeşitliliğe dönüştürüldü.
Mezar kazılarından anlaşıldı ki, Türkler için et tutkuydu. En çok koyun eti yedikleri, bunun yanında at, sığır, geyik etlerini de tükettikleri bilimsel bulgulardan elde edildi.
Türklerin ilk besinlerinin hayvansal gıdalar olmasının sebebi, konar-göçer hayat yaşamalarıydı. Kesilen hayvanın eti yanında ciğeri, kellesi, dalağı, yüreği, böbrekleri, işkembesi, beyni ve kalın bağırsağı da kullanılmaktaydı. Hayvanın eti ve sakatatı "tandır" adı verilen toprak kuyuda veya ateş üzerinde çevrilerek pişirilirdi. Ayrıca sonbaharda kesilen hayvan eti küçük parçalara bölünerek yağı ile birlikte pişirildikten sonra küplere doldurulup kış için saklanırdı.

Et konserveciliğini ilk bulan Türkler, Çinlilere de yağ yemesini öğrettiler.

Sf: 351
Yaşadıkları bölgede meyve ve sebze çeşitleri sınırlıydı ve pek tüketmezlerdi.

Kaşgarlı Mahmut'un Divan-ı Lügat-it Türk eserinde yemek konusu çok geçer. Çoğu sözcüğün benzerliği şaşırtıcıdır. Et (et), süt (süt), Yoğurt (yoğurt), yağ (yağ), ekmek (etmek), yufka (yupka), sebze (yaş), soğan (sogun), turp (turma), sarımsak (sarmusak), elma (almıla), ayva (ayva), erik (erük), arpa (arpa), içki (içkü), kavurma (kavurma), kavun (kagun) gibi...
Oğuz Türkleri, Orta Asya'da "kendürük" denilen ve yere yayılan deri yaygı üzerinde yemek yiyorlardı. Bazı Türk boyları ise "tepsi (tewsi)" kelimesini bugünkü gibi hem "tepsi" hem de "sofra" anlamında kullanıyorlardı.
Türk kültüründe mutfak, ocak ve yemek kutsaldı.
Türk mutfak kültürü içnde Selçuklular, yemek çeşitleri, yemek pişirme ve muhafaza teknikleri ile kendilerine has bir mutfak kültürü oluşturdu.
Selçuklularda kuşluk ve akşam (zevale) yemeği adı verilen iki öğün vardı. Kuşluk, sabahla öğlen arasındaydı Tok tutan yemekler tercih edilirdi. Akşam yemeğinde ise çeşit boldu ve hava kararmadan yenilirdi.
Selçuklular döneminde et, un ve yağ yemek alışkanlığının simgesiydi. Bu dönemde pişirilen birçok yemeğin isimleri değişmeden günümüze kadar geldi. Paça, etli pide, yufka, tutmaç, höşmerim, pekmez, sucuk, pastırma gibi...

Bu dönemde özellikle yağ, aranan besin maddesiydi ve en çok ekmeğe sürülmek suretiyle, bazen de eritilip ekmek banılarak yenirdi. Şimdi olduğu gibi, yağın kullanılmadığı yemek yoktu. Bal ve yumurta sevilen gıda maddeleriydi.

Sf: 352
Fatih Sultan Mehmet'in, yemek yemekle ilgili -padişahların aile üyeleri dışında kimseyle birlikte yemek yememesi gibi- kanunname hazırlayıp yürürlüğe koyduğu bilinir.
Sf: 353
Osmanlı geniş bir coğrafyaya yayılsa da halkın yeme-içme alışkanlıklarına bakıldığında, tarımsal yapının etkisi oldukça fazlaydı. Kuru fasulye, nohut, bulgur, bezelye, mercimek, lahana, soğan halkın başlıca yiyeceğiydi.
Sofrada -yoksulluk nedeniyle- pek et yoktu. Hayvanlarını ancak yaşlandığında, hastalandığında kesip yiyordu. Yoksa tarlada, bahçede kullanıyor, yumurtasından sütünden yararlanıyordu. Seyrek et yiyorlardı. Balık pek sevmiyorlardı.
Türkler, Orta Asya'dan beri vazgeçemediği çorbayı yaygın olarak tüketiyordu. Özellikle tarhana çorbası, yoğurtlu çorba, un çorbası, mercimek çorbası en çok sevdikleriydi.
Kahvaltı bilmezdi. Genellikle iki öğün yiyordu.
Vazgeçilmezleri, yoğurttu. Ekmek, soğan ve tuzun yanında biraz yoğurt bulurlarsa başka yiyecek aramazdı. Ayranı severlerdi. 
Buğday, arpa ve çok az mısır una çevrilerek tüketilmekteydi. Ekmeksiz sofrada karın doymazdı. Ekmek, evdeki tezek yakılan tandırda pişirilirdi.
Hamur işlerinin tüketimi de yaygındı. Bunları başında mantı geliyordu. Erişte, börek ve hamur tatlıları özel günlerin yiyeceğiydi. Unlu ve -sütlaç gibi- sütlü tatlıları seviyorlardı.
Yemekte bol su içerlerdi. Kışın kar-buz saklanır; yaz aylarında yiyeceklerin uzun süreli korunması ve koru-kayısı suyu içimlerinde kullanılırdı. Sulu şerbet ve sütlü bir karışımdan yapılan dondurma donması için karın ya da buzun içine konurdu. Kar üzerine pekmez dökülerek "kar helvası" yapılırdı.
Yemek odası yoktu; yer sofrasında ya da sinide tek kaptan, elle yeniyordu. Tek yemek aracı, tahta kaşıktı.

"Yemek" yerine binlerce yıldır "aş" derdi. Yoksul Anadolu insanı ağzının tadını bilmezdi; yalnızca yaşamak için yerdi; yemek için yaşamazdı! Karnını doyurduktan sonra bir saniye daha oturmaz; sofradan kalkardı.

Sf: 356
Eğitimsiz Türk köylüsü, en ilkel araçlarla tarım yapıyordu. Tarım tekniği çok yörede ilkçağdaki seviyesinden ileride değildi. Köylünün elinde hala -ucuna taş veya demir takılmış ağaçtan yapılmış- saban vardı. Ot ve diğer bitki tohumlarıyla karışmış tohumun verimi kuşkusuz çok düşüktü.
Köylü yüksek faizlerle tefeci tüccara köle edilmişti. Osmanlı döneminden kalan aşar vergisinin gayri safi ürün üzerinden alınması ve mültezimler tarafından toplanması köylünün üzerinde büyük yüktü.
Cumhuriyet'in tarım devriminde ilk yaptığı bu vergiyi kaldırmak oldu. 1923 yılında henüz Cumhuriyet ilan edilmeden önce Atatürk, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatı ile yayınladığı beyannamede köylüyü yüzyıllardır perişan eden aşar vergisinin kaldırılacağını açıkladı.
Yine aynı yıl içinde toplanan Türkiye İktisat Kongresi, -tarımsal gelişmenin önündeki engellerden biri olan- aşarın kaldırılmasına destek verdi. Sonuçta, -o zor yıllarda devlet gelirlerinin yüzde 20'sini oluşturmasına rağmen- aşar vergisi 17 Şubat 1925 tarihinde 552 sayılı kanunla kaldırıldı...

Sf: 360
Ziraat Bankası 70 traktör aldı. Bunların 40 adedini köylülere dağıttı; 30 adedini kendi işletti.
1926 yılında çıkan 752 sayılı yasayla, traktör, motorlu pulluk, biçer-döver, kamyon ve kamyonet sahiplerine tarımda harcadıkları akaryakıt için "mevadd-ı müşteile rüsumu tazminatı" ödenmesi kabul edildi. Bu kanun gereğince tarımsal faaliyetlerde harcanan akaryakıttan alınan vergi iade edildi.

Sf: 363
Son yıllarda İstanbul laleler ile donatıldığında herkes aynı cümleyi kuruyor: "Hollanda'ya laleler İstanbul'dan gitti!"
Başka? Başka cümle yok, bu kadar! Ne kadar övünsek az!
Arkadaş!
Yüzölçümleri; Hollanda 41.543 bin kilometrekare. Türkiye 783.562 bin kilometrekare.
Hollanda'nın tarım ihracatı 93 milyar dolar, Türkiye'nin (çoğunu ülkemizdeki yabancı küresel şirketler yapıyor) 17.1 milyar dolar!
Hollanda toprak doldurup denizden tarla yapıyor; Türkiye erozyonla her yıl 200-300 milyon ton toprak kaybediyor.
Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi...
Hollanda sebze ihracatında dünya birincisi...
Hollanda süt ihracatında dünya üçüncüsü...
Hollanda kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
Hollanda sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
Hollanda tarım ihracatında dünya ikincisi...
Peki... Bu nasıl oluyor arkadaş?
Hollanda bizim Konya kadar iken, nasıl dev tarım ülkesi oluyor? Bizim eksikliğimiz ne?
Bak bakalım Hollanda nasıl dünya tarım devi olmuş?
Diyelim... Türkiye'de lale yetiştireceksiniz, ne yaparsınız?
Arazi alıp, gidip dikersiniz. Size kimse yardımcı olmaz mı? Belki dayı oğlu-teyze kızı filan. Yol gösteren birileri olmaz mı?
Yaşıyorsa dede-amca filan...

Kırsal kesimde küçük üreticilere büyük yarar sağlayan tarım satış kooperatifleri Özal'dan Erdoğan'a uzanan neoliberal politikalar sonucu tasfiye edildi: Antalya Narenciyebirlik, Antalya Antbirlik, Adana Çukobirlik, Giresun Fiskobirlik, Isparta Gülbirlik, Gaziantep Güneydoğubirlik, Samsun Karadenizbirlik, Bursa Kozabirlik, Malatya Kayısıbirlik, Ankara Tiftikbirlik, Edirne Trakyabirlik, Nevşehir Taskobirlik vs.

Sf: 364
Hollanda'da bu iş nasıl oluyor? Yazayım:
Araziyi aldınız. Öyle kafanıza göre "şunu dikeceğim" demekle olmuyor. Önce tarım arazinizin kayıtlı olduğu kooperatife gidiyorsunuz! "Ne kooperatifi? Nerde serbest piyasa?" filan deme, o seni kandırmak için söyleniyor. "Hollanda gibi kapitalist ülkede kooperatif olur mu" diye hiç sorma. Menderes döneminde söylemeye başlandığı gibi kooperatifi "gomonist örgüt" sanma! Neyse.
Dönelim Hollanda'ya...
Kooperatif yetkilisi sana "arazinizde şu ürünleri yetiştireceksiniz" diye bir-iki alternatif sunacak. "Olur mu? Geçen yıl hıyarın kilosu kaç liradan satıldı, ben hıyar ekeceğim" filan deme, dinlemezler. Bir ürünü seç! Ben ayrıca "ek olarak şunları da dikeyim" filan deme, izin yok.
Tek ürünü seçtin...
Yetkili, ürün maliyetlerini / giderlerini hesaplıyor. İstiyor ki, hasat sonunda başına ne geleceğini bil! Tahmini bilançoyu aldın. Bu arada, paran yeterli değilse borç veriyorlar.
Dur nereye gidiyorsun? Gitme. Yetkili seni kooperatifin tarım mühendisine yönlendirecek!
Bir gün sonra... Mühendis ve kooperatifin teknik elemanlarıyla arazini teftişe gidiyorsun. Mühendis yetiştireceğin ürün hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğunu ölçüyor. Yeterli değilsen sana yardımcı oluyor. Bu arada ürünle makine parkındaki araçlarını bildirmek zorundasın. Eksik aracın varsa tamamlıyorlar.
Bitmedi... Sonunda... Ekim için program yapılıyor. Çalışma başlıyor.
Yine tek başına değilsin. Öncelikle kullanacağın ilaçlar, gübreler, sular ve yapacağın kesim ve kontrolleri kooperatif yetkilileri tarafından sana bildiriliyor.
Tüm kurallara uydun. Geldi hasat zamanı. "Tek başınayım" diye düşünme. Kooperatif hasat zamanı personel desteği veriyor.

Ürünü topladın kooperatifin öncülüğünde kiralık depoya kaldırıyorsun. Bekleyeceksin. Godot'yu değil, eksperleri! Taban fiyatı o belirleyecek! Yine "serbest piyasa" lafına başlama! Korkma Türkiye'de olduğu gibi seni küresel şirketlerin inisiyatifine bırakmıyorlar. Bunlar yeminli eksper! Yeminli kofti değil. Ne üretici senden, ne de alıcılardan etkileniyor. Taban fiyat belirlendikten sonra ürün, kooperatif tarafında açık artırmayla satılıyor. Tabii senin onayın şart. Satış belgesine imzanı atıyorsun.

Sf: 365
En sonunda... Kooperatif, hizmet faturaları düşüldükten sonra paranı ödüyor.
İlk yılı geçirdin...
Şimdi hedefin "A sınıfı" ya da "Yeşil" üretici sertifikasını almak olacak. Bunun için kaliteli ürün yetiştirmen şart. Sertifikayı aldığın anda devlet desteklerine hak kazanıyorsun!
Hollanda'yı görünce "bu kooperatif anlayışı bizde niye yok" deme!
Avrupa'da modern kooperatifçiliğin kurucusu bilinen İngiliz Michael Sandown, 19'uncu yüzyılın başında Kayseri, Sivas, Niğde, Nevşehir ve Kırşehir'de incelemeler yapıp esnaf dayanışma teşkilatı "Ahilik"ten etkilendi. Gidip ülkesine kooperatif kurdu!
Bizde ne oldu; 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması'yla Ahilik'i öldürttüler. Yetmedi. İlk tarım kredi kooperatifi sayılan "Memleket Sandıkları" kurucusu Mithat Paşa'yı boğdurttular. Ve... Çeşitli örnek kooperatifler kuran, yaygınlaştırmak için 30 Haziran'ı "Kooperatif Bayramı" ilan eden Atatürk'ü unutturdular.
Atatürk'ün tarım politikaları devam ettirilseydi; Türkiye dünya tarım devlerinden biri olurdu.
Bu topraklara modern tarımsal faaliyetler ne zorluklar içinde kurulabildi...

Sf: 375
Çay tekeli 44 yıl sonra, Başbakan Turgut Özal döneminde 4 Aralık 1984 tarih ve 3092 sayılı kanunla kaldırıldı. Hemen Unilever "Lipton" markasıyla Türkiye'ye girdi. Bugün demlik ve poşet çay pazarının yüzde 80'ini ele geçirmiş durumda. Twinings, Sir Winston gibi yabancı markalar da çay pazarının küresel firmaları.

Sf: 379
1929 yılında dünya krizinin Türkiye'yi nasıl etkilediğine örnek vereyim: 1929'da 13 kuruş olan buğday fiyatı 1932'de 4 kuruşa kadar geriledi. Aynı dönemde arpa fiyatları 7.3 kuruştan 2.2 kuruşa düştü. O dönemde Türkiye'nin başlıca ihraç mallarında fiyat düşüşleri fındık ve afyonda yüzde 73, incir ve tütünde yüzde 50, pamukta yüzde 48, üzüm ve zeytinyağa yüzde 43 civarında gerçekleşti. Ortada ciddi bir kriz vardı. Yine de 1930-39 döneminde yıllık büyüme ortalaması yüzde 5.8 oldu.

Sf: 383
DÜNYANIN EFENDİLERİ
Tespit 1)
Dünyada en zengin sekiz kişinin sahip olduğu para, 3 milyar 7 milyon kişinin sahip olduğu paraya eşit!
Tespit 2)Adı, Vilfredo Frederico Damaso Pareto (1848-1923)...
İtalyan iktisatçı ve sosyolog.

Toplumdaki üretici, tüketici ve diğer değişken faktör sahiplerinden birinin durumunu kötüleştirmeden, diğer birinin durumunu iyileştirmek mümkün değildir.
Pareto, insanların yetenekleri bakımından eşitsiz olduğunu, bu nedenle gelir dağılımını dengeli hale getirme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanacağını ileri sürdü.

Sf: 385
Marksist teori yıllarca "tekelci kapitalizm" kavramını tartıştı. Bu teoriye göre, serbest piyasa- rekabet ekonomisi aldatmacaydı. Kapitalizmin ikinci aşamasında büyük şirketlerin tekeli oluşuyordu. Bunlar ulusal yerli şirketleri yutuyordu. Marks haklı çıktı. Küreselleşen şirketlerin birleşmesi oligopol* piyasayı ortaya çıkardı. Yıllar önce Rockefeller ne demişti: "Rekabet günahtır!"

*Genelde iki, üç ya da en fazla dört oyuncunun / küresel şirketin hakimiyetinde şekillenen piyasadır oligopol piyasa.

Sf: 386
GPS; (Global Positioning System) Küresel Konumlama Sistemi. Dünya üzerinde herhangi engelsiz bir görüş hattında, dört veya daha fazla uydusu ile her türlü hava koşulunda yer ve zaman bilgileri sağlayan, uzay tabanlı uydu navigasyon sistemidir.

Sf: 389
Monsanto kendini ucuza satmaya hiç razı değildi...
Bayer önce, Monsanto'ya hisse başına 122 dolar teklif etti.
Monsanto kabul etmedi.
Dört ay sonra Bayer teklifini 127.5 dolara yükseltti.
En nihayet hisse başına 128 dolar üzerinden el sıkıştılar.
Almanya devi, ABD devi Monsanto'yu 66 milyar dolara satın aldı. İktisatçıların çoğuna göre, bu satın alma piyasa değerlerinin üzerinde tecelli etti.
Küresel tohum pazarında Monsanto yüzde 26'lık pay ile başı çekiyordu. DuPont-Pioneer yüzde 21, Sygenta yüzde 8, Limagrain yüzde 5, Dow Agor Sciences yüzde 4, KWS yüzde 4, Bayer ise Crop Science tohum şirketiyle yüzde 3'lük paya sahipti.
Bu satın almayla Bayer, dünya tohum pazarında yüzde 29 ile birinci sıraya yükseldi.
Bir taşla üç kuş vurdu:
1) Tohum satacak...
2) Tohumunu kullananlara kimyasal satacak...
3) Bu tarım sonucu hastalananlara ilaç satacak...
Dünyanın tohum ve ilaç tekeli, AB'nin lider ülkesi Almanya oldu.
Bu nasıl oldu? Almanya bir tarım ülkesi mi? Sanayi ülkesi olarak tanıyorsunuz değil mi? Çalışanların sadece yaklaşık yüzde 2'sini istihdam eden bir tarım ülkesi olur mu?
Evet, olur: Tüm topraklarının yüzde 48'ini yani 16.7 milyon hektar toprağını tarıma ayırmışsa...
Bunun da 6,5 milyon hektarında tahıl...
2,5 milyon hektarında mısır...
1,3 milyon hektarında kanola yetiştiriliyorsa...
Tarım ürünleri ihracatında ABD, Hollanda ve Fransa'yı geride bırakarak dünya üçüncüsü oluyorsa, o ülke tarım ülkesidir!

2000 yılında Almanya'nın tarım ihracatı 28 milyar euro iken, bu rakam 16 yıl içinde 70 milyar euroya ulaştı.

Sf: 392
Fransız Huguenot kökenli DuPontlar savaş milyarderi oldu.
1803 yılında 36 bin dolarlık sermayeyle kurdukları "E. I. DuPont de Nemours and Company" günümüzde dünyanın en büyük sanayi kuruluşlarından biri oldu.
Barut yapıp satarak sermayelerini büyüttüler. Barutçuluk Ticaret Birliği adı altında bir kuruluş meydana getirerek barut fiyatlarını kendileri belirledi. The Powder Trust (Barut Tröstü) olarak ünlendiler.
Nasıl Rockefeller Standart Oil ile petrol tekeli ise, DuPont da patlayıcılar konusunda trösttü. Bunlar yasalara göre suç değil miydi? Suçtu ana örneğin Taft Hükümeti'nin Adalet Bakanı George W. Wickersham eski bir DuPont avukatıydı. Sahi... Siz ABD'yi kimlerin yönettiğini sanıyorsunuz?
Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının topraklarından ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi. Savaş sonunda Almanya'nın hakimiyetindeki kimya sanayini DuPont ele geçirdi.
İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabrikasında üretildi.

DuPont "ürünü" atom bombasının "marifetini" biliyorsunuz:Hiroşima'ya atılan atom bombasını biliyorsunuz...
Nagasaki'ye atılan atom bombasını biliyorsunuz...
Tokyo Soykırımı'nı biliyor musunuz?
Bileniniz azdır, pek yazılmasını-konuşulmasını istemezler!

Sf: 393
Tarih: 24 eylül 1944.
Amerikan Ordusu'nun Tokyo'ya hava saldırısı başladı; askeri bölgeler bombalanmaya başladı.
Beklenen sonuç bir türlü elde edilemedi.
Almanya'ya yapılan hava saldırısında "başarı" sağlayan Albay Curtis LeMay, Japonya üzerinde bulutlu havanın çok yüksek olması nedeniyle yüksek irtifadan (2 bin feetten) atılan bombaların etkisiz olduğunu gördü. Keza...
Japon şehirleri büyük oranda ahşap ve kağıt gibi yanıcı malzemelerden yapılıydı. Plan yapıldı: Yangın çıkaracak ve bombanın atıldığı yerden kilometrelerce uzaktaki insanlar bile rüzgarın etkisiyle yanarak ölecekti. Bu nedenle bombaya jöle gibi bir kimyasal madde konacaktı.
İşte...
Bugün adına "jöle napalm" denen bombayı DuPont bulup üretti. (Albay LeMay ile DuPontların Fransız Huguenot soyundan olması tesadüf mü?) DuPont'un yaptığı "jöle napalm" Teksas'ta ahşaptan yapılan evler ve hayvanlar üzerinde denendi. Bombalar hazır hale getirildi. Etkili olması için sonbahar rüzgarları beklendi.
Tarih: 9-10 Mart 1945
Gece yarısı... Her biri 6 ton ağırlığında napalm bombalarıyla yüklü 325 B-29 uçağı Tokyo'ya 2.5 saat bomba yağdırdı. Bir gecede 100 bin insan ve 278 bin ev yanıp kül oldu.
Ardından... Japonya'ya DuPont "ürünü" atom bombası da atılarak toplamda 500 bine yakın insan katledildi.

Demek... John DuPont "deli" idi öyle mi? John DuPont tek kişiyi öldürdü. Ya 500 bin Japon'un öldürülmesinde parmağı olan diğer DuPontlar?
Savaştan sonra...
Soykırımcı LeMay, 44 yaşında ABD tarihinin en genç dört yıldızlı generali ünvanını kazandı. Toplamda 12 "kahramanlık" madalyası aldı. Yetmemiş olacak ki:
- "Küba'ya nükleer bomba atılsın" dedi.
- "Vietnam yakılsın" dedi.
Beni asıl şaşırtan ne biliyor musunuz?
Tokyo soykırımının üzerinden yıllar geçti. Bu yıl başında...

Sf: 394
Tarih: 18 Ocak 2017.
Tokyo Expo Fuarı'nın W20-13 numaralı standında DuPont vardı. Ne satıyordu biliyor musunuz: Adına "akıllı giyim" dediği yangınlara dayanıklı tekstil ürünleri!
Dikkatinizi çekerim Tokyo'da ateş açtı bu ticari standı. Hala meydan okuyordu. Japonlar ses bile çıkaramadı. İnsanoğlu nasıl bu hale getirildi? Sözüm ona Japonlar tarihlerine-geleneklerine bağlı.
Geçiniz efendim...
General LeMaylar...
DuPontlar...
Hala faaliyetlerine devam ediyor...
Tek fark: Biyolojik savaş, görünmez silahlarla sürüyor.
Bu bazen tohum...
Bu bazen kimyasal ilaçlar...
Bu bazen kullandığımız kap-kacak oluyor.
Hepsini üreten de -dünyanın en büyük silah sanayiine sahip- DuPont!
DuPontlar dört sanayi kolunda tekel; kimya, otomotiv, petrol, kauçuk / lastik.
ABD'deki tüm kimyagerlerin beşte birinden fazlası DuPont laboratuvarında çalışıyordu. Neleri bulmadılar ki:
Yazdım; İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD'liler Türkiye'de naylon çorabı moda yaptılar. 1937'de ilk kadın naylon çorabını bulup dünyaya satan DuPont'tu.
Selüoiti bulan DuPont'tu.
Plastik çağın mimarı DuPont'tu.
Yani...
Mesela sadece tohumlar değil.
Mesela sadece kimyasal ilaçlar değil.
Yiyeceklerin konduğu plastik kapları atlamayınız.

Bugün plastiksiz dünya etmek hayal. Oysa. Plastiğin insan sağlığına ve çevreye verdiği zarar tek başına kitap konusu olur.

Sf: 395
Yıllık petrokimya ürünü talebi 8-9 milyon ton.
Bunun 1.6 milyon tonunu üretiyoruz. Kalan bölümü ithal ediyoruz. Türkiye'de petrokimyasal ürünlerin, özellikle termo-plastiklerin talep artış hızı dünya ortalamasının en az iki katı. Plastik talebindeki artış hızının GSMH artış hızına oranı dünya ortalamasının çok üzerinde. Türkiye, dünyanın yedinci, Avrupa'nın ise ikinci en büyük plastik üreticisi konumunda!
İşlenmesi, kalıplanması, ısıl olarak şekillendirilmesi kolay plastiklere "polikarbonat" denir. Polikarbonatı çok sert ve cam gibi parlak hale getirmek için Bisfenol A (diğer adıyla BPA) maddesi kullanılıyor.
Biberonlar, yemek paketleri, damacanalar, yemek saklama kapları, plastik bardak-tabaklar-kaşıklar, market etlerini satın alırken konulan plastik kaplar, köpük tabaklar veya fast-food ürünlerin konulduğu tabaklar gibi onlarca ürün son derece sağlıksız.
Örneğin... Kutu içeceklerin ve plastik şişelerin iç yüzeyinde bulunan BPA'nın kan basıncını yükseltebileceği tespit edildi. Koreli uzmanlar tarafından yapılan araştırmada cam şişe yerine kutulardan içmek idrardaki BPA miktarını yüzde 1.600 artırıyor.
Araştırmaya göre, günde iki kutu meşrubat içmek kan basıncını 5 mm Hg artırıyor. Ve bu artış, tansiyonu yüksek ve kalp hastası olanlar için ciddi problemler yaratıyor.
BPA'nın sadece yiyecek ve içecek kaplarında değil, kasa fişi, bankamatik çıktısı, uçak bileti gibi termal kağıtlarda da bulunduğu ve bunlara temas edilmesiyle önemli miktarda BPa'ya maruz kalınabileceği uyarısı yapılıyor.
Bisfenol A'nın "marifetleri" saymakla bitmiyor; meme ve prostat kanserinden, obezite ve diyabete, astım ve alerjilerden migrene, kısırlık ve iktidarsızlıktan erken buluğa insan sağlığına sayısız zararları olduğu biliniyor.
Tehlikeli sağlık sorunlarına neden olduğu için Avrupa ülkelerinde BPA yasaklandı. Plastik bi şey almak zorunda kalanlar "BPA yoktur" ibareli ürünleri tercih ediyor. Ya bizde?
Petrokimya ürünlerinden "parafin" adını son yıllarda çok duydunuz. Hayatımızın dört bir yanında olan renksiz-kokusuz-tatsız kimyasal bir madde bu.

Raf ömrü uzun olması için kimi meyve suyu, süt-yoğurt ve dondurulmuş gıdaların bulunduğu kartın kutuların yüzeyi parafinle kaplı. Sadece kutu değil, üretimi ucuz ve kolay olduğu için yaygın olarak kağıt torba ve paket şeklindeki ambalaj malzemelerine konuyor.

Sf: 396
Kimi...
Kremler, merhemler, fitil ve kabızlık, vb. ilaçlarda, ruj, vazelin gibi kozmetik ürünlerinde de kullanılıyor. Parafinden, sebze-meyve boyamak amacıyla da yararlanılıyor. Marketteki elmanın parlak kırmızı omasını sağlayan işte bu parafin. İçine portakal atıp "masaj yağı" diye bile yutturuluyor.
Bir petrol ürünü olarak bilinen parafin yıllar içinde farkında olmadan yutula yutula, vücuda yedirile yedirile karaciğer, böbrekler ve lenf düğümlerinde birikim yapar. Ölümcül sonuçlara sebep olur.

Parafinin Türkiye'de kullanımı 1950'lerde başladı. Yaklaşık 70 yıldır yutuyoruz.

Mutfaktaki "atom bombası"
İkinci Dünya Savaşı'nda az bir zaman vardı...
Atom bombası çalışmaları gizlilik içinde sürüyordu.
"Beyaz zengin insanın" gündeminde ise, DuPont'un sahibi olduğu buzdolabı vardı: Frigidaire!
Evde kullanılmak üzere ABD'de 1913'te üretimi yapılan buzdolaplarında soğutucu madde olarak "propan", "amonyak" veya "kükürt dioksit" kullanılıyordu.
Bu maddelerin tehlikeli olduğu konuşuluyordu.
Frigidaire, soğutucu olarak "Freon 114" (CFC) adı verilen yeni bir maddeyi kullandığını belirterek, reklam yapmaya başlayınca -Türkiye'de dahil olmak üzere- dünyanın dört köşesine satış yaptı.*

DuPont'un buzdolabı soğutucu çalışması başka buluşa yol açtı: Teflon!

*Buzdolabı zenginliğin göstergesiydi. Türkiye'ye 1930'larda ABD'den ithal edilen ilk buzdolabı Frigidaire oldu. Arçelik yerli üretime geçene kadar ülkemizde "frigidaire / frijider" sözcüğü "buzdolabı" anlamında kullanılırdı!

Sf: 397
Tarih: 6 Nisan 1938.
DuPont'un kimyagerlerinden Dr. Roy J.Plunkett ve asistanı Jack Rabok, "freon 114"ü keşfettikten sonra, arta kalan maddeyi çelik bir tüpe doldurup vanasını kapatarak -78 derecede sakladı. Bir süre sonra... Tekrar üretim yapmak için tüpün vanasını açınca tüpten gaz çıkmadı. Şaşırdılar. Tüpü tarttılar ağırlık azalmamıştı ve hammadde içerdeydi ama çıkmıyordu! Korktular. Tehlikeli olmasına rağmen vanayı çıkarıp tüpü baş aşağı çevirdiler. Ve... Gaz yerine beyaz bir toz dışarıya aktı.
Bu toz ele yapışmıyordu. Kaygandı. Yüksek sıcaklığa dayanıklıydı. Hiçbir madde içinde erimiyordu. Evet teflon, tesadüf eseri böyle bulundu.
Sprey boya gibi malzeme yüzeyine püskürtülen bu endüstriyel kaplamanın kod adı, "K 146" idi.
Diğer yanda...
Atom bombası çalışmalarında aksilikler vardı. Uranyum zenginleştirmesi yapılırken, gaz halindeki hammadde boru bağlantılarının contalarını eritiyordu.
Teflon ilk kez atom bombası projesinde conta yapımında kullanıldı. Ardından...
Savaş tüccarı DuPont'un ürettiği başka bomba ve patlayıcıların üretim aşamasında da teflon kullanıldı. Keza... Koruyucu askeri giysilerin imalatında da teflon vardı.
Atom bombasının da "katkısıyla" İkinci Dünya Savaşı bitti.
DuPont, -patent hakkı elinde bulunan- teflondan asıl yararlanacağını düşünmeye başladı. Teflona şekil verme ve metal yüzeyleri teflonla kaplama yöntemleri geliştirdi. Bu nedenle teflon ilk kez ABD'deki mutfaklarda ekmek kalıpları kaplanmasında kullanıldı. Ancak...
Dünya mutfaklarına girmesini Fransız mühendis Marc Gregoire'nin eşi Colette'e borçluydu. Çift, patatesi daha az yağla pişirmek için alüminyum tava ve tencerelerin teflon ile kaplanabileceğini 1954 yılında keşfetti.
İki yıl sonra... TEFlon ile ALüminyumun birleşiminden dolayı şirketlerine "TEFAL" adını verdiler.
DuPont müdahale etti; "Tefal" adını kabul etmedi, "T'Fal" olmasını istedi. Anlaştılar: Kuzey Amerika'da "T'Fal" ve dünyanın diğer yerlerinde "Tefal" olarak kullanıldı.

Gelelim meselenin özüne...

Sf: 398

Teflon:

Politetrafloroetilen (PTFE) polimerin ticari adı. Isıya, kimyasal maddelere, elektriğe, sürtünmeye dayanıklı ve bu nedenle hiçbir maddeye yapışmıyor. Fakat...

Yapımı ve yıkımı sırasında birçok kimyasal oluşturuyor. Örneğin... 230 derece sıcaklıkta "perfloroizobutan" (PFIB) içeren kanserojen gazlar açığa çıkarıyor. Keza...

Teflon ve diğer yapışmaz yüzeylerde (şekerleme ambalajı, pizza kutusu, kağıt tabak ve lekelere dayanıklı halı üretiminde) kullanılan "perflurooctanic acid" (PFOA) maddesi, ABD çevre kuruluşu EPA'ya göre "kanserojen" idi.
Teflonun yüksek sıcaklıkta ortaya çıkardığı "perfloroizobutan" adlı kimyasalın zararını yazmaya gerek yok; çünkü savaş gazı olarak kullanıldı!
Zararı çok:
Teflon, 5 dakika içinde 382°C gibi yüksek sıcaklıklara çıkabiliyor. Bu sıcaklık derecesinde, ikisi kanserojen, ikisi çevre kirliliğine ve sonuncusu düşük dozda bile insan sağlığı için zehirleyici olan MFA (perfluoro methyl alkoxy) maddesini ortaya çıkarıyor. Tüm bu sebeplerle, DuPont'a milyonlarca dolarlık tazminat davaları açıldı.
DuPont...
- "Tavayı çizmemeleri gerekiyordu" dedi.
- "Tavayı yüksek ateşte boş ısıtmamaları gerekiyordu" dedi.
- "Eser miktarda teflon zarar vermez" dedi.
Palavraydı bunlar! DuPont tazminata mahkum oldu.
Anlamadığım şu:
Hala üretime neden devam ediliyor?
Dünyada adı konmamış bir biyolojik savaş yok mu? Göz göre göre insanı yok eden zehirli kimyasalların -başta gıda olmak üzere- hayatımızın her alanına girmesini nasıl açıklayacağız?
Ekleyeyim: Frigidaire buzdolabındaki soğutucu "Freon 114" adlı kimyasal, ozon tabakasını deldiği için yasaklandı. Gördünüz mü, aslında doğaya, insana ve dünyaya zararlı olan kimyasalı yasaklıyorlar! Siz öyle sanın!
DuPont, patentini aldığı "Freon 114"ü (CFC) dünyaya tenekesi 5 dolardan sattı. Fakat... Patent koruma süresi bittiğinde, aynı CFC, Hindistan'da tenekesi 5 cent'e satılmaya başlandı. DuPont ne yaptı dersiniz? Hemen kutuplarda bir araştırma ekibi kurdu. Bu ekip (ne tesadüf), o zamana kadar ölçülmemiş olan "Ozon deliğinde" büyüme tespit ettié Ve dünyaya açıkladılar: "CFC çok tehlikeli bir gazdır. Onun yerine HCFC kullanın!"

Sf: 399
HCFC tabii ki DuPont ürünüydü. Tenekesi 5 dolardan satılmaya başlandı.
Geçen senelerde... HCFC'nin patent koruma süresi bitti ve gene DuPont, HCFC'nin, CFC'den hiç farkı olmadığını ve ozon tabakasına zarar verdiğini açıkladı! Dünya yine yuttu. Bu kez, R-441A ve R-134A satılmaya başlandı.
DuPont ve benzerleri bilinmeden ekoemperyalizmin asıl hedefi olan "biyolojik kıyım" anlaşılamaz! Nasıl anlaşılsın...
"Economist Intelligence Unit (EIU)" adlı araştırma kuruluşunun her yıl (küresel gıda güvencesi sorunlarını ele alan) "Küresel Gıda Güvenliği İndeksi" açıklar! Bu işin sponsoru kimdir; DuPont!
DuPont'un hangi şirketlere sahip / ortak olduklarından birkaç örnek vereyim ki, nüfuz alanını görünüz:
Coca-Cola, General Motors, Boeing, General Electric, Citibank, Artisan Savings Bank, Bank of Delaware, Florida National Bank, Merchants and Farmers Bank of Virginia, Diamond State Telephone, Symington Wayne Corp., Chemical Bank of New York, National Computer Analysts, Delaware, Philips Petroleum, Mid-Continent Petroleum Corporation, American Sugar Refining Company, Europa Corp., Chanslor-Western Oil Co., A.V.V. Corp., Niront Corporation, Newport News Shipbuilding and Drydock Co., Continental Oil, New England Nuclear, Crown Central Petroleum, Du Pont Aerospace, Du Pont Aero Finance Inc., National Liberty Corporation, Rancho San Andreas Inc, Fox Min Enterprises, Alcoa, AT&T, Armour, Bethlehem Steel, Chrysler, Eastman Kodak, Great A&P, IBM, Polaroid, Sears, Roebuck, Texaco gibi birçok küresel şirket... Yazmakla bitmez.
DuPont ailesinin servetini kutuşu kuruşuna yazabilmek çok güç. Dünyanın en zengin "aile holdingi" diyebiliriz. Sadece General Motors'ta sahip oldukları hisse değerleri 1.8 trilyon dolar!
Bugün... Yönetimde sekizinci kuşak DuPontlar var.
Sadece otomotiv sektöründe, kimya sektöründe, finans sektöründe, tarım sektörü gibi her yanda onlar yok.

Tarımsal üretim sonucu elde edilen biyoyakıt sektöründe de onlar var. Bu konu da pek gündeme getirilmiyor. Oysa ne yaptıklarını bilmek gerekiyor...

Sf: 402
İklimi bozup düzeltmek için kılını oynatmayanlardan. Hugo Chavez'in 2009'daki sözü meşhurdu; "İklim banka olsaydı çoktan kurtarılmıştı!"

Sf: 403
Mallarını kamyon ya da TIR'a yükledin, yola çıktın Avrupa ülkelerine... Çıkamazsın. Kapıkule'den çıkışta alınan dozvala / transit geçiş belgesi sınırlıdır. Örneğin... Avusturya ufak bir ülkedir fakat doğayı korumak için gerektiğinde yollarını geçişe kapatır. Bu ülkeyi geçmek için 2 / 4 oranında kara geçişi yapılır. Yani, yolculuğun bir bölümünü trenle yapmak zorundasınız...

Egzoz salınımı bizdeki gibi sadece muayene zamanı dikkate alınmaz. Avrupa şehirlerinde yeşil bölgeler vardır. Her araç giremez. Bizim verimli tarım topraklarından otoyolu geçer!

Uyuşturucu yalanı
Kenevir... Hemen aklınıza esrar gelmesin. Kenevir, "cannabaceae" familyasında yer alan tek yıllık bir bitki...

Bu cinse ait üç farklı bitki türü var:

Sf: 404
Cannabis Indica... C. Sativa... ve C. Ruderalis...
Bu üç tür arasında keyif verici "marihuana olarak bilinen ve dilimize "Hint keneviri" olarak geçmiş olan C. Sativa'dır. Bu sebeple "kenevir" demek "uyuşturucu" demek algısı yaratıldı. Ve kuşkusuz bu algı yaratılmasının nedeni vardı. Geleceğiz...
Faydalı kenevir türü C. Indica...
Kenevir tohumu oldukça etkili bir besin kaynağı. Sağlıklı protein ve mineraller açısından çok zengin. İşte kenevir tohumunun sağlığa faydaları:
Dünyanın etkili beslenme dergisi Nutrition & Metabolism'de yazıldığına göre, kenevir tohumunun yüzde 30'u sağlık açısından büyük önem taşıyan omega-3 bitki besin temelli linoleik asit ve alfa-linoleik asit içeriyordu. Ayrıca kenevir tohumlarında, vücut hücrelerinin normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi, hücre yenilenmesi, sinir sistemi ve kaslar üzerinde etkili olan gama-linoleik asit vardı.
Kenevir tohumunda yüzde 25 oranında vücudun temel gereksinimleri olan protein, E vitamini, fosfor, potasyum, magnezyum, sülfür, kalsiyum, demir ve çinko bulunuyordu. Örneğin, biftekten alacağınız proteinler benzer ölçüde kenevir tohumundan karşılanabilir. Bu yönüyle kenevir tohumu mükemmel bir besin kaynağı.
Ya sağlık? İçindeki yararlı iki yağ asidi doğada başka hiçbir yerde yok. AIDS ve kanser tedavisinde kemoterapi ve radyasyon etkisini azaltıyor; romatizma, sara, astım, uykusuzluk, psikolojik bozukluk, omurga rahatsızlıkları gibi en az 250 hastalıkta yararlı olduğu biliniyor. Örneğin... Yapılan çalışmalar kenevir tohumunun kan pıhtılaşmasının önleyerek, kalp krizi sonrası iyileşme sürecini hızlandırdığını ortaya koydu.
İçerdiği bol miktarda omega-3 ve yeterli miktardaki omega-6 sayesinde kenevir cilt sağlığını korumaya yardımcı oluyor. Kenevir tohumunda bulunan gama-linolenik asit, regl öncesi ağrılara ve duygusal yoğunluğa sebep olan etmenleri yok ediyor. Kenevir tohumu hem çözünebilir hem de çözünemez lifler içerdiği için sizi uzun süre tok tutmasının yanı sıra sindirim sisteminin düzenlenmesine de yardımcı oluyor.
Kenevir...
Plastik ürünlerin tamamı, kenevirden üretilebilir ve kenevir plastiğinin doğaya dönüşmesi oldukça kolay. Bir arabanın gövdesi kenevirden yapılırsa, dayanıklılığı çelikten tam 10 kat fazla. Binaların yalıtımı için de kullanılabilir; dayanıklı, ucuz ve esnek. Kenevirle yapılan sabunlar ve kozmetik ürünler, suyu kirletmiyor, tamamen doğa dostu. İlaç üretiminin dışında en çok kağıt yapımında, tekstilde kumaş yapımında,* biyoyakıt yapımında ve otomotiv sektöründe, plastik gibi petro kimya ürünlerinin yerine kullanılabiliyor.

Sf: 405
Gerek yağı, gerekse tohumundan faydalanılan kenevir, gerçek bir çevre dostu. Öyle ki dünyanın hemen her yerinde yetiştirilebilen kenevirin bir dönüm büyüklüğündeki ekim alanı, 25 dönüm orman arazisinin ürettiği kadar oksijen üretebiliyor. Orman ağaçlarının büyümesi yıllar alırken kenevir dört ay gibi kısa bir sürede yetişiyor.
Bir dönümlük kenevir ekim alanından, dört dönümlük orman arazisinin ürettiği miktarda kağıt elde edilebiliyor. Daha da önemlisi üç kez geri dönüşümü mümkün olan ağaca karşılık kenevirden elde edilen kağıt tam sekiz kez yeniden dönüştürebilir.
Kenevir dünyanın her yerinde yetiştirilebilir ve çok az suya ihtiyaç duyar. Ayrıca kendisini böceklerden koruyabildiği için tarım ilacına da ihtiyaç duymaz. Yani... Kenevir ile yapılan tekstil ürünleri yaygınlaşırsa, tarım ilacı sektörü tamamen ortadan kalkabiliyor. Kenevirin üretimi soyadan bile daha ucuz. Kenevirle beslenen hayvanlar, hormon takviyesine ihtiyaç duymaz.
Böylesine beslenme kaynağı, sağlık ve çevre dostu, ekonomik kenevir neden yasaklandı? Meselenin en hassas yerine geldik...
Kenevir, ABD'de 1930'lar öncesinde yasaklandı. Bunun nedeni kenevirin, dönemin dev şirketlerinin kazancını baltalamasıydı. Şöyle...
- William R. Hearst (1863-1951), ABD'de gazete ve dergilerin çoğunun sahibiydi. Ormanları vardı ve kağıt üretiyordu. Eğer kenevirden kağıt yapılırsa, milyonlarını kaybedebilirdi.

 - Rockefeller kim biliyorsunuz. Biyoyakıt olan kenevir yağı da, elbette onun en büyük düşmanıydı.**

İlk kot pantolon, kenevirden yapıldı. Hatta "kanvas" kelimesi kenevir ürünlerine verilen isimdir. Kenevir ayrıca ip, halat, çanta, ayakkabı, şapka yapımı için de ideal bir bitkidir.

**Adı, Rudolf Christian Karl Diesel (1858-1913). Alman idi. Dünya onu 1892 yılında aldığı patentle dizel motorun mucidi olarak tanıdı. Diesel aynı zamanda 1890'ların sonunda yer fıstığı yağından biyoyakıt yaptı. Ancak petrolün revaçta olması sebebiyle ilgi görmedi. Ta ki 1970'lere gelindiğinde petrol sıkıntısı nedeniyle alternatif enerji kaynakları aradığında akla geldi! Biyodizel ismi ilk olarak 1992 yılında Amerika Ulusal Soy Diesel Geliştirme Kuruluşu tarafından kullanıldı. Bu arada... Rudolph Diesel, 29 Eylül 1913'te İngiltere'ye gitmek için SS Dresden vapuruna bindi. Londra'da Consolidated Diesel Manufacturing Ltd. şirketi yöneticileriyle buluşacaktı.
Mürettebata sabah 06.15'te uyandırılmak istediğini söyledi. 30 Eylül sabahı İngiltere'nin Harwich limanına yanaşan gemiden inenler arasında yoktu.
Kamarası boştu. Yatağı bozulmamıştı. 29'u 30 Eylül'e bağlayan gece ortadan kaybolmuştu. Manş Denizi'ne atlayıp intihar etmiş olduğu kayda geçirildi! Bir iddiaya göre Rudolf Diesel'in, biyodizel çalışmaları petrol üreticisi firmaların işine gelmiyordu. Bu nedenle gemiden atılarak öldürüldü! Ah ne tesadüfler! "Su yakıtlı pil" petrolün yerini alacaktı, Mucidi Stanley Allen Meyer (1940-1998) zehirlenerek öldürüldü.

Sf: 406
- Andrew W. Mellon (1855-1937), petrol devi Gulf Oil (Chevron), alüminyum devi Alcoa'nın sahibiydi. DuPont şirketinin hissedarıydı, petrol üreticilerinden plastik üretmek için patente sahipti. General Motors kurucularındandı. Kenevir, kazancını büyük sekteye uğratabilirdi...
ABD'nin en zenginleri...
Kazançlarını daha fazla artırmanın önündeki en büyük engel olan keneviri ortadan kaldırmak onlar için kolay oldu. Çünkü Andrew W. Mellon maliye bakanı idi ve ABD Başkanı Herbert C. Hoover'in en yakınlarından biriydi. Devlet yapısında "Narkotik büro" (B-FBNDD) oluşturuldu başına da Harry JJ. Aslinger getirildi. Aslinger, Mellon'un eşi Nora'nın kardeşiydi...
Amaçları keneviri ortadan kaldırmaktı!
Basın desteği şarttı. Kenevirin tehlikeli olduğunun öne sürülmesi ve "marihuana" adıyla en zararlı uyuşturucu olarak yaftalanması Hears'ün gazeteleri-dergileri aracılığıyla kolayca gerçekleştirildi.
Marihuananın oybirliğiyle yasaklanması, kenevirin üretiminin yasaklanması demekti. Düğmeye basıldı. ABD'de 1937'de çıkarılan Marihuana Vergi Yasası ile kenevir çok zararlı bir bitki yapıldı. Yanında kenevir taşıyan yoksul göçmenler bile sınır dışı edilmeye başlandı.
Karalama kampanyaları ve artan baskı sonucu kenevirden elde edilen ilaçlar ve petrokimya ürünleri yasaklandı. Böylece tüm amaçlarına ulaşan Rockefeller ve akadaşları güçlerine güç kattı.
Bugün... Kenevirin üretimi ve satışı dünyanın bazı ülkelerinde tamamen yasaklı. Kenevir "ölüm bitkisi" ilan edildi. Bunun sonucu dünya asıl zehir istilasına uğradı:

Kenevir ilaçları piyasadan çekildi, bunun yerini bugün kullanılan kimyasal ilaçlar aldı.

Sf: 407
Kağıt üretimi içini ormanlar katledildi.
Tarım ilaçları ile zehirlenme ve kanser arttı.
Dünyamız plastik çöpler, zararlı atıklar ile dolduruldu.
Evet... Öyle bir bitki düşünün ki...
Yüksek kalite kağıt, kumaş, ilaç, kozmetik ve sabun üretiminde kullanılabiliyor. Aynı bitki dünyanın gün geçtikçe daha da yok olmasına sebebiyet veren petrol, petrokimya alanına alternatif sağlıyor. AIDS ve kanser tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi tedavilerinin etkilerini azaltıyor. İlaçların en zengin hammaddesi...

Şimdi bu bitkinin yasal olmadığını düşünün! Elinizdeki kitabın yazılma sebebini bundan daha iyi ne anlatabilir?
Sf: 410
Şeytanın aklına dahi gelmeyecek ilaç pazarlama taktikleri yapılan gizli reklamlar ve en önemlisi "icat edilen" yeni yeni hastalıklar sektörde karlılığı her daim yüksek seviyede tutuyor.

Amerikan ilaç endüstrisinin tanıtım ve promosyon için yılda harcadığı para, 22 milyar dolar! Öyle bir pazarlama ki; "The Fr. 02 Show" programında "zayıflatıcı" diye yeşil kahve haplarının gizli reklamını yapan Dr. Mehmet Öz, tepkiler üzerine Columbia Üniversitesi'nden kovuldu. Firmaya 9 milyon dolar ceza kesildi...

Sf: 411
Türkiye'de 2014 yılında kişi başı ilaç harcaması yıllık 187 lira. 
Bir önceki yıl, 174 lira idi. Fazla artış olmamasının nedeni, Türkiye'de ilaç fiyatları pek artmıyor! Ülkemizde tüketilen ilaç kutu sayısı 2002'den 2016'ya yüzde 202 artış gösterirken, ilaç harcamaları 2002'den bu yana 2016 fiyatlarıyla sadece yüzde 10 artış gösterdi.
Aldığınız ilaç hammaddesinin ne kadar sağlıklı olduğunu düşünmenizi isterim. Türkiye'de aldığınız ilacı Yunanistan ya da İtalya'da alın kaç kat para vereceğinizi görün!


Türkiye'nin tükettiği ilaç yılda kişi başı 25.9 kutu.2016 yılında toplam 2 milyar 230 milyon kutu ilaç satıldı! OECD ülkeleri arasında günlük kullanım miktarına göre, antibiyotik tüketiminde yüzde 41.1 ile birinci sırada yer alıyoruz. OECD ortalaması yüzde 20.5.

Sf: 412
Dünya ilaç sektöründe kanser, diyabet, hipertansiyon ilaç satışları, diğer tedavi gruplarına göre daha yüksek. Ne tesadüf, bunlar genellikle yediklerinizle ilgili.

Yediklerimizi üretenler ile ilaç üreten şirketlerin aynı olmalarını nasıl açıklamak gerekiyor? Bir büyük oyun yok mu?

60 yıl önceydi... 1957 yılında "thalidomide" etkin maddeli "contergan" adını verdikleri ilaç ürettiler. İlaç, hamilelerde uyku problemlerini ve sabahları duydukları kimi rahatsızlıkları gidermek için üretildi. Bu ilaca talep çok oldu; 50 ülkede satışa çıktı.
Reçetesiz satılan Contergan'ın prospektüsünde "hamile kadınlar, anne ve çocuklar tarafından güvenle kullanılabileceği" yazıyordu. Oysa yeterli testler yapılmamıştı. Çok geçmedi. Dört yıl sonra ilacın gerçek yüzü ortaya çıktı: 90 binden fazla düşük ve 10 binden fazla sakat ve ölüm!

Sağlık konusu mutlak ele alınmalıdır. Örneğin, OECD sağlık istatistikleri gösteriyor ki, dünyada MR'ı en çok kullanan ülke Türkiye! Her bin kişiden 133'ü MR çektirmiş. ABD'de bu oran binde 57, İngiltere'de binde 49, Kanada'da binde 6, Hollanda'da binde 1. Biz de niye binde 133!

Sf: 413
Dünyada ilaç nedeniyle sakat doğan binlerce bebeğe "Thalidomide Çocukları" adı verildi.

İlacın mucidi kim miydi; Heinrich Mückter (1914-1987). Hitler'in ari ırk çalışmalarının hevesli SA / faşist Kahverengi Gömlekliler mensubu bir doktor. Tifo aşısı geliştirmek için toplama kamplarındaki insanları kobay olarak kullanan Mückter, yüzlerce esirin ölümünden yargılanacağını anlayınca kaçtı. Sonra ne oldu? Mückter hiçbir şey olmamış gibi Grünenthal şirketinde tıbbi araştırmalara devam etti. Ve "katil ilacı" buldu.
İlacın etkisi ortaya çıkınca Grünenthal şirketi 1962'de ilacı piyasadan topladı. Tam 50 yıl sonra özür diledi. Tazminat ödedi. O kadar...

Bugün dünyanın en büyük ilaç şirketlerinden biri, Grünenthal! Ve... Almanya hala dünyada "en güvenilir ilaç" şirketlerine sahip ülke olarak biliniyor!

Küresel şirketlere karşı çıkmak kolay değil. Fakat moralinizi bozmayınız. Avrupa Klinik Farmakoloji Birliği Onursal başkanı ve Türkiye Akılcı İlaç Kullanım Platformu Başkanı Prof. Dr. Cankat Tulunay gibi değerli bilim insanları var...
Örneğin... İzmir Eczacı Odası başkanı rahmetli Levent Kamacık'ın direnişi unutulabilir mi? 1990'lar sonunda dünyada ölümlere yol açan ABD'nin meşhur ağrı kesicileri "celebrex", "vioxx" isimli Merck ve Pfizer gibi devlerin ilaçlarının ruhsatlarını "ölümlere yol açtığı" gerekçesiyle yasaklattı. Yine bir Avrupa devi Janssen Pharmaceuticals'a ait bağırsak kanserine yol açan, sindirim sistemiyle ilgili rahatsızlıklarda kullanılan "prepulsid" isimli ilacın satışını engelledi.

Türkiye'de böbrek hastalıkları hızla artıyor. Ağrı kesici olarak kullanılan "Non steroid antienflamatuar" ilaçların bunda büyük etkisi var. Çocuklarınız için kullandığınız ateş düşürücü ve ağrı kesici şurupların içinde "paracetamol" var. Paracetamolün, İngiltere'de iki yaş altı çocuklarda kullanımı yasak. Ancak Türkiye'de yaşına-ayına bakmadan yeni doğana bile bu ilaçlar yazılıyor. Sonra genç yaşta diyabet ya da ileri yaşlarda siroz!

*Bugün dünyanın en iyi Bach yorumcularından biri olarak gösterilen 1959 doğumlu Thomas Quasthoff, ilacın mağdurları arasında. Thalidomide'in mağduru olmayan sadece iki ülke olduğu söyleniyor: Türkiye ve ABD! İstiklal Madalyalı kahraman Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün, Sağlık Bakanlığı'nı ilaca karşı uyarıp, Türkiye'ye girişine engel oldu. Türkiye'de bilinen Thalidomide kullanımına bağlı hiçbir vaka yok.

Sf: 414
Kimyasal sentetik ilaçlar
Yaz yaz bitmez...
İlaçlar; doğal, yarı sentetik veya sentetik kimyasal preparatlar. İşte... B12 vitamin hapı.
Doğal formunda methylcobalamin var.
Sentetik formunda cyanocobalamin var. Piyasada Centrum (Pfizer), One A Day (Bayer), gnc (GNC), Nature Made (Otsuka) isimlerinde B12 vitamin hapı var. Hemen hepsi sentetik formunda üretiliyor. Çünkü raf ömrü uzun! Bu neye yol açıyor; akciğer hastalığına...*

*Bayer, kanseri önlediğine dair kesin bir bilgi olmamasına rağmen One-A-Day isimli vitamin haplarının prostat kanserini önleyebileceğini iddia ederek, erkeklerin prostat kanseri fobisini kullanmakla suçlanmıştı. Şirket, vitamin satışını artırmak için insanları yanılttıkları suçlamasından 3.3 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul ederek kurtuldu.

Sf: 415
ABD'de piyasada 85 binden fazla besin desteği var ve FDA'de bunlarla ilgili çalışan sayısı ise sadece 25! Besin destekleri pazarı ABD'de geçen yıl 27.6 milyar dolara ulaştı. Bu küresel pazarın 2024'te on misli artarak 278 milyar doları bulması bekleniyor. Yani...
İnsanoğlu, besin desteklerinden menfaat temin edenlerin veya yüksek dozda vitaminlerin zararlı olabileceğini bilmeyenlerin oyununa gelmeye devam edecek.
Türkiye'de vitamin konusunda neler yaşandığı hiç bilinmiyor! Tek bilinen bazı yıllar bazı vitaminlerin "moda" yapıldığı. Örneğin: Günümüzde D vitamini çılgınlığı yaşanıyor!* İşin özünde, D vitamini bir vitamin değil; vücutta güneş ışınlarının etkisiyle sentez edilen bir hormon. Vücutta üretilen bir hormona vitamin denmesi ve bunun "uçana kaçana" hap olarak verilmesi insanları hapa alıştırmaktır!
Neler yok:
Küresel ilaç şirketlerinin Türkiye'ye ikinci kalite ilaç soktuklarını biliyor musunuz? Firmalar ilk ruhsat aşaması ve kalite kontrolü sırasında "A Grade" hammadde kullanır, ruhsat aldıktan sonra "D, E Grade" hammadde kullanmaya başlar!
Binlerce soru var...
Yılda kaç ilacın piyasa denetimi yapılıyor? Bağımlılık (iptila) yapan kodeinli ilaçlar hiçbir uyarı taşımadan serbestçe-reçetesiz nasıl satılıyor? Üç-dört kez, bozuk kalitesi dolayısı ile piyasadan toplatılan antibiyotiğin ruhsatı neden iptal edilmiyor?
Türkiye ilaç çöplüğüne döndü...

*2012 yılında ülkemizde 2.280.626 kutu, 2013'te 3.357.254 kutu, 2014'te 4.611.869 kutu, 2015'te 8.754.753 kutu ve 2016'nın ilk 8 ayında ise 8.376.319 kutu D vitaminli ampul satıldı! Benzeri D vitamini damlası için de geçerli; 2012'de 1.649.482 kutu D vitamini damlası satılırken, bu rakam 2015'te 4.581.844 oldu.

Sf: 416
Gelelim doğal ilaçlara...
Dünyada tedavi amacıyla kullanılan tıbbi birkilerin toplam miktarı 20 bin. Türkiye'de bu oran, bine yakın. Bu konuda zengin sayılırız. Fakat yararlanamıyoruz, hep seyirciyiz! Ne adaçayı, yeşil çay ne de nane, maydanoz gibi değerli bitkilerin farkındayız. Isırgan otunun, ebegümecinin, zerdeçalın ve benzerlerin tedavi edici özelliklerini unuttuk.
Antibakteriyel, antiviral, kan şekeri, tansiyon, kal-damar sağlığının destekleyicisi, bağışıklık sistemini güçlendiren sarımsak üretimi giderek azalıyor. Kastamonu sarımsağı artık nadide bir ürün.
2000 yılında 11 milyon 88 bin ton olan dünya kuru sarımsak üretiminin 102 bin ton ile yüzde 0,9'unu gerçekleştiren Türkiye, dünya üretiminde 12'nci sıradaydı.
2012 yılında dünya üretimindeki payı yüzde 0,3'e, sıralamada ise 18'inci sıraya geriledi.
Hazır gıdalarda, sucuk ve pastırma gibi yiyeceklerde kullanılan sarımsağın artık yüzde 90'ını Çin'den satın alıyoruz! Turşu suyunda "cücüklenen" Çin sarımsakları GDO'lu mu? Güldürmeyiniz beni. Bırakın GDO'yu, Çin sarımsağında -tarımda böcek öldürücü olarak kullanılan- "metil bromür" adlı zehir var!
İlaçta GDO var mı? Olmaz mı?
Gıdada GDO olacak...
Yemde GDO olacak...
İlaçta olmayacak mı?
İlacın hammaddesi bitki değil mi?
Şeker hastalarının kullandığı insülinden, antibiyotiklerin ve aşıların önemli bir kısmı ve şimdilerde yeni kanser ilaçları hepsi GDO'lu bitkilerden üretiliyor. Yani...
GDO nedeniyle hasta olan kişiye, hammaddesi GDO olan ilaç veriliyor!

Sf: 417
Monsanto gibi gen teknolojisi ve Cargill gibi suni tatlandırıcıda dünya devi şirketlerin ilaç sektörüyle işbirlikleri kaçınılmaz kuşkusuz. Örneğin...
Çocuk şuruplarında, ağızda eriyen ilaçlarda, pastillerde oldukça yüklü miktarda tatlandırıcı ve renklendirici kimyasallar kullanılıyor.
İlaçlara hangi katkı maddeleri konulduğunu ne yazık ki etiketlerde göremezsiniz. Şirketlerin -hastalığa etkisi olmayan katkı maddelerini- etiketlere yazma zorunluluğu yok!
İlaç sektöründe bugün bine yakın katkı maddesi kullanılıyor ve bunlar nedense sır gibi saklanıyor.*

*Türkiye'de binlerce insan hastanede mikrop (nosokomiyal) kapıyor. Hıncal Uluç, Harun Kolçak, Mehmet Barlas, Yaşar Okuyan benim bildiğim tanınmış isimler. Hastane mikrobu, "akılcı ilaç kullanımı" diyerek, akılsızca antibiyotik kullanmamız nedeniyle gelişen dirençli bakterilerden meydana geliyor. İnsanlar hastane mikrobundan kurtulsa bile, bağışıklık sistemleri çöktüğü için kanser gibi öldürücü hastalıklar tetikleniyor. Bu tıbbi hatalara kimler neden göz yumuyor?

Sf: 418
Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin "rıza olmaksızın aşı yapılamayacağına" ilişkin gerekçeli kararı var.

Kimi aşıların çocuklarda otizm hastalığına sebep olduğu artık biliniyor. 1950'lerde ABD'de otistik çocuklar 10 bin kişide birin altındaydı. ABD'de 2006 yılında her 110 çocuktan birinde otizm görülürken, 2008'de bu sayı her 88 çocuktan birinde otizm görülecek şekilde arttı. 2009'daki rakamsa her 54 çocuktan biri idi. İnanılmaz artış!
Sebebi aşı içindeki cıva!

Sf: 419
Atomu parçalayanlar aşı içindeki cıvanın bebeklere nasıl zarar verdiği bilmiyorlar mıydı?

Sf: 420
Araştırmanın başka ilginç tarafı, anne babaları uygun bulmadıkları için aşı yapılmayan çocukların çoğunun Orange Country, Santa Barbara ve Bay Area gibi eyaletin gelir seviyeleri en yüksek bölgelerinde yaşayan ve beyaz ırktan aileler olmasıydı!

Yoksulların işi zor. ABD'nin Michigan eyaletinde Rebecca Bredow oğluna aşı yapılmasını reddettiği için mahkeme karşısına çıkarıldı. 7 gün hapis cezasına çarptırıldı. ABD'de aşı olmamış çocukların ABD'de okula gitmesi yasak. Bu nedenle pek çok aile çocuklarını evde eğitiyor!
Aslında neler oluyor? Ne olduğu belli!
Büyük oyunun kurucuları hep aynı:
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, bir dönem küresel ilaç devi Gilead Sciences'ın başkanlığını yaptı. Hisselerine sahipti. Kuş gribi sırasında Pentagon'a ilaç şirketinden 1 milyar dolarlık "tamiflu" satın aldırdı!
Palavra olduğu bilinen kuş ya da domuz gribi suni korku kampanyalarıyla (Türkiye de dahil) dünyada milyonlarca insana aşı yapıldı. Kuş gribi aldatmacasına kandığını açıklayan Polonya domuz gribi aşısını reddetti.
Türkiye aşı ithalatına 350 milyon dolar ödedi. Fakat...
Çok uzman, kuş-domuz gribi kampanyaların amacının büyük ilaç şirketlerine para kazandırmak olduğunu yazsa da ben buna pek ihbar etmiyorum. Başka gizli amacın olduğunu düşünüyorum.

Sahi... MHP'li Sağlık Bakanı Osman Durmuş vardı, anımsıyor musunuz? Domuz gribi aşılarının yalan olduğunu söylüyor, küresel oyunlara dikkat çekiyordu. Bakanlıktan da, MHP'den de oldu! Yok ettiler. Tıpkı MHP'li Tarım ve Köyişleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp'in başına gelenler geldi.

Sf: 421
Başını ABD Merkez Bankası'nın çektiği küresel şirketlerin, laboratuvarda üretilen grip virüslerinin dünyaya yayılmasını sağlayarak finansal ve politik çıkarlar için insanların yaşamını riske attıklarını iddia etti. Gazeteci Burgmeister işinden oldu, kovuldu!
Sonra, WHO açıkladı:
-Dünyanın en sabıkalı ilaç firması- Baxter, yabani kuşların taşıdığı H5N1 virüsünü, insanların sezonluk kullandığı grip aşısı H3N2 ile karıştırıp dünyaya satmıştı! Bak şu talihsizliğe! Aynı Baxter domuz gribinden 6 ay önce, domuz gribi aşısı H1N1 patenti almak için başvurmuştu. Ne öngörü!
Meselenin sadece para kazanmak olmadığını, daha büyük bir planın uygulandığını düşünüyorum. Örneğin, H1N1 domuz gribi aşısının kanser, kısırlık gibi olumsuz etkileri tam olarak araştırılmadı.
WHO Başkanı Margaret Chan, 28 Aralık 2009 günü örgütün merkezi Cenevre'de düzenlediği basın toplantısında, "domuz aşısı oldunuz mu" sorusuna boş bulunup şöyle dedi: "Hayır olmadım!"
Bizde ise... Dönemin AKP'li Sağlık Bakanı Recep Akdağ, aşı kampanyasına karşı çıkanları mahkemeye vermekle tehdit etti. "Dünya Sağlık Örgütü aşıyı onaylıyor, siz kim oluyorsunuz" dedi.
Sonuçta:
Kuş gribinden 50 milyon kişinin öleceği söylenmişti; 262 kişi öldü.
Domuz gribinden 70 milyon insanın öleceği söylenmişti; 14 bin 711 kişi öldü.

Bill Gates olmadan olmaz
WHO'nun finans yardımı aldığı küresel güçlerin başında Bill& Melinda Gates Vakfı geliyor. İkinci sırada David Rockefeller var.

Sf: 423
Bill ve Melinda Gates Vakfı her daim yanlarında ABD'nin zenginlerini buldu. Örneğin, Warren Edward Buffett. Forbes dergisine göre, 62 milyar dolarlık servetiyle Buffett, dünyanın en zenginler listesinde her daim ilk beş içinde yer alıyor. Time dergisinin yaptığı araştırmada dünyanın en etkili insanlarından biri olarak gösterildi.
Buffett 2006 yılında dünya rekoru kırdı: Yaklaşık 30 milyar doları Bill ve Melinda Gates Vakfı'na verdi. Keza 2017 yılında da 2.5 milyar daha verdi! Niye? Resmi açıklaması, aşı kampanyalarına yardımcı olmak!
Ne kadar hümanistler değil mi?

Sf: 425
Kakao üretiminin yüzde 63.3'ünü Fildişi Sahili ve Gana gerçekleştiriyor. Bu iki ülkenin üretim yerlerinde kişi başı 140 dolara komşu Mali'den getirilen, 12 yaş altında 15 bin çocuk çalıştırılıyor. Bu kakaonun alıcıları belli; ABD'li Kraft, ABD'li Mars, ABD'li Hershey, İsviçreli Nestle...

Sf: 426
Altın, platin, nikel, ferroalaşım ihraç eden Zimbabwe 1980 yılında bağımsızlığını ilan edince ne oldu? 1981 yılında AIDS ilk kez bu ülkede görüldü! AIDS'in maymundan mı yoksa laboratuvar çalışmalarından mı insanlara geçip yayıldığı hala tartışma konusu!

Sf: 427
GELECEK FELAKETİN MİMARLARI
Tespit:
Yaşamın merkezi beyindir.
Beyin işlevlerine göre üç bölgeye ayrılır.
Birinci bölge: Beynin alt kısmını oluşturan beyin sapı. Burası, solunum, dolaşım ve sindirim gibi istem dışı çalışan sistem merkezlerinin bulunduğu yer. Yaşamsal önem taşır; örneğin, solunum durursa yaşam sona erer.
İkinci bölge: Beyin sapından sonra gelen ve beynin orta bölgesini oluşturan limbik yapılar. Limbik yapılar asıl olarak, içgüdüsel / duygusal dürtüler / tepkiler / davranışlardan sorumlu. İçgüdüsel davranışların temel amacı; beslenme, korku ve üreme gibi biyolojik yaşamın sürdürülmesi.
Üçüncü bölge: Beynin en üst tabakasını oluşturan, entelektüel / akılcı işlevlerden sorumlu olan beyin kabuğu / yani korteks.
Bu önemli üç bölge birbirlerinden bağımsız değil. Aralarında sinir uzantılarıyla bağlantılar var ve üst merkez; alt ve orta merkezleri kontrol ediyor.
Hadi... İnsana ayıp olmasın balıktan örnek vereyim.
Zaten çok küçük (insan beynine oranla bir nokta kadar) olan balıkların beyninde en büyük alanı beyin sapı oluşturuyor. İçgüdüleri yöneten limbik yapılar çok az yer kaplıyor. Akıldan sorumlu beyin kabuğu / korteks ise, yok denecek kadar az. Yani...
Balıkların beyni, yaşamak için zorunlu dolaşım-solunum gibi işlevleri yapmaya yarıyor. "Balık bellekliler" bu nedenle kolayca oltaya geliyor!
Kediden-köpekten bahsedeyim: Beyinlerinde en büyük alanı, limbik yapılar kaplıyor. Yani, korku-kaçmak-saldırmak gibi içgüdüsel refleksleri öne çıkıyor.
Gelelim insana...
Anlama, algılama, sorgulama, eleştirel düşünme, akıl yürütme, neden-sonuç ilişkisi kurabilme, kendisinin ve başkalarının deneyimleriyle tarihten ders alabilme gibi entelektüel / akılcı yetenekleriyle ilgili korteksini geliştiremediğinde, insan içgüdüsel / duygusal dürtüleriyle hareket ediyor.

Sf: 428
Eğitim ailede / çevrede başlıyor, okulda yoğunlaştırılıyor ve değişik kanallar aracılığı ile ömür boyu sürüyor. Uygulanacak eğitime göre korteks ya gelişimini tamamlıyor, ya da gelişemiyor, köreliyor. Sonu, alzheimer'a kadar uzanıyor...
Beyniniz için faydalı şeylerin başında entelektüel-zihinsel yaşam sürmek şart. Yani, kitap, gazete okumak gibi. Beyin sağlığı için son derece önemli bir başka faktör beslenme biçimi...
Burada ise karşımıza "beyin hazzı" çıkıyor. "Kumar bağımlılığı", "alkol bağımlılığı" ve hatta "seks bağımlılığı"ndan bahsedilir ama "yeme-içme bağımlılığı"ndan hiç bahsedilmez! Niye? Biliniyor ki gıdalarda da beyin madde bağımlısı yapıldı. Bağımlılık yapan tüm maddeler beyin kimyasını, düşünce ve algısını değiştiriyor. Bazı davranış bozukluluğun sebebi beynin hazzına yönelik beslene biçimi mi? İnsanoğlu "aptallaştırılarak" gıda yoluyla haz bağımlısı yapılıyor...
Kimilerinin hedefi, insanı bilim ve akıldan uzaklaştırıp köreltmek.
Başlayabilirim...
Bugün küresel güçler...
Gıdaya egemen oldular.
Buğdayın genetiğini değiştirdiler.
Tavuğun tavukluktan, sığırı sığırlıktan, balığı balıklıktan çıkardılar.*
Neredeyse tüm yiyecekleri katkı maddeleriyle doldurdular.
Köyleri-üreticileri ezdiler. Üretim yapmalarının önüne geçtiler.
İnsanoğlunu endüstriyel gıdaya mahkum ettiler, beslenme biçimi değiştirdiler.**

*Gıda düzenbazlıkları yeni değil... Ekmeğe dişbudak ağacı ya da saman ile çinko-bakır sülfat eklenirdi. Çay, demir sülfürik ile renklendirilirdi. Peynire kızıl kurşun konurdu. Dana eti, kireçle ağartılırdı. Kavrulmuş bezelye, fasulye toprak ile kum karıştırılarak "kahve" yapılırdı... Bunlar palyatif idi... Köklü-sistemli değildi yani, birkaç hilebazın / üçkağıtçının kurnazlığıydı. Anlatmak istediğim bu değil. Günümüzde gıda üzerinden, sistematik tehlikeli bir plan / proje yürütülüyor.
**Gıda arzı, fiyatı, nakli, ticareti ve savaşları tarihi kökten değiştirdi. Örneğin, baharat! Dünya üzerindeki ticari mallar arasında tarihi en çarpıcı biçimde etkilemiş olan baharattır! 15'inci yüzyıl sonlarında yapılan büyük keşif seferleri ve Avrupa ticaretinin küreselleşmesinin miladı, baharat bulma arzusuyla başladı.
Kristof Kolomb, Vasco da Gama -baharatın anavatanı- Hindistan'a denizden ulaşmak için yollar aradı.
Coğrafi keşifler sonucu oldukça ucuzlayan baharatın saltanatına Fransız mutfağı -mayonez benzeri soslar ile- 17'nci yüzyılda son verdi. Şeker artık lüks değil -işçi sınıfının bile satın alabileceği- temel üründü. Bugün ise, fast-food tüm klasik mutfakları alt ediyor! Bugün bağımlılık yaratan gıdalar insanlık tarihinin büyük dönemecine sebep oluyor. Bu sadece basit bir moda değil. Köklü nedeni var. Ülke ekonomilerini, kültürlerini kökten değiştiriyorlar.

Sf: 429
Tohumda küresel güçlere mecbur bırakıldık.
Gübrede, ilaçta onlara mecbur bırakıldık.
Kimyasalların hammaddesi petrolde onlara mecbur bırakıldık.
Mazotta, elektrikte onlara mecbur bırakıldık.
Endüstriyel yiyeceklerle hastalıklara maruz bırakıldık.
Şeker gibi haz veren katkı maddeleriyle beyni öldürdüler.
Kanser yaptılar, kısır ettiler. İlaca bağımlı yaptılar.
Bir yanda açlığı, diğer yanda obeziteyi artırdılar.
İnsanoğlunu yedi günahtan biri olan "oburluk" ile cezalandırdılar!
Peki: İnsanın sonunu mu hazırlıyorlar?
Post-insanlık çağına mı adım atıldı: Biyoteknolojiler; kopyalanmış koyundan sonra, kopyalanmış bebekler, genleri değiştirilmiş bitkiler, hormonlu gıdalar, bilgisayar, robotlar...
Genetiği darmadağın edilen insanoğlu nereye sürükleniyor?
Biyolojik bir felaketle mi karşı karşıyayız?
Bütün bunları yapanlar "tanrı'nın ilahi gücüne" el mi attı?
"Niye?" diye sormak durumundayız:
Küresel şirketlerin tek amacı para kazanmak mı? Evet tüm bunlar vahşi kapitalizmin bitmeyen kar hırsı mı?
ABD-AB'nin tek amacı eko-emperyalizm ile sömürüyü sürdürmek mi?
Başka? Başka amaç-hedef yok mu? "Var" olduğunu iddia ediyorum!
Buğdaydan pirince kadar Rockefeller, daha fazla para kazanmak için yapmadı bu karanlık çalışmaları!
Hibrit tohumun amacı...
Genetiği değiştirilmiş yiyeceklerin amacı...
Gıdadan ilaca kimyasal ürünlerin amacı...
Açlığı gidermek ve daha iyi bir dünya yaratmak değil! Öyle olsa... 2001 yılında IMF ve Dünya Bankası, Afrika ülkesi Malawi'nin dış borçlarını ödemesi için acil durum gıda rezervini elden çıkarmasını ister miydi? Hangi açlıkla mücadele? Hepsi yalan. Ülkede büyük açlık sorunu çıkacağını bilmiyorlar mıydı? Ülkede açlık çıkınca bu kez ABD Kalkınma Ajansı (USAID) bu ülkeye 250 bin ton GDO'lu mısır hibe etti! Bunun altında ne olduğu belli değil mi?
Bu aslında farklı bir "nüfus planlaması" çalışması mı?

Sf: 430
Kısırlık neden çoğalıyor?
İngiliz Guardian gazetesi 9 Eylül 2001'de şunu yazdı:
- Bilim insanları aşırı nüfus artışına karşı gebeliği önleyen / kontraseptif mısırı kullanabilir.
- San Diego biyoteknoloji firması Epicyte, gebelik önleyici sperm saldırısını durduran mısır bitkisi keşfettiğini açıkladı.
- Epicyte başkanı Mitch Hein, "Anti-sperm antikorları yapan mısır bitkileri ile dolu bir seramız var" açıklama yaptı.
- Epicyte 2004'te, North Carolina biyoteknoloji firması Biolex tarafından satın alındı.
- Biolex, 2012'de, doğum kusurlarına neden olduğu bilinen paxil'i yapan Hollanda biyoilaç şirketi olan Synthon'a satıldı!
Ölüm Tohumları kitabının yazarı F. William Engdahl kitabında şöyle diyor:
"Küçük bi Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan 'Epicyte', yendiği takdirde erkeği kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği marifetiyle geliştirdiklerini açıkladı. Epicyte, Svalbard'ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücü mısırı ABD Tarım Bakanlığı'ndan (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.
Bir başka örnek; 1990'larda BM Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler'de 15 ile 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanosa karşı aşılanması için kampanya başlattı. Erkekler de tetanos olabilirdi ama aşı erkeklere yapılmadı! Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi.
Test sonuçları gösterdi ki Dünya Sağlık Örgütü'nün yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanos toksoid taşıyıcılarıyla birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu.
Daha sonradan ortaya çıktı ki...

Sf: 431
Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) için tetanoz taşıyıcılı bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972'de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum deposuna ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı! Norveç'ten Rockefeller Vakfı'na ve Dünya Bankası'na kadar uzanan aynı örgütlerin Svalbard tohum bankası projesi ile de uğraşmaları rastlantı mıdır?"

Niye ucuz?
Fazla söze gerek yok:
Yoksulların doğurması istenmiyor...
"Dünya nüfusu kalabalık" deniyor...
"Kaynaklar giderek azalıyor" deniyor...
Dünyanın yüzde 71'i günde 10 dolardan, her beş kişiden biri 2 dolardan az kazanıyor. En yoksul ülkelerde gelirden gıdaya ayrılan pay yüzde 80. Buna rağmen "birileri", dünya kaynaklarının yoksul insanlar tarafından tüketilmesini istemiyor!
Bu sebeple... Yoksullara sağlıksız gıdalar yediriliyor. Sadece bir örnek vermeliyim:
1985-2000 yılları arasında ABD'de doların satın alma gücü yüzde 59 oranında azaldı. Meyve-sebze fiyatları iki katına, balık fiyatları üç katına çıkarken, şekerler ve tatlı yiyeceklerin fiyatları yüzde 25, sıvı yağların yüzde 40 ve gazlı içeceklerin fiyatları yüzde 66 oranında azaldı. Aynı zamanda bunların porsiyon büyüklükleri arttı.*
Evet. ABD yoksulları şeker ürünlerine bağımlı yapıldı:
ABD'de yapılan bir araştırmada ortalama bir Amerikan vatandaşı 1822 yılında yılda 3.2 kilo şeker tüketirken, 2012 yılında yılda 60 kilo şeker tüketiyordu. Kola uyuşturucu gibi, bırakması zor içecek oldu**

*ABD'de standart meşrubat şişelerinin boyutlarındaki değişimi örnek vermeliyim: 1950 öncesinde 192 ml olan şişe hacmi, 1960'larda 354 ml ve 1990'larda 591 ml ve günümüzde 1.25 LT'ye yükseldi. Fiyat pek değişmedi.Bu sebeple, ortalama bir Amerikalı yılda 200 lt kola vb. tüketiyor. Türkiye'de bu 45 litre! Yılda 159 şişe Coca-Cola tüketiyor. Türkiye, dünyada Coca-Cola pazarı en hızlı büyüyen dokuzuncu ülke.
**1905 yılında kolanın içerisinde kokainden elde edilen maddenin varlığına son verildi. Ancak "Red Bull" isimli kola içeceğinin içeriğiyle ilgili Almanya ve Hong Kong'da yapılan incelemede kokain bulundu! Yasaklandı. Sonra tekrar piyasaya sunuldu.

Sf: 432
Fast-food sektörü patladı. 1955 yılında hamburger-patates yiyen kişi 412 kalori alırken, 2013 yılında aynı siparişle 920 kalori almaya başladı!
ABD'ye gidenler bilir; McDonald's müşterilerinin büyük çoğunluğunu siyahlar oluşturuyor.* ABD'de yoksullar artık dışarıda yemek yiyor, çünkü yemek yapmak daha pahalı. Hele sağlıklı beslenme alışverişi için Whole-Foods, Erewhon gibi yerlere gitseler maaşları / ücretleri 2-3 günde biter, o kadar pahalı sağlıklı gıdalar. Dışarıda ucuz yemeye mecbur bırakıldılar...
Tekrarlıyorum...
Haz bağımlılığı yapan, insan sağlığına zararlı endüstriyel gıdalar neden bu kadar ucuz? Örneğin, tavuk! Her şeye zamn geliyor, bir tek tavuk fiyatı sabit kalıyor. Niye?
Klasik iktisat.ılardan David Ricardo, toplumun sefaleti en derinden hisseden kesimi olan işçilerin ucuz gıdaya mecbur olmalarından yola çıkarak, ucuz gıdanın bol olduğu Amerika'da bu durumun nüfusu artırdığına işaret etmiş, gıda fiyatlarının yüksek olduğu Avrupa'da ise nüfusun azaldığını belirtmiştir. Diğer iktisatçı John Stuart Mill de Ricardo'nun tezini onaylamıştır. O halde, ucuz gıdanın "derin" bir anlamı olmalı değil mi?
Marketlerde satılan tavuk eti analizlerinin genellikle sır gibi saklandığını söyleyen Fitoterapi / Doğal ilaçlar uzmanı Dr. Ümit Aktaş dedi ki: "Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) sonunda açıklama yaptı. Bulgularına göre, test edilen tavukların yüzde 50'sinin karaciğerinde inorganik arsenik var. Bu madde kanserojen kimyasallar arasındaki en zehirli olanı."
Dr. Aktaş'a göre, buradaki en büyük problem, arseniğin tavuk yemlerine kasten karıştırılmış olması! İşte... Konunun özü bu: Arsenik tavuk yemlerine neden karıştırılıyor?
Dr. Aktaş'ın yanıtı:
"Tabii ki daha fazla para kazanmak için. IATP'nin (Institute for Agriculture and Trade Policy) 2006 raporunda, daha az gıdayla daha hızlı büyüyebilmesi ve etinin daha sağlıklı görünen bir rengi olması için tavuk ve hindilerin yüzde 70'inden fazlasının arsenikli ilaç karıştırılmış yemlerle beslendiği belirlendi. Arsenik içeren ve yemlere karıştırılan bu ilaç (3-Nitro), antiparaziter etkiye sahip ve arsenik içeriyor. Tavuk etinin daha dolgun, güzel ve pembe bir renkte görünmesi için tavukların yemine katılıyor. Yapılan analizlerde, bu ilacın karıştırıldığı yemlerle beslenen tavukların karaciğerinde yüksek seviyelerde inorganik arsenik tespit edildi. İnorganik arsenik, arseniğin en zehirli formudur."
Dr. Aktaş ile bu konuda ayrılıyoruz:
Sadece para için insanların zehirlendiğine inanmıyorum... Bunu yapanların artık parayla-pulla işleri yok! Hedefleri başka... Dünya kaynaklarını artık yoksul kalabalıklar ile paylaşmak istemiyorlar!

*Tarih, 4 Aralık 1997... Türkiye'de ilk defa bir üniversite kampüsünde, ODTÜ'de McDonald's açıldı. "NATO'ya Hayır", "Yankee Go Home", "DEVRİM" şiarını edinmiş ODTÜ öğrencileri McDonald's a karşı çıktı. Kimileri bunun ucuz protesto olduğunu yazsa da bilinçli ODTÜ'lüler, şirketin hamburger içinde kullandığı en az 12 farklı kimyasal katkı maddesini açıklamasını talep etti. Tabii ki dünya devi açıklama yapmadı. ODTÜ'yü açarak öğrencilere Amerikan kültürünü öğreteceklerini sananlar, bu kez McDonald's -öğrencilerin beynini şeker- bağımlılığıyla ele geçirmek istedi. Türkiye'de ilk McDonald's Turgut Özal döneminde 1986 yılında İstanbul-Taksim'de açıldı.

Sf: 433
Örtülü gıda terörü
Bambaşka bir soru sorayım:
Milyonlarca yıldır ot yiyen insanoğluna ısrarla tek çeşit-nişasta ağırlıklı tahıl dayatılmasının sebebi nedir?
Genetik kodları değiştirilmiş ve kimyasallar doldurulmuş gıdalar ile, sadece günümüz insanını değil, gelecek nesilleri de kökten etkileyecek gıda rejimini hangi amaçla yarattılar?
Raf ömrü uzatma gibi gerekçelerle yiyeceklere zararlı katkı maddeler koymaları, "kar etmek istemeleri" diye açıklanamaz.
Dünyada açlıktan her yıl 36 milyon, aşırı şişmanlıktan 29 milyon insan ölüyor? Yiyen de, açlık çeken de neden gıda adaletsizliğinin kurbanı oluyor? Bu işte bir karanlık yan yok mu?
Virüs yalanları, aşı kampanyalarıyla başta çocuklar olmak üzere insanoğlunu kısırlaştırmanın, aşıyı "görünmez silah" gibi kullanmanın gizli amacı yok mu?
Dünya gıda piyasasına hakim olmak için yaptıkları küresel oyunları nasıl görmezlikten geliriz? Örneğin, "kuş gribi" salgını milyonlarca evcil kanatlının yok olup, piyasaya tamamen endüstriyel şirketlerin egemen olmasına yol açtı.
Tüm bunları kapitalizmin kar hırsıyla açıklamak bana pek yeterli gelmiyor! "Kurukafa&Kemikler" gibi akıldışı örgütlere üye küresel şirket sahiplerinin gizli amacı sadece daha çok para kazanmakla sınırlı tutulamaz.

Sf: 434
Örtülü terör eylemiyle mi karşı karşıyayız? Bakınız:
Hastalıkların tarihe olan etkilerini göz ardı etmeyiniz. İnsanlık tarihinde hastalıkların -özellikle salgınların- büyük ölçekli sosyal-politik değişikliklere yol açtığını biliyoruz. Bugün bu insan eliyle yapılmıyor mu? Tehlikesi bilinmesine rağmen gıda-beslenme ile bu dere oynamalarının sebebi "modern salgın" yaratmak değil mi?
Sorum net: İnsan genetiği bozularak, hastalıklara karşı koruma kalkanı görevi yapan bağışıklık sistemi bilerek bozularak görünmeyen biyolojik savaş* mı yapılıyor? Bu görünmez şiddet "öteki insana" yönelik yeni bir jenosit / soykırım mı?
Gıda meselesinde bunu tartışan yok...
Atom bombası yapımına destek veren DuPontların, Rockefellerlar'ın hümanist olduğunu mu düşüneceğiz? Sahiden açlıkla mı mücadele ediyorlar? Bizi saf mı sanıyorlar?
Rockefeller alesine dair tüm biyografik kitaplar "para hırslarından" bahsederken, "Ölüm İmparatorluğu"** adı verilen bu aile "gıda endüstrisi" konusunda nasıl "iyilik meleği" olur?
Bu tehlikeli oyunda bir sır yok mu?
Israrla sormalıyız: Yiyecekler-içecekler niye hasta insanlar yaratıyor?
Sadece Türkiye'nin tarımına, gıdasına yapılanları okudunuz. Benzer ülkeler çok. Arjantin'den Brezilya'ya, Mısır'dan Malezya'ya, Hindistan'dan Güney Afrika'ya kadar birçok ülkede yiyeceklere / beslenmeye ilişkin tüm yazdıklarım yaşandı / yaşanıyor.***

*Amerika'ya ilk yerleşen İngiliz göçmenler, yerli halka özel olarak çiçek hastalı bulaştırılmış battaniyeler verip onları öldürdü. 1930'larda Japon ordusu veba ile enfekte pireleri uçaklardan bırakarak hastalığı Çin'de yaymaya çalıştı! Savaş metodu bugün gıdalar üzerinden sürdürülmüyor mu?
**ABD'li söz yazarı, folk şarkıcısı Merle Robert Travis (1917-1983) şarkılarında genellikle Amerikan kömür madencilerinin acı hayatlarını ve sömürülmelerini anlattı. En tanınmışı 1947'de söylediği "16 Ton" şarkısı oldu. Şarkının hikayesi şuydu: Rockefeller, sahibi olduğu Colorado Fuel & Iron Company adlı maden şirketinde sendikalaşmak isteyen işçilere ölüm emre verdi. 20 Nisan 1914'te çadırları yakılan ve kurşunlanan (ikisi kadın on biri çocuk) yirmi kişi öldü. Bu sebeple Rockefeller ailesine "Ölüm İmparatorluğu" adını verdiler.
***"ABD" dediğimde Amerikan halkını kastetmiyorum. Dünyaya gıda savaşı açanlar ABD yoksullarını da yok etmek istiyor. Örneğin, 2007 yılında yaklaşık 11 bin ton hastalıklı sığır eti Amerika'daki marketlerde piyasaya satıldı. Marketlerin hepsi fakir mahallelerdeydi! Bunu ortaya çıkaran ABD'nin en büyük hayvan hakları örgütü "Humane Society" idi. Aynı yıl örgüt, California'da 65 bin ton etin piyasadan çekilmesini sağladı. ABD'de benzer sivil toplum kuruluşlarına nasıl saygı duyulmaz...

Sf: 435
Dayatılan tarım politikaları sonucunda azgelişmiş ülkeler tahıl ithalatını yüzde 50'ye varan oranda bir ülkeden yapıyor: ABD!
Evet. Küresel güçler tarımsal alanları "hallaç pamuğu" gibi darmadağın etti. Oysa... Eşsiz güçleri sayesinde kentleri, uygarlıkları yok eden Moğollar, tarım arazilerini barışçıl şekilde yönetti. Roma, Osmanlı farklı değildi. İnsanlık tarihi bugün yapılan böylesine bir tarımsal yıkıma hiç şahit olmadı.
Hep soruyorum, bu yapılanları parayla açıklamak yetersiz geliyor bana. Binlerce örnek verilebilir. Sadece yiyecek içecek değil. Örneğin, "Colgate Total" isimli diş macununda bulunan "triklosan" kimyasalın kansere ve hormon bozukluklarına sebep olduğu biline biline FDA tarafından onay verildiği ortaya çıktı! Oysa, ABD'nin büyük süpermarket zinciri Whole Foods, sağlıklı ürün satmak amacıyla florürlü diş macununu satmıyor!
Düşünün ki ağzımıza aldığımız "triklosan" sayısız temizlik ürününde "mikrop üretilmesini önleyici" olarak kullanılıyor!
AKP Sakarya Milletvekili Ali İhsan Yavuz, Batılıların Müslümanları sindirmek için bu amaçla diş macunu kullandıklarını ileri sürdü: "Epifiz bezi geometrik olarak insan kafasının tam orta noktasında bulunan pirinç tanesi büyüklüğünde esnek yapılı bezdir. Epifiz bezi sertleştirilen ve kireçlendirilen insanı yönetmek kolaydır. Florürün diş macunları içerisine böyle bir tezgah sebebiyle konulduğu öne sürülüyor."
Demek: Günümüzde dünyada "modern gaz odaları" mevcut! AKP bunu bilip de niye adım atamıyor? Sadece konuşuyor!
Ya ilaçlar? 2001-2010 seneleri arasında FDA tarafından ruhsat verilen ilaçların üçte birinde emniyet problemleri olduğu ortaya çıktı. "Gözden kaçmış" denilemeyecek bir oran!
Ayrıntı gibi gözükebilir ama şunu sormalıyım:
Emperyalist küresel kadronun, ulus devletlere baş düşman olmasını nasıl açıklayacaksınız? Ülke pazarları / piyasaları neden devlet denetimi kontrolünden çıkardılar? Dünya "tek imparatorluğa" neden dönüştürülmek isteniyor?
Rockefeller'ın dile getirdiği "Yeni Dünya Düzeni"ni (Novus Ordo Seclorum)Ğ sadece iktisadi yönle açıklamak ne kadar doğru? Neron'un dediği gibi, "rakiplerimi kucaklıyorum ama onları boğmak için..."
Sanırım...
Yeteri kadar olgu yazdım. Artık kitabın "ana fikrini" yazmanın zamanı geldi!
Önce sizi bir kavramla tanıştırayım:
Öjeni / Eugenics...

Sf: 436
Amaç: Üstün ırk!
Öjeni: Sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı toplumsal akım.
Taraftarları... İnsanların gen haritaları çıkarılarak, en uyumlu genetik ürünlerin (yavruların) elde edilmesiyle, (zihin, fiziksel güç, vb. yönlerden)  üstün bireyler elde edileceğine inanıyor. Yani, insanların gen dağılımlarına müdahale ederek, bu dağılımların istenen bir yönde değiştirilmesiyle dünyanın sağlıklı ve mutlu olacağını ileri sürüyorlar! Özetle:
"Üstün insan ırkı" yaratılmasını amaçlıyorlar: Öjeni savunucularına göre, bu bir doğa yasası! "Bilim bize iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı öğretemez" diyorlar.
Etik ve ahlaki çok ciddi sorunlar barındırsa da kimilerine göre öjeni bilimseldi!
Öjeni, Platon'dan beri var...
Devletin, vatandaşların üremelerini kontrol etmesi gerektiğini* ileri süren ilk düşünür Platon'a göre, her çiftin bir "evlilik numarası" olmalıydı ve bu numara, bireylerin sağlık, beceri, zeka vb. değişkenlerine göre belirlenmeliydi. Yüksek sayılara sahip olanların üreme şansının fazla olması gerekiyordu.
Platon'un görüşleri, Mendel'den önceki ilk genetik kalıtım düzenlemesi olarak görülüyor!

*"Gıda terörü" iddialarına yanıt olarak, "ama insan ömrü uzuyor" yanıtı veriliyor. Ana mesele insan ömrünün uzunluğu değildir; üreme meselesidir. Üremenin bitirilmesidir! Ki, 1980 yılından sonra insan ömrünün uzaması durmuştur. Aslında DNA'da kodlanmış ortalama ömür,  122 yıl! "İnsan ömrü uzuyor" istatistiklerinin Batı merkezli olduğunun da altını çizelim.

İnsanlık tarihinde öjenik yaklaşımlar hep var oldu:
Sf: 437
Spartalılar, doğan bebeği yaşlılara kontrol ettirirdi; ve bebeğin yaşamını sürdürüp sürdüremeyeceğine bu "yaşlı bilgeler" karar verirdi. Daha çok erkekler öldürülürdü; çünkü erkeklerin hayatta kalması için beklenen özellikler çok daha fazlaydı ve onlara göre sadece güçlü erkekler hayatta kalmalıydı. (Hitler, bu öjenik yöntemlerinden dolayı Spartalıları övdü.) Romalılar da, benzer bir şekilde "sağlıklı bulmadıkları" bebekleri boğarlardı.
Öjeniyi "bilimselleştiren", Charles Darwin'in kuzeni Francis Galton (1822-1911) oldu.
Kuzen Galton, fikirlerinin temelini Darwin'in "Evrim Kuramı"na dayandırdığını* söyledi.
Ona göre, zeki insanlar, az zeki insanlardan daha az çocuk yapıyordu / doğuruyordu. Bu sebeple de insan popülasyonları çok yavaş şekilde "kalitesiz" ilerliyordu.
Galton'un tezine göre, doğumlar kontrol altına alınabilirse, sadece zekilerin daha çok çocuk yapmasına izin verilebilir ve böylece insanlar sürekli daha zeki toplumlara doğru evrimleşebilirdi...
Charles Darwin, kuşkusuz kuzeninin fikirlerini "sapkınlık" olarak değerlendirdi; öfkelendi, şiddetli tepki gösterdi. Darwin'e göre, insani değerler de bilim kadar önemliydi ve hiçbiri diğerinin önüne geçmemeliydi.
Kuzen Galton, Darwin'e duyduğu sonsuz saygıdan dolayı sesini çıkarmadı ve fikirlerini kendi içinde yaşadı. Yaratıcı merakı ve yetenekleri onu çok çeşitli meselelere yöneltti. Araştırdığı alanlar arasında parmak izi (Scotland Yard daha sonra bunu kimlik saptamasına uyarladı), moda, güzelliğin coğrafi dağılımı, kilo artışı, ırkların geleceği ve duanın etkisi sayılabilir. Bu çok yönlü adamın ilgisini çekmeyen çok az mesele vardı. Her konuyu istatistikle açıklardı. 1869 yılında Kalıtsal Deha isimli çalışmasında, özel yeteneklerin veya dehanın belli aileler içinde ortaya çıktığını ispat etmeye çalıştı. Örneğin, büyük bir bilim insanı, bilim alanında saygınlık kazanmış aileden dünyaya geliyordu! (Galton ve erkek kardeşlerinin hiçbirinin çocuğu olmadı!)

*Zayıf bireyleri sistem dışına süpüren faşizmin dayanağı olan "sosyal Darwinizm"in Darwin ile ilgisi yok. Kavramı ilk olarak 1864 yılında -evrim teorisinde Darwin'e rakip olan- Herbert Spencer (1820-1903) ilk söyledi. Spencer'a göre, tıpkı doğadaki var olma mücadelesinde "uyum yeteneği en çok olan"ın hayatta kalması gibi, toplumsal hayatta yaşanan rekabette en iyi olan ortaya çıkacaktı. "Sosyal Darwinizm" terimi ilk defa 1879'da Oscar Schmidt tarafından Popüler Bilim dergisindeki bir makalede kullanıldı.

Sf: 438
Galton, Darwin'in ölümünden bir yıl sonra emeline kavuştu. 1883 yılında kalemi eline alıp yazdı: İnsan Fakültesi ve Gelişimi Üzerine Araştırmalar.
Bu kitabında ilk kez "öjeni / eugenics"; Yunanca iyi-doğan kelimesini / kavramını ortaya attı.
Bu görüşlerinden dolayı Galton'un, alay konusu yapıldığı ve öjeninin sahte-bilim türü olarak görüldüğünü sanıyorsanız yanılırsınız. Galton, İngiliz krallığı tarafından şövalyelik ile ödüllendirilip "Sir" ünvanı aldı...

Sf: 442
-Spencer takipçisi-Amerikan muhafazakarlarını derinden etkilemiş vahşi kapitalizm yanlısı akademisyen William Graham Summer, zenginlerin toplumdaki en uygun kişiler, saklı seçilmişler olduklarından her türlü özel imtiyazlara hakları olduğunu yazıyordu.

Sf: 445
Nobel ödüllü ve Rockefeller destekli Dr. Carrel, 1935 yılında ilk yayınlandığında dokuz dile çevrilen Bilinmeyen İnsan kitabını çıkardı. Bu kitabın "İnsanın Yeniden Yapılanması" bölümünde toplumsal sorunların çözümü için öjeni ve ötenazi yapmayı gösterdi. Normal nüfus için büyük yük gördüğü akıl hastalarının, suçluların uygun gazlar bulunan öjeni enstitülerinde öldürülmeleri gerektiğini yazdı.
"Anormal olanlar normal olanın gelişimini engelliyor. Neden bu gereksiz zararlıları yaşatıyoruz" diyordu:
"Çok sayıda özürlü ve suçlu olması çözülmemiş bir sorundur. Bunlar, normal nüfus için büyük yüktür. Hapishanelerin ve akıl hastanelerinin bakımını sağlamak ve halkı katillerden ve akıl hastalarından korumak için çok büyük meblağlara gerek vardır. Neden bu gereksiz ve zararlı varlıkları koruyoruz? Anormal olanlar normal olanların gelişimini engellemektedir. Bu gerçekle dürüstçe yüzleşmek gerekir. Toplum neden suçlulardan ve akıl hastalarından daha ekonomik bir yaklaşımla kurtulmuyor?"

Hitler, 1939 yılı ortasında yayınladığı "Ötenazi Programı" (T4) emriyle doktorların gerekli gördükleri (tedavisi mümkün olmayan, fiziksel ve biyolojik özürlü, ruhsal sorunları olan) hastaları öldürebileceklerini belirtti.
Almanya'daki bu "ırksal temizlik" programının kurucusu, Irksal Temizliğin Temel Taslağı kitabını yazan öjeni uzmanı hekim Alfred Ploetz idi. 1905 yılında Alman Irk Hijyeni Derneği'ni kurdu.

Sf: 446
Amerikalı sosyal Darwinist Lothrop Stoddard Günümüzde Nazi Almanyası kitabında bu ülkeye yaptığı ziyareti anlattı. Halk sağlığı gözlemlerini anlattığı bölümde bir görevlinin şu sözlerini aktardı:
"Veremli bir hastaya uygulanan tedavi o kişinin sosyal değerine göre belirleniyor. Eğer değerli vatandaş ise ve tedavisi mümkünse hiçbir harcamadan kaçınılmıyor. Bizler sadece sosyal ve biyolojik değeri olan insanlara bakmakla sorumluyuz."
Aynı bugün gibi değil mi? Gıda terörünün başlangıç kaynakları bunlar!

Sf: 448
Naziler, ölüm kamplarındaki esirlerin sinirlerini harap etmek, beyinlerine zarar vermek amacıyla çeşme suyunun içine koyduğu florürü Farben'den aldı!*

*Çin, Avusturya, Belçika, Finlandiya, Danimarka, Norveç, İsveç, Hollanda, Macaristan ve Japonya gibi bazı ülkelerde suya florür katılması yasaktır. Türkiye'de sulara florür katılmamaktadır ancak pek çok ilimizin şebeke suyunda florür bulunduğu yapılan çeşitli araştırmalarca ortaya konmuştur. Ayrıca hazır meyve suyu ve gazlı içeceklerden tutun, bebek mamalarına kadar pek çok üründe florür bulunuyor. Ve tabii ki diş macununda! Bu konuya önceki sayfalarda değindim.

Sf: 449
Sanırsınız tek suçlu Hitler!
Öyle ya...
Rockefeller Foundation, Nazi tıbbının ırk araştırmalarının sponsoru olmadı mı? Şirketleri Standart Oil, Nazi uçaklarının yakıtını sağlamadı mı?
Ford, kamyon ve cipleriyle Nazileri taşımadı mı?
Hugo Boss, Nazi ordusunu giydirmedi mi?
Bertelsmann, Nazi subaylarını eğiten eserleri basmadı mı?
IBM, Yahudileri tek tek belirleyen sistemi geliştirip, Naziler'in emrine vermedi mi?
Deutsche Bank, Auschwitz toplama kampının inşasını finanse etmedi mi?
Bosch, Daimler Benz, Volkswagen, BMC fabrikalarda mahkumları çalıştırmadı mı?
Mahkumların altınlarını, pırlantalarını Hitler'den satın alan İsviçre bankaları değil miydi?
Coca-Cola firması Naziler için Fanta'yı üretmedi mi?
Unilever, Westinghouse ve General Electric firmaları Naziler sayesinde Almanya'da çok kazanç elde etmedi mi?

Sf: 450
Nazi ölüm kamplarındaki esirlere zehirli katkı maddeleri yediriyorlardı.
Günümüz dünyası, "toplama kampı" mı? Bugün bu kadar zehirli gıdayı -bile bile- insanlara neden yediriyorlar?
Nazi Almanyası 1935 yılında Nuremberg Yasası çıkardı. Üstün ırkın özellikleri şöyleydi: "Sarışın, uzun boylu, uzun kafataslı, dar yüzlü, güçlü çeneli, dar burunlu, yumuşak saçlı, aralıklı açık renkli gözlü ve pembe beyaz cilt renkli..." Bütün dünyada sağlıklı beslenen zenginleri tanımlıyorlar sanki!

Sf: 451
Ailede ezoterizm ile ilgilenen başka Rockefellerlar da vardı. "Büyük John"un kardeşi William'ın oğlu Percy Avery Rockefeller (1878-1934), Yale Üniversitesi'nde Alman Illuminati'nin ABD'deki şubesi olan ve sadece beyaz protestanların üye olduğu -ritüellerinin Almanca olduğu- "Skull and Bones" (Kurukafa ve Kemikler) örgütü üyesiydi! Ayrıca yine William'ın torunu -eşi Yahudi olan- Yale Üniversitesi'nden Godfrey S. Rockefeller (1899-1983) da aynı örgüte bağlıydı. Aynı isimleri benzer yerlerde görmek sizi şaşırtmamalıdır: Dede Prescott Bush, baba George H.W Bush, oğul George W. Bush üçü de bu gizli örgütün üyesiydi!

Sf: 452
Thomas Robert Malthus din adamıydı. 1789'da yazdığı Nüfus Artışı Hakkında Araştırma eserinde gıda üretimindeki artışın aritmetik (1,2,3,4...) buna karşılık nüfustaki artışın geometrik (2,4,8,16...) olduğuna işaret ederek bu farkın uzun vadede nüfus artışına ve açlığa yol açacağını iddia etti. Bu "yoksulluğa ve ahlaksızlığa" sebep olacaktı ve bu nedenle "doğal frenleyici" şarttı. Nüfus kontrolü yapılması için, geç evlenmeyi, az çocuk yapmayı, homoseksüelliği artırmayı, savaş çıkarmayı ve yoksullara yapılan devlet yardımlarının kesilmesini önerdi! "Medikal önlemlerin, gıda arzı yanında nüfusun değişimine ciddi bir etkisi olamaz" dedi. Elinizdeki kitabı doğrulamıyor mu bu söz? Avrupa ve ABD'de "Yeni Malthusçuluk" akımı 20'nci yüzyılda çok benimsendi! Malthus, İrlandalılara "soykırım" yapılmasını bile önerdi! Bugün ilk hedefte Müslümanlar var! IŞİD'i "yaratma" amacı bu değil mi?

Rockefeller ailesinin çok vakfı, enstitüleri vs. var. Örneğin, David Rockefeller'ın kızı Peggy Dulany "Synergos Enstitüsü" kurucusu. Bu enstitü Türkiye ile yakından ilgili. Türkiye'de çok kişiyi davet eder. Her yıl "toplumsal gelişme için çalışan toplum liderlerine" verilen "David Rockefeller Köprü Kurucu Liderlik Ödülü" 2013 yılında Güler Sabancı'ya verildi. Ne tesadüf! Rockefeller'a ait Citi Group ile Akbank o tarihte ortaktı! Rockefeller'in maddi yardımda bulunduğu -dünyanın en etkili düşünce kuruluşu olarak tanıtılan- Brookings Enstitüsü ile Sabancı Üniversitesi Güler Sabancı'nın imzasıyla 2004 yılından beri işbirliği yapıyor.

Sf: 453
Önceki sayfaları okudunuz
Bill Gates ismini biliyorsunuz; Microsoft'un sahibi!
Tam ismi; William Henry Gates III.
Bilinen adıyla Bill Gates, 2016 itibarıyla 90 milyar dolar ile dünyanın en zengin insanı. Ayrıca. O bir yardımsever; öyle tanıtılıyor! Yılda 1.5 milyar dolar bağış yapıyor! Nereye?
Pirinç çalışmalarına finans desteği yaptığını okudunuz.
Norveç Svalbard tohum bankası kurucusu olduğunu okudunuz.

Rockefeller'ın bilgiye çok önem verdiğini anlamışsınızdır. Sebepsiz değildi. İngiliz filozof Francis Bacon (1561-1626) Latince " İpsa Scientia Potestas est" der; "bilgi güçtür." Masonların benimsediği bu mesaj ABD 1 dolarındaki yarım piramit ve üçüncü gözde de sembolleştirilir. Tesadüf (!), 2002 yılında kurulan ABD "Bilgi Farkındalık Ofisi" (Information Awerness Office) logosunda da yarım piramit üzerinde göz altında şu yazılıdır: "Scientia Est Potestas."

Sf: 456
Rockefeller Vakfı, Çin'e Batı tıbbı eğitimini dayattı! Çin'i ilaca boğmak istiyorlardı! Vakıf resmi tarihlerinde Çin'deki faaliyetleri hakkında şöyle diyor: "Rockefeller Vakfı'nın belirlediği birinci öncelik etkili bir tarım ekonomisi inşa etmekti. Vakıf, en yararlı rolünün temellerini tanımlamak için 935-1937 yılları arasında, Kuzey Çin'in Kırsal Yeniden Yapılanma Konseyi'ni (NCCRR) kurdu."
Asıl amaç köylü kitlesine dayanan sosyalist Mao hareketini boğmaktı. Sonuçta... Mao kazandı, Rockefeller Çin'den kovuldu...
Bu başarısızlığına rağmen, Rockefeller Vakfı'nın Kırsal Yeniden Yapılanma Programı ve bunlardan edinilen dersler daha sonra girişimleri için model oldu: Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID)

Sf: 457
Örneğin...
Bugün kan grubunuzu Rockefeller Vakfı'na borçlusunuz!
Ya da "öjeni felsefesine"mi demeliyim...
Karl Landsteiner (1868-1943) Viyanalı hekimdi. 1922 yılından ölene kadar New York'taki Rockefeller Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde insan kanı üzerinde çalıştı. A-B-0 ve AB kan gruplarını buldu.
Kanın, (vücudun enfeksiyonla savaşmasını sağlayan savunma maddeleri) "antijen" adlı farklı maddeleri içerdiğini öne sürdü. Farklı antijenler içeren kanlar karıştırıldığı takdirde kırmızı kan hücrelerinin kümeleneceğini ve hastayı öldüreceğini keşfetti. Yalnızca benzer antijenler içeren kanlar karıştırılabilir ya da bir kişiden diğerine nakledilebilirdi.
Landsteiner, 75 yaşında öldüğünde "kan bankaları" kurma üzerine çalışıyordu.

Sf: 458
Birini tanıtayım: Negro / Zenci Projesi'nin başında bir kadın vardı.
Bugün "farklı maskeler" ile tanıtılsa da hedefi: Siyah nüfusu azaltmaktı!
Üstün ırk (Master Race) yaratmaktı!
Adı, Margaret Sanger (1879-1966)...
Aktivist hemşire...
Dünyada "kadın hakları mücadelesi veren kadın" olarak tanınıyor...
ABD'de neyin mücadelesini verdi:
- Doğum kontrolü... (Bu terimin mucidi.)
- Kürtaj hakkı...
Kilise'nin "günahkar" suçlamasına rağmen geri adım atmadı.
1914 yılında The Woman Rebel isimli aylık bir gazete çıkarmaya başladı. 1921'de Amerikan Doğum Kontrolü Birliği'ni (American Birth Control League) kurdu. 1927'de Cenevre'de ilk Dünya Nüfus Konferansı'nın toplanmasına öncülük etti. 1939'da Negro / Zenci Projesi'ni başlattı. 1953'te kurulan Uluslararası Aile Planlaması Federasyonu'nun ilk başkanı oldu. Hindistan ve Uzakdoğu ülkelerinde doğum kontrolü konusunda çalışmalar yaptı...

Sf: 459
Türkiye Devlet Arşivleri Müdürlüğü'ne girdiğinizde karşınıza Rockefeller ile ilgili İngilizce-Fransızca-Osmanlıca ve Türkçe belgeler çıkıyor. Örneğin: Tarih, 21 Ekim 1966. Başbakan Süleyman Demirel'e John D. Rockefeller'dan mektup geliyor. Dünya nüfusunun süratle artışıyla ilgili büyük problemlerin yaşanacağını belirterek yapılan nüfus önleyici çalışmalara yardım istiyor.

Sf: 462
Sonuçta Rockefeller'ın nüfus çalışmaları başarılı oldu: 2020 yılında dünyada 5 yaşından küçük çocuklardan çok, 65 yaşından büyük yaşlılar olacak... Çin'de 65 yaş üstü kişi sayısı yakın gelecekte 350 milyonu bulacak. Bu rakam 1990 yılında dünyadaki tüm yaşlı insan sayısıydı! İnsan yavaş yavaş ölüme gidiyor. Bu sebeple... Gelenekleri "modernleştirip" gıdayla kitlesel kıyım yapıyorlar.
Nasıl ki... Eskimoların yaşlıları iyice güçten düşünce intihar ederdi. Fijili yaşlı erkekler ölmek istediklerini yakınlarına söylerdi. Ve diri diri toprağa gömülürdü. Gömülmeyi istemeyenler ailenin yüz karası görülürdü! İsveç'te aile yaşlılarını öldürmek için her evde dikenli topuzlar bulunurdu.
Şimdi evlerde ne var; kısırlaştıran eşya!
Harvard Üniversitesi'nin araştırmasında tüp bebek tedavisi gören 211 kadının yüzde 80'inin idrarında alev almayı geciktiren kimyasallar tespit edildi. Spor minderi, ev mobilyaları, halı, araba koltukları, bilgisayar ve cep telefonları gibi günlük hayatta yaygın şekilde kullanılan ürünlere alev almayı geciktirici olarak eklenen "organofosfat" (PFR) türü kimyasalların kısırlığa yol açabilecekleri açıklandı!
Kısırlaştırıyorlar çünkü... Biliyorlar ki, dünya 2050 yılında 10 milyar insana yetmeyecek!

Sf: 463
"Kısırlaştırma projesine" sık değiniyorum. Çünkü hedefleri üremeyi yok etmek. Kanada'dan İngiltere'ye yapılan araştırmalarda kola içeceğini daha çok gençler tüketiyor. Güney Danimarka Üniversitesi'nde 2 bin 500 kişi üzerinde yapılan bir araştırmada, sperm örneklerinde yapılan incelemeler neticesinde, aşırı kola tüketiminin sperm kalitesini ciddi oranda düşürdüğü ortaya çıktı! Günde bir litre kola içen gençlerin çok düşük sperm değerlerine sahip olduğu belirlendi. Kola erkeklerde testosteron hormon dengesini bozarak sperm sayısını ve hareketini önemli ölçüde düşürüyordu. Uzatmayayım... Sadece şu eklemeyi yapmama izin veriniz. Zehir bilimi toksikoloji kurucusu Alman bilim insanı Paracelsus (1493-1541) der ki, "her şey zehirdir ve zehirli olmayan hiçbir şey yoktur; sadece dozu bir şeyin zehirli olup olmadığını tayin eder!" Doz önemli! Bu nedenle alışkanlık yaptırıyorlar!
Bıkmadan aynı soruyu yönelteceğim:
Rockefeller sadece insana yardım için mi...
Tarım ile ilgileniyordu...
Sağlık ile ilgileniyordu...
Eğitim ile ilgileniyordu...
Nüfus ile ilgileniyordu...
Ekonomi ile ilgileniyordu...
Politika ile ilgileniyordu...
Vakıf bunu saklamıyor.

Sf: 465
Amerikalı Ernest Orlando Lawrence 1939 Nobel Fizik Ödülü sahibiydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında atom bombası çalışmalarına katıldı.
Tarih: 20 Ağustos 1945.
Nagasaki'ye atılan atom bombasından 11 gün sonra Lawrence, Rockefeller Vakfı "Doğal Bilimler" Başkanı Warren Weaver'e şu mektubu gönderdi:
"Rockefeller Vakfı bu çalışmada hayati rol oynadı. Atom bombasının yaratılmasına yardım eden çok sayıdaki araştırmacı, J. Robert Oppenheimer, Leo Szilard, Niels Bohr, Arthur H. Compton ve Enrico Fermi dahil olmak üzere Rockefeller kurumlarından hibe veya burs aldı. Bu desteğin büyük kısmı, Rockefeller Vakfı'nın teorik fizik alanını geliştirmek için çalıştığı 1920'lerde ve 1930'larda verildi. O zaman atom bombası geliştirmek için kullanılacağını anladılar..."
İşte budur.
Rockefeller Vakfı atom bombası çalışmaları için California Üniversitesi'ne hibe olarak ardı ardına 80 bin dolar, 60 bin dolar ve 1940 yılında 1 milyon 150 bin dolar verdi. Bu nedenle, gizli atom bombası çalışmalarına, (Rockefeller şirket merkezlerinin bulunduğu yer olan) "Manhattan Projesi" adı verildi. Atom çalışmaları gizlilik içinde New Mexico'da yapıldı.
Rockefeller Vakfı'na göre, "ABD hükümeti daha sonra bu işi üstlendi ve ilk atom bombalarının üretilmesi için yeterli miktarda parçalanabilir malzeme geliştirdi!"
Rockefeller, DuPont, Ford* hepsi işin içindeydi! Atom bombası çalışmalarına 3.5 yılda 2 milyar dolar (günümüzdeki 50 milyar dolar) para harcandı.
Peki... Atom bombası çalışmaları Nazileri durdurmak için mi yapıldı?
Biliniyor ki, Japonların Pearl Harbor saldırısına kadar ABD savaşa girmeye isteksizdi. Keza. Amerikan Askeri İstihbaratı'na göre, ABD'ye sığınan -atom bombası yapması konusunda dönemin en önemli bilim insanları- Macar Leo Szilard ve İtalyan Enrica Fermi "Nazi sempatizanı" idi. Bu ikili ve Albert Einstein hakkında "hükümet için hiçbir gizli görevde kullanılmamalıdır" notu vardı dosyalarında.

*İkinci Dünya Savaşı sürecinde Henry Ford da B-24 bombası yapımında görev aldı. 8 bin 600 B-24 bombası, 3 bin tank, 13 bin amfibi araç, 93 bin kamyon ve 300 bin cip yaptırdı.

Sf: 467
Toplumsal davranışları nasıl belirlediklerini bir kişi üzerinden anlatayım: Viyanalı Edward Bernays (1891-1995), Sigmund Freud'un yeğeniydi. (Annesi Freud'un kızkardeşiydi. Freud'un eşi de halasıydı.) Bernays ailesi 1890'lı yıllarda Viyana'dan Amerika'ya taşındı. ABD, Birinci Dünya Savaşı'na girdikten sonra Bernays, psikolojik savaş yürüten Kamu Bilgilendirme Komitesi'nde görevlendirildi. Bu halkla ilişkiler işine girmesine neden oldu. Çok başarılı oldu. Örneğin... American Tobacco Company için "özgür ateş" reklamıyla kadınların sigara (Lucky Strike) tüketmesine sebep oldu. İlk strateji, kadınları yemek yerine sigara içmeye ikna etmekti. Sigara içmeye Bernays incecik kadınların özel güzelliğini teşvik etmek için fotoğrafçılar, sanatçılar, gazeteler ve dergiler kullanarak "incelik idealini" geliştirerek başladı. Tıbbi otoritelerin, tatlılar üzerine sigara seçimini teşvik ettiğini söyledi. Ev sahiplerine, sigarayı el altında tutmanın sosyal bir zorunluluk olduğunu anlattı. Kadınlar için sigarayı "özgürlüğün meşalesi" haline dönüştürdü. Lucky Strikes paketi rengini moda yaptı! "Kitlelerin örgütlü alışkanlıklarının ve görüşlerinin bilinçli ve akıllıca manipüle edilmesi demokratik toplumda önemli bir unsurdur." dedi. Kuşkusuz dayısı Freud'un görüşlerinden yararlanıyordu. Bernays, Life dergisi tarafından 20'nci yüzyılın en etkili 100 ABD'lisinden biri seçildi.

Sf: 468
Tavistock'tan gizli direktifler alan en kilit vakıf ise, 1958'de İngiltere'de kurulmuş olan Ditchley Vakfı. Vakıf Wills türün ithalatçısı bir aileden gelen David Wills tarafından kuruldu.
İlişkiyi göstermek açısından şunu yazayım: Vakfın ABD bölümünün başında Rockefeller Vakfı Başkanı (1977-1980 arası ABD dışişleri bakanlığı yapan) Cyrus Vance vardı. (Bugün vakıf başkanı ise İngiltere eski başbakanlarından John Major.)
Tavistock stratejik misyonu, "ulus-devletlerden post-endüstriyel küresel dünya devletine dönüş ve yönetimin az sayıda oligarka devri!"
1960'lar öncesinde, Melbourne Üniversitesi'nden Dr. Fred Emery ve Tavistock Enstitüsü Yönetim Konseyi Başkanı Dr. Eric Trist, elit gruba toplumların beyinlerinin yıkanması konusunda Tavistock'un geliştirdiği metotları açıklarken şunu vurguladı:
"Yüzyılımızda, dünyadaki çarpıcı olayların kitle iletişim araçları ile ve şoke etkisi doğuracak tarzda yayınlanması, bir mermi şoku gibi kitlesel nevrozlara sebep olmaktadır. Eğer şoklar yıllarca sürdürülecek olursa, son derece çocuksu fikirlerin gelişmesine neden olmaktadır. (...) Dünyanın herhangi bir yerindeki terörist saldırı, dünyanın her yerinde şok etkisi yaratır. Bu bir küresel olgudur."

Sf: 469
Yaratıcı yıkım
İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar olan dönemdeki çalışmalar "öjeni" üzerineydi. "Doğum kontrolü", "nüfus planlaması" gibi uygulamalarla insan soyuna "çekidüzen" verilmek istendi.
1970'lere kadar tarımı kısırlaştıran ve kimyasallara boğan "Yeşil Devrim" uygulamasına geçildi.
1990'lardan sonra ise, insanı kısırlaştıran GDO'lu gıdalar dönemi başladı.
Ya bugün? Şunu bilmiyoruz: İnsanı biyolojik yıkıma götüren gıda terörünün en tehlikeli yanı, insan geni şifresini değiştiriyor olması! İşlenmiş besinler DNA'da hangi olumsuz değişimleri yapacak? Bilmiyoruz...
Bilgilerimiz sınırlı... Örneğin, parkinson-alzheimer-otizm gibi beyin hastalıklarında büyük artışlar yaşandığını biliyoruz. Beyin sağlığımız hedefte!
İnsan ırkı ıslah edilerek "uygunsuz ırklar" yok ediliyor! Yani, doğal / kaliteli beslenemeyen yoksullar dolaylı yoldan yok edilmek isteniyor! Hayat hakkı tanınanlar ise; dünyayı yöneten 147 şirket ve onların hizmetçileri olacak!

Sf: 470
Bugün. Herkesin üzerinde düşünmesi gereken soru şu:
GDO'lar, biyolojik harp silahı mı?
Kimyasallar, atom bombası mı?
Evet. Hedef dünya nüfusunu azaltmak mı?
Bakın yakın gelecekte çalışan insana da ihtiyaç kalmayacak...
Artık ne deniyor:
Dünya 4'üncü sanayi devrimini gerçekleştiriyor.
-Tıpkı banka atm'lerinde olduğu gibi- robot sayısının her geçen yıl çok hızla artacağı analizleri yapılıyor. Neler oluyor:
Apple tedarikçisi Tayvan'ın en büyük şirketlerinden Foxconn, 2020 yılına kadar elle montaj yapan personelin yerini doldurması için 1 milyon robot satın alacağını açıkladı.
İşin çapı çok büyüdü: Savaşta bile insansız hava araçları kullanılıyor. Robotlar yeni işgücü piyasası yaratacak. Robot askerlere tanık olacağız yakın gelecekte.
Öyle ya...
Robotlar 7x24 saat ara vermeden hızlı çalışıyor ve kusursuz üretim yapıyor. Maliyeti düşük. Yiyeceğe, ışığa ihtiyacı yok. Maaş, fazla mesai, sosyal güvence, sendika vs. istemiyor.
Baksanıza: ABD ve İngiltere'de ameliyatlarda robot kullanılmaya başlandı. ABD'de işgücü sayısı 146 milyon. 10 yıl içinde cıvata sıkan, tamir eden, ekmek yapan, bilet satan vb. işleri yapan 100 milyon robotun işbaşı yapması bekleniyor.
Kitap boyunca adını sıklıkla duyduğunuz ABD Gıda ve İlaç Dairesi "RP-Vita" adı verilen ilk insan etkileşimli otomatik robotu tanıttı. Bilim kurgu filmleri gerçek oluyor.
Gündemde, yapay zeka var!
Kuşkusuz yeni değil. İngiliz matematikçi ve bilgisayar biliminin kurucusu Alan M. Turin 1950'de şu öngörüde bulundu: "2000 yılına gelindiğinde, kelimelerin ve genel olarak öğrenilen düşüncenin kullanımı öylesine köklü bir şekilde değişecek ki, rahatlıkla düşünen makinelerden söz edilecektir." Bahsettiği yapay zeka idi.
Yapay zeka, normal yazılım ve donanımdan farklı olarak, bir makinenin değişken çevre koşullarını algılamasını ve ona göre tepki vermesini sağlamaktır. Örneğin bunlar trafikte çarpışmaları önleyebilecek. Çin'de bir lokantada hızlı olamadığı ve içeceği müşterinin üzerin döktüğü için robot kovuldu! İş buralara geldi yani!

Sf: 471
Associated Press'te spor haberlerini artık robotlar yazmaya başladı. Yakında hakemler robot olacak. Zaten futbolda "bilgisayar hakem" uygulanmasına başlanıldı.
Shakr Makr adlı robot harika kokteyl yapmasıyla ünlendi.
Hanson Robotics şirketi "hamile robot" üretti, daha ne olsun?
İngiltere caddelerinde 2018'de şoförsüz taksiler görülecek. ABD'li uluslararası ulaşım devi Uber Bilgi yarışını kazanan robotlar var.
Robot, tüketici insanı tasfiye edecek. 2020 yılına kadar robotlar yüzünden taksi şoförü ve hasta bakıcı gibi milyonlarca insan işgücüne ihtiyaç kalmayacak.
CEO'su Travis Kallannick durumu şöyle özetliyordu: "Arabada şoför olmasa taksi daha ucuza gelir!"
Ya tarım?
Tarım emekçileri tarihe karışacak, tarlaları robotlar ekip biçecek. Yakın gelecekte 2 milyar tarım çalışanının işsiz kalacağı tahmin ediliyor. Kyoto merkezli Japon firması Spread dünyanın ilk robot çiftliğini kurdu; 30 bin marul üretti!
Bu anlayış elinizdeki ki kitabın ana fikrini oluşturuyor.
"Değişim kaçınılmaz" diyerek dünyada fazla insana gerek duymuyorlar. Ve "öteki" görülen "gereksiz" insanın "modern kıyımla" sonunu hazırlıyorlar! Daha iyi, daha zeki, daha sağlıklı ve hiç sorunsuz "insanı" kendileri yetiştirecek.
Bill Gates'in yapay zeka alanının en büyük girişimcilerinden olması şaşırtıcı mı? Bir eli tohumda, diğer eli aşıda ve kafası yapay zeka projesinde olmasının anlamı açık değil mi? "Modern öjeni" bu!

Kirli adalet
Dünya sadece makinelere hükmeden bir avuç "ari ırka" kalsın isteniyor. Nüfus artışından şikayet ederken, dünya açlık, hastalık ve yoksullukla mücadele ederken, başını Rockefeller'ın çektiği ölümsüzlük arayışının sebebi başka ne olabilir?
Genlerin değiştirilerek insan hastalıklarının tamamen son bulması çalışmaları kimin için yapılıyor? Sizin için değil herhalde; onlar için...
Gerekli organ değişikliğiyle insanın bin yıl yaşayabileceği söyleniyor. 99 yaşında altıncı kalp nakli gerçekleştirilen David Rockefeller "hedefim 200 yaşımı görmek" demişti. Üç böbrek, iki ciğer nakli yaptıran Rockefeller 102 yaşında öldü.

Sf: 472
Hayatı uzatan çalışmalar sizler için yapılmıyor. Tabii paranız varsa o ayrı! O zaman... DNA analizi ve kök hücre alanındaki çalışmalar sonucu sizin için -burun, kulak, kemik gibi- yeni organlar üretilebilecek.
Parası olmayan yoksul ise "gıda terörüne" yenik düşecek...
Dünyada 1.2 milyar insan günlük 1.25 dolar parayla geçiniyor. Günlük geliri 2.5 dolar olan kişi sayısı dünyanın yarısı. Dünyanın en güçlü ülkesi ABD'de yoksulluk son 10 yılda yüzde 33 oranında artış gösterdi. 46.2 milyon yoksul var dünya devinde! 42 milyon kişi aylık 133 dolar değerindeki yemek kuponuyla geçiniyor.
Türkiye'de her üç çocuktan biri şiddetli yoksulluk çeken evlerde yaşıyor. Bunlara hayat hakkı verilmek istenmiyor...
Kim bunlar?
12'nci yüzyıl İtalyasında Venedik ve Cenova'da özel ticari etkilerle tekel olmuş oligark aileler için "kirli asalet" denirdi.
Çağımızda bu asalet unvanı devam diyor. ABD'deki Rockefeller gibi aileleri yazdım. 60 ultra zengin ailenin olduğu biliniyor: Sadece bu kadar değil kuşkusuz...
Sadece Avrupa'da... İngiltere'de Welf ve Windsor, Belçika'da Wettin, İsveç'te Bernadotte, Liechtenstein'da Lienchtenstein, Danirmarka'da Oldenburg, Almanya'da Rothschild, Hohenzollern, Hannover, Wittelsbach, Württemberg, Portekiz'de Braganza, Fransa'da Bourbon, Hollanda'da Orange, Monaco'da Grimaldi, Lüksemburg'ta Nassau, Avusturya'da Habsburg, İtalya'da Savoy gibi küresel sermayenin "saklı seçilmiş" aileleri var.*
"Dünyalarını" kimseyle paylaşmak istemiyorlar...
Onları siz seçmediniz, yok etmek için sizi onlar seçti!
Buna biz izin verdik.
Yıllar önce bu küresel oyunun şifresini kıranlar vardı...

*Bu aileler dünyayı; ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR), Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR), Bilderberg, Trilateral Komisyon, Chatham House, 300'ler Komitesi, Mont Pelerin Cemiyeti, Adalar Kulübü, Roma Kulübü vb. legal-illegal yapılarla yönetiyor.

Sf: 473
Rockefeller tavsiyesi
Adı, Mark Lambert Bristol (1868-1939)..
Amerikalı tuğamiral idi.
Birinci Dünya Savaşı'nda ABD, Almanya'ya resmen savaş ilan edince Osmanlı Devleti 10 Nisan 1917 tarihinde verdiği nota ile Amerikan savaş gemilerinin 24 saat içinde Türk sularını terk etmesini istedi. ABD gemisi "Scorpion" verilen sürede Türk sularından ayrılamadığı için alıkonuldu. Üç subay ve 56 gemiciden oluşan mürettebat İstanbul'da kaldı.
Savaştan sonra ABD, İngiltere'deki Playmouth Donanma Üssü Komutanlığı'nda görevli Tuğamiral Mark Lambert Bristol'i 30 Aralık 1919'da İstanbul'a gidip iki ülke ilişkilerini yeniden kurmak için görevlendirdi.
Amiral Bristol 1927 yılına kadar bu görevi sürdürdü.
Bizim tarihçilere göre, Türkiye'ye yardım için didinen / uğraşan biriydi.
Yıl, 1923.
Amiral Bristol Ankara Hükümeti İktisat Bakanlığı'na tavsiye mektubu gönderdi:
- Tarım ve tıp alanında destek / yardım almanız için Rockefeller Vakfı yetkililerini Türkiye'ye davet etmenizi tavsiye ederim.*
Ankara hükümeti bu mektuba ne yanıt verdi?

*Rockefeller, Osmanlı'ya 1905 yılında girdi. Standart Oil Şirketi'nin yan kuruluşlarından Vacuum Oil Company gaz yağı ve madeni yağlar pazarlamak için İstanbul'da büro açtı. Yine Rockefeller'a ait -yeni adı 1963'te Mobil olan- Standart Oil Company of New York (Socony) 911'de büro açarak iki yıl sonra ardı ardına Osmanlı'nın dört yanına "arkeolog" gönderdi! 1914'te Filistin bölgesinin yedi ayrı yerinde petrol arama izni aldı. 60 yeni arama sahası için Osmanlı yönetimiyle görüşmeler yaparken Birinci Dünya Savaşı çıktı. Keza:
Osmanlı'nın son dönemde hep konuşulan bir Amerikan projesi vardı: Chester Projesi; Adana-Yumurtalık, Musul-Kerkük ve Samsun bölgelerinde yaklaşık 4400 km'lik bir demiryolu; Yumurtalık ve Trabzon'a birer liman inşa edecek, buna karşılık olarak da bu bölgelerin çevresindeki 40 km'lik bir kuşakta bilinen ve sonradan bulunabilecek petrol ve diğer bütün madenleri 99 yıllığına işletecekti. Benzer projeler nedeniyle İngilizler (D'Arcy Grubu), Hollandalılar (Royal Dutch-Shell), Almanlar (Deutsche Bank Grubu) ile Amerikalılar (Chester Grubu) arasında büyük kapışma oldu. Almanlar, Chester Projesi'nin arkasında Rockefeller olduğu dedikodusunu yaydı. Örneğin, Alman Berliner Lokal-Anzieger gazetesi bu türk haberlerin merkeziydi. Rockefeller'ın Yahudi olduğu iddiaları bu dönemde Almanlar tarafından başlatıldı; "Chester bir siyonist projesidir!" Rockefeller savaştan sonra ilişkilerini kaldığı yerden Ankara Hükümeti ile sürdürmek istedi.

Sf: 474
Adı Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943)
İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. İsviçre'de Fribourg Üniversitesi'nde "Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi Üzerine" çalışmasını yaparak doktora tezi verdi.
Yurdun işgali üzerine, Saracoğlu Şükrü ve Kazım Nuri gibi arkadaşlarıyla hemen memlekete döndü. Kuşadası'nda Kuvay-ı Milliye'yi kurarak dağa çıktı.
23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Büyük Millet Meclisi'ne İzmir milletvekili olarak girdi.
12 Temmuz 1922'de İktisat Bakanı oldu. Ziraat Bankası reformu, çiftçi kredi kooperatiflerinin kurulması, esnaf teşkilatlarının reorganizasyonu, Emlak ve Eytam Bankası'nın kurulması gibi çalışmalarda bulundu.
İşte...
O günlerde geldi Amiral Bristol'un tavsiye mektubu...
Mahmut Esat Bey ne yanıt vereceğini biliyordu ama nezaketen 24 Mart 1923'te Başbakan Rauf Orbay'ın fikrini sordu. Aynı görüşteydiler.
Tarih: 24 Nisan 1923.
Mahmut Esat Bey'in yanıt mektubu kısaydı:
- "Rockefeller Enstitüsü'nün memleketimize daveti uygun görülmemiştir!"
Türkiye Kurtuluş Savaşı'nı sadece tek cephede vermedi...
Mahmut Esat Bozkurt Anadolu gazetesine, 13 Ağustos 1931 tarihinde şunu yazdı:
"Tehlikelerle çevrilmişiz...
Yabancı tehlikesi vardır, çalışıyorlar.
Şeriatçılar tehlikesi vardır, çalışıyorlar.
Hilafet, saltanat tehlikesi vardır, çalışıyorlar.
Şurada burada muhalefeti geçim vasıtası yapmak, hırslarını muhalefetle doyurmak isteyenler vardır, çalışıyorlar.
Hırsızlar, çapulcular vardır, çalışıyorlar.
(...)
Bazı noksanlarımız olabilir.
İdealist arzulara uymayan şeyler, yerinde olmayan bazı işler, bazı hareketler bulunabilir.
Türk milleti hesabına paylaşmayacağımız hiçbir şey yoktur. Her şey milletindir.
Eksiklikleri ayrılıkla değil, birbirimizi eleştire eleştire birlikte, elbirliğiyle yoluna koyabiliriz.

Sf: 475
Mutlaka birleşeceğiz.
İktidar yanlısı, muhalif ayrımını tanımıyoruz bile.
Biz tarihin kaydedebildiği en büyük bir davanın bayrağı altında toplanmış Türk ihtilalcileriyiz, o kadar..."

Son söze gerek var mı?
Acilen bu küresel biyolojik savaşın farkında olmak gerekiyor.
Acilen ulusal tarım politikasına ihtiyaç var.
Acilen ulusal sağlık politikasına ihtiyaç var.
Acilen Atatürk'ün gösterdiği yolda ulusal bağımsızlığı yeniden yaratmaya ihtiyaç var.
Yoksa...
Sizi de, çocuklarınızı da, torunlarınızı da hızla öldürüyorlar!
BÜYÜK TEHLİKENİN FARKINDA OLUNUZ...
Doktrin: "Yumurta dıştan kırılırsa yaşam son bulur; içeriden kırılırsa yaşam başlar. - Halil Cibran

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder