19 Mayıs 2018 Cumartesi

Mustafa


Lisedeyken "Mustafa" adında çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Arkadaştan da öte kan kardeş gibiydik. Mustafa biraz iri yarı, sarışın, yakışıklı ve gözde bir öğrenciydi. Herkes onunla arkadaşlık kurmak için çaba sarf ederdi.

3000 kişilik okulumuzda ancak 3 adet kız öğrenci vardı. Motor Meslek Lisesi'nde okuduğumuzdan, meslek olarak motorculuk seçmek istemeyen ailelerin kızlarını bu okula göndermeyeceklerini öngörmemiz gerekirdi. Kızlı-erkekli karışık okullarda bu tür güzel kız ya da yakışıklı erkeklerin popüler olması gibi Mustafa da yakışıklılığıyla okulumuzda oldukça popülerdi. Tek yeteneği bu değildi. Aynı zamanda hem çok çalışkan, hem de kavgacı ve cesur bir erkekti. Üçünü bir arada bulmak zordur.

Lise 2. sınıfa gidiyorduk. 16 yaşındaydık. Mustafa, birçok konuda benden daha hızlıydı. Okuldaki herkes teneffüslerde birbirine abazanlık maceralarını anlatıyordu:
"Ya ben öyle mastürbasyon yapıyorum ki geçen gün duvara adımı yazdım."
"Yahu ne yazısı ben o gün coğrafya dersinde tahtaya Kıbrıs haritasını hortumumla çizdim."
"O ne ki ben geometri dersinde Pisagor..."

Buna benzer şeyleri duydukça moralim bozuluyordu. Eğer milli olmak bu yaşlardaki bir erkek için üst sınıf bir özellikse ben bu işin halı sahasında oyuncuydum. Ancak orada bile yedek kulübesinden çıkamıyordum.

Mustafa beni okulumuzun karşındaki porno sinemaya götürdü.
"2 Film Birden 8 Lira."
İlk filmin ortalarında girmiştik. Arkalardan iki sandalye seçtik. Fakat yüz kişilik sinemada 10-15 kişi ya var, ya yoktu. Sinema kapalı olmasına rağmen koltuklar düğünlerde kullanılan birbirine yapışık tahta sandalyelerden ibaretti. Sandalyeler, blok olarak birbirine 5 ya da 10'arlı olarak bağlıydı.
Filmde, evine gelen mavi tulumlu tamirciye sürekli kur yapan sarışın ve genç bir kız vardı. Kız sürekli adama kur yapıyor, o ise büyük bir dikkatle musluğu ingiliz anahtarıyla sıkmaya çalışıyordu. Gerçek hayatta nerde görülmüş... Normal hayatın acısını çıkaran erkek yönetmen, kıza yapmadığını bırakmıyordu.

Sonra birden tüm sandalyeler zangır zangır titremeye başladı. En sol uçta oturan şişman adam sanırım bacağının biriyle komple mastürbasyon yapıyordu. Belki aletini bacağına bağlamıştı. Çünkü normalde asla bu kadar sarsıntı yaşanmazdı. Beni bir gülme aldı. :) Her sarsıntıda tahta sandalyenin paslı çivileri kıçıma değerken filme konsantre olamıyordum.

Mustafanın gözü ekranda, bir yandan da kumaş gri okul pantolonunu sıvazlıyordu. Yerlerde peçeteler vardı. Sonra bir iki tane kondoma rastladım. O da değişik bir fantezi olmalıydı. Sonra arkalardan kalkan biri Mustafa'nın yanındaki sandalyeye oturdu. O gelince sandalyedeki ağırlık arttığından sarsıntılar azaldı. Mustafa'yla konuşmaya başladılar. Kısa boylu zayıf bir çocuktu. Bir arabayla okul önlerinde boyoz, poğaça sattığını söyledi. Sonra birden eğilerek Mustafa'nınkini ağzına aldı. Bizimki tepkisizdi. İkisi de ritmik hareketlerle coştukça inlemeleri daha da yükselmeye başladı. Sonra ışıklar yandı ve film araya girdi. Herkes o kadar hazırlıksız yakalanmıştı ki...

Ben solumuzdaki otuzbirciye odaklandım. Şalgam suyuna bastırıldıktan sonra güneşte kurutulmuş beyaz bir tavuğa benziyordu. O kadar şişmandı ki, karnı, dokuzuz çocuklara hamile bir kadından farksızdı. 50 yaşlarında, teni ve saçları beyaz ama suratı ve burnu alkol nedeniyle kırmızıydı. O da elindeki peçeteyi atıp molaya çıktı. Mustafa'nın da işi bitmişti. Filmlere devam etmeden ayrıldık.

Birkaç hafta sonra Mustafa ile başka konulardan aramız açıldı. Ben atılgan ve karizmatik arkadaşımı kaybetmek istemiyordum. Bir kavga olsa hemen araya girer ve diğer çocukları tokatlardı. Beni her zaman korurdu. Onu çok seviyordum. Başlarda güzel gitti. Ancak zaman geçtikten sonra benim bu zaafımı kullanmaya başladı. Eskisine göre çok daha çabuk küsüyordu. Hem alıngan hem de şımarıktı. Onu kontrol edememeye başladım. Küçük sorunlarda hemen tatsızlık çıkarmaya teşneydi. Önce küstü ve birkaç gün konuşmadık. Okul bana daha zor gelmeye başladı. Onu çok özlüyordum. Hem arkadaş olarak yalnız, hem de savunmasız gibiydim. Babasını kaybetmiş erkek çocuğuna benziyordum. Birkaç gün sonra barıştık ve dünyalar benim oldu. Tabii ki barışmamız için şart olarak benim dostluğumuzda bir şeylerden taviz verdiğimi anlatmaya gerek yok. Daha sonra aramız açıldı ve yeniden küstü, bu sefer 1 ay ayrı kaldık. Çok üzüldüm. Aslında daha da üzücü olanı bana hep suratı asık davranan dostumun, benim dışımda herkesle güle oynaya muhabbet etmesiydi. Yani onun kini ve düşmanlığı tek banaydı. İkinci ayrılık bir aya yakın sürdü. Sonra üçüncü haftada fark ettim ki o olmadan da yapabiliyordum. İnanılmazdı, ama yapıyordum. Onsuzluğa alışmıştım. Daha az acı vermeye başlamıştı. Sonra barıştık. Bir süre sonra bir bahane bulup şımardı ve yeniden küstü. Bir fark vardı. Artık öğrenmiştim. Ayrılığa alışmıştım ve güçlüydüm. İlk ayrılığımız ve son ayrılığımızdaki insanlar sanki farklı kişilerdi. Çok güçlüydüm. Onu eskisi kadar umursamıyordum. Ona olan sevgimi tüketmişti.


Her zaman 'kaçan kovalanır' diye bir şey yok. Kimi zaman da kaçan, kaçtığıyla kalır!

Ayrılıkta 5 gün, en fazla 1 hafta beklenmelidir. Eğer karşı taraf ayrılığa alışırsa sevgilinizi kaybedebilirsiniz. Farkında olmadan sevdiğinizi  güçlendirip onu kaçırabilirsiniz. Buna fırsat vermeden, o sizi aramıyorsa bile en geç bir hafta sonra mutlaka onu yeniden arayarak ilişkiyi kontrol altında tutmalısınız.
Doktrin: "Geçmişteki davranışlarınızı imgelediğinizde çok zaman kendinizi tanıyamadığınızı fark edeceksiniz. Ona kızmanız boşunadır; değişen siz ve sizin bakış açınızdır. Kendinize kızmanız boşunadır; o zamanın şartları onu gerektiriyordu ve onu sevdiniz; şimdiki şartlar ayrılmayı gerektiriyor ve ayrıldınız. Hayat iniş çıkışlardan ibaret. Hepsi bu." -ck-

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder