25 Ekim 2014 Cumartesi

Caron - Le 3e Homme (Third Man) (Vintage)

      Dörtnala koşan yorgun atın sırtındayken terli yelelerini kavrayarak üstüne abandığınızda burnunuza vuran yapışkan ıslaklık... Zehir gibi koyu bergamot. Tozlu paçuli ama bu kez ıslak. Meşe yosunu bu kadar mı güzel kullanılır. Çürük yosun kokusu. Kolunuzda iz bırakan yağlı bir koku. Kirli bir koku. Saldırgan, sert. Çok erkeksi, itici. Hayvan gibi sert, ezici. Baskın karakter bir erkeğe giydirdiğinizde "cuk oturabilir" doğru kullanıldığında üstünlüğüyle
karşısındaki kadını ıslatır!.. Acı bergamot, çürük limonlar... Manolya, acı zakkum yaprağı, lavanta... Kopya çekmeden burnumun aldıkları bunlar...
     Orta notalara gelindiğinde koku yumuşayarak beni şaşırttı. Çoğunlukla kokular açılışı yumuşak geçirirken, genelde orta, ama en çok da baz notasında hayvansal elementleri salarak sertleşirler. Bu koku ise açılışta sert vurdu, ortalarda yumuşak jelibonlu fatih ü*eğe döndü... Kokmasın diye tuzlanmış kaba deri. Tütün var mı yok mu? Öyle değişik tütün benzeri koku yayılıyor. Çok emin olamadım. Diyeceksiniz ki: "Tütün gibi belirgin notayı nasıl ayıramazsın?" Ah işte öyle saklamışlar ki işte, belirgin olsa!... Paçuli, üst notalarda da kalp notasında da aynı etkiyle görev yapıyor. Nasıl azalarak gitmez inanamıyorum. Çok ağır görev verilmiş parfümde ona. Çok erkeksi menekşe. En az Narciso Rodriguez - For Him'deki kadar sert ve vurucu! Siyah misk ortalarda belirgin. Aslında açılışta da vardı ama bu kadar güçlü değildi. Eski kokan, tozlu kokan, küflü bir sandıkta yıllaca unutulduktan sonra kapağı açıldığı o anda etrafa yayılan yeşil-kahverengi koku moleküllerinin dansıyla sizi büyüleyen; eski olduğundan bir yandan burun büken, bir yandan da şarap gibi yıllanmışlığına saygı duyulan eşsiz bir eser bu! 
     Sonlara gelindiğinde paçuli inatla en baskın element. Yanmamış kibritin kükürtlü ucu gibi kokuyor. Kuru nane kokusu alıyorum. Sonlardaki tarçın müthiş. Kimyon benzeri karışık baharatlar var. Belki ıtır çiçeği. Kalıcılık üst seviye, fark edilirlik baz notasında hafifledi. Bir edt.'ye göre gene de standardın üstünde. Nadir bulunan, piyasada sınırlı sayıda kalmış bu eşsiz eserin yakında size yeni formülünü de yorumlayacağım.

