3 Şubat 2015 Salı

Amouage - Dia Man

     Altın damla kolonya. Eski bayramlarda kokan ortam kokuları. Yalnız bu dediklerimi aşırı meşe yosunu kullanılan eski kokan parfümlerle karıştırmayın. Deri kokusu. Reçineler. Yoğun sert tütün. Kuru paçuli ve kakule. Sedir ağacı. Gül ağacı. Limon ve bergamot ekşiliği. 
     Orta notalara gelindiğinde kuru otsu baharatlar. Onların altında Shalimar'ı andıran bisküvi tatlılığı. Guerlain - Derby'yi hatırlatan taze deri kokuları. Saman kokusu. Karabiber.
Tatlılık sağlayan yumuşak çiçekler. Odunsulardan sandal ağacı. Soğuk çikolata kokusu. 
     Sonlara gelindiğinde tuzlu, tütsülü, baharatlı, karabiberli, otsu, kuru bir kokuya dönüştü. Fazla ıslaklık, tatlılık, agresiflik kimse beklemesin. Koku beklentimin altında kaldı. Aşağıda yazmadan da edemedim.  
     Belki vereceğim puan Amouage markasına yakışmayacak. Ama yalnızca markanın gücünü baz alarak puan verirsem bu da bana yakışmayacak. Güzel parfüm, güzel karışım. Daha iyisi yapılabilir miydi? Evet. 4 ve 5* arasında çok gidip geldim. Markaya hürmeten Dia Man'e 5* verirsem sonraki denemelerimde çok daha iyi olan herhangi bir Amouage'a 6* falan vermem gerekebilir. Bu yüzden kusura bakma Diyamencik...
     Hırkız: Her insanın kendisine özgü olarak, hayatının en güzel dönemi çocukluk dönemidir. En saf ve çıkarsız duygularla hayata bakarız. Benim de çocukluk dönemlerim ortalama düzeyli olarak güzel sayılırdı. Çocukluk dönemim on dört yaşıma kadar Bursa'nın Osmangazi ilçesinde geçti.
     Benden dört yaş büyük olan ablam o zamanlar en yakın arkadaşımdı. Fakat onunla anlaşmak oldukça zordu. Tek sosyal aktivitesi ip atlamak, salça ekmek yemek ve beni dövmek olan ablamla ciddi anlamda bir geçim sıkıntımız vardı. İnsanlarla anlaşamıyor ve birçok konuda beyni yokmuş gibi davranıyordu. Babamın da izniyle annem onu hastaneye götürdü. Beyin tomografisi çekilen ablamın tek rakamlı IQ'ya (ağır gerilik) sahip olduğu ve bazal ayku ile yaşadığı tespit edildi. Doktor: "Müjde kızınız gerizekalı! Beyninde yalnızca küçük bir bölüm çalışıyor. O da ip atlama, çimcikleme ve salça ekmek yimeye ancak yetiyor." dedi. Ve biz de onu kendi haline bıraktık.
     İnsanın her döneminde yaşadığı kötü ve üzücü olaylar olabiliyor ve de bilindiği gibi hafızalara kazınabiliyor. Güneşli bir hafta sonunda ablam ve bizim evin bir arka sokağında oturan, ikimizin dışında tek arkadaşımız olan Zeynep ile bizim evin yan arazisinde buluşmuştuk. Zeynep benim yaşımda, yani 10 yaşındaydı. Saçları koyu kahverengi ve okuldaki veletlerin dalga geçmelerine hak verilecek kadar, olabildiğince kıvırcık ve gürdü. Bu yüzden lakabı okul meclisi yumurcaklar başkanları tarafından "kıvırcık" bazen de "yünlü" olarak yer almıştı.
     Her hafta sonu muhtelif olarak bizim evin aşağısında biter, olağanca yüksek ve cırtlak olan sesiyle bize seslenir, aynı anda da uzunca zile basardı. O gün her şeyin ters gideceği belliymiş gibi öyle yapmamıştı daha doğrusu yapamamıştı çünkü bir gün önceden "Sevimli Kahramanlar" çizgi filmi biter bitmez yan arazide buluşacağımıza dair anlaşmıştık. Öyle de olmuştu.
     Zeynep'le buluşup üç arka sokağımızda bulunan kırtasiyeye gitmek üzere yola koyulmuştuk. Bir ya da birkaç sokak arkaya gidebilmek için ana yolun kıyısındaki dükkanların önlerinden yürüyorduk. Çocukken yolda yürürken bir nevi hastalık denilebilecek bir alışkanlığım vardı. Şöyle ki: Yol üzerlerindeki kare taş zeminler üzerine adım atarken bir tanesini atlayarak adım basmak. Kesinlikle arada kalan taş zemine basmıyordum. Taş zeminlerin boyutu hiç önemli değildi, zıplayarak gene bu işin üstünden gelebiliyordum. Bu alışkanlığı nasıl edindiğimi ben bile bilemiyorum. Dünyada sanırım bunu yapan en son bir ya da iki kişi vardı. En akıllısı bendim,  hatta süper zekaydım. Zeynep ve ablamla kırtasiyeye giderken yine bu şekilde, kimi yerde zıplayarak, sorunlu tip çocuklar gibi yürüyordum. Ablam bana kızıyor, bazen de kızmalarına aldırmadığımı görünce itip, çimcikliyordu. Zeynep de benzer şekilde, itici sesiyle kızıyor, beni tutmaya çalışıyordu. Tabi ki de hiçbiri işe yaramıyordu. Biraz da bu yüzden benim lakabım o zamanların meşhur "Roza" dizisindeki inatçı kızın ismi olan "Roza"ydı. Enteresan kırtasiye yolculuğumuz bu şekilde devam ediyordu. Ablam ve Zeynep yani iki şımarık çocuk olarak gayet iyi geçinerek güle oynaya yürüyorlardı, arada bir bana dışlarmışçasına attıkları bakışları da hesaba katarak...
     Bu şekilde gerçekleşen yürüyüşümüzün ardından kırtasiyenin bulunduğu sokağa yaklaşmıştık. Sokağa dönmeye hazırlanırken ufak şiddetli, uğultuyu andıran bağırışlar duyumsamıştık. Sokağın köşesinde bir bayan kuaförü vardı. Bu kuaförün tam önünden geçerken bir iki kişi kuaförden bir hışımla çıkıp, üçümüzü de tek el hareketleriyle içeriye çekerek kapıyı kapattılar. Birkaç el silah sesleri duyuldu. Herkes panik içerisinde hızla hareket edip, korku halinde birbirlerine direktiflerde bulunuyorlardı. Bu esnada kuaför çalışanları bizi kuaförün en arka bölümündeki ağda odasına götürdüler. Her ihtimali göz önünde bulunduruyorlardı sanırım. Biz de panikten ağlayıp, mızmızlanarak ne olduğunu anlamaya çalışıp, korku dolu gözlerle herkesi göz hepsine alıyorduk. Bir an alıkoyulduğumuzu düşünürken, sonradan dışarıdaki olaylar yüzünden içeriye alındığımızı öğrendiğimiz için bu kadar kafa karışıklığı ağır gelmişti ve üzerine de merak eklenince iyice şaşkın, iri gözlü yavru ördekçiklere dönüşmüştük. Ortalama bir on beş dakika sonra olaylar duruldu gibi hissedildi. Kuaför çalışanları kapıyı açıp çevreyi kolaçan etmeye başladılar. Biz de minicik boylarımızın avantajını kullanarak aralarından çevreyi izlemeye koyulmuştuk. Polis arabası gelmişti ki ardı ardına siren sesleri duyuldu. Sokağın başından neredeyse sonuna kadar bir hayli insan kalabalığı oluşmuştu. Polis, insanların olay yerine geçişini engellemek için olayın geçtiği dükkanın önden bakışından bir sol bir de sağ kısmından sarı - siyah renklerden oluşan ince bir şerit ile barikat kurmuştu. Neden polislerin barikat için kullandığı naylon şeritlerin rengi sarı-siyah oluyor diye düşünmedim değil. Sonradan öğrendim ki arının iğnesinin bulunduğu poposundaki sarı-siyah renklerden esinlenilmiş. Yani bir hayvanın iğnesinin bulunduğu yerin renkleri insan beynine korku salabileceğinden dolayı polisler tarafından insanları olay yerinden psikolojik olarak ürkütüp, altına doldurtmak için barikatların rengi sarı-siyah olarak tercih edilmiş.
     O anda polislerin barikat kurduğu şeritteki renkleri düşünemeyecek kadar korkmuştuk. Kuafördeki abla ve abilerle birlikte insan kalabalığına doğru yürümeye başlamıştık. İnsanlara yaklaştıkça herkes kendi kafasından tevatürler üretiyordu. Olayın gerçekleştiği dükkan bir kuyumcu dükkanıydı. Anlaşıldığı üzere hırsızların hatta şehir eşkıyalarının zorbalıkla altın, para vs. gibi objeleri alıkoymak istemeleri üzerine böyle bir olay yaşanmıştı.      Duyumsamalarımıza göre kuyumcu sahiplerinin, mamullerini vermemek için direnip, polisi çağırmak için girişimde bulunduklarını fark eden eşkıyalar, dükkan sahiplerini korkutmak amacıyla dışarıya birkaç el ateş etmişlerdi. Bu da yetmeyince hırkızlar dükkan sahibinin g*tünü testereynen kesmişlerdi. Sonrasında trajikomik bir şekilde yerel televizyon kanalı gazetecileri ve muhabirleri olay yerine gelmişlerdi. Biz de olay yerinde yaşananlara görgü tanığı olduğumuz için bizimle röportaj yapmışlardı. İlk defa on yaşımda Özel Televizyon Kanalı Tırık Tv muhabirlerini ve kameralarını görmüş oldum. Buna yarı sevinip yarı da böyle bir olay üzerinden televizyon muhabirleri ve kameralarını görmüş olmama üzülmüştüm. Biraz mahcup, biraz ağlak ve biraz da sırıtan "Mahallenin Muhtarları Dizisi"ndeki "bakkalcının çırağı" ezikliğiyle sorulan sorulara muhabirin suratına değil de kameranın objektif gözüne bakarak cevap vermeye çalışıyorduk. Çocuk olduğumuz ve üç kişi olduğumuz için röportajımız ne yazık ki kısa sürmüştü. Daha sonra polisler gereken incelemeyi ve araştırmayı tamamladıktan sonra olay yerindeki meraklı, dedikodu yapmaktan başka bir işleve beyni çalışamayan kadınları ve kahve ortamı dışında böyle bir duruma reel olarak rastlamamış olan amcaları olay yerinden uzaklaştırmışlardı. Tabi en son olarak bizi de...
     Arkadaşım Zeynep galiba biraz yırtık ve şımarık olduğundan dolayı böyle pasif ve konuşmaya mecali olamayacak kadar strese büründürülmesine neden olan olaya gıcık olduğu için eve dönerken yol boyunca her şeye, sokaktaki ayağına takılan kedi maması çöplerine bile laf söylüyordu. (Ne uzun, ne muhteşem bir cümle.) Ben de susması için arada sırada zemin taşların üzerinden zıplayıp, o müstesna hareketlerim ile onu daha da çok çileden çıkarıyor, yarasına "Kemal Kükrer üzüm sirkesi" basıyordum. Ablam da sanki annem ve babamın, ismini duyduklarında hatırlamakta bile zorluk çekecekleri televizyon kanalını sık sık izliyorlarmış gibi düşünerek, korku içerisinde bize kızacaklarından yakınıyor, adeta stresten saçlarını cımbızla yoluyordu. Ben ise inanılmayacak kadar sakindim. Galiba o korku dolu anın bize zarar vermemiş olmasının rahatlığını yaşıyor, yolların taş zemin düzeneği üzerinde keyifle, ekseri bir ceylan gibi seke seke zıplayarak yolun keyfini çıkarıyordum. Bizim evimiz Zeynep'lerin evinden önce olduğu için bizim evin önüne pustuk. Otururken ayaklarımız stresin beyne verdiği sirkülasyondan dolayı sallanır vaziyette, ellerimiz ise en münasip yerimizdeydi adeta. Bir süre bizim evin önündeki yüksek, kömürlük girişi kaldırımında oturduk. Bu kez anlamsızca susuyorduk. Ha bu arada kırtasiye kimin umurunda, aklımıza bile gelmiyordu. Amacımız yamacımızı aşmıştı. Gerçi annem eve girdiğimizde kırtasiye olayımızı çok güzel şekilde hatırlatmıştı. Bir süre daha oturup olayı gündem masasına yatırdıktan sonra artık sonlandırmıştık. Zeynep aramızda en panik ve memnuniyetsizce olan kişi olarak yanımızdan ayrılarak evinin yolunu tutmuştu, bir arka sokaktaki evinin...
     Biz de sanki o gün üç aylık ömür geçirmiş ruh halimizle eve girmiştik. Annem, bahsetmiş olduğum gibi bizim evden çıkma amacımızı, elbette ki kırtasiyeden alınacakları sormuştu. Biz o an o kadar ters düşünmüşüz ki; annemler yaşadığımız olayı öğrenecekler diye düşünmek yerine, eve girer girmez annem neyi öğrenebilir diye düşünseydik o anda kuyruğundan sucuk yapılmış kedi gibi birbirimize bakakalmazdık. Tam o sırada günün hayret veren hediyesi olan şansımız yaver gitmişti ki zil çaldı. Gelen, karşı komşumuz Betül Teyze'ydi. Onun da benden bir yaş küçük bir kızı vardı. İsmi İrem'di. İrem bizim okulda okuyordu. Yaşından çok olgun, enine de çok dolgun tombik g*tüne dolgun bir kızcağızdı. Betül Teyze o anda bir yandan anneme elindeki kek dolu tabağı verirken bir yandan da İrem'in bizim kırtasiyeden almamız gereken siyah, el yazısı için gerekli olan mürekkebi bize almış olduğundan bahsediyordu. Tabi bizim, kırtasiyeye mürekkep almak için gitmiş olduğumuzu bilmeden. Ben de o anda kurnaz tilki gibi davranarak bir hışımla anneme dönerek:
     "İşte İrem biz evden çıkarken bugün bize mürekkep aldığını söyledi, biz de o yüzden kırtasiyeye gitmekten vazgeçtik. Zeynep ile aşağıda oturuyorduk." diye en afili şekilde yalanımı sunmuştum. Ablam da arada "Evet evet. Ben bir salağım!" diyerek beni tasdikliyordu. Bunun üzerine annem:
     "Tamam, hadi siz ellerinizi yıkayın, üstünüzü değiştirin, bi elinizi yıkayın öbür eliniz kalsın ." gibi direktiflerde bulunarak bizi o ortamdan devre dışı bırakmıştı. Biz de durumun bizim lehimize dönüşmüş olmasına sevinerek odamıza koşmuştuk.
     Evimiz bir Japon g*tü kadar küçüktü. Bu yüzden ablam ve benim odamız birdi. Birkaç sene öncesinden almış olduğumuz pembe demirli, iki katlı, "L" tipi ranzamızda biraz dinlenmeye koyulmuştuk. Bir de babaannemin bize hediye etmiş olduğu, 1980'ler döneminden kalmış, 31 ekran, tüplü, yakından kumandalı televizyon baş ucumuzda duruyordu. Bilhassa babam odamıza televizyon alınmasına karşı çıktığı için bu M.Ö. XXV. yüzyıldan kalma televizyona bir hayli memnun olmuştu. Çünkü televizyonun kendisine hayrı yoktu, bu nedenden izlenemiyordu bile. Güya odamızda bir "televizyon" vardı. Onun dışında odamızda pek bir ilgi çekecek obje yoktu. Zaten bize gerekli olan çalışma masaları "L" tipi olan ranzamızda küçük boyutlarda karşılıklı olarak monteliydi.
     Küçük odamızın ona uygun olarak küçük bir balkonu vardı. Annem de bizi bebek gözüyle görmekten bir türlü vazgeçemediği için balkonun kapısını daimi, tartışılmaz olarak kilitlerdi. Bu yüzden aslında balkonumuz yok gibiydi...
     Babam karanlık çöker çökmez, her zamanki saatinde işten gelmişti. O eve girer girmez "Altın Damla" kolonya kokusu burnumuza gelmişti. Biz de suçluluk duygusunun sözde alnımıza yansıtacağı "zanlı" yazısını gizlemek için babamdan kaçıyorduk. Hiç olmadığı şekilde ablamla ikimiz aynı anda odamızdaydık. Genelde  birimiz oturma odasında diğerimiz de salonda ders çalışırdık. Bu kez ikimiz odamızda olduğumuz için babam şaşırıp, yanımıza gelmiş olmalıydı. Aslında öyle olmadığını ve bizimle konuşmak için yanımıza geldiğini öğrenmiş olduk. Babamın esnaf bir arkadaşı bizi o anki olay yerinde bir hayli korkmuş ve ağlar halde görmüş olduğunu babama söylemiş. Biz de bunu babamdan duyar duymaz birbirimize "Ne yapacağız şimdi?" der gibi bakmıştık. Babam bize harbiden de birkaç baba nasihati vererek; sanki o anın yaşanacak olmasını biz bilmek zorundaymışız gibi, o kafa ağırlığımıza tonlarca ağırlık yüklemişti. Annemize kırtasiyeye gitmedik şeklinde olan yalanımıza kızmışçasına konuşması da cabası olmuştu.
     Bu macera ablamla benim unutamadığımız olaylardan biri olarak hafızamızda yer aldı. Bunun gibi birçok enteresan olaylar hayatımız boyunca bizim yakamızdan eksik olmadı. Çok iyi anlaşamayan iki kız kardeşe de böyle olaylar yakışık alacakmışçasına, doğru orantılı olarak; hayatımızda hep böyle aksi, şansın dem vurmadığı anlar karşımıza çıkmıştır.
     Hayatın bize ne getireceğini bilemeyiz ama bizim uyumsuz kardeş ilişkimiz hayattan birçok şeyi götürmüş oluyor...
Pozitif:
1) Elementler gerçekçi ve notalardaki kokular çok dengeli.
2) Koku üstünüzde güven veren bir duruş sergiliyor.

Negatif:
1) Kokunun tarzı birçok buruna itici gelecektir.
Notalar:
Üst: Kakule, Labdanum reçinesi, Acı portakal, Tütsü. (ck: deri, reçine, paçuli, kakule, sedir, gül ağacı, limon, bergamot)
Kalp:  Iris, Şakayık, Erik çiçeği, Ylang-ylang(ck: kuru otlar, saman, karabiber, sandal, toz çikolata)
Baz: Amber, Deri, Cocobolo ahşabı, Paçuli, Vetiver. (ck: baharatlar, tütsü)
Tip: Oryantal, Baharatlı, Otsu, Tatlı, Odunsu.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 2002

Koku rengi: Saman
Referans: Baharatlı Deri
Konsantrasyon: Eau de Parfum
Parfümör: Amouage
Doktrin: "Biz böyle eğilmezdik çocuklar olmasaydı..." - Behçet Necatigil

2 yorum:

  1. Dia Man; üzerine sıkıldığında salt kokudan ziyade kaliteli koku anlamında insanı mükafatlandırıyor. İlk kullanıldığında tütün, karabiber, alttan hafif tatlı- ekşi meyveler tırmanırken bir yandan da gül esansı ortaya çıkıyor. En müthiş yanı açılış kısmı bana göre. Orta kısmından sonlara doğru da yanık çalı kokuları, taze saman kokusu ve tütsü harmanıyla son buluyor fakat klişe halleriyle değil, elementler yer değiştirerek ilerleyen halleriyle uzun süre tende kalmayı başarıyor. Dia Man'i el üstünde tutmak, başarısını fark etmek ve aktarmak olması gereken parfümün randumanının bilincinde olmak anlamına denk düşer. İyi ayrıştırmanın da daha önemlisi, kayırmamış şekilde yorumlayabilmiş olmak... Çok da iyi bir yorumla bunu aktaran Anosmi'ye teşekkürler...
    Ayrıca hikayenin alt kurgusundan ziyade ciddi kısımlarının sonuna iliştirilmiş komik cümleler, hikayenin ana konusuna tezat düşmüş görülse de aslında çok güzel bütünleşmiş. Nice eylenceli hikayeler görmek ümidiyle...

    YanıtlaSil
  2. Bu hikâyede farklı bir samimiyet, sıcaklık hissediyor insan. Okumaktan sıkılmıyorsun her okunduğunda başka bir nokta dikkatini çekiyor. Bir o kadar ciddi bir o kadar da eylenceli hikâye anosmi de bu oldu. Kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil