10 Ağustos 2018 Cuma

Mavera

Kütüphaneci sınıfa girdi ve kitap dolu koliyi masaya bıraktı. Kahverengi takım elbiseli öğretmen, tüm öğrencilere kitap dağıttı. İlk ders boyunca sessizce ilk elli sayfa okundu. Herkese aynı kitap dağıtılmıştı. İkinci derste öğretmen sırayla tahtaya kaldırıp okuduğumuz yerlerden sorular soruyordu. İmtihan bundan ibaret.

Arka sıralardan biri şikayette bulundu. İçimizde kitabı okumayan vardı. Çok despot bir öğretmen, zorba. Lakabı Kurtadam. Kurtadam'a benzeyen kötü saç stili ve belirgin köpek dişleri ona bu lakabı kazandırmış. Başka sınıflardan dayağını yiyen öğrenciler bile vardı. Sol kaşının üstünde demir para kadar bir iz bulunur. Yanlış meslek seçmişti. Öğretmenlik yerine oro*pu çocukluğu yapabilirdi mesela...

     - Kalk tahtaya! Gel!

     - Ben mi?
Önümdeki çocuk panikle kendisi işaret ediliyor diye korktu.
     - Hayır o kendini biliyor!
     - !
     - Evet sen ulan! Ne dönüp duvara bakıyorsun teres?

Hızlı adımlarla tahtaya kalktım.

Kumral saçlı, uzun boylu, tabii ki her zamanki gibi geniş omuzluydum. :) Erkeğin omuzları, kuşun kanatları gibidir. İlk orası göze çarpar. Bence bir erkeği güzel gösterecek en önemli yer omuzlardır. Kendime güvenen kibirli bir duruşum vardı. Benim de yüzüme ergenlikten kalma iri sivilce çukurları ve sokak dövüşlerinden izler yerleşmişti. Genelde herkesin adres sorduğu sevimli tiplerden değildim. Yılda belki bir iki kişi adres ya da saat sorar.

Sınıfta vardım ama yoktum. Okulun ilk altı ayı geçmişti ve o ana kadar beni sınıfta ilk kez fark eden öğrenciler olduğuna eminim. 9. dönem olarak sınıfın en büyüğüyüm. Öğretmense bana dayak atmak için sabırsızlanıyordu. Dayak yemek benim pek umrumda değil, beni daha değişik şeylerle korkutması gerekir. Sokakta büyüdüğümden, parklarda yattığımdan, köprü altlarında sabahladığımdan, muhtelif yerlerimde izmaritler söndürüldüğünden acıya dayanıklıydım.


Masasının üstüne oturmuş, bir ayağını sallarken elindeki cetveli diğer ayağına ara ara vuruyordu. Kırılmaması için özel metal cetveller bulurdu. Onlar da bir süre sonra yamulunca torna tesviye atölyesinde mengenede yaptırırdı. Onun da kumaşı farklı işte. Bir tuhaf adam...


Tipime baktı, kıyafetlerimi süzdü. Yırtık siyah spor ayakkabılarıma, bol gri kumaş pantolonuma ve bana bir beden dar gelen kirli gri gömleğime iğrenerek baktı. Bu hoşuna gitmedi. Zor rakip değildim. Zıtlıklar ironik ve çekicidir. Ona göre iyi derece çalışkan bir öğrenci olup tahtada sopa yesem daha komik olacaktı. Bense ona göre kolay lokmaydım. Bu durum canını sıkıyor, mutsuzluğu yüzünden okunuyordu. Benim de pek mutlu olduğum söylenemezdi. Ağa sürüyle yakalanan aptal bir hamsiydim. O ise köpekbalıklarıyla yüzmeye alışmıştı.


Az önce dağıtılan kitabın ilk sayfalarından bir yer açtı ve sordu. Bildim. Beş sayfa kadar ilerledi ve yine sordu. Hatırladığım kadarıyla eski Türkçe'yle yazılmış bir Sabahattin Ali romanıydı. Yine bildim. Bir on sayfa sonrası... yine bildim...


Sınıfa döndü ve dalga geçerek:

     - Çocuk zeki; zehir gibi yağuuw!
dedi. O sinirle bir yandan ceketinin kol düğmesini önce bir tarafa sonuna kadar çeviriyor, ip gerilip sıkılaşınca ters tarafa döndürüyordu. Hile yaptı ve yetmişinci sayfada bir yerleri çevirdi. Oysa ilk 50 sayfadan sorumluyduk. İşte şimdi hayat okulundaydık. Orada da çalışmadığınız yerden sorulur. Bu yüzden diploma mezunu aptallar gerçek hayatta sınıfta kalırlar. Hayat okul gibi değildir. Orada bırakın çalışmadığınız yerden soru çıkmasını, çalıştığınız yerin soruları bile çalınır, hakkınız elinizden alınır!

Zeki insanlar para kazanır, başarılı işler yapar ve mal varlıkları sahibi olurlar. Aptal insanlar, zeki insanların ellerinden o varlıkları çeşitli yöntemlerle alır, yani çalarlar. Sadece daha kurnaz ve gaddar oldukları için yaparlar bunu...


O sayfanın bilinmesi imkansızdı. Tüm sınıfın önünde beni dövmeden göndermek istemiyordu. 71. Sayfa, diye bağırdı... hadi oku baka...

diyemeden okumaya başladım...

Ama ne okumak... sözcükler ağzımdan mermi gibi çıkıyordu. Sabit bir noktaya gözlerimi dikmiş sayıyorum. Nokta, virgül... inanılmaz, her şeyi hatırlıyordum. Öğretmen kitabı bıraktı ve sınıfta gezinmeye başladı. Bir yerde yanlış yaptığımı söyledi.

     - Bir kelime yanlış okundu... İt herif!.. muvazene olacaktı ama sen muvazane dedin.
     - Biliyorum hocam. Çünkü kitabın o baskısındaki hatayı gözden geçirilmiş 2. baskıda düzelttiler.
     - Vaaaay demek öyle, pek de uyanık, yaman bişey...
     - Muvazenesini kaybetti. Yani dengesini kaybetti.
     - Fark etmez. O zaman neden yanlış okudun?
     - Çünkü siz aynı kitaptaki gibi okumamı söylediniz!
Öğretmen sözlüden 10 vererek yerime gönderdi. İlk kez yenik düşüyordu. Mat edilmişti. Sınıf beni ilk kez işte böyle tanıdı. Onlarla aynı sınıfta olduğumu daha önce fark etmediklerini anladım.

Sınıfta ne dersi olursa olsun fark etmezdi. Arka sıralarda herhangi bir kitabı açar okurdum. Teneffüse çıkmazdım. Bir çiçek için güneşe dönmek neyse, okumak da benim için öyleydi. Abarttığım bile olurdu. Çok sevdiğim kitapları bitirir, hiç okumamış gibi aynı kitaba yine başlardım. Her okuduğunda yeni bir yerini çizdiğimden, bazı kitapların tüm satırları çizik içindeydi.


Benim en iyi özelliğimdi. Doğa bazen öyle yapar. En küçümsediğiniz birisinin herhangi bir konuda sizden üstünlüğü vardır. Onu görmemiş olmanız ya iyi sakladığı ya da henüz fırsatı olmadığı anlamına gelir. Bir akıl hastanesinde gezinmiyorsanız, karşınızdakinin en az sizin kadar zeki olduğunu unutmayın.


Kimse bu özelliğimi bilmezdi. Küçükken hiç saate bakmadan zamanın kaç olduğunu bilirdim. Hayatımda asla saat kullanmadım. Evet bana pek saat sormazlardı, ama sorduklarında bakmadan bilirdim. Bu yüzden çok tartıştığımız olmuştur. Kolumdaki kemiğe bakıp gülümseyerek saati söylerdim. Kimisi güler geçer, kimisi küfür eder, giderdi. Ama saati bilirdim. Bir cumartesi vapur iskelesinde kadının biri saati sormuş, ben de 1221 demiştim. Dalga geçer gibi uzaklaşırken inanmamış olacak ki yoldan geçen birisine daha sordu, ondan da 1221 yanıtını aldı. Einstein diyor ya; Bana gerçek saati söyleyemezsin. Sen gerçek zamanı düşünürken geçen zamanda gerçek zaman kaybolmuştur. Şu anda ise zaman durmuştu sanki... Kadın çok şaşırdı ve gülümseyerek uzaklaştı. İşte benim kimsenin bilmediği yeteneklerimden birisi daha...


Okul bitti, yıllar geçti... Özgürce sokaklarda yatıyor, yasa dışı işlerden para kazanıyordum. Hayatımın yarısı sokaklarda, yarısı hapishanelerde geçiyordu. Bir fark yoktu. Birisi açık, diğeri kapalı cezaeviydi. İnsanın tıkılacağı en büyük cezaevi kafasının içidir!


Rüzgarlı bir sonbahar günü, deniz kıyısında yuvarlak taşları su üstünde kaydırıyordum. Aslında önce o beni gördü. Yan tarafımda denize bakıyordu. Ama uzaklara. Siyah giysiler içindeydi. Yalnızca ince ve uzun bir pelerin sırtından sallanıyordu. Birden döndü ve şakacı bir şekilde saati sordu. Beni tanıyor muydu? Saati söyledim; 1551 Elini bana doğru taşı kaydırır gibi savurdu. Elini açtı. Ama taş yoktu. Kandırılmış çocuk konumuna düştüğüm için gülüyordu. Aslında kendisine gülüyordu. Öyle çocuksuydu ki, kendi hayal dünyasında yaşıyordu. Saklambaç oynarken tül perdenin arkasına saklanıp görünmediğini zanneden çocuk gibiydi. Oysa perde tüldü, öyle olmasa bile ayakları dışarda kalmıştı. :)


Tanıştık. İsmi Alev, gözleri kara... samimiydi. El sıkışma tekniklerini iyi biliyordu. Elimi eldiven modeli (iki elle kavramak) ile sıktı. Bunu kontrol etmek istediğimiz insanlar üstünde uygularız. Dominant mıydı? O zaman aramızda hep savaşlar çıkacaktı... devlerin aşkı...


Bulutların arasından sızıp, deniz üstünde patlayan, güneş ışınlarına baktım. Altın saçlarını alevlendiriyordu. Bir mucize olsa, güneş hiç olmasa ve biz dünyada olsak... daha sonra nükleer füzyona girip enerji üretimine başlasa... ilk enerjinin bize ulaşması için 8 dakikaya ihtiyaç var ya... işte o 8 dakika dolduğunda güneşin, koca dünyada ilk aydınlatacağı kişi o olurdu. Hatta o 8 dakikadan önce onu ısıtamadığı için utanırdı. Bunları ona anlattığımda ağız dolusu güldü...