     Taylan / BNG 23: Bildiğiniz üzere bizim eski patron "Aga" Lpg sektöründe kirişi kırıp erken emeklilik isteyince bize de yol göründü. 1991 Model, kırmızı renkli, Fiat Tipo marka arabamla Özbey amcamın Harmandalı'daki evine teknik konularda konuşmaya gidiyordum; "Para piyasaları ne durumda?" "Gayrısafi milli hasıla bu yıl kaç çıkacak?" "Borsada en çok kazandıran hisse senetleri hangi şirketlerin?" "Likidite transferi hangi bankadan hangi para birimi ile daha karlı sağlanır?" "En iyi broker stratejistleri hangi plazalarda?" "Ceo nasıl olunur?" gibi konular üzerine beyin fırtınası yapmaya gidiyordum. Özbey amcam Daltonların en küçüğü Joe Dalton'a (Daltonlar'ın abisi) kız kardeşiymişçesine tıpatıp benziyordu. Genelde her akşam "mangalda tavuk ve yarım kiloluk en ucuz bira" ile son bulan gecelerde eve dönerken aklımda günün özeti olarak ancak şunlar kalıyordu:
     "Yaw ne yapsak da parayı bulsak ya." "Millet bi yolunu bulmuş." "Bu adamlar bu arabalara nasıl piniyor yauw!" serzenişlerinden öteye gidemiyordu... Gece evden ayrılırken amcamın seslenişleri, yanlış kullandığı deyim ve atasözleri hala kulağımda çınlıyordu: "Helal olsun yegen. Aslansın, kaplansın, zebrasın." "Taşı sıhsan suyunu çıkardırsın. Piriketi tuğlaya dönderirsin. (inşaat sektörel bilgi) "Piyasa çok kalaba; aman dikkat et de s*ki dutma!" "İstesen kendi başına her işi başarırsın amma!.. Sıkar biraz, aha beyle büzük ister. O da sende yoh!"
     Ertesi gün amcamın kayınbiraderi Bknz: Taylan adında, zenci derecesinde esmer ve ya*şak bir adamın Evka-5'teki internet cafesini ziyarete gittik. Taylan benle aynı yaşlarda, siyah tenli, küt siyah saçlı yağız bir şopardı.
     Ziyaret etkileyiciydi. Kafe çalışıyordu!.. 50 metrekare, 24 bilgisayarlı bu dükkan para basıyordu. Aklımıza yattı. İnternet kafecilik yapacaktık. Yaşam koçu ve Evka-5 internet kafe koordinatörü Taylan Karag*t ile biraz bizinıs (business) konuştuk: "10 bilgisayar, 2 Pileysıteyşın (video oyun konsolu) koyun başlayın." dedi. "Tamam" dedik. Tamam da nasıl?
     Hemen bu olaydan bir hafta sonra 2004 Yılının Ağustos ayında Özbey amcam bana bir dükkan bulduğunu söyledi. Minibüsle marketlere deterjan dağıtımı yapan amcam her sokağı avucunun içi gibi bilir, bir falcının avuç içine bakarak kısmetini anlatacak kadar da piyasa esnaflığını becerirdi.
     Çiğli ilçesi Göçmen Mahallesi'nde 104 metrekare büyüklüğünde, zemin kat bir dükkan. İş yeri sahibi Fikret, 50 yaşlarında, saçlarının çoğu dökülmüş, hafif kambur, 175 cm boylarında, sürekli koyu mavi "baba kotu" giyen bir adamdı. Yaşım küçük olduğu için (24) bana bir türlü güvenemiyordu. En son dayanamadım: "Abi dükkanı bana kiraya verirsen yüzünü kara g*tünü dara çıkarmam." dedim. "Ve bir gün burayı tutan kişi ben olduğum için bana teşekkür edeceksin!" Yüzüme, baktı gözlerime; eskiden kalma öylesine... Belki konuşmam işe yaradı. İşi almıştık. 150 Euro depozito ve bir aylık peşin kira ile dükkanı bize vermeye ikna olmuştu.
     Gece neşe içinde eve döndük. Sabah dükkanıma bakmak üzere mahalleye geldiğimde bulamadım. Bıraktığımız yerinde yoktu. Yahu bu taşınmaz değil mi? Araçla bu işi çözemeyeceğimi anlayınca kadınların eşiğinde çiğdem yediği, çay içtiği dar bir sokağa arabamı park ettim. Tüm sokakları yayan olarak taramaya başladım. Dükkanı buldum! Sevinmiştim. Kapalı kepenkleriyle harabeye benzeyen dükkan benim için o an her şeydi. O da ne! Dükkanın karşısında, sol çaprazında cami var. Öyle severim ki camileri!.. Artık ibadetim aksamayacaktı. 
     Daha sonra karakol ve belediyeden öğrendiğimiz yönetmeliğe göre: Kapıdan kapıya yapılan ölçümlerde okula 100 metre yakına internet cafe açamazsın! Tamam. Cami ibadethane; bu kuralın içinde mi? Göreceğiz...
     Anahtarımızı aldık. Olukları yatay çizgili, paslı demir kepenkleri iki elimle birden sıkıca tutup, kırık dizlerimi düzelterek ani yaylanma refleksiyle havaya kaldırdım. Caddeye dökülen eskimiş toz ve havaya savrulan kepenk gıcırtısı!..
     İçeri girdim. Taksitle alınmış iki 55 ekran televizyon ve blenderın kankası Ömer'in kredi kartıyla aldığımız iki pileysıteyşın. (Borcumuzu kapatırken ona güzel bir tişört hediye götürmeyi ihmal etmedik.) İlişkimi bitirerek tek celsede boşandığım ve o evden çıkarken yanıma aldığım tek eşyam, bilgisayar. Kardeşimin de bir bilgisayarı, etti iki!.. Benim bilgisayarımın masası boş tv kutusuyken, kardeşiminki daha vahimdi: Evde yıllarca gardırop yerine kullandığımız, içine giysilerimizi yerleştirdiğimiz plastik, kırmızı bir ekmek kasası! 104 metrekare dükkana kafamı çevirerek baktım:
     Yerler taş zemin. Duvarlar beyaz badanalı. Bizden önce oturanların tekstil işiyle uğraşmaları nedeniyle her metrede bir "sıvaüstü" priz. Kalın elektrik kabloları. Tavandan sarkan, eski tip ince metal zincirli ne yanmaya ne sönmeye bir türlü karar verememiş, küflü karanlığa göz kırpan uzun beyaz floresan lambalar. Üç metreye varan tavan yüksekliği odanın hacmini de büyütüyordu. Koskoca dükkanda iki tanecik bilgisayar benim için şu anda; "at" adı verilen sadık hayvanın üreme organına konmuş rengarenk bir kelebeği temsil ediyordu...
     O sıralar internet kafe soyulma haberleri ardı ardına geliyordu. Sigorta yok! Alarm yok! Dükkanda kalmak zorundaydım. Ben de öyle yaptım. Ama yatak yok!.. Bir gazeteyi açarak yerdeki taş yüzeye birer sıra yerleştirdim. Bir battaniyem vardı. Yarısını altıma, diğer yarısını üstüme örterek hiç yastık kullanmadan uykuya daldım...
     Sabah 08:00'de amcamın cam tıkırtısıyla karanlık kepenkler ardında güneşsiz güne uyandım. Bana yemem için kek, içmem için kola, ama en önemlisi de moral ve cesaret getirmişti.
     İkiçeşmelik semtindeki en ezik mobilyacıları gezmeye koyulduk. 65 Liraya yayları sırta batan bir çekyatı kaptık. Bir yıl boyunca yeni yatağımdı artık.
     Amcam beni dükkana bıraktı ve gitti... Sonuçta yalnızsındır!..
     Mahallenin bebeleri kafemizi doldurmaya başlamıştı. Genelde on beş yaş altı çocuklardı ve çoğu erkekti. Kardeşim MK akşam geldi ve iki bilgisayarı ilk kez ağ kablosu ile birbirine bağladı. O ana dek, Counter Strike oynayan müşterilerden bir çocuk oyunda diğer arkadaşını bulamıyordu. Fakat artık ağ bağlantımız vardı. İnternetimiz hala yok! En ağır oyunları bile kaldıran canavar masaüstü bilgisayarlarımız tek silahımızdı. Benim ana makinem bile yoktu. Bilgisayarların oyun sürelerini kalem-kağıt üzerinde tutuyordum. Ara sıra oyun konsollarına da çocuklar birer ikişer saat oturuyordu. Her iki bölümün de saat ücreti 1 milyon (1 lira) idi. 
     12 Eylül 2004 Pazar  10 Lira
     13 Eylül 2004 P.tesi    8 Lira
     14 Eylül 2004    Salı   18 Lira
     15 Eylül 2004 Çarş.   23.3 Lira
     16 Eylül 2004 Perş.   24.7 Lira
     17 Eylül 2004 Cuma 18.1 Lira
     18 Eylül 2004 Cmts.  32.85 Lira
     19 Eylül 2004 Pazar  39.2 Lira
     20 Eylül 2004 P.tesi   20.6 Lira
     21 Eylül 2004 Salı      16.5 Lira
     22 Eylül 2004 Çarş.   18 Lira
     23 Eylül 2004 Perş.   19.35 Lira
     24 Eylül 2004 Cuma  18 Lira
     25 Eylül 2004 Cmts.   32 Lira
     26 Eylül 2004 Pazar   40 Lira
     15 Günde 338,6 Lira. Kimine göre çok kazanmıştık herhalde!.. Günde ortalama 22,5 Lira. Dükkan kirası 275 Lira...
      On beş günlük satış ve biriktirdiğimiz tüm paramızla bir bilgisayar almak üzere Çankaya'ya bir bilgisayarcıya geldim. Beğendim bilgisayarı. Bununla üç bilgisayarımız olacaktı. Her ay bir tane bilgisayar almayı hedeflemiştik. Böylelikle on ay tamamlandığında on bilgisayarımız olacaktı. O zaman gerçek bir internet kafe haline gelecektik. Kasaya doğru yürüdüm. Paraları saymaya başladım. Telefonum çaldı. Annem arıyor!. Açtım. "Oğlum!.. Buraya sivil polisler geldi. Ruhsatımız olmadığı için kapatacaklarmış. Şikayet varmış. İhbarı değerlendirmek zorundalarmış." İçimden bir şeylerin koptuğunu duyumsadım. Telefonu polislerden birine vermesini istedim. Polis telefonda aynı zırvaları tekrarladı. "Biz kapatalım en azından" dedim. "Kendimiz!"
     "Bu son sözlerinden sonra Hüseyin, boynunu ilmiğe geçirdi ve ayağının altındaki tabureyi bir-iki tekmeyle devirip, kendi infazını yaptı.
     İnce dal bedeni boşluğa düştü... İleri geri sallanıp döndü... Deniz ve Yusuf'la bir kez daha buluştu..."
     Buna çok takılmıştık. Annem sonraları hep anlatır: "Onlara vermedim anahtarları. Kapıyı kilitledim. Kepengi ben indirdim ve asma kilidi kendim taktım. Onlar mühürleyip çekip gittiler..."
Pozitif:
1) Caron'un ortaya çıkardığı en nefis koku.
2) Fiyat/performans olarak parfüm birçok rakibini (Amouge, By Kilian, Serge Lutens) eziyor. Kısıtlı miktarda param olsaydı ve niş parfüm kullanmak isteseydim tercihim yalnızca Caron ürünleri olurdu.
3) Bize en çok eşlik edecek kalp notasındaki baharatların dansı müthiş. Her erkek denemeli.

Negatif:
1) Raflarda gördüğünüz bilindik parfümlere benzemeyen, eski kokan yapısıyla benimsenmesi güç bir koku.
2) Fazla maço bir yapınız yoksa, parfüm sizde emanet duracaktır.

Notalar:
Üst: Bergamot, Mandalina, Limon.
Kalp: Karanfil, Kişniş, Lavanta.
Baz: Oakmoss*, Vetiver.
Tip: Baharatlı, Çiçeksi, Hayvansı, Yeşil, Odunsu.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Eski Formül, Nadir Bulunan
Çıkış Yılı: 1985
Koku rengi: Yeşil Çamur
Referans: Baharatlı Yosun
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Richard Fraysse
Doktrin: "Bazen elimizden geleni fazlasıyla yaparız. Biliyorum; sabredemeyiz ama o an ihtiyacımız olan tek şey yalnızca biraz daha zamandır." -ck-
*Dağlık ormanlarda yetişen bir çeşit meşe yosunu.
Caron - Le 3e Homme

3 yorum:

  1. “Birinin sana bir şey yapamazsın demesine izin verme. Hatta benim bile. Bir hayalin varsa onu koruman gerek. İnsanlar bir şey yapamaz ve senin de yapamayacağını söylerler. Bir hayalin varsa onu zorla al.” - Umudunu Kaybetme

    YanıtlaSil
  2. hiçbir başarı tesadüf değildir. şartlar kendiliğinden oluşmaz. emek verirsin, dara düşersin, çok sevdiğin şeyleri bu yolda gözden çıkarman gerekir. sende eksik olanla sınav verir durursun. bu noktada sabreden ayakta kalır. "Bağdat'ı almaya çalışmak, Bağdat'ın kendinden daha mı güzeldi ne!" (IV. Murat) başarıyı tadanlar onun hiç bitmeyen bir gerçeklik olduğunu görecektir. ulaşılacak tek bir noktadan ibaret değil. hep bir seviye daha yükselmek istersin. artık yarıştığın kendinsin. ve bu yolun her engebesi hiçbir şeye benzemeyen gurur dolu bir haz verir. bir de bu yolda sizi hiç yalnız bırakmayanlar var, sımsıkı sarılın onlara...

    YanıtlaSil
  3. Joe Dalton'a kız kardeşi kadar benzeyen Özbey amcanın saptamalarına gülerken akmaya başlayan gözyaşlarımı tutamaz oldum sonrasında...

    "Bana yemem için kek, içmem için kola, ama en önemlisi de moral ve cesaret getirmişti."

    "Biz kapatalım en azından" dedim. "Kendimiz!"
    Buna çok takılmıştık. Annem sonraları hep anlatır: "Onlara vermedim anahtarları. Kapıyı kilitledim. Kepengi ben indirdim ve asma kilidi kendim taktım. Onlar mühürleyip çekip gittiler..."

    "İyi yapılmış işin ödülü, daha fazlasını yapma fırsatıdır." - Jonas Salk

    YanıtlaSil