16 Haziran 2016 Perşembe

Caron - Le 3e Homme (Third Man)

     Bugün eski versiyonu da hala çok sevilen Caron - Le 3e Homme (Third Man) reformüle parfümünü inceliyorum. Caron - Yatagan kadar ayak kokan erkeksilik barındırmasa da çok sert. Ağır meşe yosunu ve bayramlarda yaşlı ziyaretindeki tozlu odalar. Islak ve kirli berber lavabosu. Yeşil tıraş losyonu. Köpüksüz, ıslak berber fırçası. Fesleğen ve adaçayı buharı.
     Orta notalara gelindiğinde sardunya kokusu ve ezilmiş limon da geldi tam oldu. hayvansı gri misk. Eski, kuru, tuzlu, ekşi, soğuk, rutubetli, çürük, erkeksi, seksi, sert, hayvansı, ürkütücü...
     Sonlara gelindiğinde limonlu misk. Koku hafifledi ve öyle güzel bir hal aldı ki. Tatlı tarçın içirilmiş deriyle 8. saatte tenden ayrılır. Ah o orta notalardaki vahşilik de olmasa 5*'ı almıştı...
     Benzerlikler üzerine;
     Caron - Le 3e Homme (Third Man) (Vintage): Elbette çok yakınlar. Ben, bugün incelediğim reformüle olmuş formülü daha kalıcı ve ıslak buldum. Eski versiyonda kuru otların hükümranlığı daha fazlaydı.
Ekmek Arası - Charles Bukowski
Önsöz:
Sf: 8
     Babam Camel sigarası içer, sigara paketiyle bir çok numara gösterdi bize. Kaç piramit var bu resimde? Sayın. Sayardık ve bize başka piramitler gösterirdi.
     Develerin hörgüçleri ve paketin üstündeki yazılarla ilgili numaralar da biliyordu. Camel sigarası sihirliydi.
Sf: 13
     ''Kim daha iyi savaşır, Çinliler mi yoksa Japonlar mı ?''
     ''Japonlar. Sorun Çinliler'in çok fazla olmalarında. Bir Çinli'yi öldürdüğün zaman ortadan ikiye bölünüp iki Çinli olur.''
     ''Tenleri neden sarı?''
     ''Su içeceklerine kendi çişlerini içerler de ondan.''
     ''Baba, böyle konuşma çocukla!''
     ''Öyleyse soru sormayı kesmesini söyle.''
     Bir başka sıcak Los Angeles gününde yol alıyorduk. Annemin üstünde güzel bir elbise, başında şık bir şapka vardı. Annem böyle giyindiğinde dimdik oturur, boynu kasılırdı. 
Sf: 17
     Babamı sevmemeye başlamıştım. Sürekli bir şeylere kızıyor, gittiğimiz her yerde insanlarla tartışıyordu. Ama pek korkutamıyordu onları; genellikle sakin bir şekilde ona bakıyorlardı ve bu onu daha da öfkelendiriyordu. Ender olarak dışarıda yediğimizde yemekleri beğenmiyor, ödemeyi reddediyordu. ''Bu kremada sinek boku var! Ne biçim yer burası?''
     ''Kusura bakmayın efendim, ödemeyebilirsiniz. Yeterki gidin.''
Sf: 18
     Başka çocuklarla oynamama izin yoktu. ''Kötü çocuklar onlar,'' derdi babam, ''fakir ailenin çocukları.'' ''Evet,'' diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle gösteriyorlardı. 
     Problemlerden biri tuvalete gitmekti. Sürekli tuvalete gitme ihtiyacı duyuyordum, ama diğerlerinin bunu bilmesini istemediğim için tutuyordum. Çok zordu tutmak. Ve hava beyazdı, midem bulanırdı, işemek ve sıçmak isterdim ama tek kelime etmezdim.Başka biri tuvaletten döndüğünde ''pissin sen, orda bir şey yaptın,'' diye düşünürdüm...  
     Küçük kızlar, kısa elbiseleri, uzun saçları ve güzel gözleri ile çok hoştular ama, belli etmemelerine rağmen onlar da orda bir şeyler yapıyorlar diye düşünürdüm.
Sf: 19
     Diğer çocuklar kazananlarla beraber eve yürürlerdi. Ben dersler ve dövüş boyunca bokumu tuttuktan sonra tek başıma eve dönerdim. Genellikle eve vardığımda rahatlama ihtiyacım geçmiş olurdu. Canımı sıkardı bu.
Sf: 21
     Ön bahçeye oturup bekledim. Sonra kemanın sesi geldi. Çok hüzünlü bir kemandı. David'in çalışı hoşuma gitmemişti. Bir süre oturup dinledim ama düzelmedi çalışı. Bokum sertleşmişti. Sıçmak istemiyordum artık. Akşamüstü güneşi gözlerimi rahatsız ediyordu. Kusmak istiyordum. Kalkıp eve yürüdüm.
Sf: 23
     Stanley Greenberg'e, ''onu sınıf takımına alalım,'' dediğini duydum. (Sınıf takımı başka okullarla maç yapıyordu.)
     ''Hayır,'' dedi Stanley Greenberg.
     Stanley haklıydı. Bir kez daha öyle bir vuruş yapamadım. Genellikle dışarda buluyordum kendimi. Ama  vuruşu hiç unutmadılar ve benden nefret etmeyi sürdürmelerine rağmen nefretin daha iyi bir türüydü bu, benden neden nefret ettiklerinden emin değildiler sanki.
Sf: 27 
     Notu katlayıp bir zarfa koydu ve bana verdi. Zarf yapıştırılmıştı, açmak için en ufak bir istek duymadım.
     Zarfı eve götürüp annemin eline tutuşturdum ve yatak odasına gittim. Yatak odama. Yatak odamın en iyi yanı yatağımdı. Saatlerce yatakta yatmaya bayılır, bazen gündüzleri de yorganı çeneme kadar çekip yatardım. Güzeldi yatağın içi, hiçbir şey olmazdı orda, insan yok, hiçbir şey yok. Annem bir kaç kez gündüz yatarken yakalamıştı beni.
     ''Henry, kalk! Bir çocuğun bütün günü yatakta geçirmesi doğru değil! Hadi kalk! Bir şeyler yap!''
     Ama yoktu yapacak bir şey.
     O gün yatağa girmedim. Annem müdürün notunu okuyordu. Bir süre sonra hıçkırıklarını duydum, ağlıyordu. Sonra inlemeler geldi. ''Ah tanrım! Utandırdın bizi! Küçük düşürdün! Ya komşular duyarsa? Ne düşünecekler?''
     Komşularla bir kez bile konuşmamışlardı. 
     Kapı açıldı, hemen hışımla girdi odaya: ''Böyle bir şeyi nasıl yapabildin annene?''
     Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Suçluluk duydum. 

     ''Baban eve gelince görürsün gününü!''
     Odanın kapısını çarparak çıktı ve ben oturup bekledim. Kendimi suçlu hissediyordum bir şekilde...
     Babamın geldiğini duydum. Kapıyı mutlaka çarpar, gürültü yapar, yüksek sesle konuşurdu. Gelmişti. Bir kaç dakika sonra yatak odamın kapısı açıldı. Yaklaşık bir doksan boyunda, iri bir adamdı babam. Her şey yok oldu, oturduğum iskemle, duvar kâğıdı, duvarlar, tüm düşüncelerim. Güneşi örten karanlıktı o, içindeki hiddet her şeyin tamamen yok olmasına neden oluyordu. Kulak, burun ve ağızdan ibaretti, yüzüne bakamıyordum, hiddetten kızarmıştı yüzü. 
     ''Peki, Henry. Banyoya.''
     Banyoya girdim ve arkamdan kapıyı kapattı. Duvarlar beyazdı. Bir banyo aynası ve çerçevesi kararmış bir pencere vardı banyoda. Babam uzanıp bir çengele asılı duran ustura kayışını aldı. İlerde bir çok kez tekrarlanacak dayaklarımın ilkini yemek üzereydim. Ve her seferinde dayağı nedensiz yediğimi düşünecektim.
     ''Peki indir pantolonunu.''
     Pantolonumu indirdim.
     ''Şortunu indir.''
     İndirdim.
     Ve vurdu, kayışla. İlk darbede fazla acı hissetmedim ama sarsılmıştım. İkincisi daha çok yakmıştı canımı. Her darbeyle biraz daha fazla yanıyordu canım. Önceleri duvarların, tuvaletin ve küvetin bilincindeydim. Daha sonra hiçbir şey göremez oldum. Kayışı indirirken bir yandan da azarlıyordu beni, ama sözlerini anlayamıyorumum. Güllerini düşündüm, bahçede nasıl gül yetiştirdiğini. Garajda duran arabasını düşündüm. Bağırmaya çalıştım. Bağırırsam dururdu belki, ama bunu ve bağırmamı istediğini bilmek engelliyordu bağırmamı. Sessiz kalırken yaşlar akıyordu gözlerimden. Bir süre sonra bir girdaba dönüştü her şey, karmakarışık oldu. Orda sonsuza dek kalma olasılığının dışında hiçbir şey kalmamıştı. Nihayet, aniden harekete geçen bir şey gibi hıçkırmaya başladım, yüzümden akan tuzlu sıvıyı yutarak. Babam durdu. Orda değildi artık.
Sf: 29
    Kurduğum hayallerden biri istediğinde her vuruşunu sayıya çeviren ünlü bir beyzbolcu olduğumdu. Ama arada sırada karşı takımın oyuncularını şaşırtmak için ıskalardım topu. Canım isteyince sayı yapıyordum. HENRY CHINASKI BİTTİ diye yazıyordu gazeteler. Sonra vurmaya başlamıştım. 
Sf: 30 
     Lila Jane okulda gördüğüm en güzel kızlardan biriydi. Okulun en hoş kızlarından biriydi ve kapı komşumdu. Bir gün arka bahçedeyken gelip tel örgülere yaslandı ve bana baktı.
     ''Başka çocuklarla oynamıyorsun sen, değil mi?''
     Baktım ona. Kızıl-kahverengi uzun saçları, koyu kahverengi gözleri vardı. 
     ''Hayır,'' dedim. ''Oynamıyorum.''
     ''Neden?''
     ''Okulda yeterince görüyorum onları.''
     ''Benim adım Lila Jane.'' dedi.
     ''Benimki Henry.''
     Bana bakmayı sürdürüyordu. Bende çimlere oturmuş ona bakıyordum. Sonra ''Külotumu görmek ister misin?'' diye sordu.
     ''Tabii,'' dedim.
     Elbisesini kaldırdı. Külotu pembe ve temizdi. Güzel görünüyordu. Elbisesini indirmedi, kıçını görebilmem için arkasını döndü. Güzeldi kıçı. Sonra indirdi elbisesini. ''Allahaısmarladık,'' dedi ve uzaklaştı.
     ''Güle güle,'' dedim.
     Her akşamüstü tekrarlanıyordu bu. ''Külotumu görmek ister misin?''
     ''Tabii.''
     Külotu hemen hemen her gün bir başka renkti ve her seferinde biraz daha güzel görünüyordu.
     Bir akşamüstü Lila bana külotunu gösterdikten sonra, ''Gel yürüyüşe çıkalım,'' dedim.
     ''Olur,'' dedi.
     Ön tarafta buluştuktan sonra yürümeye başladık. Gerçekten çok güzel bir kızdı. Boş bir arsanın önüne gelene dek konuşmadan yürüdük. Otlar uzun ve yeşildi.
     ''Külotunu bir daha göster bana .''
     Elbisesini kaldırdı. Mavi külot.
     ''Şuraya uzanalım,'' dedim.
     Otlara uzandık. Onu saçlarından kavrayıp öptüm. Sonra elbisesini kaldırıp külotuna baktım. Elimi kıçına koyup tekrar öptüm onu. Kıçını mıncıklayıp sürekli öpüyordum. Uzun bir süre devam etti bu. ''Haydi yapalım,'' dedim sonra. Ne yapılması gerektiğinden pek emin değildim ama yapılacak bir şeyler daha olmalıydı.
     ''Hayır yapamam,'' dedi.
     ''Neden?''
     ''O adamlar görür.''
     ''Hangi adamlar?''
     ''Orda!'' diye işaret etti.
     Otların arasından baktım. Yarım blog kadar ötede birkaç kişi yol onarımı yapıyordu.
     ''Onlar bizi göremez.''
     ''Görürler!''
     Ayağa kalktım ''Allah kahretsin!'' dedim ve arsadan çıkıp eve döndüm.
Sf: 38
     İlk öğrendiğimde 4. sınıftaydım. En son öğrenenlerden biri olmalıydım çünkü hâlâ kimse ile konuşmuyordum. Teneffüste bir kenarda dururken bir çocuk yaklaştı yanıma.
     ''Nasıl olduğunu biliyor musun ?''
     ''Neyin?''
     ''Düzüşmenin.''
     ''Nedir o?''
     ''Annenin bir deliği var...'' -işaret parmağı ile baş parmağını birleştirip bir halka yaptı- ''babanında bir kamışı...'' sol işaret parmağını halkanın içinden geçirip ileri geri oynattı. ''Sonra babanın kamışı bir sıvı püskürtür ve bazen annenin bebeği olur, bazen olmaz.''
     ''Tanrı yapar bebekleri.''
     ''Palavra,'' dedi çocuk ve uzaklaştı.
     İnanamıyordum. Teneffüs bittikten sonra sınıfta oturup bunu düşündüm. Annemin bir deliği, babamın ise sıvı püskürten bir kamışı vardı. Nasıl oluyorda böyle şeylere sahip olup her şey normalmiş gibi davranabiliyorlardı, havadan sudan konuşurken arada bu işi yapıp kimseye anlatmıyorlardı? Babamın sıvısından olduğumu düşündükçe kusacak gibi oluyordum.
     O gece ışıklar söndükten sonra uyanık kalıp sesleri dinledim. Gerçekten de sesler duydum. Yatakları gıcırdıyordu. Yataktan kalkıp parmak uçlarımda kapılarının önüne gidip dinledim. Yatak gıcırdayıp duruyordu. Sonra kesildi. Telaşla odama gidip yatağıma girdim. Annemin banyoya gittiğini duydum. Sifon çekildi ve dışarı çıktı.
     Ne korkunç şey! Neden gizli yaptıkları anlaşılıyordu. Birde herkesin yaptığını düşünmek! Öğretmenler, müdür, herkes! Çok aptalcaydı. Sonra Lila Jane ile yaptığımı düşündüm, o kadar da aptalca gelmedi bana.
Sf: 43
     Ama gerçekleşmeyecekti babamın düşü. Bana çarpan adamı bulup hapse attılar. Bir karısı, üç de çocuğu vardı ve işsizdi. Meteliksiz bir ayyaştı. Adam bir süre hapis yattı, ama babam davacı olmayınca çıktı. ''Şalgamdan kan çıkaramazsın,'' demişti babam.
Sf: 46
     Ağzından su püskürttü. Yüzmeye çalıştım. Kızıl'ın yarım koluna bakmadan edemiyordum, elimde değildi. Başka bir şeyle meşgul olduğunu gördüğüm anda mutlaka bakıyordum koluna. Dirseğinde bir yuvarlıkla son buluyordu, küçük parmaklarıda gördüm.
Sf: 50
     Çiçekleri sulayıp fıskiyeyi çalıştırdım ve arka bahçeye doğru yola koyuldum. Park yerinin ortasında arka bahçeye doğru giden bir şerit vardı, onuda biçtim. Mutsuz olup olmadığımdan emin değildim. Mutsuz olamayacak kadar bedbaht hissediyordum kendimi. Dünya bir bahçeye dönüşmüştü sanki ve ben içinde bir çim-biçeri itip çabalıyordum. makineyi itip çalışırken maça yetişmeye çalışmaktan vazgeçtim birden. Saatler sürecekti, bütün gün ve maç bitmiş olacaktı. Çocuklar akşam yemeği için evlerine döneceklerdi. Cumartesi bitecek ve ben hâlâ bahçeyi biçiyor olacaktım.
Sf: 53
     ''Köpeklerin cennete gidememesi ne kötü,'' dedi Frank.
     ''Neden gidemiyorlar?''
     ''Cennete gidebilmen için vaftiz olman gerekiyor.''
     ''Vaftiz edelim öyleyse.''
     ''Yapsak mı?''
     ''Cennete gitme fırsatını hak ediyor bence.''
     Kucağıma aldım ve kiliseye girdik. Kutsal su çanağının yanına götürdük, ben köpeği tutarken Frank alnına kutsal sudan sürdü.
     ''Seni vaftiz ediyorum,'' dide Frank.
     Köpeği dışarı çıkarıp kaldırıma bıraktık tekrar.
     ''Görünümü bile değişti,'' dedim.
Sf: 54
     ''Ben giriyorum,'' dedi Frank.
     Ayağa kalktı, perdeyi araladı ve kayboldu. Uzun süre kaldı orda. Dışarı çıktığında ağzı kulaklarındaydı.
     ''Müthişti, müthiş! Hemen gir!''
     Kalkıp perdeyi çektim ve içeri girdim. Karanlıktı. Diz çöktüm. Önümde gördüğüm tek şey tel örgüydü. Frank Tanrı'nın tel örgünün arkasında olduğunu söylemişti. Diz çöküp yapmış olduğum kötü bir şeyi düşünmeye çalıştım, ama bulamadım. Orda diz çökmüş beynimi patlatıyor ama bulamıyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum.
     ''Hadi,'' dedi bir ses, ''bir şeyler söyle.''
     Öfkeli bir sesti. Orda bir ses olacağını düşünmemiştim. Tanrı'nın bol vakti olduğunu sanıyordum. Korkmuştum. Yalan söylemeye karar verdim.
     ''Peki,'' dedim, ''ben... babamı tekmeledim... anneme küfrettim... annemin çantasından para çaldım... şekerlemeye harcadım... Chuck'ın topunun havasını indirdim... küçük bir kızın eteğinin içine baktım... sümüğümü yedim. Hepsi bu kadar. Bir de köpek vaftiz ettim bugün.''
     ''Bir köpeği vaftiz mi ettin?''
     Mahvolmuştum. Korkunç bir günah. Devam etmenin bir yararı yoktu. Gitmek için ayağa kalktım.
Sf: 61
     Cumartesi mi ? Gitmem olanaksızdı. Bahçenin çimlerini biçmeliydim. Uzun kılları kesmeliydim. (Mutlaka bırakıyordum birkaç tane.) Babam tek bir uzun kıl buldu diye her cumartesi kayışla dövüyordu beni. (Bir-iki kez yapmadığım veya yanlış yaptığım şeylerden ötürü hafta arası da dayak yemiştim.) Babama Başkan Hoover'ı dinlemeye gideceğimi söyleyemezdim.
Sf: 62
     Pazartesi günü ödevimi teslim ettim. Salı günü Bayan Fretag sınıfa konuştu.
     ''Saygıdeğer Başkanımız Los Angeles ziyaretini anlatan yazılarının tümünü okudum. Ben de ordaydım. Bazılarınızın değişik nedenlerden ötürü gidemediğini gördüm. Gidemeyenler için Henry Chinaski'nin yazısını okumak istiyorum.''
     Sınıfta korkunç bir sessizlik oldu. Büyük farkla sınıfın en sevilmeyen kişisiydim. Kalplerine bıçak saplanmış gibiydiler.
     ''Yaratıcılık açısından çok güçlü bir yazı,'' dedi Bayan Fretag ve yazımı okumaya başladı. Kelimeler çok hoş geliyordu kulağıma. Herkes dinliyordu. Benim sözlerim sınıfı doldurmuştu, Karatahtada karatahtaya sıçrayıp tavana çarpıyor, ordan yere yansıyıp Bayan Fretag'ın ayakkabılarını örtüyor, yerde kümeleniyorlardı. Sınıfın en güzel kızları kaçamak bakışlarla bana bakıyorlardı. Sınıfın dayıları suratlarını asmışlardı. Onların yazıları bir boka yaramamıştı. Susamış biri gibi içtim sözlerimi. Ben bile onlara inanmaya başlamıştım. Juan yüzüne yumruk yemiş gibi oturuyordu. Bacaklarımı uzatıp arkama yaslandım. Çok sürmedi maalesef.
     ''Bu önemli yazı ile dersi bitiriyorum...'' dedi Bayan Fretag.
     Ayağa kalkıp çıkmaya başladılar.
     ''Sen kal Henry,'' dedi Bayan Fretag.
     İskemlede oturdum, Bayan Fretag orda durmuş bana bakıyordu.
     Sonra, ''Orda değildin değil mi Henry?'' dedi.
     Nasıl bir şey uydursam diye düşündüm ama hiçbir şey bulamadım. ''Hayır, orda değildim.''
     Gülümsedi. ''Bu, yazını daha da olağanüstü kılıyor.''
     ''Evet efendim...''
     ''Gidebilirsin Henry.''
     Kalkıp dışarı çıktım. Eve yürümeye başladım. İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için. Etrafıma bakındım. Juan ve arkadaşı beni izlemiyorlardı. İşler yoluna girmeye başlamıştı.
Sf: 65
     5. sınıftan 6. sınıfa geçtim ve evden kaçmayı düşünmeye başladım, ama babaların çoğu işsizken bir buçuk metre boyumla ben nasıl iş bulacaktım?
Sf:67
     Köpek yavaşça ilerledi. Çocuklar böyle bir şeye neden gerek duymuşlardı? Yetkililer nerdeydiler? Beni suçlamakla meşguldüler sürekli. Şimdi nerdeydiler?
     Kediyi kapıp kaçmayı düşündüm ama cesaret edemedim. Köpeğin bana saldıracağından korkuyordum. Yapmam gerekeni yapma cesaretinden yoksun olduğumu bilmek çok kötü bir duyguydu. Midem bulanmaya başlamıştı. Zayıftım. Engellemek istiyor ama nasıl yapacağımı bilemiyordum.
Sf: 69
     Kızlar okuldan sonra kalıp bizi izlerlerdi. Kızların bazıları lise öğrencileriyle çıkıyorlardı, orta okul öğrencileriyle işleri yoktu, ama yinede okuldan sonra kalıp bizim maçlarımızı izlerlerdi. Ünlüydük. Kızlar bizi izler ve hayran olurlardı. Ben takımda değildim ama saha kenarında dolanıp gizliden sigara içer, kendimi takımın koçu gibi hissederdim. Kızlara bakıp onlarla düzüşeceğimizi düşünürdük. Ama otuz bir çekiyorduk çoğumuz.
     Otuz bir. Nasıl keşfettiğimi anımsıyorum. Bir sabah Eddie yatak odamın penceresini tıklattı.
     ''Ne var Eddie?''
     Elindeki laboratuvar tüpünü kaldırdı, dibinde bir sıvı vardı.
     ''Bel,'' dedi Eddie, ''benim belim.''
     ''Yok ya?''
     ''Evet, bütün yapman gereken eline tükürüp kamışını sıvazlamak, güzel oluyor ve çok geçmeden kamışının ucundan bir sıvı fışkırıyor. O sıvıya 'bel' deniyor.''
     ''Yok ya?''
     ''Ya.''
     Eddie test tüpüyle kayboldu. Bir süre düşündükten sonra denemeye karar verdim. Kamışım sertleşmişti, hoşuma gitti. Sürdürdükçe daha çok zevk almaya başladım ve daha önce tanımadığım duyguya dönüştü. Sonra bir sıvı fışkırdı kamışımın ucundan. O günden sonra arada bir yapar olmuştum. Bir kızla seviştiğini düşününce daha da iyi oluyordu.
Sf: 70
     Bayağı haz duymuştum. Kötülerden biri addedilmek hoşuma gitmişti, kötü olduğumu hissetmek. Herkes iyi olabilirdi, iyi biri olmak cesaret gerektirmiyordu. Dilinger cesurdu. Ma Barker o adamlara makineli tüfeğin nasıl kullanılacağını öğreten müthiş bir kadındı. Babam gibi olmak istemiyordum. O kötü geçiniyordu sadece. Kötüysen kötü rolü yapman gerekmez, kötüsündür. Kötü biri olmak hoşuma gidiyordu. İyi olmaya çalışmak hasta ediyordu beni.
     O semti seviyordum, gölge veren büyük ağaçları vardı. Biri bana çirkin olduğumu söyledikten sonra gölgeyi güneşe, karanlığı ışığa yeğler olmuştum.
Sf: 72
     Biraz daha içtim.Tadı giderek düzeliyordu. Daha iyi hissediyordum kendimi.
     ''Babanın şarabından fazla içmesek iyi olur Dazlak.'' dedim.
     ''Umursamaz, içkiyi bıraktı.''
     Hiç bu kadar iyi hissetmemiştim kendimi. Otuz bir çekmekten bile iyiydi.
     Fıçıdan fıçıya gidiyordum. Sihirli bir şeydi içki. Neden kimse söylememişti bunu bana? İçki ile hayat harikulade, insan mükemmeldi, kimse rahatsız edemezdi onu.
     Dik durup Dazlak'a baktım.
     ''Annen nerde? Anneni düzeceğim!''
     ''Öldürürüm seni, orospu çocuğu, annemden uzak dur!''
     ''Seni pataklayabileceğimi biliyorsun Dazlak.''
     ''Evet.''
     ''Peki. Anneni rahat bırakacağım.''
     ''Gidelim öyleyse.''
     ''Bir yudum daha...''
     Bir fıçıya gidip koca bir yudum daha aldım. Sonra mahzenin merdivenlerinden yukarı çıktık.
     ''Demek mahzene indiniz ha?''
     ''Evet,'' dedi Dazlak.
     ''Biraz erken başlamıyor musunuz?''
Sf: 77
     Her gün bir saat onu seyretme şansına sahiptik. İngilizce dersinin bitiş zili çaldığında üzülmeyen tek erkek öğrenci yoktu sınıfta. Onun hakkında konuşurduk.
     ''Düzülmek mi istiyor sence?''
     ''Hayır, bizi tahrik ediyor sadece. Bizi çıldırttığını biliyor, tek istediği bu, buna gereksinimi var.
Sf: 79
     Oda bir kalp gibi atıyordu. Gözler bulanıyor, sonra tekrar odaklanıyor, Bayan Gredis orda oturmuş sıradışı bir şey yokmuş, her şey normalmiş gibi konuşmayı sürdürüyordu. Her şeyi bu kadar iyi ve korkunç yapan da buydu; hiçbir şey olmuyormuş gibi davranması. Bir an sıramın üstündeki tahtanın yapısına baktım, her şey büyümüştü, çizgiler içinden su akan nehirler gibiydiler. Sonra gözümü ayırdığımda bir şeyler kaçırmış olabileceğim düşüncesi ile kendime kızgın, süratle bacaklara ve baldırlara döndüm.
Sf: 82
     En iyi günlerimdi onlar çünkü sadece Richard'ın otuz birine katlanmak zorundaydım.
     Bayan Gredis'in çorapları ten rengiydi. Çorap giymiyordu sanki, önümüzde çıplak duruyor gibiydi, çıplak değildi ama öyle görünmesi daha da tahrik ediciydi.
Sf: 92
     ''Anneni öldüreceksin sen!'' diye bağırdı.
     Tekrar vurdu. Gözyaşı yoktu ama bu kez. Gözlerim tuhaf bir şekilde kuruydu. Onu öldürmeyi düşündüm. Onu öldürmenin bir yolu olmalıydı. Birkaç yıl sonra yumruklarımla yapabilecektim bunu. Ama o anda istiyordum onu öldürmeyi. Bir hiçti. Beni evlat edinmiş olmalıydılar. Tekrar vurdu. Acıyı yine duyuyordum ama korkum gitmişti. Tekrar indirdi kayışı. Oda bulanmıyordu artık. Her şeyi çok net görebiliyordum. Babam bende değişikliği hissetmiş olmalıydı, daha kuvvetli vurmaya başladı. Ama o vurdukça daha az hissediyordum. Zavallı bir konumda olan oydu sanki. Bir şey olmuştu, bir şey değişmişti. Babam durdu, soluk soluğaydı. Kayışı astığını duydum. Kapıya yürüdü.
     ''Hey,'' dedim.
     Babam dönüp bana baktı.
     ''Kendini daha iyi hissedeceksen bir kaç tane daha vur,'' dedim ona.
     ''Benimle sakın böyle konuşma!'' dedi.
     Ona baktım. Çene altı ve boynu etlenmişti. Hüzünlü çizgiler gördüm yüzünde. Yorgun, pembe bir macundu yüzü. Üstünde fanilası vardı, göbeği fanilasını buruşturuyordu. Gözlerinde hiddet yoktu artık. Yüzünü benden kaçırıyor, gözlerime bakamıyordu. Bir şey olmuştu. İki havluda biliyordu bunu, duş perdesi biliyordu, ayna biliyordu,küvet biliyordu, tuvalet biliyordu. Babam dönüp banyodan çıktı. O da biliyordu. Son dayağımı yemiştim ondan.
Sf: 95
     ''Ben ne dersem onu yapacaksın. Chelsey Lisesi'ne yazılacaksın.''
     Babamın neden Chelsey'e gitmemi istediğini biliyordum. Zengin çocukları giderdi o okula. Babam deliydi. Zengin olmayı düşlüyordu hâlâ. Benim Chelsey'e gideceğimi öğrenince Dazlak da oraya yazılmaya karar verdi. Ondan ve çıbanlarımdan kurtulamıyordum.
     İlk gün bisikletlerimizle gidip onları park ettik. Korkunç bir duyguydu. Çocukların çoğu, en azından üst sınıftakiler, kendi arabaları ile gelmişlerdi. Üstü açık, parlak sarı, yeşil, portakal renkte arabalar. Siyah yada lacivert değildiler. Çocuklar arabalarını kapı önüne çeker, kızlar etraflarına toplanır, sonra küçük turlara çıkarlardı. Herkes iyi giyimliydi. Kazakları, kol saatler, son moda ayakkabıları vardı. Yetişkinler gibi davranıyor, üstün tavırlar takınıyorlardı. Ve ben annemin diktiği gömleğim, eski pantolon ve ayakkabılarımla aralarındaydım. Ayrıca her yanım çıbanlarla kaplıydı. Arabalı çocukların sivilceleri yoktu. Uzun boylu, temiz giyimli, beyaz dişli ve yakışıklıydılar. Saçlarınıda el sabunuyla yıkamıyorlardı. Benim bilmediğim bir şey biliyorlardı sanki. Dipte bulmuştum kendimi tekrar.
     Çocukların hepsi arabalı olduğu için Dazlak ve ben bisikletlerimizden utanıyor, onları evde bırakıp, okula yürüyerek gidip geliyorduk. Dört kilometre gidiş, dört kilometre dönüş. Öğle yemeğimizi kesekâğıdında taşıyorduk. Oysa çocukların çoğu okul kafeteryasında bile yemiyorlardı. Arabalarına atlayıp kızlarla restoranlara gidiyor, müzik dolabından müzik dinliyorlardı. California Üniversitesi onları bekliyordu.
Sf: 100
     Bir kaç dakika sonra bir sürü insan doldu odaya. Hepsi doktor. Doktormuşlar gibi konuşup doktor gibi davranıyorlardı en azından. Nerden çıkmışlardı? Los Angeles Belediye Hastanesi'nde fazla doktor olmadığını sanıyordum.
     ''Acne vulgaris. Şimdiye kadar gördüğüm en ağır vaka.''
     ''Olağanüstü!''
     ''İnanılmaz!''
     ''Yüzüne bak!''
     ''Boynuna!''
     ''Biraz önce acne vulgaris hastası bir kızı muayene ettim. Sırtı çıban kaplıydı. Ağlıyordu. 'Nasıl erkek bulacağım?' diye sordu bana. 'Sırtım hayatta düzelmez artık. Kendimi öldürmek istiyorum,' dedi. Şimdi şu çocuğa bak! Bunu görseydi şikâyet etmesi için bir neden olmadığını anlardı!''
     Seni aptal g.t, diye düşündüm, söylediklerimi dinlediğimin farkında değil misin?
     İnsan nasıl doktor oluyordu? Herkesi alıyorlar mıydı?
     ''Uyuyor mu?''
     ''Neden?''
     ''Çok sakin görünüyor.''
     ''Hayır.''
Sf: 102
     Bayan Ackerman bana şefkat gösteren ilk insandı. Tuhaf bir duyguydu. Otuz yaşlarında topluca bir hemşireydi.
Sf: 103
     ''Evimizin üstünden geçen uçakların zaman çizelgesini yaparım. Her gün aynı saatte geçerler. Zamanlarını bilirim. Birinin 11:15'te geçeceğini biliyorsam 11:10'da motorun sesine kulak kabartırım. İlk sesi duymaya çalışırım. Bazen duyduğumu sanırım, bazen emin değilimdir ama sonra duymaya başlarım, uzaktan gelir. Sonra güçlenir. 11:15'te üstümden geçer ve ses doruktadır.''
     ''Her gün yapar mısın bunu?''
Sf: 104
     Bayan Gredis filan değildi, başka harikulade kadınlar görmüştüm, ama sıcak bir şey vardı onda. Kadınlığını düşünmüyordu sürekli.
     Bir saat sesi geliyordu. Huzurlu bir ortamdı. Otomatik zamanlayıcı veya ısınan metal yansıtıcıdan geliyor olmalıydı ses. Huzurlu ve rahattım ama biraz düşününce benim için yaptıklarının yararsız olduğuna kanaat getirdim. En iyi durumda bile ömür boyu iğnenin izlerini taşıyacaktım sırtımda. Bu yeterince kötüydü ama asıl canımı sıkan şey başkaydı. Bana nasıl davranmaları gerektiğini bilememeleri beni endişelendiriyordu. Tavır ve konuşmalarında belli ediyordu bu kendini. Kararsız, rahatsız, ama bir yandan da ilgisiz ve sıkılmış bir halleri vardı. Yaptıkları şey umurlarında değildi. Bir şey yapmaları gerekiyordu -herhangi bir şey- çünkü bir şey yapmamak mesleğe aykırıydı.
     Yoksulları kobay olarak kullanıp, yöntem başarılı olursa zenginlere uyguluyorlardı. Yöntem başarılı olmamışsa başka yöntemlerin denenebileceği başka yoksullar vardı.
     Makine iki dakikalık sürenin bittiğini işaret etti. Bayan Ackerman içeri girdi, bana dönmemi söyledikten sonra makineyi tekrar kurup çıktı. Sekiz yılda tanıdığım en müthiş insandı.
Sf: 107
     ''Babaannen sana yardımcı olmaya geldi Henry...''
     Babaannemin siğilleri çoğalmıştı ve daha şişmandı. Yılmaz bir görünümü vardı, hiç ölmeyecekmiş gibi. O kadar yaşlanmıştı ki ölmesinin bir anlamı kalmamıştı.
     Bir kaç yıl önce dinle ilişkimi kesmiştim. Gerçek olduğunu varsayarsak insanları aptallaştırıyor veya aptalları çekiyordu. Gerçek değilse, aptallar daha da aptaldır.
Sf: 108
     Odama geri dönüp yatağa girdim, yorganı çeneme kadar çektim. Tavana bakarak kendi kendime konuşmaya başladım.
     Peki, Tanrı, diyelim varsın. Bu çıkmaza sen soktun beni. Beni sınamak istiyorsun. Bir de ben seni sınayayım, ne dersin? Senin orda olmadığını iddia ediyorum. Ailem ve çıbanlarla gerçekten zorlu bir sınava soktun beni. Ben senin sınavından geçtim sanıyorum. Ben senden daha zorluyum. Hemen, şimdi aşağı inersen yüzüne tüküreceğim senin, bir yüzün varsa eğer. Ve sen sıçar mısın? Rahip bu soruyu yanıtlamadı. Şüphe etmememizi söyledi bize. Neden şüphe etmemek? Benimle fazla uğraştığını düşünüyor ve bu yüzden seni sınamam için aşağı inmeni istiyorum!
     Bekledim. Hiçbir şey olmadı. Tanrı'yı bekliyordum. Uzun süre bekledim, uyumuş olmalıydım.
Sf: 110
     Giyindim, dışarı çıkıp hole yürüdüm. Lobide aynalı bir sigara makinesi duruyordu. Aynaya baktım. Müthişti. Yüzümün tamamı sargılıydı. Beyaz bir yüz. Gözlerim, ağzım, kulaklarım ve tepemde dikilmiş bir tutam saç dışında hiçbir şey görünmüyordu. Gizlenmiştim. Harikuladeydi. Bir sigara yakıp lobide etrafıma bakındım. Bazı hastalar oturmuş gazete ve dergi okuyorlardı. Çok olağanüstü ve biraz da kötü biri gibi hissettim kendimi. Bana ne olduğunu asla bilemezlerdi. Araba kazası. Ölümüne bir kavga. Cinayet. Yangın. Kimse bilmiyordu.
Sf: 111
     Dönüşte tramvayın arka koltuklarından birine oturup sargıların arasından sigara içitim. Yolcular bana bakıyor ama ben umursamıyordum. İğrenmeden çok korku ifadesi vardı gözlerinde şimdi. Hep böyle kalmayı ümit ettim.
     Bir kadın bana doğru yürüyordu. Bacakları güzeldi. Önce gözlerinin içine, sonra bacaklarına baktım, yanımdan geçerken de kıçına. İçtim kıçını. Kıçını ve ipek çoraplarının dikişini ezberledim.
     Sargılı olmasaydım asla böyle bir şey yapamazdım.
     Sonra yazmaya başladım. I. Dünya Savaşı'nda yaşamış bir Alman pilot hakkında yazıyordum. Baron Von Himmlen hakkında. Kırmızı bir Fokker'le uçuyordu. Diğer pilotlar sevmezlerdi onu. Onlarla konuşmazdı. Yalnız içer, yalnız uçardı. Kadınlarla ilgilenmez, ama kadınlar ona bayılırlardı.  Aşmıştı kadınları. Zamanı yoktu. Müttefik uçaklarını düşürmekle meşguldü.
Sf: 112
     İki kez ıssız yerlere mecburi iniş yapmış, her seferinde sürünerek, tel örgülerden ve düşman ateşinden geçerek, yarı ölü vaziyette bölüğüne dönmeyi başarmıştı. Diğerleri bir kaç kez ondan ümidi kesmişlerdi. Bir keresinde kaybolalı sekiz gün olmuştu ve diğer pilotlar barda oturmuş onun ne kadar olağanüstü biri olduğundan söz ederken Baron sekiz günlük sakalı, yırtık çamurlu üniforması ve barın ışığında parıldayan çelik pençesi ile kapıda belirmişti. Öylece durup, ''Viski yoksa dağıttım burayı!'' demişti.
Sf: 113
     Öfke duymuştum sadece. Ama öfke de gitmişti. Durumu kabullenme de söz konusu değildi, iğreniyordum sadece, başıma böyle bir şey geldiği için kendimden ve beni tedavi edemeyen doktorlardan iğreniyorum. Onlar da çaresizdi, ben de. Aramızdaki tek fark benim hasta oluşumdu. Onlar yaşamlarına dönüp her şeyi unutabilirlerdi, oysa ben aynı yüzle yaşamak zorundaydım.
Sf: 114
     Babamın vizite ücreti alan doktora güveni yoktu. ''Bir tüp verip işememi söyler, sonrada paranı alıp Beverly Hills'deki evlerine dönerler,'' derdi.
     Gelecek dönem okula gidecektim tekrar, babam öyle demişti.
     ''Hırsızlıkları engellemek için kıçımı yırtıyordum. Dün zencinin biri vitrin camını kırıp eski paraları çalmaya yeltendi. Yakaladım piçi. Merdivenlerden aşağı yuvarlandık. Diğerleri yardıma gelene kadar tuttum onu. Hayatım her gün tehlikede. Sen niye kıçının üstüne oturup keyif çatasın? Mühendis olmanı istiyorum. Etekleri kıçına çıkmış kadınlar çizdiğin defterler buluyorum, nasıl mühendis olacaksın? Başka bir şey çizemez misin ? Çiçek çiz, dağ çiz, okyanus çiz. Okula dönüyorsun!''
     La Cienega Halk Kütüphanesi'ni keşfettim. Üye kartı aldım. Kütüphane West Adams'daki eski kilisenin yakınındaydı. Küçük bir kütüphaneydi ve tek kütüphaneci vardı. Klas kadındı. 38 yaşlarındaydı, şimdiden bembeyaz olan saçlarını ensesinde topuz yapmıştı. Burnu sivri, çerçevesiz gözlüklerin arkasından bakan gözleri derin bir yeşildi. Onun her şeyi bildiğini düşünüyordum.
Sf: 115
     Kütüphanede dolanıp kitapları incelerdim. Raflardan çekip bakardım, tek tek. Ama aldatmacıydı hepsi. Sıkıcıydılar. Hiçbir şey söyleyen sayfalar dolusu kelime. Veya bir şey söylüyorlarsa bile lafı o kadar uzatıyorlardı ki siz önemsemeyecek kadar yorgun oluyordunuz. Tek tek deniyordum kitapları. Bu kadar kitabın içinde hiç olmazsa bir tane çıkacaktı mutlaka.
     Günde bir kitap okuyordum. Kütüphanedeki bütün Lawrence'ları okudum. Dışarı kitap alırken kütüphanecimin tuhaf bakışları ile karşı karşıya buluyordum kendimi.
     ''Nasılsın bugün?'' diye sorardı.
     Öyle büyük bir haz alırdım ki bunu duymaktan. Onunla yatmış gibi olurdum.
Sf: 116
     Ve Hemingway geldi. Ne heyecan! Bir cümleyi oturtmayı biliyordu. Müthiş bir coşku ile okudum onu. Sözler cansız değildiler, insanın beyninde mırıldanan şeylerdi sözler. Onları okuyup sihrine varabilirsen acı çekmeden yaşayabiliyordun, başına ne gelirse gelsin ümidini yitirmeden.
     Turgenyev çok ciddi bir yazardı ama beni güldürüyordu, çünkü bir gerçekle ilk karşılaşma gülme duygusu uyandırıyordu insanda. Başka birinin gerçeği sizin de gerçeğinizse ve o bunu sizin için dillendiriyorsa müthiştir.
Sf: 117
     Hiçbir şey söylemedim çünkü nefret ediyorsan yalvarmazsın...
Sf: 118
     Kelebeklerin ve arıların arzuladığı bir çiçek olmak varken, sinekleri cezbeden bir bok parçasıydım.
Sf: 120
     Karşı karşıya geldiğimizde geniş bir sol salladım, alnına isabet etti, sert. Müthiş bir duyguydu. Birine bir kez vurabilmişsen ikinci kez de vurabilirdin.
Sf: 121
     Sonra kafa kafayaydık, boks yapmıyorduk. Yumrukları sert ve sık geliyordu. Benden daha isabetliydi, daha güçlü, ama bende sıkı oturtuyor ve her seferinde kendimi çok iyi hissediyordum.
Sf: 122
     Abe Mortenson'la takılmak yeterince can sıkıcıydı ama ahmağın tekiydi sadece. Bir ahmak bağışlanabilir çünkü sadece bir yönde gider ve kimseyi aldatmaz. Aldatanlar üzüyor insanı. Jimmy Hatcher düz siyah saçlı, açık tenli biriydi, benim kadar iri değildi ama yürürken omuzlarını geriye atar, hepimizden iyi giyinir, iyi geçinmek istediği insanlarla iyi geçinmeyi bilirdi. Annesi barmaiddi, babası intihar etmişti. Hoş bir gülümsemesi vardı Jimmy'nin, dişleri mükemmeldi, paralı çocuklardan biri olmamasına rağmen kızlar ondan hoşlanırlardı. Kızlarla konuşurken görürdüm onu. Onlara ne dediğini bilmiyordum. Çocuklardan hiçbirinin kızlara ne dediğini bilmiyordum. Erişilmezdi kızlar benim için, onları yok sayıyordum.
     Ama Hatcher'la takılmak ayrı bir olaydı.
     Hatta bir keresinde İngilizce dersinde ayağa kalkıp ''Dostluğun Değeri'' başlıklı bir deneme okumuş, okurken bana bakıp durmuştu. Aptal bir denemeydi, yumuşak ve sıradan, ama bitirdiğinde herkes alkışlamıştı ve ben, insanlar böyle, sen ne yapabilirsin ki? diye geçirmiştim aklımdan. ''Dostsuzluğun Değeri'' başlıklı bir karşı deneme yazmıştım ama öğretmen denememi sınıfta okutmamıştı. ''D'' vermişti.
Sf: 125
     Arkaya dönüp ona baktım. ''İyi bir dostla bisiklet yolculuğuna çıkmak kadar güzel şey yoktur. Hadi iyi dostum benim!''
     Sonra bütün gücümü kullanıp gazladım. Rüzgar çarpıyordu yüzüme. İyi bir duyguydu.
Sf: 126
     Adama baktım. ''Peki,'' dedim, ''bela mı arıyorsun? Park et. Ben belayım.''
Sf: 127
     Kuma uzanıp, o şişman orospu çocuğunu yumruklamadığıma hayıflandım. Kendini bir bok sanıyordu.
     Jim yanıma uzandı.
     ''Girip yüzelim bari,'' dedi.
     ''Henüz değil,'' dedim.
     Deniz insan doluydu. Neydi insanları kumsala çeken? Kumsalı neden seviyorlardı? Yapacak daha iyi bir şeyleri yok muydu? Ne tavuk beyinli g.tlerdi hepsi.
     ''Bi düşün,'' dedi Jim, ''kadınlar suya giriyorlar ve işiyorlar.''
     ''Evet sende yutuyorsun.''
     ''Basit a.cıklar,'' dedi, ''gerçekten aptal bunlar.''
     Neden geldim buraya, diye düşündüm. Neden hep kötü ile daha kötü arasındaydı seçimlerimiz?
     ''Hank, Hank, geliyorlar!''
Sf: 128
     Başım omuzlarımın üstüne oturmuştu sanki. Güçlü ve kötüydüm ama yeterli olmuyordu bu, kızlar çıtkırıldım züppelerden hoşlanıyorlardı. Ama çıbanlarım olmasaydı ben de aralarında olur, bir iki şey gösterirdim onlara. İçi ölü hava dolu beyinlerini uyarmak için taşaklarımı sergilerdim. Ben, 50 sent haftalığımla.
Sf: 129
     Jim su sıçratıyordu kızlara. Su Tanrısı'ydı o, ve kızlar ona bayılıyorlardı. Olasılıktı o, vaatti. Müthişti. Nasıl yapılacağını biliyordu. Ben bir çok kitap okumuştum ama o benim okumadığım bir kitap okumuş olmalıydı. Mayosu, taşakları, günahkâr görünümü ve yuvarlak kulakları ile bir sanatçıydı. Yoktu üstüne. Yanında saçları uçuşan yosması ile yeşil spor arabalı o şişman orospu çocuğuna yapamadığım gibi, ona karşı da bir şey yapamazdım. İkisi de hak ettiklerini elde etmişlerdi. Bense yaşamın yeşil okyanusunda yüzen elli sentlik bir bok parçasıydım.
     Sudan çıkışlarını izledim, pırıldayarak, tenleri pürüzsüz ve genç, yenilmemiş. Beni arzulamalarını arzuladım. Asla acıyarak değil ama. Yine de pürüzsüz ciltlerine beyinlerine rağmen eksik bir yanları vardı çünkü henüz sınanmamışlardı. Yaşamlarında nihayet felaketle karşılaştıklarında çok geç olacak veya çok sert gelecekti. Ben hazırdım. Belki.
Sf: 130
     Gerçek manevralar yapıyorduk, ormana dalıp savaşıyorduk. Tüfeklerle birbirimize doğru sürünerek. Çok ciddiydik. Ben bile ciddiydim. İnsanın kanına giren bir yanı vardı. Aptalcaydı, hepimiz biliyorduk aptalca olduğunu ama beynimizde bir şey klik ediyor, gerçekten kaptırıyorduk kendimizi.
Sf: 133
     Bizi oraya götüren, yan ve üst bezleri yırtık eski ordu kamyonlarına tırmandık. Motorla çalıştı ve yola koyulduk.
     İnsanların çoğu yirmi beş yaşında mahvolmuştur. Araba süren, yemek yiyen, çocuk sahibi olan, kendilerine en çok benzeyen başkan adayına oy vermek gibi her şeyi yapabilecek en kötü şekilde yapan g.tlerden oluşmuş bir toplum.
Sf: 134
     Rüzgârda uçuşan bir kâğıt parçasının ürküttüğü bir güvercin sürüsü gürültülü bir şekilde kanat çırparak uzaklaştı. Bira sarhoşu olmak için dayanılmaz bir istek duydum. Oradan uzakta olmak istiyordum, herhangi bir yerde.
Sf: 135
     Albay Sussex için üzülüyordum çünkü ne düşündüğünü biliyordum, belki o da benim ne düşündüğümü biliyordu: onun gösterdiği türden cesaret ve bağlılığı sıradan bulduğumu.
     Ve önümdeydi. Esas duruştaydım ama ona bir göz atmayı başardım. Salya durumu düzgündü. Kafası bozulduğunda tükrüğü kuruyordu herhalde. Sıcağa rağmen batıdan iyi bir rüzgâr esiyordu. Albay Sussex madalyayı gömleğime iğneledi. Uzanıp elimi sıktı sonra.
     ''Kutlarım,'' dedi. Sonra gülümsedi bana. Ve gitti.
     Yaşlı osuruğa bak hele. Her şeye rağmen o kadar da kötü biri değildi belki de...
     Eve yürürken madalya cebimdeydi. Albay Sussex de kimdi? Herkes gibi sıçmak zorunda olan biri.
Sf: 139
     Kedi, tutucudan işaret almış gibi başını salladı. Hava basıyordu. Sonra dönüp kaleleri kontrol etti. Hava basmaya devam. Kızlar için yapıyordu bunu. Yarık düşünmeden edemeyen çük kafalının tekiydi.
Sf: 140
     Bir işi bedava yapacak birini bulursan, ortalıkta dolanmaktan başka bir işe yaramayan biri çıkar karşına.
Sf: 141
     ''Mola,'' dedim ve vuruş yerini terk ettim.Turuncu bir elbise giymiş çok şeker bir kız vardı. Sarı saçları dümdüz aşağı iniyordu, sarı bir şelale, harikulade. Bir an göz göze geldik, ''Lütfen Kabadayı, çak şuna!''
     ''Kes sesini,'' dedim ve vuruş yerine döndüm.
Sf: 142
     Akşam yemeğinden önce telefon çaldı. Annem açtı. Sesi heyecanlandı birden. Telefonu kapattı, babamla konuştuğunu duydum.
     Yatak odama geldi sonra.
     ''Salona gel lütfen,'' dedi.
     İçeri girip kanapeye oturdum. Onların kendilerine ait koltukları vardı. Hep öyle olmuştu. Koltuklar ait olduğun anlamına geliyordu. Kanape misafirler içindi.
     ''Bayan Mortenson aradı. Röntgen çektirmişler. Oğlunun kolunu kırmışsın.''
     ''Kaaydı,'' dedim.
     ''Bizi dava edeceğini söylüyor. Yahudi bir avukat tutacak. Her şeyimizi alacaklar.''
     ''Fazla bir şeyimiz yok zaten.''
     Sessiz ağlayanlardı annem. Giderek daha hızlı akıyordu yaşlar gözünden. Akşamüstü alacasında yanakları parlamaya başlamıştı.
     Gözlerini sildi. Durgun bir kahverengiydi gözleri.
     ''Neden kırdın çocuğun kolunu?''
     ''Hava topuydu. İkimiz de peşindeydik topun.''
     ''Nedir bu hava topu?''
     ''Tutan tutar.''
     ''Hava topu'nu sen tuttun öyle mi?''
     ''Evet.''
     ''Ama bu hava topu'nun yararı ne bize?'' Kırık kol Yahudi avukattan yana hâlâ.''
     Kalkıp akşam yemeğini beklemek üzere yatak odama çekildim. Babam tek kelime etmemişti. Kafası karışmıştı. İki duruşunu kaybetme olasılığı onu endişelendiriyordu, ama birinin kolunu kırabilen oğluyla gururlanıyordu aynı zamanda.
Sf: 144
     Jimmy dolaptan bir kaç bira çıkardı ve başladık. Çok hoşnuttum durumdan. Jimmy'nin annesi bir barda çalışıyor, ikiden önce eve dönmüyordu. Ev bize aitti.
     ''Annenin güzel vücudu var Jim. Bazı kadınların vücutları nefis oluyor, oysa diğerlerinin çoğu sakatmış gibi duruyorlar, neden acaba? Neden bütün kadınların nefis vücutları yok?''
     ''Tanrım, bilmiyorum. Bütün kadınlar aynı olsalardı sıkılırdık onlardan belki de.''
     ''Biraz daha iç. Çok yavaş içiyorsun.''
     ''Peki.''
     ''Bir kaç bira daha içtikten sonra seni marizlerim belki.''
     ''Biz dostuz Hank.''
     ''Dostum yok benim.İç''
     ''Tamam. Acelen ne?''
     ''Etki etmesi için çabuk içmeliyiz.''
     Bir kaç kutu daha açtık.
     ''Ben kadın olsaydım eteğim kıçımda dolaşır, erkeklerin s..ini kaldırırdım,'' dedi Jim.
     ''Senden iğreniyorum.''
     ''Annem çişini içen biriyle görüşüyordu.''
     ''Ne?''
     ''Doğru. Bütün gece beraber içki içtikten sonra adam küvete uzanır, annem de ağzına işermiş. Sonra da yirmi beş dolar verirmiş anneme.''
Sf: 145
     ''Annen mi anlattı bunu sana?''
     ''Babam öldükten sonra annemin sırdaşı oldum. Babamın yerini aldım denebilir.''
     ''Nasıl yani?''
     ''Yok canım, bana sırlarını açar, o kadar.''
     ''Bir şeyler daha anlat bana.''
     ''Hayır.''
     ''Hadi, dik şunu. Annenin bokunu yiyen var mı?''
     ''Böyle konuşma.''
     Elimdeki bira kutusunu dipleyip kayıtsızca fırlattım.
     ''Sevdim burayı. Yerleşmeyi düşünüyordum.''
     Buzdolabına gidip birkaç bira çıkardım.
     ''Sert orospu çocuğunun biriyim ben,'' dedim. ''Benimle takılmana izin verdiğim için şanslısın.''
     ''Biz dostuz Hank.''
     Burnuna bir kutu bira dayadım.
     ''Hadi, iç şunu!''
     İşemek için banyoya gittim. Tam bir kadın banyosuydu. Parlak renkli havlular, koyu pembe paspaslar. Oturak bile pembeydi. O iri beyaz kıçını oraya yerleştiriyordu ve adı Clare'di. Bakir kamışıma baktım.
     ''Bir erkeğim ben,'' dedim. ''Herkesi marizleyebilirim.''
Sf: 146
     Birasını kaldırdı. Sonra banyoya koştu ve tekrar kustuğunu duydum. Bir süre sonra gelip iskemlesine oturdu. İyi görünmüyordu. ''Gidip uzanmalıyım,'' dedi.
     ''Jimmy,'' dedim, ''burda oturup annenin dönmesini bekleyeceğim.''
     Jimmy iskemlesinden kalkıp yatak odasına doğru yürüdü.
     ''Annen geldiğinde düzeceğim onu, Jimmy.''
     Duymadı beni. Yatak odasına girdi.
     Mutfağa gidip bir kaç kutu daha bira aldım.
     Oturup bira içtim ve Clare'i bekledim. Nerde kalmıştı orospu? Bu tür şeylere izin veremezdim. Gemimde disiplin isterdim.
     Kalkıp yatak odasına gittim. Jim yüzükoyun yatıyordu, elbiselerini ve ayakkabılarını çıkarmamıştı. Salona döndüm.
     Bu çocuğun içkiyi kaldıramadığı aşikârdı. Bir erkeğe ihtiyacı vardı Clare'in. Oturup bir bira daha açtım. Sıkı asıldım. Sehpanın üstünde bir paket sigara duruyordu, yaktım bir tane.
     Clare'i beklerken kaç bira daha içtiğimi bilmiyorum ama anahtar sesini duydum sonunda. Müthiş vücudu ve sarı saçları ile karşımdaydı Clare. Yüksek ökçelerin üstünde hafifçe sallanıyordu. Hiçbir sanatçı daha iyisini hayal edemezdi. Duvarlar bile ona bakıyordu, abajurlar, iskemleler, halı. Sihir. Orda duruyordu...
     ''Sen de kimsin? Nedir bu?''
     ''Daha önce karşılaştık Clare. Adım Hank. Jimmy'nin arkadaşıyım.''
     ''Çık dışarı!''
     Güldüm. Buraya taşınıyorum güzelim, bundan sonra sen ve ben!''
     ''Jimmy nerde?''
     Koşarak yatak odasına gidip geri geldi.
     ''Seni küçük sersem! Neler oluyor burda ?''
     Bir sigara alıp yaktım, sırıtarak.
Sf: 147
     ''Kızınca çok güzel oluyorsun...''
     ''Bira içip sarhoş olmuş allahın cezası bir veletten başka bir şey değilsin. Evine git.''
     ''Otur, güzelim. Bir bira iç.''
     Clare oturdu. Çok şaşırmıştım oturmasına.
     ''Chelsey Lisesi'ne gidiyorsun sen değil mi?''
     ''Evet. Jim ve ben dostuz.''
     ''Hank'sin sen.''
     ''Evet.''
     ''Senden söz etti bana.''
     Clare'e bir kutu bira uzattım. Elim titriyordu. ''Al güzelim, bir bira iç.''
     Kutuyu açıp bir yudum aldı.
     Clare'e bakıp biramı kaldırdım ve içtim. Dolgun kadındı, Mae West tipi, onun gibi vücudunu saran elbiseler giyiyordu - iri kalçalar, iri bacaklar. Ve göğüsler. Şaşırtıcı göğüsler.
     Bacak bacak üstüne attı, çorapların ten gibi sardığı sihirli bacakları dolgun ve altın sarısıydı.
     ''Anneni tanıyorum,'' dedi.
     Biramı dipleyip kutuyu ayağımın yanına koydum. Yeni bir kutu açıp bir fırt çektikten sonra ona baktım, neresine bakacağıma karar veremiyordum. Göğüslerine mi, bacaklarına mı, yoksa yorgun yüzüne mi?
     ''Oğlunu sarhoş ettiğim için kusura bakma. Ama sana söylemek zorunda olduğum bir şey var.''
     Başını çevirdi, bir sigara yaktı ve tekrar baktı bana.
     ''Evet?'
     ''Seni seviyorum, Clare.''
     Gülmedi. Ağzının kenarları hafifçe yukarı kıvrıldı ve küçük bir tebessüm belirdi yüzünde.
     ''Zavallı çocuk. Yumurtadan yeni çıkmış bir civcivden farkın yok.''
     Doğruydu ama öfkelendirmişti beni. Doğru olduğu için belki de. Düş ve bira farklı olmasını istiyordu. Bir yudum daha aldım biramdan ve, ''Kes zırvalamayı, eteğini kaldır. Bacaklarını aç biraz. Butlarını göreyim,'' dedim.
     ''Daha çocuksun.''
     Ve çıktı ağzımdan. Kelimeler nerden gelmişti bilmiyorum ama söylemiştim. ''Bana bir şans tanı seni ikiye böleyim, yavrum.''
Sf: 148
     ''Öyle mi?''
     ''Evet.''
     ''Peki. Görelim bakalım.''
     Ve gösterdi. Birden. Bacağını indirdi ve eteğini yukarı çekti.
     Külot giymemişti.
     O inanılmaz butlar çıktı ortaya, bir et nehri. Sol bacağının içinde bir siğili vardı. Bacaklarının ararı bir kıl ormanıydı, ama saçları gibi parlak sarı değildi kılları, içine gri karışmış kahverengiydi, ölmekte olan hasta bir çalı gibi, ölgün ve acıklı.
     Ayağa kalktım.
     ''Gitmem gerek Bayan Hatcher.''
     ''Tanrım, eğlenmek istediğini sanıyordum!''
     ''Oğlunuz yan odada uyurken olmaz.''
     ''Onu düşünme Hank. Sızmış o.''
     ''Olmaz Bayan Hatcher. Gerçekten gitmeliyim.''
     ''Peki. Defol git!''
     Kapıyı arkamdan kapayıp apartmanın girişine yürüdüm, sokağa çıktım.
     Birinin böyle bir şey için intihar ettiğini düşünmek.
     Gece güzel göründü birden. Eve yürüdüm.
     Avukat, danışman, mühendis veya benzer bir şey olmayı düşünmek bile olanaksızdı benim için. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, aile kurumunun kafesine girmek. Her sabah aynı işe gidip akşam dönmek. Olanaksızdı. Aile pikniklerine katılmak, Noel, 4 Temmuz, işçi bayramı, anneler günü... Bu tür şeylere katlanmak için mi dünyaya geliyorduk? Bulaşıkçılık yapmayı, akşamları küçük odamda içki içip sızmayı yeğlerdim.
Sf: 149
     Ben zengin çocukların patinaj çekerek parlak renkli elbiseler giymiş kızları götürmelerini izlerken, o beni onların elit havası belki bana da bulaşır düşüncesiyle yollamıştı o liseye. Yoksulların genellikle yoksul kaldıklarını öğrenmiştim oysa.
Sf:153
     ''Evet.'' dedi Jimmy, ''insanlar adaletsizliği sadece kendi başlarına gelince düşünüyorlar.''
Sf: 154
     ''Mortenson'ların oğlu nerde nasıl davranılacağını gerçekten bilen bir çocuk!'' dedi babam. ''Senin halin ne olacak? Kitap açtığını bile görmedim!''
     ''Bazı kitaplar sıkıcı,'' dedim.
     ''Bazı kitaplar sıkıcı öyle mi? Okumak istemiyorsun demek. Peki, ne yapabilirsin? Ne işe yararsın? Seni büyütmek, beslemek ve giydirmek binlerce dolara mal oldu bana! Seni sokakta, hemen burda bıraksam, ne yapabilirsin?
     ''Kelebek yakalarım.''
Sf: 158
     ''Anlıyorum.''
     ''Öğle yemeğinden döndüğünde altındaki aralığı zımbalıyorsun. Öğle yemeği yarım saattir.''
     ''Yarım saat. Anladım.''
     ''Akşam çıkarken son aralığı zımbalıyorsun. Günde dört zımba etti. Sonra evine, odana, nerde uyuyorsan oraya gidersin ve ertesin gün gelip dört kez daha zımbalarsın, kovulana, ayrılana veya emekli olana dek.''
     ''Anladım.''
Sf: 159
     Birden kavradım durumu. Çözdüm.
     Mears-Starbuck kalıcı insanlar arıyordu. Şirket, personel değişikliklerinden hoşlanmıyordu. Gerçi karşımda duranlar mezardan başka bir yere gidemezlerdi ama o zamana kadar sadık işçiler olacaklardı. Ve onların yanı sıra beni de seçmişlerdi. İşe personel almakla sorumlu kadın benim bu kaybedenlerden oluşmuş gruba ait olduğuma karar vermişti.
Sf: 161
     Satış elemanları bizden saatte on sent fazla, artı pirim alıyorlardı. Bizimle asla samimi olmayacaklarını öğrenecektim. Kadın veya erkek hepsi aynıydı. En ufak samimiyeti hakaret sayıyorlardı.
Sf: 162
     Babam, ''Erken yatıp erken kalkmak, insanı sağlıklı, zengin ve bilge kılar'' sloganına bayılırdı.
     Onun işine yaramamıştı ama.
Sf: 167
     Gözlerini gördüm, harikaydı. O ana dek tatmadığı bir şey tattırıyordum ona. Dehşete kapılmıştı. Dehşete kapılmıştı, çünkü yenilgiyle nasıl başedeceğini bilmiyordu. İşi ağırdan almaya karar verdim.
Sf: 170
     Kütüphane gittiğim en kasvetli yerdi. Bir süre sonra okuyacak kitap bulamaz olmuştum. Kalın bir kitap çekip güzel bir kız bulana kadar dolanırdım. Bir-iki tane bulunurdu her zaman. Üç-dört iskemle öteye oturup bana asılacağını umardım. Çirkin olduğumu biliyordum, ama yeterince entelektüel görünmeyi başarırsam bir şansım olacağını düşünürdüm. Bir kez bile işe yaramadı. Kızlar bazı notlar alır, sonra ben temiz elbiselerinin altındaki vücutlarının ritmik ve sihirli hareketlerini izlerken kalkıp giderlerdi. Maksim Gorki ne yapardı böyle bir durumda acaba?
     ''Uğradığın bir yer oldu mu?''
     ''Birçok. Daha önce gittiğim yerlere ikinci, hatta üçüncü kez gittim.''
     ''İnanmıyorum.''
     Ama doğruydu. Bazı şirketlerin elemana ihtiyaçları olmadığı halde gazetelere iş ilanı verdikleri de doğruydu. Personel bölümünü meşgul ediyorlardı böylece. Bir çok çaresiz insanın vaktini çalıp ümitlerini yıkıyorlardı aynı zamanda.
Sf: 174
     Nelson Eddy'yi çağrıştırıyordu. Sonra sınıfa dönüp kol saatine baktı ve bana seslendi:
     ''Siz Bay Chinaski olmalısınız?'2
     ''Bir düğüne ya da bir cenazeye yarım saat geç kalır mıydınız?''
     ''Hayır.''
     ''Neden, lütfen nedenini açıklayın?''
     ''Benim cenazem söz konusu ise zamanında orda olmam gerekir. Düğün benim düğünümse zaten cenazem demektir.''
Sf: 176
     Pershing Meydanı'na gittim. Banklardan birine oturup birilerinin kapışmasını bekledim. Uzun süre hiç bir şey olmadı. Sonunda bir dindarla bir ateist kapıştı. Pek iyi değillerdi. Ben agnostigtim. Agnostiklerin tartışacak pek bir şeyleri yoktur.
Sf: 178
     Becker'in öykülerinden daha karanlık, daha tuhaftılar ama bir şey eksikti. Birkaçı olmuştu aslında -bana göre- ama belli bir yere yönlendirilmiş olmaktan çok oraya tesadüfen düşmüş gibiydiler.
Sf: 184
     Ayrıca bir yerde, insanın gerçekten inanmadığı ve anlamadığı bir tezi savunurken daha inandırıcı olabileceğini okumuştum, bu da hocalara karşı bayağı avantajlı kılıyordu beni.
     ''Bir beygirdi bir yarış atını çiftleştirirseniz elde edeceğiniz at ne güçlü olur, ne de hızlı. Amaçlı çoğalma Üstün Irkı doğuracaktır!''
     ''İyi savaşlar veya kötü savaşlar yoktur. Savaşta kötü olan tek şey kaybetmektir. Bütün savaşlar her iki tarafın da doğru bulduğu nedenlerden çıkmıştır. Ama sadece muzaffer olanın amacı tarihin soylu amacı olur. Kimin haklı veya haksız olduğu değildir mesele, kimin daha iyi generallere, daha üstün bir orduya sahip olduğudur.''
Sf: 186
     ''Bırak, '' dedim, ''yoksa olmayan boynunu kırarım senin!''
     Igor bıraktı. ''Yumuşak el sıkışan erkeklere güvenim yoktur. El sıkışın neden bu kadar yumuşak?''
     ''Bugün biraz güçsüzüm. Sabah kahvaltıda tostumu yaktılar ve öğlen kakaolu sütüm döküldü.''
Sf: 188
     Ondan hoşlanmıyordum ama kesinlikle farklı biriydi ve bundan hoşlanıyordum.
Sf: 189
     Igor girdi içeri. Elinde bir tabanca vardı, gerçek bir tabanca, eski bir altı-patlar.
     ''Şimdi Rus Ruleti oynayacağız,'' dedi.
     ''Ananın g.tü,'' dedim.
Sf: 190
     Okuldan eve dönüyor, Westview tepesinden aşağı iniyordum. Kitap taşımazdım. Dersleri dinleyip soruları tahmin ederek geçiyordum sınavlardan. Oturup çalışmam gerekmiyordu. ''C'' almak mesele değildi.
     Ve hiçbir şey İlginç değildi. İnsanlar kısıtlayıcı ve tedbirliydiler, aynıydı hepsi. Ve bu g.tlerle ömrümün sonuna dek yaşamak zorundaydım. Tanrım, hepsinin kıç delikleri, seks organları, ağızları ve koltuk altları vardı. Sıçıyor ve konuşuyorlardı ve at boku kadar can sıkıcıydılar. Kızlar uzaktan iyi görünüyor, güneş elbiselerinde ve saçlarında parlıyordu. Ama yakınlaşıp ağızlarından akan beyinlerini dinleyince silahlanıp yeraltına gizlenmek istiyordum. Mutlu olmayı asla beceremeyecek, asla evlenemeyecek, çocuk sahibi olamayacaktım.
Sf: 191
     On-on iki kadar kısa öykü yazmıştım. Birine bir daktilo verirsen yazar olur.
Sf: 194
     ''Bir gün ona borç verirsen öğrenirsin.''
     ''Girin içeri...Allahaşkına, nasıl buldun beni?''
     ''Seninkiler izini bulmak özel dedektif tutmuşlar.''
     ''Allah kahretsin, insanın yaşama sevincini yok etmeyi çok iyi bilirler.''
     ''Endişelenmiş olamazlar mı?''
     ''Endişeleniyorlarsa biraz para göndermeleri yeterli.''
     ''İçkiye yatıracağını söylüyorlar.''
     ''Endişelensinler o zaman.''
Sf: 196
     Deste bir çok kez el değiştirmişti ama genellikle şanslıydım. Uçak fabrikasından maaşlar o gün dağıtılmıştı. Yoksul bir adamın evine asla para götürme. O iki kuruşunu kaybedebilir. Ama öte yandan yanındaki paranın tümünü kazanması matematiksel bir olasılıktır. Para ve yoksul biri söz konusu olduğunda yapmam gereken onları birbirine fazla yaklaştırmamaktır.
Sf: 201
     ''Nasıl yani?''
     ''Dergileri okur musun? 'Yılın En İyi Kısa Öyküleri'' kitaplarını? En az bir düzüne var bunlardan.''
     ''Okurum...''
     ''1940 senesindeyiz. Hâlâ 19. yüzyıl başlarındaki tür geçerli, ağdalı, çalışılmış, sahte bir tarz. Okurken ya başın ağrır, ya da uyuyakalırsın.''
     ''Peki neden?''
     ''Aldatmaca, sahtekârlık, sadece ipleri tutanların oynadıkları bir küçük oyun.''
     ''Reddedildin sen galiba.''
     ''Reddedileceğimi biliyorum. Neden boşuna pul parası vereyim?
Sf: 205
     Bir içkiye ihtiyacım var. Voltalamaya başladım. Canı çeken herkes bir içki içebilirdi, ben neden içemiyordum?
     Yaşlı biri açtı kapıyı. Üstünde atleti vardı, önüne kurufasulye dökmüş olmalıydı. Saçları kırlaşmış ve bakımsızdı, sakal tıraşına ihtiyacı vardı ve berbat kokan ıslak bir sigara içiyordu.
Sf: 207
     Bulunduğum yerden şehrin ışıklarını görebiliyordum. İyi yerdi Los Angeles, yoksul çoktu, güç olmayacaktı aralarında kaybolmak.
     Savaş. Bakirdim henüz. Bir kadının ne olduğunu bile öğrenemeden tarih uğruna paramparça olmayı düşünebiliyor musun? Veya bir otomobil sahibi bile olamadan. Kimi savunacaktım? Başkasını. S..inde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek, savaşların çıkmasını engellemiyordu.
Sf: 208
     Ama savaşa sokmak istiyordu bizi. Tarih kitaplarına geçecekti böylece. Savaşmış başkanlar daha güçlü oluyor, ilerde tarih kitaplarında onlara daha çok yer veriliyordu.
Sf: 210
     Bir süre sonra jimnastik salonuna doğru yürümeye başladım. Dolabımı boşaltacaktım. Beden eğitimi yoktu artık benim için. İnsanlar sürekli taze ter kokusunun ne hoş, ne temiz olduğundan söz ederlerdi. Mazeret bulmak zorundaydık. Taze bokun ne kadar temiz ve hoş koktuğundan söz etmezlerdi asla. İyi bir bira sıçmığından daha müthiş bir koku olamaz - bir gece önce yirmi beş şişe bira içtikten sonra demek istiyorum. Şöyle etrafa iyice yayılıp bir buçuk saat kadar kalmış bira sıçmığı kokusu gibi yoktur. Gerçekten hissedersin yaşadığını.
     Dazlak'ın sesi geldi sonra: ''Hey, Hank!''
     Baktım, Monty Ballard'la tribünde oturuyordu. Balık gibi düz herifin biriydi bu Monty. Tek iyi yanı bir şey sorulmazsa konuşmamasıydı.
Sf: 211
     ''Ama kurallara aykırı bu,'' dedim, ''pas alabilecek bir oyuncuya topla temas etmeden önce dokunamazsın.''
Sf: 214
     ''Neyse,'' dedim, ''gitmem gerek. Cagney'nin filmi oynuyor bu akşam, benim a.cığı sinemaya götüreceğim.''
     Yürümeye başladım.
     ''Sağ elini sinemaya götüreceğini mi söylemeye çalışıyorsun?'' diye bağırdı biri arkamdan.
     ''İki elimi de,'' dedim omzumun üstünden.
Sf: 216
     Yan odadan gelen radyo sesinden rahatsız oldum biraz. Çok açıktı sesi. Kusturucu aşk şarkılarından biri çalıyordu.
     ''Hey, ahbap!'' diye bağırdım, ''şunun sesini kıs biraz!''
     Yanıt gelmedi.
     '' 'ŞUNUN SESİNİ BİRAZ KIS' DEDİM!''
     Yine yanıt yok.
     Kapının önüne gittim. Şortum vardı üstümde. Ayağımı kaldırıp sıkı bir tekme attım kapıya. Ardına kadar açıldı. Karyolanın üstünde iki kişi vardı, yaşlı ve şişman bir adamla, yaşlı ve şişman bir kadın. Düzüşüyorlardı. Küçük bir mum yanıyordu odada. Yaşlı adam üstteydi. Durup başını çevirmiş bana bakıyordu. Kadın adamın altından yukarı doğru bana bakıyordu. Oda hoştu, perdeler asılmış, yere bir halı konmuştu.
     ''Oo, özür dilerim...''
     Kapıyı kapatıp odama döndüm. Çok kötü hissediyordum kendimi. Yoksulların da karabasanların arasında düzüşmeye hakları vardı. Seks ve içki, ve belki sevgi, bütün sahip oldukları bunlardı.
     Karyolama oturup kendime bir içki koydum. Kapımı açık bırakmıştım. Şehrin gürültüsüyle beraber ay ışığı sızıyordu odama: müzik dolapları, otomobiller, küfürler, köpek havlamaları, radyolar... Hep beraberdik. Aynı bok çukurunun içindeydik hepimiz. Kaçış yoktu. Zamanı geldiğinde sifonumuz çekilecekti.
     Bir kedi yavrusu geçiyordu, kapımda durup içeri baktı. Gözleri parladı ay ışığında, alev kırmızısı. Ne harikulade gözleri vardı.
     ''Gel kedicik, gel...'' Yiyecek varmış gibi yapıp elimi uzattım. ''Kedicik, gel...''
     Uzaklaştı ve gitti. 
     Yan odadaki radyonun kapandığını duydum.
     İçkimi bitirip dışarı çıktım. Hâlâ şortlaydım. Şortumu çekip takımları düzelttim. Yan odanın kapısının önünde duruyordum. Kapının kilidini kırmıştım. İçerden gelen mum ışığını görebiliyordum. Kapıyı arkasına dayadıkları bir şeyle kapatmışlardı, iskemleyle muhtemelen. 
     Kapıyı yavaşça vurdum.
     Yanıt gelmedi. 
     Tekrar vurdum.
     Bir şeyler duydum. Sonra kapı açıldı.
     Yaşlı ve şişman adam karşımdaydı. Kat kat hüzünle sarkmıştı yüzü. Kaşları, bıyığı ve kederli gözlerinde başka bir şey kalmamıştı yüzünde.
Sf: 217
     ''Bak,'' dedim, ''yaptığımdan ötürü çok üzgünüm. Kız arkadaşınla bana gelip bir şeyler içmek ister misiniz?''
     ''Hayır.''
     ''Veya size içecek bir şeyler getirebilirim.''
     ''Hayır,'' dedi, ''lütfen yalnız bırakın bizi.''
     Kapıyı kapattı.
     Günlerden pazardı, en lanet gün.
Pozitif:
1) Çok kalıcı, belki fazla bile...
2) 8. saatteki hali 10* bile alır.

Negatif:
1) Kalp notasında çok yoğun, acı ve itici gelen yanlar var.
Notalar:
Üst: Bergamot, Mandalina, Limon. (ck: oakmoss, fesleğen, adaçayı)
Kalp: Karanfil, Kişniş, Lavanta. (ck: sardunya limon, misk)
Baz: Oakmoss, Vetiver. (ck: tarçın, deri)
Tip: Yeşil, Narenciyeli, Füjer, Baharatlı, Hayvansal, Odunsu.
Cinsi: Maskülen
Üretim: Yeni Formül
Çıkış Yılı: 1985
Koku rengi: Yeşil
Referans: Küflü Oakmoss
Konsantrasyon: Eau de Toilette
Parfümör: Richard Fraysse
Doktrin: “Hayatta öyle seçimler yap ki kazandığın şeyler, kaybettiklerine değsin...” - Che Guevara

1 yorum:

  1. "Başkalarının hayatından ders alın. İnsan bütün hataları kendi yapacak kadar yaşamıyor.”
    E.ROOSEVELT

    YanıtlaSil