İnsanın komik şeylere o an gülmesi gerçekten mutlu olduğu anlamına gelmez. İçi kan ağlayarak da bunu yapabilir. Ama o gerçekten gülüyordu. Hayat, gülünecek şeylerin toplamıydı...


Yüzlerce kızın arasından onu kesinlikle ayırt edebilirdiniz. Saçların aralarında belli belirsiz griler vardı. Küçük yapılı suratı, parlak porselen gibiydi. Gözlerine çok pardon, affedersiniz benim (oro*pu makyajı) dediğim türden yukarı çapraza doğru iki çizgi sürme çekmişti. Kalkık minik bir burna ve yuvarlak-kalın dudaklara sahipti. Sanki bir hamur teknesine kalem ucu batırılmış iki sevimli çukur, yanaklarında pek sevimli gamzeler yaratmıştı. Zayıf bir kız sayılırdı, boyu 1,61 ya vardı, ya da yok. Ama yine de çok çekiciydi. Hani bazı kızlar vardır... onlar için 'kusursuz güzel' diyemezsiniz ancak, sizi çeken şeyler olur; işte onlardandı. Daha uzaktan yaklaşırken seks kokuyordu. Gözlerimize baktığımızda ikimiz de nedenini bilmeden gülüyorduk. Yaşı küçük olmasına karşın gülerken gözlerinin çevresindeki kaz ayakları kırışıyordu.


Fibonacci dizisindeki herhangi bir sayıyı kendinden önceki sayıya böldüğümüzde elde edilen sonuç, 1,618 yani altın orandır. Matematiksel olarak Fi (phi) sayısı olarak bilinen 1,618'i doğada çok farklı noktalarda görmemiz mümkün.

Bir insanı neden gözümüzde büyütüp, yüceltiriz. Çünkü ona baktığımızda doğadaki "altın oran"ı görürüz. Tanrı imzası olarak da bilinen bu oran aynı zamanda Allah C.C.'nin bi işaretidir.
0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584,…
Fibonacci Serisi
Eğitimsiz bir göz fark edemeyebilir. Her sayı, kendinden önceki iki sayının toplamıdır.

İnsan bedenindeki bazı noktalar bu sayıyı verir. Parmak boğumları, iç kulak salyangozu ve insan yüzü bize aynı oranı verir. Ay çiçeği çekirdekleri, çam kozalakları ve papatyalar bize bu sayıyı verir.


Gezegenlerin birbirlerine olan uzaklıklarından tutun da, Satürn’ün halkaları ve hatta evrenin şekli bizi altın orana götürür.

Tarihteki birçok sanatçı heykellerinde bu sayıyı kullanmıştır. Mona Lisa tablosu da bize altın oranı verir.


Dna molekülü tüm yaşam kodlarını taşır. Dna sarmalının boyu 34 angstrom, eni ise 21 angstrom genişliğindedir. 1 angstrom santimetrenin yüz milyonda biridir. 1Å = 1010 m

0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, ...

13. yüzyılda İtalyan matematikçi 
Massimotti ve Pilibitti Fellini Skenbeni Bellimi tarafından bulunmuştur. Aslında bu sayı dizisi 6. yüzyıldan beri Hint matematikçiler tarafından bilinmekteydi. O yıllarda Hint matematikçi Tutsiki Brahma tarafından bulunduğu da rivayet edilir.

İşte kız böylesi tanrısal oranlara sahipti. Bizi aşağılamazlar. Aşağılanma içimizdedir. Sahte ilahlar karşısında kendimizi aşağılar, onu ulvileştiririz. Dizlerimizin üstüne çöktüğümüz için bize büyük gelirler. Kendimi mi yeriyorum, onu mu övüyorum. Belki ikisi de...


*

Ertesi gün insan selinin olduğu bir çarşıda buluştuk. Yine kapkara ve incecik giyinmişti. Çarşıyı dikey kesen yüksek bir yapının merdivenlerine oturduk. İşsizlikten canımız sıkılıyordu. Uzaktan sadece tiplerine bakarak insanların ne meslek yaptığını anlamaya çalışıyorduk. Alev, karakter analizine kadar giriyordu. Genelde tutturuyordu da...


O da benim gibi çok zekiydi. Sanki söyleyeceğim her şeyi önceden kestirebiliyormuş gibi gelirdi. Erkek beynine sahip kız bedeni... ne kadar ilginç olduğunu öyle biriyle tanışmadıysanız anlatmam zor. Olmayan paramızla her yere kaçak giriyorduk. Futbol maçlarına, bahis kulüplerine, bitik yerlere. Bana bir erkek gibi eşlik ediyor, kimse bizi yadırgamıyordu.

O kadar zekiydi ki kimsenin kandıramayacağını düşünürdüm. Sanki siz bir şey söylemeden ön alıyor, sorunuzun cevabını sizden önce biliyordu. Bu özelliklerini ona söylediğinizde utanıyor, yanaklarını ateş basıyordu. Beyninin içine girebilmek için her şeyimi verirdim. Bir saat kalsam yeter. Nasıl bu kadar güçlüydü. Fiziksel olarak değil, ruhsal olarak yoruluyordu. Aslında pek de öyle görünmüyordu. Görüştüğümüzde durmadan konuşurdu. Ben susardım. Düşünmeye daha çok zaman ayırdığımı söyleyince bu durumu yadırgardı.
Dayanamadı:
     - Neden sürekli düşünüyorsun?
     - Hayat, insanın beynini meşgul etme sanatıdır. 
     - Beynini hiç kullanmayan insanlar varken mi?
     - Bazı insanların bir beyninin olmaması beni de zaman zaman düşündürüyor.
     - Sen zamanın daha iyi geçmesi için mi beynini oyalarsın? 
     - Bizden önce doğanların yazdıkları var. O deneyimleri alarak güçlü bir şekilde yaşamak varken neden zayıflığı seçeyim. Her şeyi yazmışlar işte; en ucuz şekilde yararlanıyorum.
     - Ama sürekli ezberliyorsun. Aptal bir robot düşün... tıpkı onun gibisin.
     - Herkesin her an yaptığını yaparsanız, sizin de onlardan bir farkınız kalmaz. Farklı olmak için sıra dışı şeyler yapmıyorum, sıra dışı şeyler yaptığım için farklıyım.
     - Çok sığ bir düşünce. Gerçek hayatta değil, başka bir dünyada yaşıyorsun. Mavera gibi... bilinen alemin ötesinde. Bense bile bile zarar görüyorum...

     - Ne demek bu!?
     - Kaybetmeye programlanmışsın sen! Benimle yaşamıyorsun. Ölü insanların arasındasın!

Benimle baş edemeyince sinirlenirdi.
     - Geçen hafta ölüm döşeğinde olan teyzeni görmeye bile gitmedin.
     - Gitmeme gerek yok çünkü kimseyi tanımıyor. Gitsem bile beni hatırlamayacak.

Suratında çirkinlik gördüm bir an... sanki o değilmiş gibi. O yüz, başkasına aitti... Sevimli görünmeye çalışırken kötü boyalarla çirkinleşen, bitik palyaçolara benziyordu.

     - Bu yüzden mi gitmiyorsun yani. :)
     - Ben düğün, hastane ve cenazelere gitmem.
     - Peki neden?
     - Beni daha kötü birisi yapıyor. Zaten yeterince sorunluyum. Üstelik kalabalıkları sevmem. Eğlence yerlerini bile. İnsanlarla hemen kaynaşamam.
     - Ama benimle kaynaştın.
     - O düşünmeden gelişti.
     - Hayır. Sen iyi birisin. Senin iyi olman için her şeyi yapacağım.
     - Benimle yolculuğa çıkar mısın?
     - Nereye?
     - Ne fark eder ki?
     - Ne zaman?
     - En yakın zamanda...

*

4 Ay Sonra...
Bir hafta önce çaldığımız külüstür, koldan vitesli arabayla geziyorduk. Araç o kadar eskiydi ki her gün bir arıza çıkarıyordu. Ya sahibi de onun gibi eskiydi ve ölmüştü ya da arabasını çaldığımız için mutluluktan peşimize düşmemişti. Üstü açık araba değil, altı açık arabaydı. Pas ve sel sularından dibi delinmişti. Bazen çamurlu yollarda altına karton bağlayıp gezerdik, yine de ayaklarımız ıslanırdı. Gece araçların depolarından benzin çalardık.

Aracın dikiz aynasında dişlerimin arasında bir şey kalmış mı diye kontrol ettim. Onu araçta beklerken bir yandan çok sıkıştım. Şehir dışına kadar nasıl sabredecektim. Dışarda tuvalete de gidemem. Keşke o gelmeden önce gitseydim. Şimdi arabada pet şişeye işesem... elimde hortumumla ya o sırada çıkar gelirse! 
Ben çıkamadan geldi ve yola çıktık.

Şehir dışında tatile gidiyorduk. Sürekli bir yerlerde kamp kurmamızı istiyordu. Bense dağ başında ıssız bir otelde kafa dinlemekten yanaydım. Sonunda benim istediğim oldu ve bana uydu. Benim birine uyduğum nerde görülmüş? Aksine ben herkesi kendime uydururum. 


Sık sık "Sen hızlı sürmüyorsun, diğer insanlar yavaş gidiyor," derdi. Bu konuda da uyumlu bir çifttik. Biz gerçekten mutlu muyduk, yoksa öyle olduğuna inanan korkak balıklar gibi, sudan kaçıp ateşe mi atlıyorduk?



Şehirden kilometrelerce uzaklaştık. Doğa, ilkbaharla yeni uyanmaya başlamıştı. Ezilmiş çimen kokuları, bal-polenli papatyalara karışıp burnumuza geliyordu. Patika yolun kenarında birden arabadan indim. Yol kenarındaki papatyalardan bir tane koparıp ona verdim. Çok şaşırdı, dünyalar onun olmuştu. Boynuma sarılıp, avuç içini çene sakallarımda gezdirdi.

     - Beni çok mutlu ediyorsun. Sen bana göre çok zekisin, yanında güvende hissettiğim, ama aynı zamanda çekindiğim, benden on kat daha tecrübeli, ne sorarsam sorayım cevap verebilecek, bazen beni üzerken, bazen de tek lafınla mutluluktan çıldırtan birisin.

     - Yahu dur bakalım, bir çiçekle bahar gelir mi?

Tepeye kurulmuş, yakından dağa ve ormana, uzaktan karanlık denize bakan ilginç bir yerdi. Temiz havası sersemletiyordu. Gece otele vardığımızda ilginç bir şey oldu. Restoranın kullanılmayan kışlık bölümündeki naylon brandaya çarpıp çıkamayan kelebeği avuç içine alıp koşarak dışarı saldı. Bu beni çok mutlu etti. O an, benim de içimden kelebekler gökyüzüne yükseldi.


Gece ayrı odalarda yattık. Sabah uyandığımda sinirliydim. Hiç iyi bir gün geçirmiyordum. Seyahat stresi nedeniyle kabız olmuştum ve odamdaki b*k fırçasının sapı sabah elimde kaldı. Fırçayı o sulu kaptan çıkarıp elle kullanmak zorunda kaldım.


Kahvaltıdan sonra gezmek için şehir merkezine gittik. Bir manavdan üzüm alırken esnaf "Bu abime yaramaz. Sana şundan vereyim." demesin mi? 'İyi de o bana yaramayanı kime satacak?' diye düşünmeden edemedim.


İçinde meyvelerin olduğu kese kağıdıyla dağ yolundan koşarak denize inmeye başladık. Onunla el ele koşarken, havada uçar gibi süzülüyordum. Görseniz... öyle mutluydu ki. Daha fazla su içebilmek için, ağzını gökyüzüne açıp yağmurun altında koşan çocuk gibi bir hali vardı. O, diğerlerinden farklıydı. Bazen kalabalıkta herkesten farklı bir ya da iki kişi görürüz. Her zaman olmaz bu durum. Şu an olmuştu ve benimleydi.

Yabani çimenlerin içinde sapa bir yere çömeldik. Otlar o kadar uzundu ki dışardan görünmüyorduk. Ezdiğimiz bölgelerde keskin yuvarlaklar oluşmuştu.

Tuttuğu günlüğü okumaya başladı:
 1. Algılama yeteneğin çok gelişmiş, hatta iyi bir tekniğin olduğunu düşünüyorum. :))

 2. Çok ama çok dikkatlisin. Her anı zihnine kaydediyorsun ve sonrasında kullanıyorsun.


 3. İnsanları ve durumları bir medyum gibi analiz ediyorsun.


 4. Harfler bir araya gelebilir. Herkesin elinde aynı harf dizilimi vardır. Konuşan herkes eşittir. Ama sen 29 harfi öyle bir araya getiriyorsun ki, harika bir senkronla dans ediyorlar. Başkasının konuştuğu aynı cümle, sen söyleyince anlam kazanıyor. Kelimelerimi özenle seçiyor ve asla tekrarlamıyorsun. Bu da konuşmanı değerli kılıyor. Hiçbir kelimeni kaçırmak istemiyorum.


 5. Sana soru sorulduğunda mutlaka bir cevabın oluyor. Boş değilsin.


 6. Zamanı çok iyi kullanıyorsun. Sokakta gezsen bile düşünmeyi bırakmıyorsun. Bu çoğu zaman, bize kaliteli anlar kazandırıyor olsa da, bazen çok yorucu ve sinir bozucu olabiliyor. 


 7. Duygularını yoğun yaşıyor fakat dışa vuramıyorsun. Ama duygusuzca değil, utangaç ve mahçup bir çocuk gibi sevgini gösteriyorsun.


 8. Kimi zaman öfkeli ve saldırgansın. Öyle anlarda sana yaklaşmak öyle zor, öyle korkutucu ki!.. Ama biliyorum kalbin bir çocuğunki kadar masum ve temiz.


  9. Birçok sıkıntıya karşın yine de dimdik ayaktasın. Azimli, başarılı, güçlü ve kararlısın.


10. Çok merhametli ve vicdanlısın. Fakat yalnızca bunu hak ettiğini düşündüklerine karşı. :))


11. Akıllı bir adamsın. Kişi ve olayları kategorize ediyor kime ne anlam yüklemen gerektiğini biliyorsun. Herkesin anladığı dilden konuşabilirsin. Konuştuğun kişi ister ayakkabı boyacısı çocuk, ister otelin ihtiyar satın alma müdürü olsun fark etmez. İkisi de yabancılık çekmez ve senden bir şeyler öğrenir.


12. Çok temizsin bir kere. Teninin kokusu çok hoş. Deniz suyuyla yıkanıp kurutulmuş temiz saman saplarına, duru yağmur taneleri damlatılmış gibi kokuyorsun. Afrodizyak etkili. :))


13. İnsana iyi gelen konuşmaların, davranışların var. Senin yanında kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissediyorum.


14. Tecrübelisin. Örneğin, bunları seninle şu anda paylaşıyorum. Gözlerinin içine bakıyorum ki sen hiç böbürlenmiyorsun.


15. Öğrenmeye açık, öğretmeye isteklisin. Senden iyi öğretmen olurdu.


16. Cesaretli ve cesur bir erkeksin. Çok tutkulu ve biraz da sertsin. :))


17. Elini tuttuğumda yeryüzünde yaşayan herkesi bana unutturan, birlikteyken yaşadığım bu zor ilişkiyi tüm engellere, kısıtlamalara rağmen çoğu zaman kolaylaştıran bir adamsın. 


     - Ne kadar da güzel şeyler yazmışsın. Beni şaşırtıyorsun. Bu kadar bağlandığını tahmin etmiyordum. Üstelik senin gibi biri...

     - Ben seni hastalıklı bir sevgiyle seviyorum. Sen hapse girsen otobanda çalışıp yine sana bakarım. İşte seni o derece seviyorum. Sevgime inanıyorsun değil mi?"
     - Dur, böyle şeyler söyleme. Sen kendini özgür hissediyor musun?
     - Özgürlük, bence sevdiğinin yanında olmaktır. Yalnızlık en büyük korku. İnsanlar, yalnız olmamak uğruna istemediklerinin yanında bulunabiliyor.

Şaşkınlıkla gözlerinin içine baktım. Şu an başka biriydi mesela. Bu yüzüyle anlaşmak daha zor. Ama... ama, başına ama konan her cümlenin anlamı düşüyor. Ne zaman değişeceğini bilmiyorum. Ne olur bunu yapma artık; yorma beni, gücüm kalmadı ne olur!

Bu kez soruyu ben sordum:

     - Hiç aşık oldun mu sevgilim?

     - Evet. Bazen çok korktuğun rüyanın içindeyken onu bitirmek için çıldırırsın. Bu bazen işe yarar, bazense yaramaz. Güzel aşklar da böyledir. Bitmemesi için çıldırırsın. Uyanmak istemezsin. Bu her zaman elimizde değil.

Bitmemesini istediği bir ilişkisi olmuştu.
     - Güzel bir ilişki miydi?
     - Bize hoş duygular yaşattığı, hikayelerinde kendimizi bulduğumuz yazarı daha çok severiz. Aslında onun kendisini sevmeyiz. Onu, kendimizi sever gibi severiz. Sevdiğimiz o ve hikayesi değil, hikayesindeki kendimizdir.
     - Yani herkesin kendi egosuna tutulduğunu mu söylüyorsun?
     - Öyle değil mi? Sen, içinde kendinden bir şey bulmadığın şarkıyı sevebilir misin?

Gerçekten o ana kadar kendimi bulmadığım bir şarkıyı sevmediğimi fark ettim.
Alev öyle çok bilirdi ki; değme profesör onun gibi konuşamazdı. Bana bunları, sanki ders veriyormuş gibi anlatıyordu.

Ben elini bıraktım ve sahilde yürümeye başladım. Konuşuyor, ara sıra göz ucuyla birbirimize bakıyorduk. Teninden buharlı ütü basılmış kolalı gömlek kokusu geliyordu. Tatlı buharına denizden gelen iyotlu su karışıyordu. Ben sahilde deniz kenarına doğru kaçtıkça, bana daha da yaklaşıyordu. Sağ yanımda yürürken, sağ elim arkamda, yine de omuzları omuzlarıma, göğsü göğsüme değiyordu. Göğüs uçları sertleşmişti. Bense ona karşı duyarsızdım. Bazen ona olan isteğim artıyor, bazen de azalıyordu. Şu an ise nabız yoktu!..

Renkli böceklerin doğada en zehirli hayvanlar olduğunu bilir misiniz? Uğur böceğini bir kez yiyen kuş, ömrünün sonuna dek bir daha asla yemez. Benim de parlak dış görünüşümün altında, acı bir meyve yatardı. Beni, dışı parlak, içi kurtlu elmalar iyi özetlerdi.


Bazı aşklar kötü gittiğinde tükenir, bazıları iyi gittiğinde. Zengin ve mutlu ailelerin dağıldığına çok şahit olmuşumdur. İyi gitmiyordu. Aslında çok iyi gitmesi beni rahatsız ediyordu. Hiç müdahale etmeme fırsat vermiyordu. Kendimi başarısız ve çaresiz hissediyordum. Ben aşkı değil, aşk bizi kontrol ediyordu. Küçükken yabancı bir film izlemiştim. Uzaydan yedi yaşlarında yakışıklı bir çocuk iniyor. Ailesi bulunamadığı için polisler onu bakım yurduna teslim ediyor. Çocukları olmayan zengin bir aileye evlatlık veriliyor. Çocuk o kadar zeki ki... asla hata yapmıyor. Matematik hesaplarını robot gibi kusursuzca yapıyor. Hafıza zehir. Doktorlar dahi teşhisi koyuyor. Çocuk koşarken asla düşmüyor. Bisiklette akrobasi yapabiliyor. Asla hasta olmuyor. Ailesinin onu yetiştirmesine fırsat bırakmıyor. Anne ve babası psikiyatra giderek durumu anlatıyorlar. Çocuğu geri vermek istiyorlar. Çünkü onların ÇOCUK YETİŞTİRME güdülerini tatmin etmiyor. Hayatlarında ilk kez sorunsuzluk, sorun oluyor.


İşte beni de bu his ele geçirmişti. Aşkı yürütmek için çaba harcamıyor oluşumuzu kabullenemiyordum. Kadınlar, yanlış erkeğe aşık olur, erkeklerse doğru kadına yanlış yaparlar. En güzel  zamanlar, iki cinsin birbirine yaptığı kurlardır. Birbirlerini tavlamak için çabalarken büyük haz duyarlar. O günlere geri dönemiyordum. Artık hiçbir şey için uğraşmam gerekmiyordu. Kendimi bir hamam böceğinden farksız hissediyordum. 


İnsanlar hedeflerle yaşar. Hedefe ulaştığımızda amaç bitmiştir. Bir hedefe ne kadar çabuk ve kolay ulaşırsak, gözümüzden düşme olasılığı o kadar artar.


Ondan ayrılmak istiyordum... ama... başına ama koyduğun cümlelerin anlamları düşer. Ben gidince hayatı anlamını yitirecekti. Günlerdir düşünüyordum:

Ondan ayrılmama nedenim sevgim mi, vicdanım mı? İkisi de aynı şey değil mi? Vicdansız bir sevgi olur mu? Peki sevgisiz vicdan neye yarar? Acıdığımız için mi beraber olacağız? Aşk, kendini ne kadar çok, onu ise ne kadar az düşündüğümüzü gizlemekten ibaret değil midir?

İstediğiniz şeye sahipseniz zengin, onsuz yapabiliyorsanız özgürsünüz. Onsuz yapabildiğimi kendime kanıtlamak için, bir anlık gaflet... nasıl olduğunu ben de anlamadım. Ağzımdan kötü sözcükler dökülmeye başladı:


     - İnsan tüm eylemlerini ya acıdan kaçmak ya da hazza yönelmek için yapar. Günlerdir senle ilgili ne acı duyuyorum, ne haz alıyorum.
     - Söylediklerinde sonuna kadar haklısın. Ama şu an bunun hiçbir önemi yok! Çünkü seni seviyorum.

Kız benden ayrılmak istemiyordu. Kadın bir kale, erkek ise işgalcidir Kadın teslim olmadan önce süreyi uzatır. Verebilecek başka bir şeyi yoktur. Yapabileceği son şey ısrar etmekti. Israr etmek yalvarmaktır. Ve belki de ben bu yüzden ona karşıyım. Bazen büyük aşkların bile gelecekleri küçük şeylere bağlıdır. Efsane olurmuş kavuşamayınca aşklar!

Konuşmaya devam ettim:
     - Sen benim daha önce kaybettiğim sevgilimin beden bulmuş hali gibiydin.
     - Sevdiğin bir insanı, ömür boyu başka bedenlerde aramak mı?
     - Evet. Herkesin yaptığı bu değil mi? Farkında olarak ya da olmayarak, herkes bunu yapar.
     - Şimdi ne düşünüyorsun?
     - Seçkin Kişi'nin sen olmadığını düşünüyorum.
     - Yani arayışın devam edecek.
     - Aslında bir ilişki, birbirinden habersiz yıllar geçirmiş iki insanın birbiriyle iyi geçinme sanatıdır. Kişi onu en iyi tanıyan insan olan annesiyle bile geçinemezken, yıllar sonra ilk kez gördüğü birisiyle anlaşmasını bekliyoruz. Ayrıca karakteristik özelliklerini de ona kabul ettirmesi gerekir. Bu bir çeşit zorbalıktır. Doğada olduğu gibi, aşkta da güçlü olanın kazandığı bir savaş. Doğada haklı olduğun değil, güçlü olduğun zaman kazanırsın. Ve aşkta her zaman sabırlı olan galip gelecektir.

Kahretsin ki söylediklerim doğruydu, içim ezildi. Neden düşünmeyi beceremeyen, bir hayvan gibi mutlu yaşayan insanlardan olamamıştık. Neden kafamız sürekli karman çorman bilgilerle doluydu. Bazen cahillerin o saf mutluluklarına imrenirim.

Kalkıp şehre döndük. O evinde yaşıyordu bense sokaklarda suça teşne olarak yaşıyordum.

Küçük bize ileride polis ya da suçlu olmanın bıçak sırtı bir çizgide olduğunu söylerlerdi. Bugün düşünüyorum da... yüzüne doğrultulmuş bir silah varken... ne fark eder ki?!..


Birçok insan hayata yeniden başlasa daha mutlu olacağını iddia eder, bu bomboş bir hayaldir. Şu an kaderi değiştirmek için çabalamamasından bunu anlamak zor değil.

*

Ben çabalıyor muydum? O tatilden sonra birkaç ay görüşmedik. Hayatıma çok kişi girdi ve çıktı. Hiçbirisi onun kadar derin boşluk bırakmadı. Son yıllarda başıma gelen en güzel şeydi.

Bir yandan onu aramak için içim içimi kemirirken, diğer yandan kendime engel oluyordum. Tıpkı sarhoş bir insanın kendini kontrol edememesi gibi kendimi kontrol edemiyordum. 

Beni sevmiyordu ki... bendeki kendini seviyordu. Sevgisiz büyümüştü. Benim ona olan sevgimi seviyordu. Sizi sürekli ısıran akıllı bir köpek mi, size çok sadık aptal bir köpek mi istersiniz? Yoksa bana olan sevgisi mi kaybolmuştu? Olmayan bir şey yok olur mu ki?
Yanımdaydı ama yoktu. Ve ona sarılırken, bir yangından henüz kurtarılmış, kapkara suratıyla battaniyeye sarılıp, kaldırımda ambulans beklerken, beni ölümden çekip çıkaran kurtarıcıma sarılıyor gibi hissediyordum. Onun bir yabancı olduğunu bile bile... yani beş dakika sonra hayatımdan çıkacak ve bir daha girmeyecek birisine sarıldığımda ne yaşıyorsam, ona sarılırken de aynı hisleri yaşıyordum.

*

Geçmişe dönerken zihnim inanılmaz çalışıyor, göz kaslarım durmadan seğiriyordu. Geçmiş ve şimdiki zaman arasında hızla gidip geliyordum.

İyi bir iş bitirmiş, paraları nasıl yiyeceğimizi düşünüyorduk. Şehrin en pahalı gece kulübüne kapağı attık. Şarkıcı kadından bir şarkı istemiş ve yüklü bir bahşiş göndermiştim. Parayı görünce tutturmuş, kim gönderdi; kim kim deyip tüm masaları dolaşmıştı. En son utanmış ve ben demiştim. İsmimi sordu. İsmimi açıklamak istemiyordum. Bu yüzden ben de komik olduğunu düşünerek "Hüsamettin Kesekağıdı" demiştim. Gece boyunca içtiği her kadehi bizim masaya doğru kaldırarak Hüsamettin Bey, şarkımızı Sayın Kesekağıdı Aylesine ithaf ediyoruz" diye anırıp durmuştu. Alev da çok gülmüştü. Ne geceydi ama...

Çoğu zaman beni intihardan o vazgeçirmiştir. Sizi öyle bir tanırdı ki, sizin kendinizde bilmediğiniz yeteneklerinizi açığa çıkarabilirdi. İntihar edecek denli kötümser olsanız bile, en zayıf taraflarınıza dokunur, binlerce olasılıktan içinizdeki özgüveni çıkaracak o umut pırıltısını yakalar ve sizi doğaya yeniden kazandırır. Yarattığı illüzyonla ona inananları, o da başarılı olacaklarına inandırır.

Birisini çok beğendin ve istedin, onun yerine onlarca kişiyle seks de yapsan, ondan daha güzelleriyle beraber olsan da, hiçbirisi "o" olmayacaktır. Onun yerini tam olarak tutmayacaktır.

Susuzluktan boğazımız kuruduğunda, soğuk suyu bardağa doldurur ve biraz daha bekleriz. Uykusuzluktan göz kapaklarımız ağırlaştığında kendimize işkence eder ve o anı biraz daha uzatır, uyumayız. Aslında bundan haz alırız. Biz acıyı severiz. Aşkta da böyledir. Partnerin, onun için acı çektiğini görmek için sabırsızlanır. 

Köprünün altında karşıdan gelen treni bekliyordum. O kadar çok içmiştim ki o andan sonra her içtiğim içecek su gibi geliyordu. Ama sarhoş olamıyordum. Buna kızdım. Tüm içkileri kafamdan aşağı dökmeye başladım. Yalnızdım. Büyük bir ateş yakmıştım. Ateşin ışık oyunları köprünün payandalarına gölgeler çiziyordu. Giderek büyüyen canavarlar üstüme geliyordu.

Gerçekten bunu kendim için yaptığımı bilemezsin. Çünkü onun aşkı bana, o yokken güzel. Dudaklarımı kalın yorgan iğnesiyle dikiyorlardı. Diksinler ki ben konuşmayayım. Ama nasıl konuşmayayım, öyle güzel ki... hayatımda hiç kimse beni onun kadar mutlu etmedi. Ama hayatımda hiç kimse canımı onun kadar yakmadı. Seni, çocukluğumdan bir günmüşsün gibi özleyeceğim...

Çocukların bir şeyi yapması değil, yapamaması bize komik gelir. Gündüz fenerle evde oynayıp, az aydınlattığından şikayet eden çocuk gibiydi. Onu çok özledim. Şu an egom ayaklar altına alınsa bile acı gerçeği değiştirmiyor.

Havasız bir yere kapatılmış ve birkaç saat sonra öleceğini bilen, bu yüzden içerideki havayı solumaya kıyamayan biriydim. Ona olan sevgimin bitmesinden o denli korkuyordum ki... işte böyle seviyordum onu; aynı böyle.

Uzun zamandır tren gelmemişti. Ya da zaman o kadar hızlı geçmemişti. Rüzgarı elinle durduramazsın. Benim için buraya kadarmış. Dayanamayıp onu aramak için telefonumu çıkardım.

Tam o sırada bir mucize oldu. Gökten bir yıldız kaydı. Saçlarına parlak yıldız kümeleri gelip yerleşti. Karşımdaydı, alevlerin arasından gülerek bana bakıyordu. Koşarak ateşin ortasına atladım. Bir çığlık, bağırtı, harlayan alevler arasında ben... Ben zaten yanmışım...
Doktrin: "Herkesin her an yaptığını yaparsanız, sizin de onlardan bir farkınız kalmaz. Farklı olmak için sıra dışı şeyler yapmıyorum, sıra dışı şeyler yaptığım için farklıyım." -ck-

2 yorum:

  1. Mavera her seferinde daha da istekle okuduğum hikayelerinizden beni ziyadesiyle etkileyen 2.si oldu.Elimde görünmez kalemim hosuma giden özlü veya aklımda kalmasını istediğim yerleri çizmek isterken birde baktimki hikayenin tüm satırlarını cizmisim
    Muhteşem bir anlatım,aldi götürdü beni bir Alevi kapağının içinde kaldım sanki ellerinize yüreğinize sağlık
    Kasekagidi Husamettin güldürdü,
    Kadınlar yanlış erkeğe aşık olur erkekler doğru kadına yanlış yapar düşündürdü,
    Altın oranı Monalisa nin altin orani hesapları beynimi yaktı
    Alev'in boyunun 1.60 ya var yada yok olması ile etki gücünün fazla olması Haydar Dümen in boyu değil işlevi önemlidir sözünü hatirlatti
    Anliyacaginiz bey im satır satır hece hece içime işledi bu hikayede benim
    Fevkaladenin fevkinde

    YanıtlaSil
  2. "Bir ses buldum isminde
    Bin renk buldum yüzünde
    Bu bir zaman denizi
    Biz nereye" Sözlerinde ve tınısında olduğu gibi... Bizi nerelere götürdü bilemiyorum. Hikayenin bittiğinde nerelere götürdüğünü hatırlamak çok zor oldu alevlerin içinde bırakınca... Bambaşka bir dünyaya yolculuk yaptık, kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil